43. Bölüm

40. BÖLÜM: SON SAVAŞ ÇAĞI

Siyavuş
syavus

 

Ordu, ayakları bozkırı titrete titrete Girayhan’a gidiyordu. Bugün acıma değil, savaş günüydü. En önde Aktolga ve üstünde Hançer Giray vardı. Ayak seslerine karışan rüzgar korkutucu bir ses çıkarıyordu. Dalgalanan bayrakların şiddetle dalgalanması, çırpınıp yeniden gökyüzüne açılması onu taşıyan askere gurur veriyordu.

 

Elli binden fazla asker bu yürüyüş ve bu bayrağa bakarken rüzgar yüzlerini yalıyor, kuşlar, kurtlar susmak nedir bilmiyordu. Kartallar dört bir yandan dalış yapıyor, en güçlü sesini herkese duyuruyordu. Karargah ve ordugah yerinden kalkmış, savaşın göbeğine gidiyordu.

 

Bu esnada Girayhan, Ayka ve Ilgıt’ın elinde gibiydi. Ama Tuman’ın gelişi ve ardından George’un geri çekilerek yanlarına yerleşmesi işte bu hiç bekledikleri bir şey değildi. Hançer’in gücünden kaçan George, Girayhan'a sığınmak istemişti. Zira ordunun ve karargahın hala burda olduğunu düşünmekteydi. Habere başta kimse inanmadı ta ki gözleri ile görene değin...Tüm bunların üstüne, kalede karşısına çıkan Tuman, George’un az daha kellesini alıyordu. Sayıları baskına gelmiş gibiydi. Haber iletilen Kılıç Giray ise düşünüyor, şaşırıyor ve ihtimal vermek istemiyordu. George bir korkak gibi kaçıp gelmişse kim bilir, Hançer’in gücü ne kadardı!

 

Herkes böyle düşünür olmuştu artık. Ama düşünmeyi bırakan öyle biri de vardı ki burda olmasına rağmen dışarıya hiç çıkmıyor, olayları dinlemiyor ve fikir sunmuyordu. O kişi, torununu öldürmek isteyen ve kızının intikamını almak isteyen Ural Bey'den başkası değildi.

 

Ordusunu karargaha teslim ettiği günden beri kimse ona ne oldu, neden yanlarına gelmiyordu bilmiyordu. Ural sanki bir iç hesaplaşma yaşıyordu. Sanki, hiç hazır değildi... Ayka ona nefretle bakıp duruyor, Ilgıt’ın onun varlığından haberdar olduğu şüpheliydi ve Kılıç'ın aklında dönen kırk tilkiden birinin dahi umurunda değildi, Ural. Önemli olan eğitimli ve kudretli bir orduydu.

 

Onun yerine Timurtaş ile görüşüp kararları uyguluyorlardı. Ural ve obaların askerleri Timurtaş’ı komutan bilmişti adeta. Öyle bir kudret sahibi olmuştu işte. O da bu gücü uzun zaman sonra elde ettiğini bilerek, bu rütbeye sahip çıkıyordu. Bir bakışı ve bir işareti yetiyordu ne yapmaları gerektiğine dair.

 

Bu esnada Girayhan'da kargaşa yaşanıyordu. Saraya girdiği ilk anda onu karşılayan Tuman’ı görünce şaşıran George, varlığı yüzünden sarayda çıkan karışıklık yüzünden onunla tanışamamıştı bile. Tuman onun sadece Kral George olduğunu zırhından biliyordu, o kadar. Evvela Tuman, George’un oluşturduğu kargaşayı dindirmişti. Altı binden fazla asker nasıl saraya sığsındı ki!

 

Tuman'ın üstten bakan bakışlarının altında gerilen George, buraya nasıl kaçtığını saklayan bir maske takmıştı. Aşağılanmaktansa sonuna kadar savaştığını savunuyordu. Adeta Hançer her an ensesinde gibi bir hızla Girayhan’a girişi geliyordu gözü önüne. Ordusu nefes nefese ama tek parçaydı.

 

Tuman, büyük bir sinir harbiyle George'u karargaha göndermek istiyordu. George, bunun farkında olarak kuyruğunu dik tuttu. Burada kalırsa şayet onu öldürürdü. O ana kadar da sürekli ne yapması gerektiğine dair tonla emir alıyordu George. Yönetilmekten duyduğu nefretle üste çıkmanın bir yolunu arıyordu.

 

Abartarak, yer yer şaşaalı kelimelerle kendini övüyordu. O andan sonra yanlarına sığınan birinden farksız görülse de sadece adı ve ordusu kalmıştı geriye. Tuman sarayda tüm bu olanları bilmeden de ona zor katlanmıştı. Şakaklarını ovarak, “Bundan bir halt olmaz!” diyerek odasına çekilmişti. George, kendince tatmin olana kadar dört duvar arasında kalıp gücünü toparlamıştı. Daha sonra ordugah için yola çıkmıştı. Tuman, onu pencereden izlerken son derece tiksinmiş bir haldeydi.

 

Atı, başını sürekli sağa sola sallıyor, huysuzlanıyordu. Bu pek umrunda değildi. Floyd, “Efendim, buradan zaferle ayrılacağımıza inanıyor musunuz?” diye sordu. George cevabını bilmiyordu. Bu yüzden hızla başını salladı. Floyd, artık ona inanmıyordu. Nedense inancı sarsılmıştı. Amansız bir yoldan geçerken çoğu şeyden bu kadar kolay vazgeçip üzerine çoğu şeyi kazanacağını düşünmesi anlamsız geliyordu.

 

George’un, bu yolda kayıplarını umursamayışı, genç adamı esir ve yaralıyken onu aramadığı günlere götürmüştü. Derin bir nefes çekip gözlerini yumdu. "Benim bu yola dair inancımı öldürdün George..." diye mırıldandı. George onun bu kendi kendine söylenmesini ilk defa görmüş ve şaşkın ama bir o kadarda öfkeli sesle bağırmıştı.

 

“Bu kadar yol geldiğin birini şimdiden sonra eleştirmek de ne demek? Sana yaşamı ben verdim, kendine gel!” Floyd tek kelam etmedi bu sözünden sonra. Sık sık geriye baktılar. Nihayet Kılıç’ın ordugahına vardılar.Onları, karargahta Ayka’nın komutanı karşılamıştı. Bir müddet süren sorgu sual sonunda komutan bu durumu üstlerine bildirmişti. Yani Kılıç'a.

 

Karargaha geçen ordu ve George’u karşısında gören Kılıç, pek bir şaşırmıştı. Şaşkınlığı, gerçektende Hançer’in onu darmaduman etmesindendi. Koca bir kralı unufak etmişti! Nefretinden sonra onu buraya tek bir şey getirebilirdi elbette:

 

Korku.

 

Ordugâh da saray da artık, sadece bekliyordu. Ayka ve Ilgıt kendi ordularının başlarında dururken Kılıç ve Ural Bey ise birleşen ordunun başını çekiyordu. Yani Timurtaş ile çekiyordu. George ise takviye güç gibi bir köşeye yerleştirilmişti. Bu onu rahatsız etsede ne kadar az kayıp o kadar başarı demekti şu andan itibaren. Susmayı tercih etti.

 

Ural Bey, ordusuyla geldiği günden beri ilk defa görünüyordu. Rengi solmuştu. Hasta gibiydi ama dik durmaya çalışıyor gibiydi. Kırış kırış olmuş cildi ve bembeyaz olmuş saçları ile bu meydanda fazla görünüyordu. Gözleri ufukta bir şeyi seyrediyor gibiydi. Dalgın ve yorgun...

 

Bu düzende bir savaş için hazır beklerken üçüncü günün sabahında yine hep beraberlerdi. Gözcüler ve çevrede saklanan adamlardan haber yoktu. Tuman sarayın en tepesinden bozkırı seyrediyordu. Ne bir kervan ne de bir toz bulutu geçiyordu gözü önünden. Gök ve güneş gözlerini alıyordu herkesin. Kış güneşi, yaman yakıyordu hepsini.

 

Tuman kılıcını kınından çekip sarayın, dağları arkasına alan ovasına doğru döndü. Herkes orada nefeslerini tutmuş bekliyordu. Kılıç Giray, Ural Bey, Ayka ve Ilgıt. Gözlerini kıstı. Nefesi öyle yavaşladı ki düşüncelerini soludu burnundan. Elleri yumruk olurken merdivenlere doğru hışımla ilerledi. Daha fazla bu lanet yerde göklere yakın durmayacaktı.

 

İlk adımını attığı o anda beklenen o ses duyuldu. Girayhan’ın çok da uzak olmayan ama saraydan da bakıldığında seçilmeyecek o kervan yolunda göründüklerini çığırıyordu askerler. Gözcü asker heyecanla yanına geldi. “Geliyorlar! HANÇER GİRAY GELİYOR!” Tuman, gözlerini başka tarafa çevirip bıkkın bir nefes verdi. Hepsi göklere bu kadar yakın olması yüzündendi!

 

Bir saat daha bekledi. Ve bir toz bulutu göründü. Göklere doğru süzülen bir toz deryası. Bozkırı titreten ayak sesleri ve naraları duymayan kalmamıştı. Tuman, arkasını döndü görüntü karşısında. Saraya inip odasına girdi. Bir pusula yazıp Kılıç’a gönderdi. Savaş kapıya dayanmış ve son gelmişti.

 

Kılıç Giray, başı çadırın direğine yaslanmış şekilde Ayka’nın ısrarla konuşmasını dinliyordu. Kulağı seste, eli pusatındayken bir asker içeriye girdi. Pusulayı kendisine uzattı. Bir ses duydu, at kişnemesi. Deli bir beygirin gürlemesiydi bu. Sese kulak vererek pusulayı okudu. Hançer, nihayet görünmüştü.

 

Beygir, öyle bir kişnedi ki uludu adeta. Hızlıca toparlanıp dışarıya çıktı. Dört bir yanını saran askerler ellerinde iplerle bu evreni durdurmaya çalışıyordu. İçlerinden biri komutanına bir şey dedi. Komutanı onu onayladı. Asker, çektiği bıçağını doğruca atın boynuna olacak şekilde hizaladı.

 

Bıçağı tam hedefine attı ama at kudretiyle o bıçaktan sıyrıldı. Ne iplerle, ne okla, bıçakla durmayan atı yakmak için yaklaşan bir askeri Kılıç, kaldırdığı eliyle durdurdu. Yanına gelen Ural’da onun gibi ata bakıyordu.

 

Savaş zamanı ordugahı basan bir deli beygir...

 

Ne murat ne de zaferdi. Kan çanağı gözleri ile göklerden inen bir albızdı o. “Bırakın kendi haline, çıkar gider şimdi.” diyerek beygirden uzaklaşmalarını istedi. Gerçekten de beygir kişnedi, eşelendi, ağzından köpük saçtı ve çadırların arasından geçerek gözden kayboldu.

 

Ural Bey, gözlerine çöken kaşlarını kaldırarak titredi. Bir düşten uyanır gibiydi. Kılıç ona ne olduğunu yine sormadı. Az sonra karargaha geçtiler. George yanlarına geldi. Herkes suskundu ama o konuşup tat kaçırmaya hevesliydi. “Gücünüze itimat edebilir miyiz görelim bakalım? Bu yaşta ne kadar kuvvet topladınız, merak ediyorum.” Ural Bey, sözleri bir bir üstüne alındı.

 

“Demek bir hafta dayanabildin ha?” dedi üstüne doğru yürüyerek. George onun ruhsuz bakan gözlerine baktı. “Emin ol sen bir hafta dayanamazsın!” Ural Bey güldü. “Senin gibilerini çok kılıcımdan geçirdim ben. Sen git, büyüğün gelsin.” George, bu sözlerle iyice köpürdü. Hemen kılıcını çekti ama Kılıç masaya vurdu. “Kesin dalaşmayı!”

 

George, imalı bir şekilde güldü. “Dua et ihtiyar. Seni, ben öldüreyim yoksa sana torunun asla acımaz.” Kılıç Berk’i düşündü. O da acır mıydı babasına? Ama Kılıç acımazdı. O Kutlu ve Uldız’a acımadı ki? Herkes düşüncelerini dağıtıp ufak ufak ateşin başında son hazırlıkları konuşmaya başladılar.

 

“ Hançer, beni sarayda bulamayınca Tuman’ı kıskaç altına alır. Bu da bizim işimize gelir. En çevreden kuşatırız ordusunu. “ dedi Kılıç. Herkes birer birer konuşmaya başladı. Yaklaşık bir saati geçen konuşmalarının ardından içeriye Ayka ve Ilgıt girdi. Savaş için son hazırlık ve planlar yapılırken dışarıdan askerler an be an Hançer’in ne yaptığı hakkında bilgi getiriyordu.

 

Hançer, tam da tahmin edildiği gibi sarayın önüne kuşatmasını geniş bir hilal olarak yerleştirmişti. Gökyüzünde Boran, adı gibi deli rüzgar olup esiyordu. Çığlığı ile ürkütüyor yakın uçuşta cüssesi ile korkutuyordu.

 

Debret, yeni kurulan çadıra girdi. Hançer, çadırda tek başına kalmayı yeğlemişti. Debret, birkaç adım daha atıp durdu. Nedense biraz durgun göründüğünü sezdi. Postunun yanında ayakta durdu. “Neyin var Hançer?” Hançer başını usulca kaldırdı. Göz göze geldiler. Bir endişe, bir kararsızlık vardı gözlerinde.

 

“Ben, “ dedi ama gerisini getiremedi. Elini sıkıp bıraktı, gözlerini kaçırdı. Debret, “Sen?” diyerek onu cesaretlendirdi. Hançer, dudaklarını yaladı. Başını sağa sola döndürüp kırdı. Parmaklarını açıp kapattı. “Ben, hep bugünün hayalini kurdum ama,” Debret sabırla bekledi, dinlendiğini anlayınca devam etti. “Ama biraz daha zamana mı ihtiyacım var diyorum?”

 

Kafasında deli deli çok soru vardı. İynem ve Ediz, Balamiz Kalesi’nin hakimleri olarak yönetimi devralmışlarken acaba orada ordusunu bekletmeli miydi? Ya Balamiz ve Bankiz soyundan erkekler ordu çıkarıp gelirse? Ya sıkışırsa tam ortalarında? Ya Kılıç, onu en dıştan kuşatırsa? Boynunu bir kere daha kütletti.

 

“Sanki hala yapmam gereken bir şey varmış gibi hissediyorum. Tam değilim...” dedi yanakları al al olurken. Onun burnunun kanamasından endişe etti Debret, düşündü. Düşündü. “Sakin kalarak düşün Hançer. En zor görünen şeylerin bile ardında bir kolaylık vardır?” Tam bu esnada ikisi göz göze geldi. Boran’ın çığlığı ve Kanlı Diş’in uluması tüylerini ürpertti.

 

Hançer’in gözleri yine o sarı ışıkla ışıldadı. İçinden ulumaların titreşimini duydu. Debret, an be an heyecanlandı. ”Ben, Kurt Kağan’ım!” dedi. Debret’in dudağında gururlu bir gülüş belirdi. Bunu unutmuyordu ama unuttuğu çok daha büyük bir şey vardı. Heyecanla ayaklandı. İkisi sıkıca birbirlerine sarıldılar. Hançer, gücün artık damarlarında nasıl aktığını hissediyordu. Debret, “Git ve o alman gerekeni al.” diyerek omzunu tutup sıktı.

 

Hançer, başını hevesle salladı. İlk defa böylesi kendine güven duyduğunu hissediyordu. Kapıda bekleyen askerine seslendi. Kurt Ata’ya gideceği yere gelmesini iletti. Debret, omzunu bıraktı. “Gizlenerek git. İstersen yanına asker vereyim?”

 

Minnettar olarak gülümsedi. O da omzuna dokunup, “Merak etme, kurtlarımdan iyi asker mi vardır?” dedi. Ardından arkasını döndü. Ona, Kurt Kağan olduğunda giydirilen gök mavisi postunu savaş sandığından çıkardı. Parmaklarında toplanan kan sanki kudretin bir yansımasıydı. Postu, üzerine giyip şöyle bir durdu. İlk giydiğinde sırlarla sarmalanmış, toy bir intikam savaşçısıydı. Sırların beşiğinde sallanmış ve o beşikte ölerek uyanmıştı.

 

Ama bugün giydiğinde postunu, sırları sarmalamış, intikamı adalet için isteyen bir savaşçıya yakışır şekilde kabul etmişti. Kısas ve savaşı, haklı görmüştü. Mavi gökyüzü gibi, kutsal bir posttu bu... Ona baktığında gözünde bulutlar aralandı ve bir gençlik canlandı. Hem duygulandı hem de gururlandı. Dünyada en unutulmaz duygu, kişinin kendisiyle gurur duymasıydı.

 

Kınındaki kılıcını kontrol etti, hançerlerini yerli yerine taktı. Bir de unutmadan başına, kurt postuyla bezenmiş demir süslerin sallandığı ihtişamlı bir börk taktı. Gözlerindeki parlaklık, önündeki hayali yola bakarken daha da aydınlandı.

 

Debret ’in dediği gibi gizlene gizlene yolda ilerledi. Girayhan’ın kendisini sabırsızlıkla beklediğini biliyordu. Coşkun nehirler gibi akmaya başladı. Savaşa çıktığı andan itibaren şunu çok iyi öğrenmişti:

 

Ne kazanan ne de kaybeden son askeri ölene değin bunu bilemezdi.

 

Ama, bu savaştan bahsedilecekse bu sefer sadece onların bilmediği bir şey vardı:

 

Oda bu savaşı asla kazanamayacaklarıydı!

 

George, Kılıç, Ural ve kız kardeşler bu savaşta ölümle burun buruna gelecek, aileyi koruyamamaktan tutun atlarının ezdiği her bir karıncaya değin onlardan hesap soracaktı.

 

***

 

HANÇER KURT KAĞAN OLDUĞUNDA

 

 

Kurt Kağan, yüzüne savaş tozunu da sürerse artık taht onun hakkı olurdu. Bu tozuysa gireceği ilk ve en önemli savaşta yüzüne sürerse taht rakiplerini de yok sayarak ona geçerdi. Savaşlardan önce yüzüne sürülen o kutlu tozu eğer silerse nefesi kesilerek bir anda kendi kendisinin katili olurdu... Ve bu tozu ona bir tek Kurt Ata sürebilirdi.

 

O gün, bir varoluş kararı alıyorlardı. Her şey üst üste gelen olaylarla doluydu. Bir genç kız vardı önlerinde. Toydu, fevriydi ama zekiydi. Tüm olacakları göze alarak o gün bu postu giymesine izin vermişlerdi. Ama, birinin şüphesi pek bir diriydi ki, Kurt Ata o kara tozu yüzüne sürmemişti.

 

Belki o gün çocuk gibiydi ama şimdi... Atından inmeden önce son kez bunları aklından geçiriyordu. Bir kaderin içinden, yazılanlara sadece boyun eğerek değil, çabasıyla da yolun gidişatını da değiştirerek büyümüştü. Yaşamanın dansını öğrenmişti artık.

 

Haberi alan Kurt Ata, eski kararsızlığını taşıyıp taşımadığını yol boyu düşündü. Ama gelecek olan bu anı da bekliyordu işte. Onu ne için çağırdığını da biliyordu. Elinde gücü de vardı artık ve, sür derse bile sürmekten başka çaresi yoktu. Verdiği onca mücadeleden sonra belki de artık hak ettiğini düşünüyordu ve gerçekten de öyle olduğunu gözleriyle görmüştü. Ama onu son bir kez daha dinlemeden karar vermeyecekti.

 

Haberi getiren askere, Hançer’in onu nerede bulacağını bildiğini söyledi. Atına atlayıp mağarasına gitti. Kurtlar onu uluyarak selamlarken çok geçmeden Hançer’de geldi. Herkes suspus oldu. Atından atladı ve Ata’nın tam karşısına geçti. Rüzgar yüzlerini yalıyor, saçlarını dağıtıyor, zayıf güneş kışa rağmen yüzlerini yakıyordu.

 

Dişlerini sıktı Hançer. “O gün geldi işte.” Yaprak dökmeyen ağaçlar tiz ıslıklar çaldılar. Kurt Ata, bakışlarıyla onu onayladı. “O halde, taht rakiplerimi yok edeceğim o tozu bana sür Ata! Bu savaşı bitirelim.” Kurt, mağaraya girdi. Başının üstünden ince ışık huzmesinin girdiği karanlık mağarasına dokundu. Parmakları her bir karışını gezerken o tozun olduğu yere geldi.

 

Eli, toza iyice büründü. İnce ışık kara elini aydınlattı. Işık huzmesinde dans eden zerreler toza dokunup kalkıyordu. Kurt Ata, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Sen onu koru Umay Ana! Sen ona yol göster kutsal geyik! Sen ona güç ver kuşların en ateşlisi, en kudretlisi Anka!”

 

Hançer, kurtların soluk sesleri arasında sessizliği dinlerken Kurt Ata’yı gördü. Mağaradan çıkıp tam karşısına dikildi. Gözlerinde kızıl bir nem vardı Kurt’un. Dudaklarında kırgın bir titreyiş ve omuzlarında ağır bir yük... Hançer, tam karşısına geçip boynunu büktü. Dudaklarını ısırması Ata’nın dikkatinden kaçmadı.

 

Ama Hançer, mahcuptu. İnancı sağlam ama mahcup o kadındı. Göz göze geldiler, Genç Kağan omzunu sıktı. “Eğer, hala beni layık görmüyorsan sana diyecek bir lafım yok Ata. Zira, tamamlanmak öyle zor ve meşakkatli ki! İnancın yoksa, vardır bir şey.” Teslimdi o başına geleceklere. İnancı vardı, zamanın elbet bir gün geleceğine.

 

Kurt Ata’nın içinde bir şimşek çaktı. Boğazında bir yumru ne içine iniyor ne çıkıyordu. Gülüşü artık buruk ama onurlu bir gülüştü. Börü Giray’ın kanı yerde işte şimdi kalmayacak ve bedel ödenecekti. O, bir Kağan olmuş, eksik olacağına her daim inanmış bir Kurt Kağan olmuştu. Kurt Ata, diğer eliyle omzunu tuttu, sarstı. “Seninle ne kadar gurur duysam az. Sen, babanın ve annenin kızısın! Sen, bu hanedanın gururu ve inancısın! “ Hançer, bu sözlerle daha da mahcup olmuştu.

 

Kurt Ata’nın gönlüne dolan şevkten ötürü dudakları bir iki kelam etmek istedi Hançer. “Başımı hep dik tuttum, ailem için. İnananlarım için. Ama en çok da içimde hep yaşayan, sönse de alevinden eksilmeyen benliğim için. Sevgime ve sahip çıkmama muhtaç olan, içimdeki ben için başımı dik tuttum.” Dudakları an be an kendine olan merhametiyle titredi.

 

“Acı çektirdim kendime, yalanlara inandım, savaşlara bağlandım ve mutsuzluğu kendimle zincirleyip boynuma astım. Ben, acı gördüm Kurt Ata. Hem kendim yaktım başımı hem de onlar yaktı başımı. Sınandım, düştüm ama kalktım. Affettim...” Hançer, bir anda George ve Kara Ozan’a nasıl esir düştüğünü hatırladı. “O gün,” dedi başını yere eğerek. “Son kez düşünmeden adım attım Kurt Ata. Çevremdeki herkese eziyet ettiler, sevgisinden habersiz olduğum dayımın canıyla sınandım. Uyandım.”

 

Başını kaldırıp gökyüzüne ve kıştan çekinsede yaprağını dökmeyen ağaçlara baktı. “Gök Tanrı’ya inanmak göklere yakın olmakla, ona adaklar adamakla bitmiyormuş. Asıl inanç, intikam uğruna kalbi karartmamak, yolu da gönlü de hoş eylemekmiş. Asıl inanç, kendini dinlemekmiş. Zihninin en uç noktasında dahi onu duyabilmek ve yarattığı yeryüzüne sahip çıkmakmış. Adalet, kendinle Gök Tanrı arasında kurduğun dengeye verdiğin admış.”

 

Bir omzunu kaldırıp indirdi. “Elimden bunları öğrenmek geldi Kurt Ata. Daha da öğrenecek çok şeyim var. Eğer, layık görürsen, layık olmak istediğim bir taht ve bir hayat var.” Göz göze geldiler o anda. Kurt Ata, sözlerinin üstüne bir an bile duraksamadan tozlu elini yüzüne uzattı. Hançer hemen başını eline yaklaştırdı.

 

Parmakları ile önce gözlerini boyadı. Daha sonra elmacık kemiklerinin üzerine iki parmağı ile uzun şeritler çekti. Hançer gözlerini açtığında tozlar gözlerine döküldü. Lakin bu tozlar asla zarar vermedi. Aksine şahin bakışlı ela gözleri uçsuz bucaksız bozkırı gördü. Geleceği ve geçmişi seyretti.

 

Kurtları şevkle ulurken o omuzlarını kaldırıp kadim bilgilerin ruhunda uyanışını dinledi. Başını usulca eğdiği yerden kaldırırken, “Bir kez olsun duysun beni, diyordu aşina olduğu bir ses. “Dokunmasam da olur, rüyamdaki laneti yeniyim yalvarırım Gök Tanrı! Ay ve güneş gökyüzünde birleşsin, yalvarırım!” Hançer etrafına baktı. Kimdi bu ruhunda yer edinmiş ses? Kimdi bu hasret duyduğu kişi?

 

Bir ışık perdesi yarıldı. Gözleri kısıldı. Bir gülüşme sesi duydu kulakları. Bir minnet sesi duydu. “Dualarımı kabul edeceğini biliyordum, Tanrım!” Yüreği güp güp attı. Biliyordu ki bu sesi! Tanımamak denen şey neydi ki şu anda? Tozlu ela gözleri hızla kızardı. Yaşlar, sır perdesini araladı. Hançer Giray, annesini o anda gördü.

 

Ayçiçek...

 

Öyle güzel, öyle genç ve onun annesi gibiydi ki... Gözlerine inanamadı kızı. Boğazı düğüm düğüm oldu. Elleri titredi ama yıkılmadı. Ayçiçek’te inanamadı zaten onu gördüğüne. Gök Tanrı onları o kadar kısa bir zamanda bir araya getirmişti ki...

 

Aynı anda birbirlerine doğru adım attılar. Hançer’in kalbinde kapanmayacak olan bir yara daha nihayet son buldu. Rüyasını bile görmediği annesi, yüzünü dahi bilmediği annesi kanlı canlı karşısında ona doğru geliyordu. Anne yüzü, merhem olmuştu tüm yaralarına.

 

Ayçiçek ona dolu dolu gamzeleri ile gülümsedi. Hançer o anda ağlamaya başladı. Cesaretle “Anne!” diyerek ağladı. Her çocuk, anne diye ağlardı. Ama Hançer hiç öyle ağlayamamıştı. Adım atamadı Hançer. Durdu öyle. Kollarını açıp bir bebek gibi, “Anne!” diye ağladı.

 

Ayçiçek, dudaklarının titremesine, gözlerinin küçülmesine, selvi gibi uzamış boyuna bakarak ona doğru koştu. “Yavrum!” dedi. “Yürek’im!” Hançer sarsılarak ağlıyordu. Hançer yeniden var olarak ağlıyordu. Ayçiçek vardı yarım bıraktığı kızının yanına. Gök Tanrı, hayal perdesinde izni verdi.

 

Anne kız birbirlerine sıkıca kilitlendiler. Anne kucağı, kokusu, varlığı ne babayla birdi ne de yâr ile. Bebek oldu Hançer. Ağladı, sarıldı, öptü, kokladı nihayet duruldu. Annesinin yüzüne baktı. Ayçiçek kadar mutlusu olamazdı. “Anne, geldin mi?” dedi. Yüzünün her bir zerresini öptü annesi. “Hiç gitmedim ki Yürek’im... Annem... Gidemem ki senden ben?”

 

Omuzları sarsılarak ağladılar. “O zaman beni neden doğurup gittin? Neden anne neden? “ Annesinin göğsüne burnunu yasladı. “Niçin beni öksüz bıraktın?” Ayçiçek tutamadı kendini. “Beni, bu bozkırda neden sensiz bıraktın anne?” Sarsılarak ağladı Ayçiçek. Öpse yetmiyor, sarılsa boşluk dolmuyordu.

 

Ağladı kızının sitemine. Emre ne denirdi ki? İsyan mı edilirdi? Sıkı sıkı sardı kızının öksüz kanatlarını. “Sen Yürek’sin, sen benim güçlü kızımsın! Hançer’imsin yavrum,” diyerek saç diplerini öptü, kokladı. “Ayırdılar anne,“ Hançer küçüldü ama ona daha sıkı sarıldı. “Güçlü kızını senden ayırdılar! Babamdan ayırdılar, bir başıma kaldım...” Ayçiçek dişlerini sıktı. Kaşları çatıldı ve ruhu bir daha kan akıtmak istedi.

 

Derin bir kin uyandı ruhunda Ayçiçek’in. “Ayıranlara günlerini göstereceksin Hançer!” öyle gür bir sesle bunu dile getirmişti ki Hançer kendini düzeltti. İki güzel yeşilin tonu yağmurlarıyla birbirlerini seyretti. Çiçek açtı o yeşillerde, güneş açtı. Ay kanamadan yansıyacaktı kararacak gökyüzünde.

 

“Nasıl anne?” dedi nefeslerini toparlayarak. Ayçiçek uzanıp yaşlarını sildi. Artık yaralı bir anne değil, intikam isteyen bir anneydi o. “Beni senden ayıran ben olsaydım şayet, bana sarılmanı istemezdim, “ Hançer kaşlarını çattı. Sözünü bölerek, “Biri mi yaptı bize bunu anne?” Ayçiçek uzanıp elini öptü. Başını salladı.

 

“Kılıç Giray, beni zehirleyip ikimize de kıymak istedi kızım! Babanı da beni de bir taht için, pis ruhu için öldüren Kılıç’ın ta kendisi! Gök Tanrı bilir ki, ben seni doğurup bağrıma basmayı istedim ama içtiğim suda zehir olduğunu ölüm uykusunda görebildim.” Ayçiçek için için ağlayıp konuştukça Hançer’in öfkesi kabardı dalga olup kıyıları yıktı.

 

“Seni, babamı Kılıç öldürdü.” diyerek kaşlarını kaldırdı her bir teli titrerken. Babasına dair her şeyi bilmese de Berk’in anıları ona çoğu şeyi göstermişti. Ama annesi... İşte şimdi, ölüm kalım savaşı nedir bilecekti Kılıç Giray. Hançer anne kucağından ayaklanarak yürümeye başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu ama gidiyordu işte! Cehennem neresiyse oraya gidiyordu.

 

“Yürek, nereye?” Hançer arkasına bile bakmadan, “İntikamımızı almaya!” diye gürledi. “Ama beni bir daha göremeyebilirsin!” dedi Ayçiçek son bir kez sarılmak isteyerek. Hançer durdu. Ayakları yerdeydi. Çevresine şöyle bir bakındı. Kurtları vardı. Kurt Ata tam karşısındaydı. Ellerine baktı. Sonra gökyüzüne.

 

Kurt Ata, “İyi misin?” diye sordu. Hançer ise kalbindeki yoksunlukla üşüdü. Son kez sarılamadan annesinden ayrılmıştı. Bir daha hata yapmayacağını söyleyip bir daha hata yapmıştı. Gökyüzüne şöyle bir baktı. Evet, minnettardı. Yüzü artık hafızasındaydı... Başını dik tutup çenesini sıktı. “İyiyim, gidip şu orduları parçalayalım!”

 

Kurtlar susma nedir bilmezcesine uluyordu. Hançer Aktolga’nın üstüne atladı. Tozlar gözünde hareket ederken hiçbir şey hissetmedi. Aktolga gür bir sesle kişneyip mağarayı inletirken bir at da karşısında şaha kalktı.

 

O kişi Börü Giray’ın ta kendisiydi!

 

Atlarının ayakları yere değdiğinde Hançer ona hasretle ama gururla baktı. Her şeye rağmen güçlü duran bir babaydı o. Annesini deliler gibi seven ama kaderlerinde ayrılık yazılı adamdı o. Artık onun da hayal olduğunu biliyordu.

 

Elini yumruk yapıp göğsüne güm diye peş peşe vurdu. Börü Giray, gururla çenesini kaldırıp elini yumruk yaparak göğsüne onun gibi vurdu. Ayrılıkları kolay olmasada artık intikam vakti gelmişti. Gözünü kırptığı o anda Börü Giray yok oldu. Bu defa sarsılmayacaktı. Kendine inancı tamdı.

 

Hançer atını dört nala Girayhan’a sürdü.

 

***

 

 

“O beygir ne için geldi biliyor musun?” diye sordu Ural Bey. Kılıç başını başka tarafa çevirip bıkkın bir nefes verdi. Üstünde bir gerginlik ve öfke vardı. “Neden geldi?”

 

“ O Gök Tanrı’dan bize gelecek bir belanın habercisiydi. Bize ne olduysa biz kendi elimizle bunu destekledik. “ Kılıç iğrenerek ona döndü. “Sen ne ara böyle düşünür oldun? Bir de senin için af isteyelim ha?” Ural dönüp de bakmadı yüzüne. Ama yumruğunu sıkıyordu. İçten içe düşüncelerinden bıkmış ve yorgun düşmüştü. “Tüm evlatlarım onun yanında. Ben sadece intikam istedim! Af değil!” dedi fısıldayarak. Orada gergin ve öfkeli bir bekleyiş hüküm sürmeye başladı. Bu gerginliği bölen bir şey gerçekleşti.

 

Ayka sinirle ellerini birbirine vurarak içeriye girdi. “Karargahı terk etmiş ve şimdi ne yaptığını bilmiyoruz! Gideli çok oldu diyorlar. Daha siz oturuyor musunuz? Bu ne rahatlık böyle!” köpüren kadını kimse susturmadı. Ama verdiği bilgi gayet tehlikeliydi. Hançer nereye gitmişti ki? “Bilen yok mu?” diye sordu Ural Bey. Ayka, onun cansızlığına dikkat kesilirken başını salladı. “Sadece Mezarlık yolundan gittiği görülmüş.”

 

Kısa bir sessizlik oldu aralarında. O esnada asker gür bir sesle bağırdı. “Destur var mı Han’ım!” Ayka sinirle ellerini birbirine vurarak, Kılıç’tan önce, “Gel!” diye bağırdı. Asker gelmedi. Kılıç sakin durmasını istediği sesiyle, “Gel!” dedi. Asker hızla içeri girdi. Ayka bir an bile duraksamadan ona tokadı bastı. Ama askeri bu bile durdurmadı.

 

Sanki o tokadı yememiş gibi başını kaldırıp Kılıç’a baktı. “Hançer, Han’ım! Gelmiş. Gözcülerimizin söylediğine göre beş yüz kişiyi önüne katmış kaleye doğru geliyormuş.” Ural, elini çenesine koydu. Kılıç toparlanıp Tuman’a bir pusula yazdı. Elleri öfkeden titriyordu.

 

Ne olursa olsun, Tuman! Pes etme! Hançer, içerde olduğumu düşündüğü için geliyor. Dik dur ve kaleyi savun!”

 

***

 

 

Tuman, aldığı pusulayı ateşe attı. Sinirlenmişti. Hançer’den bu kadar korkuyor oluşuna deli oluyordu hatta. Beş yüz kişi evet, beş yüz kişi kalenin önünü kesmişti. Ellerinde okları, yayları, gürzleri, baltaları ve mızrakları olan kocaman adamlar öldürmek için bekliyordu. Kalabalık birer birer kenarı çekilmeye başladı.

 

Askerlerin yol verdiği kişi, oydu. Gök mavisi postuna bürünmüş, kara tozları yüzünde iz edinmiş, intikam için nefes nefese kalan Hançer Giray’dı!

 

“Kılıç Giray!” diye kükredi. “Dışarı çık da mertçe benimle dövüş, alçak adam! Çık!” omuzları hiddetle inip kalkarken onu penceresinden izleyen Tuman, tüm sakinliğini kuşanmış bekliyordu. Hançer kılıcını havaya kaldırdı. “ Yolun sonuna geldin, çık!” Tuman, başıyla askeri yanına çağırdı. Askere, oraya gidip Kılıç’ın burda olmadığını söylemesini istedi. Askerler, görüşme için çıktıklarını belli eden bayrağı alıp dışarıya çıktılar. Hançer, onları dinledi ama ikna olmadı.

 

Bu yüzden sadece içeri geri girmelerine izin verdi. Debret, yanına geldi. “Saraydan çıkıp yerine Yelhan'dan olan Tuman’ı koyması tamamen korkaklık. George kadar şanslı olmayacağını biliyordur umarım!“ dedi. Atları ayak değiştirip kişnedi.

 

“Ne kadar dışarıda olursa olsun, meydan savaşı yok!” dedi bir yemin gibi. Gökalp Bey, kaleye şöyle bir baktı. “Bu sarayı kana buladığı o güne ant olsun, burayı onun kanı yıkayacak.” Debret, Gökalp Bey’in yemin dolu sözleri üzerine ona döndü. “Baban orada Bey’im. Hiç endişe etmez misin?” Hançer, bu soruyu merak ederek kendisine döndü. Gökalp Bey, buruk bir gülümseme ile sarayı izlemeye devam etti.

 

“ Bu hayatta sadece iyilik istemek yetmez. Ural Bey’in gözlerine derin bir perde indi. O perdeyi, dost görünümlü düşmanları indirdi. Onu artık kendi kanından olan kimse kurtaramaz.” Hançer, dalgın bakışlarını Gökalp Bey’in üstünden çekemedi. “Dayı,” dedi. Göz göze geldiler. “Onu öldürdüğümde ne kadar olursa olsun kırılırsınız. Bakmayın olur mu?”

 

Herkesin kalbinde şimşekler çaktı. Gökalp, gözlerini başka tarafa çevirip donuk gözlerle yere bakmaya başladı. Hançer, tam olarak bu noktadaydı. Dayısından bunun sözünü almadan durmayacaktı. Gökalp Bey, ısrarlı gözlerini üstünde biliyordu. Güç bela, eğdiği başını salladı.

 

Belkide bir kabusun bitmesine inanmak için her şeye şahit olmak gerekirdi.

 

***

 

Gözcü birlik Hançer’e, Kılıç’ın ordugahını keşfe çıktıklarını iletti. Birkaç saat geçmemişti ki geldiler ve öğrendikleri tüm bilgileri aktardılar. Hançer bir meydan savaşı yapmayacaktı. Tuman denen asker onlara sarayı elleri ile verecekti. Ve Kılıç Giray tıpış tıpış buraya gelecekti. Gökalp Bey ve daha nicesi böyle bir şeyi nasıl yapacaklarını düşünüyordu. Hançer’in de aklını en çok bulandıran bu konuydu.

 

Çadırın dışında atların koşması, demirin demirle sürtüşmesi, ayak seslerinin yoğunluğu içinde daha fazla düşünmeye gayret ettiler. Çadırın dışından destur sesi yükseldi. Hançer buyur etti. Gelen Kurt Ata’ydı. Gökalp, “Tuman ve Tulpar kardeşler.” dedi o anda büyük bir aydınlanmayla. Hançer duyduğu bilgiyle şaşırdı. Bu aklından geçmemişti bile. Gökalp bunu tahmin ederek devam etti. “Eğer, şansımızı denememizin bir sakıncası yoksa Tulpar ile görüştürebiliriz. “

 

Kurt Ata, başını iki yana salladı. “Onlar gece gündüz kadar birbirinden farklıdır. Zamanında Alemdar Bey öyle dil döktü ki ona, gök hizaya geldi de o gelmedi.” Hançer burnunu kırıştırıp kolunu dizinin üstüne koydu. “Belki de gelir bu sefer, inanır ha?” Hançer güldü. “Adını dahi duymadığım adamın bile benimle derdi vardır. Sence onu benden aşağısı keser mi?”

 

Debret kaşlarını kaldırdı. “Onunla sen mi görüşeceksin?” şaşkınlığına ortağı çoktu. Bahar hızla inkar etti. “Tuman, gözü kara bir adamdır. Kılıç’ın aynısı neredeyse. “ Hançer ayaklandı. “Gözlerimle görmeden inanmam.” diyerek çadırında çıktı. Herkes bağırıyor, itiraz ediyor ama o dinlemiyordu. Seyis Aktolga’yı getirince Hançer onu reddetti. O bu savaş için fazlasıyla yaşlı bir attı. Bu yüzden bir rahvan seçti kendisine.

 

Kurt Ata son kez onu durdurmaya çalıştı. “Dur, seni esir eder Hançer! Anlamıyor musun?” Hançer, bir ıslık çalıp süvari birliğinden seçme askerleri yanına topladı. Yirmi kadar yeterdi. Atına atlayıp ona delirmiş gibi bakan insanlara döndü. Eliyle onları sakinleştirdi. “Hepiniz sakin olun. Emir zincirinde benden sonra Gökalp Bey ve Kurt Ata var. Şayet Berk gelirse ve dostu Ragnar ’da yetiştirse emir komuta Berk’indir. “

 

Bahar adeta çığlık attı, ellerini iki yana açarak. “Sen nereye!” Hançer başını havaya kaldırdı. Delilik sırıtmasını ilk defa görüyorlardı. Öyle rahat, öyle kendinden emin ve buram buram intikam arzulayan...

 

Tuman’a bir elçi olarak kendisi gitti. Yıllar önce ölmemek için kaçtığı bu saraya şimdi Kurt Kağan Hançer Giray olarak giriyordu. Koca saray kapısı ona açıldığı anda boynuna dayanan kılıçlara karşı koymadı. Sadece yere eğilip bir avuç toprağı avucuna doldurdu. Doğrulduğunda ona balkondan bakan Tuman ile göz göze geldi. Anlamıyordu Tuman.

 

Esir olmayı, savaşı kaybetmeyi böylesine göze almasına aklı ermiyordu! Hiçbir şey diyemedi Tuman ona bakarken. Hançer, yolu hepsinden daha iyi bilen emin adımlarıyla merdivenleri çıktı. Tuman, boynunda kılıçlar ve mızraklar dayalı Hançer’in rahatlığına apayrı şaşırdı ve dudaklarından karşı karşıya geldikleri o anda, “Sen, ne yapmaya çalışıyorsun?” sorusu döküldü.

 

Sadece omuzlarını kaldırıp indirdi. Akıllı bir avcı, tuzağını avının yuvasına yakın kurardı. Her av, ilk soluğu yuvasında alırdı. Tuman, burnunda sert soluklar alıp verdi. “Bu savaşta yerin olmadığını biliyorsun değil mi?” Hançer gözlerini devirdi. “Burada bir aptal gibi beklediğini görmüyorsun değil mi?” Tuman, yumruğunu sıkıp havaya kaldırdı. Hançer gözlerini gözlerinden bir an bile ayırmadı. “Ne o?” dedi sinirlerini öldüren bir rahatlıkla çenesini havaya kaldırıp.

 

Tuman, aksiliğinden bir şey kaybetmedi. “Biraz daha aklından zorun varmış gibi davranırsan yüzüne inecek o yumruk!” Hançer çevresindeki kılıç ve mızraklara şöyle bir baktı. Dudağını büzdü. “Farkında mısın Tuman? Ben, tek veliaht Hançer Giray. Bu saray ardını kolladığın, annemi ve babamı bir hiç uğruna öldüren o adamın ilk terk ettiği yer.” Bakışlarını kılıçlardan çekip gözlerine döndürdü. Tuman duraksadı. "Biliyor..." diye düşündü.

 

“Sence, neden kendi canını kurtardı da seni buraya hapsetti?” Tuman sözünü bir anda böldü. “Esir değilim ben! Esir olan sensin!” Hançer inanmadı bu sözlerine. “Ama bak, birazdan burayı senin başına yıkacağım?” Tuman kimsenin görmediği bir neşeyle güldü. Hançer onu etkileyici ama boş kafalının teki olarak gördü. “Elimde esirsin Hatun! Sen nereyi alıyorsun?”

 

Karşılık alamadı Tuman. Onu bir odaya kapatmalarını söyledi. Hançer, çocukken uyuduğu odaya kapatıldı. Yatağı dahi orada öylece duruyordu. İçeriye doğmayan güneş ve karanlığı hep aynı kalmıştı. Ayakları yatağa yaklaştı. Oturmaya kıyamadı. Öylece duvar dibine çöktü. Küçük Hançer’in inadını ve hırsını, Büyük Hançer’in intikam ateşini ve kudretini; Küçük Yürek’in yaralı yüreğini, Büyük Yürek’in sevgisini izledi o yataktan.

 

Annesinin yüzünü bilen, büyümüş haline doladı kollarını. Babasını hayalen dahi olsa gören haline doladı kollarını. Tamam hissediyordu. Bugün burayı kana bulamadan kendine rahatı yok sayacaktı. Sandığı gibi kötü hissetmiyordu. Yolun sonu böyle hissettiriyordu herhalde...

 

Saatler süren bekleyişi içten içe onu ürkütmeye başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla tanışmışlardı ve gün öğlene varmak üzereydi. Dışarıda işler yolunda mıydı? Neler oluyordu? Tuman yanına gelmemişti, en azından bir kaç laf ağzından alabilirdi. Her şeye rağmen bir uyku bastırdı gözlerine. Hançer, öyle büyük bir oyun oynuyordu ki ya kazanacak ya da kaybedecekti... Kısa sürede uykuya daldı.

 

Rüyasında babası vardı. Ama rüya olarak değil, derin bir yara aldığı o güne gittikleri bir rüyaydı bu:

 

İçindeki güç ve cesaret geri gelmişti. Babasına döndü. Küçük kalbi delicesine atıyordu. Babasının ellerinin arasındayken bir anda , “Baba,” dedi yapmak istediği şey için izin alırcasına. Dudaklarını yaladı ve bir nefeste konuştu. “Sana sarılabilir miyim?”

 

Kağan Börü Giray hayatında bundan daha ağır bir şey bilmiyordu. Bu istek kadar güzel ama bu istek kadar zor ne vardı şu hayatta? Bir Kağan kızı, üstelik annesiz bir Kağan kızı demek öyle korkutucu ve vicdan kaldırmaz bir şeydi ki Börü Giray yanan boğazında kılıçlar varmış gibi hırıltılar çıkardı.

 

Sarılırsa, karısını daha çok hatırlamaz mıydı? Şimdi böylesine yakıcı bir özlemle kavrulmak en son istediği şeydi. Gözlerini ilk defa kaçıran Kağan Börü Giray, kızının ellerinden ellerini çekti. Başını esefle salladı.

 

Hançer yine yıkılmıştı. Babasına öyle ihtiyacı vardı ki neden sarılmamıştı kendisine?

 

Oğlumu peşinde sürüklemekten zevk alıyorsun ama bu sondu Kara Ozan’ın yandaşı! Kara Ozan seni eğitmiş gibi adeta! Oğlumdan uzak dur yoksa ölümün elimden olur! Babana benze azıcık da aklın başına gelsin!” Hançer, Ergün Hatun’un sesini duyup irkildi. O da mı rüyasındaydı? Tıpkı çocukken onu azarladığı gibiydi sözleri. Hatta aynı!

 

Ama dur bir saniye... Babana benze azıcık, ne demekti? Hançer ilk defa bunu sorguladı. Büyüdükçe birbirlerinden kopmaları zarardan kaçınmak için miydi? Bir insan, çektiği acıları dindirmek için daha büyük bir acıyı göğüsler miydi?

Evet.

 

O da cevabını biliyordu aslında. Berk’in yokluğunda onun varlığına alışmak ve yıllar sonra çektiği her acının altında ezile ezile affetmeyi seçmenin yükünü bilirdi. O kadın, o gün bunun farkındaydı da kendisi yeni mi öğreniyordu? Gerçekten kötü olan kim vardı ki?

 

Kurt Ata, Berk’in hayatını anlattığı o esnada ona neden Alemdar Bey’in kendisine geç atandığını sormuştu. O da, Börü Giray’ın hem saray içindeki yönetimin karışıklık çıkarmamasına hem de kendisini hedef alarak öldürmemeleri için, sadece gözdeleri Berk’e atabey verilmesini uygun görmüştü. Ve bu da aslında taht kavgasında kendisinin alacağı hasarı önlemek için yapılmıştı...

 

Hayat, bazen gözünün önündeki dersi sana yıllar sonra aldırırdı.

 

Gözleri kapalıydı ama anıları birer birer rüyasına giriyordu. Bu defa Ptifordy’nin onunla yaptığı konuşmayı gördü:

 

Ptifordy suskundu. Başını yere eğdi, kaşları gözlerini örttü. Sonra bir anda başını kaldırdı. “Ben gidiyorum...” dedi. Bu dediği Hançer’e acısını unutturdu.

 

“Duydun, gidiyorum. Buradan sonra nereye giderim bilmiyorum ama gidiyorum. Ruhlar burada da peşimi bırakmadı. Senin sandığın gibi bir ölüyü geri getirmek insanın kendinden ve yarattığı cehennemden kaçamamasına sebep oluyor. Anlamıyorsun ne yazık ki...”

 

Hançer içinde büyüyen öfkeyi susturup engellemeye çabalarken arkadaşı bunun gayet tabii farkındaydı. “Hayır, öfkelenme. Seni, terk etmiyorum. Seni korumak için gidiyorum. Ben, çünkü ben uğursuz biriyim. Burada olduğum için başına bunlar geliyor. Ve inan bana ben gittiğimde hiçbir baskın ve ölümle karşı karşıya kalmayacaksın. “

 

Hançer Giray yatakta ona doğru yaklaştı. O kendisine canını bağışlamıştı. Büyük bir fedakarlık yapmıştı. Gözlerinde oluşan yumuşama ile göğsünü tutarak yanına oturdu. “Gideceğin yer yakın mı?” Ptifordy başını salladı, ondan ilk defa ilgi görmek içini yakmıştı. Bazı birleşmeler en güzel, ayrılırken ölümsüz kılınırdı. Hüzünlü bir buğu ve yarım kalacak bir gülüş, hepi topu buydu. Sonsuza dek hatırlanacak...

 

“ Sen buradan bağırsan ben duyarım seni. Sınır bölgelerinde bir boy birliği var. Oraya yerleşmek istiyorlar ama Kağan Giray izin vermiyormuş. Oraya giderim belki, ben de en az onlar kadar dağınık ve çaresizim zira. Hem, adını da sana bir gün söylerim. Beni ziyaret edersin belki orada. Konuşuruz yine.” Durdular. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak sessizce yüklerini paylaştılar.

 

Ptifordy, elini kanlı yarasına doğru uzattı. Gözlerini kapattı. “Şimdi, istediğini yapabilirsin Hançer Giray. Sana buluşacak her laneti Cellat’ının orağı parçalayacak. Sen, ayağa kalk ki yok ettiklerimizin kefaretini ödeyelim. Kalk ki kimsesiz beni bulman kolaylaşsın.”

 

Ve Ptifordy gitmişti. Sarılmadan ona iyi dilekler dilemeden gidivermişti.

 

O yine gitmişti. Kalbi herkesin kaybıyla sızladı ama bir anda açtığı gözleri asla ıslak değildi.

 

Anlamıştı.

 

İnsan bazen birini terk ederdi bazense kendini. Birini terk eden insanların her zaman bir amaçları vardı. Acı da olsa, katlanılmaz dahi olsa evet. Amaçlarına sadık kalıp bunu başarmışlardı. Kendini terk eden insansa onların gidişine dayanamayıp bir darbe de kendisine vurandı. Hançer ikisi arasındaki ince çizgiyi görmüştü. Ayağa kalktı ve yatağına oturdu.

 

Eli, usulca yorganın üstünde gezindi. “Buraya, en kıymetlilerim gelecek, uyuyacak. Korkusuzca yaşamak için korkusuzca öldüreceğim.” Gözü, bir an karnına kaydı. “Sizin için...” diyerek yutkundu.

 

***

 

 

Berk, ordusunu gür davullarla karşılayan orduya derin bir muhabbetle karşılık verdi. Gırtlak sesleri ve kopuz sesleri ile askerlerin neşesi yerine geldi. Yakut ordusu, daha önce böylesi bir ordu ve kültürle karşılaşmamıştı. Neredeyse her yerden asker vardı burada.

 

Berk, daha fazla öne geçti. Ordusunu, yol gösteren komutanlara teslim edip karargah çadırına girdiğinde asıl şaşkınlığı yaşayacaktı. Hançer yoktu ve Girayhan’da esirdi! Gök başına yıkıldı adeta. O sinir ve korkuyla önüne gelen herkesi devirip gürledi.

 

“Siz,” diyordu titreyen sesiyle. “Siz benim kadınımı öylece o yılan yuvasına mı gönderdiniz?” Gökalp Bey, yıkmak üzere olduğu masayı güç bela tuttu. “Onun yazısının olduğu bir masayı mı devireceksin?” Sözleri Berk’i deyim yerindeyse kudurtmuştu.

 

Bahar, savaşa girdikleri andan beri ilk defa gizli gizli göz yaşı dökmüştü. Hançer belkide bu uğurda ölmeye gitmişti. Hançer belkide anne ve babasının intikamı için öldürülmeye gitmişti. Hıçkırığını tutamadı. “Emir komutayı, “ dedi ağzını kapatarak. Berk, ilk defa boynunu bükerek Bahar’a baktı. Demirdöğen saçlarını çekiştirdi.

 

Derin bir nefes aldı Bahar ama hıçkırığıyla sesi boğuldu. “Sana devretti.” Berk, gözlerini kapatıp ensesini sıktı. Binbaşı ve Onbaşı birer kolundan tutup onu durdurdular. Ama Berk’in dudakları durmuyordu. “Yanına bırakmayacağım! Benden her şeyi aldı ama Hançer’i almasına izin vermeyeceğim!”

 

 

Tuman, bir pusula yazıp ovadaki birliğe okla gönderdi. George, okunan pusulanın ardından hunharca güldü. “Hançer, nasıl olur da esir düşer? Akıllı dediğimiz bizi utandırdı!” Kılıç, keyiften dört köşe olmuştu. Tuman’ın adamları tamamen kendi obasından askerlerdi. Hançer’in içeriye kimseyi sızdırmadığından da adı kadar emindi. Ayka'nın kibirle kıvrılan dudakları kaşlarına değercesine gülümsüyordu.

 

Ilgıt rahat bir nefes verdi. “O halde, ordumuzu kale yakınlarına götürelim? Ne de olsa, o koca ordusu esir olduğunu duyduğunda mecburen geri çekilecek.” Kılıç’ın aklında bir nokta parladı. Oğlu Berk... Ona hala öylesine şaşırıyor ve hayranlık duyuyordu ki... O ve düzenli ordusu gelirse şayet geri dönecek bir ordu olmazdı.

 

“Yakut Berk’in geleceğini ne ara unuttunuz?” diyerek onların zafer çığlıklarını susturdu. George, hin bir gülüşle kılıcını çekti. “Onu hiç dert etmeyin. Bir savaş istiyorsa istediğini alacak.” dedi. O anda, nedense George’a güvendi. Hep beraber hazırlandılar. Kılıç Giray’ın emri üzerine ordu Girayhan’a doğru harekete geçti.

 

Öte yandan Berk, adeta deliriyordu. Ama elinden gelen hiçbir şey yoktu. Haber yoktu, şans yoktu! Kılıcını çekip çadırdan çıkmıştı ki gözcüler başı geldi. Ona Kılıç’ın kaleye ordusuyla geldiğini söyledi. Berk, ellerini başına koyup sıktı. Hayır, hayır sakin olmalıydı. Bu onu kaybettiği anlamına gelmiyordu. Hayır!

 

En doğru kararı vermek için unutması gerekiyordu. Unutması. Hançer yok, her şey yolunda, Hançer yok, her şey yolunda... Yüzündeki ellerini indirip Gökalp Bey'e döndü. “Ordu, savaş düzenine girsin. Bu bir kuşatma savaşına döndü!” Gökalp Bey ve Kurt Ata orduyu yürütmeye başladı. Berk, başına miğferini taktı. Siyah, demirlerle örülü ama hafifliğinden bir şey kaybetmeyen zırhı içinde, atına binmiş en önde gidiyordu.

 

Her adımında bedeninden korku ve endişe akıyordu. Onu kaybetmek artık hayallerini ve hayatını kaybetmekti...

 

Bu senden ayrı geçen altıncı yılım...

 

Bu mektupları hiçbir zaman okuyamayacaksın Yürek, ama şunu hep bileceksin:

 

Seni çok seviyorum.

 

Yalanlar ve kanlar olmadan bir hayat imkansızmış. Ama sensiz bir hayat daha da imkansızmış. Bizim mutlu olmamız gereken bir hayat hepsinden de öte imkansızmış... Ama söz verdim kendime. Yaşamak var diye, kötüye inanmamak üzerine.

 

Seni yaşatmak oldu hayatımın amacı, seni sevmek oldu kalbimin amacı... Annenin ve babanın yarım kalan aşkını bu topraklarda biz dolduralım. Babamın anneme vermediği sevginin lanetli boyunduruğunu sen çıkar boynumdan.

 

Beni bir ömür senin yanından ayır-”

 

Yarım kalan bir mektuptan daha korkunç ne olabilirdi ki Berk için? Kaç eksik mektubu vardı ona veremediği... Şimdi, söylenecek onca söz de mi yarım kalacaktı?

 

Karşı orduyu ancak kalenin en uç noktalarında durduklarında görebilmişlerdi. Berk, en olmaması gereken yerde dağılmıştı. Ordu savaşa ne kadar hazır bilmeden, Ragnar gelir mi gelemez mi, şehrin önünde ve içinde olacak bu savaşta nasıl bir yol izleyecek zerre düşünmeden gelmişti.

 

Kılıç, George, Ayka, Ural ve Ilgıt. Hepsi azılı birer düşman ve başarılı birer komutan edasıyla atları üstünde dikiliyordu. Yüzlerine çarpan rüzgar bayraklarını dalgalandırıyor, tozları havaya savurup duruyordu. Çok kalabalıklardı. Hançer ve Berk’in ordusunun da üstünde bir güçtü bu. Berk ve yanındakiler için durum kızışmaya başladı. Kılıç, elini havaya kaldırıp bekledi.

 

Berk, babasının gözlerinde gördüğü zalimlikle titredi. Üzüldü, hem kendisine hem de herkese. Sonra usul usul kaşları çatıldı. Elleri yumruk oldu. Havaya kaldırdığı o kılıcın ince görüntüsüne şöyle bir baktı. Tüyleri diken diken oldu. Şehrin hem içinde hem de dışındaydılar. Kimse Girayhan’ın kapısını zorlamıyordu.

 

Rüyasında Hançer ile çoğu kez evlendiklerini ve çocukları olduğunu görmüştü. Diliyle dudaklarını yaladı. “Sizin için...” dedi düşman hattına bakarken. Orduyu savaşa geçirmek için kılıcını çekti. Komutan Uruz ve Vezir Yuloşa hariç tüm dostları ve güven duyduğu askerleri buradaydı. Herkes yerini alıp pusatını kavradı. Hepsi heyecanla dolmuş taşmıştı.

 

Berk’in kulakları uğulduyordu. Aklından o anda her şey, hem de her şey geçiyordu. Gözleri bir an bile üstlerinden ayrılmıyordu. Kılıç Giray ve oğlu Berk Giray karşı karşıyaydı artık. Yazılan yazı buydu. Elini aşağıya indirdiğini gördüğü anda Berk, kılıcını indirdi. Atlar, dört nala sürülmeye başlandı. Her iki taraf üzerlerine koşmaya başladı. İlk karşılaşma, ilk kan ve ilk demirin demire çarpma sesi gelmeden bir anda tam ortalarındaki Girayhan kapısı açıldı. Savaş, durmayacak o noktaya çoktan gelmişti.

 

Sanki herkesin gözünde yavaşlayan askerler bir anda daha da hızlandı ve ilk kan akıtıldı. Berk, açılan kapıdan öylesine mutsuzdu ki çektiği oklarını peş peşe üstlerine sıkmaya başladı. Binbaşı ve Onbaşı oraya girmek için harekete geçti ama nafileydi. İçeriden, elliden fazla binekli ve bineksiz at savaşın ortasına bırakıldı. Kılıç kapının açıldığını gördüğü anda keyfi yerine geldi. Tuman, ona destek verecekti. Zevkle savaşı yukarıdan seyretti.

 

Atların ortalıkta insanları ezdiği, öldüğü ve öldürüldüğü o birkaç saniyede kapıdan bir birlik daha çıkarıldı. Ordular öyle canhıraş savaşıyordu ki takip etmesi neredeyse imkansızdı. Berk, ok ve yayını eyerine asarak kılıcına davrandı. Ve o yeni çıkan birliği gördü. Yönleri, kendilerine yani sola doğru dönmedi. Yönlerini doğuya yani, Kılıç’a doğru döndürdüler.

 

Berk, başını iki yana salladı inanmak için. En seçkin askerlerin olduğu kale birliği, savaşın şehrin içine doğru kaydığı esnada Kılıç’ın safına doğru kılıç sallıyordu. George, kaşlarını çattı. Atıyla geriye çekildi ve kılıcını önünde siper etti. “Onlar neden bize karşı savaşıyor!” diye bağırdı.

 

Kılıç ve kız kardeşler de aynı şeyi düşünüyordu. Onları koruyan askerlerinin arkasında yine de hazır beklemeye başladılar. George’un sorusu tam o anda cevabını aldı.

 

 

 

GİRAYHAN: ESİR HANÇER

 

Tuman, kapısını açmıştı. Hançer, gücü kuvveti yerinde bir şekilde ona bakıyordu. Ayağa kalktı. Yüz yüze geldiler. Tuman, “Neden korkmuyorsun?” diye sordu. Cevap basitti. “Çünkü, ben senin sandığından daha çok öldüm Tuman. Bugün ölsem de öldürsem de ben görevimi yerine getirdim. “ Tuman’ın aldığı cevapla zihninde çok şey değişmeye başladı. Yıllarca aklında öyle bir kadın düşlemişti ki bu kadını tanıyamadı. Azılı düşmanı mert bir savaşçının ta kendisiydi!

 

Hançer, sanılanın da dışında bir kadın olduğunu ispatlıyordu. “Görevin neydi?” diye sordu bozulan sesini güçlü tutmaya çalışırken. Hançer ona doğru bir adım atarak tam gözlerinin içine baktı. “Görmeyen gözleri açmak ve yok ettiğiniz kalbimi yeniden yaşatmak!” Tuman içten içe irkildi. Tüyleri ürperdi. Köşeye sıkışmış gibi ilk defa gözlerini kaçırdı.

 

“Neymiş o görmeyen gözler?” diye sordu. “Sensin!” diye cevap verdi hemen. Üzerine doğru bir adım daha attı Hançer. “Ural Bey, Kılıç, George, Ayka, Ilgıt... daha saymamı ister misin?” Annesinin adını duyunca hiddetlendi. “Eğer bir şey-“ henüz lafına yeni başlamıştı ki Hançer sözünü bıçak gibi kesti. “Kes!” Tuman’ın sarı saçlarının dipleri kıpkırmızı kesildi öfkeden.

 

“Bu topraklarda yüzyıllar boyunca hüküm süren adaletsizliği yok etmek için savaşmadık mı? Giray Ata' dan Kuman Ata'ya ve babam Börü Giray'a kadar hep savaşmadık mı! Ama senin o kıt aklın ancak, kanından olanı canından olanı yok etmek için çalışıyor tıpkı, eskiden olduğu gibi!”

 

Tuman elini hiddetle kaldırdıysa da bakışlarındaki güçle bir süre durdu ve geri de indiremedi. Kalbi taş gibi olmuştu sanki. Nefes aldığını duymuyordu. Hançer sert sözlerine devam etti. “Ben, buraya seninle konuşmaya geldim. Yıllarca arkamdan olmayacak şeylere inanıp yayan sizsiniz! Ama yinede seni öldürmek yerine ben konuşmayı tercih ettim. “ Çenesini gururla havaya kaldırdı. İşaret parmağını kendi göğsüne bastırdı.

 

“ Herkes gibi, kan akıtmak yerine babam gibi doğru bildiğim yoldan gittim. Tuman, “ diyerek bu defa işaret parmağını yüzüne doğrulttu. Parmağı sanki yüzünü delip geçmişti. “Kendi doğruların için savaş lakin, çoğunluğun yanında, azınlık kalırsın. Sende bilirsin ki adalet bazen de güçlünün yasasıdır. Seni öldürmek, aileni, topraklarını elinden almam birkaç aya bakar. Sadece birkaç ay.”

 

Gözlerini kısıp sesini daha da alçaltı. “Eskiden canına kıyılan hiçbir insanın bugün adını bilen yok Tuman. Ama sen, bir ahmak olarak anılırsın. Müdahale etmem. Bu yüzden ya ağabeyin gibi yiğit bir savaşçı, doğrucu olarak yaşa ve öl. Ya da kılıcımda senin kanını içmek isteyen demirin gazabını tat!" Şimdi sesi çok çok daha kısıktı. "İnan bana, tüm hırslarını dindirecek tek şey bu, ölüm...”

Tuman ona arkasını dönüp gitmişti. Saray odasına girdiği andan itibaren derin derin sorgulamaya başladı. Abisinden daha iyi olmak, topraklarının büyüklüğü için geri çekilmek kadar doğru ne vardı? Bir dakika, Hançer’in güçlü olduğunu mu söylüyordu bu kabulü? Zaman daralmıştı, gözcülerin habercileri aracılığıyla artık hiç zamanının kalmadığını biliyordu.

İleri geri adımladı odada. Alnından ter damlaları akıyordu. Zor ama imkansız olmayan o kararı için askerden Hançer’i getirmesini istedi. O ise zaten serbest bırakılacağından emindi. Bu yüzden, sarayda hala üstünde duran kaftanı ile süzülerek geldi. Tuman, açılan kapıdan giren bedenini görünce derin bir nefes bıraktı.

“Söyle, ne istiyorsun?”

 

***

 

“Hançer...” diye fısıldadı George, içinde yaşadığı gerilimle. Ayka dişlerini sıkarak bağırdı. “Lanet olsun!” Ural Bey, öylece baktı Hançer’e. Susmayı tercih etti. Timurtaş’ı aradı gözleri, bir an göz göze geldiler. Timurtaş ortadan kayboldu. Hançer’in sonu gelmişti...

O ise en önde rahvan atıyla, ellerinde çifte kılıcı ve başında onu gizleyen siyah başlığı ile onlara doğru dört nala geliyordu. Kılıç, yutkundu. Savaş öyle süratle ilerliyordu ki kimse kimsenin ne yaptığını sorgulamıyordu.

Ama biri vardı ki şahin gözleri Hançer’i görmüştü.

Berk, o olduğunu anladığı anda atını deliler gibi savaşın ortasına sürdü. Ne mızraklar ne de oklar onu ürkütemezdi. Hançer yaşıyor ve dışarıya çıkmıştı! Mızraklı askerleri, elinde kılıcıyla öyle bir kuvvet uygulayıp yere düşürüyordu ki yerden sersem sersem kalkan adamlar gücüne şaşıyordu.

Onbaşı ve Yüzbaşı, orduya moral olması için Hançer’in kaleden çıkıp savaşmaya başladığını duyurdu. Bu haber kısa sürede yayıldı ve güçlerine adeta güç geldi.

George, kılıcını çekip en öne atıldı. Artık alınacak bir intikam vardı! “Yaklaşıyor!” diye bağıran Ilgıt herkesin öfkesini harladı. “Yaklaşsın ve ecelinin tadına baksın!” diyerek atını öne sürdü George. Atını hırsını atarcasına ona doğru sürdü. Hançer ile göz göze geldi. O keskin elaların parıltısı bile yenilgisinden kalma kibrini harladı.

Atlarının arasında kalan çok az bir mesafede George kılıcını saplamak için havaya kaldırdı ama Hançer atının boynundan destek alarak yere indi ve neredeyse burun buruna gelen atların kişnemesini en acı kişneme bastırdı. George’un bindiği atın ayaklarını kılıcıyla sarsılmadan kesmişti!

Hançer, boynunu bırakmadığı atına geri atına çıkmıştı. Berk, heybetiyle savaşın içinde vuruşa vuruşa ona varmaya çabalıyordu. Yüzü gözü kan ve toprak olmuştu. Kılıcından kan damlıyor, atını çoktan gözden çıkarmış koşuyordu. Bir savaşta at, hayat demekti. O hayatından dahi vazgeçmişti. Kendisi o kadar kadar acele ederken tam aksine Hançer’in hiç acelesi yoktu. Bu yüzden yerde bir ayağı atının altında kalan George’un çığlığını üstten izliyordu.

At, yerde bir tur dönüp kalkmaya zorladı kendini ve acıyla böğürdü. George, acıyla bağırırken son bir güçle altından çekildi ve yüzüstü nefeslendi. Hançer çevresinde bir kurt gibi döndü. Gözlerini bir an bile onun üstünden çekmedi. George, alttan alttan ona baktı. “Sana yenileceğimi mi sanıyorsun?” diye diyerek zoraki bir gülüş sundu ona.

Hançer tek kaşını kaldırıp dudağını büzdü. “Orda bir cesetten başka bir şey gördüğümü sanmıyorum?” George bağırarak ayaklandı. Birkaç kez sendeledi ama dik durmayı başardı. Hançer, atından indi ve ona savurduğu kılıcından soğukkanlılıkla uzaklaştı. Geriye doğru adım ata ata kaçtı kılıç darbelerinden. Bir an bile kılıcını kaldırmadı ona. George sıcak sıcak hissetmediği ayağının acısıyla inledi. Hançer o anda üstüne doğru gelmeye başladı.

“Merak etme, çok acıyacak!” diye bağırdı. Kılıçları adeta alev saçarak çarpışırken George daha fazla geri geri gidemedi ve tekrar yere düştü. Hançer, göğsünün içine sakladığı bıçağını çıkarıp tam omzuna fırlattı. Toprağa saplandı adeta. Acı çığlığı duyuldu.

Berk, başındaki adamı savdığında yanına Binbaşı ve Yüzbaşı geldi. Az ötelerinde Debret’i gördü Yüzbaşı. Ural Bey ile derin bir vuruşma içindeydi. Derken yanlarına biri geldi ve garip bir konuşma geçti aralarında. Yüzbaşı o adamı tanımıyordu.

Hançer’e en yakın Debret’ti ama Berk yine durmadı. Onlar çevreyi uzak tutarken Berk artık tamamen Hançer’in yanındaydı. İki adam uzaklıktaydılar birbirlerine. Hançer, acıyla inleyen George’un savruk kılıcına hiddetle vurup elinden uçurdu.

Yerde savunmasız duran George’a desteği Floyd verdi. Hançer’e savurduğu kılıcını, başka bir kılıç karşıladı. Berk Giray. Göğsünden destek alıp kılıçları ayıran Berk, kıvrak hareketleri ve kuvvetli bileği ile Floyd’a okkalı bir yumruk indirdi. Hızla yere düştü. Burnu oluk oluk kanıyordu. Yerde nefes almaya çabaladığı esnada arkasına döndü. Gördüğü kılıçla dondu kaldı. Keskin kılıcın yalımı aldı gözlerini. Dur diyemedi Floyd. Kılıç, bir anda ve hiç yer sormadan boğazına indi. Nefes dahi alamadan başı gövdesinden uçtu. Hançer ve George, onun öfkesine ve gücüne bakakaldılar. “Floyd!” diye acı acı bağırdı George.

Hançer kılıcını George’un boynunun altına yerleştirdi. Gözleri birbirleriyle kesişti. “Seni, çocukken bahçeme zarar verdiğin için dövmüştüm. Hatırladın mı?” George, gözlerine inen korku perdesinde hatırladı o günü. Hançer yarım bir gülüşle güldü. “Şimdi de seni, halkımın ve dostumun katili olduğun için öldüreceğim.” Kılıcını geri çekti ve gücünü sol ayağına verip iki eliyle kavradığı kılıcını hızla boynuna indirdi.

George’un kanı yüzüne ve gözüne sıçradı. Başı, arkaya düştü. Kurtlar ve şahinler çığlık attılar. Gökten bir şimşek yere düşmüş gibi uğultu duyuldu. Atlar kişnedi, Berk, Hançer’e döndü. Kılıcından damlayan intikama baktı ve hızla uzanıp onu göğsüne çekti. Çok kısa sürmüştü sarılmaları.

Zira bir baykuş ötüyordu tam üstlerinde.

Berk, gülümsedi. Hançer, istemsiz bir şekilde kurtlarına sordu...

Ne oldu?”

“Dostun çokmuş.”

“Kimmiş o?” karşılık olarak kurtları ulumuştu. Hançer sesin geldiği yöne baktı.

Ragnar gelmişti.

Bahar ve Demirdöğen, sırt sırta vuruşurken beklenmedik bir ok aralarından süzülüp bir Girayhan askerine isabet etti. İkisi önce birbirlerine sonrada okun geldiği yere baktılar. Atı üstünde buz dağlarını da yanında getirmiş bir komutan vardı orada. Kapkara bakışları onların üstünde gezindi.

Kolunu havaya kaldırdığında baykuş başlarının üstünden fırtına gibi esip koluna indi. Ragnar’ın bakışlarıyla bir daha karşılaşmadılar. Çünkü o tam karşısına bakıp ordusuna ortalığı kan gölüne çevirecek o emri veriyordu.

“Gebertin hepsini!” Üzerlerinde ayı postları, boyalı yüzleri ve heybetli bedenleri olan kırk bin asker şehrin her bir zerresine nüfuz etti. O anda kan gerçek manada yerde gölcükler oluşturdu. Dehşetli bir şehir savaşı meydana geliyordu. Debret, bir askeri havada takla attırarak yere serdi ve boğuşmaya devam etti.

Demirdöğen, mızraklı bir askeri kılıcıyla oyalayıp açığını bulmaya çabalıyordu. Gökalp Bey ve has alpleri tüm gücüyle Hançer’in olduğu yeri çevirmeye çabalıyordu. Gökçe, arkasından ona sarılmış boynunu kapana alan düşmanıyla boğuşurken Aslantaş başını bir başka düşmanının burnuna gömmüştü.

Bahar kuşatmanın diğer komutanları ile birlikte şehrin içindeki yükseltileri ele geçirmek için ciddi bir mücadele veriyordu. Ok yağmuru için en doğru zamanı bulmuştu. Yiğitcan elinde küçük bıçağı ile tanımlanamayacak bir hızda saldırı yapıyordu.

Ragnar, siyah atının üstünde hareket etmeden bunlara bakıyordu işte.

“Gecikmen beni bir hayli şaşırttı dostum,” Ragnar, Havar’a döndü. Üstü başı kan revandı ama hala iyi görünüyordu. Dostunun gözleri onun aksine kararmıştı. “Çaldılar.” dedi nefretle. Havar Skald bir anda delirdi.

O esnada Bahar, bir grup kale okçusuyla vuruşmaya başladı. “Nasıl? Ne zaman? Bu muydu gelememe sebebin? Kim çaldı Ragnar!” Havar da Ragnar kadar güce ve kudrete düşkün olduğu için kaybettikleri hayat ağacının sırlarını öğrenmek istiyordu. Ragnar, öfkeden mavi damarları çıkan ellerini sıkarak Havar’a döndü. “Nasıl oldu o anda asla anlamadım. Orduda biri, bir isteği olduğunu söyleyip çadıra geldi. O, güvendeydi ama o adi piç birkaç saniyede onu çalmayı başarmış. Arattım, bulamadım.” Kısık sesle lanet okudu. Çünkü Ragnar, bir işin en mükemmel halini sever ve isterken böylesi bir hatayı nasıl kaldırırdı ki?!

Havar’ın gözleri derin bir düşünceyle kısıldı. “Yoksa,” dediğinde Ragnar’ın kaşları çatıldı. “Hayır,” dedi o olmaması için. Ama bakışlarından o olduğunu anlamışlardı. Bir Bankiz piçiyle mi uğraşacaklardı yani?

İkiside aynı anda o ismi fısıldadı kılıç sesleri arasında.

“Haldor...”

 

***

 

Berk ve Hançer artık sırt sırtaydı. Ter yüzlerinden akıp gidiyor ama onlar durmuyordu. Berk, bir anda Hançer’i kuşağından tutup kendine çekti. O anın şaşkınlığıyla karşı koymayınca birbirlerine sıkıca sarıldılar. Hançer, şaşkınlıkla geri çekilip yüzüne baktı. “Ne oldu?” Berk ise çatık kaşlarla ona baktı. “Bu ettiğin düşüncesizlik! Sana bir daha sarılamayacağımı sandım!”

“Sende bir fırsat bulunca sarıldın öyle mi?” diyerek gülümsedi ama Berk, cevap vermedi. Sadece gülüşünü izledi. Üstlerine doğru koşan bir askerle vuruşmaya devam etti daha sonra. Ayka ve Ilgıt’ın ordusu ilk eriyenler olmuştu. Saatler iyice ilerleyip ikindiyi devirecekken herkes bitmek bilmeyen savaşta yıkılmak üzereydi. Bahar ve Gökçe şehrin yüksek yerlerinden ok atışı yapıyordu.

Yiğitcan ve Ragnar’ın askerleri kapıyı olanca güçleriyle zorluyordu. Arka taraftan karşı koyan Tuman askerleri için çember iyice daralmıştı. O sadece Hançer’e çıkmasında yardım etmiş o da karşılığında savaş sonunda şerefini koruması hususunda güvence almıştı.

Aslantaş, kaleye giden yolları ele geçirmişti. Ama hala savaşıyorlardı. "Bu bizim ölü, bizden başkası kaldırmaz!"

" "Bu bizim ölü, bizden başkası kaldırmaz!" nidaları dolduruyordu her bir yanı.

Karşı taraf onlardan daha yorgun ve kayıplarla dolmuşlardı. Hançer’in ordusu yer yer erisede azimle devam etmişti. Ve artık kaçmalar başlamıştı. Komutanları dahi koruyan askerler ölmüş yahut kaçmıştı. Ayka ve Ilgıt diplerine giren düşmanlarına tüm güçleriyle karşılık verirken Ural Bey, olabildiğince ilerde yaşına rağmen kuvvetle kılıç sallıyordu ama Debret ile.

Debret, gerçek bir kinle vuruyordu. Timurtaş'ta Ural Bey’i kollarken tam o esnada babasının cansız bedeninin yere düşüşünü izledi. İçinde bir şeyler koparken saldırmaya devam eden Girayhan askerlerine ağır darbeler vermeye devam etti. Aynı şekilde Ural Bey ve savaş esnasında onlarla beraber saf değiştiren askerleri de Ayka Ve Ilgıt’ın, George’un askerlerine saldırıyordu. George’un ordusu diye de bir şey kalmış değildi. Çoğu gitmiş hiçi kalmıştı. Babasının ölümüyle savaşın seyri, iki değişik hissi tattırıyordu ona...

Timurtaş, canıyla burun burunaydı artık.

Ya bu cendereden sağ çıkacaktı ya da ölecekti. Herkes öyle bir savaşın içine girmişti ki şehirdeki evlerin kullanılacak hali kalmamıştı. Kalenin çevresinde her yer ya yanıyor ya da yıkılıyordu. Timurtaş, en iyi kullandığı hançerlerini havada döndürüp Hançer’in arkasından gelen iki askere sapladı.

Ural Bey, Hançer’in askerlerine değil kendi askerlerine kılıç sallıyordu. Kılıç, artık kolunu kaldıramaz olmuştu tam o esnada ki lanet olası Ural’ın yaptığını görmüştü! O nasıl olur da arkasından iş çevirirdi! O lanet olası Kuzey Kralı olmasaydı kazanabilirlerdi! Kuzey aşiretlerinin çoğu kendi yanlarındayken nasıl olurdu da bu güçte buraya gelebilirlerdi! Ural nasıl savaşta taraf değiştirebilirdi?! Öfkesi ayakta kalmasına olanak sağlıyordu.

Ama bu sefer sert kayaya çarptığını da hissediyordu. George’un kafasını yerde gördüğü o anı unutamıyordu. Her geçenin ya ayağı ya eli ona değiyordu. Başı bir an döndü. Bir an çevresine şöyle bir baktı. Kaleye girmesi gerektiğini biliyordu. Tuman oradaydı. Hala orayı savunuyordu. Kapı önündekiler yangın sebebiyle oradan çekilmişlerdi. Fırsat bildi.

Dönüp kız kardeşlere ve Ural Bey’e baktı. O anda herkesi arkasında bırakması gerektiğini biliyordu. Bir at buldu ve kaleye doğru koşturdu. Kimse ona bulaşmadan kaleye girmeyi istiyordu. Sırtındaki ter buz gibi olurken kale önüne varmak üzereydi. Tam o esnada bir ok öyle şiddetle sırtına girdi ki attan düştü.

Rüzgar onun devrildiği yönden esiyordu. Rüzgarın sahibiyse yayını indiren, dik tuttuğu çenesi ve kartal bakışlı ela gözleriyle Hançer’in ta kendisiydi. Berk, yanına geldi. Uzakta devrilen babasına baktı. Davul sesleri duyulmaya başlandı. Gırtlak sesleri ve zafer nidaları duyulmaya başlandı. Berk, omuzlarından düşen yükle rahat bir nefes alıp verdi. Yüzbaşı’ya başıyla işaret etti. Yüzbaşı ve diğerleri Kılıç’ı almaya gittiğinde Debret, bir başka kişiyi yanında getiriyordu.

Ural Bey.

Gökalp Bey, koşarak yanına geldiğinde çakılır gibi durdu. Ural, kaderini kabul etmiş bir şekilde başını yere eğmiş, diz çökmüştü. Hançer’in kulaklarına kopuz sesleri geldi. Zafer ezgisi miydi bu?

Hançer kılıcını çıkarıp çenesinin altına koydu. “Yaptığın onca şeyden sonra bir de seni af mı edecektim?” Ural Bey nefes bile almadı. Gözlerine bakamadı. Biri koşarak yanlarına geldi. Nefes nefese, “Hançer!” dedi. Hançer sesin sahibine hızla döndü.

Timurtaş.

Berk, onu göğsünden itti. “Adını ağzına alırken çok düşün!” ama o umursamadı. Gözü önüne, Ural Bey’in pişmanlığı geldi. Nasıl yanlış yolda yürüdüğünü fark edişi geldi. Ondan, savaşta taraf değiştirmesi için askerlerini örgütlenmesini istemesi, ama kendisi zaten bunu yapmıştı, geldi. Ama ya Hançer, onunda bir düşman olduğunu düşündüyse? Ya dostlukları bir daha onarılmaz ve ebedi ayrı kalırlarsa?

Ölmeyi yeğlerdi eğer ki böyle bir şey olursa! Ural Bey, kendini savunmamıştı. Hançer’in gözünde bunun değerinin olmadığını görüyordu. Hançer, kılıcını yere saplayıp gece hançerlerini çıkardı. Timurtaş’a kaşlarıyla işaret etti. “ O gün, bana bunları bir işaret olarak verdiğini anlamıştım. Var olasın! ” Timurtaş için zaman pek çok açıdan durmuştu artık.

Kolunun tersiyle gözlerini sildi. “Size imrenirken buldum kendimi. Biz bizeyken öylesine birdik ki... Bugün kılıcımı çıkarırken bunu fark ettim. Benim elim size asla kalkamazmış...” Kılıcını çıkardı ve yayların çekildiği sesini duydum. “Yine de Hançer Giray, bu obadan bana yadigar kalan son şeyi de almanı istiyorum.” Kılıcını ellerime tutuşturup bir adım geri gitti.

“Gidiyorsun?” Gözlerim kocaman olmuştu. Başını başka tarafa çevirip gözlerini kıstı. “Gidiyorum ama... Sen bilirsin, anlarsın beni. Değiştim Hançer. Sen de değiştin.”

Ona kılıcını verirken kendisine gerçek Kılıç’ı teslim edeceğini böyle anlatmıştı işte. Hançer, ona güvenmiş ve arkasında durmuştu. Bir an göz göze geldiler. İki eski dostun enkazından dirilen bir inanç vardı orada.

Hançer, Gökalp’e döndü. “İzleme,” dedi. Ama Gökalp babasının yüzünden bir an olsun gözlerini ayırmadı. Hançer dişlerini sıkıp bağırdı. “Onca kötülükten sonra bir de şimdi herkesin vicdanı ile mi oynayacaksın Ural Bey! Gittikçe bir zamanlarki zalimliğinden uzaklaştın! Oğlunun ve kızının vicdanına oynamana müsaade etmeyeceğim!” Konuşmak faydasızdı artık Ural'ın gözünde. Ural Bey bir taş kadar sessiz duruyordu. Bu onu daha da hırslandırmıştı.

Gece hançerini Ural Bey’in boynuna tam vuruyordu ki, “Hatırlıyor musun?” diye sorması üzerine durdu. Kaşlarını kaldırıp gözlerini kıstı. “Ölmemek için ne yapsam diye mi düşündün?” Başını hızla iki yana salladı Ural Bey. Sesi ölü gibiydi adeta. Renksiz ve cansız...

“Sen daha küçükken hep saraydan kaçardın.” Hançer bunu biliyordu. Ural Bey devam etti. “Bana gelirdin, sana Ayçiçek’i anlatırdım. Sen de bana dedem misin derdin.” Sözleri zoruna gitti. Hatta canı yandı. Küçük bir çocuğu Ulu Bilge sıfatı ile kandırmış üstüne de dedesi olduğunu gizlemişti! Hançer’in zoruna öyle böyle gitmemişti bu!

Ural Bey, yolun sonunda olduğunu bilen bir edayla gülümsedi. “Sana anlattığım her şey gerçek Hançer. Bir şey hariç.” Hançer onun ne olduğunu bilmiyordu. “Ne?” diyerek hançeri boğazına bastırdı. O esnada gelen Bahar’ı kimse fark etmedi.

“Seni çok büyük bir savaş bekliyor. Tüm cihan sana düşman olacak ve tek kalacaksın.” Sudan doğruldu genç kız. Bu bahsettiği sarayda başına gelen olaylar silsilesi miydi yoksa daha fazlası mıydı?

Yoksa o savaş mı kötü sonla bitecekti? Ulunun sözlerini dinlemeye devam etti. “O öyle bir savaş olacak ki tam üç cehpesi olacak. Bunların ilki, sınırlarınızın olduğu bölgeden gelecek. İkincisi ise kuzeyden gelecek.”

“ Öleceksin! Çıktığın o yolda öleceksin, arkanı kolla. Gücü eline al ama sakın şeytanla iş birliği yapma. Senin gibi bir gelecek ancak bu kadar parlak ve karanlık olurdu . Nihayet duydun, geleceği bilmek korkulu, şüpheli ve huzursuz yaşamak demektir. Sen buna hazır mısın? İnsanlardan gizlenen bu bilinmeyeni bilme kanunu şimdi anladın mı?”

 

Hançer’in gözleri o anın etkisiyle öfkeyle ve kinle doldu. “Bana bunu neden yaptın!” Ural’ın gözünden bir damla akarak kuru toprakta idam edildi. “Çünkü,” dedi bir yenisi daha gözünden damlayarak. “Bir insanı yok etmek istiyorsan önce onun düşüncelerine sızmalısın. Sonra aklına olmadığı biri gibi göründüğünü sokmalısın. Onu kendinden uzaklaştırdığında, avın artık senindir.”

Hançer, yumruğunu yanağına geçirdiğinde yaşlı adam ancak acıyla inledi. Ama Berk’in gördüğü bundan başkaydı. Ural Bey, hakikati görmüş affedilmekten korkup kendini öldürtmeye çalışıyordu. Berk o anda Hançer’e sarılmak istedi. Çünkü o bunu görmüyordu. Görseydi, affederdi...

Hançer’in dudakları titriyor, bağırırken tükürükler saçıyordu. “Benim melek annem, senin gibi bir babası olduğu için utanır! Sen, bu ailenin katilisin! Sen, bir yüz karasısın! Ölüm sana daha önce hiç bu kadar yakışmamıştı!”

Tepeden tırnağa buz kesmişti herkes. Berk, elini kaldırıp şakaklarına götürdü. Ve Hançer, o kendisine bakmazken bir dizi üstüne çöktü, tüm gücünü bileği ve beline verdi. Ondan biraz daha yüksekteydi boyundan dolayı. “ Ne anlatırsan anlat! Bu hançeri iyi tanı çünkü ikimizin de adı aynı. Annemle babama kıyan, beni öksüz koyan senden almak istediğim intikamın adıdır HANÇER!” dedi. Derin bir nefes aldı sadece ve sonrasında Ural’ın boğazını kesti.

Bahar’ın hıçkırığı inletti tüm meydanı. Gökalp, donmuş gibi babasının ölüsüne bakıyordu ama kolları Bahar’ı sıkıca göğsüne bastırıyordu.

Hançer devrilen bedenine baktı. Ordusunun safına dönmesi zerre umrunda değildi şayetTimurtaş olmasaydı. Ural Bey’in annesini sevmesi zerre umrunda değildi, onun evladını öldürmeyi seçtiği için.

Ayağa kalktı, saçını ensesinden havalandırdı. Burnunu koluna sürttü. Arkasını döndü. Kılıç Giray’ın, George’un ve Ural Bey’in bedenleri bir döngü gibi yerde duruyordu. Tek bir farkla:

Kılıç hala yaşıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 14.02.2026 14:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...