
Zıtlık. Kutsallık ve aşk. Aydınlık ve ebedi karanlığın sonsuz ilahi tanımı. Yaşlılık, gençlik iyi, kötü güzel, çirkin peki bu zıtlığın kavramlarına antik bir çağda, sıradan insanların belirlediği dini kurallar çerçevesinde, tanrıları farklı olan zıt iki din arasında bir aşk kalırsa ne olur? İşte bu aşk, Kudüs’ün kutsal ince kumları arasına ağıt yakar biçimde gömülür ve sıradan insanların koyduğu kuralları acımasızca ayaklarına altına alabilme gücüne sahip olurdu. Tıpkı, bu hikâyede olduğu gibi. Cüzzam hastalığının içerisine doğmuş bir kral ve asla onun geldiği kan, yaşam tarzı, kurallar çerçevesinde bu tabloya uymayan Şamlı köylü bir Müslüman kızı. Kudüs’ün bugüne dek tanık olduğu binlerce savaş içerisine düşen yeni bir savaş hikayesi bu, ama erkeklerin egemen olduğu türden değil.
Din savaşlarının içerisine düşmüş, bir kadın ve bir erkeğin kalp kıran bir hikâyesi bu... Çölleri sonsuz derya denize dönüştüren, kızgın çöl kumlarının asla açtıramayacağı bir çiçeği açtıran, sözleri anlamsız bakışları değerli kılan. Sessizliğinde bile nice sözler, anlamlar barındıran ağıtlı bir aşk öyküsü bu...
1174 Kudüs Toprakları.
Kutsal Kudüs’ün dağ yamaçlarında ki kızgın Güneş’ten ötürü yanarak renk değiştirmeye başlayan, ince kumları hafif bir rüzgarla salınmaya başlayarak fakir kast halkının ıssız sokaklarında gezinmeye başlıyor ve ailemi kaybetmenin gerçekliği içerisine yalnızca benim için 4 duvardan ibaret kalan evimin avlusunun kerpiç duvarlarını aşarak kurumuş çeşmesine doluyordu. Yorgundum, tüm vücudum zindana yeniden atılmış ve sabaha dek o Hristiyan erkeklerin ağır nasırlı ellerinden tokat yemişim gibi ağrıyor, yanaklarımda ki ıslaklık yeniden gözlerimden akan yaşlarla yenileniyordu. Sırtımı dayadığım kerpiç duvarlar bile gözyaşlarımı sinesine çekerek saklıyor, avlunun dışına gözyaşlarımın iniltisini taşımamak adına tepeciklerden gelen ince kumların fırtınası içerisine saklıyordu. Kardeşim, annem, babam, en yakın dostum... Hepsini kaybetmiştim. Tüm hayatımı oluşturan, beni ben yapan herkesi kaybetmiştim. Peki beni ben yapan herkes bu hayattan gittiyse, benden geriye ne kalırdı ki? Kendi kendime sorduğum bu soru kalbimde gizli kalmış bir gerçeği daha açığa çıkararak burnumun direğini yaktı. Boğazıma bir kaç düğüm atıldı sanki, din kurallarını çiğneyen ve ceza olarak iple idam edilen zavallı insanların asıldığı halatlar boynumu sıkı sıkıya sarmaya başlamış gibi hissediyordum. Bacaklarımı karnıma çektim, ve dizlerimi birleştirerek kollarımla sardım. Dizlerimin üzerine gecenin karanlığında kimsenin avluda zavallı biçimde ağladığımı görmelerini istemiyor, gözyaşlarımı ve ıslak yanaklarımı Kudüs’ten, çölden, fakir kast sokaklarından saklamak istiyordum. Gözyaşlarımın iniltili sessizliği avlunun duvarlarını aşarak dolan, ince çöl kumlarının rüzgar uğultusuna karışıyor ve gecenin rahatsız edici sessizliğini gözyaşlarım, çöl vahalarının fırtınaları ve avlunun eskimiş ceviz ağacından yapılmış ahşap kapısının itilme sesi deliyordu.
Kapının ahşap gıcırtısının geceyi delen rahatsız edici sesiyle birlikte, oturduğum kumlu yerden bir kaç saniye içerisinde nasıl toparlanarak ayağa kalktım hatırlamıyordum ama gözlerim gecenin karanlığında avlunun bir kaç adımlık ötesinde olan ahşap kapının yanında Saray’ın giyimine sahip olduğu anlaşılan parlak beyaz bir saten kumaşı fark ettiği saniye nefesimi tutuyordum. Bu, yüce efendiydi.
“ Yüce efendim? “
Anlamamıştım ve şaşırmıştım. Gecenin bir vaktinde, bu karanlıktı bedeninde gezinen cüzzam hastalığına rağmen burada fakir evimin kerpiç duvarları arasına varlığı doluyor neden basit bir köylü kızını, fakir sokak hanelere gelerek ziyaret ediyordu ki? Yanaklarımda ki ıslaklığı çöl gecesinin yumuşak ay ışığı aydınlatarak açığa çıkarıyor, tepecik vahalarında ki küçük fırtınaların rüzgarları avluya dolmaya devam ederken yanaklarımı da okşamayı unutmuyordu.
“ Ben, “ dedi cüzzamdan kaynaklı yüzünde ki, yara obruklarını saklayan demir maskesi altında.
“ Ben sizi merak etmiştim “
Gözlerinin lacivertini karanlıktan ötürü tam olarak göremesem dahi, gözlerimin içerisine, ruhuma baktığını hissedebiliyordum. Avluya meşale alarak duvara takacak param olmadığı ve keçe kumaşları satamadığım için avlu ışıksızdı. Yalnızca güneş çöl tepelerinin ufkundan batana dek, gündelik işlerimi hallediyor ve akşam karanlığı çöktüğü vakit ise evden dışarı adım atmıyordum.
“ Ben, minnettarım yüce Lord. Lakin sizin bu kasta ait olan bir sokakta görünmeniz ve uygun olmayan bir saatte evimde olmanız yakışı değil Mahalle’de bu da şimdi konuşulacaktır. “
Beyaz kumaşları içerisine özenle cüzzamın verdiği her bir yara sarılan yüce efendi, kızın bu sözlerinden sonra ne yapacağını bilemedi. İleri adımını atarak avluya dahi girse, Mahsa'ya asla yaklaşamaz geriye adım atarak Saray’a geri dönse dahi şafak çölün uçsuz bucaksız kumlarının arasına dolana dek gözlerine uyku girmezdi. Adam ne yapacağını bilemeyerek ceviz ağacından yapılmış neredeyse sökmeye yer tutmuş ahşap kapının, yanında durmaya devam ederek Müslüman kızın bedenine yara var mı düşüncesi gözlerini gezdirdi. Çünkü çok iyi biliyordu, bu aile katliamı Hristiyan inancından birisine ya da birilerine aitti ve devamı daha çok şiddetli biçimde gelecek ve Müslüman kıza zarar verecekti, kalbini kıracaktı hem de hiç bir suçu yokken.
“ Mahsa “
Dedi. Maske altında ki cüzzamdan çürümeye başlayan dudakları kızın ismini zikrettiği vakit, dudakları kutsandı. Aşk badelerinin soluksuz pınarlarından can suyu içti, tüm bedeni kızın isminin güzelliği ile cüzzamdan arındı ve iyileşti sanki. Artık yüce efendi yüzünde ki şekilsiz korkunç yaralardan kurtulmuş ve maskesi olmadan, cüzzamın bulaşıcılığı olmadan kızın gözlerine, yüzüne, kirpiklerine seyrek kaşlarına uzun uzun bakacak, her bir kirpik tanesini öpebilecekti. Zaman olmadan, kısıt olmadan, risk olmadan. Müslüman kızın gecenin karanlığı altında ki parlayan kırmızı kaftanının ince tülü dudaklarını kapatırken dahi, ela gözlerinin güzelliğini gizlemeye yetememişti. Cüzzamlı genç adamın dudaklarından dökülen isim kızın avludan kerpiç duvarlı evin içerisine yönelen, adımlarını yavaşlatarak durdurdu ve o güzel gözlerini yeniden cüzzamın verdiği yamuk yumuk şekilli yüzünün, birbirine mum katmanında yapışan etlerinin kusurlarını gizleyen demir maskesine baktırmasını sağladı. Kızın bakışları dahi, genç kralın gözlerinin ucuna değdiği an Kudüs’ü yakarak kavuran, ince kumlarını aleviyle pişiren kızgın güneş Müslüman kızın kınalı avuçlarında küçücük bir misket haline geldi ve ufalandı sanki.
“ Sana bu kötülükleri kim ya da kimler yapıyor bilmiyorum. Senin ışığını, senin neşeni kim çalmak istiyor bilmiyorum. Ama emin ol “
Fakir kast sisteminin en aşağı halkasında olan mahallede ki sıradan bir evin fakir avlusunda, kurumuş havuz çeşmesinin sağ ve solunda durarak birbirlerinin bir kaç adımlık boşluğunda ki bedenleri arasına Kudüs’ün yüce efendisinin sözleri ve hurma ağaçlarının çölün gece fırtınasından esen yeşil yapraklarının birbirine sürtünerek çıkardığı hışırtıları birbirine karışarak avluya doldu.
“ Benim gökyüzümde ki tek yıldızımı söndürürlerse, tüm Kudüs’ü o karanlığa boğarım. “
Yüzüme çektiğim kırmızı ince tül peçemin kenarını tutan parmaklarım yüce efendinin söylediği sözlerin, uçurumundan aşağı yuvarlanan ağırlığı altında ezilerek uyuşmaya başlıyor ve boğazımda oluşan yeni yumrunun anlamının ağırlığı altında yutkunmaya çabalıyordum. Üşümüştüm, sıcak çöl gecesinin yaz aylarında bedenim avlunun ortasında dikili hurma ağacının koca yapraklarının birbirine dokunarak rüzgarla birlikte titremesi gibi üşüyor ve titriyordu.
“ Neden? Neden sizin için bu kadar değerliyim? Efendimiz Selahaddin Eyyubi’nin huzuruna dahi beni Şam’da o gün aramak için Kudüs’ü savaşsız teslim etme teklifinizi işittim. “
Artık dayanamıyordum, tüm Pazar meydanlarında, tüccar tezgahlarında, avlular da, camilerde ki cemaatlerde ve hatta geçtiğim Kudüs’ün kilise meydanlarında dahi bu teklif konuşuluyor halkın anlamlı bakışları dilleri zikretmese sözleri dahi bedenimde geziniyordu.
“ Benim değerim ne! Ben neyim ki? Sıradan bir Müslüman kızı. Geldiğin, durduğun şu avluya bir bak yüce efendi. Sarayı’nın ihtişamlı surlarına benzemiyor değil mi? Yapayalnızım! Yapayalnız. Annem, babam ve Beyhan... İkizim. Yoklar, yoklar... “
Yüzümde ki kırmızı ince tül peçeyi avluda yükselen kelimelerimle birlikte söküp attığım saniye, gözyaşlarımı gizlemedim, saklamadım, tutmadım. Yüce efendinin karşısında aciz düşeceğim hissine kapılmadan duygularımı ve omuzlarıma gelen ağır yüklerin altında ezilerek acımı paylaştım. Ben acımı birisiyle sonunda paylaştım. Sözlerimin sükûtu çölün acımasızca küçük vaha tepelerinde kopan kum fırtınasının ince kumlarını kıvrak bir Arap dansözü gibi titreterek, bedevi çadırlarına yöneliyor kum fırtınası beraberinde ki kumları develerin yamalı yüklük torbalarına doldurarak Kudüs’ün merkezine iniyordu.
“ Ruhum her zaman sizinle acı çekiyor, sizin olduğunuz mertebe benim sıradanlığımın huzurunu bozarak ruhuma işkence ediyor. “
Kızın dudaklarından dökülen sözler ağırdı, Kudüs’ün yüce efendisinin yıllardır çektiği hastalığın sonucu beyaz kumaşlar ardına gizlenen çürümüş göğsünde yeni bir çürük oluştu bu kez boşluğunu kızın sözleri doldurduğu vakit teninde kralın gözünde hastalığın verdiği tek iyi şey olan acı hissiyatı olmama hissine rağmen yüce efendinin sol tarafında ki bir yer acıdı.
“ Aşk kapımdan girdi ve elini başıma koydu, Sensiz beni gördü ve ağladı, “Eyvah, sen ölmüşsün dedi. “
Kudüs’ün cüzzamlı genç kralının dudaklarından dökülen sözler, avlunun kerpiç duvarlarının yağmur suyundan eriyen taş parçacıklarının tozları içerisinde ufalandı gitti. Avlunun sessizliği içerisinde ki kum fırtınası Müslüman kızın ve Hristiyan erkeğin birbirlerinin bedenleri arasında ki, bir kaç adımlık boşlukta kopuyordu. Bu konuşun boşluğunu yüce efendinin hastalıktan yavaşlayan adımları doldu, evin giriş kapısında ki ceviz ağacından yapılmış ahşap kapının kirişinde duran genç kız ürktü. Ne yani kutsallık ile her bir taşı yıkanan Kudüs’ün 100 senedir hükmettiği Hristiyan inancından yüce bir efendi, onun varlığını bu denli anlamlı kılıyor ve kız için inanmadığı bir dinden duada bulunuyor, yadsıyor, ağlıyor ve Kudüs’ü teslim mi ediyordu? Bu Mahsa için çok fazlaydı, bu avlunun duvarlarına değen gecenin karanlığında ki duygunun sırrı açığa çıkmıştı: Aşk. Bu tarih için, bu din için, bu dinlerin arasında kalmış şiddetli toprak savaşları için imkansız bir kelimeydi. Yasaklıydı, acılıydı, yaralıydı. Nice dervişlerin, bedevilerin yaza yaza bitiremediği İsa’nın çarmıha asıldığı tepede nice aşk hikâyesinin hazin sonunun yazıldığı kan kokusu henüz çok tazeyken imkansızdı. Bu çok imkansızdı.
Kutsal Kudüs topraklarının arasına yeni bir ağıt çığlığı gömüldü, cüzzamlı genç bir kralın acılarla dolu hayatı ve Şamlı bir kızın yolunun Kudüs’e düşerek yollarının kesiştiği bir acıydı bu. Avlunun ortasında ki kurumuş su kuyusu çeşmesinin önünde ki küçük boşlukta bedenleri birbirine kavuştu, kralın cüzzamlı hastalığından çürümeye başlayan sağ elinden kalan parmak uçlarının beyaz kumaşları, kızın ağlamaktan hafif kızarmış sağ yanağına doldu. Kızın kınalı parmak uçlarının sol eli ise, ilk başta yüce efendinin gümüş maskesine dokunmaktan utandı. Çekindi, sanki bu kasttan birisi, bir asker, bir cami hocası, bir kilise papası bu görüntüyü görecek ve ikisini günah dolu olarak ilan edecek diye Mahsa ürktü. Basit bir dokunuşun bedeli dahi bu muydu? Tek bir gerçek vardı yüce efendi ona, Müslüman kız ise yüce efendiye aitti. Şafağın tohumları çölün küçük tepeciklerinde kopan fırtınaların varlığını alarak, Kudüs’ü yakıp kavuran güneşinin ilk turuncu, pembe ışıklarını kutsal gök kubbeye yaymaya başlıyor ve Kudüs camilerinden yükselen ezan seslerine, Kudüs kiliselerinden yükselen ayin sesleri karışıyordu. Tıpkı basit bir kerpiç duvarlı evin sarı renkli betonları arasında, birbirinin yüzüne parmak uçları karışan, bu kız ve erkek gibi iki kutsal dinin, iki kutsal dua sesleri birbirine karışıyor ve bu anı sonsuz bir resme dönüştürüyordu...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.44k Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |