41. Bölüm

38. BÖLÜM: GÜL VE GÜLÜŞLER

Siyavuş
syavus

GİRAYHAN SARAYI

“Sandığımdan daha temkinsiz çıktın Kılıç! Ne demek Hançer bir ordu topladı üzerine bir de Balamiz’i kuşattı? Bana bunu nasıl izah edebilirsin ki?” Ayka öfkeden çıldırma noktasındaydı. Odanın içinde oradan oraya gidip duruyordu.

Kılıç Giray’ın diyebilecek hiçbir şey yoktu. Haberi aldığı andan beri derin bir sessizliğe bürünmüştü. Öylece, Ayka’nın yüzüne baktı. Bunun olacağını zaten bilmiyor muydu? Bu savaş elinde başlamayacak mıydı? İçten içe bir ürperti sardı bedenini. Sanki günahlarının bedelini yavaşça ödeyeceği o gün bir anda gelmişti.

Ellerine ter basıyordu. Ayka ve Ilgıt’ın yüzünü bir başka görmeye başladı sanki, hepsinde bambaşka bir suret vardı. Evet evet! Bu suret Hançer’den başkası değildi şüphesiz. Bu nasıl bir savaştı, nasıl bir mücadeleydi? Her şeyini kaybetmiş bir insan olarak ikisi de bugün farklı konumdaydı.

Biri intikam alacak, diğeri bedel ödeyecekti. Bunun farkındalığıyla titredi Kılıç Giray ama korkup içine saklanmak yerine adeta içinden bir kaplan çıkardı. Bu kaplan sonuç ne olursa olsun ileriye atılacaktı. Gözü kararmıştı. Pençeleri haklı olduğu bu savaşta şüphesiz hakkı olanı alacaktı! Ilgıt’a doğru döndü.

“Kocan ve kardeşleri ne zaman gelecekler? Tez haber et onlara, ordugahımı karınca sürüsü gibi askerle dolduracağım!” Ilgıt hızla başını salladı, heyecanla yerinden doğruldu. Kılıç başını ellerinin önüne koyup masaya daldı. O an gördüğü şey bir sondu ama kanlı bir son mu olurdu işte orasını hiç bilmiyordu.

Kara Ozan’ın kendisine karşı aldığı tavrı hala sindirememişti. Ordusundaki en büyük güç hiç şüphesiz Kara Ozan’ın vereceği destekten geçiyordu lakin bugün geriye dönüp baktığı zaman Kara Ozan gitmişti. Ve Kılıç Giray, bunca yıllık tecrübesine ve birikimine dayanarak Kara Ozan’ın savaşa gelmeyeceğinden emindi.

Bu artık ölüm kalım mücadelesi ile eş değerdi. Ural ve Hançer’e karşı ayaklanan beylikler ve yaklaşık yirmi yıla yakındır beslediği ordusuyla bu savaşa girecekti. Sayının artık bir önemi kalmamıştı Kılıç Giray için. Onun için tek önemli olan yaşamak ve öldürmekti.

Ayka ve Ilgıt için aynı şeyler geçerli değildi. Onlar yaşamak ve öldürmek dahası elde edecekleri güçle beraber hanedanın başına geçme hayalleri kuruyorlardı. Ayka oğlu Tulpar tarafından yediği ihanet darbesinden sonra diğer oğullarını ve kızlarını bu savaşa ikna etmiş ve elde ettiği kuvvetlerle bugün yarın Giray Han’ı savunmaya hazır ve nazırdı.

Ilgıt ise henüz Ayka kadar olmasa da elde ettiği nüfus ile kendini koruma altına almış ve kendi ailesine karşı ağabeyinin tarafını tutacağına dair bir taraf da tayin etmişti. Bugün üç kardeş yeğenlerine karşı amansız bir savaş için plan yapmaya koyuldu. Kılıç Giray ordusuna merkeze çağırdı. Ural Bey’e haber gönderdi. Habere göre Ural Bey ve diğer beyliklerin askerleri hepsi toplanıp başkente akın etmeye başlamıştı.

Şayet Hançer savaş için bir mevki talep eder ve orada savaşılmasını isterse ordular oraya kaydırılacaktı ama şu haliyle Hançer birebir şehir savaşları istiyordu. Bir şehir savaşının açacağı sonuç yıllar sürecek bir tahribata yol açacaktı, bunu her iki tarafta biliyordu nitekim bu Hançer’in çoktan gözden çıkardığı bir durumdu. Bugün şehir sınırları içerisine girip kale önüne kuşatma atmış bir hatun olarak elbette şehir savaşları istiyordu.

Düz ovada bir savaş mı yoksa şehir savaşlarını mı seçecek artık herkes biliyordu. Ayka ve Ilgıt üzerlerine demirden zırhlarını kuşandılar. Savaş bugün yarın kapılarına dayanabilirdi. İlk haber Ayka’nın ailesinden geldi. Ordusu bugün ikindi zamanı yola çıkıyordu.

Kılıç, zırhını kuşanmış sarayın çiçekli bahçesine inmişti. Ayçiçek’in mezarı başına oturmuş sessizce çiçekleri izliyordu. Toprağının rengi her mevsim aynı renkti. İlk dikkatini bu çekmişti. Dudaklarını yaladı. Uzun zamandır bu kadar iyi giyinmemişti. İyi dediği de savaş zırhıydı. Işıl ışıl olması demirdendi.

“Kızın...” derken yutkundu. Boğazında bir yumru onu acıyla kıvrandırdı. Eli boğazını sıktı. Hafifçe öksürdü. “Kızın geliyor. Öldürmeye.” Sustu sonra bir çiçeği koparıp okşamaya başladı. “Beni yani. Savaşta en başa geçecek kadar büyüdü ve güçlendi.”

Çiçeğin yapraklarını yavaşça okşadı. “Bilebilseydim... Gözlerine bu kadar dalmasaydım. Bilseydim abimden geçmeyeceğini öldürmezdim ki seni?”

Burnunu sildi. Gözlerinin kenarı kırışmıştı, o eski gücünü düşündü. Gökalp’in gözlerinin içine baka baka nasıl da abisini öldürmek için planlar yaptığını...

“Ama ben haklıydım, bunu hepiniz biliyordunuz. Yine de, bana yol vermediniz!” Çiçeği avucuna alıp ezdi. Hırsla ayağa kalktı.

İşaret parmağını sanki karşısında o varmış gibi öfkeyle salladı. “Seni bırakmayacağım! Seni benden kimse alamayacak! O savaşta kızın da destekçileri de ölecek!”

Kaşları kırgınlıkla düştü bir anda. Parmağı titreyerek indi. Bir adım geriye doğru attı.

“Geleceğim,” dedi son kez. İnançla başını sallayıp gitti.

 

 

BALAMİZ KUŞATMASI

Kuşatmayı sınırlara dayadıkları vakit, ordugah düzeni iyiden iyiye temin edilmişti. Demirdöğen, kuşatma komutanı olarak işini titizlikle yerine getiriyordu. Her bir bölükle teker teker ilgileniyor, kılıçların, mızrakların, mancınıkların, yayların sağlamlığını deneyip görüyordu. Börü Ocaklarından gelen haritalara göz gezdiriyorlardı.

Yüzbaşılar, on başılar harita üzerinde derin bir odaklanma halindeydiler. Aslantaş’ta işin bir hayli içinde bulunuyordu. Bu haritalar sadece buranın değil, Girayhan’a kadar uzanan toprakların da haritasıydı. Hepsi değişik yönlerden olası savaş stratejileri hakkında görüş alıyordu.

Demirdöğen, boynunu esnetirken orada bulunan Aslantaş’ın omzuna elini koyup sıktı. Yorgun gözleri burdan biraz uzaklaşmak istediğini söylüyordu. Aslantaş onun ne demek istediğini bir çırpıda anladı. Başlarıyla selamlaşıp ayrıldılar.

Haritada gösterilen yer hakkında konuşmalar devam ettiği vakit “Kolay gele,” diyen sese döndü. Aslantaş başını haritadan kaldırıp Gökçe’nin güzel gözlerine baktığı zaman derin bir heyecan hissetti. Öyle ki bugüne kadar neden böylesi görevler almayıp da Gökçe’nin daha evvelden kalbini çalmamıştı işte onu bilmiyordu. Gökçe yanlarındaki askerlerden ve alplerden çekinerek kendisinden bir miktar uzakta durdu.

Lakin gözleri işte o kadar uzak değildi. Aslantaş’ın aldığı bu görevden dolayı duyduğu övünçle adeta havalara uçuyor, etekleri zil çalıyordu. Obada bir alp olarak başladığı bu yolculukta bugün komutan yardımcısıydı. Yerinin ve ağırlığının gayet farkındaydı. Bu sebeple başını hafifçe salladı. “Teşekkür ederim.”

Yanlarındaki askerler, bıyık altından gülerek yanlarından uzaklaşınca Gökçe hemen yanına yaklaştı. Aslantaş’ta tüm bedenini ona çevirdi. “ Ne yapıyordun?” diyen meraklı sesine gülümsemiş, yanağını tutup geri indirmişti. Bakışlarını takip ettiğinde Aslantaş ciddileşti, bakışları sertleşti. Önündeki haritaya kısa bir bakış atıp çadırın dışındaki surlara baktı. Gökçe merakla onu izledi.

“Kalenin çevresindeki ormanlıkları, kalenin girişleri esnasında kapılar olması durumunda surlara atacağımız ipleri düşünüyordum. Mancınıklar surlara kaya atacak ve içeriye gireceğiz. Eğer kuşatma uzarsa tünel kazılacak ama yine de oraya gireceğiz.”

Gökçe, haritaya baktı. “ Şehir savaşının içine gireceğiz yani...” diyerek başını salladı. “Mancınıkları ben de kontrol ettim. Siz nereye uygun görürseniz oraya götürülecekler.” Aslantaş, yeniden uzanıp yanağını okşadı. “Hançer gelsin, beraber yerleştirelim. Ama şimdilik yerleri iyi.” Derin bir nefes çekti içine. “ Gurur duyuyorum seninle.” dedi dolu dolu.

Başını eline yaslayıp gözlerini yumdu. “Asıl ben seninle gurur duyuyorum... Bu masada, bu çadırda olman göğsümü kabartıyor...” Gökçe, gururla ışıldayan gözleriyle Aslantaş’a sımsıkı sarıldı. “Hatırlıyor musun, Hançer obaya geldiği günler ateş başına oturup da ne çok konuşurduk? Geleceğe dair hayaller kurar, ama yine kavga ederdik.” Özlem dolu sesi göğsünde can buldu Aslantaş’ın.

Aydınlık bir gülümseme kapladı çehresini. Hatta biraz da haylazlık. “Bilmez miyim? O alev gibi saçlara dokunmak için tek çarem kavga etmekti. Sen de az değildin ki ne o öyle büyüklük taslamalar, azar geçmeler? Şimdi olsa yine saçını çekerdim. “ İkisi beraber güldüler.

“Seni sürekli anneme söylüyordum. O da seni hep döveceğini söylerdi.” Aslantaş gür bir kahkaha attı. Gökçe yüzüne hayranlıkla baktı. Tek kaşımı kaldırıp sert durmaya çalıştı. “Neye güldün bu kadar?” Aslantaş, alev telinden önüne gelenini arkaya doğru özenle bıraktı. “Annen yanıma her geldiğinde, ‘Aferin oğlum! Çek saçını başını aklı başına gelsin. Siz birbirinize emanetsiniz.’ der ben de daha çok saçını çekerdim. “ Gökçe omuzlarını düşürüp kırgınca uzaklaşmaya çalıştı.

“Annemle iş birliği etmişsin desene! Hem de beni iki taraflı deli ederek!” Aslantaş uzaklaşan bedenini kolunun altına aldı. “Seni sevdiğimi başka nasıl söyleyebilirdim ki? Elbet saçlarını yolacaktım.” diyerek kendini aklamasını kaçak bir gülüşle dinledi Gökçe. Az öteden Demirdöğen ile Bahar’ın sesi duyulunca yavaşça birbirlerinden ayrıldılar.

“ Hançer bugün burada değil. İçeriden bir yarma harekatı düzenlenirse ne yapmayı düşünüyorsun?” aslında bağırıyordu Bahar. Demirdöğen’de onu duymazdan geliyor gibiydi. Bahar sabırlı durmaya çalışırcasına elleri belinde hançerlerini tutuyordu. “Yediğin yumruk anlama kıtlığı da yapmış belli!” diye bir daha bağırdığında önünde yürüyen Demirdöğen durunca duraksadı. Kalın kaşlarını çatıp Bahar’a doğru bir adım attı.

Aslantaş, Gökçe’nin kolundan tutup ordan uzaklaştı. Ama Gökçe gülüyordu. “Koca Oğlan, sonunda buldu mu dersin?” Aslantaş, yandan yandan Gökçe’ye baktı. “Her erin yoluna bir hatun yazılır göklerde ama yerde bulmak maharet. Ben buldum, o Koca Oğlan bulur mu bulmaz mı bahane?”

Gökçe burnunu kırıştırıp koluna vurdu. “Vefasız!’ Aslantaş omuzlarını kaldırıp indirdi ve onu da kolu altına alıp ordugahın kalbine ilerledi.

Demirdöğen, Bahar’ın morarttığı burnunu siler gibi yapıp göğsünü gerdi. Gayet kendine güvenir bir sesle, “Elbette karşılık vereceğiz merak etme, orduyu ona göre konuşlandırdık. Ayrıca madenlerde işlenen pusatlar öyle yaman ki teki dahi yamulmaz. Börü Ocaklarından elde edilen malumatlar ve haritalar sayesinde kuşatmadan zaferle çıkacağız.”

Bahar, gözlerini kısarak kaçırdı. “Tamam, öyle olsun. Hançer gelsin de bir de yeğenime sorayım.” deyip kaçmak istedi. Ama Demirdöğen’in yoğun bakışları altında sadece kekeledi. Kalbi pır pır attı. Sağa doğru adımlayınca o da önüne adımladı. Kaşlarını çatıp önce burnuna sonra da gözlerine baktı. “Çekil de hayde!”

Çekilmek şöyle dursun tam burnunun dibine girdi. “O attığın yumruğa ne kadar güveniyorsun sen? Bahar Hatun,” derken sesini iyice kısıp kalınlaştırdı. “Ben öcünü almadan yaşamayan bir erim. Bunu unutma.” Bahar, gözlerinin derinliklerinde öyle bir kayboldu ki o karşılık neydi düşünemedi bile. Onun yoğun bakışlarına ancak vurulan davullar ket vurdu.

 

***

LOURA

Kalbim hiçbir zaman ait olduğu kişiye atmadı. Nerede sevilmediğim yer vardı, nerede hor görüldüğüm, aptal yerine konduğum yer vardı işte ben oradaydım. Arkama dönüp baktığımda aslında hep olmamam gereken yerde durduğumu görüyordum.

Yorulduğumu hissediyordum ama mecburiyetlerim... Mecburiyetten canı çıksın! Artık tercih edilen değil tercih eden olmak tek yolumdu... Hissetmek değildi bu, biliyorum. Yolum diyebileceğim bir maceraya çıkmak içinse, güç benim tek yoldaşım olmalıydı.

İşe, düşmanım diye bildiğim ve asla ittifak etmeyeceğim insanların askerleriyle kendi sarayımı ele geçirmeye giderek başlamıştım. Ardımda simsiyah kıyafetleri olan, yüzleri kara insanlar vardı. Şehrin dev kapısı benim açıldı. Sokaklarında atlılarla girerken çok da emin değildim kendimden. Yaşamakla ölüm arasında artık bir fark görmemeye başlamıştım.

Yaşam bu kadar mı zalimdi? Yaşamaya isteği olana ne diye merhameti yoktu? Sırtımda sevilmemenin ve ihanete uğramanın acısı vardı. Aşk zannettiğim şey bile meğer bir aşk değilmiş. Beni yıllarca avutmuştu bu sanrı, gözümü boyamıştı. Ve belkide babama karşı kışkırtmış bile olabilirdi...

Sahi, ben babamı nasıl öldürecektim? Darbeyi yapıp başa nasıl geçecektim, işte bunları hiç bilmiyordum. Kıvrımlı sokaklardan geçerken atımın nal sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Sinsi bir rüzgar boynumdan içeriye giriyor ve beni üşütüyordu. Üşümeme bir çarem yoktu.

Yaşamım boyunca pişmanlık duyacağım o şeye adım atıyordum. Ama artık beni görmezden gelen babamın ve canıma kast eden George'un canını almak için o tahta geçmek sonsuza kadar katlanabileceğim tek yanlıştı. Belki o yanlışla kalbim bir daha hiçbir insana dönmezdi ya da kalbim diye bir şey olduğunu hatırlamazdım.

Kahverengi taşların aralarına doldurulan çamurların yükselttiği evlerin arasından geçiyordum. Yerde küllerin döküntüsü vardı. Nal sesleri tok tok sesler çıkarırken birkaç adam sırtlarındaki bohçalarını beni gördükleri anda bırakıp kaçınca yakıp yıkmak istedim her şeyi. Berk’i obanın önünde Hançer'in gözlerinin içine bakarken yok etmek istedim. Canını yakmak bedel ödetmek istedim ama elimde tam da bildikleri gibi güç yoktu.

Şimdi olduğu gibi kimse beni önemsemiyor, sırf ardımdaki adamların ürkütücülüğünden kaçıyorlardı. Onlar için bir kuklaydım. Esir, dayak yemiş bir prensesten başka hiçbir şey değildim onlara göre, gücüm yoktu.

Ama onlar... İkisi de birbirine denk hatta kadın erkekten bile üstündü. Her şeyi yapabilirler, her şeyi hükmü altlarına olabilirdi ama benim hiçbir şeyim yoktu. Damarlarımda ateş gezse daha rahat olurdum.

Dev saray kapısına varmak üzereydim. Hiçbir şeyim yoktan her şeyim vara dönmek için bu oyuna katılmış, her dediklerini onaylamıştım. İstedikleri yeniden fikirlerime uçuştu. Savaşlarına katılmayacaktım. Lazım olmadıkça asker göndermeyecektim. Babamı öldürecek, yerine geçecektim.

Her şeyi görebiliyordum... Sokağın başında beni görüp elindeki bebeğini yere düşüren o küçük kızı, annesinin eteğinden tutarak kaçmaya çalışan erkek çocuğunu, şehrin sokaklarında devriye gezenleri, bana bakışlarındaki o küçümseyici ifadeyi...

Saçlarım rüzgarla birbirine karıştı, başıma hiçbir şey örtmemiştim. Onların börklerinden takmayı reddetmiştim. Onlara benzemeyi reddediyordum. Devam ettim yoluma, elimle saçlarımı bile düzenlemek istemedim.

Saray kapısından içeriye girdiğim vakit muhafızların sert ve acımasız gözlerinde gördüğüm şaşkınlık bir nebze olsun kendimi iyi hissettirmişti. Demek ki birilerinin gözünde olmazları olduruyordum. Kapılar önümde bir bir açılırken o büyük kapıların gıcırtıları kulaklarımda yankılandı. Başımı kaldırdığım an balkonda onu gördüm.

Babamın bana olan bakışları her zamanki gibi boş, içinde yaşadığı duygular her zamanki gibi anlaşılmazdı. İçeride belli belirsiz olan askerler dört dönüyordu. Beni gördüğünde elini kaldırdı. Çevreme baktım, bana bir şey demediği ortadaydı. Askerler her ne yapacaklarsa durdular.

Kılıç, ok, yay ve mızraklar geldiği gibi geri götürüldü. Kaşlarımı kaldırıp düşünmemeye çalıştım. Onu hiçbir zaman anlayamayacaktım. Onun ne yapmaya çalıştığını hiçbir zaman anlamayacaktım çünkü gücü olan bu kadar sessiz durmamalıydı. Bozkırda bir hakimiyet savaşı varken, şehirlerimize sığınmamız içerideki hiyerarşiyi aşıp özgür olmamız gerekiyordu. Ben Hançer ve Berk'in yanında bunu görmüştüm.

Biz gücümüz var zannederek kendimizi avutmuştuk. Atımdan indiğim vakit seyis hızla yuları kapıp uzaklaştı. Bense sanki çırılçıplak kalmış gibiydim. Ellerim titriyordu, ne yapacağımı unutmuştum. Ne için geldiğimi anlamadım. Yanımdaki askerlerin hareketlenmesiyle ne yapacağımı tekrar hatırladım. Evet ben bugün babamı öldürecektim. Ben bugün onun canına kıyacaktım.

Sarayın içine açılan kapısından girdiğimde her taraf sessizdi. Ne cariyeler ne temizlikçiler ne aşçılar ne de muhafızlar vardı. Sanki bugün ölüm sessizliği vardı. Üzerimdeki kaftanın eteklerini kaldırarak merdivenleri çıkmaya başladım. Bu elbisenin içinde kendim değilim. Sanki, sanki ben Hançer Giray’ın bir yansımasıydım. Gece nehire yansıması vuran ay misali onun bir yansımasıydım. Asla o olamayacak ama ona benzeyecek biriydim...

Birinci katı bitirip sağa döndüğümde büyük kapıyı gördüm. Bir koku sardı burnumu. Çocukluğumdan bir koku... Sanki az önce biri buraya gelmiş gibiydi. O biri uzun zaman sonra ilk defa anılarından çıktı.

                             

  ***

Koridorda nefes nefese koşuyordum. Annem, babam, tanımadığım bir kadın (muhtemelen cariyesiydi) ve babamın piç diye anılarak ortaya çıkan oğlu, Haldor. Onu bana babam tanıtmıştı lakin, konuşturulmamıştık. Bana akıllı bir kız olup bu konu hakkında yardımcı olmamı istemişti.

Bir kardeşim olduğu için o kadar sevinmiştim ki o gün, gözlerimden ışık saçıyordum. Hepsi Haldor'u sarmak ona sarılmak, iyi ki geldin demek içindi. Ama ağabeyimin gözlerinde derin bir kin ve öfke vardı sanki onun hayatını çalmışım gibi davranıyordu. Annem onu gördüğü andan itibaren ayılıp bayılıyordu.

Yanındaki kadın Haldor'un annesiydi bunu biliyordum artık, anlayabiliyordum. Her şeye rağmen içimdeki sevgiye tutunup Haldor'un eline uzanmıştım. O ise elini sertçe çekmiş ve hatta beni omzumdan geriye doğru iteklemişti. Yine o gün üzerimde bugün giydiğim kaftana benzeyen küçükken giydiğim bir elbise vardı. Elbisenin arkadan eteğine basmıştım.

Eteğin yırtılma sesini duymuştum. Gözlerim dolu doluydu ve burnuma o gün Haldor'un üzerinden yayılan deniz kokusu geldi. O an anlamıştım ki deniz benim için ayrılık, kin, öfke demekti. Annem o gün beni kolunun altına çekmiş sıkıca sarılmıştı.

Babam hiçbir şey yapmamış, sadece gözlerimin içine bakmıştı.

Haldor ise babama inat ayağının birini yere vurup omuzlarını havaya kaldırmıştı. "Bu yüzü bir daha asla unutamayacaksın!" diyerek annesini de alıp saraydan çıkıp gitmişti. Benim annem de o gün bugündür bu sarayda yaşamıyordu. Ailesinin yanında, beni kendisinden ve sevgisinden mahrum bırakmıştı.

                                                  ***

Yıllar sonra babam bana hanedanın daha fazla bölünmemesi, diğer hanedan üyelerinin akrabalarının bizlere bir başkaldırıda bulunmaması için en doğru olanı yaptığını söylemişti. Onu göndermişti. Babam da bende Haldor'u bir sır gibi saklamıştık.

Annem gibi reddetmemiştim onu. Babam da başka çocuklar peydahladı, hepsi saray dışında şatolarında yaşamaya devam etti. Kimsesiz gibi saray köşelerinde, kardeşsiz yaşadım. Bugün burnuma çalınan o deniz kokusuyla bununla yeniden yüzleşmiştim.

Böylelikle bir daha kimsesiz kalmıştım. Tahta odasının kapısına işlenenlere dokundum. Altın varakların işlendiği sırmalara, ağaç köklerine dokundum. Bu kapıya ne çok bakmıştım zamanında ama şimdi son kez Prenses Loura olarak bakıyordum.

Kapıyı sadece parmaklarımla dokunmam yetmişti. İçeriden muhafızlar kapıyı açtı ve bana sırtı dönük, elleri belinde bağlı ama yine suskun babamı gördüm. Taht odası en son hatırladığım gibiydi. Sadece masaya saplanmış bir hançer dikkatimi çekti. Ordudan birkaç askerin konuşmalarını duyuyordum.

“Geldi mi?” diyordu.

“Geldi ama ondan önce diğeri geldi.”

“Desene, buralar hiç karışmadığı kadar karışacak.” Ne kadarını anlamıştım emin değildim. Duyduklarımı anlamıyordum. Babamın bedenine baktıkça bu işi yapma isteğim o kadar uzaklaşıyordu ki... Öfkeliydim, nefret ediyordum ondan ama...

Arkasına dönmedi. Bakmadı. Onun gözlerime bakmayışı ağrı gibi sızdı zihnime. O anda elim belime gitti. Artık beni yöneten neydi bilmiyordum. Ona doğru adım adım yaklaştım. Bana bir kez olsun arkasını dönmedi. Ben onun sırtına bakıyordum.

Buraya gelmeden önce hançerimi kanından çıkarıp belime takmıştım. Hangi ara yaptığımı ve bunu düşündüğümü anlamadım. Bu sebeple hançerimi kaldırırken ses dahi duymadı. Ne yaptığımı dahi sorgulamadı Kral Petro...

Yüzüme bakmadı, camdan dışarıya baktı. Oysa gerçekten ama gerçekten en büyük pişmanlığını işte şu an yaşayacaktı. Hançerimi boynuna doğru kaldırdığımda elim titreyerek ensesindeki saçları tuttu, başını kendime çekip hançerimi boğazına boylu boyunca bastırarak çektim.

Kızıl kan pencereye doğru sıçrarken hançerim kana bulanmıştı. Nefesim kulaklarımda, ağzımda, burnumda adeta bir tufan gibi duyuluyordu. Ayaklarındaki derman kesilerek yere yığıldı. Babam ellerini boynuna sardı, nefes alamadı. Ağzından hırıltılar çıktı, sanki kendinden geçiyordu, sanki bir şey boğazına kaçmış gibiydi.

Hayır boğazına hiçbir şey kaçmamıştı.

Onu ben öldürmüştüm.

Onu sonsuza değin kara toprağın altına gömmüştüm.

Son çırpınışları içindeyken bana bakmak bile aklının ucundan geçmediğine emindim. Kocaman olan gözleri deli gibi dönüyordu. Eminim ki en büyük güveni olan ben ona en büyük ihaneti tattırmıştım. Ağzından ve boynundan çıkan kanlara baktım. Artık ne yapabilirdim ki?

Hiçbir şey.

Zamanında George’a öfke kusan, onu kınayan ben bugün kendi babamı öldürmüştüm. Bana işkence edilirken, şerefim ayaklar altına alınırken babamın tek bir asker dahi çıkarmayışı içime öyle bir oturmuştu ki şimdi kendi intikamımı kendim almıştım.

Ben prenses Loura’yım.

Artık bu savaşı ben kazanmıştım.

Kapıdaki muhafızlar seslerden dolayı içeriye girdi. Lakin ikisi de donup bana baktılar. Ne yapabilirlerdi ki? Kural belliydi: Devrilenin yerine deviren geçer.

Hançerimi artık son nefeslerini alan babamın başucuna bıraktım. Yerde nefes almak için öyle bir debeleniyordu ki gözleri yine beni görmüyordu. Bana bakmıyordu bile... Herhalde beni George ile ayıran, Kral Freud ile Kral Petro arasındaki evlat sevgisiydi. O, cariyelerden olma oğullarını kızlarını hep eşit sevdi gözümün önünde.

Belkide ona yardıma dahi geleceklerdi savaşında ama bana. Boynu kırık bir kuştan farkım yok muydu sahiden?

Muhafızlar babamın yanına koşmak isteyince sadece elimi kaldırdım. Gözlerim yerden kalkmıyordu. Geri dönülmeyeceğinin farkındaydım.

O anda babam bir daha asla almak için çabalayamayacağı son nefesini bırakıverdi. Kimdim? Kim bu elleri titreyen? Uzanıp şah damarına dokundum. Hançerimi yerden alıp burnuna hançerimi koydum. Hayır, nefes almıyordu artık, bitmişti. Gözleri boşluğa bakarak öldü. Gözlerini kapadığımda ancak muhafızları çağırdım.

Sesimi nasıl çıktığını bilmiyordum sadece onlara, "Onu alın ve sarayın orta yerindeki bahçeye gömün." diye emir verdim. Muhafızlar gözlerime şaşkınlıkla baktılar, onlar da bir tur nefesini kontrol ettiler. Muhafızlar babamın cesedini çıkardıktan sonra içeriye koşarak üniformasıyla bir Binbaşı girdi.

Binbaşı’nın gözleri kocaman, nefesi sık ve öfkeliydi. Onu ilk defa görüyordum. Gök mavisi gözleri, kumral saçları, iri yay gibi bedeni vardı. Çektiği kılıcını kalbime doğrulttu. Aramızda tam iki adım mesafe bırakana kadar durmadı. Başımı kaldırıp çenesi ile göz göze geldiğimde kılıcını boynuma doğrulttu. Ona ve kılıcına bir an bakıp sadece iki parmağımla onu göğsünden geri ittirdim ve gitti de.

Körük gibi inip kalkan bedenine dokunmak ölümle yaşamın arasındaki o ince çizgiyi keşfetmemi sağlamıştı:

Nefes.

Binbaşı ellerime, yüzüme ve yerdeki kanlara bakıyordu. Kılıcının demiri kanın zalimliğiyle ışıldadı. Gözlerinde an be an öfke meydana çıktı. Başım kırılacak gibi hissediyordum. Kimsenin öfkesi beni kendime getirmezdi. Sanırım yaşayan birilerini görmekten tiksiniyordum...

Midem bulanırken cehennemim olsun istediğim mavi renk gözlerine baktım. Deniz.

Deniz kokusu.

Tuz.

Dudaklarını ısırıp bıraktı, dişlerini sıkıp öfkeyle fısıldadı. " Sen ne yaptığını zannediyorsun? Tam da savaş esnasında Kral'ı öldürmek de ne demek? Sen Tanrı aşkına ne yaptığını zannediyorsun Loura! Neredeydin bugüne kadar? Sana ne oldu da sen babanı öldürdün!" Kılıcı boynumun hemen yanında ama bana dokunmuyordu. Sona doğru bağırdığından da baş ağrım daha çok arttı. Gözlerine baktıkça içimde boşluk artıyor ama ne yaptığımın farkına varıyordum. Önce dudaklarım ağlayacak gibi titriyordu. Kendime uzaktan bakar haldeydim, dişlerim birbirine vurmaya başladı.

Ellerimi artık zapt edemiyordu. Derin bir nefes aldım. Gözlerime gelen yaşları geri götürmek istedim ama olmadı. Başıma geriye doğru attığımda deniz mavileriyle göz göze geldim. O gözlerinde gördüğüm anlayış ve üzüntüyle sanki içimde bir şeyler koptu. Boynuma doğru tuttuğu bir kılıcı varken fazla anlayışlı davranıyordu. Bu biraz olsun, sarayda bana arka çıkmasını umduğum biri olması anlamına geliyordu.

Burnumu çektim ve ona başımdan geçenleri anlatmaya başladım. “George beni esir etti. Bana işkence etti. Hayatım kimsenin umrunda olmadı. Kendimi yeniden ayağa kaldırmak için neler düşündüm neler hissettim biliyor musun? Yakut Berk’i bana aşık sanardım... Ama o da beni kandırmış. Ben, herkesin oyuncağı olup ezildim... Bedel ödetemez miyim Binbaşı?”

Her sözümle biraz daha öfkeleniyor biraz daha kasılıyordu ve bunu nasıl yaptı bilmiyordum ama bir cinayet işlememe rağmen babamı öldürmeme rağmen bana kendimi iyi hissettirmişti. Birine neden yaptığımı söyledim diye sonuçlar ortadan kalkar sandım belkide. Sözlerim bittiğinde ve gözümden o lanet damla akınca kılıç tutan elini kararsız kalarak indirdi.

Uzanıp yaşımı sildiğinde, Binbaşı yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Onun bana gösterdiği bu yakınlığı tüm varlığımla ittim. Ama o gözümden akan bir damla yaşı yine usulca sildi. Ben ne diyeceğimi bilemedim ama bunu onun bana destek olacağı anlamına yordum. “Birazdan kan akacak Prenses.” dediğinde kendimi onaylamıştım. Başımı salladım. Bunun için zaten aşağıdaki adamlar vardı.

Sesi kısıktı, eli yüzümü sıkıca kavrıyordu. “Bu yaşadıklarından sonra herkes bedel ödemeye razı olmalı zaten Prenses. Ama en büyük bedeli George ödeyecek. Tahtı ve canıyla.” Gözlerine onu anlamak için baktım. İnanmam gerekiyor muydu sahiden? Sanki bir denizde yüzüyordum gözlerine bakmaya devam ettikçe.

Ona sadece başımı sallamakla yetindim. Binbaşı iki adım geriye çekildi. Kılıcını bir daha bana doğrultmadı. Aşırı sıktığı çenesi adeta yerinden kopacaktı. Bir kanlara, bir bana ve bir de kılıcına baktı. “Doğru olanı yapmam lazım...” diyen fısıltısını işittim. Ardından kendine dediği gibi de yaptı. Elini göğsüne sertçe vurdu, ardından bir dizini yere vurdu. Kılıcı iki eli arasında yükseldi. Nefret ettiğim bir ışıltıya sahipti onun kılıcı artık. “Yaşayacağınız tüm zorluklar karşısında, sizinle beraberim Kraliçe Loura.” Dedi dimdik gözlerimin içine bakarak.

Onun bana olan sadakatinden şüphe etmek değil, kullanmak tek yolumdu. Sadece başımı salladım. Koridorda kargaşa sesleri gelmeye başladı. Babamın cesedini elbette göreceklerdi. Aynı anda dışarıdan da bağrışma sesleri geldi. “Binbaşı Prenses’in yanındaysa ve cesedi önümüze gelmediyse anlaşmaya varmalıyız!”

“Seni ahmak herif! Doğru olanı değil, yerinde rahat etmeni kim sağlarsa ona sahil çıkmalısın!”

“Ölen öldü askerler! Kendinize gelin!”

“SAVAŞ!”

Vuruşma sesleri geldiği vakit, Binbaşı kılıcını bize siper ederek beni ardına aldı. Demirlerin çığlığı andıran sesleri kıyamet gibiydi. Her vuruluşunda tüylerim ürperiyordu.

Kapıya baktığımda gördüğüm tek şey vardı. Kan. Sesler artarken kapı bir anda çıkan itiş kakışla açıldı. Kara Ozan’ın adamları içeriye girerken kılıç sallamaya devam ediyordu. Binbaşı bana döndü. “Onlar senin adamların mı?” Başımı salladım ve bende kılıcımı çekip aralarına katıldım. Üstüme atlayan bir askeri önce kolundan ardından da karnından yaralayıp yere serdim.

“Binbaşı, sana bağlı askerlerine haber ilet. Bugün burda çok kan akacak.” Son gördüğüm o gözlerinde, bana karşı beslediği inançtı. Bende ölümden başka hiçbir şey göremeyecekti, bunu bilmiyordu.

Kılıcımı kınından çıkarıp adamların yanında yerimi aldım. İçeriye giren askerler, babamı öldürdüğüm için kinle dolu askerlerdi. Beş kişi saldırdıklarında adamlar karşılık verdi. Ama taht odasına daha fazla girdiklerinde kendimi daha öne attım.

Sağa vurduğumda bir onbaşı da kılıcını sola sallayıp beni durdurdu. Aynı anda geri çekilip bu defa göğüs göğüse çarpıştık. Kılıcımı tutan koluma ağırlığı verdikten sonra diğeriyle yüzüne yumruk attım. Sendelediği vakit durup ne yapması gerektiğini düşünsün diye zaman verdim ama o hırsla benimle vuruşmaya devam etti.

Onbaşı ile kıran kırana bir kılıç dövüşü yaşadığım o anda sağ tarafımdan gelen bir askerle geriye doğru gittim. O aralığı Binbaşı’nın yay gibi gerilmiş bedeni doldurdu. Ona arkamı dönüp bir başka kılıcı karşıladığımda onunla sırt sırta verdim. Bitmeyen bir savaş vardı ama savaşmaya değerdi.

“Arkamdan ayrılma Loura!” Bağırdığı vakit sırtından hissettim sesini. “Çok geç!” diyerek karşımdaki ile yumruk yumruğa kavgaya tutuştum. Ondan sonra beş kişiyi daha kılıcımla doğradım. Binbaşı, eli kolu her yerdeydi. Askerler kan gölü yaratmış taht odasında uzanıyordu. Tam bu esnada içeri girenler durdu. Gelmez oldu.

“Binbaşı!” sesimi hemen duydu. Hızla bana döndü. Yanıma gelip bedenimi süzdü. “İyisin değil mi?” elimi uzatıp zırhının üstüne, tam göğsüne koydum. “Üstlerinden birini görmedim. Askerlerinle sarayın içinde bir set oluşturun. Onlar muhakkak konuşmaya geleceklerdir. “

Yüzümü inceledi. Bakışlarını benden çekmeden hafif bir baş işaretiyle yanındaki askeri kışlaya gönderdi. Arkama baktı, gür sesiyle bağırdı. “İçeriye! Nöbet! Hemen!” Askerler kusursuz bir itaatle emrini yerine getirdi.

Nefes nefese kaldığımı hissettim. Omzumu tutup beni sarstı. “Betin benzin yerinde değil, iyi misin?” Sarsılmaya devam ediyordum sanki. Başımı salladım. Arkamdaki tahta baktım. Oraya oturmak istedim. Kılıcımı yere bastırarak güç bela adımladım.

Taht...

Gücümü tüketen, belkide aklımı alan... Gözlerimi sıkıca kapatıp üzerine oturdum. Kolçaklarının işlemesine dokundum. Kollarım kalkmıyor sanki. Binbaşı, beni izlerken duyduğu sesle kapıya gitti. Ordaki askerlerle konuştu bir süre. Kulaklarımın uğultusu yavaş yavaş dinerken Binbaşı’nın sesiyle yeniden ayağa kalktım.

“General sizinle bir görüşmek istiyor Kraliçe Loura.” Kraliçe... İlk defa duymuşum gibi hissediyordum. Elimle gelmesini söyleyip kaftanımın kanlarını baktım. Savaş beni kanlı kıyafetlere bürüdüğü vakit büyüdüğümü hissettim. Başımı kaldırdığımda kanlı suratlı General’i gördüm. Binbaşı önünde bedenini çapraz tutarak ona engel oluyordu.

Kılıcını ayaklarım ucuna fırlattı öfkeyle. “Bu savaş, neden çıktı Prenses! Babanız ölmeyi hak etmeyen biriydi!” Başımı iki yana sallayarak ayak uçlarıma gelen kılıcını ittirdim. “Seni, tanırım General.” Ona doğru adımladığımda Binbaşı’nın sert bakışlarını üzerimde hissettim. Umursamadım, yüz yüze geldim.

“Sarayda kan gölü var! Beni tanıyorsanız bunu yanınıza bırakmam! Bu-” Üzerine şöyle bir göz gezdirip, “ Taht benim, hüküm benim! Sen kim oluyorsun?” diyerek sözünü böldüm. Dumura uğramış bir şekilde sustu. Kılıcımı havaya kaldırdım.

“Ben, Kraliçe Loura! Bana boyun eğmeyen hiç kimseye acımam! Sende dahil,” diyerek kanlı kılıcımın ucuyla göğsünü dürttüm. Ölümcül bir sessizlik kapladı sarayı. Başkaldıran herkes çıktığı deliğe geri girmişti. Ölüler kaldırılmış ve artık sessizlik mezarlığım olmuştu.

Tahtta üç kişi duruyorduk. Ben, Binbaşı ve öfkesini yutmaya çabalayan General. Son güneş, camdan içeriye sızdığı vakit kalbime düşen ağırlıkla cama yaklaştım. Hançer ve alpleri bekliyordu. Ya hezimetimi ya da zaferimi. Hayır, ya hezimetini ya da zaferini...

Binbaşı’nın göreceği bir parmak işareti yaptım. Arkamda belirdi. Akşam karanlığı yavaş yavaş örterken her bir yanı havadaki son kuşlarda yuvalarına döndü. “Buraya geldiğim adamlardan birini çağır.“ Elini göğsüne basıp geri çekildi.

General’in köz misali nefeslerini umursamadan babamdan kalma kağıt ve kalemi alıp ona bir mektup yazdım. Karanlık, üzerime doğmuştu aydan da parlak...

***

 

HANÇER

“Sence başarabilecek mi?” diye sordu Yakut belki endişeyle. Kurtların uluması kulaklarında bir cevap gibi çınladı. Hançer’in ve diğer alplerin gözleri kalenin çevresinde gelişen şehirdeydi. Hayat el ayak çekiyordu artık.

Karanlık yaklaşmış, son kuşlar göklerde uçuyordu. Kurtlarının hırıltıları gökyüzünün hakimlerini ürkütmüyordu. Surları üzerinde geziniyordu hepsinin dikkatli bakışları.

Lora bunu başarabilecek mi diye bekliyorlardı. Gözleri kısıldı Hançer’in, Yakut Berk’e döndü. Rüzgar yüzlerini yalıyordu. Önüne gelen bir tutam saçını yüzünden çekip emin bir şekilde başımı salladı.

“ Başarır. Başarmazsa yapılan bu saldırı karşısında karşılık görecek. Kara Ozan’ın adamları bu yüzden yanında. Tek çekingemiz hanedandan biri orada bulunmasın.” Yakut Berk, kaşlarını kaldırıp ona yaklaştı. “Onların hanedanları bu kadar kuvvetli midir ki?”

Hançer başını salladı. “Elbette güçlüler lakin aynı Giray gibi dağınık yaşıyorlar. Aslında bir araya gelseler yeryüzünü dağıtabilecek güce sahipler. Onlar iki devlete bölünmeyi daha uygun gördüler. Geçmişte yaşadıkları savaşlar ve kayıplar onlara bugüne getirdi.”

Önüne döndü. “Lora babasının ölümünü başaramazsa eğer onun canını almaktan ordu zevk duyar ve tıpkı geçmişte olduğu gibi yine devlete ikiye bölmekten çekilmezler.” Sustular yeniden. Kırk alple gecenin bastıran soğuğuna direniyorlardı.

Yakut Belki, anlamıştı artık yapacak hiçbir şey kalmadığını biliyordu. Loura geleceğini ve dahi onların da geleceğini elinde tutuyordu. Başarırsa Hançer Giray bir cephede savaşmadan zafer kazanacaktı.

Sessizlik uzayıp giderken gün akşam olmuştu artık. Ay, bir bıçağın demirinden yansıyan ışık gibi göz alıcı şekilde parıldıyordu. Buna rağmen karanlık üzerlerini yorgan gibi örtmüştü. Loura başardı mı yoksa başaramadı mı hala bilmiyorlardı. Atlarla derin bir sessizliğe büründüler. Hançer Aktolga’nın üzerinde elleri önüne bağlı kaftanına sarılmış bir şekilde kaleye bakıyordu.

Neler olup bittiğini en ufak bir harekette bile tahmin etmeye çalışıyordu. Derken bir atlının şehirden dört nala açıklığını fark etti Yakut Berk. Atlı şehirden çıktı, koşturdu koşturdu şehirden çıktı. Sonra bulundukları tepeye doğru tırmanmaya başladı.

Aktolga hareketlendi, heyecanlanmıştı. Üzerindeki siyah kıyafetlerden Kara Ozan’ın adamlarından biri olduğu anlaşılıyordu. Hançer atının yularını çekti, karşılığı derin ve gür bir kişneme oldu. Kurtları da kuvvetli bir şekilde uludu. Arka ayaklarının üzerine şaha kalktı yağız atı.

Yelesi rüzgarda savruldu. Ön ayakları yere değdiği vakit Kara Ozan adamı da aynı şekilde bir ıslık çalarak karşılık verdi. Adam yanlarına geldiği vakit sabırsız alpler konuşmasını istediler. Adam bunun üzerine hemen anlatmaya başladı. “Kraliçe Loura başardı. Taht artık onundur.”

Hançer’in kaşları çatıldı. “Karşı çıkan olmadı mı?” Adam başını salladı. “Oldu, çokça da kan aktı. Ama Binbaşı denen adam arkasında durdu. General’in önünü aldı. Taht odası kana bulansada hepsi gömüldü. Şimdi, taht sadece onundur.” Kaşları çatık bir şekilde başını salladı, yönünü yeniden saraya döndürdü. Adam, kuşağından çıkardığı kağıdı Yakut Berk’e uzattı.

Hançer’in aklından bir sürü ihtimal geçerken rüzgar ılık ılık esmeye başladı yüzüne. Elini göğsündeki yara izine götürüp bir müddet düşündü. Adam, atının iplerini boynuna vurup yol almak isteyince eliyle onu durdurdu. Çatık kaşlarını adama çevirdi. “Loura’ya dikkat etmesini söyle. Sizde, o General ve Binbaşı’dan daha fazla yakınında durun. Canını sizden başkasına emanet etmeyeceğim!”

Adam ürkerek başını salladı. Gerisin geri dönen adamın ardından bir müddet daha baktı. Sonra Yakut Berk’e elini uzattı, mektup avcuna kondu. Bir çakmak sesi duydu arkasından. İki taş sertçe birbirlerine çarptıktan sonra bir odunun ucuna takılan bezi ateşe verdiler. Meşalenin kısıtlı ışığı altında mektubu okudu:

İstediğin gibi oldu. Savaşa girmeyecek, oturduğum tahtın kendisine sahip çıkacağım. Bundan sonra görüşür müyüz bilmem ama kaftan için sağ ol. Düşman olarak karşı karşıya gelmediğimiz her an yaşamın keyfini çıkar.

Kısa cümleler akıp gitti ve mektubu katlayıp kuşağına geçirdi. Alplerine dönüp, “Gidiyoruz.” diyerek öne geçti. Yolları geldikleri gibi geri gidiyorlardı ama tek farkla.

Tek kan akıtmadan bir zafer elde etmişti.

 

***

 

OBA

“Sonra dayı? Sonra ne oldu de hele?” diye hevesle Gökalp’in kolunu sarstı Yıldız. Herkesi mest eden hikaye başka bir sona gebe olduğunu en baştan hissettirmişti. Gökalp, başını şöyle bir gururla kaldırıp dinleyenlere çevirdi. Yıldız, Darulgan, Altuğ, Berk Giray, Günbala, Tulpar ve Elçi Havar Skald. Omuzlarını indirip kaldırdı derin bir nefes çekerek.

“Yıllar yılı bu sevda kötü bitti diye anlatırlar. Ama iş öyle sizin sandığınız gibi değildir. Tanrı Dağlı, sevdiğini ölümün kıyısındayken bağrına basmıştı. Herkes ölümün onları sonsuza değin ayırdığını söyler. Yakut toprakları sevenin kolay kolay kavuşamadığı, erkeklerinin berk yüreğiyle tanınır.” Bakışları tam bu esnada Berk ile kesişti. Bilgece başını salladı.

“Gelelim, asıl sona. Tanrı Dağlı, sevdiğinin yüzündeki gülümsemeyi görüp yanağını okşamış. Kalksın diye güneşe, aya, Gök Tanrı’ya yalvarmış. Yelden aman dilemiş. Buluttan şifa... Gün doğumlu gözlere sahip o güzeller güzeli hatun nihayet ayılmış. Tanrı Dağlıyı dibinde görünce dili damağı kurumuş. Bakışlarını kaçırmış ama hasretinden yanan gönlüne söz geçirememiş. “

Tulpar, yanında duran hatununun uzanıp elini sıktı. Birbirlerine huzurla gülümsediler. Yıldız’ın da gözleri Darulgan’a kaydı. Titrek nefesler alıp verdiler. Berk’in gülen gözleri yere dalmıştı. Ragnar’ın kalbi aşkla yanıp kavrulurken anlatmıştı ona bu destanı. İkiside sevdalarına geç kalmamak için bir öğüt bellemişlerdi bu destanı.

Gökalp, yalnız kalan yüreğinde bir esinti dahi duymamıştı ömrü boyunca. Yine önünde onu dinleyenlerin sevdalarına bir sırdaş olmuştu. Ellerini dizlerine vurup herkesi kendisine baktırdı. Dalgın gözler yeniden ona döndü.

“ Ee, o kadar dedim sizin bildiğiniz kötü şekilde bitmedi diye. Tanrı Dağlı alnından öpüp hatunu kılmış o görklü hatunu. Anasına götürmüş, gelinini. Kırk gün kırk gece baharda, kırk gün kırk gece yazda düğün etmiş. Çifter çifter evlatları olmuş. Bir sürü kızları ve oğulları olmuş. Evlatları büyümüş, çoğalmışlar illere dağılarak. Ana babasının aşklarını sonsuza değin anlatmışlar. Bize de bu destan kalmış.”

Herkesin kalbinde huzur bulmak isteyen o taraf sevinçle inledi. Günleri hiç bu kadar güzel geçmemişti. Berk, sevdasının da dört bir yana destan olmasını diledi. Destan hakkında güle eğlene konuşanlara odaklanamadı bile. Tam bu esnada obanın davulları heybetle vurulmaya başlandı. Ayaklanıp dışarıya çıktılar.

Obanın içine atları toz kaldırarak gelen elbette Hançer’in ta kendisiydi. Uykusuz, yorgun ama güleç yüzlüydü. Atından indiğinde ahalinin seslenmelerine karşılık verdi. Çocukların başlarını okşadı, ayaküstü kuşatmayı soranlara evlatları, sevdikleri hakkında bilgi verdi. Nihayet ailesine döndü. Hatunlarla kucaklaşıp erlerle tokalaştı. Sıra Berk’e geldiği vakit, ona elini uzattı. Berk, elini zevkle tutup sıktı. Herkesin önünde fazlasını yapmadılar. İçeriye girdiler.

Postuna geçtiği gibi Gökalp gülümseyerek az önce ne yaptıklarını anlattı. Ruhunda onunla anlaşmak, iyi olmak için ayrılan kocaman bir yer vardı adeta. “ Tanrı Dağlı destanının güzel biten sonu üzerine sen geldin. İyi ki geldin, yeğenim.” Hançer gülümseyerek başını salladı. Küçükken en çok dinlediği destan buydu şüphesiz. Berk’e bakıp gülümsedi. “O mutlu son değil miydi? Yoksa sen üzülmesinler diye yeniden mi deyişledin dayı? “

Herkes kıkır kıkır güldü. Gökalp şiddetle reddetti. “ Olur mu hiç! Zaten hiçbir destanın mert ve güzelleri kötü bir sona uğramamalı. Yoksa bitmez ki canı yananlar.” Sözleri derin bir etki yarattı üzerinde. Gülüşünü kaybetmeden uzanıp omzunu sıktı. Dayı yeğen aralarında gülüşürken “Hakkın var, “diye araya girdi Berk.

Hançer’in elalarına esir olurken devam etti. “Canı yana yana yüreğinin mezarını kazanlara can suyu mutlu sonlar.” Birbirlerine akan yüreklerinin coşkunluğunu tattılar. Gökalp'in imalı gözleri aralarında gezindi. Genzini temizleyip yeğeninin elini sıktı. Gülen yüzü kendisine dönünce içine oturan hüzne mahal vermeden bir çırpıda konuştu.

“Bu cengin ardından bir toy kuralım. Biz haberi dört diyara yayarız. “ Berk’in gözleri, ağırca ikisi arasında gezindi. Çenesindeki kemikler belirginleşti. Nefesi kesildi. Derin bir hülyadan uyanırcasına irkildi. Şüphesiz aynı bakış Hançer’inde gözlerinde mevcuttu.

Gözler diyoruz hep. Ruhun aynasını, dudakların bitiremediği nice cümleleri o tamamlamaz mıydı? Hatunlar şaşkınca konuşmaya başladı. Erlerse başları önde ağır gülüş bir takındılar. Hançer dayısına güç bela baktı.

Tam bu esnada Elçi Havar, bir elini dizine vurup ayaklandı. Yüzünde bu kadar sessiz durmanın verdiği bir doygunluk vardı. Posta döndü. “İzninle, ben de ordugaha gidip gelecek olan ordumuza eşlik edecek birliğimi seçeyim. Kral Ragnar, bugün yarın burada olur.” İsmini duyması ile kendine geldi Berk. Nice zamandır görmediği dostuna sıkı sıkı sarılmak istedi.

Beyhatun olarak değil bir Savaş Komutanı olarak izni elbette vermişti. O çadırdan çıkınca, “Bende ordugahta yer almak istiyorum Hançer.” diyerek söze girdi Gökalp Bey. “Yanında savaşmak sonra da hakkın olan o toyu kurmak istiyorum.” Günbala’nın gözlerine yaşlar doldu.

“Kardeşim,” dedi bana bırak dercesine. Ayağa kalkıp yeğeninin çenesini okşadı. “İstiyorsan, tabikide. Post için de bir hal çaresine bakarız eğer ki postu düşünüyorsan.” O ana değin asla aklına bu gelmemişti. Postu kime verebilirdi ki? Berk’e baktı. Başı omzuna doğru düşmüş, kıpırdamadan gözlerine bakıyordu.

Boğuluyormuş gibi hissetti. Kalbi az daha ağzına gelmişti. Ayaklarında bir halsizlik hissetti. Yıllarca öldü sanmıştı. Aşkına da sevgisine de kalbinde yaşarmıştı. Toy değil ağır bir sevgiydi ona duyduğu. Uçarı değil, yerinde ağırdı. Ama bu sefer başkaydı. Ne gençlik ne de çocukluk böyle hisleri bilirdi. Hiçbir şey, yetişkin Berk’in gözlerine baktığında hissettiği hisleri dile dökemezdi.

Kara sevda mıydı bunun adı?

Ak Yürek ile Kara Yürek’in, kara sevdası mıydı?

Günbala’nın dokunuşları ile kendisine gelip gözlerine baktı. Teyzesi yanağını okşuyordu. Utanıyordu ama ona bakan beye bir cevap vermesi de gerekiyordu. “Ben,” dili damağı kurumuştu sanki. Devamını getirmedi. Cevap olarak başını salladı. Herkes neşeyle, kutsamak için alkış tuttular.

Berk’in heyecandan ayakları uyuştu o esnada. Kalbine Gök gürlemiş gibi hem korku hem de heyecan hissediyordu. Dayısı, sıkıca sardı onu. Tüm geç kalmışlıklarının karşılığı olmasını istedi. Günbala ’da sarılınca Hançer karnına değen sertliği hissetti. Gözleri kocaman olup heyecanla titredi.

“Teyze!” diye kulağına fısıldadığı vakit Günbala başını sallayıp boynunu öptü. Bir kuzeni daha olacaktı! Sıra Yıldız’a geldi. Aynı anda iki güzel haber almak ilk defa yaşadığı bir şeydi. Ağır bir genç kız bildiği Yıldız’ın içinden deli dolu, nazlı bir rüzgar çıkmıştı. Sırtını okşayarak sıkıca sarıldı kuzenine.

Ayrıldıklarında Gökçe’yi aradı gözleri. O olsaydı, ne sevinirdi öyle. Kızıl saçlı, alev yürekli kardeşi...Sıra, Altuğ’a gelince gözünden bir damla akmasına engel olamadı. Onu da mutlu görmek en büyük arzusuydu. Sıkıca sarıldılar. Gözleri doldu. “Hep mutlu ol, ocağından ateş, yüreğinden sevgi hiç eksilmesin Hançer.” Ensesini tutup sıktı Hançer’de. Onu ne kadar çok sevdiğini anlatamazdı.

Bulduğu ilk ailesiydi. Akıl olarak, çeviklik olarak, duygusal olarak birbirlerine öyle benziyorlar ki... Ela gözlerinden onun kendisinin erkek kardeşi olduğu sanılacak kadar benziyorlardı. Bir elmanın iki yarısı misali. Ona sarılmak diğerlerinden daha çok üzmüş ve sevindirmişti.

Birbirlerinden usulca ayrıldılar. Altuğ’un vefa dolu gözlerine sıcacık gülümsemesiyle karşılık verdi. Nihayet herkesle sarılıp konuştuktan sonra ikisini yalnız bırakmak için yanlarından ayrıldılar.

Berk, usulca ayağa kalktı. Ona doğru attığı her adım karşılık gördü. Elleri omuzlarını kavradı. Başını alnına doğru yaklaştırdı. Alnının ortasından öptüğünde adeta güneşi öpmüş gibi hissetti. Bir elini boynuna götürüp alnını alnına yasladı. Söylenecek çok söz vardı elbet.

“Emin misin? Beni, gerçekten erin olarak kabul edecek misin?” İkisininde içinden aynı şey geçiyordu. Yabancı gibi hissetmek... “Beni yabancı gibi hissetmiyorsun değil mi?” Hançer gülümseyerek reddetti. “Seni görmediğim zamanda dahi sen benimleydin. Vefanı ödemeyecek o şey her neyse bende yok ancak sana uçsuz bucaksız bir sevgim var.” Berk, içindeki huzuru tarif edemedi, başını omzuna yasladı.

“Senin bende bir borcun yok. Varlığın, sevgin olmasaydı da bana yeterdi. Senden hislerime ortak olmanı beklemedim ama bana sevgini verdiğinde her şey.” Tanrı Dağlı ve Gün Bakışlı Hatun misali sardılar birbirlerini. Nefesleri aktı yüzlerine, aynı ruhları gibi.

“Sana, sarayına dön dediğim zaman öfkeliydim ama-“ Berk, başını yan yatırdı. “Devam et, “ dercesine kaşlarını kaldırıp indirdi. “Toy kuracaksak eğer bu savaşta ölümle yaşamı da hesap etmeliyiz. Ben bu savaştan sonra yaşarsam,” derin bir nefes verdi ama Berk’in kaşları öfkeyle çatıldı.

“Beraber bir yol kat etmek istiyorsak sınırlarımızı çizmemiz gerekiyor. Aksi takdirde böyle yaşayamayız. Benim işlerimi sen yönetirsen ben bir kukladan farksız olacağım. Durduğumuz yer, sınırımız olacak.” Sözlerindeki kaş çatmasını hissediyordu Berk.

“Bu sebeple sen Yakut’a bende Giray’a gidecek, işimiz neyse onu yapacağız. Eğer evlenirsek de yönetim her daim ayrı kalsın tahtları birleştirmek söz konusu bile olmasın. Evlatlarımıza bir devlet bırakabilmek istiyorsak bunu yapmamız gerek.” Günlerdir başına ağrı veren bu konuyu açmış olmak aksine rahatlatmamıştı.

Berk susmasının ardından biraz hayret biraz da öfkeli bir şekilde, “Yaşarsan? Hesap bu ha? Ölürsen? Onu düşünmedin değil mi?” diye çaresizce çıkıştı. Hançer onun çaresiz bakışlarında bir ömrünü yitirdi sanki. Berk onun sessizliğini dinledi. Ellerini geri çekip onun ellerini tuttu. Uzun uzun okşadı, yatışmaya başladı. Derince düşündü dediklerini. Suskunluğunu bundandı.

Toyları olacaktı... Günün birinde onların canları, evlatları doğacaktı... Tahtları günün birinde ayırmazlarsa evlatları tahtlara nasıl oturacaktı? Nasıl bir ayrım yapmaları uygun olurdu ki? Mesela böyle hallolmayacaktı. Ellerini bırakıp geriye doğru yürüdü.

Hançer’in gözlerinde derin bir korku meydana geldi. Yoksa her şeyi red mi edecekti? Berk, ne olduğunu anlayınca elini yanağına bastırdı. “Önce bu mevzuyu Yakut Berk karşısında konuşacağız, yoksa yüreğim hiç ferahlamayacak.” Onu postuna oturtup yanına da kendisi oturdu. Elini elinin içine aldı.

“Biliyorsun, ben onu o cehennemden kurtarmak ve ona bir hayat sunmak için o tahta çıktım. Her ne kadar senle de bağlantılı olsa da o tahtta kalabilmem en çok onun sayesinde. Benim bugün buraya gelmemin en büyük destekçisi Yakut Berk’tir...” O günler aklıma gelince bezgin bir nefes verdi.

“Babası da kız kardeşi de bu yolda öldürüldü şimdi eğer bir gelecek tasarlayacaksak bu onun izni olmadan olamaz. Onun tahtını ben bölüşmem.” Hançer başını salladı. Haklıydı elbet. Aklına devletin ona yıllarca söylediği yalanlar geldi. İlk günler uzak duruşu ama yine de ona olan sevgisi geldi aklına.

“ En doğrusunu düşünmüşsün. Zira benim de aklımda hep o var. Ona kızmak ya da küs kalmak büyük suç. Bu yüzden onunla konuşalım diyorsun. Çok da doğru diyorsun. “ Yüzü usulca düştü. Debret iken ona olan desteği, yer yer neşeli halleri ve savaşçılıkta gösterdiği maharetle ona anlatılan bir zamanların Yakut Berk’inden hayli uzaklaşmış, büyümüştü. O da isterdi elbette bu konunun onunla konuşulması.

“ Yürek,” dediğinde daldığı yerden kendine geldi. Yan dönüp gözlerine baktı. “Biliyorsun ben artık yaşadığımı ilan edemem. Ben öleli çok oldu. Bir kez ölen bir daha doğmaz. Ben ve Yakut Berk buna dahil. Ama Altuğ, o yaşayabilir.” Hançer şiddetle reddetti tamamen saçmalıktı dedikleri.

“Altuğ’un da yaşadığını söylerim kabul edilir, siz de edilirsiniz! Neden böyle söyleyip canımı sıkıyorsun?” Berk, anlamadığını düşündü.

“Olmaz. Canını sıkmak değil derdim. Yakut tahtı bu yapılanı karşılıksız koymaz hem.” diye karşılık verdi.

“ Yaşadığını söylersen Yakut tahtında derin bir boşluk oluşur ama yerine geçecek olan Yakut Berk, her daim senin ardında durur.” Hançer gerçekten bu fikri benimsemiş, olursa tahtı bile ona verirdi. Oldukça hevesliydi.

Aynı şey Berk için geçerli değildi. Hevesle hareketlenen genç kadını omzundan tutup kendisine baktırdı. “Benim babam kendi ailesinin katili Hançer. Ben de onun evladıyım. Ben bu adla bu kirli geçmişle evlatlarımın karşısına çıkamam. Eğer Yakut Berk izin verir tahtta kalmamı dilerse ben Yakut Kralı olarak ölmek isterim.”

Hançer’in hevesi ölürken canları da hayli sıkılmıştı. Çıkmaz bir yol gibi görünen şeyler aslında onların acılarından kaynaklanıyordu. Sıkı sıkı sarılmadıktan sonra birbirini anlamadık dinlemedikten sonra hiçbir şey çözüme kavuşmayacaktı. Bunu en iyi onlar biliyordu.

Tam bu esnada Kapıdan destur, sesi yükseldi. Hançer, “Gel!” dedi. İçeri Yakut Berk girdi. Başı önde, omuzları düşüktü. Berk ayaklanıp karşısına geçti, omuzlarını tutup kendisine bakmasını sağladı. “Neyin var? İyi misin?” Yakut Berk başını iki yana salladı. “İyiyim.” diye geçiştirdi. Berk inanamasa da kurcalamadı.

“Tamam o halde. İyi ki geldin bir konu hakkında seninle konuşmak istiyorum.” deyince gözleri aydınlandı. “Ne oldu bir şey mi var?” gözleri kuşkuyla onları süzdü. Hançer başını iki kere salladı “Her şeyi bugün bulunduğumuz askeri konumu sana borçluyuz. Şayet sen hakkından feragat etmeseydin bugün bu kadar güçlü ve sırtımız kudretli olmazdı. Bu sebeple Berk ile sana bir şey danışmak isteriz.”

Yakut Berk, hızla başını salladı. “İsteğiniz benim için bir emir, neyse yerine getiririm.” diye karşılık verdi. Berk, bilgece başını sallayıp içeriyi adımlamaya başladı. “Bilirsin ki tahtta senin adına varım ve ben senin bir yansımanım. Eğer dilersen savaştan sonra itibar teslimi yapalım. Ben bir Giray olduğumu söyleyip geri çekileyim. Sense yıllarca esir düşmüş bir kral gibi görünüp hak ettiğin tahta geçersin. Eğer sözümü dinlersen bu şekilde yapacağız anma yok dersen-“

Yakut Berk, bir an bile düşünmedi. Sözünü böldü. “Elbette yok derim! Ben o tahttan bir çocukken çekildim. Belki ben o tahtta korkak, biçare, zavallı biriydim. Benim kendimi bulduğum yer burası. Yeniden yaşamaya başladığım yer burası. Sevgiyi tattığım yer burası...” Hançer elini göğsüne götürüp yarasını tuttu. Orası, vicdanın yüküyle sızladı.

“Üstelik o tahtta benim herhangi bir emeğim dahi yoktur. Her şeyi sen kendi elinle yaptın. Bugün Yakut Krallığı bu kadar güçlü, bu kadar kendinden emin ise bu şüphesiz senin cesaretin ve aklın iledir. Ben tahtını sende kalmasına uygun görürüm.”

“Olmaz! Benim başına neler açtığımızı biliyorsun, etme.” Berk Giray’ın gözlerine tüm kararlılığı ile baktı Yakut Berk. “Kral sensen, tahtında kal. Kral bensem, tahtta kal!” Ne Hançer ne de Berk böyle bir çıkış beklemiyordu. Yakut Berk, gözlerinin içine sakince baktı.

Bir adım yaklaşıp elini omzuna koydu. “ Her ne olursa olsun bunda emek değil kan önemlidir. Konuşacak ne var ki? O taht benim değil, bu savaş sizin savaşınız ve daha sonrasında bu savaşın galibi olarak güç sizin hakkınız. Getirdiğiniz düzeni sürdürmek sizin en büyük hakkınız.”

“İleride hanedan evlatları ne yapacak peki?” diyen Hançer’in kendisiydi. Yakut Berk başını iki yana salladı. “Eğer bir gün çocuklarınızın geleceği için endişeleniyorsanız onları her iki devletin töresine göre büyütün ve gün geldiği vakit evlatlarınız tahtlardan hak edileni alır.” Kırık bir gülümseme yayıldı yüzüne.

Berk Giray ve Hançer’in boğazları düğümlenirken Yakut Berk ikisinin canını yakmaya devam etti. Dalgın bir gülüş ve bakış hakimdi gözlerinde. “ Benim ne bir ailem olacak ne de bir geleceğim. Ömrüm ikinizin tahtı ve mutluluğu arasında gidip gelecek. Sizden beni ilelebet bir dost, bir kardeş olarak görmenizi isterim. Dahasında ne gözüm var ne bir şey.”

Berk Giray, içi al ver ede ede son kozunu denedi. “Berk... Peki ya kardeşlerin? Onlara hiç mi yüreğin yanmaz?” Omuzlarını kaldırıp indirdi usulca. Acı çemberinden geçen her insanın yüzünde aynı umursamazlığa rastlardınız. Dalgın bakışlarını yerden kaldırdı.

“Kardeşlerimi uzaktan da severim. Yaşadığım onca rezillikten sonra geri dönüşüm, yüzlerine bakışım imkansız. Sizi gördüm sizi bildim. Neyin ne olduğunu ben çok iyi anladım. Sevgi göz görmese de devam edecek tek şey... Kardeşlerim zaten beni seviyorlar hala, Berk Giray’ı sevmelerinden biliyorum. Benim içimde eksiklik bitmez. Bu beni üzmez...”

Söz. Bitmişti. Hançer, gözünden damlayan bir damlayı silip yanına geldi. “Öyle büyük bir fedakarlık yaptın ki... Benim dostum olman o kadar kıymetli bir şey ki benim için... Sen gerçekten de sevginin hakkını verdin. Eğer senin yerinde bir başkası olsaydı bugün savaştayken bizleri birbirimize düşürüp taht derdine düşerdi. Ama sen adaletli davrandın fedakarca, cesurca davrandın.”

Ona sıkıca sarıldı. Yakut Berk’in midesi bulanmadı. Ensesi yanmadı, elleri titremedi.

“ Bir sevgiden feragat edip başka bir sevgiye kucak açışın öyle cesurca ve yiğitçe ki... Benim adım Hançer. Sertliğin, sivriliğin ve keskinliğin adı. Sense Berk. Sert ve kuvvetin adı. İkisi artık aynı anadan doğmuş iki kardeştir. Ettiğin fedakarlıkların altından kalkamam belki, hiçbir zaman ödeyemeyeceğim hakkını. O sebeple sana kardeşliğimize yakışır hediyelerim olacak.”

Yakut Berk’in gözleri ışıltılı bir heyecanla yüzünde gezinirken bakışlarını yere indirdi. Dudaklarında güzel bir gülümseme oluşmuştu. Ne diye sormadı Yakut Berk. Sadece son isteği ona sonsuza değin Debret denmesiydi. Öyle de olacaktı.

Hikayesi işte böyle bitmişti.

O bir veliaht olarak doğmuşken yaşadığı onca saray entrikası ve düşmanlığın içinden kaçmış, dağlarda ve obalarda yetişmişti. Gençliğiyle yetişkinliği arasındaki uçurum genç adamın kalbini ürkütmemiş, aksine yumuşatmıştı.

Artık dudaklarında ağlamanın titremesi vardı. Bu defa kendisi sıkıca sarıldı Hançer’e. Zira artık bu bir birlik ya da iyileşme değil, bir kardeşliğin anlaşmasıydı. Kardeşler birbirini kabul etmiş kardeşler sonsuza dek bir araya gelmişti.

***

Yakut Berk, dinlenmek için izin isteyip çekileli yarım öğün oluyordu.

“O halde, Altuğ için de son kararımı vermeliyim.” Berk, onun yanağını okşayarak başını salladı. “Onun oba beyi olması, halkın da ona alışması için daha iyi biz zaman olamazdı.”

“Öyle. Ordugahtaki beylere haber gönderdim. Geldiklerinde son kez toyu toplayacak, daha sonra da kurultayı toplayacağım.”

“Her şey, sırası ile.” Hançer başını salladı. “Sırası ile.” Diye onayladı Berk’i.

 

***

Gün karşıki dağdan yuvarlanmak üzereydi. Turuncu ve kırmızının karıştığı gün akşam için kınalığını giymişti. Birinin maharetli parmakları akşam sakinliğine yaraşır şekilde kopuzun tellerini okşuyordu. Az bir zaman önce ordugahtan obanın ileri gelenleri ve beyleri buraya gelmişti.

Hançer ve Berk, onları Bey postunda ağırlamıştı. Altuğ, haberi duyduğu andan itibaren boncuk boncuk terliyordu. Nihayet o an gelmişti. Beyler yerlerine yerleşmiş, sol başta Altuğ, sağ baştaysa Berk Giray oturuyordu. Zaman kaybetmemek için Hançer, uzatmadan lafa girdi.

“Bugün siz değerli beyleri buraya çağırdıysam önemli bir mesele hakkında konuşmak için çağırdım. Biliyorsunuz, bir savaşa girdik. Var olma savaşı! O savaşta herkes üzerine düşeni elbette yapacaktır. Yararlı iş yapanlaraysa günü gelince ödülü de verilir.”

Beyler başlarıyla onayladılar sözlerini. Devam etti. “ Benim için öncelik obamdır. Obamın geleceği ve sağlığı için karargahta ve ordugahta savaşta geçireceğim süre boyunca yerime vekil atamaktan daha çok Bey atamayı uygun gördüm. “ Birkaç Bey hevesle başlarını salladılar. Hepsi de uygun adaydı elbette. Ama geneli şaşkınlık içerisinde posta bakıyordu. Savaş esnasında post değiştirdiği nerede görülmüş, duyulmuştu?

Hançer, onların tepkileri karşısında hiç endişeye kapılmadı. “Yıllarca bu obaya hizmet ettim. Şimdide tahtı ele geçirecekken bir Beyhatun değil bir ‘Kağan’ olmam gerekiyor.” Beylerden biri elini kaldırdı. “ Kim bey olarak atayacaksınız Hançer Hatun, diyesiniz hele!” dediği vakit bir diğeri söze atıldı.

“Hançer Hatun, yerine kimi koyacaksan koy. Ne kadar kuvvetli ve kudretli olabilir ki? Biz seninle bu yola çıktık seninle ölmeye yeğleriz ama kandaşın yoktur senin, ailen yoktur, akraban yoktur. Gökalp Bey mi geçecek beyliğimizin başına?” Hançer bir anda elini kaldırıp konuşan beyleri susturdu.

“Sizlere daha evvelden diyemediğim bir sırrı açıklayacağım. Bu sır benim Adar halamın oğlu ile alakalı.” Altuğ’un kalbi az daha ağzına gelmişti. “Yıllar evvel Kara Orman yanarken kendisi küçük bir çocuktu. Beni kurtaran beylerim Alemdar Bey ve Kurt Ata onu da kurtarmıştır. Lakin ikilik ve taht kavgası çıkmaması adına onun yıllarca saklamışlardır.”

Derin hayret nidaları yükseldi. Elini indirmeden, sık sık onları susturdu. Altuğ an be an yerin dibine girdi. Böylesi zor muydu yani? “ Şimdi onu tahta geçirecek hiç kimse yoktur. Ne kadar olsa da kanına başka bir kan girmiş olsada hanedanın bir parçası olduğu yok sayılamaz.” Beylerin şaşkınlığı da yer yer köpürmeleri Altuğ’u inceledikçe, onun ettikleri akıllarına geldikçe sönüverdi.

“Tahtta da postta da emir benimdir. Ona gerekli itibarı vermek benim boynumun borcudur. Altuğ benim yerime geçecek olan yeni beydir. Halamın oğlu , Giray kanını taşıyan son kişidir.” Son kişi derken yüreğinde öyle sızlamıştı ki... Yakut Berk’in gözlerinin içine baktı.

Yakut Berk, onu tahtından almayarak sonsuza deyin bu soya ve kana karşı olan bağlılığını ilan etmekle kalmamış, Berk Giray’ın soyunu gururla anamamasına sebep olmuştu. Hançer ve Altuğ dışında Giray kanına sahip kimse kalmamıştı.

Beyler artık ciddi bir şekilde Altuğ’u tartıyordu. Altuğ'un ise bakışları mahcuptu, omuzları düşük, dudaklarını kemiriyordu. Bakışlar altında eziliyordu. Hançer çenesini havaya kaldırıp Altuğ’dan yana konuşmaya başladı.” Başını hiçbir zaman eğme. İnsanlar, kabul edecek ya da etmeyecek. Yapman gereken tek şey, daha iyi olana değin ayağa kalkmandır!”

Hançer kalkıp ayağını yere vurduğu o an, herkes ayağa dikilmişti. “Benim postuma oturacak kişinin boynunu bükmesi bana bir terbiyesizliktir! Benim yerim senin yerindir!” Elini havaya kaldırınca kapı ağzında duran alp onlara yaklaştı. Alp, ona bir kaftan uzattı. Onun için hazırlattığı ve bir zamanlar onun giydiği kafana baktı.

Kaftanın bol kolları, cüssesini kapatacak genişlikteki uzunluğu ve geniş sırtı elbette Altuğ’a hemen olacaktı. Hançer kaftana bakıp şöyle bir gülümsedi. Bir zamanlar ona o kadar bol gelmişti ki bu kaftan fazla giyememişti. O günler gözünün önüne gelmişti.

Hançer, kaftanı Altuğ’un omuzlarına koyduğu vakit kollarını geçirmesine yardım etti. Her an çok başka bir duygudaydı. Göğsü kabarıyor, boğazı düğümleniyor ama yine de çok mutlu hissediyordu. Gurur dolu bir anne gibiydi...

Altuğ, üzerine tam oturan kaftanı giyindikten sonra dönüp Hançer’in önünde diz çöktü. Bir elini göğsüne vurup başını eğdi. “Emanetin, emanetimdir Han’ım!” diyerek yeminini verdi. Gururlu gülüşü buruk acılı bir gülüşe döndü. Omuzlarından tutup onu ayağa kaldırdı. Elini bileğine koyup havaya kaldırdı.

“Altuğ Bey, çok yaşa!” Beylerden bu karara ayak uyduranların sayısı bir hayli fazlaydı. “Altuğ Bey’im çok yaşa!” nidaları sardı çadırı.

Akşamın ilerleyen zamanında yemek yenip beyler yeniden ordugaha döndü. Altuğ’a, kendi çadırını verecekti. Altuğ, izin isteyip geçici çadırına geri dönünce son gecesi için Hançer, kaftanını ve silahlarını bırakıp yıllarca yattığı yere sırtüstü uzandı. Berk, onu bu halde görünce güldü. Kendiside gidip yanına uzandı.

Beraber çadırın tavanına bakıyorlardı. Aralarındaki sessizliği bir müddet bozmadılar. Ama Berk’in diyecekleri vardı. Başını yan yatırıp yüzünü izlemeye başladı. “Çok mu yoruldun?” Hançer gülümseyip gözlerini yumdu. “Son iyi günler. Ama her gün daha çok yoruluyorum.” Kaşlarını kaldırdı cevabı üzerine. “Loura, o başaramadı mı, en son oradan geldin?” Hançer dudaklarını kaldırıp hayır işareti yaptı. “ Öldürdü. Başardı.”

“Sen, neye içlenip yorgunsun peki?”

Hançer’de başını yana yatırıp gözlerine baktı. “Bir zamanlar, tam burada ciğerlerim çıkana değin ağlardım halime. Yalnızdım, suçluydum, annem yok babam yok, sevdiğim kimse yoktu... Yaşama dair inancım yoktu anlayacağın. Dostlarımsa,” dudaklarını birbirine bastırdı. Göğsünü içeri göçüren bir nefes bıraktı. “Sabırla beni beklediler. O gün geldiğindeyse hepsi beni sarıp sarmaladılar. Şimdi o günleri düşünüyorum. Geldiğimiz yeri ve gideceğimiz yeri.” Berk kolunu başının altından geçirdi. Yürek’i ise hemen göğsüne yaslandı. “Sonra?” dedi. İçini dökmesi öyle seviyordu ki...

“Sonra, “ diyerek devam etti Yürek. “Onlara zarar gelsin istemiyorum. Onlara hak ettikleri yerleri vermek istiyorum. Koca bir ailem olsun istiyorum. Sıcacık bir babanın göğsünde uyumak istiyorum.” Berk uzanıp saçlarında soluklandı. Öyle güzel hissediyordu ki tam şu anda kapalı kalmak istedi.

“Seni öyle ısıtacağım ki Yürek’im, o göğsün soğuktan asla sızlayamayacak. Herkes, hak ettiği yere gelecek. “ O anda aklına bir zamanlar gördüğü rüya geldi. “Yürek’im...” dedi. Yürek’i hemen cevap verdi. “Ben, bir rüya görmüştüm. Böyle sen attasın. Kucağında oğlumuz, karnında da bebeğimiz...”

Yürek’inin gülümseyen yüzü yükseldi önünde. “Sonra?” dedi hiçbir şeyde göremeyeceği hevesini nefes nefes içine çekerken. “Sonra,” dedi. “Oğlumuzun adı Altay’mış. “ Yürek’in, gözleri yine geçmişe daldı. Ama takılı kalmadı. “Bir zamanlar aşamadığımız o heybetli dağın adını mı koymuşum?” Berk, uzanıp bir tutam saçını kulağının arkasına geçirdi.

“Her aşılmaz dağın adı Altay değildir. Bazen, zaferin ve kavuşmanın adıdır Altay. Köklerimizin doğduğu ve sürdüğü yerin adıdır, yuvadır Altay...” Hançer umutla baktı gözlerine. “Olmazların adıdır Altay...” Başını yeniden göğsüne koydu.

“Olacak, olacak Yürek’im. Az kaldı. “ Bir süre umudun aşevi yandı gönüllerinde. Buna tek gölge düşürecek şey, gitmekti. Lakin alevler gölgede dahi yanardı.

“Peki sen? Senin gitmene de az mı kaldı?” diye sordu gönülsüzce.

“Evet,” dedi dudaklarını ısırarak. “Yarın, gitmek zorundayım Yürek. Saray ve-“

“Biliyorum,” diye sözünü kesti Yürek. “Orası artık senin ait olduğun yer. En iyisi ne ise onu yap Berk.” Başını sallayabildi ancak. Sonra Yürek ayak uçlarındaki örtüyü üzerlerine örttü. Başını yeniden göğsüne yasladı. “Yarım ben ordugaha sense sarayına döneceksin. Son rahat günümüzü, beraber bir yastığa baş koyarak geçirelim. “

Berk, üzerindeki örtünün çoğunu ona örttü. “Yarın, son kez gideceğiz. Sonra hep beraber olacağız.”

“Hep beraber, mutlu olacağız.” diyerek usulca uykuya ve huzura teslim oldular. Hançer rüyasında bir kız çocuğu gördü. Berk’in elinden tutmuş çığlık çığlığa koşturuyordu. Babası ona yetişmek için çabalamıyordu, minicik adımları toplasan babasının bir adımıydı neredeyse. Adını duyamamıştı bir kez olsun. İkisini karnını tutarak izliyordu.

Berk ise rüyasında bir at görmüştü. O atın eyerine bir elbise bırakılmıştı. Elbiseye baktığında kanla kaplı olduğunu gördü. Korkuyla Hançer’i aradı. Ama onu değil kara kaşlı kara gözlü bir kızı gördü. Ona koştu. “Hançer’i gördün mü? Elbisesi bu ama o yok nerede!”

Kız, başını soluna yatırdı. Anlamaz gözlerle ona baktı. “Ben, tüccar kızıyım. Sen, kimsin?”

O anda bir esinti doldu yüreğine. Arkasını döndü. Yiğit bir erle yiğit bir kız ortalarına Hançer’i almış ona bakıyordu. Onlara doğru adımlıyordu ki rüyası kapkara oldu.

Gözünü açtığında obanın insanlarının seslerini duydu. Başını hafifçe eğdiğinde Yürek’in açık gözlerle onu izlediğini gördü. “Uyanmışsın. “ dedi yorgun ve kalın bir sesle. Hançer uzanıp alnındaki terleri sildi. Sanki, onun kabus gördüğünü anlamış gibiydi. Anlayışla ona bakıyor, dokunuyordu. Her insanın kabusları oldurdu.

Tükendiği ve yok olduğu rüyalarını değil iyilerini anlatmayı bilmişti hep. “Hadi, hazırlanalım.” diyerek doğruldu ve elini ona uzattı. Berk, elini kavrayıp çevik bir şekilde ayaklandı. Elleri hala bir aradayken uzanıp yeniden alnındaki damlaları sildi. Az sonra içeriye yemek getiren hatunların sesiyle dışarıya tek tek çıktılar.

Yemek yedikten sonra kısa kısa konuştular. Sonra çıkardıkları pusatlarını yeniden kuşandılar. Berk’in gözleri kaşıya döndü. Ve Hançer, eliyle orayı işaret edip önden yürümesini istedi. Ayrılık, gönülsüz ve zordu. Berk çıktığı vakit, son kez içeriye göz gezdirdi. Daha fazla oyalanmamak için o da çıktı.

Yakut birliği az ötede hazır bir şekilde bekliyordu. Altuğ, Gökalp Bey, Debret ve Tulpar da oradaydı. “Beyliğin, uğur getirsin bize Altuğ Bey.” Diyerek elini sıktı. Debret, ona sıkıca sarılmayı seçti. “Yolumuzu hep aydınlat kardeşim!” Altuğ, onların güzel dilekleri karşısında hem mutlu hem tedirgindi.

Başlarını çevirdikleri anda ikisini gördüler. Selam verip yanlarına geldiler. Berk, başıyla onlara bir selam verdi. “Her şey hazır mı?” Altuğ, göğsüne vurdu. “Hazır, Han’ım.” Hançer’e döndü. Elini uzattı. O ele baktı. Ardından o da elini uzatıp sıkıca tokalaştılar. “Yol, kötülüğü yok etsin. Tez varasın yurduna.” Berk, kolunu hafifçe sıkıp başını salladı.

Bir anda arkasına dönüp atının yanına gitti. Derin nefesler alıyor, veriyor ama olmuyordu. Hançer, eli belindeki pusatları üstünde onu izliyordu. Hayır, onu değil. Ayrılığın zorluğunu. Bir anda geri döndü Berk. Tam dibine girip nefes nefese, “Seni bırakmayacağım. Geri geleceğim. Ben uğrunda ölecek kadar sevdiğim hatunumu arkamda bırakmam.” Hançer duyduğu her kelimede kuş olup uçtu, ateş oldu söndü.

Tek yapabildiği ona başını sallamak olmuştu. Berk’de bu onayı bekliyormuş gibi kafasını sallayıp geri döndü atına atladı . Atı üstünde heybeti ele avuca sığmazdı elbet. Yağız atının üstünde heybetli cüssesi, sargılı kolu ile kusursuz duruyordu. Birlik, adlarıyla hazır ola geçti. Kalkanların, kılıçların, demirin sesi yürekleri hoplattı.

Gidiyordu Berk, Atıyla en öndeyken ona döndü. Ardında Yakut askerleri önünde Giray obası vardı. Dahası o otağının önünde elleri kemerinde yüzünde mahsun ama gururlu bir ifadeyle Hançer Giray vardı.

Berk elini göğsüne vurdu. “ Hiç merak etme Hançer Hatun. Şimdi sarayıma gidiyorum, sarayıma gidip ordumla geri döneceğim. O zamana değin her şeyin yolunda kalmasına ve bir araya yeniden geldiğimizde güzel günler yaşayacağımızı ümit ediyorum! Var ol, kendine de çok iyi bak...”

Gözleri dolmuştu Hançer’in. Bu duygu bambaşka bir şeydi. Hayat onları öyle bir yerden alıp öyle bir yere koymuştu ki çocukluklarındaki kanayan yaralar artık birer birer kapanma noktasına gelmişti. Yine ayrılık yaşıyorlardı ama bu defa ayrılık hiç de o kadar acıtmayacaktı canlarını.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 29.01.2026 00:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...