
Kaçamazsın. Ne başlangıçlardan ne de sonlardan. Kaçamazsın, gecenin gündüzden kaçamadığı gibi. Sivrilen taşlar üstüne yağarken, kaçamazsın. Akacak kan damarda durur mu hiç?
Bilemezsin. Ne yaralar alacağını.
Bilemezsin üstünü örten gecenin sabahını. An be anını bilemezsin.
Yaralanırsın. Yara üstüne yara alarak değil. Güle güle, susa susa yaralanırsın.
Prenses Loura’yı kurtarmaktı amaç. Ama öylesine bir kargaşa çıkmıştı ki, Hançer Giray bu sefer ayarlasa bu kadarını elde edemezdi.
Kılıç, dik bir şekilde üzerine geliyordu. Gözlerini alamıyordu ordan. Nihayet ölüm gelmişti. Herkesin ödemesini istediği bedel, işte ölüm geliyordu! Bundan sonra ne olacaktı? Berk’e ne olacaktı? Altuğ’a? Ya dostlarına? Ama annesine gidiyordu değil mi? Bir kere bile görmediği, sebebi olduğu annesine. Ne güzel bir histi bu? Bu diyar, taht amcasının olabilirdi. Dedesi Ural’ın olabilirdi intikam.
İşte açmış kollarını bekliyordu. “Bitsin istiyorum, artık her şey bitsin istiyorum. Uğruna savaştığım hayallerim diye bir şey yokmuş ki? İçine doğduğum aileyi düzeltmek için girdiğim bu savaşın bir anlamı yokmuş ki? Hiçbir şeyin düzeldiği yok! Annemi ben öldürdüm, babamın canını benim yüzümden aldılar. Atabey’im sakladığı hakikatleri taşıyamadı. Berk'in kardeşlerini ve annesini benim yüzümden öldürdüler. Ural Bey, kızını öldüren benden intikam istiyor. “düşünceler öyle hızlı ve acımasızdı ki delirdiğini sandı o an.
“Kara Ozan, var olan gücümü de almak istiyor. Ve amcam... Her şeyin lanet olası başlangıcı olan amcam. Sen beni öldürmek istiyorsun ben de seni. Ama artık bir önemi kalmadı. Ben bu aileyi ve devleti korumak için çabaladıkça çöktüm. Battım. Artık burdan da çıkamam. ” Gözlerine yansıyan bir kılıç vardı. Son nefesini tam hangi anda alacağını düşündü. Damarlarındaki kanın son kez tek parça dolaştığını düşündü.
O düşüncelerine gömülürken yalnız da değildi. Berk de kendini anın içine hapsetmişti. Ölümün o kısacık anında kendine yükleniyordu. Bu sefer gerçekten geç kalmıştı Berk Giray. Omuzları farkındalığı ile sonsuza değin düşerken Hançer’in son bakışını ömrünce unutamayacağını biliyordu.
O öldürmemişti sevdiğini, ölmesine mani olamamıştı. O güzel anılar, şimdi gerçekten anı kalacaktı. Hançer’in gözlerinde gördüğü ödeşmiş olabilmenin ve dahi öleceğine olan sevinci gördü. Yorgunluğunu ve vedaya giden son yolculuğunu gördü.
Güçlü müydü sahiden Hançer? Adı gibi keskin bir duruşu var mıydı? Ölen hangi beden dik durabilirdi ki? Bunca zaman dayanabilen şimdi de yapabilirdi! O son lahzada bunu başarabilirler miydi? Pes etmenin yeri miydi?
Ruhu öylesine karardı ki, tek bir güç diledi Gök Tanrı’dan: “Ey Gök Tanrı! Yalvarırım, ayakta tutmaya çalıştığım, hayallerimin ve geleceğimin mihenk taşını elimden alma... Yürek’imi dağlama, bize acı...”
Ve işte o an... Kılıç artık ona girmek için tüm ışıltısıyla parıldıyordu. Kanı için aç bir köpek gibi üzerine geliyordu. Canını sökmek ve tüm mücadelesini yok etmek için geliyordu. Kolları bedeninden bağımsızca iki yana açıldı. Yapraklar kıpırdadı, bir ayağın yerde sürtünme sesi kapladı tüm kulakları. Gözlerini kapamadı. Kılıçların anlık çekilme sesi kapladı cümle meydanı.
***
9 SENE ÖNCE
“Daha iyi bir fikir gelmiyor aklıma.” Dedi Kurt Ata. Yağmur Ata gözlerini Alemdar Bey’e çevirdi. O ise kara kara düşünüyordu. Alnını kazır gibi kaşıdı. Ama ne yapabilirdi ki? Güvenci bir kere sarsılmıştı ne yazık ki. Berk Giray ortalarında tur atmaya devam etti. Ptifordy ise hepsini uzaktan ama bekleyen en sessiz haliyle izliyordu.
Berk ne edeceğini şaşırmış bir halde ordan oraya dönüp dururken bir anda parladı. “Benim tek şansım o adam! Babası tam bir ahmak! Korkak ama Gökalp öyle değil. Amcam, bana bu anıyı anlattığında düşündüğüm şey onun içinde bir yerlerde bir merhamet ibaresi dolaştığıydı. “
Sinirle ensesini sıktı. “Hançer’in en ihtiyaç duyacağı şey annesinin kokusunu ona hissettirecek dayısı ve teyzeleri. Yapmayın, çabalayın benim için!” Yağmur Ata elini omzuna koydu. “Anlıyoruz evlat. İşlerini yoluna koymaya çalıştığın da ortada. Ama sen kayıpsın hatta ölüsün. O ise öldürülmek üzere olan bir kaçak sence seni beni dinler mi Gökalp? “
Sinirle omzundan elini çekti. “Yaşıma başıma bakmamam gerektiğini önemli olan yüreğimden geçen hislerin büyüklüğüdür demediniz mi? Onlarla konuşacağım. Susmak yok! Durmaksa hiç yok!”
Alemdar elini göğsüne kapadı. Ve sabırla dinlemeye başladı. Az sonra Berk yola koyuldu. Hepsi arkasından geliyordu. Bu yaptıkları kendilerini açık etmekti ama ellerinden başka hiçbir şey gelmiyordu! Ural’ın avlağına vardıklarında bir yiğidin at sırtında koşturduğunu gördüler. Ta uzaklardan bile Hançer ile olan benzerliği göze çarpıyordu ama şüphesiz ki onun bundan haberi yoktu.
Kaşları çatılan adam atının gemini çekip durdu. “Siz de kimsiniz? Nereye gidersiniz böyle?” Berk, en öne geçip elini göğsüne vurdu. “Seninle önemli bir mesele hakkında konuşmaya geldik, Gökalp Bey.” O anda bu gencin ardında duran bir kişiyle göz göze geldi. Alemdar Bey.
Börü’nün göz bebeğinin koruyucusu ve dahi fedaisi... Kalbindeki korlar orman yakacak kadar çoğalırken dudakları ip gibi inceldi. “Boşa geldiniz,” dedi içinde yaşayan bir umudun varlığına kızarken. Hançer, sanıldığı gibi ölmemişti değil mi? Sadece iyice saklanmıştı. Ve işte o an aklına yıllar önce Ural Bey’in bir dere kenarına ne sıklıkla gittiği ve orada uğraştığı karanlık yolları hatırladı.
Ural biliyordu. Ural, her şeyin ardındaki kişiydi. Gördüğü gencin gözleri ablasına benziyordu. Ela ile zümrüdün en güzel harmanı. Bu soyun muhafızı... O halde, Hançer güvendeydi. Ne için geldikleriniyse ancak onları konuşturursa anlayabilecekti. Berk Giray’ın gergin kaşları onun gel, işaretiyle düzeldi.
İki taraf için yıllar sürecek bir anlaşmazlığın belkide ilk adımı buydu... Gökalp sanıldığı gibi kolay lokma olmadığını bu şekilde hatırlatmıştı.
***
Karanlık bir gölge fırladı. Heybetli bedeni o kadar hızlı hareket ediyordu ki çok geçmeden başındaki şapkası düştü. Geniş sırtı ve kalın kolları ile göz dolduruyor göz korkutuyordu. Kırlaşmaya başlayan saçları göründü ardından. Alnından ensesine değin örülmüş beyazların olduğu saçı bir kırbaç gibiydi. Kırklı yaşlarının sonunda ama dinçti.
Tam o esnada Hançer’in gözleri ölüm kılıcına değil de ona bakmak istedi. Yıllarını güzelleştiren ama son kez güzel olan tek kişiye... Berk bir an bile olsun gözlerini ondan çekmemişti.Kara Ozan’ın annesini de abisini de unuttu. Sadece onunla sonsuza kadar göz göze kalmak istercesine bakıyordu gözüne... Lakin elinden de bir şey gelmiyordu.
Biri mi geçmiş o kılıcın önüne, ölüm ve Berk dışında kimseyi umursamıyordu. Hançer’in gözleri sadece sevgilisindeydi. Ölürken ona bakmak kadar güzel ne vardı ki? Ve nihayet kılıcın ete saplanma sesiyle orman derin bir sessizliğe büründü. İki göğsün ortasına saplanan kılıcın sapı sallandı. Demirin tınısı ormanda yankılandı. Berk’in gözleri irice açıldı. George lanet okudu. "Aman Tanrım! Bu da neyin nesi!” İrice açılan gözler Hançer’e siper olan bedendeydi. Ve iki ela göz karşı karşıya geldi.
Kılıç sallanan göğsüne rağmen pes etmeyip ayakta duran Gökalp, arkasını döndü. Bir de sırtını siper etmek niyetiyle. Ama bunu kimse bilmedi. titreyen elini Hançer’in omzuna koydu. Anlam vermeye çabalayan gözlerini adamın her yerinde gezdirdi en çok da göğsünde. Bu adam kimdi? Gökalp, uzunca gözlerinin içine baktı.
Her zerresinde sevgi, hayat ve güzellik vardı. O öyle güzel yaratılmıştı ki Gökalp’in göğsü sızladı. Ayrı geçen her güne ah etti. Hançer’in her göz kırpışında gözlerinde artan yaşlara içi gide gide baktı. Eli usulca kalktı, o gözlere dokunmak için. Ama ne yapacağını bilemeyen eli her şeyi karıştırıp yanına düştü.
“Oğlum!” nidasını duydu Hançer’in kulakları, Ural Bey’in yaşlı sesinden. Gözleri kocaman açıldı. Berk’in adımları sendeledi. Lakin hepsinden daha dirayetli duran Altuğ adamlarına emirler yağdırdı. Kıyamet kopmaya başladı. Geriden gelen birlik tam zamanında vuruşmaya dahil oldu. George’un çevik askerleri ve Kara Ozan’ın adamları sıcak bir savaşın fitilini ateşledi.
Altuğ ve emrindekiler adeta ejderha olup ateş kusuyordu. Ama tek ateşi onlar kurmadı. Gökalp’in adımları sendeledi. Hançer, kollarına yığılan adamdan gözlerini güç bela çekip aşık olduğu gözleri aramaya başladı. Ne yapacağını bilmiyordu. “Ben, yemin ederim ne yapacağımı bilmiyorum! Ben...“ diyerek Berk’i aradı. Ama boynuna konan soğuk demirle duraladı.
Dudakları sessizce adını söyledi. Sesi adeta içine kaçmış gibiydi. Berk adım attığı an bir ceset önüne yuvarlandı. Kılıcından damlayan kan askerin avcuna damladı. Bir Yakut askeri. Gözü önünde askerleri ölüyordu. Kanlı ama iç içe bir savaş başlamıştı.
Başını kaldırdığı anda ela gözlüsünün boynuna dayanan kılıcı gördü. Ateş gibi yanmaya başlayan gözleri bir tek yere bakıyordu. Tek bir ani hareketle kesilecek olan boynuna. George, sinsi sırıtışıyla gözlerine bakıyordu. Arkasında birbirini Boğazlıyan askerler ortada onlar ve Berk’in önünde cesetler vardı.
Askerlerin ve atların çıkardıkları sesler, arşınlanan toprak ve ölen her canlının sesi bugün oradaydı. Hançer kucağındaki adamın acı dolu iniltisini duydu. Ama sızlanma için değil bilakis güçlü durmak içindi bu ses. Ona odaklandı Hançer ilk defa ne yapacağını bilemeyerek. “Sen, sen de kimsin? Ölümle arama neden girdin?” Hançer onun oynatamadığı dudaklarından çıkacak her sözü düşündü.
Korkuyla iç çekerken bir anda seslice düşünmeye başladı. “Oğlum musun gerçekten? Ural Bey’in oğlu. Eğer öyleyse“ Gözleri anında kocaman açılarak adamın hala dik durmaya çalışan ama yorgun gözlerinin ta içine baktı. “Dayı...” Gerçekten dayısı onun için kendini mi feda etmişti? Annesinden bir parça. Kanından, kokusundan bir parça? “YÜREK!” Berk’in haykırışı üzerine, dudaklarında doğan gülüşle ona döndü.
Neye sevineceğim ya da neye üzüleceğini bilemiyordu. “Bak...” dedi. Berk hızla ona doğru koşmaya başladı ama George’un sinsi kılıcı boynunda bir güzel yer ediniyordu. Berk yıkılarak baktı ona ve tam karşısına gelip de içi yana yana durdu. Kucağına yığılan adama ise kahrolarak baktı. Hançer, delicesine titreyen dudaklarıyla ona cümleler kurmaya başladı. “Dayım bu adam. Benim için gelmiş.”
“Ölmeye gelmiş, yine birbirimize geç kalarak gelmiş. Yaşamaya değil ölmeye gelmiş annemin kandaşı...” diyebildi kaşlarını kaldırarak. Başını omzuna eğmesiyle Berk isyan etti. Hançer’in dudakları hem gülüyor hem ağlıyordu. Dayısına sarıldı. Onun heybetli omuzlarını tutup kendine çekerken hiç zorlanmadı. İşkence izlerini hatırlamadı.
“Hayır, hayır, hayır!” Sesi yankılandı ormanda.
Oysa ki, evetti.
Gökalp, güzelliğine dili tutulmuş bir şekilde bakıyordu. Geç kalışına sayılı nefesiyle üzülüyordu. Hançer şakaklarındaki nemi silerken parmak uçlarıyla onu sevmekten geri durmadı. “Ama neden beni bulan herkes ölüyor Berk?” diye hayıflandı. Üçünün de gözü kan çanağına dönmüştü. Akmayan ama gözün içine doluşan yaşlar götürdü ikisinide çocukluk yıllarına.
Aralarına henüz ne kan ne zaman girmeden önce bir gece Hançer’in çocuk aklı bir soru üretti.
“Benim niye başka ailem yok? Niye sadece sen ve bu saray var? Annem nerde?” burnunu iyice koluna silmişti. “Babam da var benim. Kutlu ağabeyim de var. Uldız var. Ama başka yok. Annem var mı benim? Varsa nerde? Onun kimsesi var mı? Niye susuyorsun Berk?”
Berk o gün onu susturmak için çok çabaladı. Dinmeyen o yaşlarını silmek ah, ne zordu. Şimdi akmayan yaşlarına ulaşamıyordu Berk. Boyunlarına geçirilen büyümenin telaşı yok etmişti yakınlıklarını. Ulaşılamaz olan yalnızca bedenler değildi artık.
Herkesin içinde altın gibi sakladığı ruhuydu. Onlar da zincirlere vurulmuştu zira, insanın ruhu ne zaman tüm çıplaklığıyla ortaya serilse, ölenler bitmiyordu. Ya aydınlığına ya karanlığına ölünen ruhlar...
Hançer, yağmur öncesi gökyüzünü andıran mahzun, çökmüş ve puslu gözlerini Gökalp’in yüzünde gezdirdi. “Bakma öyle...” Hançer duyduğu sesin gür ve babacan tınısı karşısında hıçkırdı. Yaşlar gözünden akmaya başladı. Gökalp’in titreyen eli, yanağına vardı.
“Anneni özleme, küçük kız. Sen annenin aynısısın zaten.” Gözünden damlalar akıyordu artık. Gökalp, çenesi havada, gurur dolu gözlerle ona bakıyordu. Yanağında gezdirdi parmağını. “Çok hata ettim, öyle ki beni ancak ölüm temizler.” Ela gözler birbirine veda edeceklerini o anda anladılar. Oysaki yeni başlamıştı her şey.
Başını şiddetle iki yana salladı Hançer. Gökalp, gamzelerini gösterecek kadar geniş bir gülüşle karşılık verdi. “Benden sonra iki teyzen kalıyor hayatta. Aslında beni bekliyorlar. Seni alıp geleceğimi söyledim. “ kılıcın girdiği yerden daha hızlı kan akmaya başladı.
Hançer ona dayansa da ağırlığını vermeyen dayısının güzel yüreğine toz kondurmamaya başlamıştı bile. “Doğruyu çok geç öğrendim yavrum... Belki artık gerçekleri sana söylersem şayet, gerçekten aklanırım.” Ural Bey, üzerine atlayan bir askeri tek hamlede alaşağı edip Gökalp’in düştüğü yere doğru koştu.
George’un elindeki kılıca baktı. Başıyla çekil demesi ve Altuğ’un George’u gafil avlaması pek bir kısa sürdü. Onlar kılıçları ile vuruşa vuruşu uzaklaşırken Ural iki kanından insana iki adım uzaklıkta duraladı. Berk, nihayet son bir bıçak savurmayla üstündeki kalabalığı temizledi ve o da Hançer’e doğru koşmaya başladı.
İşte şimdi bu diyarda bir onlar varmış gibiydiler. Hançer, kursağında biriken acılığı güç bela yuttu. “ Doğrular bana çok şey borçlu, değil mi?” Gökalp gözlerini usulca açıp kapattı. Ural Bey, “Oğlum...” dedi acı bir şekilde. Berk ise, “Yürek...” diyerek bir adım daha yaklaştı.
Gökalp, yüzünde gurur dolu bir tebessümle Berk Giray’ı izledi. Çenesiyle onu işaret etmekten de geri durmadı. “O başardı. Beni, daldığım o gaflet uykusundan o uyandırdı. Yanında, bir cellat kadın ile bana geldi. Gerçekleri bana ilk anlattığında onu reddettim.” Öksürdü. Bu Hançer’in allak bullak olan aklıyla kalbini alabora etti.
“Her şey, ‘Yürek’, Kılıç Giray’ın oyunuydu. Ablamı sen doğarken öldürmedin. O öldürdü. O, abisinin karısına gönül verecek ve hatta onu öldürecek kadar adi bir adam!” Ural Bey, sıkışan kalbini ovarken Berk Giray, Hançer ona baksın ve bir şey desin diye bekliyordu.
“Suçluluğu boşuna taşımak, bir gemiyi sırtında taşımak gibidir.’ Demişti Atabey’im. Öyle miydi sahiden? Berk’in öldüğünü düşündüğüm tüm o yıllar aynı şekilde kendimi kendi ellerimle yok etmemiş miydim? Bugün, annemin katili olmadığımı söyleyen dayıma ne diyebilirdim ki? Hangi nehrin yatağını değiştirirsen değiştir onun hep ordan aktığını anlamaz mı insan, bilmez mi?”
Hançer Giray gülümsedi. Omuzlarını kaldırıp indirdi. Dudaklarını yalayıp yalayıp elini burnuna sürdü. Önce Gökalp’e baktı. Sonra Berk’e. Berk’i herkesten uzun izledi. Başını iki yana salladı. Yutkundu ve alt dudağını dişledi.
“Sen, bilmesen de hiçbir zaman anlayamayacak olsan da Berk, benden öyle bir intikam alıyorsun ki...” Berk bunun ne demek olduğunu anlayamadı. “Ruhumun tüm yaralarını benim için gizleyip benim için ortaya serdin. Ruhumu görüp aydınlık uğruna beni öldüren bir kahramansın sen.” Berk Giray o günden sonra bir daha asla eskisi gibi Hançer’in yüzüne bakamayacağını düşündü. Onu öldürürken yaşatmaya çalışmaktan en çok ihmal edilen ilan edilmişti Hançer Giray.
Dudaklarını acıyla sıktı. Dayısına biraz daha sarıldı. Altuğ George ile arkalarında kıran kırana dövüşüyordu. O gözlerinin açılmasının bedelini elbette ona ödetecek kişi Altuğ’du. “ Teker teker öldüğünüzü görmekle de benden intikam alıyorlar... ” dedi herkesin nefesini keserek. Gökalp hariç herkes ona baktı. Ural Bey, elini kalbine koymuş gözyaşı içinde ayakta dikiliyordu.
Çoğu gerçeği ilk defa duysa da kendisi de içinde değil miydi kirli işlerin? Ne iyileşirdi ki sarılıp koklaşmayla? Hançer dişlerini sıka sıka konuştu. Ona olan öfkesi sandı Ural bu sesi.
“Bana geç kaldınız! Hep olduğu gibi...“ Hançer’in içindeki tüm o duygular derin bir öfkeyle yer değiştiriyordu. Gökalp, yanağını avcuna bastırıp kendini biraz daha ona bıraktı. Bedeni artık soğuyordu.
Hançer panikle ona odaklandı. “Dayı, ne olur dayan dayı!” İşte o anda son bir güçle uzandı Gökalp. Ablasının canı, kanı, kokusu üstünde kızını alnından derin nefesler çekerek öptü. “Benim, cennet kokulum... Sana iyi bir aile bırakamadım ama sen bana ablamın kokusunu ve gücünü verdin...” Dudaklarını alnından kaldırıp gözlerine baktı. Artık gözden yaş akar gönülde hasret körüklenir olmuştu.
“Ayağa kalk kızım, savaş! Devir yıkılmak devri değil! Öleceksek dahi, uğruna savaştığımız bir hayalin varlığıyla ölmüş olalım! “ Hançer başını boynuna koyup hıçkırarak ağlamaya başladı. “Ölme, lütfen dayı! Kokun annem gibi değil mi? Yalvarırım ölme... Beni sizsiz bırakma dayı! Dayı!”
“Kokulara bel bağlama kızım... Anneni rüyalarında görmek istiyorsan bırak gideyim...”
“Hayır! Gitme, lütfen... Babasızım ben zaten, sen de gitme lütfen!” Tam onda üzerinden kan damlayan Yiğitcan koşarak yanına geldi. Çantasında bir dolu merhem ve otu avucuna alıp bir şeyler yapmaya başladı. Hançer Giray bir bebek gibi ağlarken Yiğitcan ve yanındaki yiğit alpler onu alıp ordan hızla uzaklaştılar. Elleri kucağına düşen Hançer, dayanaksız kalmışçasına öne eğilip ağlamaya devam etti.
George tam o anda Altuğ’u bir darbeyle sendeletti. Ve göz hizasına Hançer’i aldı. Çıkardığı hançeri doğruca ona fırlatacakken bir anda o hançer Altuğ’un omzuna saplandı. Altuğ zaferle gülümseyip burnuna dehşetli bir öfkeyle kafa attı. George’un boynuna çöküp onu boğmaya başladı. Lakin tam o esnada Kara Ozan’ın okunun hedefi olduğunu gördüğü anda yere yatıp yuvarlandı. O anda kalkanla yanına gelen alplerle hem Hançer’in sırtını hem de kendilerini korumaya aldılar.
Ural Bey ilk defa Hançer’e evlat gözüyle işte o anda baktı. Gökalp’in yalan zırvalıklarına işte şimdi kulak verdi. Yetmişlerinin sonundaki bu adama da yeteri kadar hakikat gösterilmemiş miydi? Oğlu ve kızı ne kadar çaba sarf etmişti halbuki...
Ama kalbini yumuşatan neden Hançer’in gözlerine bakmak oldu? Gözleri önüne sisli bir köy geliverdi. O köyün tepesinde genç Ural ve zemininde kan vardı. Kanlı elalar vardı.
“Senin yüzünden...”
“Ne diyorsun Hatun?”
“Bu belayı sen sardın başıma...”
“Beni sen öldürdün baba... Ne bu ailem ne de doğacak bebeğim bizi birbirimizden koparmayacaktı!”
“ Kötüyü de belayı da senin çevren başıma açtı. Gözün asıl kötüyü görmedi! Sen, bana, kızına inanmak varken sana düşman olanların sözüne itimat ettin!”
Gözlerini korkuyla kırpıştırdı. Bu sözlerin hiçbirini Ayçiçek ona söylememişti. Hiç tanımadığı bir kadın ölmeden önce söylemişti. Bir anda tüm orman etrafında dönmeye başladı. Ne yapmıştı böyle? Alnını sıktı, gözleri delicesine dönüyordu sanki tek birinin üstünde durmak ister gibi... Bir öne sendeledi bir arkaya. Ne var ki biri kolunu tutup onu götürene kadar bir süre oyalandı.
Koluna girip onu çekiştiren Timurtaş güç bela atına binmesini sağladı. “Bedel ödenir... Bedel ödenir...” diyordu. Timurtaş anlamayıp ona baktı. “Bir şey mi dediniz beyim?” Ural başını elleri arasına alıp ahlamaya başladı. “Bedel ödenir!” Orman, derin bir sessizliğe gebe kalırken kendi kendine fısıldamaya başladı. “ Göz yumarsan bedel ödersin! Ödersin, bedel ödersin!”
Derin bir sessizlik sarmıştı dört bir yanı. Ayakta bir bey vardı yerde bir hatun. İkisi de uçurumla ayrılmış ikisi de kalın halatlarla birbirine bağlı. Gece ve gündüz kadar beraber gece ile gündüz kadar uzak ve imkansız...
Berk, elini uzattı. Son kez. Çünkü eğer şimdi elini tutarsa Yürek’i, bir daha eskisi gibi olmayacaktı hiçbir şey. Ama tutarsa... Tutmazsa ne yapardı bilemiyordu. Ayakları altında ezilen dalların sesi şimşek çakmasına eşitti. Yalpalayan adımları tam önünde durdu. Diz çöktüğünde iki elini yüzünden çekti Hançer.
Söken şafakla gelen güneş gibiydi gözlerini görmek. Ah, keşke böyle bakışmasalardı ya... Göz göze geldiler. O yüzün o gözlerin kuraklıktan kırılan bozkırdan farkı yoktu artık. Cansız ve uzak bakan gözlere katlanamıyordu. Çenesini parmakları arasına alıp sıktı. Dişlerini sıkarak güç bela konuştu.
“Tut elimi Yürek. Son kez, bir daha kayarsa elim,” acı bir nefes bıraktı. “ Tutma...”Başını eğdi. “ Kabulüm.” Hançer bir müddet gözlerine baktı. Sonra gözlerini sildi. İçinin nasıl titrediğini biliyordu ama ses edemiyordu Berk. Ellerini yere koyup ayağa kalktı.
“Her savaşın bir sonu bir başlangıcı vardır. Bazen komutan değil bir asker olursun. Yöneten değil yönetilen olursun. Ey Hançer Giray! Sen, az önce savaşmadın. Sen az önce kendini buldun. Bunu inkar mı edeceksin? Yürüyeceğin yolunu, geçmişini ve geleceğini buldun ya artık?”
“Ya bulamadın mı? Olsun, kanıksamak gerek. Düzeltemediğin şeyin savaşını vermektense başka yollar çizsen ya kendine? Şahıslardan değil kendinden bil kabahatini. Yolun da değişir savaşın da. Olsun, değişen yolun izi kalsın, savaş yaraların iz kalsın. Mühim değil, demeyi bil. Öğren. Zor olan, kabullenmek...”
İçi titredi duyumsadığı sesle. Kim ve ne onunla konuşuyordu bilmiyordu ama içine kocaman nehirleri döktüğü bir gerçekti. Ayrılık acısı, korkusu ve kaygısı bitmişti artık. Usulca üstünü silkeledi. Bir ara boynunda bir acı hissetti ama boşverdi. Öylece bakmak düştü ona da. İki arada bir derede kalıvermişti.
Yürek’i etrafa bakındı. Kaşlarını çattı, birilerini görmeye çalıştı. Yerdeki ölülere sol gözünü kısarak baktı. Ve o an Berk’e döndü. İki dağ misali, arada tek köprü misali. Tek geçiş tek çöküş. Zümrüt yeşili gözlerine bakarken içi yandı.
“Seni övmüş Gök Tanrı, sen bakmazsın hiç kendine. O gözlerin, aklımı alan yakışıklılığın, zehir gibi aklın ve çelik gibi iraden... O yüreğin ise nice krallıkları alt eder zenginlikte... Gün vurdukça yanar içim sana, Kara Yürek...”
Elini uzattı yavaşça. Avuç içini gökyüzüne doğru çevirip elini iyice açtı. Berk, elini canını vermeyi dilercesine tuttu. Hançer onu kendisine çekti. Berk, memnuniyetle ona sığındı.
“Güç güç dediğimiz de gün sonunda zayıflık diye kaçtığımız şeye dönmemizmiş meğer... Sevgi, yara almak demekse çile demek değilmiş. Sevgi sadece kavuşmakla kıymetlenmezmiş, ayrılığı bile kıymetliymiş seven için... “
“Toparlanırız.” dedi Hançer son kez yıkıldığını bilerek.
“Toparlanırız. “ dedi Berk Giray, bir daha kopmamak için.
Buğulu gözler kenetlendi. Derince yutkundu genç adam. “Yakut sarayına girdiğim o gün başladı ikilemim. Sana kendimi göstermeyi öylesine istedim öylesine istedim ki adımımı atsam, obaya yani sana gelirdim Yürek.” Ellerini elleriyle sıkıca sardı. Bir damla yaş sevginin en saf haliyle damladı yanağına. “Ben hep sen diye diye çabalarken suçlu sayılmam. Seni de beni de korumak için çabaladım.”
Hançer uzanıp göz yaşını silince Berk, gözlerini sıkıca kapatıp yanağını eline yasladı. Bir süre nefes alış verişlerini dinlediler. Sessizliklerinde onlara eşlik edenler göklerde uçan cıvıl cıvıl kuşlardı. “Ne oldu, yani sarayda? Demek istediğim biz gibi,” Hançer yutkundu. Berk anlayışla gözlerini kapatıp açtı.
“Biz gibi olabildin mi? Yakut Berk’in kardeşleri seni abileri sanarken yine mutlu olabildin mi?” Berk’in gözleri yavaşça yere düştü. Aralarında bir rüzgar esiverdi. Ruhlarındaki tüm kasveti dağıtan o eski çocuksu anlarına döndüler kısa bir an.
“Sahte sıfatlarla geldiğin bir yerde Yürek, inan ki sevgi bile sana uğramıyor. Orada kaldığım ve kendimi kabullendirmeye çalıştığım o günler, “ Derin bir nefes çekip bıraktı. “Sen vardın aklımda. Ailem ve bir de amcam.”
Hançer gözlerini kapatıp başını eğdi. Berk’in içini kaplayan pişmanlık kordan demirdi ama yine de devam etti. “İşte ben de böyle hissettiğim için kendimi hiçbir yere ait hissedemedim. Senin gibi.” Zira Hançer’in obaya ne kadar uzak bir çocukluk ve gençlik geçirdiğini biliyordu.
Başını tutup göğsüne sıkıca bastırdı. “Burası bir savaş alanı... Burası benim ölmek için can attığım bir yer. Ama ben, hayatın hakikatlerini ve kendimi burda buluyorum. Yeri ve zamanı olmadığını sandığım, aslında her şeyin beni ben yapacak birer ders olduğunu şimdi anlıyorum. Varsın, en zor günümde hayatı öğreneyim. Bir düzü olacak ki hayatımın yaşamaya devam ediyorum...” Hançer, Berk’in kokusunu içine sıkıca çekti.
Belini sıkıca kavradı. “Öğreniyorum Berk... Eski ben ile yeni ben arasında çok boşluk vardı. “ Berk gibi o da ona sıkıca sarıldı. Nefeslendi. “Doluyor.” diye tekrar etti.
“Elbet dolacak. Değişeceksin. Endişe etme. Yanında olacağım...” aldığı güven duygusuyla başını salladı. Ve artık, toparladığı ruhuyla yeniden ayağa o zaman kalktı Hançer Giray. Güçlü bir kadın değildi şimdiye kadar.
“Güçlü sanırdım kendimi ta ki bugüne değin. Kendimi bugün burda, bana dair her şeyi kabullenerek en büyük savaşı vererek kazandım. Ben, Hançer Giray. Babasının hançeri annesinin yüreği.
Yolumu bulmak için nice cefalara boyun eğdim. Ama şimdi başımı dik tutmak ve savaşma vakti.”
***
Kara Ozan’ın kalbi bir orman gibiydi. İçinde bir sürü canlı vardı. Hayatın kendisiydi. Nefes almamak mümkün değildi. Ama o eskidendi. Şimdi kendi kalbinde bile nefes alamayan biriydi. Annesi ve yıllardır göremediği öldü sandığı herkesi gördüğü andan itibaren tek isteği onları burdan çıkarmaktı.
Gerekirse bu uğurda ölecekti. Onları ona getiren Berk’e baktı. Onun tek derdi Hançer’di. Belkide ailesini esir eden oydu! Ama aralarındaki yaşı göz önüne alınca bu imkansız geldi. Annesinin hasretinden öldüğü gözlerine baktı.
Hayır... Annesi sevdiği birine ancak bu şekilde bakabilirdi. Canlarını o mu kurtarmıştı? Her yana yaydığı namını duyup ta mı gelmişlerdi? Aklını kaçıracağını sandı. Özlemle yandı kavrulmuştu. Biri çıkıp Hançer’e siper olunca ortalık hızla karıştı. Kılıcını titreyen eline rağmen çekti ve doğruca abisi ve annesine koştu. Berk öyle garip ve öyle anladığı bir boşluğa düşmüştü ki ona olan kini bir anda yok oldu. Göz göze geldiler.
Evet. Ama Berk bunu hatırlayamayacak kadar yaralıydı. İlk defa güvenmeyi seçti Kara Ozan’da ona. En yaralı olduğu o anda ona güvenmeyi seçti. Annesi ile göz göze gelince nerden geldiğini bilmediği göz yaşları sarmaladı gözlerini. Abisi ise ona öyle kederli bakıyordu ki... Küçük Ozan’ın en büyük arzusunu hızla yerine getirdi.
“Özür dilerim...” Dizleri üstüne çöküp hızla annesiyle abisini göğsüne bastırdı. Tora Hatun, “Oğlum!” diye çığlık çığlığa bağırıyordu. “Yavrularım!” diyordu. Kara Ozan ilk defa kendisini serbest bıraktı ve ailesine teslim olmayı seçti. Abisi ona öyle güzel sarılıyordu ki Ozan utandı ve başını onun boynuna gömdü.
“Efendim kalkın!” sözlerini duyduğu vakit her şey eski yerine döndü. Ozan, annesini göğsüne abisini de başına yaslayıp etrafına şöyle bir baktı. Burası kan gölüne dönmüştü. Annesinin mis kokusunu öpüp hızla ayağa kaldırdı onları.
Bir askerine arabayı işaret etti. Arabaya hızla gidip yerleştiler ama Ozan geri döndü. Hançer Giray defterini yürüdüğü yol için bitirmek zorundaydı. Bunun Berk’e duyduğu minnetle alakası kalmamıştı. Kendisi de kurulacak düzende pay sahibi olacaksa şayet bunu yapmak zorundaydı.
Ama o lanet olası Altuğ buna engel oldu. Berk’in gözü bunu dahi görmüyordu. İşte o anda Kara Ozan elini geri çekti. Artık bencillikse bencillik yapacaktı. Ailesi varken bu işlerle ilgilenmeyecekti. Acımayana acımayacaktı. Aldığı karardan da pişman oldu. Hançer, Berk Giray’ındı. O annesi ile abisini ona vermişken kendisi aynısını yapamamıştı.
Hızla arabaya döndü. Ailesini en sevdiklerini alıp kendi toprağına ormanına götürdü. Tamamdı artık Kara Ozan’ın şarkıları. Eksik değildi kopuzundan duyulan hiçbir ses...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.12k Okunma |
303 Oy |
0 Takip |
44 Bölümlü Kitap |