38. Bölüm

35. BÖLÜM: ESER

Siyavuş
syavus

 

BALAMİZ SARAYI/ SAVAŞIN ARDINDAN

 

“O lanet olasıca Ozan’ı gördüğüm yerde öldüreceğim! Benim masama gelip, lütufmuş gibi bana yanaşmasından bilmeliydim ne bok olduğunu!” Floyd, George’un eline bir ıslak bez verdi. George onunla yüzünü gözünü temizledi. Ama bağırması kesmiyordu.

“Lanet olası! Ailesi mi ne haltlar ortaya çıktı ve bana, bana sırtını döndü! O meydanda ben adamlarının ancak onu koruduğunu gördüm!” Yere tükürüp küfretti. “Evsiz, yurtsuz piçler sürüsü!” Floyd, içeriye korkuyla giren temizlikçi kadınlara eliyle kıyafetleri işaret etti.

George öfkeyle üzerindekileri her yere fırlatmıştı. Temizlerini ise hınçla giyinivermişti. “Tez onun ticarethanelerini yakmaları için sınır birliklerine haber et! O evsiz piçler ortada dımdızlak kalacaklar! Derhal!” Floyd eline aldığı kağıdı dört eşit parçaya böldü. Her birine, “Kara Ozan’ın ticarethanelerini yakın!” yazdı.

Daha sonra kapıdaki nöbetçiye verip pencerenin yanına geldi. Sık sık pencereden kışlaya doğru bakıyordu. Bir kral çocuk oyunları çevirmediği gibi askeri de her an onları takip ediyor olmalıydı. Bağırma sesleri arasında olası bir belaya nasıl başa çıkacaklarını düşünüyordu.

O anda bir hareketlilik sezdi kışlada. Karınca gibi görünen bir asker en tepeye çektiği siyah bayrak ile aleni bir mesaj vermişti. Floyd’un göz bebekleri titredi.

George’un söylenmeleri bitmezken bir anda “Kralım!” diye bağırdı. Derin sessizliği, mahcubiyetle kapamaya çalıştı. Boynunu önüne eğerek, pencereyi işaret etti. George büyük adımlarla o pencereye yaklaştı ve dışarıya baktı. Şehri boydan boya islerken o siyah bez parçasını gördü. İsyan bayrağı!

Boynunu tutup sıkmaya başladı. Gözlerini kapatıp düşünmeye çalıştı. Nasıl, nasıl dönebilirdi bu yoldan... Bir an kafasını kaldırdı. Şeytani fikirleri huzurla aklına dolmaya başladı. Floyd’a döndü. “General’e git. Onlardan evvel görüşmemiz, ateşlerini söndürür. Onların öfkesini atacağı harika bir yer biliyorum. Sarı Nehir’in yanındaki obaya saldıracaklar. Bolca ganimet ve kan. Kılıçları bilenir. ”

Floyd, rahat bir nefes verdi. “Onları ikna edeceğim efendim. Siz merak etmeyin.” Diyerek kışlaya indi. George’un ona olan itimadını zedelemeyecekti. Bağıran, çağıran, ter ve irin kokan kışladaki ahval canını sıktı. General diye bilinen genç, en besililerin yanında incecik görünen biriydi. Bu adamı kendi aralarında seçtiklerinden zerre şüphe etmedi Floyd.

Akıl ve bilekte, bedenden daha mahir olduğu açıktı. Hem kendisinin yokluğunda hem de George’un körlük döneminde birileri içten içe işleri ele almaya başlayacaktı. Seçimlerinden memnun görünüyorlardı. General’in çakır gözlerine bakarak elini uzattı. Ama General o eli tutmadı. Sesler arttı ve çevresi sarıldı. Can tehlikesi vardı.

General, omuzlarını kaldırıp indirdi. “Ne demeye geldin, yoksa boka battığınız yerden bize ihtiyaç mı duydunuz?” Kahkahalar patlarken dik durmaya çalıştı. “Hayır. İntikam ve istediğiniz ganimetler için sizi doyuracak harika bir yer bulduğumuzu söylemeye geldim.” General’in gözleri kırılırken tezahüratlar koptu.

Herkes gitmek ve kan akıtmak için General’e adeta yalvarıyordu. Ama bir elini kaldırması hepsini susturmaya yetti. Şüpheci bir adımla ona daha da yaklaştı. “Kimin yeriymiş bu, de bakalım?”

“Kara Ozan’ın ve Hançer Giray’ın halkının içe içe yaşadığı ama kimsenin kimseden haberdar olmadığı bir yer burası. Kan akıtmakta istediğiniz gibi, özgürsünüz.”

General başını salladı ve askerlere döndü. “Nizama geç!” hepsi ip gibi sekizer sıra olurken Floyd’un nefesi kesildi. Katıksız itaat için fazlasıyla zayıf biri değil miydi? Askerler ölüm sessizliğine büründüğü vakit yüz yüze geldiler. Tehditkar bir sesle, “Ne yapabileceğimizin farkında olun, Floyd. Aksi halde sizi etmekten derin bir haz alacağız.” dedi. Elini havaya kaldırdı. Tam gözlerinin içine bakarak askerlerine emri verdi. “İki yüz asker, sefer için hazırlanın.”

“Emredersiniz!” diyen gür sesin ardından Floyd kışlaya terk etti. Ecel terleri dökmüştü adeta. Saraya girdiğinde bile güvende hissetmiyordu. Aç mıydı tok muydu Tanrı bilirdi! Mutfağa girdiğinde İynem ile bakıştı. “Bize yemek getir.” dedi. Kadınlar bir anda koşuşturmaya başladılar.

Floyd, George’un kapı önüne geldiğinde arkasından yemekler hazır edilmişti bile. İçeriye girmesiyle yemekler masaya konulmaya başlandı. George’un gözleri İynem’i talip ediyordu. O da ona karşılık veriyor ve sofrayı onun için düzenliyordu.

Floyd ayakta beklerken George masaya geçip oturdu. Yemekler son kez düzenlenip fazlalık olanlar çıkarken orada bir tek İynem kaldı. Floyd nihayet masaya oturunca konuşmaları başladı.

“Yeni ve genç bir general seçmişler. Bize karşı kinliler. Ama Sarı Nehir için heyecanlılar. İki yüz kişi hazırda bekliyor. “ George önüne konan şarabı kafasına dikerek nefeslendi. “İyi. Bize karşı hiçbir şey yapamayacaklar. Olası bir savaş kapıdayken ve onlara bu nimetleri sunan benken kimse bir şey yapamaz.”

İynem, şarabını doldurdu. Floyd da şarabını kafasına dikti. “Hançer ve Ozan’ın nefreti üstümüze sinecek. Ama daha kötüsü, başarısız olursak da ordumuz bizim en büyük düşmanımız olacak.” Endişeli sesi George’un umrunda değildi. Yemek yerken onu dinlemiyormuş gibiydi ama o da bundan korkuyordu.

İynem ise başı önde onları dinlerken öğrendiği bu bilgiyi yetiştirememe korkusu duyuyordu. Tam bu esnada, “Yarın yola çıksınlar.” emriyle rahatladı. Hatalarını telafi etmek için güzel bir fırsattır bu.

 

***

“Hançer’in içeriye sızdırdığı casuslarından haberleri almamız doğru mu?” Berk, atının üstündeyken hep ileriye bakardı. Altuğ’un sorusuna sadece kafasını salladı. “Biz, bunu hepimizin iyiliği için yapıyoruz. Bireysel bir hırsımız yok. “ Altuğ başını salladı. “Şüphem yok tabi. Ama bu sebeple aramızda bir ikilik çıkması, beni ürküten şey.”

Yakut askerleri özel birliği vardı artlarında. “O sebeple çenemizi sıkı tutacağız. Muhakkak anlar, ama doğru bir üslupla çözülemeyecek bir şey yok.” İkisinin de dileği buydu.

Ana mevkiye az kalmıştı. Obaya yetiştiklerinde halkı uzaktan uzağa gözlemlediler. Berk ve Altuğ’un içinde bulunduğu kırk kişi obaya farklı yerlerden girdiler. Sözü geçen biriyle konuşmaktı dertleri. Bazı askerler alplerle bazıları da giyimlerinden belli olan Kara Ozan’ın iş birliği yaptığı tüccarlarla konuşmaya başladılar.

Zaman hızla aktı. Yerde hiddetli titreşimler duyuldu. Berk, başındaki siyah başlığı geriye attı. Ahaliden kadın ve çocukları çok uzaklaştıramamış olsa da çıkmış olmaları bile yeterdi. Gür sesi ile emrini verdi. “Geri çekilin!” askerler ve alplerden birazı oklarıyla diz çöküp tehlikeyi beklerken diğerleri gerilemeye başladı.

Berk’in kısılan zümrüt yeşili gözleri, kor alevden sarılıklar yansıtıyordu. En önde Balamiz bayrağı ve askerlerini görmesiyle saymaya başladı. Geriye doğru. Ve obanın ağzına yaklaştıkları o anda elini indirip, “Fırlat!” emrini verdi.

En öndeki atlılar yere patır patır düşerken kılıçları kınından çıktı. Okçular seri atışlarla askerleri yere düşürdü. Birlik atlarının arkasına saklanınca Berk kılıcını kınından çıkardı. “Obaya girmelerine mani olun, yakıp yıkmalarına müsaade etmeyin!” diyerek merkez okçuların arasından meydana doğru koştu.

Üstüne doğru atılan bir Balamiz’i karnından çapraz doğrama yaparak yere serdi. Solundan gelen kılıçla başını geriye doğru yatırdı. Kılıç, burnunun üstünden geçti. Hızla doğrulup kılıcına karşılık verdi. Güçleri denk düştüğü vakit göğüsleri birbirine yaklaştı. Yüz yüze öfkeyle bağırdılar ve bir güçle ayrılıp havada kılıç savunmaya devam ettiler.

Berk, bir açığını bulup karnına tekmeyi bastı. Burnunu silip, “Yeter!” diye bağırdı. O anda, iki büklüm duran adamın kaldırdığı kılıç yeteri kadar güçlü değildi. Berk, kılıcını bir kenara savurdu. Adamı da boğazından ikiye ayırdı.

Fışkıran kanla yüzü kirlendi. Gözü çevresini tararken Altuğ’un sırtına atılan bir adamı havada bir takla attırarak yere serişini izledi. Obadaki iki tarafın erkekleri sırt sırta vuruşurken Berk, kuvvetli bir ıslık savurdu.

Oba dışına yerleşen askerlerin çadır aralarından meydana doluşmasıyla kıran kırana bir savaş başladı. Saatler aldı. Bazı çadırlar yandı, bazıları üstüne atlar devrildi. Hasar vardı. Ama çocuk ve kadın ölümleri yoktu.

Dirseğinin üstündeki kesiğe hiddetle baktı Berk. Acıdan dişlerini sıktı ama pes etmedi. Kılıcını karşısındakinin karnına doğru savurdu ama kılıcı sert bir darbe alıp elinde tekledi. Eli ona neden ihanet ediyordu ki? Alt tarafı bir kesikti! Kabul etmeyerek daha sıkı kavradı kılıcını ve adamın ayağına savurdu.

Dizi üstüne düşen adama bir kere daha bakmadan kalbine kılıcını sapladı. Geri çekildiği vakit kılıcı yine elinde sabit durmadı. O esnada Altuğ geldi yanına. Nefes nefeseydi, yüzü gözü kirden kararmıştı. “Geri çekilenler var. Ne yapalım? “ Başıyla ileriyi işaret etti. “Bırakın gitsinler, George’a hezimetinin haberini versinler.”

Obada artık kılıç sesi değil inleme ve ahlama sesleri duyuluyordu. Her iki tarafta çok kayıp vardı. “Kalan askerlerle yaralıları ve ölüleri taşıyın. Buraya birkaç manga gönder ki ayağa kalksınlar.” Altuğ emriyle yanından ayrıldı. Kendisi de koluyla ilgilenmeye başladı.

 

***

Kan aktı her yerden. Kadın kız demeden askerler önlerine gelenleri biçiyordu. Kervanları, arabaları ve odaları darmaduman ettiler. Bundan da zerre rahatsız olan çıkmadı. Can, yana yana yok oldu. Balamiz askerleri Doğu Obalarını nasıl yakıp yıktılarsa bugün o günü aratmadılar.

 

***

“Alplerin de gitseydi yanında keşke.” Obanın içinde yürüyorduk. Benim yaralarım merhemle yanınca onlarla dışarıya çıktım. Tabi bir de daha yakın olmak amacıyla . Temiz hava ile kendime gelmiştim ki Günbala teyzemin sözüyle ona döndüm. Uzanıp elini sıktım. Gözlerine baktıkça bambaşka hissediyordum.

“Size minnettarım aslında.” Adımları durdu, şaşıracak bana baktı. “Ne için?” Ketum hallerinden de kendime benzeyen yanlar bulmuştum. İçim kıpır kıpır olurken etrafımı gösterdim. “Ben burda durup o savaşmaya gidebiliyorsa şayet, bu sizin gerçekte kim olduğunu saklamanızdan kaynaklanıyor. Siz bunu yapmasaydınız ne olurdu düşünmek istemiyorum.”

Gözlerinde bir mahcubiyet peyda olurken kendimi ona ve yeni aileme çok yakın hissetmeye başlamıştım. Kırık gülüşündeki gamzeler beni derin bir sevgi seline atıyordu.

“Atma yeğenim, atma!” arkamdan gelen o gür ama eğlenen sesle andan sıyrıldım. Bahar teyzem, elinde iki tavşan ile yanıma geliyordu. Gözlerinde onu ilk gördüğümdeki karanlık yoktu. Mutlu ve huzurluydu. Yüzünde delilik sırıtması hakimdi. “Onlar ne Bahar?” Bahar teyzem, yüzünü buruşturup ablasına baktı.

“Sen böyle tavşanı bile bilemezsen ben aklına korkarım abla.” diye söylendi. Bu beni güldürürken Günbala teyzemin yüzü düştü. Bana şifa olsun diye av avlamaya gitmişti. Ve itiraf ediyorum ki bu kadar hızlı dönmesi beni şaşırtmıştı. Ne kadar mahir olduğunu anlamış oluyorduk.

Bıkkın bir soluk verildi yanımda. “Katır kadar oldun, dayak atsam ne fayda? Seni ancak gelin olup gittiğin yerde akıllandırırlar artık!” Günbala teyzemi birileri çok uğraştırmışa benziyordu. Küçük teyzemin tek yaptığı yalandan bir gülüştü.

Yıldız bize doğru gelirken yanında Darulgan vardı. Yapışık gibi geziyorlardı. “Anne! Teyze! Abla!” sesindeki naz öyle baskındı ki, Günbala teyzemin midesinin bulandığı aşikardı. Bu kadar farklı ana kız görmemiştim doğrusu.

Darulgan, gözlerimin içine bakıp kaşlarını kaldırıp duruyordu. Ne demek istediğini anlamadım ama başımı sallayıp Yıldız’a döndüm. “Ne oldu? Ne bu geliş?” Bahar elindeki tavşanları kaldırıp, “Yer misin?” diye sordu.

Yıldız durup annesine baktı. “Teyzem yine her şeyin dışında kalmış anne.” Günbala’nın o anda yüzü ilk defa güldü. Ben de onlara ayak uydurmak istedim. Ama farkına vardığım şeyle aydınlandım. Günbala ne kadar sessiz ve ağır biriyse Bahar bir o kadar deli ve zekiydi.

Bahar, konuşmak istemediği her şeyden kaçıyor, ilgilenmiyormuş gibi davranıyordu. Günbala ise susuyor ve sessizce kabul ediyordu.

Yıldız asıl konumuza geri dönünce bir köşede onu dinlerken ve hatta olaya kendimi kaptırırken buldum. “ Ben vazgeçtim. Bu iş olmaz.” Bahar’ın kaşları kalktı. “Hangi iş? Ha, yoksa benim iznim olmadan yanında gezen şu adamla olan işin mi?” Yıldız kızarsa da gözlerini kapatıp başını başka tarafa çevirdi.

“O kim bilmiyorum bile teyze.” Bahar, Darulgan’a döndü. Şöyle baştan ayağa onu inceledi sonra da tavşanları kaldırıp, “ Yer misin?” diye sordu. Darulgan ellerini sallayarak konuşuyor panikle kendisini anlatmaya çabalıyordu.

“Ben, öyle demek istemedim. İnanın Bahar Hatun! Yıldız her şeyi tersten anlıyor.” Bahar kaşlarını kaldırıp imayla, “Yıldız?” dedi. Darulgan öksürerek omuzlarını dikleştirdi. “Yıldız Hatun, demek istedim.” diye toparladı.

Bahar teyzem omuzlarını kaldırıp indirdi umursamazca. “Aman, bana ne canım? Ben şifa niyetine soruyorum. Herkeste beni kötü bilsin zaten!” diye göğsüne vurmasıyla komik suratına gülmekten kendimi alamadım. “Sen kötü değilsin ki?” dedim. Gülüşler yavaş yavaş söndü ama yok olmadı. Sustular, bana döndüler.

Kara gözlerindeki ışıltı bana döndü. Kaşlarını kaldırdı inanmıyor gibi. “Sen,” dedim kesin olması için. “Sadece anlaşılmıyorsun. Ben seni anlıyorum.” Kısa bir sessizlik oldu aramızda. Gözlerindeki sevince hayran olmamak elde değildi. Bu defa gülen kendisiydi. Uzanıp tavşanları Darulgan’a verdi.

Panikle ellerindekini alan alpim bana gülünç bir alıklıkla bakıyordu. Yıldız uzanıp tavşanlardan birini elinden aldı. Bahar teyzem ellerini birbirine vurup silkeledi ve bana sıkıca sarıldı. İkimizi sağa sola sallayarak sarılıyordu. Yanığım sızlasa da umursamadım ve sıkıca sarıldım ona.

Gülüşmeler her yanımı sararken davullar vurulmaya başladı. Biz birbirimizden ayrılırken Berk’in gelmiş olacağımı düşünmedim. Elim, kılıcıma giderken en önde gelen Kuzey Hanlığı bayrağıyla bakıştım. Bir bayrağa bir de bembeyaz teni, sarı saçları ve heybetli bedeni ile en önde elçilik bayrağını taşıyan adamla bakıştım.

On kişilik bir birliği vardı. Attan inmeden bir selam verdi. Kuşağına geçirdiği pusulanın demiri gözümü aldı. “Hançer Hatun!” başımı sallayarak tam önünde durdum. Hızla atından inip karşıma geçti.

“Ben, Kuzey Kralı Ragnar’ın elçisi, Havar Skald. Buraya gireceğiniz herhangi bir savaşta duracağımız tarafı tayin üzerine görevlendirildim. “ Kuzey Ragnar... İnatçı, kendi bildiğinin üzerine giden bir kız çocuğu olduğum o yıllarda beni Aslan Veliaht, olarak sakinleştiren unutulmaz bir kraldı. Her ne kadar kendisi körüklese de.

Genç yaşına ve kuvvetli zekasına hayran olmamak elde değildi. Ama benim için en önemli noktası, onca yıl Berk’in arkasında bir dağ gibi durmuş olmasıydı. Buzdan bir dağ diye bahsederlerdi onun hakkında.

Elçi Havar Skald’ın takdimini başımla alırken, gözlerim uzaklarda onu arar gibi karşılara baktı. “Kendisinin bir ziyaretini aramadım değil.” Yıllar öncesinde olduğu gibi, diye düşündüğüm vakit Havar’ın yüzünde ince bir gülüş peyda oldu.

“Sözü olsun efendim.” O anda, Ragnar’ın hayatını emanet ettiği adamla yüz yüze olduğumu anladım. Başımı emin bir şekilde sallayıp kendisini otağıya buyur ettim. “Yol yorgunusunuz. Gelin, buyurun.” Benim açtığım yolda ilerlerken maziyi düşünmeden edemedim.

 

***

“Yaran ne alemde?” Berk, Altuğ’u başıyla onayladı. Düşman askerlerin cesetleri gün batmaya hazırlanırken Balamiz’e gönderilmişti. Kalan alpleri ve askerleri obanın fazla uzağında olmayan mezarlığa gömdüklerinde Berk’in kolu hala iyi değildi. Son kişinin toprağı da yükselirken, Altuğ’un koluna vurdu.

“Ahval buyken, Loura’nın yerinde bir sorun yoktur değil mi? Onunla da uğraşmak istemem.”

“Endişe etme ağabey. O emniyette ve saklı. Lakin, senin aklından bir şeyler geçiyor gibi. Ne oldu? ” Berk, kolunu ovuşturmayı bıraktı ve bezi bastırmaya devam etti. “Onu, obaya götürmem icap eder. Artık sondayız Altuğ. En kısa sürede başarmalıyız.” Kısa bir an daha düşündü Berk. Evet, bunu yapması gerekiyordu.

“Sen, hele evvela koluna baktır. Hadi, gidelim ağabey.” diyerek onu ilerletti Altuğ.

 

***

 

“ Ziyade olsun, Hançer Hatun. “ Havar Skald, beyaz tenine tezat oluşturan siyah zırhının tozlarını silkeledi. Göz göze geldikleri anda başıyla aldı teşekkürünü. “Seni ağırlamak bize yük olmaz. Afiyet olsun.” diyerek karşılık verdi.

“Aslında buraya az gelmiş gibi görünebiliriz ama sizin için ne kadar lazımlık vardır hepsini yola çıkardık. Kral Ragnar’ın eli açıktır elbet.” Hançer, bir elini dizine koyup öne doğru eğildi.

“Ne dersin sen? Bizim bir yardım talebimiz dahi olmadan malzeme geliyor da ne demek?” Havar da belli ölçüde öne doğru eğildi. Bakışları yumuşaktı. “Onun size gönülden bir borcu vardır. Az dinlemedi Berk’in size olan aşkını. Sizinki ondan geri midir ki size de yakınlık duymayalım? Hem,” derken bakışları orada bulunan teyzelerinin, Yıldız’ın ve Darulgan’ın üstünde gezindi.

“O gün, saraydan çıkıp gittiğimizde bizimde kabahatimiz vardı. Kral Ragnar bunu her daim söyler. Şimdi o borcu kapamak ister. “ dedi çocukluk dönemlerine dem vurarak. İşte kilitlenen çoğu duyguları o anda açığa çıktı. Bakışlarında bir hesap görüyordu Havar. Hançer Giray, iyilik dahi olsa altında yatan her şeyi görmeyi isterdi.

Sırtını postuna yasladı. “Bu ettiğiniz, tarafımızca elbette büyük bir hediyedir. İyiliktir. Lakin, bana sorulmaması sebebiyle hoş karşıladığım da söylenemez.” Skald, elini sarı saçları arasında gezdirdi. “Siz ittifak nedir çok iyi bilirsiniz Beyhatunum. Biz, savaşta yer almayacağımızı söyledik ama buna rağmen buradayız. Bunu, bir vefa borcu olarak görmek istemiyorsanız bile bir siyasi güç olarak görün. Berk, bunu geri tepmezdi.”

Sözleri, bir yerde beynine inen yumruklar gibiydi. “Destur var mıdır?” sesiyle kapıya döndü. İçsel bir çıkmazı bölmesini ümit etti. “Gel!” Gökçe içeriye girdi. Elinde tuttuğu İynem’den gelen haberlerin yazılı olduğu kağıttı. Hep aynı şeye yazar ve gönderirdi. Hançer, elini açıp kağıdı istedi. Gökçe canı sıkkın bir şekilde kağıdı eline verdi.

“Bu sabah gelmiş.” Kaşları çatılarak Gökçe’ye döndü. “Gün akşama döner Gökçe. Ne diye bu kadar gecikti?” Gökçe kapıya bakınca içeriye Aslantaş, Demirdöğen ve Debret girdi. Hançer elçiye ve ailesine baktı. “Müsaadenizle.”

Elçi, Bahar, Günbala ve Yıldız dışarıya çıktı. Onlar gidince Aslantaş’a döndü. “Ne diye İynem’in haberi bu kadar geç elime ulaşır? Siz bilirsiniz onların hali nicedir orada!” Debret, utana sıkıla bir adım öne çıktı. “Aslında sabah elimize geçen pusula sabah iş gördü. Berk tarafından-“

“Siz, ona haberi verip de bana vermediniz mi?” Nefesler tutulmuştu. Debret başını aşağı yukarı salladı. “ Seni oyalamamak, yormamak için kendisi devraldı.” Ne diyeceğini ilk defa bu denli bilemedi. Kızsa, reddetse... Bakışları yeri boylarken hala gelmediğini düşündü.

Pusulayı açıp ne yazdığına baktı. Kağıdı buruşturup avucunda sıktı. Yüzünü sıvazladı. Davulların vurulma sesini duyunca hızla ayağa kalkıp otağının kapısı önünde durdu. Herkes yanında sıralanırken at üstündeki onu gördü.

Bir kolu sargıda ama diğer elinde başka bir atın yularını tutuyordu. Loura’nın. Ela gözlerine oturan ağırlık, Berk’in içini titretti. Sandığından daha çok öfkelendiğini anladı. Tüm atlılar, otağının önünde durdu. Berk atından indiğinde sol tarafına sokulan Loura’ya döndü.

Hançer’in bakışları ikisi arasında gidip gelirken Loura’ya Altuğ’un açtığı yolu gösterdiğini gördü. “Seni biraz misafir edeceğiz.” dediğinde Loura, uzanıp yaralı kolunu içi gide gide okşadı. Bir Berk’in gözlerine bir de kısık gözleriyle Hançer’e baktı. Usulca elini kolundan çekti. Başını dikleştirip Altuğ’un önüne geçip meydandan çekildi.

Askerler, Aslantaş ve Gökçe’nin onları götürdüğü yere giderken meydanda on kadar kişiydiler. Hançer, tam gözlerinin içine bakıyordu. Ne diyecek ne düşünüyor bilinmiyordu. Berk, artık parmaklarına değin uyuşan elini ifadesiz tutmaya çalıştığı yüzüyle kontrol etmeye çalışıyordu.

Bahar, orda bulunan herkesi içeriye geçirirken sadece ikisi kaldı. Bu da Berk’in daha rahat olmasını sağladı. Başını sağına yatırdı. Yumuşak tutmaya çalıştığı ses tonuyla konuşmaya başladı. “Ufak bir yaralanma oldu ama iyi-“ sözünü kesen, ani ve keskin sözleri oldu.

“Sarayına dön.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 19.01.2026 00:49 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...