37. Bölüm

34. BÖLÜM: KIYMIK KİRPİK

Siyavuş
syavus

BERK

Küçük bir çocuktum ailenin babası olduğumda. Kutlu Ağabeyim bize son kez babalık yaptığında o yükü omuzladım. İki devlet birden yönetmeye çalıştım. Kendimi bilmezdim, düşmanlarım oldu. Kendim için nefes aldığım her an korktum. Çünkü, yalnızdım. Yalnızlık tüm keskinliğiyle beni alt etti.

Yapabileceğim en iyi şeyi yaptım:

Yürek’ime sığındım.

Öyle güzel bir kalabalıktı ki onunla olmak... Sonra Altuğ’u bulmak ve hep beraber mücadele etmek... Bazen onlara haksızlık ettiğimi düşünüyorum ve kendimden nefret ediyorum. Ama ne zaman onlara sarılıyorum ve kokularını içime çekiyorum işte o an yeniden kendimi seviyor ve affediyorum.

Konuşulmayan ve geç kalınanlar... Son kez bir şeyleri açıklamak zorunda kaldığımı düşünüp iyi hissetmeye çabalıyorum. Elimde tuttuğum mektup yıllardır muhatabını bekliyordu. Bu yolda herkes bir şeyler kaybetmişti ama artık bırakamayacağımız yahut bize ait olmayan hiçbir şeyi taşımayacaktık.

Alemdar Bey’in yüreği de artık ona ait olmayan bir canı teslim etmişti. Yıllarca onun için en doğru anı beklerken yüreği doğru anı bekleyememiş hepimizi yarım bırakmıştı. “Vakit geldi Berk. Son kez bize ar olan bizi üzen şeylerle yüzleşelim.”

Küçük ve narin eli elimin üstüne kapandı. Okumamı istiyor ama cesaret bulamıyordu. Babasının sesini soluğunu unutan bir kıza onun en büyük dayanağının, sevdasının son sözlerini okumak bana daha zor geliyordu.

“Oku Berk... Kelimelerinin kokusunu bile içime çeksem yeter.” Derin bir nefes aldım. Gözlerini gözlerimden ayıramamanın bir yolu yoktu. İçime çektiğim bir diğer nefeste güç bela sararan kağıdı araladım. Yıllarca okumadan da hürmet ettiğim mektuptan bir an korktum.

Kötü sözlerle dolu olabileceği aklımın ucundan bir anlık geçti. Boğazıma oturan ağırlıkla okumaya başladım.

 

“Uzun olur, göklere uzanan ağaçlar. Diplere batmıştır kökleri. Benim gibi... Ama meyveleri, fidanları ile sonsuza dek yaşayacağını bilir. Unutmaz. Ümitsizleşmez. Her borandan evlatları için sağ çıkar. Lakin zamanla da boynu eğilir. Eğilir salkım salkım babaların da boynu. Ve bir gün ateş gelir babayı yutar...

 

Senden önce o kadar yaralandım ve yarım bırakıldım ki şimdi seni de yarım bırakmak bana öyle ağır geliyor ki... Yemin ederim, yemin ederim kızım insana kendi ailesinin yaptığını kimse yapmaz. Sana bile bu acıyı ben yaşatmıyor muyum?

 

Affı olmaz sanırsın ama merhamet... Ölseydi o merhametim de sana bir avuç yokluk bırakmasaydım... Can kızım, canan kızım, yüreğim, ruhum... Karlarda açan bozkır çiçeğim... Adını kırılmaktan uzak dursun diye Hançer koyduğum nazlı kızım...

 

Seni bu dünyadan uzak tutmak için en evvel Kutlu’nun veliahtım olmasını istedim. Ama gördüm ki o babasının yerini dolduracak ve koca adam olacak. Sana da benim yokluğumu hiç hissettirmeyecek. Ona sıkı sıkı sarıl, sen istesen de kopamazsın onlardan bilirim.

 

Sizi birbirinize emanet ediyorum her şeyden önce. Kutlu babanı, Berk ise en büyük yardımcısı... Karanlık ve ürkütücü yollara sen katlanma, dayanak ol dayanan olma diye veliaht olarak Berk’i seçtim. Senin yanından ayrılmayacak, seni sana rağmen koruyacak tek kişi olarak onu seçtim.

 

Merak etme. Bu mektubu okuyorsan o başarıya ulaştı demektir. Ona herkesten daha çok güveniyorum. Bunu ona deme. Utanır. “

Mektubun tam bu esnasında ikimizde de yaşlı gözlerle gülüşlerimizi seyrettik. Amcam... Babadan da öte canım... Utanmıştım ve dahi vefayla dolup taşmıştım. Yeteri kadar iyi olup olamadığımı sorguladım. Ama amcamın da dediği gibi yanındaydım. Birlikteydik...

Alnına düşen bir tutam saçı çekerken elime yüzünü yasladı. Derin ve hiç kopmamak üzerine yemin eden iki göz ve kalptik. Deli gibi akan iki ruhtuk... Gözünden damlayan yaş, avcuma hapsolurken devam etmeye karar verdim.

 

“Gülümsemen ömrümde gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor can kızım. Kendini en sevdiğin insanların yanında rahat hisset. Ben olmasam dahi, ayakta duracağını bil. Bu bana yeter. Bir mezarıma dahi olmasa bana zulüm olmaz.

 

Asıl zulüm, birbirinizden ayrılmanız olur. Asıl zulüm beni sevmemen olur. Asıl zulüm gün doğumunda o güzel gözlerinin umudun ışığıyla aydınlanmaması olur.

 

Hançer...

 

Benim bir dostum kalmadı. Sevdam bile kan kırmızı iken sana vereceğim ancak birkaç yer ve uzun bir ömür olabilir. Yağmur, Alemdar, Uraz, Kurt ve Berk... Hepsinde bir mektup ve sana burda yazdıklarımın hepsi orada da yazıyor olacak.

 

Uyguri Madenlerini sizin için şayet bir sorun olursa gizlenme yeri olarak düzenledim. Eğer sarayda bir şeyler yolunda gitmezse hep beraber oraya gidin. Beni düşünmeyin.

 

Onlara yazdığım şeyleri sana bir daha yazmama gerek yok. Sana başka bir şeyden daha bahsetmek istiyorum.

 

Dayın ve teyzelerin. Onları kötü bilme. Onlar Ural Bey yani senin deden gibi değil. Günbala, Gökalp ve Bahar... Hepsi seni tüm kalbimle inanıyorum ki seviyor. Bazen ışığa arkanı dönersen gölgenin karanlığını görürsün.

 

Ama evlat acısı Ural’ın gözünü nasıl kör ettiyse onları da etkileyebilir. Şayet bir şey olur da kimsesiz kalırsan obaya dahi dönemezseniz onların yanına gidin. Gerekirse Gökalp, Ural'a baş kaldırır da seni yem etmez. Ben onun yaralı kalbini yumuşatan tek şeyin sen olduğunu yıllar evvel gördüm...

 

Babasının kızı Hançer, annesinin kızı Yürek... Sözlerim sana hatıra kalacak bunu biliyorum ve üzülmüyorum. Benim sevdiklerime dair hep acı hatıralarım kaldı.

 

Seni çok sevdim. Sana anneni çok anlattım. Ne kadar anlattıysam işte o kadar çok seviyorum. Canımı canına kalkan bildim. Yaşaman en büyük arzum. Ve Hançer...

 

Ne olursa olsun, yaşa.

 

 

 

Kağan Börü Giray

 

 

Mektubun bittiği yerde hislerimiz çok yoğundu. Ellerim ne kadar titriyorsa Hançer’in bir o kadar hareketsiz olduğunu fark ettim. Omuzlarını kaldırmış, başını aşağıya çekmiş koyu kahve tutamları önünü kapatarak öylece duruyordu. Mektubu katlayıp göğsüme koydum ve posttan inip önünde diz çöktüm.

Ellerini tuttuğumda sıcacık olduklarını fark ettim. Ve bir de...

Sıcacık gülüşünü.

Çenesini parmaklarım arasına aldığım vakit elalarındaki buğu ile ormanla göğün birleşimini izledim. Tıpkı tasasız küçük bir kız gibi nazlı ve mutluydu. Omzumdaki yükler öylesine dağıldı ki! “Üzülüp ağlamanı beklerken sendeki bu sevinç ve metanet beni çok mutlu etti Yürek’im.” Gözlerini kısıp alnını alnıma yasladı.

“Kendimi tıpkı çocukluğumdaki gibi iyi hissediyorum.” Yanaklarını ellerim arasına aldığımda keyifle gülümsedi. “Babam, sandığım gibi beni uzaktan sevmemiş. Beni her an sevmiş. Ben seviniyorum çünkü ondan geriye bu sözler dahi kalsa da bana bir armağanı kaldı.”

Başlarımızı ayırarak gülümsemesini havaya bakarak sürdürdü. “Benim için çok şey düşünmüş. O güçlü bir aslandı. Yenildi ama yetiştirdiği her eser bugün yaşıyor!” alt dudağı titredi. Yokmuş gibi davrandı. Burnunu çekti. Akacak yaşı dindirdi. Derin bir nefes alıp verdi.

Alnını yeniden alnıma yasladığında her şey bitmişti. Sırlar, acılar, yaralar ve kanayan her şey sona ermişti. Saçını okşarken sözler ağzımda yumak olup kaldı. “Berk...” dedi çocukken bana seslendiği gibi nazlı ve sevgiye teslim. “Yürek.” dedim. Çocukkenden beri ne isteyeceğini dinlemeye hazır, her istediğini yapmaya amade.

“Dayım ve teyzelerim de beni sever mi? Babama güveniyorum ama insanlar aynı kalmaz.” Elini tutup sıktım. “Eğer o kılıcın önüne senin için atladıysa, geç kalsa da bu sana olan sevgisinin en büyük örneği zaten.” Gözünden bir damla süzülüp elimize damladı. “ Yoruldum. Canım yanıyor.”

Boynunu nazikçe ama sıkıca kavradım. “Bana sırtını yasla. Uyu. İyileş Yürek. Ben, hep olduğu gibi arkandayım.” Yürek’in ilk teslim oluşu ve en büyük toparlanışıydı. Sinemde uyuttuğum, yaralarına merhem olduğum canımın, canıma katıldığını an be an hissettim.

Gecelerce geçmişimi düşünürdüm. Geride kalsa da hepsi acısı bakiydi. Yürekte derin yaralar bıraksa da ben buydum.

Berk Giray.

Yeni savaşına hoş gelen bir aşık.

 

***

 

“Haydi haydi! Daha kütükleri taşıyacaksınız!” Bahar ellerini belinde bağlamıştı. Dimdik karşısına bakan eğilmeyen başıyla alpleri tek tek izliyordu. Ana obadan uzakta çobanların ve tüccar ailelerin ayrıştırıldığı yaylakta kendi kendisini eyleyip duruyordu.

Zira abisinden biraz daha haber almazsa çıldıracaktı. Babası obaya geldi mi gelmedi mi obaya gönderdiği ulağı gelmedi diye bilmiyordu. Az ötede ayran çalkalayan kızlar çarptı gözüne. Deriyi unutup ha bire sallıyorlar gülüşüp eğleniyorlardı.

Nasıl da bir zamanki küçük Bahar’ın gülüşüne ve mutluluğuna benziyordu halleri. Şimdi yirmi yedi yaşındaydı o çocuk. Kırgın, duvarları yüksek bir kale olmuştu kendine dahi.

Gökalp’in yıllar içindeki yüksek öfkesi ardından da gelen suskunluğu, babasının gözlerine bakmaması, Günbala’nın Yelhan’daki biriyle evlenip gitmesi çok zoruna gidiyordu. Yalnız kalmıştı yani. Gülmeyi ve sevinmeyi kendine yakıştırmıyordu artık. Kızlardan yüzünü çevirip otağısına girdi.

Girer girmez bir alp destur diledi. Bahar, siyah börkünü başına daha da oturtup yerine kuruldu. Gür sesiyle, “Gir!” emrini verdi. Alp, elini göğsüne vurup bir pusula uzattı. Kaşlarını çatıp alırken kağıdı, “Kimdendir?” demeyi ihmal etmedi. “Günbala Hatun’dur Beyhatunum.”

Günbala’nın bir ay önce kendisiyle konuşacakları olduğuna dair gönderdiği pusuladan misafir gelmeyince, gelen bu pusula ile kaşları çatıldı. Günbala aklını mı karıştırmak istiyordu anlamıyordur ki! Kağıdı açıp okurken yine aynı sözlerin yazılı olduğunu gördü. Bir şey hariç.

“Bugün geliyorum. Anlatmam gereken çok önemli şeyler var. Yeğenimiz hakkında.”

Günbala’nın yeğenimiz dediği kişi... Aman Tanrım Hançer Giray’dan bahsediyordu! Kalbine oturan ağırlık iyice çekilmez olmuşken beklemekten başka çaresi kalmamıştı.

 

***

 

Herkes uykudaydı. O zorlu günün üstünden neredeyse bir gün geçecekti. Hançer de Berk de dahi, kocası bile uyurken onun yola revan olması gerekiyordu.

“Anne?” Yıldız başını yastıktan kaldırırken kolundan gelen sızı ile yüzünü buruşturdu. Annesi alnındaki saçlarını geri çekip şakağından öptü. “Dinlen benim deli kızım. Geliyorum.” Dedi açık vermemeye dikkat ederek. Yıldız inanmadı. Dünden bu yana gördüğü bildiği her şeyi birleştiriyordu. Annesi daha fazla kaçamazdı.

“Dayımın haberini herkesten evvel teyzeme götüreceksin değil mi?” sustular. Kaçak bakışıyorlardı. Yıldız annesinin yanağını tuttu. “Anne, Hançer seni eminim ki çok sevecek. Lütfen, ondan saklanıp durma.” Günbala’nın kalbinde derin bir sızı peyda olurken yine her zamanki gibi sessizliğine sığındı. Ama kızı pes eden biri değildi.

“Dayımın durumu daha iyi. Ama hala uyanmadı. Yiğitcan Alp başında. Hançer ise güçleniyor Anne. Bunu kork diye değil, sevin diye söylüyorum. Yeğenin bana anlattığın teyzeme yakışır bir evlat. “ Günbala, yan dönen Tulpar ile nefesini tuttu. İlaç ayılmasını geciktirecek kadar güçlüydü. Yeniden Yıldız’a döndü.

“Babana, nereye gittiğimi söylersin kızım. Ama geç olmadan gitmem gerek. Bu bizim meselemiz, senin sandığın kadar kolay bir şey değil. Doğru adımı hep beraber atmamız icap eder.” Yıldız annesinin isteğine ancak başını sallayabildi.

Henüz gün ışımadan yola çıkan Günbala rüzgar gibi esiyordu. Kıstığı elanın koyu tonlarındaki gözleri, bozkırın verimini ve kuraklığını taşıyordu. Kurak kısmında kendisi verimli kısmında da ailesi ve yeğeni vardı. Atının üstüne eğilerek rüzgara kimin hakim olduğunu adeta hatırlatıyordu.

Ağaçlı karanlık yollardan korku nedir bilmeden, derenin ayazı yüzünü keserken acıyı hissetmeden, atının ayağı tökezlese dahi düşmek nedir bilmeden bir ailenin yolunu yapmaya gidiyordu. Bahar, Gökalp ve kendisinin küçük ailesi için aldığı nefesten bile feragat edebilirdi.

Seher vakti, yelin en güzel estiği o vakitte ensesinde biriken nem üşütmüştü bedenini. Ama atı son bir düzlük daha çıkıyordu ve birazdan yaylağın tüten ocaklarındaki dumanları görüp derin bir nefes alacaktı. Onun gibi uyumayan biri daha vardı. Yana yakıla ablasının ya da abisinden bir haber bekliyordu.

Bahar, son kez ocağına bir tahta parçası atarken kapısı hızla açılıp kapandı. Eli daha kılıcına varmadan Günbala’nın yoldan yıpranmış yüzünü görüp rahatladı. Hızla iki kız kardeş birbirine sarıldı. Bahar ablasının hep terlediğini bildiği ensesine elini attı ve ısınmasını sağladı.

Günbala, geri çekilip gözlerine baktı. “Hemen geri gitmem gerek. Tulpar’ı uyuttum. Ben uyandırmazsam kötü şeyler düşünebilir. “ Bahar gözlerini devirip elini çekti. Günbala eliyle alnını sıktı. “Abim, abimden bir haberin var mı?” Ablasının sessizliğinden hele ki elini alnından çekmemesi korkusunu harlıyordu.

Nihayet kısa bir an başımı salladı. “Abim, iyi ama obada. Kurucu Oba’da.” Bahar kaşlarını çattı. Eliyle bir gösterip kaşlarını çattı. “Kurucu Oba? Girayhan’ın?” Günbala başını salladı. “Sen, orada mısın? Ne arıyorsun abla orada?” Günbala gözlerini kıstı. “Bir ay önce sana gelecektim ama olmadı. Tulpar, Hançer’in yanına gelmeyi seçti. Ayka ve Ilgıt onu bir hain yapabileceklerini sandılar ama istediklerini alamadılar. Biz, “ derken Bahar hızla sözünü kesti.

“Sen bana anlatman gereken bu kadar önemli bir meseleyi söylemedin doğru mu?” Sinirleri artan kardeşler burun buruna geldi. “Anlattığımın neyini anlamadın Bahar! Sen haber alamadım, diye düşünürken ben kızımı ne kadar sevdiğini, kocama nasıl güven duyduğunu gördüm. Hem de onlardan uzakta saklanarak!” Günbala kendini geri çekti.

“Daha obaya yeni alışmıştım ki Hançer bir müddet ortadan kayboldu. Geri geldiğinde perişan haldeydi. Alpleri ile esir düşmüştü. Daha kalbim bunu hazmedemezken bir de ağabeyimin savaş esnasında ona atılan bir kılıcın önüne geçip kendisini feda ettiğini öğrendim.”

Bahar’ın ayakları altından yer kayarken Günbala sakince onu kollarından tutup göğsüne bastırdı. “Merak etme, küçük kardeşim... Abimiz güvende ve iyi. Artık Hançer ile birlikte. Uyandığı vakit bizi orada görmek isteyecektir. “ başına minik bir öpücük bıraktı. Bahar, titrek bir ceylan gibiydi.

“Yüzleşme günü geldi, Bahar. Babamızın hatalarını tekrar etmemek için, yüzleşme zamanı geldi.” Bahar burnunu çekti. Günbala gibi dik ve mağrurdu artık. Kısa bir baş işaretiyle kılıcını kaftanını kuşandı. Gözündeki buğulanır aldırmadan başını salladı.

“Gidelim, abla.”

 

***

 

Gözlerimi açtığımda daha iyiydim. Başımda ağrı yoktu. Karnımdaki yanık sızlamaz olmuştu. Gece gelip Yiğitcan’ın sürmek istediği merhem işe yaramış olmalıydı. Başımı çevirdiğimde onu gördüm. Yere kalmış, başını postun oturağına yaslamıştı. Onu yıllarca yaşadığı saray hayatından daha fazla yoruyor olmalıydı burası.

Ama derin ve huzurlu uykusu bunun tam aksini söylüyordu. Ayağa kalkıp üzerine bir örtü bıraktım. Kaşının üstünde hafif ter damlaları vardı Elimin tersiyle yavaşça o teri sildim. Herkesin aksine kısa tuttuğu saçlarından uzayan birkaç tutam alnını gölgeliyordu. O saçları yavaşça geri çektim, gözlerim yüzünü izlerken uzanıp, yazısına kapılmayıp mücadelesine devam eden o alnına bir buse bıraktım.

Sakin nefesini dinledim. Kucağında duran elini tutup nasır tutan parmaklarına dokundum. Onu bir çocuk gibi değil, ben olarak hissettim. “Sana uykuları dar eden her şeyi telafi etmek isterdim.” Parmaklarına dokundum, biraz daha sıkı tuttum elini.

“O halde, tuttuğun o eli hiç bırakma.” Bir gülümseme yayıldı aramıza. Sırtını posta yaslayıp bana döndü. “Uyandırdım mı? Dinlen biraz daha.” Dedim istemsizce. Ama o hiç de uyuyacak gibi durmuyordu. “Yok, iyiyim. Dayını gördün mü?” Başımı sallayıp ayağa kalktım. Elimi ona uzatıp bekledim. “Önce yemek yiyeceğiz. Ardından yanına gideceğim.”

Berk, elimi tutup kalktı. Gözleri posta değdi. Bir şey diyecek gibi oldu. Gözlerime bakınca vazgeçti ama elimi tutan elini sıktım. “Söyle, Berk. Ne geldi aklına?” Ensesini sıktı. “Yemekten sonra söylerim. Hadi, gidelim.” Dışarıya çıktığımda Gökçe’nin elinde tepsiyi gördüm. “Ben geliyordum! Hadi, hep beraber yiyelim.” Gülümseyerek büyük otağıya girdik.

Orda Altuğ hariç herkes vardı. Darulgan, Demirdöğen, Gökçe ve Aslantaş. Yer sofrasında her türlü aş ve meyve vardı. Ekmeği gördüğümde ne kadar acıktığımı yeniden hissettim. Hepsiyle selamlaşırken en başa geçtim. Sağımda Altuğ için yer ayrılmıştı ama geç kalmıştı. Soluma Berk oturdu. Sofraya oturduğumuzda artık her şey daha güzel geliyordu gözüme.

“Altuğ, yok mudur?” Soruma Berk cevap verdi. “Onu bir yere gönderdim. Gelsin, o da yer. Endişe etme.” Başımı sallayıp ilk kaşığımı aşa daldırdım. Tıka basa doyana değin et ve aş yedim. Neden bilinmez ama doymadım. Bir bardak suyu tek nefeste içip nefeslendim.

Herkes mutluydu. Bir aradaydık. Esir düşsek de bir aradaydık. Hata yapsak da bir aradaydık. “Destur var mıdır Beyhatunum?” yemeği bölen sesle Demirdöğen hızla kalktı. Biz yemeğe devam ederken Demirdöğen içeriye girdi tekrardan. “Gökalp Bey, uyanmış. “ ellerimi sofra bezine silip ayaklandığımda hep beraber ayaklandılar.

Şifa Çadırına hızla girdiğimde yatı açık gözlerle tavana bakıyordu. “Dayı,” dediğimde bana döndü. Gözleri usulca açıldı ve başı yanına düştü. O anda elini kaldırmaya çalıştığını gördüm. Dışarıdan birkaç uğultu yükseldi. Demirdöğen’in çıktığını işittim tekrardan. Dayımın titreyen ama havaya kalkan eline uzandım.

Soğuktu, sertti ama bir sevgi vardı. Ona olan can borcum vardı. Gülümsedim ona. “Canımı kurtardın. Beni çok üzdün ama.” Gözleri beni takip ediyordu. Dudağının kenarında buruk bir tebessüm vardı. “Saçın,” dedi gözlerini saçlarımdan çekmeden. “Koklamak istiyorum.” Başımı sallayıp ona yaklaştım.

Burnu alnımın üstüne değince elini de kaldırdı. Bir eli saçımı diğer eli elimi okşarken, derince saçlarımı kokladı. Göğsüme oturan özlemle ona sarıldım. Onu sıkıca saracak şekilde ona sarıldım. “Gitme dayı, kendine kıyıp da gitme!” Saçımdan uzun bir soluk çekti. Kalın ama canlı sesiyle fısıldadı. “Sen nasıl istersen. Öl de öleyim yaşa de yaşayayım.”

Başımı geri çekip kaşlarımı çattım. “Geç geldin. Gitmek değil, kalıp telafi etmek düşer sana.” Aklar düşen saçlarına baktım. “Saçların, bunun en büyük tanığı zaten. Gitme, kal.” Gözündeki buğuyu için için izledim. Başını salladı. “Gitmem kızım!” dünyalar benim olmuştu adeta! Atabey’im ve babamdan sonra Gök Tanrı bana onu vermişti işte.

Bir itişme yaşanıyordu dışarıda, duyduğum sesle geri çekildim. Berk’in gözleri benim üstümdeydi. “Merak etme, hemen bakıyorum.” dedi. Daha çıkamadan, içeriye Demirdöğen kanlı burnuyla girdi. Sağında da bir kadın vardı. Asi, yenilmez ve kara çakmak gibi gözleri olan.

Başka kimse girmedi içeriye. Demirdöğen öfkeyle elini göğsüne vurup selam verirken ne olduğunu dayım anlamış gibi elimi sıktı. Ona döndüğümde bana, “Teyzen. Bahar.” dediğinde genç kadına bakarken nefesimi tutmuştum adeta. O esnada içeriye, başını tuta tuta gelen Tulpar girdi. Yanında Yıldız ve bir kadın daha vardı.

Bakışlarım Bahar ile kadın arasında gelip giderken dayım bir daha elimi sıktı. Tekrar ona baktığımda, “Teyzen, Günbala.” dedi. Hayatımda görmediğim güzellikte iki kadın vardı karşımda. Ve ikisi de benim teyzemdi...

 

***

 

BAHAR

Geç kalmak nedir çok iyi bilirim. Karar verememek, sürüklenmek ve sonuçlara katlanmak nedir çok iyi bilirim. Gücümün yetmediği yaşlarda yaşadıklarımızdan bir süre kendimi mesul gördüm ama artık yumruk yaptığım elim sızlarken tek bit suçlu göremiyordum. Suç vardı, suçlu yoktu...

Ablam Günbala obaya girdiği gibi kocasını uyandırmaya gitti. Ona bir açıklama yapacaktı. Yıldız’ı ne kadar özlediğim geldi aklıma. Yol boyunca bir yeğenimi özlerken öbüründen korkmak, endişe etmek de vardı kaderimde. Obaya girip Bey Otağına vardığımda kimse bana bakmamış beni durdurmamıştı.

Kimse yokmuş gibi geldi bana. Destur dilediğim vakit ses gelmedi. Çevreme bakınırken birkaç alp tam o esnada beni gördü. Atımın yanına dönüp onlara bir selam verdim. “Alplar. Girayhan dışından geldim. Hançer Giray ile görüşmek isterim “ Alplar bana şöyle bir bakıp otağıya döndüler. “Hançer Hatun şimdi yemek yiyor. Biraz beklemelisin.” Ablam da gelirdi herhalde o ana kadar.

El mecbur bekledim. Derken alplardan biri koşarak bir yerden çıkıp başka bir çadıra girdiler. Kendi aralarında konuşmaya başlayan ve sayıları artan alplar başka bir çadırı gösterdiler. Hançer’in orda olma olasılığı yüksek diye düşündüm. Yine de ablamı beklemeyi uygun gördüm.

Ablamı atımın yanında beklerken yanımda da iki alp bekliyordu. Ablam gelmezken bir anda o çadırdan çıkıp başka bir çadıra acele ile koşturan bir grup insan gördüm. Başlarında ise bir kadın...

Kalbimde amansız bir ağrı oluşurken yanıma iri yarı, baştan ayağa demirden desem abartmayacağım olgun bir alp geldi. Bakışlarındaki ağırlıkta gizli bir mutluluk vardı. Hançer iyi olunca mutlu olan dostlarından biri olmalı diye düşünürken sert sesi ile öfkelenmeye başladım.

“Ne dersin hatun! Ne diye böldün bizim yemeğimizi?” Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Destur bre! Konuşmana dikkat et, senin karşında bir hatun var!” Başını başımla hizaladı. “Canımı sıkma hatun, bir soru sordum cevap ver bana ! Burda ahkam kesecek son kişi sensin!” elim yumruk olurken alayla güldü.

“Boyuna posuna da bakmadan nasıl da yumruk sıkıyorsun?” dedi geri çekilirken. O anda oldu her şey. Yumruğum bir kaya gibi burnuna inerken iki adım sendeledi. Şaşkınca bana baktığında kanı inatla sümkürdü. Eli avını kavrayan bir şahin gibi kolumu kavradı. Yüz yüze sinirle solurken ayağımı dizine vurup boşluğuna dirsek savurdum.

“BAHAR!” ablamın değil eniştemin şaşkın sesiyle alptan uzaklaştım. Ve herkesin girdiği o çadıra doğru ilerledim. “Teyze dur!” Yıldız’ın sesini duymazdan geldim. Ama biri yine beni kolumdan tuttu. Bu o alptı. Onu da gerekirse sürüklerim, diye düşündüm ve kendimi içeriye attım.

Alp, kendini toparlarken ben kime bakacağımı şaşırdım. Abim, gözlerime bakıp yanındaki kıza “Teyzen. Bahar.” dedi. Yer altımdan kayar gibi oldu. Hançer... Çok büyümüştü. Ben, onu en son gördüğümde yedi ya da sekiz yaşındaydı. Gökalp ağabeyim babamı takip ederken ben de onu takip etmiştim.

Babam bir dere kenarında bir tür büyü ile onu öldürmeye çalışırken görmüştüm. Abim babamı durduracak açık bir şey yapmamıştı ama babam başarıya ulaşamamış, küçük Hançer ordan kaçmıştı. Şimdi yirmi yaşlarında duru bir güzel vardı karşımda.

Hatırlayamadığım için gece gündüz ağladığım ablamın yüzü vardı karşımda. Ela gözlerindeki merak, şaşkınlık ve, ve... Abim bir kez daha ona döndü ve arkamdaki ablamı işaret etti. “Teyzen. Günbala.” dedi. Yanımda bir hareketlilik oldu ve ablam yanımda durdu.

Hançer bir abime bir de bize baktı. Gözlerinde gördüğüm buğudan kaçmak için başımı başka tarafa çevirdim ama Berk ile göz göze geldim. Bana yaşanması gerekenlere karışmayacağını gösteren bir hali vardı. Büyük bir sınavdan o geçmişti, şimdi sıra bizdeydi. “Siz,” diyen çekingen sesiyle ona döndüm. Yutkunuşu içime oturdu.

Elini göğsüne götürdü sonra hançerine götürdü. Alt dudağı titrerken Berk’in adım attığını ama durduğunu seçtim. “Siz, anneme benziyor musunuz?” abim de dahil hepsinin gözleri ikimizin üstünde gezindi. Suçlu ya da yarım gibi hissettim. Unutmak üzere olduğum bir insanı nasıl olur da hayalime getirebilirdim ki...

Benin gözlerim siyahtı ama ablamın gözleri Ayçiçek’in gözleriydi. Benim boyum uzundu, Ayçiçek’inki kadar belki de. Ablamın saçları ile Ayçiçek’in saçları benzerken, bedenim ve Günbala ablamın da dediği gibi kokum... Günbala ile bakıştığımızda Hançer ayağa kalktı.

Aramızda üç adımlık bir mesafe bıraktı. Bir bana bir Günbala ’ya baktı. “ Konuşun?” dedi elini hafifçe sallayarak sanki o çok konuşmuş gibi... Dudaklarımı yalarken kan tadı aldım. Nedendir bilinmez gözlerim o alpa değdi. Öyle öfkeli değildi şimdi. Hatta yumuşacık bakıyordu. Hızla kaçırdım gözlerimi.

Bana ne demeye böyle teslim olmuş gibi bakıyordu ki... Paniklemiştim. “Ben, “ dediğimde Yıldız’ın tam ortamıza girmesiyle sustum. Tulpar, kendisi gibi bir kız yetiştirmişti. Gözü kara ve oturaklı.

Hançer, Yıldız’a gurur dolu ama dolu gözlerle bakıyordu. Benim küçük yeğenim, büyük yeğenimin elini sıkıca tuttu. “Onlar, teyzemin birer parçası. Tıpkı sen gibi. Ama hiçbir zaman, bir bütünü temsil etmezler.” Yanıma döndüğümde Günbala ablamın gözünden damlayan bir damla yaşa takıldı gözüm. O ağlamaz, duygularını asla yansıtmazdı. Ama şimdi...

Sinirle başımı kaldırdım. Affedilmek için göz yaşı dökmemize gerek yoktu! “Acınma yok. Yalvarma yok. Hata var. Suç var ama suçlu yok. Kimseye suç atma hakkımız yok. O günleri çoktan geçtik.” Dedim gözlerinin içine baka baka. “Göz yaşı dökmekle bizi affedeceksen affetme!” Bakışlarına bir mesafe oturdu. Beni baştan ayağa süzerken dediklerimi düşündüğüne emindim.

Yıldız girdi aramıza. Kolumu sıkıp bıraktı, bir uyarı biçiminde. O beni tanıyordu. Küçük yeğenim büyük yeğenime beni aklıyordu ama gerek yoktu. Günbala omzuma koydu elini. “Gurur, bizim adımız. Hata bizim adımız. Hançer abla,” dedi. Gözüme hücum eden yaşla nereye bakacağımı şaşırdım. Ama Yıldız canıma okumaya yeminliydi.

“Herkesin çektiği acı öylesine çok ki... Diyemeyiz biz birbirimize affet demeyi. Ben senin kuzeninin kızıyım. Senden haberdar olan ama asla sana yardım için gelemeyen ... Ve yine ben senin teyzenin kızıyım. Yıllarca seninle beraber acı çeken ama sana gelemeyen... Suçluyuz ama kim masum ki? Abla,” dedi eline uzanarak.

“ Bana bir bak.” Dedi ellerini kendine çekip bedenini işaret ederek. “Ben senin affetmediğin iki tarafın yavrusuyum. Ben bile diyemem sana affet diye...” Bir damla ter alnımdan çeneme doğru bir yol çizdi kendine. Utancım, konuşamadıklarımdı sanki o bir damla ter... Beni rahatsız eden beni takip eden...

Kan tadı aldım ölüm gibi... Ela gözlerinde neşe yerine ölüm gördüğüm için ölüm gibi tadım vardı.

“Affet be kızım!” sözler ağzımdan çıkarken göğsüm deliler gibi şişip iniyordu. Korkuyordum. Kaybetme korkusu derlerdi adına. Bir adım mesafe kalana değin adımladım önüne. Güzel kaşları sivri bir ok gibiydi. Bana bakışlarında gerçekleri konuşacağından şüphem yoktu.

“Acıma. Ama affet. Yalnız kalmayı hak etmedin! Ama kaldın! Canımı alsan da bitse benim de bu çilem ama bitmiyor! Keşke o kılıcın önüne ben atlasaydım, yeğenimi ben korusaydım ama yok! Ben...” gözüm kararırken beni tutan onun elleriydi. Endişe ile bakıyordu. Aldanmadım, ona kendimi acıtarak anlatmayacaktım.

Devam ettim. ”Kes bize cezası neyse ama sonra affet...” Bakışları yoğunlaştı. Bir hamle yapsam, ah bir adım daha atıp onu sineme bastırsam... Masum ve kırgın bakışları affedecek kadar büyük değildi. O hala yaralı bir çocuktu... Eli, kolumu öyle içli tutuyordu ki, bunu bir kabul olarak almakta zorlanmadım. Onu çekip göğsüme bastırdım. Saçlarını okşayıp koklarken annesini aramasına gerek kalmadığına hükmettim zira o annesinin ta kendisiydi. Kokusu, bakışı, yüreği...

Günbala beni ondan ayırırken art arda göz yaşı akıtıyordu. Hançer benden ayrılırken ondan farkı yoktu. İkisi öyle güzel birbirlerine sarıldılar ki, eğreti durdum. Ama ben de buydum değil mi? Bakışlarım yere dönerken elini elimde hissettim. Beni gözleriyle çağırıyordu.

Bir zamanlar, en uysal başlı olan bana biçilen ceza kendimi hep geri çekmek olmuştu. Suçlu hissetmek, en ufak şeyin diyetini ödemek... Babamın gözlerinde kaybettiğim değeri ve sevgiyi ne abimde ne de ablamda bulabilmiştim. Ama bugün, tüm yüklerim, tüm acılarım son bulmuştu.

Günbala ve beni bir araya getiren, yeğenimizin eliydi. Bağlarımızı yeniden tayin eden onun kolları olmuştu. Sıkıca ikisini de bağrıma bastım. Böylesi bir mutluluğu hiç yaşamamıştım.

“Kıskandığımı sakın onlara söyleme.” Burnumu gülmekle ağlamak arasında çektim. Abime baktığımda o asi gözlerinden akan yaşlar canımı yaktı. Ona uzanmak isterken en evvel Hançer ulaştı ona. Yanına çöktüğünde sıkıca sarıldı ona.

Abimin yıllar yılı sevdayı da evlat hasretini de bastıran büyük yeğenim olmuştu. Hançer, hem güçlü bir lider hem de güzel bir evlat olmuştu bize.

 

***

 

KARA OZAN

O evdeki kadına üzülerek baktı Nihade. Ozan’ın mor gözleri de üzülmesi gerektiğini söylüyordu sanki. Gördüğünü tez kavrayan zekası ile ne olduğunu az çok biliyordu artık. Uzak duran ama yan yana yakışacak ellerini daha fazla nasıl kendisinde tutabilirdi ki?

Ona karşı duyduğu yakınlık, merak ve hisler... Korku değildi. Çekingenlik değildi artık. Derin bir nefes aldı.. Başını iki yana salladı ve elini tuttu. Büyük, nasırlı, sert ama merhamete muhtaç elini... Nihayet riskli ama güzel o adımı atmıştı.

Ozan’ın parçaları dört bir yana dağıldı. Korkuttu sandığı kadının, ölümden hayata dönüşünü ve o dönerken kendisini de tuttuğunu hissetti. İçinde kaynayan karanlık yerde bir ışık doğdu. Gözleri kamaştı Ozan’ın. O nahif elin sıcaklığı ile ürpermeden edemedi.

“Ozan...” dedi Nihade ona bir adım yaklaşıp elini daha da sıkarak. “ Adım kadar eminim ki o senin annen.” Kaşlarını kaldırdı emin olmak için. Ozan, ne yaptığını sorgulayamayacak kadar karmaşık bir andaydı. Başını kısa bir an salladı. Kor alev vardı sanki elinde ve kalbinde. Aşk ve azap aynı kalpte ne kadar barınabilirdi ki?

Genç kadın da başını salladı. “Onlar senin ailen,” dedi sıcacık bir sesle. “Sen bunu hak etmişsin Ozan. Bir sorun yok bunda. Git ve onlara sarıl,” dedi diğer eliyle dirseğinin üstünü sıkarak. Ozan, her an biraz daha kollarına çekildi.

“Seninle,” dedi kalın ve puslu sesiyle. “Hiç, doğru bir yolum olmadı.” Nihade buruk bir edayla gülümsedi kederli gözlerine bakarak. Kolunu hafif hafif okşamasıyla ne kadar yürek yangını varsa geçmişti ta ki genç kız kendini geri çektiği ana kadar. Ozan, düştüğü boşluktan ürpererek ona baktı. Gözlerini kaçıran genç kadına bir adım atmak istedi ama gördüğü suretle donakaldı.

Tora, bir eli kalbinde, bir eli oğlunda onlara doğru adımlıyordu. Rüzgar derin çıtırtılar eşliğinde aralarında varlığını hissettiriyordu. Kalbindeki elini gözünden akan bir damla yaşı silmeye kaldırdı. Ozan, eriyip giden gözlerle annesi ve abisine bakıyordu. Özlem, muhtaçlık, sevgi ve çaresizlikti aralarındaki şeyin adı.

İki adım daha sonra durdu kadın. Oğlunun kara gözlerinin ta içine baktı. Eli, gözünden gitti ve yanına doğru açıldı. Abisinin elini sıkı sıkıya tutan eli, her şeyi yoluna koyacağına dair derin bir işareti anımsatıyordu. “Gel, “ dedi Tora içli içli. “Varlığını, canını canıma katayım gel evladım ! Göz yaşlarımızı sil, Ozan’ım... Yarımı al, tam eyle.”

Bir celladın esiriyken ordan kaçmak için cana kıymayı öğrenmiş bir adamın eline canlar vermek, onu soluksuz yapardı. Ama o soluğu, ancak yarin narin, cana can katan eli yerine getirirdi. Nihade, elini avcuna doldurup yerleştirdi. Parmaklarını birbirine geçirip sıkıca kavradı. Zihnindeki uğultu yerini ağlayan bir çocuğun sesine bıraktı.

“Anne! Abi! Baba!” diye ağlıyordu. “ Affedin!” diye ağlıyordu o çocuk. Koşuyordu. Şimdi olduğu gibi... Anneye kavuşmak, onarılmayacağı bilinen nice yarayı iyi etmez miydi? Kendini annesinin kucağına bıraktı. Ve o anda, aklını kaybetme noktasına gelen abisi de ona sarıldı. Kara Ozan, sessiz yaşlarını akıttı annesinin sinesine. Abisinin omuzlarında öğüttü günahlarını...

Ve biri daha girdi aralarına. Annesine sırtından yaklaşmış, bir evlat da oymuş gibi onlara sarılmıştı. Biri ölümken yaşam, diğeri de ölümü düşlerken gerçek olmuştu.

Bir aile, tüm şeri bitirirdi.

 

***

 

BERK

“Hadi, bana bize biçtiğin cezayı söyle.” dedi Bahar Hatun. Hançer, tam ortalarında oturuyordu. Günbala ve ailesi soluna oturmuşken ben ve Bahar sağında, tam ortadaysa Gökalp Bey vardı. Güç bela yattığı yerde doğrulmuştu.

Hepsi Hançer’in gözüne bakıyordu. Ama o yere bakıyordu. Onu tanıyordum. Karar vermişti de, derin bir hassaslıkla son kez gözden geçiriyordu. Günbala, eline uzandı. “Ben, senin en iyisine karar vereceğine eminim.” Hançer o an yüzüme baktı. Yutkundu. Ellerim istemsizce yumruk olurken o yere geri döndü.

“Ben, kararı verdim.” dedi eli göğsüne giderken. Gökalp, gözlerini usulca yumdu. Sanki ne diyeceğini biliyormuş gibi... “Benim en büyük düşmanım, Kılıç Giray. Onu öldürmek istiyorum, düzeni sağlamak istiyorum ama onun kanı-“ derken gözlerime baktı. Başını olumsuz anlamda iki yana salladı.

“Onun kanı banim değil, Berk’in hakkı.” Gözlerimin içine baka baka ölüm paylaştırdı. Ve yine gözlerime baka baka devam etti. “Babamın nasıl öldüğünü ondan başkası bilmiyor ve bana da asla söylememesini söyledim. Çünkü, onun adalet terazisi hep doğruyu ölçer.” derken asıl o beni adaletiyle eziyordu. Eliyle göğsünü tuttu.

Ellerim yumruk olmuştu. Bunu gördü. Bakışlarımız kopunca dayısı ve teyzelerine tek tek baktı. “Bir savaş açılacak. Sizin diyetiniz,” eliyle gece hançerini tutup sıktı. “Savaşta şüphesiz ölümünü izlemek olacak. Ama benim elimle ama başkasının eliyle.“ Ve hükmünü bildirdi. Evlatlar için en büyük diyet, babalarının ölümü olmuş oldu. Ses dahi çıkmadı. Kimse ne evet ne de hayır diyebildi.

Nefes sesleri bile yüksek çıkmaktan ürktü. Yalnızca Bahar’ın gözlerinde bir keder peyda oldu. Acı bir yutkunuşla Hançer’e döndü. “Ben, babamın gözlerindeki ışığın nasıl yok olduğunu küçük bir kızken gördüm. Şimdi, gördüğüm adama babam diyemiyorum... O, ne ettiyse kendi eliyle etti.” Günbala, gözlerini sımsıkı kapatıp başka tarafa kaçırdı.

“Şimdi, yolun sonundayız. Sana ne yapman gerektiğini ben değil vicdanın söyleyecek elbet. Ben,” dedi dudaklarını hızla yalayarak ve gözlerini kaçırarak “Hükmü, kabul ediyorum.” dedi. Gökalp Bey, uzanıp Hançer’in elini tuttu. Yorgun ve solgun yüzünde babacan bir ifade vardı.

“Bir daha asla ayrılmayacağız. Seni aska bırakmayacağım kızım. Ben de, kabul ediyorum.” Hançer alnını alnına yaslayıp gülümsedi. Hesaplaşma bittiği vakit herkes kendi tarafına çekildi. Kısa sessiz sohbetler araya girdi. Yıldız sık sık Hançer’in yanına sokulup soru soruyordu.

“Düğün ne zaman?” , “Saraya mı gelin gideceksin?” , “Ne kadar güzelsin biliyor musun? Bilemezsin, çok güzelsin çünkü.” Hançer onun yanağını sıkıp gülümsüyordu. Bahar, uzanıp dizini okşadı. Utana utana, “Demek, onu seviyorsun.” dedi. Tulpar bir öksürük çıkardı.

Gözüyle Darulgan’ı doğruyordu. Günbala, onun kolunu sıvazlayıp Bahar ve Gökalp Bey’e olanı biteni anlatıyordu. Gözlerim hepsinden ziyade asıl sahibine dönünce derin bir huzur kapladı içimi. O ela gözlerin ışıltısı, rengi ve sıcaklığı hiç bu kadar kudretli olmamıştı. Derin bir tebessüm sundu o dudaklar.

Boğuldum, inci sevgilimin gülüşündeki gamzeler oldu sonum... “Destur var mıdır?” diyen sesle kapıya döndüm. “Ben bakarım.” diyerek dışarıya çıktım. Altuğ göğsüne vurup selam verdi. “Haberlerim var ağabey. “ Omzunu sıkıp başımı yaklaştırdım. O da sesini kıstı.

“George, ağabey. Kara Ozan’ın ona sırtını dönmesi sebebiyle kudurmuş. Bir birlik çıkartmış. Kara Ozan’ın yanında çalışanların da bulunduğu, Sarı Nehir’in yanındaki obaya saldıracak. Ağabey, benim bildiğim orası madenlerin kuzeyinde Yakut’a hayli uzak olmayan bir yer. “

“Alçak!” diyerek düşünmeye başladım. “Kara Ozan için, yanındakilerin düzeni mühim. Ailelerine dokunulursa o da acımaz.” Altuğ kaşlarını çatıp, “Ağabey, vaktiyle sen onların mallarına giden yolu kestiğinde yine böyle yıkıcı karşılık vermişti.” dediğinde aklıma Yakut Virart ve kızının öldürüldüğü günler geldi.

Ben de onların canına karşın, tüm çalışanlarının ve ticaretinin can damarı ormanını kuşatıp yakmıştım. Bir zamanlar ailesini arayan ve en ufak sürtüşmede aileye saldıran zalim bir adamdı. Şimdi ona ailesini vermiştim lakin ne kadar bu düzeni sürdürebilir, hayatta kalabilir hiç bilmiyordum.

Hançer’e yaptığı hiçbir şeyi unutmamıştım. Ettiklerinin diyetini ödeme vakti yani onu önümden silip atmanın tam zamanıydı. “Ağabey, bizim topraklarımız içindeki bir yere yapacağı böylesi bir saldırıya Kara Ozan işin içinde diye susmak bize yakışır mı?” Tora Hatun’un göz yaşları aklıma geldikçe zalim yönümü dizginliyordum.

“Elbette durmayacağız. Ama Ozan’ın elini kolunu sonsuza değin de koparacağız. Sarı Nehir’e yüz elli kişi çıkar. Başlarında ben olacağım. Sen burda kalıp obaya göz kulak olacaksın.” Altuğ başıyla onayladı ve ikisi birlikte içeriye girdi.

Altuğ, hemen Hançer’e sarıldı. Dışarıda ne konuştuğumuzu merak ettiklerinden bana bakmaya başladılar. Hançer ayağa kalkıp karşımda durunca, anlatmaya başladım. An be an kaşları çatıldı ve keskin bir sesle, “Ben gideceğim.” dedi. Bu defa kesinkes reddeden bendim. “Hayır. Sen burda kalıp ailenle vakit geçirecek ve de iyileşeceksin. Teyzelerin yanıklarına ve yaralarına baksınlar.”

Uzanıp başının önüne avcumu bastırdım. “Ben varken, savaşmak sana düşmez.” Gözlerinde bir içerleme görsem de ses etmedim ve geri çekildim. Hepsini başımla selamlayıp diğer çadıra gittim. Altuğ ve Tulpar ’da benimle beraberdi. Otağın önündeki koyun postuna oturdum. Onlarsa ne yapacaklarını konuşup kararlaştırdılar.

Kapı açılıp da Hançer gelince ikisi de çıkmak için izin istedi. Hiddetle karşımda duruyordu. Yeniden ayağa kalktım. Elini aramızda kaldırıp, “Ailen?” dedi. Elinin tersiyle göğsüme vurdu. “Sen neyimsin de beni orda öylece bırakıyorsun?” Soluğu boynuma çarparken omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Ben, hiçbir şeyi ima etmedim.”

Bir daha vurdu. “Orda öylece, bir başıma koyup gittin beni! Sen askerim ya da benim üstüm değilsin Berk! Öyle karar alıp ben gidiyorum diyemezsin! ” Kaşlarımı konuşmanın gittiği yeri göremeyerek çatıldı. “ Burda emri veriyor olmam mı sorun Hançer? Sen kal, deyince ne demeye köpürdün ki?”

Şaşırdı ve göğsüne dokundu. İstemsizce öfkeleniyordum. “O elini göğsüne koyup durma!”

“Sızlatma o zaman!” diye bağırdı ve donup kaldım. O yediği hançer yarası sızlıyordu değil mi? “Çok acıyor mu?” dedim elinin üstüne elimi koyarak. Alt dudağı titredi. “Burda tek başına bir şeylerle mücadele eden bir Berk gördükçe daha çok acıyor. O kendinin ailem olmadığını düşündükçe sızlıyor.“ dedi. Göğsüme çekip sıkıca sarıldım bedenine.

“Seni kötülüklerden ve acıdan uzak tutacağım Hançer. Senin şu andan itibaren katılacağın iki savaş var. Dahasını benden bekleme.” Başını hafifçe geriye çekip bana baktı. “Neymiş onlar?” dedi. Alnına başımı yasladım. “Balamiz’i ve Girayhan’ı alacağımız o savaşlar.”

Gözlerini kapattı. Ellerini göğsüme çıkardı. “Obada bekleyeceğim o zaman?” dedi. Başımı salladım. Sustuk. Ama bir anda gözlerini açtı. “Berk! Loura?” dedi. Saçlarını sırtından geriye düşünürken başımı iki yana salladım. “Onu ordan kaçırdım. Esir düşme sebebini unutacak değilim.”

“Berk...” dedi başını göğsüme yaslayarak. “Yürek’im...”

“Yaralanmadan gel, tamam mı?”

Göğsüme çiçekler, yel, ışık daha güzel ne varsa her şey doldu. Özlemiştim ve özlemim her kalp atışında, azalmak yerine artıyor gibiydi. Saçlarına derin bir öpücük bıraktım. “Sen dersin de ben gelmez miyim?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 17.01.2026 22:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...