40. Bölüm

37. BÖLÜM: KÖRLER VE ÖLÜMLER

Siyavuş
syavus

BANKİZ SARAYI

Petro, hesabını hep içinden yapan dışarıya asla bunu yansıtmayan bir kraldı. George’un kızını istemesinin altındaki tehdidi sezse de engel olamazdı. Biraz daha dayanması gerekiyordu. Balamiz’den gelecek askerler de ordusuna katılınca artık sesini herkese duyuracaktı.

Odasına girdiğinde cariyelerin cilveli halleriyle kendisini oyaladı. Uzun bir müddet ayrılmadılar lakin hizmetçisi ısrarla kapıyı çalınca her şeyi yarıda bırakıp üzerini giydi. Dışarıya çıktığında hizmetçi ona bir pusula verdi. Petro, hızla taht odasına girdi.

Kağıdı açıp okumaya başladı.

“Kızını teslim ettiğin George, ona öyle zalimlikler etti ki onu Hançer Giray ile Yakut Berk kaçırdı. Şu anda Hançer’in elinde esir bulunmakta. George, Kara Ozan'ın vuruşma anında yaşadığı belli hadiselerden ötürü yeteri desteği sağlamaması sebebiyle yollarını ayırdı. Durum, bir hayli karıştı efendim.”

İşte şimdi Petro için de her şet bir hayli karışmıştı. Kızı, George’a esir düşmüş ve dahası eziyet görmüştü. Belli ki, kendisi sefa sürerken kızı bir zavallı gibi George’un ellerinde yaralanmıştı. Elleri yumruk olurken hançerini çıkarıp masaya sapladı.

Onu ve yıllardır süregelen lanet üstünlüklerini sona erdirmenin vakti gelmiş de geçiyordu!

“Safımı değiştirmenin hesabını senden soracağım George!”

 

BALAMİZ SARAYI

 

“Bu seste neyin nesi?” diyerek doğruldu tahtından George. Floyd, gözlerini bir şahin gibi kısarak iyice cama yaklaştı. Orası ağaç yoğunluğu hayli fazla bir yerdi. Şimdi nerden çıkmıştı bu çıplaklık? Pencereyi açış iyice dinlemeye başladı. Kalenin kendi uğultusu bile kesilmişti. Öylesi bir gürültüyü kesen bu ses neyin nesi olabilirdi ki?

George kaşlarını çatarak Floyd’a baktı. “Bu o lanet Kara Ozan ve evsizleri olmasın.” Floyd başını salladı. ”Olabilir. Hemen birini gönderip sebebini öğrenirim-“ diyordu ki bir kartal üstlerine doğru hava dalışına geçti. George kartalın gelişiyle gerilemeye başladı. Floyd hemen camı kapadı ama bir işe yaramadı. Kartal, camı kırıp içeriye girdi!

Kanatlarındaki camlar kanat çırptıkça yere dökülüyor bazıları etini keserek kan akıtıyordu. Beyaz örtünün serildiği yemek masasına ağırlığını gösterir gibi güm diye indi. George ve Floyd kılıçlarını çekmiş hazırda bekliyordu ki kartal ağzındaki kağıdı masaya bırakıp geldiği camdan rüzgar gibi eserek çıkıp gitti.

İkisinin de ne olduğunu anlaması ancak askerlerin bağrışmalarıyla gerçekleşmişti. “Efendim, uzak durun!”

“Efendim, efsunlu Olabilir!” George, onlara kulak asmadı. Kartalın dik bakışları altında kağıdı açıp okumaya başladı.

“O duyduğun sesler, ordumun sesi George. Oyun bitti. Savaş zamanı.”

Floyd cama koştu. Gördüğü ağaçlık alanın uçuruma yakın noktasında boyunca sıralanmış askerlerle ne diyeceğini şaşırdı. “Et- etrafımızı, ku- kuşatmışlar!” George, gözleri önüne gelen kadına lanetler yağdırdı. “Lanet olası Hançer! Lanet olası obalı!” İleri geri adımlarken ne yapacağını düşünüyordu. Parmakları alnında geziyordu.

“Tez, tez gidip Girayhan’a haber uçur. Bankiz’e haber uçur! Bu kurt kapanından çıkmamız gerekiyor!” Floyd, şaşkın ama aceleci adımlarıyla odadan çıktı. Halk ve ordu karışmadan gücü ellerine almaları şarttı! Koridoru hızla geçip merdivenlere döndü. Merdivenlerin bitmesine son beş basamak kala onu gördü.

General. Gözleri sinsice parıldıyordu. Floyd, yavaşlayıp kollarını göğsünde bağladı. General, ağır adımlarla onunla aynı basamağa kadar çıktı. Yüz yüze geldikleri vakit, “Bir yere mi yetişiyordunuz?” imalı sorusuyla afalladı.

“Bir yere yetişmiyorum, bilakis görevlerimin peşindeyim.” General ağır ağır başını salladı. Çenesini kaldırıp kaşlarını çattı. “O sesi duydunuz, şimdi de ordudan evvel harekete geçmek istersiniz.” Floyd ilk defa kendini daha cesur hissetti. O da kaşlarını çattı. “Yoksa, siz bu kuşatmayı yarmamak ve dahi kaçmak istediğini mi söylersin?”

General hiddetle bağırdı. “Sözlerine dikkat et! Beni, yoldaşlarımı ve askerlerimi ne ile itham ettiğini bilmiyorsun!” Floyd bir adım daha atıp önünde yükseldi. “Ben ne dediğimi biliyorum ama sen, görünüşe göre aynı gemide olduğun kralını tehdit etmeye geliyorsun!”

General, gerildi sözleri karşısında. Floyd, gözlerini kısarak devam etti. “Her ne lanet şeyler söylemeyi planladıysan bunu zafere eriştikten sonra yap. Şimdi, hiç sırası değil.” Elini omzuna koyup sıktı. “Bizim kılıcımız her zaman merhametlidir General ama Hançer Giray’ın nefretine sen bile yabancısın.”

 

***

 

KARA OZAN

Sonuncu ticarethanesine varmak üzereydi. Aldığı hasar akıllara zarardı üstelik ölenlerin sayısı... Bu beklenmedik saldırı ticaretin önünü öylesine kapardı ki, bir savaşa girmeleri şart olacaktı. Aksi takdirde asla bu parayı yerine koyamaz, aileleri ve tüccarları tatmin edemezdi. Ganimet ve zafer, kendi içinde başlayacak olası bir ayaklanmayı durdurmaya ancak yeterdi.

Adamlarından biri, dört nala karşısından gelince atları eliyle durdurdu. “Konuş.” dedi yorgun adamına. Adam gözlerini kaçırarak, “Bu ticarethanenin de diğerlerinden farkı yoktur, lakin-“ Kara Ozan’ın gözleri aklına gelenlerle bir ton daha koyulaşmıştı.

“LANET OLSUN!” diye kükrerken adamın sesi soluğu içine kaçmıştı. Atını kimseyi beklemeden dört nala ileri sürdü. Onun mallarına bir zarar gelmesi halinde savaş tüm ülkelere dahi yayılabilirdi. Ona özel tahsis edilen, kara pençelerinin emriyle yapılan konağa vardı.

Yakılmış yıkılmıştı. Dahası, tüm tüccarları öldürülmüştü. O, bu topraklara girerse, herkesi belinde taşıdığı boyunduruğa takar ve şehir şehir gezdirirdi. Bu defa da onu burdan atmak için savaş heyeti toplanırdı.

Onun adı denizin ve kumun lanetiydi. O, esaretin galip geldiği özgürlüğün altın bir kafese konduğu dünyanın hakimiydi.

Haldor Kızıl Boyunduruk.

Eliyle, adamlarını çağırdı. Beş adamı etrafında yarım çember oluşturdular. Kısık sesi öfkeliydi. “Burada olan hasarı onarmakla başlayın. Başımıza bir tane daha savaş ve bir tane daha düşman istemiyorum. Anlaşıldı mı? Yakut’tan, Bankiz ’den tüm adamlarıma haber uçurun. Ben de, gidip George’dan bunun hesabını soracağım!”

 

***

 

KUŞATMA ÖNÜ

Hançer, atının üstünde askerlerin çıktığı kazıkların hemen arkasında kalenin direkt tepe noktasına bakıyordu. Oradan kendisini izleyen bir kral ya da bir esir vardı bunun farkındaydı. Ama ona canları pahasına destek olan dostları vardı. Gururla onlara gülümsedi. Beş parmağını düz bir şekilde birleştirip alnına koydu. Timurtaş ve Gökçe’ye döndü.

“Buraları öyle kolay çevirmemize izin vermezler. Ben, şimdi Berk’in yanına gidiyorum siz burda olası bir yarma hareketi için bekleyin. Demirdöğen’in sözünden çıkmayın.” Gökçe’nin yanağına elini bastırdı. “Canını, canım gibi koru.” Gökçe yumruk yaptığı elini göğsüne vurdu. “Bunu hiç unutmayacağım. “ Hançer, gözlerini ağırca kapatıp açtı.

Hemen yanı başındaki Bahar’a döndü. “Haydi, gidelim.” Bahar’ın gururlu bakışları Demirdöğen’in olduğu yöne doğru hafifçe döndü. “Ben, burda kalırım. Sen, obaya geç. Kan akıtmayalı hayli zaman oluyor.” Hançer daha konuşmadan Demirdöğen atıldı. “Olmaz! Senin gitmen daha doğru. Burda paslı kılıçlar değil kınına girmeyen kılıçlar iş görür hatun.”

Bahar, ağır ağır başını çevirdi. Sonra da tam burnunun dibine girip gözlerinin içine baktı. “Sen yakın zamanda et yemedin sanırım. Aptal bir şeysin. O ağzın, iki düşünüp bir konuşsun ki yağız pusatımdan nasibini almasın!” Demirdöğen aç bir kurt gibi sırıttı.

Göğsünü şişirip ellerini kemerine koydu. “Yaşın da boyun da benden küçüktür. Senin o yağız pusatın bana kalksa ne yazar? Bana değil kılıç bıçak bile çekemezsin.”

Hançer, bıyık altından gülümsedi. Bahar, alayla güldü. “Sen benden ya küçüksün ya da bir yaş kadar büyüksün! Lafların anca tok tok kulağa çarpar, tırmalar.” Demirdöğen, onu duymaz gibi yaparak Hançer’e döndü. “Teyze Hatun, pek bir huysuz. Her daim bana bilenip durur. Beyhatunum, gitsin derim ben.”

O anda olan oldu. Bahar, adeta alev saçan gözlerle gözlerine baktı. Bahar’ın gözlerine yerli yersiz bir nem çökmüştü sanki. Ya da bir göz boyaması da olabilirdi. Bir kolunu dirseğinden kavrayıp tüm gücüyle ona omuz atarak arkada duran atına doğru adımlamaya başladı.

Demirdöğen o gözlerde gördüğü ,sadece ona ait olacak, hislerin kokusunu bir kurt gibi alarak arkasından sırıttı. Ve yine Hançer’e dönüp gayet de yüksek sesle soru sordu. “Beyhatunum, gücü de kuvveti de yerindeymiş. Gördüm. Kalmasında bir mahsur yoktur bana göre.”

Bahar, kocaman olmuş gözlerle Demirdöğen'e baktı. “Sen, kim oluyorsun ha!” diye bağırdı. Demirdöğen, elini göğsüne vurarak başını hafifçe aşağıya doğru eğdi. “ Kuşatma komutanı.” Alayla başını salladı Bahar, hala Hançer’in gözü önünde çocuk gibi didişiyorlardı.

“Salak herif! Kuşatma Komutanı ancak Hançer olur! Senden olsa olsa...” kısa bir an düşündü ve, “seyis bile olmaz. Yeğenim çok akıllıdır.” Karşılığını verdi. Hançer, alt dudağını ısırıp gözlerini kocaman açtı. Demirdöğen’in umrunda dahi değildi sözleri. Omuzlarını indirip kaldırdı. “Hançer Hatun, Ordu Komutanı. Bense kuşatma komutanıyım. Başka sorun var mıydı?”

Bahar, omuzları inatçı bir çocuk gibi inip kalkarken Hançer alt dudağını serbest bırakıp gülümsedi. “Kararım, Bahar Hatun’un da burda kalması hatta, Kuşatma Komutanı’na yardım etmesi yönünde.” Bahar, hızla itiraza yelteniyordu ki elini kaldırıp onu durdurdu.

“Az önce dediğimi dedim. Söz ağızdan bir kere çıktı, yerine vardı.” Dedi başını sağına değin yatırarak. Bahar, onunla çatışmayı asla göze alamazdı. El mecbur başını salladı. Hançer, Yakut Berk’e, Darulgan’a bir baş işaretiyle atlara binmesini söyledi. Eyerine bağladığı kara torbayı iyice yerleştirdi.

Az sonra Balamiz kalesinin önüne çektiği kuşatma birliklerinden ayrıldı. Arkasında elli kişilik alpi ile Kurucu Oba’ya doğru yola çıktı. Atı, her adımıyla keyif veriyordu Hançer’e. Güven ve huzur. Ormanlık yolu tercih ettiği anda karşısından gelen birlikle gözlerini hınzırca kıstı.

Kuşatma haberini almayan, yolda denk düşen bir Kara Ozan ha?

Alpleri hızla oklanıp kılıç çekerken Kara Ozan ve evsizleri de aynı şekilde kılıç çekip oklanmıştı. Son karşılaşmaları bir işkence çadırındaydı. Eli, kınına gidip bir ayağını diğerinin yanına atıp aşağıya zıpladı. Kara Ozan'da aynı şekilde aşağıya atladı.

Yüzleşmelerini bu kadar ani kılan Gök Tanrı şükrü kesinlikle hak ediyordu. Ateşin çıtırtıları gibi adım sesleri duyuluyordu her adımda. Hançer, yeşilin de bulunduğu kürkünü dört iklimin hanı gibi taşıyarak tam karşısına ilerledi.

Kılıcı, kaftanın arasından öne doğru çıkmıştı. Lakin belindeki gece hançerinin parıltısı hiçbir şeyin yerini alamazdı. Kara Ozan’ın ise ağzını bıçak dahi açmıyordu. Aynı tok emin adımlar aynı güç ve acımasızlık...

Aralarında tam üç adımlık bir mesafe vardı. Çenesi havada, gözleri acımasız bir netlikle kendisine bakan Hançer, yarım ama keskin bir gülüşle konuştu. “Böylesi bir yüzleşmeyi ben de beklemiyordum Ozan.” Kara Ozan’ın can alan bakışları karşısında sessiz durmadı.

“Ne o, yoksa her yerini acımasızca ezip geçen George’a had mi bildirecektin? “ Hançer başını yalancı bir esefle iki yana salladı. “Ne de talihsiz bir gün ikiniz için de! Balamiz bizzat benim ordum tarafından kuşatma altında. Şimdi, oraya giderek esir mi düşmek istersin yoksa-“ sözünü kesen Ozan’ın net bir sesle, “Konuşalım!” demesi oldu.

Hançer’in kulakları böylesi bir zaferi duymamıştı işte. Sol kaşını kaldırıp indirdi. “Elbette. Nerden başlamak istersin?” Ozan, elini kemerine koyup tam gözlerinin içine baktı. Hançer, orada harap olan adamı gördü. Aile sahibi olmak ikisini de öylesine yakmıştı ki şuanda ona işkence etmesine rağmen ona karşı bir şeyler hissetmiyordu.

Dudaklarını birbirine bastırdı. Ozan, başını ağaçlara çevirerek anlatmaya başladı. “Sarı Nehir’in yanındaki obaya yaptığınız yardım canlar kurtardı. Lakin ticarethanelerden bahsetmek zor.” Hançer onun baktığı yere baktı. “Halkıma bunu yapana cezasını bizzat ben vereceğim ama sen de,” dedi ve aynı anda göz göze geldiler. Hançer bir adım daha atarak mesafeyi iki adıma düşürdü.

“Oralardaki hasarı telafi edeceksin.” Ozan, tekrar ağaçlara döndü. Ama Hançer gittikçe öfkeleniyor ve sol kaşı havada asılı kalıyordu. “Benim topraklarım üstünde başkalarının güvencesi altında ettiğiniz ticareti bitireceksiniz ki senin de hayat güvencelerine bir zarar gelmesin Kara. Ozan.” Dedi ismini tehditle vurgulayarak.

Ozan, öfkeyle bir adım attı üstüne doğru. Öfkeyle titrediğini görüyordu. Oysa Kara Ozan, titrediğini kimseye gösterecek kadar yaklaşmazdı. “Beni tehdit edecek konumda değilsin Hatun!” Hançer elini kınına koydu. Alaycı bir gülüş ama sahici bir öfkeyle bağırmaya başladı. “Ben, tam da o konumdayım Ozan! Ben, senin ve yandaşlarının açtığı acılardan geçmiş, artık bir ‘Serdengeçti’yim! Ben kaybettikçe kazanan o kişiyim!” İşaret parmağını havaya kaldırdı.

Sesi öfkeli ama derin bir fısıltıydı. “Arkamdaki o yiğidi görüyor musun? Senin sarayında yaşamalarına izin verdiğin o lanetlerin acısını çekiyor hala! Babasını ve kardeşini öldürerek hayatta yaşayacak tek bir dal dahi koymadın sen! Ben, tam da annenle abini gözünün önünde öldürme hakkına sahip o kadınım Kara! Cana kıyarken eli titremeyecek, arkasına bakmayacak,” sözünü yarım bırakıp elleriyle bir boğazı sıkar gibi yaptı.

“Kaburgalarına parmaklarımı batırıp kanından şarap yapmayı hak edecek o noktadayım!” Ozan’ın nefesi gırtlağında dizili kalmıştı. Hayır, hayır, hayır! Annesi, abisi ve Nihade... Ölümlerine dayanamazdı. Eli bir anda kılıcına gitti. İkisinin de eli artık doğru yerdeydi. Ama Hançer susmayacaktı. “Oraları ihya edecek, halkı doyuracak ve o güvencelerden arınmış bir ticaret edeceksin Kara.”

Kara Ozan, derin bir sessizliğe bürünüp düşündü. Eli kılıcında titrerken kabul edebileceği ana şartı olan tek şeyi öne sürmeye hazırlandı. “İhya edilir. Bakım yapılır. Ama, ticaret öldü. Canlanması-“ Hançer iki parmağını kaldırıp indirdi sertçe. “Gücüm yetmez deme sakın! Sakın bana, ortaklık ve ganimet deme Kara Ozan! Haddini hududunu çizdim. “

Attığı tüm adımları geri alıp dönmesiyle kaftanı , bedeninde gücün kendisi gibi salındı. Üç adım atmıştı ki durdu. “Bu arada,” diyerek vücudunu yan çevirdi. “Bu savaş benim savaşım. Sana, ticaret ve zaafların hususunda yapman gereken tek şeyi söylüyorum. Dışına çıkarsa şayet, “ gece hançerini kınından çıkarıp havaya kaldırdı.

“Can almaktan da seni yok etmekten de asla geri durmam.”

Kara, ona tüm öfkesiyle bakarken nefesini tutup beklemeye çalıştı ama göz göze geldiği asıl Yakut Berk ile yine tekledi, eli titredi. Gözünün önünden Kıyı’daki zamanı geçti.

Beline astığı Boyunduruk, onun boynuna geçecekti. Biliyordu ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. O ne derse, ne yaptırırsa ona mahkumdu. Bir celladın çıraklığını bitirmiş ama bir deniz celladından kaçamamıştı. Her şey oyun her şey ölümdü Haldor Kızıl Boyunduruk’un yanında.

Denizden getirdiği nice canileri bir bir içeriye atıyor, yer veriyor güç veriyordu! Ona gücü yetmeyen Ozan’ın lanetle anılacak adına da o boyunduruğunu atıyordu. Yakut Berk’in zümrüt gözlerinde gördüğü kederli lanetin yerini öfkeye bırakmasını isterdi. Zira, öfke kırgınlıktan daha kolay geçerdi.

Ozan, bir adım attığı anda Hançer ondan daha hızlı bir şekilde ona döndü. Karar vermesi için zamana ihtiyacı vardı ama o buna müsaade etmeyecekti. Bunu biliyordu. Başını yine ormana çevirdi. “Düzen, güven ve güvenceler... Kabul.” Hançer’in gözleri alevli bir ışıltıyla aydınlandı. “Savaşta olmayacağım.” Demesi üzerine ona doğru bir adım yaklaştı Hançer.

“Savaşta askerin olmayacak ama bana lazım olanı da vereceksin.” Ozan, kaşlarını çatarak başını kaldırdı. “Bu da neyin nesi?” Hançer’in sözü net ve sondu. “Kirli işleri elbet senin maşanla yapacağım. Haber ettiğim vakit, yüz adamını Orta Kara’da bulacağım.”

Kara Ozan için son kez kopuz tellerine vuruldu. Rüzgar eğildi. Demir büküldü. Gerçekler sonsuza dek, içine gömüldü.

 

***

 

BALAMİZ SARAYI

Ediz, askerlerle uzun bir konuşmanın ardından odasında oturmuş Hançer’e tüm bilgileri yazıyordu. İynem, ellerini belindeki beze silip yanına oturdu. Başını omzuna koyduğu vakit Ediz ona döndü. İkisi de yorgundu. “Saray hayli karıştı. “ diyerek başını omzuna sürttü İynem. Ediz’in gözlerinde küçük bir çocuğun masum bakışları vardı.

Bir anda kalemi kağıdı bırakıp başını tuttu. Önce saçlarını derin derin kokladı, öptü. Sonra da İynem’in nefesini kesecek bir öpücük bıraktı. İkisi de inkar edilemeyecek kadar kudretli bir aşka sahipti. Nefesleri, birbirlerinden utanmaları ve heyecanları odaya baharı getirmişti. Saçları meltemle uçuşuyor, dert tasayı yok ediyordu.

“Hatunum ol isterim savaştan sonra. Gerçekten, yalandan uzakta... Çadırımızda hiçbir şeyimiz olmasa bile bir ocağımız olsun istiyorum. Bir arada obada, dostlarımızla yaşayalım istiyorum.” İynem’in al yanaklarını okşadı. Göz bebeklerinden okunan heyecanla ona baktı.

İynem’in kalbi de ruhu da dünden hazırdı. Utanarak başını salladı. Kaçmak istedi. Ediz’in sevgisinden ölmemek için dikkatini yazdığı kağıtlara çevirdi. Okudukça ne yazdığına dair merakı arttı. “Onları Hançer’in değil mi.” Ediz, yutkunup başını salladı.

“Hepsi. Orduda ikilik var. Dahası, Bankiz safına geçmek için hazırlık yapanlar var. Bunları kullanabiliriz. “ İynem uzanıp bir başka kağıdı okudu. Ediz yazmaya geri dönünce bir anda aklına gelenle Ediz’in elini tuttu. Sorgulayan bakışları çevresinde dolaştı. “Mutfakta çalışan bir kız vardı. Nihade adı. Kara Ozan, onu yanına çağırdı. Bir daha da gelmedi. Herhalde cariye olarak aldı.”

Ediz başını salladı. Yeni bir kağıt çıkararak bunu da yazdı. “Kız ve Ozan’ın arasında sandığımızın dışında bir şeyler de olabilir.” İynem başını salladı. “Peki, bu haberleri nasıl Hançer’e ulaştıracağız? Baksana, dışarıda kuşatma içeride ölüm kalım yarışı.” Ediz, hemen yanındaki siyah torbayı ona gösterdi. "Bu torbayı kuşatma komutanının çadırına uçuracağım.”

İynem’in gözleri hayranlıkla büyüdü. “Surlara fazla yaklaşamazsın, hadi diyelim yaptın. O kadar uzağa nasıl atacaksın?” Bir kartal çığlığı duyuldu dışarıda. Kanı akarken hala asaletle süzülen bir kartaldı bu. Ediz hızla yazdıklarını kara torbaya koydu. Ağzını sıkıca bağlayıp pencereye koştu. Kartal onlara bakmadı bile.

İynem, kartalı gördüğü gibi tanıdı. “Boran’dır bu! Boran, Hançer’in kartalıdır!” Ediz gülümsedi heyecanı karşısında. “Benim uçurma hayallerim başkaydı ama madem burada Boran var, hadi onu çağır da haberlerimizi ulaştırsın.”

İynem neşeyle ıslıklar çalmaya başladı. Ediz onun güzelliğini ancak seyredebildi.

 

***

OBA

“Kardeşim!” dedi Günbala’nın yorgun sesi. Gökalp Bey, kendini döşekte kaldırıp sırtını yüksek yastığa yasladı. Günbala, sırtını düzenlerken abisinin güçlü elini elinde hissetti. Göz göze geldikleri anda, o soğuk ve uzak fıtratlı ablasının gözlerindeki yaşlar dikkatini çekti. İçi ezildi. Uzanıp yanağını okşadı. “Sen, benim için mi ağlıyorsun?” Günbala başını belli belirsiz salladı.

Gökalp, eriyen bir yürekle gülümsedi. “Oy, benim melek ablam! Oy benim gamzelim, yoldaşım!” onu kolları arasına alıp sıkıca sardı. Abla kardeş tarifsiz bir üzüntü ve mutlulukla birbirlerine sığındılar. Uzun bir müddet ayrılmadılar ama Günbala’nın göğsüne oturan huzursuzluğu derhal ona açması gerekiyordu.

Hafifçe geri çekildi. “Gökalp, sen dayısın yiğidim. Hançer, gitti. Bir günü aştı. Obada Altuğ var. Bir de Berk.” Gökalp’in duyduğu isimle kaşları çatıldı. “Berk’in ne işi var burda?” Kadın başını salladı. “Aldığı bir haberle çıkıp gitti. Ama kolunda bir yarayla geri döndü. Sonra anladık ki o zehirli bir pusatla açılmış bir yaradır. Bir günü geçti o da zehirle cebelleşir durur.”

Gökalp, ayaklanmak isterken Günbala onu durdurdu. “Bak. O kız artık seni de yanında görmek ister. Bahar gitti bile yanına. Sen, ona bir dayanak ol yiğidim. Elimizden ne geliyorsa, yapalım. Sen, artık babası yarısısın.” Gökalp keskin bakışlarla ablasına baktı. Uzanıp alnına sıcacık bir buse bıraktı. “Sen, hiç merak etme abla. Ben sizi babasız koymadım, ona eksikliğini hiç göstermem.”

Yataktan çıkarken nefesini yokladı. Göğsündeki yanmanın azaldığını fark etti. Ayaklandı lakin, “ Ya yine düşersem...” diye tereddüt etti. Birkaç adım atıp kendi etrafında hareket edince daha iyi olduğuna inandı. Yeğeni gibi hissediyordu artık... İkisi de hançer yarası yemiş ve hayatta kalmıştı. Günbala ona getirdiği zırhı dikkatlice giydirdi.

“Daha iyisin değil mi?” diyerek omuzlarını okşadı. Gökalp, gülümseyerek başını salladı. Otağıdan çıktıklarında ilk uğrayacakları yer Berk’in uyuduğu çadırdı. Obada bir sessizlik hakimdi.

Son zamanlarda ailecek yaşadıkları üst üste gelmişti ve oba daha temkinli ve sessizdi. Sanki her çadır arkasında onlar kuşaktan kulağa fısıldanıyormuş gibi hissetti. Karşılarından çıkıp gelen Tulpar ile yavaşladılar. “Evlat?” derken eline uzanan Tulpar’ı durdurdu ve sıkıca sarıldılar. “Ağabey? Niçin kalktın ?”

“Berk’in yanına gidiyorum. Zehirlenmiş.” Tulpar, karısının gözlerine baktı. Sonra da başını yavaş yavaş salladı. “Ama, bugün uyanır siye ümit ediyoruz.” Gökalp, gülümsedi. Omzuna vurarak Günbala’dan uzaklaştı. “Ben giderim. Siz, kalın beraber.” dedi. Tulpar da Günbala’da ne kadar itiraz ettilerse kurt kendi bildiğini yapmıştı.

Tulpar, çevresine bakındı. Ardından kimsenin olmadığını anlayıp elini kavrayıp göğsüne koydu. Günbala, mahcuptu. Tulpar, yarım bir gülüşle başını gözlerinin önüne eğdi. “Ey çehresi her daim bulutlu yarim... Ey çiçekleri ancak nazına katlanana açılan gök bahçem...” Günbala, dudağını ısırıp başını salladı. “Ben, sana diyecektim, ben gelip seni uyandıracaktım, kötü-“

Tulpar onu bastıracak şekilde “Şşt!” dedi. Çenesini parmakları arasına alıp okşadı. “Anladım. Biliyorum. Artık kendini suçlama.” Ama Günbala kendini bildi bileli suçlu hissederdi. Ayçiçek’in evlenip canından olduğu aileye bir de kendisi gelin gitmişti. Zaten Ceylan Hatun sonrasını görecek kadar yaşayamamıştı.

Ablasına etiyle kemiğiyle kızarken, onun peşinden her şeyi göze alarak koşan bir erle tanışana değin ne olduğunu anlamamıştı. Tulpar, adı gibi her yere varıyordu. Ona olan aşkını öyle güzel gösteriyordu ki... Şimdiye kadar onun aşkına layık olmadığını düşünüp düşünüp içlenirdi.

Bunu da en iyi Tulpar bilirdi. Gözlerine baktı. Konuşmak yerine bakmak yetmişti. Tulpar, yanağını okşadı. “Bu kadar üzülme artık. Sen ne kadar üzülürsen üzül hiçbir şey değişmeyecek. Gök Tanrı’da bize deli mi deli evlatlar verecek.” diyerek elini tersiyle karnını okşadı.

İlk defa kocaman bir gülüş peyda oldu yüzünde. Tulpar’ın cenneti onun gülüşünde saklıydı. “Ona üzüntü tattırma. Zaten yeteri kadar çalkandın. Büyümesi için mutlu ol, tamam mı?” Günbala candan bir gülüşle başını salladı.

Tulpar ellerini omuzlarına koydu. “Haydi, ağabeyime bakalım. Gel.” dedi. Çadıra girdiklerinde Gökalp’i Berk’in başucunda buldular. Ona endişeyle bakıyordu. “Bu evlat, bizim için çok çabaladı. Yok mudur bizim yapabileceğimiz bir şey?” Günbala, omzuna elini koydu. “Olmaz mı? Sen her daim yeğeninin arkasında durursan o da mutlu olur.” Yiğitcan, başını salladı onaylar şekilde.

Tulpar, çevresine bakındı. Gökalp gözlerini kısıp oba baktı. “Ne oldu? Aralarında bir sorun mu çıktı?” Tulpar başını belli belirsiz salladı. “Ne? Ne oldu ki?” Yiğitcan hem yarasına hem sorularına merhem olmak için yanına yaklaştı.

“Bu güne değin Hançer her şeyi kendisi planladı. Bizimle de yoluna koydu. Berk Giray’ın gelişi ve Hançer için ettiği fedakarlık bunların önüne set koydu. Hal böyle olunca Hançer casuslarımızdan haber alamadı.” diyerek eliyle sargıyı önce açtı daha sonra yaraya kanaat getirip kapadı. Ardından devam etti.

“ Hançer, ona arada ikilik çıkaracaksa sarayına dönmesini söyledi. Tüm bunlardan önce de George, Kara Ozan’a ceza kesecekken Sarı Nehir’in yanındaki obaya saldırı düzenlemişti. Berk oraya gitti gitmesine de aldığı kılıç yarasıyla zehirlenmişti. İşte burdayız şimdi.”

“Hançer nerde şimdi?” Derin bir rahatsızlık duydu. Yeğeni mücadele ederken kendisi uyumuştu resmen. Yiğitcan, delilik sırıtmasıyla ayağa kalktı. Karşı yatan dağlara doğru döndü. “Savaşı başlatmaya gitti. “ Gökalp, endişesini bir kenara bırakıp gururla çenesini kaldırdı. Göğsünü şişirdi. “Ondan da bu beklenirdi. “

Tam o esnada, Berk’in sayıklamaları duyuldu. Yiğitcan hemen yanına çöküp nefesini ve nabzını kontrol etti. Gözleri titriyordu. Yiğitcan ıslak bir bezle yüzünü gözünü sildi. Bir şeyler fısıldıyordu. Gökalp bir isim oluğunu anladı. “Yürek...” diyordu. Yiğitcan, onun adına korktu.

Soğuk suya bir kez daha bezi daldırıp yüzünde gözünde gezdirdi. İrkilen Berk, gözlerini üşüyerek açtı. İlk başta ne olduğunu anlayamadı. Sağına soluna bakınca gördüğü yüzlerle hafızasını zorladı. Yürek’i yoktu. Damarları dahi adını anıyordu oysaki... gözlerini açıp kapattı. Boynunu sağa sola çevirip yavaş yavaş ayıldı.

Sırtını yataktan kaldırıp yüksek yastığa yasladı. Alnındaki soğukluğu parmakları ile sildi. Yanında Yürek yoktu... İşkence gibiydi bu hal kalbine. Göz altlarında az buz belli olan morluklar ile zehri attığını görüyordu Yiğitcan. “Kendini nasıl hissediyorsun Berk Han?” Endişe ile ona vereceğim cevabı bekledi şifacı. Berk, kolundaki yaraya baktı.

Parmaklarını hissetmeye çalıştı. Açtı kapattı elini, ardından bileğini döndürdü. Omzunu oynattı. İçine nehirler boşaltıldı adeta. Yiğitcan’a bakıp gururla gülümsedi. “Elinden hiçbir şey zayi olmazmış. Var olasın.” Yiğitcan kolunu uzattığı vakit Berk, sargılı kolunu uzatıp sıkıca tokalaştı.

Gökalp’in gözlerinden okunuyordu mutluluğu. “Geçmiş olsun, zehir aklımdan dahi geçmemişti.” Berk, başını ağır ağır salladı. “Uğradık işte bir kahpe oyununa.” Günbala ayağa kalktı. “Gideyim de yemek getireyim. İyi gelir.” Berk, eliyle göğsüne vurdu. “Ellerin dert, ayağın taş görmeye Günbala Hatun.” Günbala başını ağırca eğdi ve çıktı.

Yiğitcan’a döndü. Yüzü istemsizce buruşuyordu. “Hançer, onu göremiyorum. Nerededir?” Gökalp Bey, gururla göğsünü kabartıp konuştu ondan evvel. “Balamiz kalesini kuşatma altına aldı. “ Berk, kulağına bir an inanamadı. Yiğitcan’a döndü, kaşlarını havaya kaldırdı.

Kendisi olmadan, burda yatışını fırsat görerek mi gitmişti yani? Kara bulutlar sardı sanki her yanını. Elleri yumruk olurken onun için endişelenen yanını susturamadı. “Sağlığı yerinde miydi? Bir şeyi yoktu değil mi? Hiç, haber aldınız mı ondan? Ne zaman gitti, siz burdasınız?”

Yiğitcan başını salladı. “O, şimdi Balamiz Kalesi civarında kuşatmayı sur diplerine indirdi. Köşeye sıkıştırıyordur anlayacağın. Hem, seninle ilgilendikten sonra gitti. Zamanı olsaydı dururdu.” Berk, başını yastığa yasladı. İçi içini yer ama dışarıya tek laf etmezdi.

Onu zehir döşeğinde bırakıp gidebilecek kadar gözü kararmıştı demek ha? Bu da ona iyi bir ders olmuştu. Ama içindeki özlem... Ne olursa olsun, onu kaybetmeye değmezdi.

Günbala, obanın artan seslerinin geldiği kapıyı kapattı. Gelip yemeğini önüne bıraktı. Başıyla ona teşekkür etti. Uzandığı kaşıkla kolundaki acının da zehrin verdiği patlama hissinin de iyiden iyiye yok olduğunu anladı. Ağır ağır yemeğini yerken beylerle havadan sudan konuşmaya başladı. Kapı bir anda açılınca içeriye Altuğ girdi. Aceleci adımlarıyla yanına çöktü.

“Daha iyi misin ağabey? Söyle, daha iyi misin?” dışarıdaki insanların zehir ile alakalı konuşmalarını duydu tek tük. Burada bir kralın kaldığı daha fazla gizli kalmazdı elbette. Berk, omzunu kavrayıp onu yanına çöktürdü.

“Daha iyiyim elbet! Korkma. Sen burda mıydın?” Altuğ, alnını sildi. “Hançer, beni obaya vekil bıraktı.”

“Neden kabul ettin?”

“Etmek mecburiyetindeydim. Hem, senin dediğin gibi-“ Berk, omzundaki elini hızla sıktı. “Benim, dediğim her şeyi unut artık.” Altuğ’un gözleri gözlerine kenetlenirken aslında çevreyi tartıyordu. Berk, bakışlarını yemeğine çevirip sakalını kaşıdı. “Bize, müsaade eder misiniz?” Herkes kısa bir an birbirine baktı. Gökalp, Tulpar ve Günbala birbirlerini bekleyerek topluca çıkarken Yiğitcan en son, sert ve neredeyse güvensiz bir şekilde onlara bakıp çıkmıştı.

“Loura ne halde?” diye sordu kısa bir an sonra. Aklı Hançer’den başka hiçbir şey almıyordu. Yine de dikkatini verip dinledi. “Çadırında, başında alpler var. Bekliyoruz.” Berk, çenesini sıktı. Ona duyduğu hisleri ya kıskançlık edip aşikar ederse? Araları zaten bozukken bir de böyle bir hadiseyle açılırsa toparlanması neredeyse imkansızdı. Canı epey sıkılmıştı.

“Bana neden öyle dedin? Ne oluyor ağabey?” Berk, ensesini sıkıp başucuna bırakılan kıyafetlere uzandı. Olmuyordu, dinleyemiyordu. Bir süre kıyafetin kimin olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra giymek için üstündekilere uzandı. Altuğ arkasını dönüp beklemeye başladı.

Önce içliğini sonra da kara deriden kürklü zırhını giydi. Pantolonunu giymek için ayağa kalktı. En son yer ayakları altından gidiyordu ama şuanda gayet iyiydi. Giyinip tekrar yerine oturdu. Altuğ, tekrar ona doğru döndü. “Biz, Altuğ artık işleri yönetmeyeceğiz. Olmamız gereken yerde yapmamız gerekeni yapacağız. Hiçbir şeye karışmak yok.” Altuğ, çenesini sıktı.

“Ağzımla felaketi çağırdım desene?” Berk başını iki yana salladı. “Olması gereken oldu. Saraya dönmem gerek. Yuloşa daha fazla yokluğumda orayı idare edemez.” Altuğ aklına yeni gelmiş gibi kaşlarını çattı. “Ağabey, Yuloşa’nın dediği şu korsan-“ adını düşündü. “Hah, Haldor Kızıl Boyunduruk. O başımıza bela olur mu dersin?”

Berk’in şakaklarına bir ağrı girdi ama öfkedendi. Gözleri yerde derin düşüncelere daldı. Altuğ durmadı devam etti. “Arkasında onun olduğunu öğrendiğin için annesini ve abisini bıraktın öyle değil mi?” Kaşlarını korkunç bir öfkeyle çatıp ayağa kalktı.

İşaret parmağını yukarıya kaldırıp tane tane konuştu. “ Onu geldiği denizlere sürmek bize düşerse elbet yaparım! Ama Ozan’a acımak falan yok! Ben yıllarca bana analık eden Tora Hatun’a merhametimden dolayı ona koymadım senelerce!”

Aklına Ragnar düştü. En büyük denizci devletler Kuzey Hanlığı ve deniz komşusu Kızıl Kum Hanlığı’ydı. Bir şey olacaksa şayet aralarında vuku bulabilirdi ve Berk’in tarafı her zaman belliydi. “Gelelim seninle az önce konuşmak istediğim meseleye.” Altuğ da ayağa kalktı.

“Seni, obaya bey olarak yerleştirmek istiyorum Altuğ. Ne olursa olsun, Hançer ne kadar kızarsa kızsın yapmak zorundayım. Sen, Kara Orman’ın ve Girayhan’ın yitip gitmek üzere olan mirasçılarındansın. Seni, elimden geldiğince yukarı çıkarmak bana bir borçtur.”

Tam o esnada biri hızla içeriye girdi. Bu Loura’ydı. Altuğ, kılıcını çekip üzerine yürüdü. “Demek kaçtın ha!” Loura, gözlerine hızlı hızlı bakıp nefeslenmeye çalışıyordu. “Hayır! Kaçmadım, beni buraya getirmesini alplerden istedim.” Berk’in yüzüne baktı. Dudaklarını birbirine bastırdı. “Senin zehirlendiğini duydum. Ben de esir değilim ya, misafirim. Gelebilirim diye düşündüm tabi...”

Berk, ellerini beline attı. “Ne duydun Loura?” Bu Loura’nın duyduğu keskin bir emir ve sınırdı. Bakışlarını kaçırıp ona doğru yaklaştı. “Onun, Kara Orman Muhafızı olduğunu, Giray soyunun son –“ Elini hiddetle kaldırıp aralarında bir sınır çizdi. “Yeter.” Loura, ürkerek geri çekildi ama hemen ardından masum gözlerine bir öfke yerleşti.

“Bana böyle davrandığına göre çok önemli bir mesele ha?” diyerek diklendi. Berk, yumruk olan ellerini sıkarken Altuğ, gözlerini devirip kapıya doğru ilerliyordu ki davullar vurulmaya başladı. Öyle gür ve kudretle çalınıyordu ki tokmak üçüncü vuruşunda herkes dışarıya çıkmıştı bile. Berk dışarıya çıktığında, atının üstünde kaftanı ve börküne sarılmış halkını selamlayan kadına tüm ruhuyla eşlik etti.

Onca kalabalık içinde gözü onunla birleşince tatlı bir rüzgar seyran etti aralarında. Börkünden çıkan bir tutam koyu saçı gözü önünde dans etti. Atı, aheste aheste önüne adımlıyordu. Parmakları heyecanla titredi. Yüzünde samimi bir gülümseme ve hasret vardı. Karşısında da bunu kucaklayan bir hatun...

Loura, Hançer ile Berk arasında öfkeyle göz gezdirdi. Hançer atının üstünde sarsılmaz bir dağ gibi otağının önünde durdu. Elini göğsüne hafifçe dokundurup başıyla selam verdi. O ela gözleri çevreleyen her bir kirpiğin namı aşkına kan akıtmaya hazırdı Berk.

Attan ineceği an, yanına varıp atının yularını tuttu. Kaftanını geriye doğru savurup yere atladı. Yüzleri arasında iki karış ancak mesafe vardı. Omuzları birbirlerine sürünürken Berk, dikkatle gözlerine baktı. Hançer elini uzattı. O esnada Berk’in yanına koşan seyis yuları kendi eline alıp atı ahıra çekti.

Loura, karşısındaki bu manzarayı içi kanaya kanaya izledi. Obalı bir kadının atını tutacak kadar ona değer mi veriyordu yani? Otağın hemen yanında gülüşüp konuşan kızlara kulak kabarttı. “Ona öyle aşık ki...” gözleri istemsizce büyüdü. Ne diyordu bu veletler? Panikle göğsü inip kalktı.

“Evet! Geçen gün birbirlerine sarılırlarken gördüm onları. Hatta, çok yakınlardı. “ kıkırdayan genç kızların sözlerinin ardından kalbine yıldırım düşmüş gibi hissetti. Elleri titredi. O, yıllarca ona aşıkken ve çok kez bir araya gelip aşkla ettikleri o kadar muhabbet aslında bir yalan mıydı?

George’u reddedip uğruna ölümü dahi göze aldığı adam bu kadına mı aşıktı? Hiç mi değeri yoktu öpüşlerinin? Onun için babasıyla birbirlerine girmelerinin? Bu aşka inanan saf kalbi bir ağacın devrilmesi gibi acıyla iniştiler kopardı. Yüzünü yere çevirip titreyen çenesini zapt etmeye çalıştı. İçinden bir öfke ateşi yükseldi. İlk defa içinde dolmayacak bir acı hissetti.

Hızla başını kaldırdı. Çenesini sıkıp onların kimseyi umursamadan yan yana yanından geçmelerine baktı. Güç, kudret, asalet ve öncelik kendisi gibi olana verilirmiş diye düşündü. Kapı yüzüne kapanırken gözlerini kiraladı. Burdan gitmenin de ayağa kalkıp öc almanın da bir yolunu bulacaktı.

Evvela babası daha sonra George ve şimdide Berk’in onu yüzüstü bırakması onuruna fazlaca ağırdı. Bunların hepsini yok etmenin bir yolu var mıydı? Arkasındaki kapı açıldı. Darulgan, ona eliyle yolu gösterdi. Burnunu çekti, içinde hüzünlü yağmurlar yağarken bir yandan da gün doğumu kızıllığını hissediyordu. Yeni biri olarak bugün burdan gitmekti tek amacı.

Üzerinde onlara ait mor bir elbise vardı. Üzerine bir de kalın deriden zırh giydirmişlerdi. Eteğin uçlarını arkasından gelecek kadar hızlı dönüp içeriye girdi. Berk’in gözlerine bakmak dahi istemiyordu. Hançer’e döndü. Postunda gayet rahat görünüyordu. Döndüğü yer her neresi ise onu pek bir mutlu etmişe benziyordu.

Az sonra içerde sadece üçü kaldılar. Hançer ona, oturmasını işaret etti ama inatla ayakta kaldı. Berk, hemen postun yanındaki koyun postuna oturdu. “Daha iyi misin?” diye sordu Hançer, ilgiyle. Loura, gözlerine dikkatle baktı. Düz ve soğuk bir sesle cevapladı. “Daha da iyi olacağım.”

Berk, içine derin bir nefes çekerek dizinden kırıp yükselttiği bacağına kolunu koydu. Loura ona döndü. “Yanınızdaki herkes iyi olunca iyi oluyor musunuz?” Kaşlarını kaldırıp bey postuna döndürdü başını. “Yoksa, yok mu?” Hançer omuzlarını kaldırıp indirdi. “ İyi olurum, Loura. Senin de iyi olman önceliğim arasında.”

“Neden.” dedi net ve sert bir sesle. Bakışlarından kırgınlık, acı ve dik durma mecburiyeti okunuyor ve bunlar canını yakıyordu yine de güçlü duruyordu. Hançer onun gözlerinden en azından öfkeyi ve gururu okuyabiliyordu. Bu sebeple diklenmeden asıl mevzuya girmeyi uygun buldu.

“George ve sarayı kuşatmam altında. Bu esnada da intikam alman benim önceliğim olacak.” Şaşırmıştı şimdi. Ama hızla toparlandı. “Demek, canı cehenneme gidecek? Bunu senden bekliyordum yalan yok.”

Berk, aralarında suskunluğunu koruyordu. “Evet, gidecek ama sana yaptığı da yanına kalmayacak. Bunu unutma.” Loura, gururla çenesini kaldırdı. “Beni kurtardınız şimdi bırakırsanız ona bir de ben savaş açmak istiyorum. “ Hançer ayağa kalkıp tam karşısında durdu. Elinden geldiğince yumuşak bakmaya çalışıyordu. “Alacaksın ve sana ben de yardım edeceğim.” Loura’nın gözleri Berk’e bir anlık değdi ve kaşlarını olabildiğince çattı.

“Benim bir sarayım ve bir ordum var zaten Hançer Giray. Sana ne lüzum var?” Hançer ellerini kemerine koydu. Bakışları tam bu esnada sertleşti. “Bir sarayın olduğundan eminim lakin o sarayda sana bu gücü veren baban olduğundan şüpheliyim artık.” Loura zaten bir an bile babasını ima etmemişti zira onu gözünden çıkarmıştı.

Dudağının kıyısında canice bir gülüş büyüdü. “Sana sırtımı babama yasladım demedim. Onunla yolumu, ayırdım!” Hançer’in elalarında adeta güneş doğmuştu. Başını salladı memnun bir şekilde. “O halde, seninle tam da şu anda ciddi şeyler konuşabiliriz.” Loura büyük bir öfkeyle onu dinlemeye başladı.

“Karşımda hakkı olanı elde etmek isteyen bir kadın var. Ve ben o kadını bir erkeğe ezdirecek biri değilim. Bu sebeple gelip seni kaçırdım. Şimdi obamdasın. Gideceğin yerde artık sana babalık edecek bir adam yok. Basiretsiz ve savaşa girip her şeyini kaybedecek bir adam var.”

Kaşlarını kaldırıp gözlerini büyüttü. Kısılan sesi, tehdit savurduğunun farkında ve bir o kadar da kendine güvendiğinin kanıtıydı. “Bana karşı bir savaşta başkentinizi kimse kurtaramaz Loura. Babanın piçi, denizlerin koynunda yatıp kalkan o abinden de bir fayda göremezsin.” Berk’in kısılan gözleri ikisi arasında gidip geldi. Haldor... Loura, abisinin adını duyunca öfkeyle elini kaldırıp alnını ovuşturdu.

“Sözü nereye getiriyorsun söyle.” Kılıcını çekti Hançer. Kılıcını aralarında kaldırdı ve demirin ışıltısı gözlerinde yanıp söndü. “Sarayına dönecek, babanı tahttan indireceksin. Savaşa girmeyip istediğim desteği bana sağlayacaksın.” Loura geriye adımlayıp saçlarını kavradı. Başındaki sesler, pus ve acı canını yakıyordu. Tahtı hayal etti.

Babasının saçma siyasetini ve elde edeceği gücü düşündü. Güç... Aşkının yerini alıp onu avutacak duygunun adı olabilir miydi? Dudaklarını ısırıp bıraktı. “Babamı öldürüp yine babamın askerlerini mi senin savaşına yollayacağım? Hanedan buna izin verir mi sanıyorsun? Biz sadece görünenleriz. Daha geride nicesi var!”

Hançer bir kaşını havaya kaldırıp yüzünü kastı. “Umurumda mı sanıyorsun? Benim hanedanım da bana karşı savaş açtı. Ama suç benim çünkü elimde darbe yapacak bir gücüm dahi yoktu. Ama senin var. Adalet için tahta geçen kişiyi kılıç doğramaz Loura!” Loura bir müddet düşündü.

Aklına hem yatıyor hem de oturmayan şeyler oluyordu. Zayıf biri kalarak kalamazdı. Kendisini dokunulmaz kılması gerekiyordu. Sevilmedikçe gücü elinde tutmaya o kadar meyilli oluyordu. Şu anda onu düşünen samimi bir kişi bile yoktu. Artık, yaradılışında olan tek şeyi açığa çıkaracaktı:

Güç isteği.

Babası istediği gibi bir kahraman olamamış, onu görememişti. George, onu zarar verebileceği zavallı bir prenses olarak görmüş, Berk ise gönlünü ona kaptırmayacak kadar gücün kendisi olmuştu. Artık başka yolu kalmamıştı Loura’nın. Sevilmeyen ve görünmeyen bir kadının ulaşılmaz olması için en çok önemsediği şey tahtın kendisiydi artık.

Gözleri Berk’e değmek için hareketlendi ama yapmadı. “Oraya gidip babamı devirdiğim vakit beni herhalde ordu korumayacak?” Hançer başını salladı. “Seni benim ayarlayacağım adamlarım ve ordunun büyük bir kısmı destekleyecek. Merkez ordunuzda Balamiz’den Bankiz’e geçen gerçekten doğruyu isteyen askerler var. Bu yüzden sen git ve o işi bitir. Ve bu savaştan uzak dur, Loura. Yaşa, sana yapılanların hesabını gör ve mutlu ol.”

Loura, dudaklarını birbirine bastırdı. O anda Berk ayağa kalktı. Hançer’in yanına geçti. Onları öyle görmekten nefret ettiğini biliyordu. Başını salladı ve elini uzattı Hançer’e. İkili onun bu selamını beklemiyordu. Yine de sıkı bir tokalaşma ile yaptıkları anlaşmayı mühürlemiş bulundular.

“Yarın, Loura. Burdan askerlerimle seni saraya götüreceğim. Şimdi çadırına git, dinlen.” Hafifçe başını salladı ve daha kimsenin yüzüne bakmadan dışarıya çıktı. Ona muhafızları eden alpler etrafını sardığında tek yapabildiği kırık kalbini de alıp son kez kansız bir nefes alacağı çadırına gitmek oldu.

 

***

Hançer, Loura çıktığı anda kendini Berk’in kollarına bıraktı. Canını canına katarcasına ona sarıldı. Berk, başını boynuna bastırıp kokusunu içine çekti. Birbirlerine duydukları özlem öyle büyüktü ki, sevgileri kalplerinde büyüye büyüye bir çınara dönüşmüştü.

“Seni bırakıp gitmek istemedim. Ama mecburdum.” Daha sıkı sarıldı ona. Berk, gözlerini sıkıp kokusunu içine çekti. "Kokunda kayboluyorum. Seni bir tek ben anlarım Yürek... Sana kırılsam da ne önemi var ki? Yok. Sadece sarıl, sadece sen yaşa...”

Kokuları özlemle birbirlerine sokulmalarını sağlamıştı. O gün, ikisinin yüreğine bambaşka baharlar düşmüştü.

 

 

***

 

Dün akşama doğru Tulpar, elinde Hançer’in emri ile Kara Ozan’ın ticarethanesine varmıştı. Kara Ozan’ın has adamlarından biri gelip emri almış ve gitmişti. Akşam, herkes çadırlarında yarın için derin düşüncelere dalmıştı. Ama gün ağardığı vakit Hançer ve alpleri Loura için kılıç kuşanıp obadan çıkmıştı. Birlik, Orta Kara’ya vardığı vakit eksiksiz adamlar onu bekliyordu. Hepsi, Kara Ozan’ın eğitimli cellatlarıydı. Ve hepsi Hançer’in buyruğu altındaydı. Kara Ozan, artık söz konusu kendi canı olmadığı için geri de adım atamıyordu.

Loura, yorgun ve uykusuz duruyordu. Hançer onu anlıyordu. Tüm yolu sessizce geçirmişlerdi. Tepelerin serin havası bile onu kendine getirmemişti. Oysa Hançer’in içinde bir ateş vardı. Sınır bölgelerden geçerek iyice yol aldılar. Bir dere kenarında dinlendiler. Sonra fazla vakit kaybetmeden yeniden yola çıktılar. Akşama doğru ancak Bankiz eteklerine çıktılar.

Saray artık tam karşılarındaydı. Hançer Ozan’ın adamlarına saraya sızma ve ne olursa olsun onu koruma emri verdi. Elliden fazla adam gözden kaybolunca Loura’ya döndü. Ağır şartlar âmâ insanlar yaratırmış. Acıya görmeden dayansın diye.

İşte Loura, kendini bir körle eş tutuyordu. Kalbinin ve aklının çektiği acıya yenik düşmüş ve kör olmayı tercih etmişti. Sarayına baktı, bağlandığı sokaklara, surlarına... Başkentler birbirlerine yakındı ama kimsenin kalbi birbirine yakın değildi. Dümdüz bir ifadeyle atını sarayına sürdü.

Hançer atının üstünde giden omuzları düşük, yaralı kadına baktıkça anlayışla doluyordu. Yaşadığı acıların yanından bile geçmezdi yaşadıkları ama ne olursa olsun çirkefleşmeyip gücü seçen bu kadına derin bir yas duyuyordu.

Elini o görmesede kalbine koyup selam verdi.

Burdan sonrasında, başarmak onun tek şansı olacaktı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 23.01.2026 11:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...