42. Bölüm

39. BÖLÜM: TOZLU GÖZ

Siyavuş
syavus

GİRAYHAN

Merdivenleri çıkan askerin çizme sesi yankılanıyordu koridor boyunca. Adamlarında bir dengesizlik vardı, başı da önde kaşları çatıktı. İkinci kata çıktıktan sonra üzerini şöyle bir düzeltti. Düzelmeyen tek şey başıydı. Ardından taht odasının kapısını çaldı. Ilgıt’ın , “Gir!” emriyle içeri girdi.

Şöyle bir odaya göz gezdirme şansı yakaladı. Ayka ve Ilgıt uzun geniş masada oturmuş haritaya bakarak konuşuyorlardı. Onları bu saraya yılarca gelmediklerini bilen asker, bu yakınlığı bir müttefikliğe bağlıyordu. Öyleyse savaşacakları kişide yeğenleriydi. Yeğenlerine baş düşman olan Kılıç Giray'a döndü. O da devrik Vezir Baycu’nun en itimat ettiği komutanı ile sessiz ama ciddi bir ifadeyle konuşuyordu.

İçeriye girmişti girmesine de kimsenin onunla ilgilenememesi üzerine arada kaldı. Kalsa mıydı gitse miydi? Omuzlarını şöyle bir kaldırıp karnını içine çekti. “Efendim,” dediği anda hepsinin bakışları üstünde topladı. Nefesi tökezledi adeta. Vereceği haberi unutmamak için nefesini derhal bıraktı.

“Ayka ve Ilgıt Hatunların orduları Kara Orman’ın içinden geçmekte. Şu an haberi verirken bitirmiş olmaları muhtemel. Nereye geçmelerini istersiniz?” Ayka omuzlarını şöyle bir kaldırıp gerindi. Gözleri yandan bir bakışla Kılıç’ın üstündeydi. Asker aralarındaki yarışı göremedi. İncelen dudaklarından kardeşine kuracağı üstünlüğü de anlamadı.

“Ordum, öyle maharetli askerlerden oluşuyor ki sarayı korurken onlara ihtiyaç duyulur. Hançer, bir şehir savaşı istiyor ve benim askerlerim bunun için buraya gelmekte. Buraya gelsinler, asker!”

Kılıç kaşlarını çatıp askere baktı. Asker korkuyla durdu. Komutan başını iki yana salladı ama asker bunu hatunlara mı yoksa Kılıç’a mı yaptı anlamadı. “Şehir savaşları da olsa meydan savaşları da olsa, bizim yapacağımız şey içeriye sıkışmak değil dışarıdan geçişi engellemek. Kuşatma altına alınırsa şayet kalemiz, bizim önceden çevresini kuşatmış olmamız onları daha da geriye çekilmeye zorlar. Bu sebeple,” diyerek askere doğru konuşmasını bölüp masaya doğru adımlamaya başladı.

“Onları al, şehrin arka tarafında kalan açıklıkta kurulan ordugaha aktar. En seçkin olanlarını da kalenin etrafını korumaları için görevlendir. Bizden de bin asker,“ diye sözünü yarım bırakarak Ayka’nın önüne geçip ellerini masaya bastırdı. Gözlerine dimdik baktı. “Onlara öncülük etsin.” diye tamamladı.

Ilgıt arada kalıp ezilmiş gibi bir elini savurur gibi sallayıp ablasına döndü. “Her kararı aldım, verdim, öyle olacak şeklinde konuşmalar canımızı sıkar öyle değil mi abla?” Ayka, sessiz bir meydan okumanın eşiğindeyken bir bir sözlerini tartmakla meşguldü. Sert gözlerini Kılıç’ın üstünden bir an dahi çekmezken onaylayarak başını salladı.

Asker kime ne için başını sallandığını anlamadı. “ Askerlerim elbette her görevin hakkından gelir. Gelelim şu meseleye. Meydan savaşında da şehir savaşında da şansımız olduğunu biliyorum. Ama senin bilmediğin bir şey var ki küçük kardeşim birazdan söylediğimde asla unutma.”

Ayağa kalktı Ayka. Kılıç başını geriye çekti. “Ben, benimle yarışan her kimse onu ezip geçtim. Zehirli tırnaklarını onların boyunlarına geçirdim. Haksızlık yapan kardeşim dahi olsa ölümüne mani olmadım. Seni, bu güne ben getirdim. Tehdit etmek için değil, küçük(!) kardeşim ama, bir defa daha senin fikrine katılacağım, dahası olmayacak.”

Kılıç burnuyla sesli bir nefes verirken askerin gördüğü o tiksinme ve tahammülsüzlük işte o aralarında yükselecek kavganın anahtarıydı. Üçü arasında mekik dokurken gerginliği pek bir artmıştı ki kapı çaldı. Asker, titreyerek kendine geldi ve kapıya dönüp gördüğü ulağı içeriye aldı.

Ulak selam verdi. Ayka ve Kılıç burun buruna hırlaşırken Ilgıt elini sallayarak konuşmasını istedi. Ulak, anlamasada başıyla selam verip konuştu. “ Efendim, ben Ural Bey’in ulağı Timurtaş. Ural Bey ve ordusu tam vaktinde geldiler.“ Kılıç’ın gözleri o anda ışıldadı. Masadan uzaklaşıp ulağın karşısına dikildi. “ Yanımda olmanız kadar onur verici bir şey yok. Hemen ordugaha geçin. Kaybedecek zaman yok artık. “

Timurtaş Kılıç’a selam verdikten sonra asker ile hemen çıktılar. Merdivenlerden indikleri anda da Ayka ve Ilgıt’ın merdivenden indiklerini gördüler. Timurtaş ve asker kenara çekilip onlara selam verdiler. Ama Ayka Timurtaş’ı işaret ederek, “Beni, karargahımıza götür.” emrini verdi. Timurtaş başını eğip hızla onların atlarına yöneldi.

Atlarına binip rüzgar gibi kaleden çıkışlarını Kılıç, gözlerini devirerek pencereden izliyordu. Onların uzaklaşmalarının ardından yeniden komutana döndü. “Senin asla ama asla unutmaman gereken son bir şey var. Ne olursa olsun Yelhan Ordusu’nun başına buyruk davranmalarına müsaade etme! Sen, Vezir Baycu’nun en itimat gösterdiği adamısın.”

Büyük bir adanmışlıkla başını eğip selam durdu komutan. “Hiç şüpheniz olmasın Han’ım!”

“Şimdi, git ve ordugahı emrime uygun olacak şekilde düzenle. Çok az kaldı, yanınıza geleceğim.”

Kılıç’ın dişleri savaşın düşüncesiyle kamaşmıştı. Ordugahı yıllarca penceresinden her baktığında gördüğü ulu dağları arkasına alan büyük ovaya kurmuştu. Saraya her şekilde destek verebilir ve meydan savaşını yönetebilirdi. Geriye tek bir eksik kalıyordu.

Sarayı geçici bir süreliğine devretmek.

Ayka’nın oğlu Tuman...

Nice zamanlar onunla görüşmüş ardında durmuş ama sonraları Yelhan’ın iç mücadeleleri sebebiyle geri durduğu ikinci büyük yeğeninin adıydı. Hanedanda babalarından ve Tulpar’dan sonra tahta geçer gözüyle bakılan, öfkeye ve kine en yatkın yeğeni olma özellikleri taşıyordu. Görüşmeme sebepleri ise lanet olası, diye andığı Tulpar'ın onların rızası olmadan Ayçiçek’in kız kardeşiyle evlenmesiydi. O gün Kılıç’a karşı en büyük ihanet ateşini o yakmıştı.

O demlerde Tuman ve Tulpar’ın arası öyle bir açılmış ve işler kanla pusatla çözülecek hale gelmişti ki Ayka’nın bugün ordum diye bahsettiği ve itimat ettiği kişiler, o gün kendisini hanedanlarının geleceği için teskin etmiş ve gücün oğlu Tuman’a geçmesine yardım etmiş kişiler ve güçlerinden ibaretti.

Yine o günlerde hiçbir sorun yokken tahtın sahibi babaları, veliaht olarak Tulpar’ı atamıştı. Ama işler karışınca onun aldığı bu karar orduyla Tuman’ın öfkesi karşısında düşürülmüştü. Tahtın yeni veliahtı Tuman ilan edilmiş, Tulpar ailesiyle sürgün edilmişti. Öyle büyük bir öfkeyle ve zeka geliyordu ki saraya Kılıç ona bir hamur gibi şekil verecekti.

Onun gelmesiyle sarayı ona bırakıp ordugaha taşınacaktı. Şimdilik pusatları yeterli, sarayı devrik Vezir Baycu’nun şeytanları ile korumaya almıştı. Artık onunla hiçbir güç baş edemezdi. Masasına geçip Kara Ozan’a bir pusula yazdı. Bu pusulada, onunla olan ittifakından bu kadar kolay vazgeçmesinin kaypaklığından olduğu yazıyordu. Eğer bu savaşta desteğini görmezse savaş sonrasında başına gelecekleri hayal dahi edemeyeceğini, sonrasında canının mı malının mı gözden çıkacağına karar vermesini istiyordu.

Yıllarca üstüne yağan yağmurla yosun tutmuş bir taş gibiydi. Şimdi yosunlarından sıyrılıp ışıldamaya başlamıştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı ki kapı çaldı. “Gel!” dedi. Bir asker içeri girip selam verdi. “Efendim, Yelhan Veliahtı ve Ordu Komutanı, Tuman geldi.”

Elini gelmeleri için salladı. Asker gittiğinde geri gelen kişi kehribar gözleri, sarı saçları, geniş göğüslü, iri bilekli, kartal bakışlı Tuman’dı. Sarı saçları belik belik örgülüydü. Tulpar ne kadar esmerse o da bir o kadar açık tenliydi. Adımları geniş ve ölçülüydü.

Kılıç ona elini uzattı. “Hoş geldin, Komutan Tuman!” Tuman, kehribarlarını eline çevirip ağır ağır elini eli arasına alarak sıktı. “Sağol dayı.” Kılıç ona baktıkça kendi gençliğini görür gibiydi. Aynı acımasız ve dikkatli bakışlar, aynı heybet ve irade. “Seni buraya ait olduğun yere atayacağım. Artık yolumuz bir!” Kartal bakışları yüzünde dolaştı. Gülmeyen, onaylamayan yüzü kendisine renk vermiyordu. Başını belli belirsiz sallayıp uzun ağaçtan masaya geçti.

“Ait olduğum yer, yoksa sarayının mezarlığı mı, dayı?” Masayı parmaklarıyla dolaşmaya devam etti o esnada Tuman. Duyduğu şeyle yüzü düşen Kılıç, başını yan çevirip kuşkuyla yüzüne baktı. Kaşlarını kaldırıp, “Bu sarayın mezarları boştur. Hem, seni bekleyen bir tahtın varken ben neden başka bir tahtta sana mezar vadedeyim?” diyerek masada tam karşısına geçip oturdu.

“ Bana hiçkimse ölümü hatırlatan bir şey vadedemez zaten. Ama sen neden yıllardır burayı bekliyorsun?” diye cevap verdi Tuman kehribarları yanıp sönerek.

Kılıç, yumruk olan elini kılıcına koydu. Düşünceleri yavaş yavaş değişiyor ve bir tehdit seziyordu. Sesi sinirden titriyordu şimdi. “Ne ima etmeye çalışıyorsun Tuman? Tahtımın başında olmam sorun olmayacaktır elbette.” Tuman, kaşları altından ona baktı. Bıçak açmayacak dudakları büküldü.

“Buraya senin geleceğini değil, hanedandaki haklarım için geldim demek. Yıllarca herkesten bir şeyler alıp kimseye aldığını ödemedin demek.” Kılıç ağzını tam açıyordu ki Tuman’ın masada usulca gezen eli sertçe masaya indi.

“Sırt sırta savaşacaksak, hakkımızı şimdi ver demek.” Öfkesi karşısında sesi hala dümdüzdü. Yükselmiyordu bile. Kılıç’ın yüzü sarardı adeta. Yanılmış olmaktan korktu. Başını iki yana sallayıp masaya yaslandı. “Ne istiyor olabilirsin? Senin topraklarına ne katkısı olacak alacağın herhangi bir şeyin?” sesi şüpheyle ve öfkeyle dumanlanmıştı.

Tuman arkasına yaslandı. Direklerini sandalyenin koltuklarına yaslayıp ellerini karnının üstünde bağladı. “ Hele dur, seninle yaptıklarını bir konuşalım ha? Neydi, hah Hançer’in obaya çökmesine izin verdin. Evvelinde de büyümesine?”

“Tüm yönetim hakkını elinden aldım! Ne kadar kudreti varsa elinden aldım! Atabeyini öldürdüm!” diye bağırdı Kılıç sorgulanmaktan nefret ederek. Tuman sakince başını iki yana salladı. “Ondan aldığın gücü dedesine verdin.” diye sözünü kesti bir bıçak gibi. İkiside sakinliğini kaybetmiş ama hata yapmaktan da ivedilikle kaçınıyorlardı.

Tuman, konuşmaya devam etti. “Annesini babasını öldürdüğün kızın dedesine de cümle obaların yönetim hakkını verdin. Oysa sen, ona yaşama şansı verdin. Bizden her daim daha önde ve daha iyi yaşadı.” deyip parmaklarını masaya sürtmeye devam etti.

Kılıç, yıllar boyunca özenle sakladığı sırrını duyduğu vakit nefes alamadı. Ayçiçek’i öldürdüğünü biliyor muydu? “Sen, ne-“ Tuman ona cevap olarak başını iki yana salladı. “Güç sandığın gibi sende miymiş Kılıç Giray?” Kılıç’a kimse böyle keskin yaklaşmamıştı. Bu sırrı Ural öğrenirse... “Konuyu değiştirme dayı. Devam et. Yaşattığın düşmanından bahset?”

Kılıç hiddetlendi, köpürdü. “Öldürmek için her yolu denedim. Her şeyi yaptım! Ama, ölüm ona uğramıyor. Üstelik dedesi de denedi. O kızını öldürdüğümü sandığın adam bana bu yardımı yaptı. Sence böyle bir şey yaptığımı bilse bana yardım eder miydi? O kadının canını Börü aldı! Dedesi ona merhamet edeceğini mi sanıyorsun bu savaşta?”

Dediklerini kısa bir an düşündü ve dudağını büzdü Tuman. “Söz konusu onlar olunca pek bir eminsin. Ama ben değilim. Onları kandırdım ama beni değil. Hançer, bu savaşta ölecek ve ben de onun ne kadar ele geçirdiği şey varsa elime alacağım. Annem de hakkı olan yere, bu saraya gelip yönetime geçecek.”

Kılıç başını kesin bir şekilde iki yana salladı, kulaklarına inanamıyordu adeta. “Bu imkansız! İstediğin şey beni yok saymaktır! Giray topraklarını ben her daim bir bütün tuttum Tuman! Başa ben dahi geçtiysem kimseye bir karış toprak vermedim!”

Tuman umursamadı. “ Bir hatun ve bir er de devleti yönetebilir. Tıpkı, Bankiz ve Balamiz gibi?” Kılıç Giray karşısında kendisinin bir eşi olduğunu tamda bu anda anladı. O dudaklarının arasına sızmış alaycı gülüş, tehditler ve sakinlik bir zamanların Kılıç Giray’ıydı işte!

Ama o hem kendisini hem de annesini düşünüyordu. Gözlerine bakarken bir şey dikkatini çekti ve tüm oyununu çözdü. Amacı annesinin elde edeceği güçle kendi krallığını yükseltmekti. Ve sonrada burdan aldığı parçalarla annesinin de bölecek ve yönetimini yutup parçalayacaktı.

Kılıç dahi şu ana kadar böyle hızlı ve şeytani düşünemezdi!

Reddetti bir daha. “Ben, kötü bir kardeş olabilirim ama kötü bir devlet adamı olduğumu kimse söyleyemez! Güç her zaman bendeydi! Hep de bende olacak!” O anda ayağa kalktı Tuman. Çevresine şöyle bir baktı. “Bende bunu tahmin etmiştim. Ordum da kudretimde senin safından çıktık. Artık ne kadar kaldıysan işini başar.” Her bir adımında panikle göğsü şişti. Ne diyecekti? Tuman, en kudretli savaşçıları ile buradaydı! Ya ordusunu buraya geçirip tahtı alırsa?

Tuman kapı kulunu tuttuğu an öfkeyle bağırdı. “Kabul ediyorum!” O geniş cüsse nefes alacak kadar bile hareket etmedi. Bir müddet yüzü kapıya dönük durdu. Sonra yavaşça dönüp ona baktı. “Anlaşma. Dayı. Unutma.” Unutmazdı elbet. Elini kılıcıma götürdü ve sıktı. “Sen,” dedi. “Nereden öğrendin onu öldürdüğümü?” Tuman, onun sözleriyle yıllar öncesine gitti.

BÖRÜ GİRAY’IN ZEHİRLE UYUDUĞU ZAMAN

Bir odundan daha sert bedeni aylar geçse de yumuşamamış, gözleri tek bir an dahi aralanmamıştı. Ne Berk ne Altuğ ne de diğer beyler gerçekten uyuyup uyumadığını bile bilmiyordu. Rüya görür mü, işte onu dahi bilmiyorlardı.

Ama Börü Giray sanıldığının aksine rüya görüyordu. Ayçiçek’i vardı orada. Yürek’i vardı. İkisiyle mutlu mesut yaşıyordu. Hep aynı rüyanın içinde, bedene ihtiyaç duymadan var oluyordu.

Gece olmayan her daim güneşlik bozkırda bir çadırları vardı. Keçileri, kuzuları ve tayları ile alakadar oluyorlardı. Üstlerinden eksik olmayan dostları şahinler ve doğanlar selamlama yarışı içindeydi adeta.

Küçük Yürek annesinin sırtına kuşakla bağlanmış, minik parmakları ile bir şeyler işaret ediyordu. Börü, sırtına yüklediği odunları dışarıya kurduğu ocağın yanına güm diye bıraktı ama ana kız öyle dalmışlardı ki bozkırın içine, onu fark etmemişlerdi bile.

Börü alnındaki teri, gömleğine sildi. Kuşlar ve doğanların cilveleşmesi, asi şahinin çığlıkları yüzünü her zamankinden daha çok güldürdü. Yürek’in sesli gülüşü ile ellerini silkeleyip onlara doğru gitmeye başladı. Tam o anda bir fısıltı duydu ardından.

Eli hızla kılıcına varmış, arkasına bakıyordu. Fısıltı devam ediyor ama ne dediği anlaşılmıyordu. Sesin geldiği yere doğru adımlamaya başladı. Her adımda daha iyi duymaya başladı. “Kaç!” diyordu. “Yüreklilik edip, sarayda kalma!” Börü’nün adımları çivi gibi çakıldı olduğu yere.

“Sende kimsin! Ne diyorsun böyle?” diyerek var gücüyle bağırdı ama cevap veren yoktu. Fısıltı devam ediyordu. “Kardeşin kardeşe güvenmeyeceği bir çağdasın, güvenme!” fısıltı artık yorgun ve üzgündü. “Beni senden alan kardeşin... Güvenme.” Tüyleri ürperdi Börü’nün. Eli hızla kalbine gitti. Arkasını döndü. Sağına döndü soluna döndü. Yürek ile Ayçiçek yoktu!

“Aldılar beni senden...” Gözleri doldu Börü’nün. Üşümeye başladı, dişleri takır takır birbirine vuruyordu. Kim kardeşiydi? Kim almıştı çiçeğini elinden? Ellerini başına sardı. “Ayçiçek!” diye gür bir sesle bağırdı acıdan öne doğru eğilerek. Kulakları çınlıyor, bozkırın etrafında dönüyordu. Kardeşi, kızına ne yapmıştı peki?

Fısıltı susmuştu. Fısıltı susmuştu! Ayçiçek, susmuştu...

“Yalvarırım,” dedi kendi etrafında onu ararcasına dönerek. “Yalvarırım, konuş...” nereye dönse orada koca bir boşluk vardı. Orada kızı ve karısı yoktu! Bir kopuz vurdu tellere. O kopuzun telleri şöyle diyordu.

Sana yok huzur,

Sana bitmez bu acı...

Diz çöküp dilesen de aman,

Gök Tanrı dönmez yazdığından.

“Niçin?” diyerek fısıldadı. Gözlerinden Yağmur damlaları gibi yaşlar akıp gidiyordu. Dudakları, Yürek’in dudakları gibi ağlarken titrerdi. Kaşları düşerdi gözleri üstüne. “Neden?” Kılıcını hırsla yere fırlattı.

“Savundum ailemi, atalarım gibi kardeş öldürmedim, kıymadım cana!” diyerek haykırdı diz çöküp yerlere vurarak. “Hep ben! Hep ben! Layık gördüğün bu muydu bana Gök Tanrı! Bu mu!”

Gökler titredi bu sözüne. Rüyadaydı ama rüyada edilen hiçbir isyana dönmeyen Gök Tanrı ona doğan cevap hakkını geri çevirmedi.

“BEN...” dedi o kudretli ses göklerdeki perdeyi aralayarak. “SENİ, SENDEN ÖNCE DUYDUM. SENİ SENDEN ÖNCE BEN KURTARDIM.” Börü öyle kırgın ve üzgündü ki reddetti, sese itimat etmedi. Elini havaya git, dercesine salladı.

Başını yere eğip fısıltıya seslendi. “Gel, duyayım seni gitme... Ayçiçek, Yürek bensiz korkar lütfen...” göz yaşları öyle bir akıyordu ki ha gökten ha gözden. Ama Ayçiçek yoktu, Yürek yoktu. Hayatı yoktu. Tükenmişti.

Gök Tanrı, bir rüzgar estirdi. Bir geyiği üşütüp güneşli bozkıra çevirdi. Geyik yanı başına gelip çekinmeden boynunu ona doladı. Isınan geyik, sarsılan Börü Giray oldu. Bu ürkek hayvanın yakınlığına hayretle baktı. Ellerini havaya kaldırdı. “Ne demek bu ey Tanrı?” diye seslendi geyiğe doğru.

Bu defa ses göklerden değil, geyiğin kalbinden geldi.

“SENİ ASLA BIRAKMADIM. SEN, HER DAİM DESTANLARDA VE HAKİKATİN ANILDIĞI YERDE YAŞAYACAKSIN! SENİ GÖSTERECEK OKLAR KIZINI HER GÖRDÜKLERİNDE. SENDEN HABERDAR OLACAK DOĞURACAĞI HER EVLADI!”

Bu Börü’nün içinde ağır bir etki yarattı. Diyecek sözleri kalmadı. Kızı evlatlar mı doğuracaktı? Yaşayacak ve güçlenecek miydi? İnançlı birini dahi acılar kör ederdi. İtimat edemiyordu. Geyiğin başını kaldırıp gözlerine baktı. “Kızımın yaşayacağını mı söylemek istersin?” geyiğin iri gözlerinden geçen ışıkla içinden bir parça umut ayağa kalktı.

“ Ya hatunum? O... ” dedi titreyen sesiyle. Neden içinde bir yerler yokluğunun acısını biliyormuş gibiydi? Neden, Ayçiçek ondan çok zaman önce gitmiş gibiydi? Geyik sadece gözlerini açıp kapattı ve o ışık yok oldu. Sorusu cevapsız kaldı.

“BEN SANA GELECEKTEN HABER GETİRMEK İÇİN DEĞİL, ADALETİMİ GÖSTERMEK İÇİN GELDİM. SANA BAHŞETTİĞİM KAĞANLIK SOYUNU KIZIN VE ÇOK GÜVENDİĞİN BİRİ DEVAM ETTİRECEK.”

Bir şahin çığlığı duyuldu gökten. Güneş yavaş yavaş geri çekildi ve geyik üşüyüp ondan ayrıldı. Börü, havanın sıcak olduğunu biliyordu. Ama soğuk olanın kendisi olduğunu bedenine baktığı vakit anladı. Başı karlı dağlar kadar soğuktu bedeni.

“ Beni benden olan yıktı.” dedi sessizce. Ellerini toprağa bastırdı. Rüyasında öyle bir güçle sıktı ki toprağı, gerçekte başında oturan Altuğ’dan habersiz ellerini de sıkmaya başladı. O anda Altuğ sevinçle şakıdı. Herkesi başına toplamıştı. Berk Giray'ın sık sık saraydan mağaraya geldiği o ana denk gelmişti çok şükür ki...

Kurt Ata, Yağmur Ata ve Kurt Ata öyle bir coşku ve heyecan duyuyordu ki sıkıca birbirlerine sarıldılar. Berk, yere diz vurup ellerinin kudretini hissetti. Başını gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes bıraktı. Altuğ, yüzüne eğilerek ona uyanmasını söylüyordu.

Belkide en çok Altuğ’un ihtiyacı vardı uyanmasına. Ona sahip çıkacak bir babaya. Kimsesiz kalmış, babasından yana yüzü gülmemiş, ihanet beşiğinde sallanmış Altuğ için uyanmalıydı.

Gökyüzü bir anda kapandı. Gök yarılırcasına şimşekler çaktı. Mağara tir tir titredi, çakıl ve toz döktü. Bir tutam tozlu çakıl yüzüne döküldü. Ve o çakıllar usulca titredi. Titredi ve titredi. Ve o anda Börü Giray’ın gözleri aralandı.

Herkes nefesini tuttu. Sevinmek ve coşmak yerini keder dolu, hüzünlü bir bekleyişe bıraktı. Börü’nün gözleri ışıkla kısıldı ve tozlar göz beyazında, denizde bir gemi misali dalgalandı. Sağına soluna bakındı. O tozlar, kimsenin sandığı gibi gözüne batmıyordu. Beyleri süzdü bir süre ardından Berk’i, Yakut Berk’i ve son olarak Altuğ’u. Tozlar yüzünde yol bulup akarak dudaklarına yaklaştı.

Börü, dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı. Berk, gözünden akan bir damla yaşı silip burnunu çekti. “Amca...” diyerek ona yaklaştı. Börü ona bakınca bir defaya mahsus gülümsedi. Bedeni üşümeyi hissetmiyordu ama gülmeyi başardı. “Amca, burdayım.” Sözlerini anladığını biliyordu Berk.

Ama Börü Giray’ın diyecekleri vardı. Ağzını güç bela açtı. Her kelimesinde uzun soluklar aldığı o cümlesini kurdu. “Ben, kaybettim değil mi?” Kurt Ata, başını iki yana salladı. “Hayır Han’ım! Siz, kaybetmezsiniz.” Börü ona döndürdü göz bebeklerini. “Yürek?” diye sordu ona verdiği cevabı önemsemeden.

Berk, gözlerinden akan yaşları hızla silip atladı. “Obada amca. Alemdar Bey ile beraber orada kalıyor. “ Durgun bakan gözleri usulca yamuldu ve derin bir nefes verdiği duyuldu. Berk, panikledi ama onu Altuğ’un omzuna koyduğu eli teskin etti. “Kılıç ve kız kardeşlerim?” diyerek yeniden gözlerini açtı.

Alemdar Bey söz hakkını kullandı. “Aylardır onlarla konuşmaya çabalıyoruz Han'ım. Ne Ayka ne de Ilgıt konuşma taraftarı değil.” Yağmur Ata’nın çivi gözleri Alemdar’a döndü. “Kimle konuştun o halde bunca zamandır?” Alemdar ona değil Börü’ye cevap verdi. “Oğulları Tuman ve Tulpar ile görüştüm. Genç ve neyin ne olduğunu bildikleri zamandayız. Berk’te Gökalp, Bahar ve Günbala ile konuşacak. Siz ne emredersiniz?”

Börü, isimleri usulca sindirdikten sonra Berk’e döndü. “Onlar, hep katı olmuştur. “ Sözünün arasına uzun bir soluk girdi. Minik bir çakıl ve toz dudaklarına doğru yuvarlandı o anda. Dudakları kudret bulmuştu sanki. Dili ağzında daha iyi dönmeye başladı. “Onlarla çok zaman geçirdim. İnatları ve babalarının suskunluğu onların gözlerini kapadı.” Kelimeler o anda daha da hızlanmıştı.

Börü nefesini daha iyi kullanıp konuşmaya devam etti. “ Ama ümit kesmeyin. Yelhan’ı da boşuna denemeyin.” Altuğ, Berk’e döndü. “Neden ağabey?” Berk, amcasının elini daha sıkı tuttu. “Denemeye değmez mi amca?” Börü gözlerini kapatıp açtı. “Değmez. Onlarla savaşmayın eğer savaşırsanız da esir edin. Onların gururlarına yediremeyeceği en büyük şey esarettir.”

Tüm beyler ve gençler başlarını el mecbur salladılar. O diyorsa elbet bir bildiği vardı. Alemdar Bey gözlerini silip yanına yaklaştı. “Sen bunları boş ver Han’ım... Ayağa kalkacak dermanın var mıdır? Aç mısın, susadın mı?” Börü, şöyle bir çevresine baktı. Sonra Alemdar’a. “Sana, can borcum var Alemdar.” Alemdar, mahzun bir gülüşle başını eğdi. “Olur mu hiç? O benim de kızım ki? O bana zahmet olmaz.”

Börü, kızının nasıl da zor bir çocuk olduğunu bilirdi elbet, inanmadı ama teşekkür eden tozlu gözlerini kırmaktan geri durmadı. “Her zaman olduğu gibi, önce sana, sonra da Berk’e emanet.” dedi ve ekledi. “Ben, ölü dahi olsam o yaşayacak. Bunu yapacağım.”

Berk, başını salladı hızla. Ama neyi nasıl yapacağını kimse bilmiyordu. Sonsuza değin de bilemeyeceklerdi. Börü’nün yüzündeki tozlar yavaşça hareket etti. Börü bunu hızlı olması gerektiğine dair bir uyarı olarak aldı. “Ömrümün son anları bu,” dediği an herkesten itiraz yükseldi. Ama gözlerini kapatıp onları durdurdu.

“Sözlerim de nefesim gibi sayılı. Ben, Gök Tanrı’nın ne demek istediğini anladım.” Sıkıca tuttuğunu dahi hissetmediği eline güç vermeye çalıştı. Kaldırmaya uğraştı ama nafileydi. Dudaklarına, sonunu kabul etmiş bir gülümseme yerleşti. “Bana, bir kopuz çalın.” diyerek gözlerini yumdu.

Altuğ, Berk ve Alemdar’ın gözleri sel olup akmaya başladı. Bir tek Kurt Ata omuzlarını dik tuttu. Dışarıya çıkıp bir kopuz aldı, geri döndü. Hemen yanı başına oturdu. Tellere dokunup ilk nağmeleri, boş mağarada göz yaşları içinde çalmaya başladı.

“Kılıç’ı yenmek için,” dedi sesi kopuzun arasında incecik duyulurken. “ ne kadar küçük olduğunu söyleyin. Gözleri kör olur, delirir.” Altuğ, gözlerine ellerini bastırıp sesli ağlamamaya çalışıyordu. Berk, yanık teninin göründüğü kollarını başına sarmış, ileri geri sallanarak acımadan vuruyordu. “Gitme, gitme...” diyerek yalvarıyordu içten içe. Börü, kopuzun sesiyle mest olurken Berk’e döndü. “Yürek’i her daim yaşatacağım. Ona olan sevgim, ne bu dilde ne de başka dillerde anlatılmaz. Yavruma sıkıca sarıl Berk, saramayan kollarımın acısını al oğlum.”

Kurt Ata, son tele dokundu ve yağmurun çıtırtıları harici bir şey duyulmadı. Börü Giray’ın sesi de. Kızını bu soysuz ölüme teslim etmemek için Gök Tanrı ile bir anlaşma etti. O bu dünyadan göçecek, karşılığında kızı yaşayacaktı...

Kimsesizlerdi Börü Giray’ı gömdüklerinde. Yüzündeki tozlar çoktan etmişti vedalarını. Bir vedayı da onlar yaptı. Alemdar, köz yutmuş gibi ağlıyordu. Kalbi sıkışa sıkışa kızının babasını toprağa koydu ve ilk o terk etti orayı. Sakinleşene kadar at koşturdu.

Ne duruldu ne de rahatladı. Atını gece olduğunda dahi koşturdu. Başını bir kaldırdı Giray’ın dışındaydı. Bir daha kaldırdı, Yelhan’daydı. Hep yaptığı gibi Tuman ve Tulpar’ı çağırdı. Ama bu defa gözleri deli deli bakıyordu.

Tulpar, yanında kardeşi ile geldiği vakit ondaki bu değişimle duraksadı. Kardeşine bakıp, bir delilik etmemesi için işaret verdi. Tuman, merakını dizginleyip kabul etti. Alemdar Bey, yerinde duramıyor ormanı aydınlatan aydan ancak gençleri görebiliyordu.

Tulpar, ılımlı bir sesle ona seslendi. “Alemdar Bey, ne diyeceksen bir an önce de. Zira annem ve babam yokluğumuzu fark ederse-“

Sözünü kesen Alemdar’ın ay ışığından bile belli olan kan çanağı gözlerle onlara bakıp, “Kağan Börü Giray, son nefesini verdi!” demesiydi. Tulpar, ağır ağır yutkundu. Boğazındaki çıkıntı aşağı yukarı tırmandı. Bakışlarını yere indirip sustu. Tuman, şakaklarındaki damalar patlayacak kadar şişmiş Alemdar’a yaklaşıp omzunu sıktı.

“Nasıl oldu? Bize en son uyuduğunu söyledin sen? Zehirden arınıp uyandıysa nasıl ölebilir ki? “ Alemdar kolunu elinden kurtarıp ondan uzaklaştı. Fır fır dönüyordu gözleri. “Çünkü Gök Tanrı ona bu kadar hayat biçti! Çünkü o ataları gibi cana kıymadı!”

Tuman kaşlarını kaldırıp ellerini geri çekti. Omzunu silkti. “Düşmanım kardeşim dahi olsa acımam öldürürüm. Börü Giray başına gelecekleri bilmiyor muydu? Aptal-“ sözünü tamamlayamadan boğazını tüm gücüyle sıkmaya başladı Alemdar Bey.

“Senin o yılan dilini koparırım Tuman! Seni o soyundan aldığın yılan deliği ağzının üstünde at koşarım!” Tulpar, bir yandan karşı koymaya çalışan Tuman’ın bir şey yapmasını engelliyor bir yandan da Alemdar Bey'in onu bırakmasına çabalıyordu.

Uzun bir uğraş sonucu ikiside birbirinden ayrıldı. Tuman deliler gibi öksürüp nefes almaya çalışıyordu. Tulpar, Alemdar Bey’in karşısına dikildi. “Git burdan! Onu öldüren biz değil kardeşi! Bize mi hesabını kesmeye geldin?” Alemdar Bey, ellerini başına sardı. Bir ileri bir geri adımlıyordu.

“Onun emaneti Hançer! Ona sahip çıkmalıyız... Birlik olmalıyız! Ayrılık doğmamalı!” Tuman, bakışlarını abisine çevirdi. “Eğer, o kızı kurtarmak için tek bir adım atarsan bunu sana ödetirim Tulpar!” Tulpar kaşlarını kaldırıp onu omzundan ittirdi.

“Sen kime göz dağı vermeye kalkıyorsun ha? Senin karşında büyüğün var! Her daim en doğruyu düşünmek benim işim, toyluğunla işime karışayım deme.” Tulpar’ın aklına olmayacak o fikri böylelikle Tuman sokmuş oldu.

Alemdar Bey’e döndü. “Git ihtiyar! Bizim sizin safınıza da iç işlerinize de ayıracak zamanımız yok!” Alemdar Bey, pes etmedi. Burnunu eliyle silip onlara doğru bir adım attı. “Gün geldiğinde arkasında duracağınız Kılıç Giray, Börü’yü zehirledi. Hançer’in ölmesi için elinden geleni yaptı! Siz, siz annelerinizi çok seversiniz,” dedi sesi titreyerek.

“Onu annesiz koyan, o kadına göz koyan bile oydu! O gün orada olan ebelere sordum ben! Bir bardak suya kattığı zehirle bir kadını ve bebeğini öldürmek istedi de birinde başarısız oldu...” Tuman, boş gözlerle ona baktı, ama o boş bakışların ardında öğrendiği bilginin kudretini bilen bir ışıltı da yok değildi. Tulpar ise yumruklarını sıkıyor, yaşının gereği doğru olan ne onu düşünüyordu.

Alemdar Bey, o gün gençlerden net bir cevap hep olduğu gibi alamadan obaya, Yürek’in yanına döndü. Tulpar, kardeşiyle baş başa avlanmaya çıktıklarında bu konu hakkında uzunca kavga etmiş ve birkaç yıl sonra o topraklara gide gele bir kıza vurularak yolunu çizmeye başlayacaktı.

Tuman bekleyecekti. Hep olduğu gibi bekleyip öfkesini ve kudretini gösterecekti.

 

***

O günler, gözünün önünden an be an geçti. “Sen, nereden öğrendin onu öldürdüğümü?” diyen Kılıç’a cevap dahi vermedi. Başını salladı Kılıç, yapma der gibi. Tuman, kapıyı açıp çıkmak üzereyken bir an durdu. “Odama gidiyorum. Beni bekleme.” Bu sarayı Tuman bekleyecekti. Peki ya geri de vermezse, aldıkları yetmezse...

Elbette yetmeyecekti. Kapıyı açtığında bir alple göz göze geldi. Bir şey demek için gelen saray alplerinden olmalı diye düşünüp umursamadı. Onu omzundan itip yoluna devam etti. Odasına diye yalan söylemiş, saraydan çıkarak atını dehlemişti. Onu takip ettirmek istediyse de Tuman fark eder ve ona altından kalkamayacağı bedeller yükleyebilirdi.

Bu sebeple oturup sadece savaşın kapısına dayanmasını ve Tuman’ın geri dönmesiyle, karargaha gideceği anı beklemesi gerekiyordu.

***

BERK

Hafif sızılı bir özlem sarmıştı şimdiden içini. Yol boyu hayatını düşünüp kendisini ve Hançer’in geçtiği zorlukları düşündü. Hayatta ne kadar yorulduğun değil, yorgunken nerede dinlendiğin önemli olduğunu görmüştü. Küçüklüğünde gördüğü kan gölü, yetişkinliğinde belkide ona üstünde yüzüp mesafeleri yok edecek bir araç kılacaktı.

Yarım günlük kadar yolu kalmıştı. Atlar gemlerini aheste aheste ağızlarında çevirirken birlikten yer yer sohbet sesleri yükseliyordu. Kara Orman’ı geçmişlerdi. Dinlenen birliğini de ordusunu da alıp gelecekti. Yakutlar olarak savaşta yer almayacaklarını söylesede sözünü yutması ve ordusuyla savaşa dönmesi gerekiyordu.

Soyunun ödediği bedelleri yerde koymayarak sonsuz bir barış yakalayacaktı. Ama zor olan, savaşmak değildi. Zor olan her daim barıştı. Barış, kolay vazgeçilen bir yol olmasaydı savaşlar olmazdı...

Düşüncelerine dalmışken karşıdan kaptırıp gelen bir atlı gördü. Yanından geçip gidecekken eliyle ona dur işareti yaptı. Atlı durdu. “Ne diyorsun, Bey? İşim aceledir.”

“Nereye bu acelen?” diye sordu terslemesine takılmadan.

“Kurucu Oba’ya. Niçin sordun?” diye diklendi bu defada.

“Ne haber gönderirsin müttefikime?” diye sorunca atlı duraksadı, gözleri an be an büyüdü. Üstlerine başlarına daha dikkatli baktı. Dalgalanan bayrağa bakıp yutkundu. “Yakut Berk Han!” adını dehşetli bir fısıltıyla dile getirdi. Bu topraklarda olduğunu biliyordu elbette!

Berk, korkusuyla eğlenerek başını salladı. “De bakalım, ne haber götürüyorsun?” Ulak bir an kararsız kaldı. Ama koskoca Han’ın da emrini yerine getirmemek kelle koltukta olmak demekti.

“Kılıç Giray. Ordularını ordugahına geçirdi. Ural Bey, Yelhan hatunlarının ordusu ve merkez ordu. Hepsi hazır.” Bu haberden sonra karşısında taş olsaydı bakışları ile onu ortadan ikiye ayırabilirdi Berk. Birlik huzursuz olmuş, uğultu çıkarmaya başlamıştı.

Ulağa döndü. “Sağol, ulak. Sen gidebilirsin. “ Ulak selam durup hızla geri kalan yolu adeta yarmaya başladı. Onun ardında bıraktığı tozlar birer düşünce olup içine doldu. Öldürmek ve savaşmaktan başka anlamı olmayan babası... Değerleri ve hisleri bir şeytana kul babası... Öldüğünde dahi aynı toprağa gömülecek olmalarından utanç duyduğu babası...

Omuzları düşecek gibi oldu o anda. Öfke bu defa içine kapatmıştı onu. Ama amcasının ölmeden önce onlara fısıldadığı sözler birer birer kulağında çınlamaya başladı. Birliğine dönen Berk, kararlı ve inançlıydı artık. “Sizler, bu haberden sonra ancak öfkelenirsiniz. Ordumuza da aynen böyle olacak. Ama öfke oynak bir şeydir. Gelir gider, ettiği zarar bize kalır! Biz, onlardan kat be kat güçlüyüz! Çünkü, hiçbiri bizim yüreğimiz karşısında sağ kalamaz!” Birlik kılıçlarını çekip havaya kaldırdı. Hep bir ağızdan, “Cesaret!”, “Güç!”, “Zafer!” nidaları attılar. Ateş yanıyordu her birinin gözlerinde. Berk, atını şaha kaldırdı.

Saraya değin azimle at sürdüler. İhtişamlı vadiye yanını vermiş saray göründüğünde borular ötmeye başladı. Temizlikçiler, buradaki ailesi, bakıcılar, muhafızlar ve dostları sarayın avlusuna doluşuvermiş hep bir ağızdan, “Hoş geldin Han’ım!” diye bağırıyorlardı. Berk daha önce böyle bir karşılanma görmemişti.

Yakut sarayı bedellerin gölgesinde ona hakkı olanı veriyordu. Atının eyerini tutma yarışı yapan seyislere tatlı bir üslupla kızsa da kimse onu dinlememişti. Genç kızlar elleri alınlarında öne doğru eğilerek kendisini selamlıyordu. Onların selamına uyarak atından indi, doğruca Yakut’taki en küçük prensese sarıldı.

On altı yaşındaki bu küçük prenses Berk’e pek bir düşkündü. Berk’te onu sever gözetirdi. Onun ince kolları arasından sıyrıldığı vakit kucağında henüz birkaç aylık bebeğini hafif hafif sallayan Anima’ya uzandı. Bebeğe dikkat ederek ona sarıldı. Ardından da bebeğin örtüsünü kaldırıp yüzünü üç kez uzun uzun soluyup geri çekildi.

Bebeklere hiçbir zaman kıyamazdı, öpmek dahi canlarını yakacaksa öpmezdi. “Hoş geldin dayımız.” diye fısıldadı Anima. Berk, onun saçlarını okşadı. “Hoş buldum. İyi misiniz?”

“Sadece özlettin kendini. Hançer Giray, aklını aldı zannımca. Dönmek bilmedin. Neyin siyasetidir bu?” Anima imayla gülüp dalga geçtiğinde Berk, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. O da aynı imayla gülümseyip nefesini bıraktı. “Ona olan sevdamı duydun diye biliyorum. Onu alacağım, bu yanına kalmayacak. Benim kraliçem olacak.”

Anima burun kıvırdı. “Sonrada bizi unut, ha? Tükürdüm gitti!” Berk onu kolunun altına alıp hafifçe sarstı. Küçük bebek, etkilenmedi bile. “Laf edeni, kovarım ona göre!” Anima, küçük bir bebek gibi dudaklarıyla hava çıkardı. “ Sen kovsan ben yerin altından gelirim yine gelirim!” omzundan çıkıp içeriye geçmek istedi ama kardeşi izin vermedi.

“Gitme, Anima. Sen hep kal, başımın tacı ol.” Uldız, büyüseydi belkide ona böyle bir kardeş olurdu. Kim bilir? Anima gülümseyerek yanında kaldı. “Yoruldun iyice, evvela dinlen ha?” Berk başını iki yana salladı. “Yok, yorgun değilim. Orduyu ve sarayı ayağa kaldırmaya geldim. “ Şüpheyle kaşlarını kaldırdı Anima. “Neden?”

Merdivenleri çıkmaya başladıklarında konuşmaya başladılar. “Yıllardır, uçlarımızda bizi de tehdit eden bir çatışma var. Kıyı’nın kıyameti olduğum gibi, bu savaşa da girerek savaşlarını bitireceğim. “ Anima, ağzını açıyordu ki yukarıdan gelen, “Dayı!” sesiyle sustu.

Berk, kalan birkaç merdiveni üçer üçer çıkıp yere diz çöktü. Kollarını kocaman açıp minik Uldız’ın kolları arasına girmesini bekledi. Küçük çocuk, aşkla dayısına sarıldı. Minik burnu boynunu gıdıklıyordu. “Neredeydin sen?” diyerek sarılmaya devam ediyordu. Ona cevap verense burnu dik, bakışları sert büyük yeğeni Ergün’dü.

On üç yaşında bir alp kadar eğitimli, dik başlı ve güçlüydü Ergün. Onu bizzat kendisi yetiştirmişti. O asi ve ele avuca sığmayan çocuk, ölü çocukluğunu diriltmişti. Zamanında kırılan kollarına kanat olmuştu. Yüzünden eksilmeyen gülüşle yeğenine döndü. Minik Uldız’ı kucaklayarak ayaklandı.

Ergün, kıskanan gözlerle onlara bakmaya ve kımıldamamaya devam ediyordu. İlk adımı Berk attı. Onu omzundan tutup kendisine çekti. Ergün, başta yaklaşmamak için çırpınsa da özlediği dayısının kokusuna hızlıca adapte oldu. Elleri ancak beline yetiyordu. Üçü birbirine sıkıca sarıldı ve taht odasına girdiler. Uzun zaman, Ergün’ün kardeşleri hakkındaki şikayetlerini dinlemiş, ona gülmüş yer yer de hak verir gibi yaparak Anima’ya oyun etmişti.

Ergün, hem Uldız’ı hem de bebek Kutlu’yu kıskanıyordu. Dayısının ve babasının göz bebeği olarak yetişmişti, haliyle çok huysuz bir çocuktu. Bu özelliği yer yer gözünde küçük Hançer’in canlanmasına sebep oluyordu. Artık akşam olmak üzereydi. Anima hepsini alıp odasına çıktı.

Berk’in yanınaysa Onbaşı, Yüzbaşı ve Binbaşı geldi. Üçüyle sıkıca sarıldılar. Uzun uzun konuştular. Aralarındaki en büyük eğlence yıllardır aynı rütbede kalmalarıydı. “ Gelişinle artık savaş başladığını düşünüyorum?” Berk, Binbaşı’yı başıyla onayladı. “Vezir Yuloşa nerede?” Yüzbaşı öne çıktı. “Zira’nın yanındaydı. Gelir birazdan.”

O esnada kapı vuruldu. Yuloşa içeriye girdi. Berk’i gördüğünde yüzünde kocaman bir gülüş belirdi. İkiside sıkı sıkı birbirlerine sarıldılar. Yuloşa, geri çekilerek omuzlarını tutup sarstı. “Sana uzaklaşmak pek bir yaradı ha! Aslan gibisin!” Onbaşı bir hasar arıyormuş gibi üstünü incelerken kolunu gördü. “Ama kolunu sakınamamışsın ha?” Yuloşa kolunu tutup baktı. “Ne oldu böyle?” Berk önemsiz olduğu için başını salladı. “Önemli değil, bir kesik. Sağaldı. “ Binbaşı bıyık altından güldü, Berk uzanıp omzuna vurdu. “Dağılmayın, dağılmayın!” Yüzbaşı Binbaşı’nın başını omzuna yaslamaya çalıştı. “Kıyma ona!” diyerek dalga geçti, hep beraber gülüştüler.

Yuloşa, kemerine ellerini oturtup gülen yüzüyle sadede geldi. “E, geldin ama yerleşmişe benzemiyorsun? Gidiyor musun?” Berk, Onbaşı'yı sıkıştırdığı koltuk altından çıkardı. “Gidiyorum değil, gidiyoruz.” Dördü de kesildiler. Berk, tane tane anlatmaya koyuldu. “Hançer, oraya ilk gittiğimde beni affetmekte güçlük çekti ama gerek öğrendiklerimiz ve gerek daha sonrasında yaşadığımız tüm olaylar, savaşı bize getirdi.”

Muhteşem üçlüye döndü. “Şimdiden sonra geri dönüş yok. Bu yüzden orduyu alıp yola çıkacağım. Hançer babama ve Ural Bey'e karşı yenilmeyecek.” Yüzbaşı Yuloşa Berk'in gözlerindeki ateşi görüyordu. Bu yüzden o ateşin sönmemesi için, ”Elbette seninleyiz! belki bundan böyle hangi savaş olursa olsun arkandayız. Ama Hançer Balamiz’i kuşattı ve ordugahı da haliyle Balamiz sınırlarında. Dedesiyle ve babanla nasıl savaşacak?”

Ordu Balamir sınırlarında olabilir ama ben ve Ragnar balam izin de ötesinde Girayhan’da bulunacağız. Hançer’in istediği meydan savaşı değil çünkü Kılıç Giray, o sarayı kana bulayarak aldı.” Elleri yumruk oluyordu istemsizce.

“Hançer’den aksi beklenmezdi zaten.” diyerek araya girdi Onbaşı. “Balamiz kuşatması dedik. Neden Girayhan değil de Balamiz? Bu basit bir intikam için yapılamaz?” Berk, kaşlarını çatarak Binbaşı’ya döndü. “Senin basit bir intikam dediğin şey, uğruna kan akan masumlar için yapılan savaşa hakarettir.” Tahtına oturdu, dörtlü karşısında yan yana durdu.

“ Bugün zindanımızdaki her gün ölesiye dayak yiyen Nihade’nin babası ve yoldaşları neden içerde sanıyorsun? O ve onun gibiler George’un eline oyuncak olarak Hançer’in dostunu ve nice insanı öldürdü!” Yuloşa, üçlüye döndü. “İntikam basit bir intikam değil. Berk, nasıl zamanında Freud'u öldürttüyse o da aynı sebepten ötürü Petro’yu öldürttü.”

Berk, Yuloşa’yı başıyla onaylayıp devam etti. “ O ikisi zamanında sarayı kana bulayanlardandı. Loura, şimdilik bedel ödemeyecek gibi ama George’un yaptığı her şeyin hesabı kesilecek.”

Üçlü elleriyle selam durdu. “Senin sevdalandığın kadının ailesine yapılanı sana yapılmış biliriz!” dedi Onbaşı.

“Emret Han’ım, intikam almak için ne zaman gidiyoruz?” dedi Yüzbaşı. Binbaşı sadece sustu. Berk, başını salladı. Pencereden kudretli vadiye baktı. “Orduyu savaş için kışlaya çekin. Hazırlıkları bitirin. Kudretli bir ordu görsün görmeyen gözler.

“Emredersiniz Han’ım!”

Emrederim elbet.

Bu sarayın hanı sandığınız adam, o sarayda kana bulanarak yaşayan tek kişi.

 

 

KARA OZAN

Evine geri dönüyordu. Atının üstünde, bakışları yerle bir bütündü. Bugün evini hak ettiğini düşündü. Sabaha doğruydu. Bir günün içinde tüm ayrı ticarethanelerini dolaşmış ve yorulmuştu. Nihayet bacası tüten evini görünce anlamsız bir heyecanla doldu ama başını geri yere çevirdi.

Adamları etrafta nöbet tutmak için yanından ayrıldı. Kapıya kadar başı önde geldi ama kapının önünde durup şöyle bir çevresine baktı. Nedense ayakları geri gitmek için sızladı. Hayatının karanlığıyla ise bulanan yüreği bas bas bağırıyordu.

Hak etmiyorsun !

Büyük ateş, heybetli duman savururdu. Ozan’ın kendi dumanının bolluğu gözünü korkutuyordu. Sırtını kapıya döndüğü an açılan kapıdan, bir nefes çıkıverdi. O nefes ki, konuşmasalar dahi bir şeyleri anlayabilirdi sanki. Kara Ozan, uzak durdu o nefesten. Duman, solunan havayı yani nefesi kirletici...

Uzak duruşunu, içinde sızlayan o yeri ve darmadağın olan benliğini anlamadı Nihade. Anlayamazdı da. Bazen sanırsınız. Hissettiğinizin doğru olduğuna inanır, işe koyulursunuz. Derin yaralar almak için başka uygun bir an olamazdı zaten. Ama bazen de hiçbir şey hissetmez ve anlamazdınız. Bu yüzden de işe koyulacak o anı da kaçırırsınız. Kapanmayacak yaralar almak içinde başka uygun bir an olamazdı zaten.

Ozan gözlerini ormanın derinliklerinde, sis çökmüş uçlarında, yosun bağlamış kara gövdelerinde gezdirip durdu. Nihade’nin “Bir cellat olarak canlar aldığım vakit beni nefeslendiren tek yer ormanlardı. “ diyen fısıltısı ile tüm odağı dağıldı Kara Ozan’ın.

Dikkatinin kendisinde olduğunu anlayan genç kız devam etti. “Babam... Yakut zindanlarında. Han’ın çok sevdiği biri varmış, onun dostunun katili olmuş babam. Han, peşine düşmüş. Bulmuş onu.” diyerek bir nefes koyverdi.

Az sonra yağmur damlaları toprağa düşmeye başladı. Sesi, konuşana bir teselli dinleyene ise karmaşadan çıkabileceği bir anahtardı. “Sonra,” diyerek devam etti Nihade.

“Ben, hep olduğum gibi babasız kaldım. Küçükken hep ağlardım. Birilerinin suçlusu olmak kadar kötü bir şey yok diye.” Burnunu çekti. “Her öldürdüğüm insanın mezarında ağladım. Babamsa tam tersi, ağabeyi Yağmur’a benzeyen hırsıyla doğru bildiğini yaptı...”

Ozan’ın kısılan gözleri duyduğu isimle ona döndü. “Hançer’in yanındaki Yağmur mu?” Nihade, içsel bir hesaplaşmanın içinde başını salladı. “Babam ve amcam Kıyı’da doğup büyümüşler. Babam kuytu köşelerde insan avlamayı, amcamsa aklını kullanıp oyunlar kurmayı seçmiş. Yağmur Gürkan Bey, kendini çok geliştirirdi. “ Gözlerini kapatıp başını salladı.

“Babanın adı neydi?” dedi Ozan hala arkası dönük bir şekilde. Nihade, bir süre sırtına bakarak düşündü. “Sen bilmiyor musun?” diye sordu. Başını salladı Ozan. “ Ayaz.” diye cevapladı Nihade. Şaşırtmamıştı ismi. “Sonra?” dedi Ozan.

“ Sonra Yağmur Gürkan amcam eski hanedanların ne kadar bilgini var, bilgisi var, kutsalı var hep öğrendi. Sonra Börü Giray’ın kanatları altına girdi. Kılıç Giray’ın ortanca oğlu Berk’in atabeyi olmuştu. Her şeyi yapmıştı o günlere değin. İyi işi de vardı, kötü işi de. “ Kısa bir an duraksadı. Kötü olanı düşünürken anlatıp anlatmama üstüne hayli akıl yorduktan sonra anlatmaya devam etti.

“Dostu vardı onun. Alemdar, bilirsin.” Ozan’ın gözleri kocaman açıldı. Atabey Alemdar... Başını salladı hızla. Nihade devam etti. “İşte, ona aşık olan bir kadın vardı. Ama kadın utandığı için diyemedi hiçbir zaman. Yaşlarından ötürü de olmaz diye hükmetmiş olmalı. Beni o himayesi altına alınca her şeyi görüp bildim. Bunu Alemdar’a asla söylemedi hatta o kadınla gizlice evlendi. “

Ozan, derin bir şaşkınlık içindeydi. Nihade yüzüne bakmadan devam etti. “Güç, bir yerde istediğin her şeyi elde edebileceğin anlamına gelir. O da aldı. Bir kötülüğünü görmedim kadına karşı. Ama kadın canına kıydı. İki hafta evli kalmadılar.” Yağmurun şiddeti arttıkça sesi de yükseldi gittikçe.

İçindeki seslerde yükselmeye başladı o anda. Bu adamı gördüğü ilk günden beri beslediği hisleri kendisine yakışmıyordu. Nihade, Ayaz’ın öz kızı bile değildi. Ama bir annesi olduğunu biliyordu. Babasız ve annesiz hayata gelen bir kız çocuğu, tüm o masumluğu böylesi karanlık bir adama ne diye tutulurdu ki?

“Ben...” Ne diyecekti? Dudaklarından itiraf mı dökülecekti bir de? “Oğlumun eli de ruhu da karaya boyalı Nihade.” demişti Tora. “Onu annesi olarak ben bile affedemem. Sevgimi engelleyemem yok da edemem.”

“Yok mu edeyim içimdekini?” diye sormuştu. Tora başını ormana çevirip düşünmüştü. “Bu hayatta akıttığı masum kanını sevgisiz kalarak ödemeli.” Bu cevap Nihade'nin ruhunu sızlatmıştı. “Ben de sevgisiz kalarak ölmeliyim değil mi?” Tora ne dediğini anlamadı ama Nihade umursamadı. “Utanıyorum kendimden. Onun kadar ben de karayım. Ve ona kestiğin ceza benim için daha acı bir ceza Tora Hatun. “

Tora, gözünden akan yaşı sildi. “Sev diyemem kızım! Sev desem senin yüreğine yazık!” Susmuştu. Sevdim, diyememişti. Kimsesiz bir kadının kimsesi olmak için çarpan kara bir kalp hissettiğini söyleyememişti.

“Sen?” dedi Ozan artık yumruğunu sıkarak. Onun umursamazlığına öfkelendi. Onun birkaç haftalık ağır hislerini böylesi hafife almasına öfkelendi. Belkide Tora haklıydı. Ona verilebilecek en büyük ceza sevgisizlikti.

“Seni sevecek kadar alçalmadım Ozan!” Bir ayağını öfkeyle yere vurdu ama yine ondan bir hareketlenme görmedi. Tüm inadı ve öfkesi yerle bir oldu. Umursanmamak, öfkeni bile hiç ediyordu. Omuzları düştü. “Ben, hayatta kalacağım bir yer seçmek zorundaydım. “

Yutkundu, sesini kıstı ama Ozan onu duydu. “ Sen, beni seveceksin ama ben, seni sevmeyeceğim. “ Bir gök gürledi. Boğazı düğümlendi Ozan’ın. Dişleri kör kuvvetle birbirine girdi. Gözlerinin bebekleri titredi, yere baktı. Bu öldürmekti, değil mi?

Nihade, dudaklarını ısırıp başını havaya kaldırdı “Balamiz sarayında yapılan toplantıda sana karşı sadece korku ve kaygı besliyordum. Ama sonra, üstünden beş gün geçmeden ben annenle ağabeyinin olduğu bu eve getirildim. Hisler... Ah o lanet olası hislerim hiçbir erkekte duymadığım korkuyu bana yaşattı!”

Canını yakmak için daha da bilendi. Tam karşısına dikildi. Gözlerinden en büyük korkusu geçiyordu. Bağlanma. Ozan karşısında dik durmaya gayret etti. İradesini yerine getirdi. Konuşmaya daha iyi başladı. “ Sen burda kalmamı istiyorsun evet, eğer yinede beni burda istersen bu senin hayal edeceğin bir şekilde olmayacak. Benimde ailem yok, senin ailen olamam. Başaramam, deneyemem.” Ozan, kaşlarını çatınca bir gök gürlemesi daha duyuldu. Ortalık bir ışıyıp bir söndü.

Gün, doğum elbisesini giymişti ama bulutlar ona salınmak zevkini tattırmıyordu. Onunda hıncını yüklendi. Aralarında kalan bir adımı Kara Ozan tamamladı. Eli, kemerine gitti ve kınlarını sıkıca tuttu. Bir öfke uyandırmıştı içinde, bu nefes gibi kadın. Başını kaldırıp gözlerine üstten baktı.

“Sana bu şekilde hissettiren bana da aynı şeyleri hissettirdi.” dedi ondam daha sert bir sesle. “Biz,” derken sesi az da olsa titredi. “aynı bedeli ödüyoruz. Doğru yaşamın kayıp anahtarını bulamayarak yanıyoruz. Bizi biz söndüremezdik. Haklısın.” Nihade’nin kalbi kırıldı. Canı yandı. Mücadele dahi edemez miydi?

Ozan, kendini toplamaya çalışarak devam ettirdi sözlerini. “ Sen, meslek olarak değil kazara cellat olan birine öldür beni, dedin. Bense seni yaşattım. Merak ettim. Az da olsa aklıma girdin. Evet, kork benden. Haklısın, ben sevilecek biri değilim.” Dönerken aklımın bir ucunda da sen vardın. Ama, “nefeslendi ve dudağını yaladı. Nihade’nin gözünden akan yaşa öylece baktı. İstediğini vermek istedi. “O sarayda benim için bir görevdin. Şimdi ben senin görevinim. Aileme bak, belki burdan ötesi sana iyi bir yaşamı verir.”

“O yaşamı bana kim verecek?” diyerek gözünü sildi Nihade. İmkansız bir şey istediğini bilmiyordu. Hem kaçıp hem onunla olmak... Ozan, başını eğip ellerine baktı, kaşlarını olabildiğince çattı. “Evlenirsen benimle sağlarım.” diyerek karşılık verdi. Gök bir daha gürledi. Genç kız şaşkınca gözlerini kaçırıp çevresine bakındı.

“Ben mi? Ben, neden? Ben dedim ya bilmem aile nedir diye? Sevmem seni! Yanına bile yaklaşmam!” Ozan, kendisinden kaçırdığı yüzüne kaçamak ağır bakışlar attı. Mesuliyeti olan, susmaya mecbur olan ağır bakışlar... Ona arkasını döndü. “Ya kaçarsın benden ya da burda kalırsın, Nihade.” Bu ona ilk defa adıyla seslenmesiydi. Kalbi uçacak gibi atmaya başladı. Sırtına baktı. Ama bir yerde hala eksik hissediyordu.

“Bu, nasıl olacak bilmiyorum. Ben, düşünmedim ki?” dedi kaçarcasına.

“ Sana aşk mı lazımdı? Hiç, bir ömür boyu yanında duracak birine aşktan başka duygularla bağlanacağını düşünmedin mi?” diyen azar dolu sesine karşın aynı sertlikle yükseldi Nihade. Düşünmesi bile hataydı!

“Sen düşündün mü?”

“Düşündüm.” derken nefesi öyle bir sıkıştı ki!

“Niye?” İşte bu öyle sıradan bir soru değildi... Çenesi titredi, ellerinin titrememesi büyük bir şanstı.

“Çünkü,” dedi derin bir soluk bırakırken. “aşık olursam dumanımla onu boğarım. Ama seversem, uzak kalmasını sağlarım. Ölüm olmaz, yaşam boy alır.” Nihade, ömrünün en tatsız ama en karmaşık duygularına cevap aradı. “Ben karanlığıma kimseyi almak kimseyi de katmam!”

“Beni istiyor musun?” sorusunu yağmurun kudretine sığınıp fısıltıyla sordu. Ozan, omzunun üstünden ona baktı. Nihade sırtına bakarak, “Sevgin var mı bana Ozan? Ömür boyu sürecek bir sevgin var mı? Yoksa, dönüp gideyim mi?”

Ozan, usulca yüzünü ona döndü. Diline gelen her bir süslü cümleyi yuttu. “Senin için ölüm arasından sıyrılıp geri gelecek kadar seviyorum. Bir ömür, nefesin bu kapı ardından işitecek kadar seni bu evde istiyorum.”

Kapı usulca açıldı tam bu esnada. Nihade aklında kurduğu o kısacık andan koptu. Ozan, yıkılmaz bir duvar gibi karşısında boy veriyordu. İkiside oraya döndü. Tora Hatun, ateşle yanmış ve köz gibi kızaran gözlerini üstlerinde gezdirdi. Ozan’ın elleri titremeye başladı. Orada duran iki kadında bunun farkındaydı. Ama susmak istediler.

“Yeryüzünde birbirine denk insanlar düşünce huzur doğar der bir masalda. Ama her masalda herkes bir şeyler öder. O masal şöyle devam eder:

Kim ve ne olursan ol, işbirliği ettiğin şey kötüye karşı bir mutluluksa ölüm ensende gezinip adaleti sağlar.” Titrek elini Ozan’ın yanağına bastırdı. Ozan o elde kül olup yerlere döküldü. Diğer eliyle de Nihade’nin saçlarını okşadı. Saçlar can bulduğunu hissetti.

“bir bedel ödemek üzerine birleşti yolunuz.” Ozan’a döndü.” Sen hatalarınla nefes alıp verirken, “yönünü bu defa da Nihade’ye çevirdi. “ Sen de ölüp ölüp dirileceksin. Aranızda baki kalacak plan şeyde sizin toprağınız olacak. Oraya buğday ekip çoğalmak da, diken ekip kanamak da sizin bileceğiniz iş.”

İkisinden de uzaklaştı. “ Ya da o toprağa birbirinizi gömüp ebedi bir sessizliğe bürüneceksiniz. “

Ellerini kendi yüzüne sürdü.

Ozan ve Nihade göz göze sadece bakıştı.

Biri dumanlı nefes, diğeri ölüm. İçlerinde büyüttükleri hislerse toprakları.

Doğru olan neydi şimdi?

 

BALAMİZ SARAYI

İki gün geçmişti aradan, akşam olmuş demirin demirle sürtüşme sesi hiç bitmemişti. Koca şehrin önündeki kuşatmadan sıyrılmak için neleri varsa eritip pusat yapmaya girişmişlerdi. George, hezimeti kabul etmiyor ne pahasına olursa olsun savaşmaya devam ediyordu. İlk savaşı esaret altındaki şu iki günü güçlenmek için geçirmeyle başlamıştı.

Bankiz’e gönderdiği yardım çağrısı hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Ya sonsuza değin yalnız kalmış ya da destek yola çıkmış dayanmasını umuyordu. Floyd, terli giysisiyle komutanların yanından bir rüzgar gibi geçti. Demiri döverken öyle terliyorlardı ki demir adeta dövülmem diyordu. Ama orada bulunan kimse bunu umursamadı.

Bu esnada en olmaz denilen şey yapılmıştı. Ordugah, saraya taşınmıştı. Bu başta George’un endişelenmesine sebep olsada tehditlerini geri çeken General ile anlaşabilmişlerdi. Kuşatmayı yarmak için türlü planlar yapan komutanlar arasındaki önem arz eden konuşmalar böylelikle tüm hızıyla devam etmekteydi.

Kalenin kapıları sıkıca kapalı, nöbetçilerle desteklenmiş bir haldeydi. Asker, öfkeli ve saldırgandı. Bunda General’in katkısı çok büyüktü. Şehirdeki insanlar evlerine kapanıp savaşın sonuçlanmasını kaygıyla beklemekteydi.

Masaya serilen şehir haritasında son işaretlemeler yapılıyordu. George, ümidini kaybetmiyor aksine ilk sefa bu kadar güçlü ve iradeli hissediyordu kendini. O lanet olasıca kartal pencereyi kırıp içeriye girdiği vakit hissettiği endişeyi korkudan sayacak değildi elbette!

“Kralım, gözcülerimiz Hançer’in karargahta olmadığı bilgisini verdi. O yokken, deneyebiliriz.” diyerek araya girdi bir komutan. George’un aklından da bu geçmiyor değildi. Hatta kuşatma altına alındıkları günden beri tek düşündüğü buydu. Aklını bir başka şey meşgul etti tam o anda. “Sizce neden Girayhan’dan önce buraya geldi?”

General’in küçük omuzları cevabı bilir gibi yükseldi. “Sizinle savaşmak için çok sebebi vardır elbet. Bu beklenmedik bir kuşatma olsada beklendik bir savaştı.” George, başını düşünceli bir şekilde haritalara eğdi. Onu çocukkenden beri sevmiyordu zaten. Bu savaşlada boyunun ölçüsünü ona vereceğine emindi.

Hak verir bir edayla başını sallayıp elini kılıcına götürdü. Çektiği kılıcını haritanın ortasına doğru indirdi. Komutanların gözlerine dikkatle baktı. “Kimse gelmezse bile biz burayı sonuna kadar koruyacağız. Siz, hiç merak etmeyin zafer bizimdir!” Komutanlar kılıcına ellerini koyup bir ağızdan bağırdılar.

Yüksek bir haz aldı bağrışmalarından. Herkesi yerlerine ince ince düşünüp gönderirken bir tek General gözlerine içini bilir gibi bakıyordu. Onun bir şey yapmayacağından emin olmuştu George, bu sebeple bakışlarına karşılık verdi. “Son bir önerin yoksa yerine. General.”

Tehdit kokan sözlerine burun kıvırdı. “Ne oldu biliyor musun?” diyerek bir adım atıp önüne geldi. George, alayla kaşlarını kaldırıp ellerini belinde bağladı. “Ne oldu?”

“Dün, orduda yapılan sayımda ne oldu biliyor musun?” George, kaşlarını indirip çenesini sıktı. “Ne oldu?” General’in çehresinden başına kötü bir olay geldiğini anlamıştı. George’un yüzünün aldığı halden o ana bir daha gitmişti.

İynem, Boran’ın bacağına astığı haberin karargaha vardığını gördüğünde elini alnına götürüp nefeslenmişti. Ediz ise orduda anlaştığı askerlerle görüşmeye gitmişti. Kendi aralarında derin bir tartışmaya giren askerler, onu görünce toparlanmış ve yanlarına oturmasının ardından onunla konuşmaya başlamışlardı.

“Biz, burada değil, hanedanın soğuk ama doğru adamına Petro’ya gitmek istiyoruz.” dedi biri.

“Evet! Artık, daha fazla burada durup canına sahip çıkamayacak bir aptala kulluk etmek istemiyoruz!”

“Bize duvarların değil Kral’ın siper olmasını isteriz!”

“Bize anlatılanlar hiç de iç açıcı değil.”

“Güçten iyice düşen bir hanedanın ayakta kalmasını sağlayacak tek kişi, sessiz ve pusatını her daim düşmana gizleyerek saplayan Petro’yadır.” dedi hepsinden çok sesi çıkan asker.

Ediz, elini kaldırıp onları susturmuştu. Ardından planını anlatmaya başlamıştı. Yaklaşık beş yüz kişilik birlik yer altında bulunan ama kullanılmayan o tünelden hem kalenin hem de şehrin dışına çıkarılmıştı.

O askerlerin yokluğunu fark eden tabiki General olmuştu. Hiçbiri görev başında değildi çünkü. Bu olayı duyurup büyük bir ateş yakmaktansa örtbas etmeyi tercih etmişti. Gözü açılmayan gözünü açmaya ne gerek vardı?Lakin bu, bir krala ders vermeyeceği anlamına gelmiyordu.

Çenesini onurlu bir bakışla havaya kaldırdı General. “Şayet bir kuşatma ve savaş içinde olmasaydık, bu olanı sizin yanınıza koymaz hesabını keserdim!” George, tehdidi altında kalmayacak kadar ateşliydi. O eski durgunluk devri sona ermişti adeta. Yakalarından tuttuğu gibi bedenini kendisine çekti.

“O sesin, ben bu haldeyken de çıkamaz!’ dedi adeta ateş püskürterek. "Sen kalmadın benim başıma çıkacak!” öfkesinin yoğunluğuydu General’i bir an geri adım atmaya zorlayan. Bakışlarından ve yutkunmasından anlaşılıyordu. Lakin George’un korkusuz bakışlarındaki o tehdidi sezemeden küçük bir hançer boğazına saplanıverdi.

“Kimin adamıysan, “ dedi George, onun kan fışkıran ve her tarafa yayılan kanını umursamadan. “Gittiğin yerden onlara haber et. Ben, yenilmem! Ben her zaman yenerim!” bedenini yere bıraktığında güç gerçekten de ondan yanaydı artık.

Orduda baş kaldırmayı düşünen yahut erteleyen herkes, ölümün enselerinde olduğunu çok iyi anlamıştı. General’in cesedi kalenin en yüksek yerinde adeta sergilendi. Ve kulaklara şöyle fısıldandı.

“Ne bu gün ne de yarın, itaatin üstünde bir tanrı, Kral’ın üstünde bir tanrı yoktur!”

George, saldığı korkudan memnundu. General’in kanları kurumadan silindi. Yerine pek bir iri cüsseli bir komutan atadı. Askerlerden yarma harekatı için fedailer seçmekte hiç zorlanmadı. Bir gün daha devrildi bu esnada. Bir gün ve öğlen. Süvari ve yayadan oluşan birliğe şöyle bir baktı. O bir tanrıyı dahi alt ederdi! Hançer Giray gibi bir obalıda neydi?

Kale kapısı önüne dizilmiş iki yüz kişilik yarma birliği birazdan surlardan verilecek ok desteği ile saflarını dağıtmaya başlayacaktı. Hançer’in aralarında olmadığını biliyordu. Kuşatma haberi alındığından beri orayı gözetleyen askerler, onun orda olmadığı bilgisini vermişti.

George, kendinden emindi. Ona bu güveni veren bir bakıma ne askerleri ne de duyduğu öldürme iç güdüsüydü. Ona bu cesareti kana buladığı Doğu Obaları veriyordu. Bine yakın insanı biçmiş, yetmemiş bir de sarayında eğlence için eziyet etmişti.

Damarına basmış olmak ve hatta ondan kat be kat üstün olmanın verdiği hazdı, onu böylesine tehlikeli bir savaş canavarına dönüştüren. İntikam günü gelip çatmıştı nihayet! Gözcü kulesindeki askerin onay işareti ile birliğe döndü. Sonrada kuleye yerleşen okçulara döndü. İlk önce kapıları açtırdı, askerler birer birer çıkarken ok atışı başladı.

Kuşatma tarafında ise komutanlar kapının açılmasıyla birlikte öne atılma kararı aldı. Lakin Demirdöğen izni vermedi. Böyle bir iş edeceklerini evvelden düşünmüştü. Tam kılıcını çekmişti ki surlardan karaltılar yükseldi ve üzerlerine saplanmaya başladı.

Demirdöğen dirayetli durmaya çabalayarak emri verdi. “Kalkan kaldır!” askerler henüz kalkanları tamam edip başlarını ve önlerini örtmüştü ki ok yağmur misali yağmaya başladı. Ok, demirden kalkanları delemeyip yere düştükçe daha çoğu geliyordu.

Ok yağmuru altında fark edecekleri ilk şey ne yazık ki son sürat üstlerine gelen, süvariler ve yayalar olmuştu. Gürz, balta, kılıç ve mızrak ile koşuyorlardı üstlerine doğru. Demirdöğen dişlerini sıktı. Düşman askerler an be an yaklaştıkça artan ok yağmuru altında ne edeceğini bilemedi.

“Dayanın! Daha fazla yaklaşamazlar! Açılmayın!” lakin, her şeye rağmen dört askeri onlara doğru gelen on yayanın icabına bakmak için açıldı. Kıran kırana mücadelede oklar, bilinçli olarak Giray tarafına isabet ettirildi. George, yarmayı an be an yönetirken delicesine bir haz duyuyordu.

Demirdöğen, ot gibi biçilen askerlerini görünce deliye döndü ama nafileydi. Askerler, panikle açıldıkça açıldı ve vuruşmada değil okla yara alarak öldürüldü. Demirdöğen bir elinde kalkanı ile kendisini korurken bir eliyle de göğüs göğse çarpıştı. Komutanlar, geri çekilmeleri gerektiğini söylüyor ama o dinlemiyordu. Bir yarma girişiminde bu kadar hasar almamalıydılar!

Havadan gelen oklar kesildi derken düşmanın baltayla, kılıçla boşluğu doldurması gecikmedi. Demirdöğen iki kişiyle aynı anda vuruşurken arkasından yaklaşan sinsiyi göremedi. Kalkanı ile birini yere sererken kılıç beline indi.

Demirdöğen tam kulağının dibinden yükselen kılıç sesine, son rakibini de yere serip döndü. Orada Bahar vardı. Sırtına inen hain kılıcı karşılamış ve göz göze gelmelerine dahi mahal vermeden adamı boğazından kesip yere tekmelemişti.

“Geri çekiliyoruz!” diye bağırdığında bunun artık en doğru karar olduğunu düşündü. Komutanların duyabileceği şekilde bağırdı. Sesine karşılık asla gecikmedi. Aralarında boşluk kalmayacak şekilde geri çekildikleri o esnada gür bir ses ve demirinin sihri aralarına katıldı. “Her şey daha yeni başladı! Nereye böyle?”

Atının üstünden kartal bakışları, büyük ve gergin yayı kavrayan pençeleri ve kınında göz alıcı bir şekilde parlayan kılıcıyla o gelmişti. Hançer Giray.

Eliyle ardındaki alplerine işaret verdiği esnada savaşın yönü değişiverdi. Ordugahtan Kurt Ata öncülüğünde hazırlanan atlı yaya birliğini, fare sürüsüne dalan doğan misali saldı. Kuleden gelen oklar devam ederken Hançer atıyla tahtalardan yapılma siperlere yaklaştı. Üç okunu yayına taktı. “Okçular!” emriyle Demirdöğen’in karargahı kısmından, elliye yakın Yakut okçuları imdada yetişti.

Sadaklarında ve yaylarında okları, bellerinde pusatları Savaş Komutanı’nın emrini beklediler. Kısılan kartal gözleri, üç kişiyi hedef aldı ve bir nefes kadar olağan şekilde, “Atış serbest.” dedi. Okların yönü değişivermişti.

Olan biteni an be an izleyen George, kendisi bir ok takıp Hançer’i hedef almış lakin başaramamıştı. Elbette Hançer’in gözüne kestirdiği bir kurban da oydu. Zihgirine işlenmiş kurt başı, yayı bıraktığı vakit baş parmağında ulurcasına parıldadı. George kadar şanslı olmayan iki asker alınlarından vurulup surdan düşerken George son anda kalkana sarılmış ve hayatta kalmayı başarmıştı.

George, kalkanın ardından başını çıkardığı vakit Hançer’in arkasından meydana dört nala bir at gibi koşarak giren boylu poslu kurtları gördü. Kalkan bir an titredi, dipsiz bir tereddüdün içine düştü. O lanet olası kurtlar, askerlerin üzerlerine atlıyor, direkt boğazlarına asılıyorlardı. Onların öldürmeleri, kan dondurucuydu...

Hançer, manzaradan memnun bir şekilde ellerini iki yana açtı. Yüzündeki gülüşse, yaşamanın ona en ağır darbe olacağına işaretti. Azımsanmayacak kadar çok olan süvariler bu defa kendisini buldu. Atının üstünde bacaklarını iyice eyere yasladı.

İpleri bir elinde gevşekçe kavradı. İki eline de aldığı pusatları kara gün göstermeye hazırdı. İlk mızraklı askeri kılıcının havada gösterdiği maharetle alt ederken, bir diğer süvariyi at ısırtarak ve tekmeleyerek alt etmişti.

Mızraklı diğer süvariler üzerine gelmeye devam edince, yardımına sadık ve vefakar dostu Debret yetişti. At üstündeki becerikli hareketleri ve kullanmakta usta olduğu mızrağı ile adeta bir bütün olup kan kusturdu. En öne geçip arkaya büyük bir rahatlık sağladı. Ondan cesaret alan asker ve alpler aynı şekilde düşman üzerine yürüdü.

Tam bu esnada Demirdöğen, Bahar’ı yanında ayırmayarak göğüs göğüse çarpışmaya devam ediyordu. İkiside mahir birer kılıç ustasıydı. Bahar en küçük hareketle rakibini alt ederken Demirdöğen iri kollarını ve kudretli bileklerini yormaktan çekinmedi.

Gördükleri karşısında George, sıktığı yumruklarını surlara indiriyordu. Yanındaki okçunun yayına ve okuna el koydu ardından zaman kaybetmeden hedef seçip sıkmaya başladı. Yerden ve gökten eş zamanlı yürütülen ölüm yarışında zor geçen saatlerin ardından kaleden gelen oklar tükendi.

Yerdeki askerlerin güçten düşen adımları ve son askerin de boğazını kesen Giray askerinin zafer ilanı üzerine son nefesler verildi. George’un umduğu gibi bir başarı sağlanmamıştı. Hançer, nefes nefese savaş esnasında indiği atına yeniden çıktı. Aktolga’yı arka ayakları üstüne kaldırıp zaferini, yağız atının kişnemesi ve kurtlarının ulumasıyla ilan etti. Kartal bakışları, George’un kinle ışıldayan gözlerini delip geçti.

 

***

LOURA

Hançer’in emrini yanındaki adamlara ileten Ozan’ın adamı, bu olaydan hiç memnun değildi. Onların geçindirmek için delicesine çalışmaları gereken aileleri varken burada onlara hizmet etmeleri gururlarına dokunuyordu.

Arkadaşlarına bir baş selamı verdi. “Ben, Loura’ya Hançer’in haberini iletmeye gidiyorum.” İçlerinden biri onu durdurdu. “Ne dedi ki?”

“Ne desin? Binbaşı’dan şüphelendi. Onu yalnız bırakmamamız gerektiğini söylüyor. Ne olsun!” Hep bir ağızdan bağırdılar, söylendiler. “Bizim bunu Kara Ozan’a söylememiz gerek!”

“Daha az önce bizden üç kişiyi gömdük! Bize her şekilde zararı olan insanlara hizmet etmeye devam etmeyi reddediyorum!” O anda, haberci adamın gözü önüne Hançer’in kudreti ve öfkesi geldi. Kara Ozan’a dahi esip gürleyişi ve ölmekten korkmayışı, bu kadar cellattan korkmaması anlamına geliyordu.

Bir müddet sustu. Efendileri kusuru affetmezdi. Her şeyi silip attı. Taht odasına vardı. Loura’yı bekleyen Kara Ozan askerleriydi. İçeriye girdi. Loura’nın yorgun düşen gözleri üstünde gezindi. “Söyle, ne istiyorsun?”

“Hançer Giray’ın emridir, bizsiz uyumaya dahi gidemezsiniz. Binbaşı, Hançer Giray onun sadakatinden şüphe duyuyor. Bu nedenle bir müddet daha bizimlesiniz.“ Loura, karşısındaki adama sadece bakmış ve başını sallamıştı. Ne de olsa hanedandan biri geldiği vakit şans deneyen değil kan dökecek adamlara ihtiyacı olacaktı. Tek korkusu Haldor Kızıl Boyunduruk’un buraya gelip tahtta hak iddia etmesiydi.

O vakit ölene değin burada kalıp kendi için yapabileceği son şeyi yapardı. Nitekim kimse olacaklardan kaçamamıştı ki o kaçsın. Tahtına bir kere daha bakıp uzun bir günü sonlandırmaya geçti. Bir zamanlar babasının yattığı ama şimdi her şeyiyle değiştirilen yeni yatağa geçti. Kapısına aynı adamlar geldi.

Uyumaktan korkmadı Loura.

Annesini istedi ama uyudu Loura.

Ölmeyi istedi ama yaşadı Loura.

Binbaşı ise bakışları her daim Loura’nın üstünde gezen ama hiçbir zaman ihanete yeltenmeyen, herkesin aklında bir şüphe olarak kalacaktı. Yıllar, onlar için savaştan da kötü günlerden de uzakta geçecekti.

Tek eksikleri, mutlu bir aile olacaktı...

 

 

KUŞATMA KARARGAHI

Her iki taraf için ağır olsada mutlak zaferi elde eden Giray tarafı ölülerin alımına karışmamıştı. Atı üstünde meydanı gezen Hançer’in yüzünde muzafferliğin ışıltısı vardı. Kurt başlı zihgiri yuları tutarken parıldıyordu adeta. Demirdöğen, ellerine bulaşan kanlı toprağı silkeledi. “Tam zamanında geldin, var ol.” Hançer, ona dönüp çenesini havaya kaldırdı.

“Sen de, Demirdöğen.” Sesindeki sertliği derisinde hissetti neredeyse. Atını dehleyip geride kalan karargaha ilerledi. Uçların yaşadığı bu ani olaydan haberi olan komutanlar ve askerler nöbetleri arttırmış, ok ve kılıç yapımına her zamankinden on kat fazla asılır olmuşlardı. Hançer, ağır bir hezimet halini alacakken seyrini değiştirdiği ilk psikolojik saldırıyı başarıyla savuşturmuş ve savaş postuna oturmuştu.

Bir asker destur dileyip çadırına girmiş, “Han’ım! Kurtlarınız, düşman askerleri parçalıyor!” diye bağırmıştı. Hançer’in gözü önüne hep hayal ettiği ama asla gerçeğini öğrenemediği babasının ölümü geldi. Böylesi bir baskındı değil mi babasını hayattan koparan? Yahut, Doğu Obalarına yapılan. Ağır ağır başını sallarken gözlerini kapatıp açmıştı.

“Karışma sen onlara. Bu doymak için değil, intikam için yaptıkları bir şey.” Asker hayret ederek çıkmıştı. Gün akşama döndüğü vakit Bahar, Aslantaş, Gökçe, Demirdöğen, Debret ve komutanlar çadırına gelip istişareye başlamışlardı. Hançer elinde döndürüp durduğu oku sık sık haritalarda gezdirip duruyor, eline vuruyor ama aralıksız dinliyordu.

Postuna geçip oturdu. Balamiz ’in akıbetini uzun uzun tartıştılar. Ve herkes planlandığı gibi görev yerlerine gönderildi. Hançer kuşağından çıkardığı şişedeki keskin kokuyu soludu. Sonra surları en iyi gören ve en iyi atış yapılabilecek yere çıkıp şişeyi İynem’in daha öncesinde tarif ettiği yere attı.

Balamiz Sarayı’nda ise Ediz ile İynem iş başındaydı. Tek bir emiri bekliyorlardı. Ve nihayet odadan bekledikleri kokuyu duydular. Bu o kokuydu. Bir mektup ya da ne yapacaklarına dair bir emir gerekmiyordu. Bu yeteri kadar açıklayıcıydı. Hemen işe koyuldular.

Saray dışında, gece karanlığında surlara yaklaştırılan mancınıklar kara bir bezle örtülmüş, meşaleler söndürülmüştü. Hançer, ellerini belinde bağlamış karanlıkta beklemeye koyulmuştu. Surlardaki nöbetçi askerlerin görüşlerini neredeyse yok etmişlerdi. Karanlık ve siyah. Gören gözlere perde gibiydi.

Ediz, kimseye görünmeden yer altındaki tünele indi. Tünelin sonunu yıllar önce kapatan George’un aklına burası asla gelmezdi. Yıkık dökük de olsa altı yüz askeri tek sıra şeklinde alabilmişti.

Ediz hepsine gür bir sesle seslenmiş, günün bu gün olduğunu haykırmıştı. Herkesin adalet isteği yerine getirilecekti. Askerler bellerinden çekip attıkları kuşaklardan tanınacaktı. Çünkü Ediz ve İynem, Boran’ın bir sonraki ziyaretinde Hançer’e böyle bir haber uçurmuştu. O da kabul etmişti. Gece karanlığında duvar diplerinden içeriye dağıldılar. Soğuk duvarlarda yankılanan tek şey adım sesleri olmayacaktı. Hançer ve askerleri ise dikkatle içeriden gelecek işareti bekliyordu.

Taraf değiştiren askerler, karanlığa gizlendikten sonra Ediz, hepsinden tek tek onay aldı. Sonra bir ok ve yay aldı. Okun ucunu ateşe verip gözlerine turuncu ve kırmızının vahşiliği yansırken gerdiği yayını bıraktı.

Surların üzerinden süzülerek gelen ateş huzmesi ile havaya kaldırdığı eliyle ateş emrini verdi. Üstü örtülü mancınıklar açılmış, kocaman kayaları surlara fırlatmaya başlamıştı. Hançer ise yıkımın ve hasarın seslerini doya doya dinlemişti. Surlara sadece kayalar atılmıyor, sur içine de ucunda ateş olan binlerce ok yağdırılıyordu.

George’un tam bu esnada başında büyük bir bela vardı. Kaybolan askerler, onu plan yaptığı odada karşılanmıştı. Çıkan vuruşmadan dolayı ne içeri ne de dışarı çıkabiliyordu. Komutanlar ve sürekli içeriye giren takviye askerler dışarıdaki kargaşayla birlikte iyice doğru hareket etme bilincini de yitirmişti.

Bir ses yankılanıyordu. “Kaçacak yerin kalmadı George!” George, kılıcına öfkeyle, dirayetle sarılmış kan döküyordu. O esir edilemez bir kraldı! O, bir kadına yenilecek bir kral değildi! Ama Hançer Giray ve kalenin içine yağdırdığı cehennem öyle demiyordu. Elini, mancınıklara bir kez daha indirdi. Bu sefer alev topları atmaya başladılar. Karşıdan bir karşılık almayışları ise keyfini yerine getirdiği kadar temkinli olmasını da gerektiriyordu.

Alev topları içeriye düştüğü anda büyük bir ışık patlak verdi. Çatırtı sesleri, çığlıklar ve duman. Dudağının bir kenarı hafifçe yukarıya doğru büküldü. George ise en azından odasından çıkmak için çabalıyordu. Ediz, gizlediği yüzüyle bir askeri daha yere serdi. Nihade ise mutfak kısmından takviye edilmesi ihtimal koridoru ateşe vermişti.

Mutfaktan kışlaya açılan dahası pazara giden o yoldan geçenleri bu saraya geldiği ilk gün öğrenmişti. Bilgilerin yeri ve zamanı vardı değil mi? Tam o esnada birkaç asker dumana bakmaya geldi. İynem, kılıcını çekip üzerlerine atıldı. Kıran kırana bir mücadele verdiği esnada Ediz, geri çekilme kararı aldı.

Taraf değiştiren askerler birer birer ortadan kayboldu. Kimi kılık değiştirdi, kimi bir eve saklandı, kimi üniformasını yeniden giydi. Ediz de İynem’i bulmak için geri mutfağa gitti. O esnada zaten İynem üçünü de yere sermişti. İkisi el ele tutuşup saklanmaya gittiler. Hiçbir şey olmasa dahi göz önünde olmamaları gerekiyordu.

Hançer atışları durdurdu. Mancınıklar hızla geldikleri gibi geri gittiler. Hançer, arkasını dönmeden gerileyerek surlardan uzaklaştı. “Bu, bugünkü ceza.” Dedi. Ve ondan sonraki günler, George’un yarma harekatını yenilemesi, içten içe bitap düşmesi ve düzenli olarak içerde çıkan isyanlarla geçti.

George’u, halk ile ordusu arasında ezilmeye mahkum etmişti. Tam bir hafta boyunca gündüzleri yaralı bir çakal gibi Hançer’e saldıran George, geceleri kuyruğunu arasına alıp bitmesini bekliyordu. Saldırıları tüm gücüyle devam ettirdiği sırada dayısı Gökalp Bey geldi.

Gökalp Bey yanında en güvendiği alpleri ve babasının yanında durmayı reddeden şerefli komutanları ile birlikte Hançer’in karargahına taşındı. Hançer dayısını gördüğünde başta çok garip hissetti, sanki karşısında babası vardı. Onların varlığıma henüz alışmışken böylesine büyük kararlar alarak yanında durmaları içinde bambaşka neşeler, heyecanlar doğuruyordu.

Gökalp Bey ve askerleri savaş içerisindeki yerlerini almakta gecikmediler. Her türlü asker ihtiyacını, ok ve yayları, mühim pusatları ile Hançer’in safına güçlü bir destekte bulunmaktaydılar. Bahar ağabeyini gördüğünde gözleri dolmadan edemedi çünkü bu bir savaştan da öte bir ailenin bağlarını yeniden kurmasının en büyük adımıydı.

Hanedan içerisinde bu bağları bir daha kopmayacak şekilde bağlayacak en büyük kişi şüphesiz Gökalp Bey'di. Bu esnada Bahar Demirdöğen’in yanında kuşatmanın ve saldırıların an be an takipçisiydi. Demirdöğen’in kesin emri, Bahar savaşın hiçbir anında öne atılanlardan olmayacaktı. İkisi bu husus hakkında tartıştıklarında Hançer onları yanına çağırdı. Bu hususta Demirdöğen’i haklı bulmuştu.

O henüz kavuştuğu teyzesini kaybedemezdi, aynı şekilde dayısını da kaybetmek istemiyordu ama onun kudretine ve gücüne hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyordu. Gökalp Bey, ne kadar ihtiyaç olmasada bu bir haftanın içinde George’a kan kusturan her bir askeri itinayla elinden geçirdi.

Kurt Ata, ordunun talimini tek başına üstlenmişti ama Hançer yanına Aslantaş ve Yiğitcan’ı da vermişti. George bu bir hafta içinde en büyük iç darbeyi tükenen erzaktan aldı. Buna öyle inanamadı ki imkanı olsa, her köşe başında biri onu öldürmeye çalışmasa, gidip evleri ve depoları kendisi arayacaktı. Ama olan olmuştu.

Hançer, henüz daha amcasına kafa tutan bir oba kızıyken hem onların yiyeceklerini hem de bugünün askerlerini doyuracak güce erişmişti. George, öfkeden deliye dönmüştü ama yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı.

Bir şey hariç...

Komutanlarıyla uzun bir toplantı yapmıştı. Artık her köşe başından bir ölümün fışkırdığı ve dahi erzakların tükenme derecesine geldiği bu kalede daha fazla duramazlardı. Kara Ozan ve Kılıç’ın kendisini tercih etmemeleri yüzünden öfkesi her ne kadar diri olsa da onu bu cendereden çıkarabilecek tek şey onların safıydı.

Herhangi bir mektup ya da pusula gönderemezdi Bu sebepten ötürü her şeyi en ince detayına kadar hesapladı yarın Balamiz Kalesi’nden çıkıp gidecekti halkın başına neler gelirdi umursamayacaktı. Yanına alabileceği en değerli şeyleri alıp yarın burdan gidecekti.

Hançer bir hafta ne geceyi ne de gündüzü birbirinden ayırmadan geçirdi ama aynı şekilde Onunla beraber atan bir kalp de vardı belki Giray ise ondan geride değildi Bir hafta boyunca ordunun her eksiğini gidermiş ve sarayı en güvendiği kişiye yani Vezir Yuloşa’ya devretmişti. Geri geleceğinden emin değildi Berk çünkü bu onun için ölüm kalım savaşıydı.

Nereden bakarsa baksın ucunda ölüm görüyordu. Bu sebeple kız kardeşleri olmayan ama yıllarca kardeşten öte görmediği her biriyle tek tek vedalaştı. Saraydan ayrılırken sert bir komutandı ama boğazı düğüm düğümdü. Binbaşı, Onbaşı, Yüzbaşı ve Komutan Uruz ile elli bin kişilik ordusunu yola çıkardı.

Kah bir bozkırın içine daldılar kah bir ormanın içinden geçtiler ama Berk hep Hançer’e gittiğini bildi. Hançer ise ona haber yazmak istemedi. Geleceği varsa gelecekti ve tam zamanında gelecekti zaten. Ona inanıyordu. Günlerdir uyku girmeyen gözlerini kapatıp parmaklarıyla ovuyordu. Gökçe, çadırına destursuz girmiş ona bir bardak su uzatıyordu.

Hançer, bir anda karşısına çıkan Gökçe’ye ters ters baktı. Sonra eline baktı. Aklına su içmek dahi gelmemişti. “Bu nedir? Savaş esnasında bana şarap mı getirdin yoksa?” diyerek alay etti. Gökçe, alayla gözlerini başka tarafa çevirdi. “Kendine her zaman olduğu gibi yine acımıyorsun. Bu özelliğin yüzünden bir gün çok canını yakacak. Ama o gün gelmeden ben seni uyarayım. Bilirsin su, hep içtiğin su. Endişe etme de hadi iç!”

Hançer kana kana içmişti o suyu ve birkaç bardağı daha. Orduda herkes susuyor ve küçük kanaryalar gibi aralarında dolaşan hatunlar susuzluklarına derman oluyordu.

Tam bir haftayı geçmişti ateş olup yağmalarının üstünden. Sekizinci günün gecesinde Hançer yine surları dövmek, içeriyi ateşe vermek ve dahi onların sularını tüketmek için yeniden mancınıkları surların yakınına getirmişti. Ama bu sefer kalenin içinden gelen sesler pek bir dikkat çekiciydi.

Bu her zamanki kargaşanın sesi değildi, bu bir cesaret narasıydı. Bu isyanın gürültüsüydü. Kartal bakışları surların ötesini görebilmek için kısıldı. Her seferinde yıktığı ama boşa bir çabayla onardıkları surlardan tek tük ışıklar sızıyordu. Hançer bir şeylerin olduğunun artık farkındaydı, bu sebepten mancınıkları geri çekti. Şayet içeriden dışarıya bir harekat olursa mancınıklar telef olmamalıydı. Gökalp Bey mancınıkların ateşlenmediğini gördüğünde yanına gelip ne olduğunu sordu. Hançer ise beklediğini söyledi. Bundan daha fazlasını konuşmadılar.

Orduyu, gelecek olanları karşılayıcı birliğin arkasına konuşlandırdı. Bu Birlik okta, yayda ve mızrakta pek bir maharetliydi. Hepsi Gökalp Bey'in özenle seçtiği askerleriydi. Saatler geçiyor ama içerideki ordudan bir hareketlilik gelmiyordu.

Bu bekleyiş tam gün ağarana kadar sürdü. Bekleyişte hiç şüphesiz en fazla aklı yorulan George olmuştu çünkü her an ordu diye içeride hazır beklettiği askerlerden biri çıkıp onu öldürmeye kalkabilirdi. Belki de bir isyan çıkarıp onu bu kaleden sağ çıkarmayabilirlerdi. Lakin her şeye karşı cesaretini toplayıp ordusunu kalenin meydanına dizmişti.

Ediz ve taraf değiştirenler doğru anı kolluyordu. Bu kadar askerin içine beş yüz kişi dalamazdı. George’u korku içinde bırakmakta yapabildikleri arasında en iyisiydi. George’un bakışlarında endişe ve korku vardı lakin bunu gizlemeyi çok iyi başardı. Askerlerinin karşısında atının üstünde en önde duruyordu askerlerine bağırdı.

“ Sizin sabrınız ve sizin inancınız olmasaydı kalemiz bir hafta dahi ayakta duramazdı! Şimdi ise en büyük savaşımızı vereceğiz! Bu kaleden çıkıp onların tepelerine inerek benim ile beraber geri çekileceksiniz. Müttefiklerimiz bizi beklemektedir. Korku ve endişeyi bir kenara bırakın! Benim askerlerim hiçbir şeyden korkmaz! Başınızı kaldırın ve ölüm diye bağırın!..”

Askerleri onun kudretli konuşması karşısında aşka geldiler. Kılıçlarını havaya kaldırıp hep bir ağızdan ölüm, diye bağırdılar. Çünkü onların Tanrısı ölümden başka bir şey değildi... Hançer dışarıda meraklı bir bekleyiş içerisinde iken George her şeyini tamamlamış ve kapıların açılması için içinden ona kadar saymaya başlamıştı.

Gergin ve sonu belirli olmayan bu kapının arkası belki de George’un ilk adımıyla ölümle sonuçlanacaktı lakin yapacak hiçbir şey yoktu. George ona kadar saymayı bitirdi ve kapıdaki askerlere emri verdi. Askerleri en önde, kalkanları ve mızraklarıyla kaleden dışarıya akın etmeye başladılar.

Hançer kalenin etrafını çevirdiği askerlerinin saldırı pozisyonuna geçmesinin ardından sabırla bekledi. Bu ne hareketiydi, bir kaçma mı yoksa kudretli bir yarma hareketi miydi? Sonunda Hançer geri çekilecek miydi yoksa içeriye mi girecekti?

Artık bunun cevabını George verecekti ve ilk kılıcı sallayan kendisi olmuştu. Ölüm, diye bağırdı Hançer ile göz göze gelerek. İkisi de o anda aç birer kurt olan kılıçlarını kınlarından çıkardılar. Birbirlerinin üzerlerine koştular. Ediz kapının açılmasıyla Hançer’in askerlerini içeriye sokmaya başladı. İçerde taraf değiştirenleri gören askerleri gören askerler, önce şaşırdı ama daha sonra büyük bir neşeyle karşılık verdiler.

İçerde kalan savunucuları alt etmeye başladıkları o anda Hançer ve George’un kılıçları havada çapraz bir şekilde çarpıştı. Hırsla soluk alıp verirlerken geri çekildiler. Kılıçlar, bir aşağıya bir yukarıya bir göğse savruluyor ama yara açılamıyordu. Hançer kılıcını karşılayıp uzaklaştı. İkisinin de önlerine düşmanları çıktı. Vuruşmaları son hızla devam ederken Gökalp Bey, kaleye giren askerlerin içeriyi almalarına yön verdi.

Bahar, Debret, Demirdöğen, Darulgan, Yiğitcan ve Gökçe deliler gibi meydanda çarpışıyordu. Bahar, Demirdöğen’in arkasını kollarken o tümüyle onu kolluyordu. Gün, kızıl gelinlik giymişti artık. Meşaleler değil kan misali gökyüzü yön veriyordu onlara. Darulgan Hançer’i kollarken en son Debret’i gördü. Sırtını sırta verdiler. Üç kez nefes alıp verdikten sonra zıt yönlere atılıp düşmanlarına ölüm oldular.

Savaş, son hızıyla devam ediyordu. Gün doğumunun kırıldığı, yerini mavi göğe bıraktığı o esnada bile kazanan kim belli değildi. Hançer George’u o hengamede gözden kaçırdı. İki ordu kıran kırana bir savaştayken bulunmak isteyen kimse yoktu. Mesela Ediz ve İynem ne yapmıştı? Neden hala Hançer’i bulmamış, vaziyet hakkında bilgi vermemişlerdi?

Kan ve ter, gülüş ve göz yaşı aktı toprağa. Ediz içeriyi boşaltan George ve askerlerine ağır bir bedel olarak içeriyi almaya koyulmuştu. İynem yanından bir an olsun ayrılmıyordu, Gökalp Bey, kaleye geçirilen mancınıklar ve oklarla Aslantaş’ı gördü. Gökçe, okunu ustaca kullanıyor, kimseyi yaklaştırmıyordu.

Hançer kestiği boğazdan yüzüne fışkıran kanı sildi. Bir hareketlilik vardı. Kaleden seçkin okçular düşmanı yok ederken Balamiz askerleri geri çekiliyordu. Ama kaleye değildi. Kaşlarını çattı. Ne yapmak istediklerini bir an sorguladı. George, nereye gidebilirdi ki? Hem de bir ordu ile ha?

Hançer, her şeye rağmen onu öldürebileceğini düşündü. Ama yanıldı. Balamiz ordusu bir saati geçen savaştan geri çekiliyordu. Peşlerinden gidip öldürmek isteyenleri durdurmadı ama canlarını onlara emanet kıldı. Nefes nefese omuzları hareket ediyordu.

Kalenin üstünde gelen zafer çığlıklarına döndü. Orada Gökalp Bey, Aslantaş, Gökçe, İynem ve Ediz vardı. Bir dostun ve binlerce masum insanın intikamı buydu ha? “Kötülük, ne masraflı bir şeysin sen öyle...” diye söylendi Hançer Giray.

Yiğitcan, bir elini kalbine koymuş nefes nefese yanına gelmişti. Kılıçlarını kaldırıp omuzlarına koydular, kollarını omuzlarına geçirdiler. Şehrin kapısına kadar böyle yürüyüp ayrıldılar. Şöyle bir baktı Balamiz’e. İçeriye girmezdi. O, adiliğin kök saldığı hiçbir yere gidemezdi. Merdivenlerden koşarak inen Ediz ve İynem’i gördü. İynem koşarak üstüne atladı.

Sıkıca kucaklaştılar. Hançer onu geri çekip yüzüne gözüne baktı. “Şükür...” diye içten içten mırıldandı. Sonra Ediz’e döndü. Kollarını açtı. İkisi, yaralı iki kuş sıkıca sarıldılar. Kurt Ata tam arkalarına geçti. Ediz ve İynem onu gördü. “Alemdar Bey, nerede?” Hançer’in gözlerinden ayrılığın hazin şarkısı geçti.

Bu büyük gmrev uğruna canla başla çalışan Ediz’in ilk geç kalışıydı büyüdüğü yere. Onun omzuna usulca vurdu. Ona olanı biteni anlattı. Kaleyi alan ordusu içerideki insanları ikna ederken Ediz de İynem de duyduklarından sonra göz yaşlarını tutamadı. İkisi böyle dağılırken Hançer’in ağlamaması üzerine derin derin düşündüler. Acıyı kabul etmiş ve bununla yaşamaya başlamıştı...

O gün, kalenin içindeki halka adalet ve gücün gölgesi vurdu. Evlerinden aç susuz çıkan insanları doyurmak için herkes seferber oldu. Bu ne kadar orduyu güçten düşürmek için yapıldıysa da insanlara vurması da kaçınılmazdı. Hançer, aralarında seçtikleri liderleri ile görüştü.

Can ve mal güvenliği temin edildi. Dahasına zamanı yetmezdi. Balamiz ülkesinin baş kalesi ve başkenti alınmıştı. Surları dayanıksız, ordusu korkak Balamiz’i alt etmişti. Sırada tüm düşmanlarının toplandığı Girayhan vardı.

Üç gün sürmüştü tüm bu işler. Ordu ve ölüler toparlanmış, hakikatler yavaşça sindirilmişti. Hançer ordusunu yeniden düzene sokup herkesin beklediği o savaşa doğru yola çıktı.

 

 

 

 

 

Bölüm : 06.02.2026 01:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...