31. Bölüm

“31.Bölüm İhsan-ı Car”

esra
wolffcuub

 

 

Doğu'nun Işığı

 

 

"31.Bölüm İhsan-ı car "

 

 

 

İmtihan.

 

İmtihan...

Kiminin duası, kiminin cezası.

Benimkisi ise; sevdiklerimle sınandığım, kendimi kaybettiğim bir sessizlik.

 

 

Soğuk. Önce onu hissediyorum. Tenimin altına işleyen, derin bir sessizlik gibi. Gözlerimin önünde belli belirsiz bir ışık. Beyaz mı, yoksa sadece karanlığın içindeki bir yansıma mı... ayırt edemiyorum.

 

Zaman yok burada. Nefes alıyor muyum, emin değilim. Bir uğultu var uzaklarda... sanki adımı biri fısıldıyor gibi. Sesine uzanmak istiyorum ama kollarım bana ait değil.

 

Her şey bulanık. Her şey soğuk.

 

Işık büyüdükçe içimde bir ağırlık hissediyorum sanki biri, beni yerin altından yavaşça çekip yukarı çıkarıyor. Nefes almakla almamak arasında gidip gelen bir hâl bu varla yok arası.

 

Derimin üstünde soğuk bir rüzgâr geziniyor öyle keskin, öyle sessiz ki, her nefesimde ciğerlerime değil de kalbimin içine doluyor sanki. Bir anlığına göz kapaklarımı aralamaya çalışıyorum ama ışık öyle güçlü ki, bıçak gibi kesiyor içimi.

 

Uzaklarda bir ses... boğuk, yankılı, tanıdık. Ne dediğini seçemiyorum ama içimde bir şey o sesi tanıyor, hatırlamaya çalışıyor.

 

Zaman kavramı yok burada. Dakikalar, saatler, günler... hepsi birbirine karışmış gibi. Sadece bu beyazlık ve soğukluk var ikisi de beni aynı anda hem sarıyor hem boğuyor.

 

Elim kıpırdadı mı, yoksa ben mi öyle sandım, emin değilim. Ama bir şey var sıcak bir şey parmak uçlarıma dokundu, sonra hızla çekildi.

 

O an içimde bir sızı patladı ne acı, ne korku, sadece varlığımı hatırlatan bir kıvılcım gibi.

 

Işığın içinden bir yankı yükseliyor önce fısıltı gibi, sonra kalbimin içine çarpan bir çağrıya dönüşüyor.

 

Ses... o ses.

 

"Rona..."

 

 

"Rona'm..."

 

Dudaklarım kıpırdıyor mu emin değilim, ama içimden bir şey cevap veriyor ona.

 

"Senin gözlerini görmediğim her gün ölüyorum,"

 

Ben bir yere gitmedim, buradayım.

 

Ama sesim çıkmıyor.

 

Işık dalgalanıyor, ses bazen uzaklaşıyor, bazen tam yanı başımdan geçiyor gibi. Kalbim deli gibi atmaya başlıyor sanki o sesin peşinden gitsem, kendimi yeniden bulacakmışım gibi. Ama bir yanım da direniyor geri dönmekten korkar gibi, yaşamla ölümün arasındaki o ince çizgide asılı kalmış hâlde.

 

Zaman bir noktada donup kalıyor. Ne ileri gidiyor ne geri dönüyor sadece orada, o ışığın içinde asılı kalıyorum.

 

Her şey aynı anda oluyor ve hiçbir şey olmuyor gibi. Ses giderek uzaklaşıyor, ardından yankısı bile kalmıyor. Bedenim yok artık, sadece hislerim var. Soğuk, ıslak, kesik kesik nefesler... Sanki dünyanın dışına itilmişim.

 

Zamanın duvarlarına çarpıyorum ellerimle tutmaya çalıştığım anlar parmaklarımın arasından kum gibi akıyor.

 

Ne geçmişin sesi geliyor, ne geleceğin umudu.

 

Sadece o beyazlığın içinde ben zamana sıkışmış, kendi yankımla baş başa kalmışım. Belki bir saniye, belki bir ömür. Ama ikisi de aynı şimdi sonsuz bir bekleyişin tam ortasındayım.

 

İlk ona zarar geldiğini düşündüğümde, ruhum ona kırgındı. İçimde biriken o öfke, o kırgınlık... sanki beni ayakta tutan tek şeydi o zamanlar. Ama o an canım yanmıştı. Gerçekten, iliklerime kadar.

 

Yoluma devam edebilmek için, onun gözlerini bir kez daha görmem gerektiğini söylemiştim ona. O gözlerdi beni yaşama bağlayan, o bakıştı içimdeki sessizliği bozan.

 

Ama şimdi... değiştiriyorum.

 

Geri dönebilmem için artık sadece gözlerine değil, nefesine, varlığına, adının kalbimde bıraktığı yankıya ihtiyacım var. İhsan-ı car sevgilim, ne olur, sen beni bırakma.

 

Işık dalgalanıyor yeniden. İçimde bir şey kırılıyor, ama aynı anda bir başka şey doğuyor sanki o sesin, o ismin hatrına, ben yeniden nefes almayı öğreniyorum.

 

 

Koridorun sonundaki ışık sönüp yanıyor, arada bir hemşirenin ayak sesleri yankılanıyor.

 

Doğu, Rona'nın odasının kapısına geldiğinde içerideki sessizlik onu bir duvar gibi karşılıyor. Yatağın boş oluşu değil, odadaki dağınıklığın bile anlamı var sanki biri aceleyle onu kaçırmış gibi.

 

Fırat arkasında duruyor, nefesini bile belli etmeden.

 

"Ağam..." diyor ama sesindeki titreme Doğu'yu daha da çılgına çeviriyor.

 

"Nerede?"

 

Cevap gelmiyor. "Nasıl!" Ses koridorda yankılanıyor, duvarlardan geri dönüp daha da büyüyor. Doğu'nun parmakları Fırat'ın yakasına kenetlenmiş, öfkesinden damarları şakaklarına kadar kabarmış.

 

"Onca adam vardı, onca koruma! Nasıl kaçırdı Fırat, nasıl karımı elimden aldı?!"

 

Her kelimeyle birlikte sesi çatlıyor hem öfke hem çaresizlik birbirine karışıyor. Koridorun ucunda hemşireler donakalmış, güvenlikler yaklaşamıyor kimse o anın içine girmeye cesaret edemiyordu.

 

Fırat bir şey söylemeye çalışıyor ama nefesi kesiliyor, Doğu'nun parmakları boğazına biraz daha bastırıyor.

 

"Hastanenin ortasında karımı nasıl kaçırır bu adam! Sen neredeydin, senin gözün neredeydi?"

 

Fırat'ın gözleri doluyor, sesi titreyerek çıkıyor.

"Nöbet değişimine gelen adamları ayarlamışlar ağabey... yeni oldukları için tanımıyorduk ama yemin ederim, güvenilir adamlardı. Nasıl oldu, anlamadım."

 

Doğu'nun çenesi kasılıyor, gözlerinde donmuş bir öfke beliriyor. Parmakları hâlâ Fırat'ın yakasında bir an için sanki onu duymuyor, sadece dudaklarının hareket ettiğini izliyor. "Yani," diyor kısık bir sesle, "adamları elini kolunu sallaya sallaya içeri soktular... benim karımı hastanenin ortasında senin ayarladığın adamlarla kaçırdı, öyle mi?" Fırat nefes almakta zorlanıyor, gözleri yere kayıyor. "Ağam, ben—"

 

"Ben ne Fırat?" diye kesiyor Doğu'nun sesi, bu kez neredeyse bir haykırışla. "Ben mi dikkat edecektim nöbet değişimine? Ben mi kontrol edecektim kim giriyor kim çıkıyor?!"

 

Yumruğu duvara vurduğunda koridorda yankılanan ses, herkesin yüreğini sarsıyor.

 

Bir anlık sessizlik.

 

Sonra Doğu'nun sesi düşüyor, neredeyse fısıltıya dönüşüyor. "Ben o kadını ölümün içinden aldım... Şimdi birileri elimden alıp beni ölüme mahkum ettmek istiyor."

 

Fırat başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.

 

"Hazırlan," diyor dişlerinin arasından, "hangi köşeye saklandıysa, bulacağız. Adem İpekoğlu'nun nefes aldığı son gece olacak bu. Gidebildiği hiçbir yer, benim bulamayacağım kadar uzak değil."

 

Fırat'ın sesi koridorun gerisinde kaldı.

 

Doğu yürüdükçe her adımda yerin altı titriyordu sanki.

 

Elini duvarın soğuk zeminine koydu, alnındaki terle karıştı nefesi kısık, göz bebekleri karanlık bir nokta gibi daralmıştı.

 

"Adem..." dedi kendi kendine, sesi boğazına takılarak. "O adam benimle gömülmeden durmayacak."

 

Hastanenin ön kapısına vardığında rüzgâr suratına soğuk, keskin bir tokat gibi çarptı adeta.

 

Arabasının kapısını öyle bir hızla açtı ki, metal sesi gecenin içini yırttı. Direksiyona oturdu, elleri direksiyonu değil, sanki bir boğazı kavrıyordu.

 

Gözleri dikildi ön cama.

 

"Rona..." diye fısıldadı bu kez, sesi öyle kısık, öyle kırık ki, kendi kulağı bile tanımadı.

 

"Beni bırakmadın, değil mi?"

 

Sonra kontağı çevirdi, motorun sesiyle birlikte şehir de uyandı. Fırat yetişti kapıya, arabanın peşinden koştu ama Doğu çoktan kaybolmuştu.

 

O anda herkes biliyordu, Doğu artık sadece birini aramıyordu. O gece Doğu, intikamın karanlık tarafına geçti.

 

 

Dakikalar sonra arabalar teker teker Midyat'ın köy meydanında durdu frenlerin iniltileri çınladı taş döşeli yerin üzerinde ve motor sesleri birer birer söndü. Gece soğukluğunun içinde bir ağırlık çöktü ışıklar sarı, gölgeler uzundu ve herkesin nefesi aynı ritme çarpar gibi oldu.

 

Doğu indiğinde hava elle tutulur bir suskunluğa büründü adımları ağır, bakışı keskindı, göğsünde bir şeyin kıvranışı vardı ama yüzünden okunmayan bir disiplinle onu bastırıyordu. Omzunda gece ateşinin bıraktığı izler vardı sanki. Köylüler, bağıran çocuklar, birkaç yaşlı hepsi donup kalmış, bir taş gibi yerinde bitmişlerdi.

 

Doğu meydanın ortasına ilerledi, aksayan bir fener ışığı yüzünü yarım yarım aydınlattı etrafındaki herkesin kalbi boğazına tırmanmış gibiydi. Sesi önce usuldu, sonra çığ gibi büyüdü. "Adem İpekoğlu'nu gören, gözüyle tanıyan varsa ve konuşmazsa... duyan duymayana, saklanan saklamayana yeminim olsun, en ağır cezayı keseceğim."

 

Bir anda meydanda rüzgâr uğultusu gibi bir sessizlik yayıldı, bazıları başlarını yere eğdi, bazıları ellerini kenetledi. Doğu'nun gözlerindeki o ille de bulacağım ifadesi, kimsenin alay edemeyeceği bir kararlılıktı.

 

"Söyleyin," diye devam etti, kelimeleri taş gibi yere çarpıyordu, "kimse koruyamaz artık kimseyi! Doğruyu söylerseniz kimseye bir zarar gelmez ama şayet bir şeyi saklarsanız dişlerini tek tek sökeceğim, yemin ederim sanmayın ki Adem İpekoğlu kendisini koruyacak! Kimse onun gölgesinde huzur görmeyecek."

 

 

Meydanın üstüne çöken o ağır sessizlikte, Doğu'nun içindeki fırtınanın sebebi herkes tarafından tam olarak bilinmiyordu ama hissediliyordu o öfke yalnızca bir güç gösterisi değildi, kaynağını sevdiği kadının yokluğundan, Rona'nın adının boğazına düğümlenmiş olmasından alıyordu ve Doğu'nun gözlerinde dolaşan o kararlılık, kaybolan bir eşin değil, çalınmış bir hayatın hesabını sormaya gelmiş bir adamın bakışıydı.

 

Köylüler farkında olmadan onun aradığı şeyin sadece bir cevap olmadığını, her sorunun ucunda Rona'ya çıkan bir iz olduğunu sezmişti çünkü Doğu'nun ağzından dökülen her tehdit, her sert cümle, Adem İpekoğlu'nun adını her anışında daha da koyulaşıyor, kayınbabasının gölgesinde yapılan bu kaçırmanın yükü meydanın ortasına bırakılıyordu.

 

Kimi Rona'yı son gördüğü anı hatırlıyor, kimi Adem İpekoğlu'nun adamlarını gece vakti köy yolunda gördüğünü saklıyordu, kimi ise gerçeği bildiği hâlde susmanın daha güvenli olduğunu sanıyordu ama Doğu'nun sesi bu sessiz anlaşmayı bozmak için yükselmişti, çünkü o artık koca olmanın değil, Rona'yı elinden alınmış bir adam olmanın acısıyla konuşuyordu.

 

Doğu'nun öfkesi, meydanı dolduran insanlara yönelmiş gibi görünse de asıl hedef belliydi; o öfke Adem İpekoğlu'na, yıllardır kurduğu korku düzenine ve Rona'yı bir gölge gibi ortadan kaldırma cüretineydi, Doğu köylülerden istediği şeyi net olarak biliyordu. Rona'nın nerede olduğunu, hangi kapıdan çıkarıldığını, kimlerin buna göz yumduğunu.

 

Doğu'nun bu meydanda duruşu, yalnız bir tehdit ya da bir sorgu değildi bu, sevdiği kadını bulana kadar durmayacak bir adamın, her suskunluğu suç, her yalanı düşman sayacağı bir yolun başlangıcıydı ve o yol, Rona'ya varana kadar kimseye huzur vermeyecekti.

 

Arabaların hemen yanındaki kalabalığın içinde, yüzü rüzgârla sertleşmiş bir adam huzursuzca kıpırdandı; tahta sandalyenin gıcırdayan sesi, meydandaki sessizliğin içinde gereğinden fazla duyuldu ve o an yalnız Doğu'nun değil, herkesin dikkatinin farkında olmadan bu adama çevrildiğini gördü. Adam önce başını eğdi, sonra ellerini dizlerinde gezdirdi, sanki kelimeler parmak uçlarına kadar gelmiş ama ağzından çıkacak yolu bulamamıştı.

 

Tam ayağa kalkacak gibi oldu dudakları aralandı, nefes aldı, o nefesle birlikte yıllardır sakladığı bir görüntü, bir gece, bir araba farı gözlerinin önüne doldu. İşte o anda, kalabalığın içinden birkaç bakış ona kilitlendi kimisi kaşlarını çattı, kimisi başını hafifçe iki yana salladı, kimisi ise gözleriyle açık açık "sus" dedi. Adem İpekoğlu'nun uzaktan akrabaları olanlar, onun adamlarıyla aynı sofraya oturmuş olanlar, bu adamın konuşmasının nelere yol açacağını biliyor, korkunun diliyle ona kaş göz işareti yapıyordu.

 

Adam tekrar yerine çöktü ama bedeninin dili artık onu ele vermişti dizleri titriyor, omuzları istemsizce kasılıyor, bakışları Doğu'nun yüzüne değdiği anda kaçıyordu. Doğu'nun bunu kaçırmadığını, o tek anlık bakıştan her şeyi anladığını açıkça görünüyordu. Doğu, kalabalığı süzen gözlerini yavaşça bu adamın üzerine sabitledi, ne bağırdı ne çağırdı, sadece susarak yürüdü, her adımıyla adamın içindeki baskıyı biraz daha artırdı.

 

"Sen," dedi Doğu sonunda, sesi sakin ama geri dönüşü olmayan bir sakinlikti bu, "bir şey söyleyecektin."

 

Adam başını kaldırdı, "Yok," demek istedi ama sesi boğazında kaldı kalabalıktan fısıltılar yükseldi, bazıları bilerek öksürdü, bazıları ayakkabısıyla yere vurdu, sanki bu küçük seslerle adamın konuşmasını bastırabileceklerini sandılar. Doğu durmadı, bir adım daha yaklaştı, "İnsan bir şey bilmiyorsa böyle kıpırdanmaz," dedi, "bilmediğin bir şey seni bu kadar rahatsız etmez."

 

Adamın alnından ter süzüldü, Adem İpekoğlu'nun adını anmadan bile onun gölgesi omuzlarına çökmüştü. Kalabalığın içinden sert bir bakış daha geldi, açık bir tehditti bu adamın zihninden geçenleri bir bir görüyordu ailesi, borçları, geçmişte Adem'in ona yaptığı küçük ama bağlayıcı iyilikler ve şimdi hepsinin karşısında duran Doğu Ağa'nın karısı Rona'nın kayboluşu.

 

Doğu'nun sesi bu karmaşayı parçaladı. "Bak," dedi, "sen konuşmazsan bu meydandaki herkes suç ortağı olur ama konuşursan," durdu, kelimeleri bilerek uzattı, "yalnız kalmazsın. Adem İpekoğlu'nun adamlığı bu köyü korkutarak ayakta tutuyor, ben o korkuyu buraya gömmeye geldim."

 

Adam bir kez daha etrafına baktı kaş göz yapanlar bu kez daha sertti, bazıları başını öne eğmişti ama Doğu'nun bakışı, adamın kaçacak hiçbir yeri olmadığını hissettiriyordu. Adam titreyen bir nefes aldı, ayağa kalktı sandalyenin devrilmesiyle çıkan ses, meydanda bir kırılma anı gibi yankılandı.

 

"Ben...," dedi, sesi önce kısık çıktı, sonra Doğu'nun bakışları altında güçlendi, "o gece arabayı gördüm."

 

Kalabalıkta bir uğultu yayıldı; Adem'in akrabaları öfkeyle kıpırdandı, bazıları adamın üstüne yürümek ister gibi oldu ama Doğu tek bir bakışıyla hepsini yerlerine mıhladı. Adam konuşmaya devam etti, çünkü artık susmanın bedelinin daha ağır olduğunu anlamıştı "Rona Hanımı... köyün alt yolundan çıkardılar, arabada Adem'in adamları vardı adamların içinde amcaoğlumda var ağam.."

 

Bu cümleyle birlikte meydandaki tüm denge değişti. Doğu'nun yüzünde öfke hâlâ vardı ama artık yönünü bulmuştu; bu öfke kör değildi, Rona'ya giden yolu aydınlatan bir ateşe dönüşüyordu. Ve köylüler, o an anladı ki bu kış gerçekten de geri dönecekti; sustukları her gün, şimdi tek tek karşılarına çıkacak ve Doğu, Rona'yı bulana kadar hiçbir suskunluğu affetmeyecekti.

 

 

 

Önce ses geldi.

Düzenli, soğuk, aralıksız... Bir makinenin nefes alıp verişi gibi ama nefes değil. Metalin metale sürtünmesi. İçimde bir yerde bu sesin hareket halinde olduğuna dair bir his vardı sanki bir şey beni taşıyordu. Ama gözlerim kapalıydı. Kapatılmış değil... açamıyordum.

 

Sonra koku.

Hafif, bastırılmış bir ilaç kokusu. Ne hastane kadar keskin ne de ev kadar tanıdık. Arada bir şey. Burnumun içine doluyor, genzimi yakmadan orada asılı kalıyordu. O kokuya tutunmaya çalıştım. Çünkü tutunabileceğim başka bir şey yoktu.

 

Göğsümün tam ortasında bir ağırlık vardı. Acı demek istiyorum ama değildi. Daha çok... anlamını bilmediğim bir basınç. Elini koyup bastırmışlar gibi. "Nefes al" dedim kendime. Aldım. Çıktı. Demek ki yaşıyorum. Ama neden yaşıyorum, nerede yaşıyorum... bunlar benden uzaktı.

 

Parmaklarımı oynatmak istedim.

Olmadı.

 

Panik gelmedi. İlginçtir, gelmedi. Sanki bedenim benden önce vaziyeti kabullenmişti. "Bekle" diyordu bana. "Şimdi değil."

 

Zaman aktı mı bilmiyorum. Mekanik ses bazen yaklaştı, bazen uzaklaştı. Bir noktada durdu. O an fark ettim, Hareket bitmişti.

 

Ve sonra...

Işık.

 

Göz kapaklarımın arkasında beyaz bir sızıntı. Önce ince, sonra yaygın. Açmak istedim. Yine olmadı. Ama bu sefer zorladım. Göz kapaklarım titredi. Biri üstümden ağır bir örtüyü yavaşça çekiyormuş gibi...

 

Açıldı.

 

Beyaz.

 

Her yer beyazdı.

 

Tavan beyaz, duvarlar beyaz ama o ucuz, hastane beyazı değil. Daha yumuşak. Gözü yormayan. Bilinçli seçilmiş bir temizlik hissi. Başımı çevirmek istedim; boynumdan aşağı bir sızı geçti, o ağırlık yine göğsümde yankılandı.

 

Oda genişti.

 

Hastane odasına benziyordu ama değildi.

Çünkü burada fazlalık yoktu.

 

Bir yatak geniş, temiz, neredeyse fazla konforlu.

Yanımda sade bir komodin. Üzerinde tek bir bardak. İçinde su.

Duvar boyunca uzanan gömme dolaplar. Kulp yok.

Karşıda kocaman bir pencere.

 

İşte orada durdum.

 

Önce pencereye takıldı gözüm.

İstemsizce. Sanki oda beni değil, o beni çağırdı.

 

Dışarısı...

Yanlıştı.

 

Bunu bir anda anladım. Taş yoktu. Sarı yoktu. Toz yoktu. Mardin'in o sert, yakıcı ışığı yoktu. Güneş buraya daha yumuşak vuruyordu yaprakların arasından süzülerek, çekinerek. Oysa Mardin güneşi çekinmezdi. Yakar, bastırır, hatırlatırdı.

 

Kalbim o an hızlandı.

 

Göğsümdeki o anlamsız ağırlık çözülüp acıya dönüştü. Nefesim düzensizleşti. Burnuma dolan ilaç kokusu bir anda ağırlaştı midemi kaldıran, boğazımı daraltan bir koku oldu.

 

"Burası Mardin değil."

 

Bu sefer cümle sessiz geçmedi. Dudaklarım kıpırdadı. Sesim çıkmadı ama bedenim duydu. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım. Bu kez çok az... Çok az kıpırdadılar. O küçücük hareket panik için yeterliydi.

 

Başımı çevirdim.

Oda fazla düzenliydi. Fazla steril. Mardin'de hiçbir ev bu kadar kusursuz susmazdı. Duvarlar konuşurdu orada. Çatlaklar bile hikâye anlatırdı. Burada ise her şey kontrollüydü.

 

Gözlerim odanın köşesine kaydı.

 

Kamera.

 

Bir tane değil. İki tane.

 

İçimden bir şey koptu.

Çünkü o anda kaçırıldığımı değil...

Kim tarafından kaçırıldığımı anladım.

 

Babam.

 

Adı zihnime düştüğü an, çocukluğumdan kalan o tanıdık baskı göğsüme çöktü. Nefesim daraldı. Onun kontrol manyaklığı, düzen takıntısı, "korumak" dediği boğma hali... Hepsi bu beyaz odanın içine sinmişti.

 

"Beni şehir dışına çıkardı..."

 

Bu düşünceyle birlikte telaş geldi. Gerçek telaş. Parmaklarım bu kez daha sert hareket etti. Bacaklarım tepki verdi, ama bedenim hâlâ bana ait değildi. Sanki ipleri başkasının elindeydi.

 

Tam o sırada...

 

Kapı sesi. Yavaşça kilitli bir kapının ağır açılışı. Ne acele ne tereddüt. Kendinden emin birinin adımı.

 

Başımı çevirdim.

 

Babam içeri girdi.

 

Üzerinde koyu renk bir takım vardı. Saçı her zamanki gibi kusursuz. Yüzünde ne öfke ne endişe. Sadece haklı olduğunu bilen bir ifade. Gözleri benim gözlerime kilitlendi.

 

"Uyandın," dedi. Sesi sakindi. Fazla sakindi.

Bu sakinlik Mardin'den bile tanıdıktı.

 

"Burası neresi?" demek istedim.

Dilim döndü, sesim çıkmadı.

 

Babam yanıma yaklaştı. Yatağın kenarına oturmadı.

 

"Merak etme," dedi.

"Güvendesin."

 

"Ne yaptın sen—"

 

Hızla kafamı kaldırmaya çalıştığım anda acı beni geri savurdu. Omurgamdan göğsüme yayılan keskin bir sızı, nefesimi paramparça etti. Yatağa çarpan başım değil, gururumdu. Bedenim tekrar bana ihanet etti.

 

"Sen ne yaptın baba?"

 

Sesim öfkeliydi. Beklediğimden daha sert çıktı.

Kelimeler ağzımdan bıçak gibi döküldü kesmek için değil, yaralamak için.

 

"Doğu," dedim.

 

Babamın gözünde bir kıpırtı oldu.

 

"Doğu," dedim tekrar.

 

Bu sefer sesim ona değildi. Bu sefer kendimeydi.

 

O isim... Ağzımda ağırlaştı. İçimde yankılandı. Babam yavaşça nefes aldı. Her zamanki gibi. Zaman kazanmak için değil karşısındakinin zayıf anını tartmak için.

 

"Onu düşünmenin zamanı değil," dedi.

 

İşte o cümle...

Her şeyi doğruladı.

 

Dişlerimi sıktım. Göğsümdeki acı, öfkeyle birleşip dayanılmaz bir hâl aldı. Beni buraya getiren şey sadece onun kontrol arzusu değildi. Doğu da vardı bu işin içinde. Bir şekilde. Bir yerde.

 

"Beni Mardin'den çıkardın," dedim.

Bu bir soru değildi. Bu bir suçlamaydı.

 

Babam pencereye doğru baktı. Bir anlığına. Sanki dışarıdaki manzara, yaptığı şeyi temize çıkarabilirmiş gibi.

 

"Başka çarem yoktu," dedi.

"Orada kalamazdın."

 

"Çare sen miydin?" dedim.

Sesim titredi ama geri çekmedim.

 

"Ne yaptın Doğu'ya?" dedim dişlerimi sıkarak. Çenem kilitlenmişti, öfke damarlarımda dolaşıyor, göğsümdeki acıyla birleşip beni ayakta tutan tek şeye dönüşüyordu. Bedenim hâlâ bana tam olarak ait değildi ama sesim bendendi, onu kimse elimden alamazdı. Nefes alırken içim yanıyor, konuşurken sanki ciğerlerimi yırtıyordum ama durmadım. Durursam çökeceğimi biliyordum.

 

"O ölse..." dedim, kelimeler boğazımdan zorla çıktı, "o ölse bile beni buraya getirmenize izin vermezdi." Gözlerim babamın yüzüne kilitlendi. En küçük bir titremeyi, en ufak bir kaçışı yakalamak için. "Ne yaptın ona?" diye bağırdım sonra. Bu sefer sesim kontrolsüzdü beyaz duvarlara çarpıp geri döndü, sanki oda bile beni susturmak ister gibi yankıyı üzerime saldı.

 

Babam yerinden kıpırdamadı. O sakin duruşu, her şeyin hâlâ onun kontrolünde olduğuna dair o küstah eminlik... İşte beni asıl delirteni buydu.

"Bağırman bir şeyi değiştirmeyecek," dedi sonunda. Sesi ne yükseldi ne yumuşadı. Hep aynı yerden konuşuyordu.

 

"Değiştirecek," dedim. "Çünkü sen konuşana kadar susmayacağım." Boğazım düğümlendi ama yutkundum. Gözlerim doldu, kirpiklerim yandı ama tek damla akmadı. Ona ağlamayacaktım. "Doğu nerede?" dedim. "Yaşıyor mu?"

 

Bu soruyu sorarken içimde bir şey kırıldı. Çünkü cevabın ne olabileceğini ilk kez bu kadar net düşündüm. Kalbim göğsüme sığmadı, sanki kaburgalarımı zorlayarak kaçmak istiyordu. Babam sustu. O birkaç saniyelik sessizlik, söylediği her şeyden daha ağırdı. Cevap vermemek bile bir cevaptı.

 

"Neden susuyorsun?" dedim. Sesim artık bağırmıyordu ama daha tehlikeliydi. "Beni ondan saklayacak kadar ne yaptın?"

 

Babam pencereye doğru döndü. Dışarıdaki yeşile baktı, sanki orada bir gerekçe, bir mazeret bulabilirmiş gibi. "Doğu senin için bir tehdit haline gelmişti," dedi sonunda. Kelimeleri özenle seçerek. Her hecesini kontrol ederek. "Hem kendin için hem bizim için."

 

"Biz kimiz?" dedim. "Ben o 'biz'in neresindeyim?"

Cevap vermedi. O an anladım, bu ev, bu oda, bu korunaklı düzen benim güvenliğim için değil, benim irademi devre dışı bırakmak içindi. Doğu'nun adını ağzıma her alışımda, babamın kurduğu bu duvarlara bir çatlak daha atıyordum. Ve o çatlaklar biriktiğinde, burası ne kadar korunaklı olursa olsun, yıkılacaktı.

 

En son onun gözlerine baktığımı hatırlıyordum. O an, zamanın durduğu bir yer vardı sanki kalabalığın, seslerin, bağırışların arasından sadece gözleri kalmıştı geriye. Her şey onlara çekilmişti. Kaçmam gereken bir an değil, bakmam gereken bir andı. Şimdi bunu hatırlarken bile göğsümün ortasında bir yer, sanki kendini hatırlatmak ister gibi, derinden sızladı. O sızı öyle ansızın geldi ki nefesim kesildi, parmaklarım yatağın çarşafını sıktı.

 

İşte o zaman...

Bir şeyler yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.

 

O ağırlık.

Bu yabancı uyuşukluk.

Bedenimin bana ait olmayışı.

 

Zihnim geriye doğru çekildi, kopuk kopuk değil, aksine acımasız bir netlikle. Karanlık bir an, bir patlama sesi değil ama bir çarpma, göğsümün içine doğru giren sert bir sıcaklık. Dizlerimin çözülüşü. Nefesimin boğazımda kalışı. Ve sonra... yere doğru gidişim.

 

Yaram yeniden sızladı. Bu sefer inkâr edilecek gibi değildi. Bu bir hatırlatma değil, bir itiraftı. Bedenim, zihmimden önce gerçeği kabul etmişti.

 

"Vuruldum ben," dedim. Sesim çok kısıktı. Neredeyse fısıltıydı. Ama odanın içinde yankılandı sanki. Beyaz duvarlar bile bu cümleyi taşıyamadı. Dudaklarım titredi, gözlerim bir noktaya sabitlendi. Bu bir soru değildi. Bir şaşkınlık hiç değildi. Geç kalmış bir kabullenişti.

 

 

"Kaybediyordum seni," dedi "Ve ben... senin yokluğuna bir kez daha dayanamam babam."

 

"Sende beni alıp buraya mı kaçırdın baba?" dedim. Sesim titriyordu ama bu korkudan değil, birikmişliğindendi. "Hayatım üstünde sürekli kararlar alıp beni oradan oraya sürüklemeyi ne zaman bırakacaksın?" Göğsüm yanıyor, her kelime yaramdan geçerek çıkıyordu sanki. "Yurtta kalman lazım Rona... Londra'ya gitmen lazım Rona... Mardin'e gitmen lazım Rona..." Sesim yükseldi, durduramadım kendimi. "E hadi şimdi de siktir olup bilinmezliğe git Rona!"

 

Nefesim kesildi. Gözlerim doldu ama bu sefer saklamadım. "Ben senin kurşun askerin miyim baba?" dedim. "Benden ne istiyorsun? Benim hayatım ne zaman bana ait olacak?"

 

Elimi zorla kaldırdım, göğsümün üstüne koydum. "Beni kocamın yanından alıp buraya ne hakla getirdin?" dedim. O kelime ağzımdan çıktığında oda değişti sanki. "Kocamın," dedim bir daha, bilerek. Canını acıtmak için değil, gerçeği yüzüne çarpmak için.

 

Babam bir anda öfkeyle yatağa doğru eğildi. Gözleri kararmıştı. Sesi duvarlara çarptı. "Sen kocanın yanında bu hale gel diye mi evlendin!"

 

İrkilmedim. Çünkü bu bağırışın altında öfke değil, korku vardı. Kontrolünü kaybetmiş bir adamın korkusu. Bana bir şey olmasından delicesine korkan bir babanın çaresizliği.

 

"O seni koruyamadı!" diye devam etti. "Ona dedim! Sana bir şey olursa, tek damla yaşın akarsa onu senden alırım dedim!"

 

 

"Baba," dedim, "Beni seviyorsun. Bunu biliyorum. Ama beni severken beni yok ediyorsun."

 

"Ben Doğu'nun yanında nefes alıyordum baba." Bunu söylerken boğazım yandı ama durmadım. Yirmi beş yıllık hayatımda ilk kez göğsüm genişliyordu, ilk kez aldığım hava içimde bir yere çarpıp acıtmıyordu. İlk kez yaşadığımı hissediyordum. "Sen neden," dedim, "neden benim nefesimi tekrar kesmek istedin?"

 

Sözlerim odada asılı kaldı. Beyaz duvarlar bile bu cümleyi taşıyamadı sanki. Babamın yüzü sertleşti sevgiyle korkunun birbirine dolandığı o tanıdık ifade geldi. Bir an için gözlerinde beni dinleyen adamı gördüm, sonra o adam geri çekildi. Yerine karar veren, hükmeden, korumayı sahiplenmeyle karıştıran baba geçti.

 

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

 

Ne olduğunu anlamaya vaktim olmadı. Bileğimden yakaladı öfkeyle değil, panikle. Sanki elimden kayacakmışım gibi. "Sus," dedi dişlerinin arasından. O kelimeyi söyleyişinde beni değil, kendi içindeki korkuyu susturmaya çalışıyordu. Bir anda beni yatağın içine doğru sertçe itti. Sırtım çarşafa gömüldü, göğsümdeki yara alev aldı. Nefesim kesildi. Gözlerim karardı ama çığlık atmadım. Çünkü çığlık atarsam, haklı çıkacaktı.

 

"Ben seni nefessiz bırakmadım," dedi. "Ben seni hayatta tuttum."

 

İşte orada, acının içinden doğruldum. Sesim titredi ama kararlıydı. "Hayatta kalmakla yaşamak aynı şey değil baba," dedim. "Sen beni yaşatmadın. Sen beni sakladın."

 

Elini geri çekti. Sanki dokunduğu şeyin canımı yaktığını yeni fark etmiş gibi. Gözleri göğsüme indi bandajın altındaki sızıyı gördü. O an öfkesi kırıldı, yerini çaresiz bir sessizlik aldı. Ben ise ilk kez korkmadım. Çünkü ne olursa olsun, nefesimin nerede olduğunu biliyordum artık.

 

"Ben Doğu'nun yanında nefes aldım," dedim yeniden, bu kez daha sakin. "Ve kim olursa olsun, o nefesi benden almaya çalışırsa... karşısında beni bulur."

 

"O seni koruyamadı," dedi tekrar.

 

Bu sefer bağırmadı.

Bağırmaması daha kötüydü. Çünkü sesi kısıldığında, babam karar vermiş olurdu. O cümleyi bir daha kurarken gözlerime bakmadı sanki beni ikna etmeye değil, hükmü mühürlemeye çalışıyordu.

 

"O seni koruyamadı," dedi yeniden, daha yavaş, daha kesin. "Benim gözümün önünde vuruldun Rona. Benim kızım kendi kanının içinde kaldı."

 

İçimde bir şey yer değiştirdi. Acıdan değil. Anlamaktan.

Başımı yastığa dayadım, gözlerimi kapatmadım. Ona bakmaya devam ettim. Çünkü kaçarsam, anlatamazdım.

 

"Baba," dedim, sesim kısık ama netti, "beni Doğu korudu. Ben Doğu'nun yanında korkmadım." Göğsüm sızladı ama devam ettim. "İlk kez arkamı kollamak zorunda kalmadım. İlk kez biriyle birlikteyken tetikte yaşamadım."

 

Babam başını iki yana salladı.

"Bu romantik laflar gerçeği değiştirmiyor," dedi. "Gerçek şu, Bir kurşun sana geldi."

 

"Evet," dedim. "Geldi. Ama o kurşun Doğu'dan gelmedi." Bu cümle odanın ortasında durdu.

Babam duraksadı. İlk kez gerçekten duraksadı.

 

"Sen beni hep dışarıdan korumaya çalıştın," dedim. "İnsanlardan, şehirlerden, ihtimallerden. Ama hiç şunu sormadın. Ben içeride neden nefessizim?" Gözlerim doldu, bu kez engellemedim. "Ben Doğu'nun yanında nefes aldım baba. Çünkü bana alan bıraktı. Çünkü beni yönetmedi. Çünkü beni senden saklamaya çalışmadı."

 

Babamın eli yumruk oldu.

"Sonu bu oldu," dedi. "Yerde kanın..." Beni duymuyordu.

 

"Hayır," dedim. "Sonu bu olmadı. Sonu senin beni buraya kapatman oldu."

 

Yanıma yaklaştı. Bu sefer dokunmadı. Dokunmaması da bir şeylerin değiştiğini gösteriyordu. Gözleri göğsümdeki bandaja kaydı, sonra tekrar yüzüme çıktı.

 

"Onu benden alamazsın," dedim. "Beni ondan aldın belki. Ama içimdeki nefesi alamazsın." Yutkundum. "Eğer beni gerçekten seviyorsan... beni korumaya çalışmayı bırak. Beni duymayı dene."

 

Uzun bir sessizlik oldu.

Babamın omuzları ilk kez çöktü. Çok az, çok belli belirsiz. Ama ben gördüm.

 

Geri geri adımlar attı kapıya doğru. Yüzü bana dönüktü ama gözleri artık beni görmüyordu kararını vermiş bir adamın bakışı vardı üzerinde. "Ne olursa olsun," dedi. Sesi titremedi, tereddüt etmedi. Kapıya ulaştığında durdu, kolunu uzattı, kapı kolunu tuttu. O an içimde bir şeyin kopacağını hissettim ama yetişemedim. "Artık seni göremeyecek," dedi. "Boşanacaksın onunla." Kelimeler ağzından bir hüküm gibi çıktı ve ardından kapıyı sertçe kapadı. O ses, bu evde duyduğum en yüksek sesti.

 

Bir an...

Gerçekten bir an...

Ne olduğunu anlayamadım.

 

Sonra ayaklarımın altındaki soğukluğu hissettim. Yatağın kenarından nasıl indiğimi, nasıl yere bastığımı bilmiyorum. Sadece betonun tenime değdiğini, beni ayılttığını hatırlıyorum. Kolumun üstünde takılı olan kelebek gözüme çarptı ince, yabancı, bana ait olmayan bir şey gibi. Elim titreyerek ona gitti, bantları söktüm, canım yandı ama umurumda değildi. Kelebeği çekip attım. O an acı, öfkeden daha hafifti.

 

Koşmaya başladım.

 

Adımlarım dengesizdi, bacaklarım beni zor taşıyordu ama durmadım. Kapıya mesafe uzundu, fazla uzundu. Kapıya ulaştığımda umut hâlâ içimdeydi belki kilitlememiştir, belki sadece korkutmak istemiştir diye düşündüm. Kolu çevirdim. Açılmadı. Bir daha çevirdim. Yine olmadı.

 

Kilitlenmişti.

 

Avuçlarım kapıya gitti. Önce yavaşça vurdum, sonra yumruklarım sertleşti. Tahtaya, metale, her neyse ona çarptı ellerim. Acıyı hissettim ama bırakmadım. "Baba!" diye bağırdım. Sesim boğazımdan yırtılarak çıktı. "Aç kapıyı baba!"

 

Yumruklarım kapıya indi, bir daha, bir daha. Nefesim kesiliyor, göğsüm yanıyordu. "Beni buraya kitleyemezsin baba!" diye bağırdım. "Beni hapsedemezsin!"

 

Sesim yankılandı. Geri döndü bana. Ama kapının arkasından hiçbir ses gelmedi. Ne adım, ne anahtar, ne bir duraksama. Sanki ben yokmuşum gibi. Sanki bağıran ben değilmişim gibi.

 

Kapıya yaslandım. Alnım soğuk yüzeye değdi. "Asla," dedim. Sesim boğazımdan koparak çıktı. Bir kez daha kapıya vurdum yumruğumun acısı koluma yayıldı ama durmadım. "Asla boşanmayacağım!" Kapı beni duymuyordu ama ben kendimi duymak zorundaydım. "O beni asla bırakmaz," dedim dişlerimi sıkarak. "Göreceksin. Bulacak beni."

 

Sözlerim koridorda yankılandı, sonra geri dönüp göğsüme çarptı. Nefesim düzensizdi, kalbim kulaklarımda atıyordu. Kapıya yaslandım alnım soğuk yüzeye değdi. İçimdeki öfke titreyen bir kararlılığa dönüştü. Babamın kilitleri, anahtarları, kameraları vardı belki ama Doğu'nun beni bulma ihtimali... o ihtimal benden sökülemezdi.

 

Gözlerimi kapadım. En son baktığım gözler geldi aklıma o anın sessizliği, o bakışın "buradayım" deyişi. O beni orada bırakmazdı. Bırakmayacaktı. Çünkü ben onun yanında ilk kez nefes almıştım ve nefes alan birini karanlıkta tutamazsın. Bir iz bırakır. Bir ses bırakır. Bir ihtimal bırakır.

 

"Bulacak beni," diye fısıldadım bu kez. Kapıya değil, kendime. Avuçlarım kapıdan ayrıldı, yavaşça yumruklarımı açtım. Canım yanıyordu ama acı, umudun önüne geçemiyordu. Buradaydım, evet kilitliydim belki. Ama kayıp değildim.

 

Saatler geçti. Ne kadar geçtiğini bilmiyorum. Zaman burada akmıyordu sürünüyordu. Bir noktadan sonra saniyeleri sayarken buldum kendimi. Nefesimle birlikte sayıyordum. Al... bir. Ver... iki. Çünkü başka tutunacak bir şey yoktu.

 

Kolum sızladı. Oraya takıldı gözüm. Az önce, öfkeyle ve inatla, kolumdan çekip çıkardığım kelebeğin ardında bıraktığı yer... önce sadece kızarmıştı. Sonra kanamaya başladı. İnce ince. Uzun süre durmadı. Sanki bedenim de benim gibi direniyordu. En sonunda, yorulur gibi oldu ve kan kesildi. Kolumu kendime doğru çekip baktım. Koca bir morluk yayılmıştı etrafa. Derin, koyu, bana ait ama bana yabancı.

 

Yatağın içinde yarı yatar pozisyondaydım. Kalkmaya cesaret edemiyordum. Çünkü gözüm göğsümün hemen altına, tam ortama denk gelen o büyük bandaja takılıyordu. İlk kez bu kadar net fark ediyordum onu. Sargı kalındı. Gereğinden fazla kalın. O an içimden soğuk bir ürperti geçti. Korktum. Gerçekten korktum. Çünkü bu sadece bir yara değildi bu, bedenimin ölümle temas ettiği yerdi.

 

Hatırlıyordum.

 

Metal vücuduma girdiği anki o ilk hissi hatırlıyordum. Acı değildi önce. Daha çok... bir sıcaklık. Yanlış bir sıcaklık. Sonra ağırlık. Sonra bacaklarımın beni terk edişi. Nefesimin boğazımda kalışı. Ve sonra onun kolları.

 

Doğu.

 

Onun kollarındayken çıkardığı o sesi hatırlıyordum. Feryat değildi belki ama ona çok yakındı. Kontrolünü kaybetmişti. Ellerinin titrediğini, adımı tekrar tekrar söylediğini... sanki adımı söylerse beni burada tutabilecekmiş gibi. O an, her şeyin ortasında, canımın yandığı, gözlerimin karardığı yerde bile... bu, içimde garip bir sıcaklık bırakmıştı.

 

Beni bu hayatta en çok güldüren şeydi belki de bu.

Birinin beni kaybetmekten bu kadar korkması.

 

Ve biliyordum...

Son kez olabileceğini düşündüğüm için, ona ne kadar çok sevdiğimi söylemiştim. Kelimeler zor çıkmıştı ağzımdan ama çıkmıştı. Saklamamıştım. Ertelememiştim. İçimde bırakmamıştım. Şimdi dönüp baktığımda, içimi rahatlatan tek şey buydu. Yarım kalmamıştı o cümle.

 

Eminim...

Doğu'ya ayakta tutan tek şey de buydu.

Benim sesim.

O an söylediğim o cümle.

 

Gözlerimi tavana diktim. Bandajın altındaki sızı hafif hafif kendini hatırlatıyordu. Ama bu sefer acı beni korkutmuyordu. Çünkü hayattaydım. Çünkü söylemem gerekeni söylemiştim.

 

Kapı ufak dokunuşlarla çalındığında irkildim. Sert değildi. Kararlı hiç değildi. Sanki kapıdan içeri girmek isteyen biri değil de, varlığını fark ettirmekten bile çekinen bir gölgeydi. Ardından kapı yavaşça açıldı. O an, gelmesini en son isteyeceğim kişinin geldiğini anladım. Bunu yüzünü görmeden önce hissettim bazı insanlar kapıyı açmadan tanınır.

 

"Ge... gelebilir miyim?" dedi.

 

Sesi o kadar kısıktı ki neredeyse odanın içinde kayboldu. Duyulmamayı göze alarak sorulmuş bir izin gibiydi bu. Cevabımı gerçekten duymayı mı istiyordu, yoksa sadece sormuş olmak için mi soruyordu, ayırt edemedim.

 

"Gel," dedim.

Umursamazca.

 

Sesim düz çıktı. Ne öfke vardı içinde ne davet. Sadece bir izin. Çünkü o an kimsenin varlığı ya da yokluğu bende bir şey değiştirecek güçte değildi. Yatağın içinde yarı yatar haldeydim hâlâ. Başımı çevirmedim. Gözlerim tavandaydı. Bandajın altındaki sızı ritmini bulmuş, varlığını sessizce sürdürüyordu.

 

İçeri birkaç adım attı. Kapıyı arkasından kapatmadı. Bu da bir şey söylüyordu. Kaçmak istersem kaçabileyim diye mi, yoksa kendisi de kaçmaya hazır olduğu için mi... bilmiyorum. Odanın beyazlığına yakışmayan bir tedirginlikle durdu. Ellerini nereye koyacağını bilemedi. Gözleri önce koluma, sonra boynuma uzanan göğsümde ki bandaja, sonra yüzüme kaydı. Bakmaması gereken her yere baktı.

 

"İyi misin?" dedi.

 

Bu soru...

Ne kadar geç kalmıştı.

 

Gülümsedim. Çok kısa. Sadece dudaklarımda. "İyi olsaydım burada olmazdım," demedim. Demek istemedim. Gücüm yoktu. Onunla savaşacak hâlim yoktu.

 

Sessizlik uzadı. O sessizlikte, nefes alışlarını sayabildim. Benimkilerle çakışmıyordu. Hiçbir zaman çakışmamıştı zaten.

 

"Otursana," dedim. Yatağı işaret etmedim. Karşıdaki sandalyeyi gösterdim. "Ayakta durma. Burada kimse güçlü görünmek zorunda değil."

 

Oturdu. Sessizce.

 

Yüzündeki yaralara baktım. Dikkatli baktım. Kaçamak değil, kaçamayacak kadar dikkatli. Dudak kenarındaki morluk, kaşının üstünde ince bir çizik... Zamanında temizlenmemiş, aceleyle geçiştirilmiş yaralar. Acının kendisi değil, ardında bıraktığı izlerdi asıl canımı yakan.

 

Bir an...

Çok eski bir yere gitti aklım.

 

Çocukken eve her geldiğimde, sınırlı sürem olduğunu bilirdim. Annemin sesi, babamın bakışı, evin saati... Hepsi geri sayardı. Ve o kısacık sürede istediğim tek şey vardı. Onunla sokakta oyun oynamak. Başka hiçbir şey değil. O arkadaşlarıyla futbol oynarken, ben köşeden geçip onları izlerdim. Topun peşinden koşamazdım. Sadece bakardım. Onun arada bir başını çevirip beni aramasını beklerdim. O bakış bana yeterdi.

 

Şimdi de ona bakıyordum ama bu sefer köşede ben yoktum. Ortadaydım. Yaralıydım. Kilitliydim.

 

Ve sanki...

Bu sefer o beni istiyordu.

 

Gözlerimiz bir yerde buluştu. Uzun sürmedi ama yetti. İkimizin yüzünde de aynı ifade vardı. Hüzünle çaresizliğin birbirine karıştığı, kelimeye dökülmeyen bir kabulleniş. Ne ben ondan bir şey istiyordum, ne o benden bir şey bekliyordu. İkimiz de aynı duvara toslamıştık. Aynı yerden yaralıydık.

 

"Özür dilerim," dedi kısıkça.

 

Sesindeki kırılma, kelimenin kendisinden daha ağırdı. Sanki bu özür bugüne ait değildi yıllardır biriken, yanlış yerde susmuş, yanlış zamanda yutulmuş bütün cümlelerin içinden süzülüp gelmişti. Başını kaldırmadı. Gözleri hâlâ yüzümdeydi ama bakmıyordu. Bakmaya cesareti yoktu belki.

 

O an içimde bir şey yerinden oynamadı. Affetmek gibi bir ferahlık gelmedi. Öfkelenmek de istemedim. Sadece çok derin bir yorgunluk çöktü içime. Çünkü bazı özürler geç kalır. Geç kaldıkları için de iyileştirmez, sadece gerçeği daha görünür kılar.

 

"Bunu şimdi mi söylüyorsun?" demedim.

"Bunun bana ne faydası var?" da demedim.

 

Sustum.

 

Yüzündeki yaralara bir kez daha baktım. O morluklar, o çizikler... Sanki ikimiz de aynı yerden geçmiş, ama farklı yönlere savrulmuştuk. O içine kapanarak büyümüştü, ben dışarıda sertleşerek. İkimizin de elinden çocukluğumuz alınmıştı ama kimse bunu fark etmemişti.

 

"Özür dilerim," dedi bir kez daha. Bu sefer sesi daha da küçüktü. Sanki duyulmazsa, sorumluluğu da azalacakmış gibi.

 

"Biliyorum," dedim sonunda. Sesim yumuşaktı ama mesafeliydi. "Biliyorum üzgün olduğunu."

Başımı hafifçe yana çevirdim. Göğsümdeki bandaj kendini hatırlattı. Canım yandı. Ama bu acı tanıdıktı adı olan bir acıydı. Onunki ise isimsizdi.

 

"Keşke," diye başladı. Cümlesi havada kaldı.

 

Keşke'ler... En zararsız kelime gibi görünürler ama en çok yarayı onlar açar. Çünkü değiştirmezler, sadece hatırlatırlar. "Keşke deme," dedim. "Keşke'lerin bende açacak yeri kalmadı."

 

Başını eğdi. Omuzları düştü. İlk kez gerçekten küçüldüğünü gördüm. O an çocukluğumdaki o sahne geldi gözümün önüne sokakta top oynayan çocuklar, köşede duran ben, başını çevirip beni arayan o bakış. O zaman da bir şey dememiştik. Şimdi de demiyorduk.

 

Ama ikimizin yüzünde de aynı ifade vardı.

Hüzün.

Çaresizlik.

 

Ve ilk kez şunu düşündüm:

Bazı insanlar hayatımıza zarar vererek girmez.

Bizi koruyamadıkları için yaralarlar.

 

Bu, onları masum yapmaz.

Ama hikâyeyi biraz daha acı kılar.

 

"Aslında her şey benim suçum," dedi. Kelimeler ağzından ağır ağır döküldü, sanki her biri biraz daha bastırıyordu omuzlarını. "O Dilan'a inanıp güvenmeseydim... onu kaçırmasaydım... sen hiç Mardin'e gelmeyecektin."

 

Bir an sessiz kaldım. Sözleri odamın içinde dolaştı, duvarlara çarpıp geri geldi. Suç diye adlandırılan şeyin ne kadar kolay el değiştirdiğini düşündüm. İnsan, dayanamadığı yerde suçu alır, cebine koyar acıyı taşımaktan daha kolay gelir bazen.

 

Başımı yastığa biraz daha yasladım. Göğsümün altındaki bandaj hafifçe sızladı. Acı vardı ama bu acı, konuşmama engel olacak kadar değildi. Ona baktım. Yüzündeki çizgiler, biraz önceki özrün ardından daha belirginleşmişti. Kendini cezalandırmak ister gibi bakıyordu.

 

"Hayır," dedim. Sesim yüksek değildi ama netti. "Her şey senin suçun değil." Bir nefes aldım, kelimeleri tartarak. "Ve her şey benim de değil."

 

Elimi yavaşça kaldırdım, kolumdaki morluğa baktım. "Biz böyle öğrendik," dedim. "Suç bulmayı. Birinin üzerine bırakmayı. Çünkü başka türlü bu ağırlıkla yaşanmaz." Gözlerimi yeniden ona çevirdim. "Ama Mardin'e gelmemin nedeni tek bir kişi değildi. Dilan da değildi. Doğu da değildi. Babam da değildi."

 

Bir an durdum. "Benim gelmem gerekiyordu," dedim. "O yolun bir yerinde durmam gerekiyordu." Gözleri doldu. Başını salladı ama ikna olmuş gibi değildi. "Ben seni oraya sürükledim," dedi. "Bir yanlışın içine çektim."

 

"Yanlışlar," dedim yavaşça, "tek başına olmaz. Birikir." Dudaklarımda silik bir gülümseme belirdi acı bir gülümseme.

 

Ona biraz daha yaklaştım, sesimi düşürdüm. "Ama sonuç... tek bir kişinin sırtına asılacak kadar basit değil."

 

O an yüzlerimizde yine aynı ifade vardı. Hüzünle çaresizlik. İkimiz de geçmişte bir kapıyı yanlış zamanda açmıştık belki. Ama şimdi, aynı odada, aynı kilidin içindeydik.

 

"Suçu taşıyarak beni kurtaramazsın," dedim. "Beni kurtaracak tek şey... gerçeği olduğu gibi bırakmak."

 

Sessizlik çöktü. Bu sefer ağır değildi. Daha çok, nefes alınabilir bir sessizlikti. İçimden geçirdim. Suç, insanı bir arada tutan bir bağ değildir. Bazen sadece, iyileşmenin önünde duran son engeldir.

 

"Ağabey," dedim.

 

Kelime ağzımdan çıktığı an, yıllar geriden gelmiş gibiydi. Sanki orada bekliyormuş da ben ancak şimdi hatırlamışım gibi. Diline dolanmış eski bir ses, eski bir bağ. Ben bile şaşırdım çıktığına. Çünkü bu kelimeyi söylemeyeli çok olmuştu belki de ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar korunmasız söylemiştim.

 

Eğik duran başı bir anda hızla kalktı.

 

Gözleri bana kilitlendi. O bakışta bir şey kırıldı. Az önceki suçluluk, o ağır yük, bir anlığına yer değiştirdi. Yerine şaşkınlıkla karışık bir sarsıntı geldi. Sanki ben onu değil, o beni çağırmışım gibi. Sanki bu kelimeyle ona unuttuğu bir yerini hatırlatmışım gibi.

 

"Ne... ne dedin?" demedi.

Ama gözleri bunu sordu.

 

Ben sustum. Çünkü o kelime açıklama istemezdi. Ya kabul edilirdi ya da reddedilirdi. Ortası yoktu.

 

Boğazım düğümlendi. Göğsümdeki bandaj hafifçe sızladı ama aldırmadım. "Ağabey," demek ondan bir şey istemek değildi. Onu affetmek de değildi. Bu, sadece şuydu: Bağ hâlâ oradaydı. Kopmuş, zedelenmiş, paslanmış ama tamamen yok olmamıştı.

 

O an yüzündeki yaralar daha belirgin göründü gözüme. Sadece tenindeki değil, yıllardır taşıdığı, kimseye göstermediği yaralar. Omuzları hafifçe düştü. Güçlü durmaya çalışan biri değil de, ilk kez ne yapacağını bilmeyen biri gibi.

 

Ben başımı çok az yana eğdim. Ne meydan okur gibi ne yalvarır gibi. Sadece oradaydım. "Beni buraya getiren yanlışlar kadar," dedim yavaşça, "beni ayakta tutan şeyler de var." Nefes aldım.

 

"Doğu," dedim.

Sesim bu kez tereddüt etmedi. "O yanlışların içinde... en doğru şeydi."

 

Bu cümleyi kurarken içimde bir huzur oldu. Kısa, sessiz ama gerçek bir huzur. Çünkü ilk kez savunmuyordum. Açıklamıyordum. Kanıtlamaya çalışmıyordum. Sadece teslim ediyordum gerçeği.

 

"Ona gitmek bir kaçış değildi," dedim. "Bir kayboluş hiç değildi. Ben kendime orada rastladım." Gözlerim bir an uzaklara kaydı, sonra yeniden onun yüzüne döndü. "Herkes beni bir yere koymaya çalışırken, o bana bir yer açtı."

 

Ağabeyim sustu. Başını eğmedi bu kez. Kaçmadı. Dinledi. Dinlemek de bazen kabul etmektir.

 

"Yanlışlar vardı," dedim. "Evet. Çoktu. Ben de yaptım. Sen de yaptın. Babam da." Yutkundum. "Ama Doğu... o yanlışların toplamı değildi. O, onların içindeki tek doğruydu."

 

Söylerken sesim titremedi. Çünkü bu bir savunma değildi bir sonuçtu. Göğsümün altındaki bandaj sızladı ama bu sefer acı, sözümü kesmedi. Sanki bedenim bile bu cümleye itiraz etmiyordu.

 

"Beni koruduğu için değil," dedim. "Benim yerime karar verdiği için değil. Sadece... yanımda durduğu için."

 

Ağabeyimin gözlerinde bir şey yumuşadı. O sert, suçla dolu bakış dağıldı. Yerine, geç kalmış bir kabulleniş geldi. Dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Belki de söyleyecek bir şey kalmadığını fark etti.

 

"Benim nefes aldığım yerdi," dedim son kez. "Ve yanlışların arasında nefes almak... bazen insanın hayatta kalma şeklidir."

 

 

Başını kaldırıp çekinerek baktı bana. "Ben sevmenin ne olduğunu onun yanında anladım. Bu bir anda olmadı. Büyük cümlelerle,yüksek seslerle gelmedi. Sessizdi. Günlerin arasına saklanmıştı. Beni izlediği anlarda, susarken bile yanımda duruşunda, sorular sormadan anlamaya çalışmasında. Sevmenin sahip olmak değil, alan açmak olduğunu onun yanında öğrendim."

 

Göğsümü baskılayan ağrı ben konuştukça hızlanmaya devam etti ama ben onu anlatmayi bırakmadım. "Onunla birlikteyken eksilmedim. Küçülmedim. Bir yere sığmaya çalışmadım. İlk kez biri bana bakarken, benden bir şey almayı değil, benimle birlikte durmayı seçti. Yanında güçlü olmam gerekmiyordu. Kırılganlığımı saklamadığımda da kalıyordu. Sevgi buysa... Ben bunu daha önce hiç tatmamıştım. Onun yanında korku yoktu demiyorum. Ama korkunun hükmü yoktu. Kararlarımı başkası vermiyordu. Yanlış yaptığımda bile, o yanlış benimdi. Ve bu, insanın omuzlarına ağır bir yük gibi değil, kendi hayatının sorumluluğu gibi oturuyordu. İşte ben bunu sevdim Baran. Sevmenin sizin bildiğiniz gibi kurtarmak olmadığını, boğmak olmadığını, "senin için en iyisini ben bilirim" demek hiç olmadığını... onunla öğrendim. Sevgi, yanında nefes alabildiğin bir sessizlikti. Konuşmasan bile anlaşıldığın bir yerdi. Belki bu yüzden vurulduğum an bile, korkudan çok ona bakabildim. Çünkü sevildiğini bilen bir insan, son ana bile yalnız girmez. Şimdi buradayım. Kilitli bir odada, yaralı bir bedenin içinde. Ama içimde hâlâ onun yanında öğrendiğim o şey var. Sevmenin ne olduğu. Ve bunu bir kez öğrendin mi... Kimse senden geri alamaz."

 

Baran gözlerini kaçırmadı, sözümü kesmedi. Sadece dinledi.

 

Sonra sustum.

Ve o sessizliğin içinde ona döndüm. "Baran," dedim, "yardım et bana." Sesim titredi ama geri adım atmadım.

 

"Bana bir hayat borçlusun. Şimdi o borcu ödeme vakti. Yardım et. Doğu'yla konuşmam lazım. En azından sesimi duysun."

 

Bir an durdum, nefes aldım. İçimdeki korku kelimelere döküldü. "O mahvolmuştur şimdi. Çıldırmıştır. Her şeyi yakar... Kendini de yakar, etrafındakileri de. Kimseye zarar gelmeden önce onunla konuşmam lazım. Ona ulaşmam lazım."

 

Baran uzun süre sustu. Yüzüme baktı ama bakışlarında alıştığım o sertlik yoktu. Yorgundu. Belki ilk kez bu kadar yorgundu.

 

Sonra derin bir nefes aldı.

 

"Rona..." dedi.

Sesini alçalttı. "Doğu dediğin gibi kolay biri değil. İçindeki yangını ben senden önce tanıdım. Kontrolünü kaybetti mi, durdurmak zor olur."

 

Bir adım attı bana doğru.

 

"Biliyorum, seviyorsun. İnandığını da biliyorum. Ama ben de ağabeyinim. Seni ateşin ortasına atamam."

 

Kalbim sıkıştı, tam konuşacaktım ki devam etti.

 

"Şunu da biliyorum," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Eğer sen konuşmazsan... o gerçekten her şeyi yakar."

 

Bir an durdu. Çenesini sıktı.Baran ağzını açtığı anda anladım."Babam—" dedi daha, gerisini duymak istemedim.

 

Bir anda içimde ne varsa patladı.

 

"Bu saatten sonra babam falan yok Baran!" dedim.

"Ben sana ne anlattım? Sen beni hâlâ anlamıyor musun?"

 

Sesim yükseldi, geri çekilmedim.

 

"Taş kafanın içinde hâlâ kendi doğruların, kendi korkaklığın dönüp duruyor. Yıllardır aynı şey! Ve şimdi beni de o korkaklığa sürüklüyorsun."

 

Elimi göğsüme vurdum.

 

"Ben sen değilim, Baran.

Duydun mu beni?

Ben sen değilim."

 

Nefesim sertleşti, kelimelerim keskinleşti.

 

"Sen susmayı seçtin, ben yanmayı seçtim. Sen kaçtın, ben kaldım. Sen her şeyi 'olmaz' diyerek erteledin, ben bedelini ödeyerek yaşadım."

 

Gözlerinin içine baktım, kaçmasına izin vermedim.

 

"Beni kendinle karıştırma.

Kendi korkularını bana miras bırakmaya çalışma.

Çünkü ben o yükü taşımayacağım."

 

Son cümleyi fısıldar gibi ama net söyledim. "Ben Rona Karahanlıyım. Ve Doğu'yla konuşmadan kimse beni burada tutamayacak!"

 

"Çık dışarı!" diye bağırdım.

Sesim duvarlara çarptı, geri döndü ama geri adım atmadım. "Çık! Korkaklığını da al, yanlışlarını da al ve defol git!"

 

Elim kapıyı işaret etti, titremedi. "Git! Kapının önünde pişman ol. Çünkü benim hayatımda artık sizin kararlarınıza yer yok!"

 

Nefesim kesildi ama sözlerim kesilmedi.

 

"Yıllarca sustum, katlandım, bekledim. Başkalarının doğrularıyla yaşadım. Bundan sonra yok. Bitti."

 

Bir adım daha attım, gözlerim dolu ama başım dimdikti.

 

"Defol!" Tek kelime etmeden gözlerime dahi bakmama hızlı adım lanet çıkıp kapıyı babası gibi ardından kitlememişti.

 

Bedensel bir acı beklerken, kurşun etime değil ruhuma saplandı. Acı bir noktada değil, her yerdeydi adı yoktu, yeri yoktu ama ağırlığı vardı.

 

Olan biteni düşünerek anlamaya çalıştım. Olmadı. Akıl geride kaldı, olaylar önümden hızla geçti. Mantık yetişemedi. Nerede olduğumu bilmiyordum. Ayaklarım bir yere basıyor gibiydi ama ben orada değildim. Kendimden uzaklaşmıştım. Gözlerimi her kapattığımda başka bir zamana savruldum. Açtığımda ise bambaşka bir yerdeydim. Zaman bütünlüğünü kaybetmişti. Kan yoktu, çığlık yoktu. Ama içimde bir şeyler bir bir çöktü. En tehlikeli yıkım buydu kimsenin görmediği.

 

Doğu'yu özlemiştim. Bunu yüksek sesle söylemedim, kimseye açmadım ama içimdeki her boşluk onun adını taşıyordu. Günler geçiyordu, kapılar kapanıyor, yüzler değişiyordu ama eksilen hiçbir şey yerine dolmuyordu. Özlem dediğin şey bazen insanın göğsüne çöken bir ağırlık olur bazen de durup dururken gelen bir nefes darlığı. Benimkisi ikisiydi de. Onun sesi olmadan geçen her an, sanki yarım kalmış bir cümle gibiydi.

 

Gözlerimi kapattığımda hep aynı yere dönüyordum. Aynı bakışa, aynı suskunluğa. Doğu'nun yanında öğrendiğim şey, sevmenin sadece mutlu etmek olmadığını, bazen insanı yerle bir eden bir hâl olduğunu bilmektir. Onu özlerken kendimi de özlüyordum aslında onun yanındayken olduğum hâlimi, korkmadan bakan, kaçmayan Rona'yı. Şimdi her şey çok sessizdi. Ve o sessizliğin içinde en çok onun yokluğu bağırıyordu.

 

Gün mü geçmişti, gece doğmuştu güneş mi batmıştı bilmiyorum. Zamanın bir adı kalmamıştı artık. Sadece ağır bir boşluk vardı. Derken kapının kilidi yavaşça döndü. O metal sesini duydum. Ardından içeri birilerinin girdiğini hissettim. Gözlerimi zorla araladığımda beyaz önlüklü bir doktorun, hemen arkasında da bir hemşirenin içeri girdiğini gördüm. Kapı tam kapanmamıştı aralıkta çok az bir görüş mesafesi kalmıştı ama yetti. Kapının önünde bir adam dikiliyordu. Kımıldamıyordu. Oradaydı. Bekliyordu.

 

Doktor bana doğru eğildi, yüzünde alışılmış o sakin ifadeyle.

"Hastamız gözlerini açtı, çok sevindik," dedi.

Sonra sesi biraz daha yumuşadı.

"Nasıl hissediyorsunuz kendinizi, Rona Hanım?"

 

"İyiyim," dedim.

Sesim ifadesizdi. Sanki bana ait değildi.

 

Doktor başını salladı, dosyaya baktı. Konuşurken kelimeleri seçiyordu tıbbi, mesafeli, alışılmış bir dille.

 

"Çok zor bir ameliyat atlattınız," dedi. "Başınıza gelen olay oldukça vahimdi. Kurşun göğüs boşluğuna girmiş, ciddi bir iç kanama riski oluşturmuş. Şanslısınız mermi birkaç santim daha kalbe doğru ilerleseydi, şu an bu konuşmayı yapıyor olmazdık."

 

Hemşireye kısa bir bakış attı, sonra devam etti. "Akciğerde kontüzyon vardı, damar hasarı kontrol altına alındı. Şu an yoğun bakım süreciniz tamamlandı ama hâlâ kritik sayılırsınız. Vücudunuz ciddi bir travma yaşadı. O yüzden zaman zaman bilinç kaymaları, mekân ve zaman algısında karışıklıklar yaşamanız normal."

 

Dosyayı kapattı.

 

"Bir süre istirahat edeceksiniz. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. Böyle olaylardan sonra sadece beden değil, zihin de iyileşmeye ihtiyaç duyar, Rona Hanım."

 

"Peki," dedim, sesim hâlâ sakin ama altı çiziliydi,

"siz bir hastanın bilinci kapalıyken hastaneden kaçırılması hakkında ne düşünüyorsunuz, doktor bey?"

 

Doktor bir an durdu. Dosyayı kapatırken parmakları istemsizce sertleşti. "Bu konu hakkında da bir fikriniz var mı?" diye devam ettim. "Yani bu da tıbbi literatürde 'çok vahim' sayılan olaylardan mıdır sizce?"

 

Bakışlarımı ondan ayırmadım.

 

Doktorun yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Gözleri dosyadan bana, benden kapıya kaydı. Boğazını temizledi. Konuşmak istemediği belliydi.

 

"Şey..." dedi,

"yani... bu tür durumlar... her vakanın kendi içinde değerlendirilmesi gerekir tabii."

 

Sustum. Bekledim. Kaçmasına izin verdim.

 

"Sonuçta," diye devam etti, kelimeleri özenle seçerek, "biz burada tıbbi süreci konuşuyoruz. Detaylar... detaylar başka mercilerin konusu."

 

Kaşımı bile kaldırmadım. "Yani," dedim, "vahim değil mi?"

 

Doktor hafifçe başını eğdi. Net bir evet çıkmadı ağzından. "Ben... yorum yapmam uygun olmaz," dedi. "Yanlış anlaşılmak istemem."

 

"Ben de yanlış anlaşılmak istemem, doktor bey. Ama buradan çıkar çıkmaz, sizin hakkınızda çok vahim şeyler olacağından emin olun."

 

Sesim sakindi, neredeyse yumuşaktı.

Tehdit değilmiş gibi... Ama her kelimesi yerini bulacak cinstendi.

 

"Siz," dedim, "böyle şeylere alışkın olabilirsiniz. Dosyalar, suskunluklar, kem küm edilen cümleler... Günlük rutininizdir belki."

 

Doktor yutkundu. Gözleri bir an kapıya kaydı, sonra bana döndü.

 

"Ama emniyet güçleri," diye devam ettim,

"pek de böyle şeylerden hoşlanmıyor. Bilinci kapalı bir hastanın izinsiz şekilde hastaneden çıkarılması, kameraların devre dışı kalması, imzaların havada kalması..." Bir an durdum. Gülümsedim. Gülümseme sayılmazdı aslında, daha çok soğuk bir çizgiydi.

 

"Yanlış anlaşılmak istemem tabii," dedim.

"Ben sadece olanı anlatırım. Yorumu başkaları yapar."

 

Oda sessizleşti.

Bu sefer susan bendim.

 

Hemşire bir anda araya girdi. Telaşlıydı, belli etmemeye çalışıyordu ama sesi aceleyle yükseldi.

 

"Doktor bey, isterseniz..." dedi, "Rona Hanım'ın günlük ilaçlarını verelim. Gün içinde tetkikleri de yakından takip ederiz. Şeker, tansiyon... Hepsi kontrol altında olur."

 

Doktor başını hızlıca salladı. Gözlerime bakmadı.

 

"Evet," dedi kısa bir tonla,

"ilaçlarını verelim. Gün içi takipleri aksatmayın."

 

Sonra kapıya yöneldi.

Bir şey daha söyleyecek gibiydi ama vazgeçti.

Kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı.

 

Hemşire komodinin üzerine birkaç ilaç koydu. Bardakla suyu uzattı bana. Elleri titriyordu.

 

"Bunları almanız gerekiyor, Rona Hanım," dedi.

"Sakinleştirici ve ağrı kesici. Birazdan tansiyonunuza da bakacağım."

 

Hemşire yatak kenarını toparladı, gözlerime bakmamaya özen gösterdi.

Sonra o da kapıya yöneldi.

 

Kapı kapandı.

 

İlacın etkisiydi büyük ihtimalle. Ben de zaten direnmedim. Gözlerim yavaş yavaş ağırlaştı, kirpiklerim birbirine değmeye başladı. Uykuya mı daldım, bayıldım mı ayırt edemedim. Zaman yine kaydı elimden. Ne kadar geçti bilmiyorum.

 

Bazen uyandım, bazen tekrar uyudum. Aralarda zaman algımı tamamen yitirdiğim anlar oldu. Saatler mi geçti, günler mi... bilmiyorum. Rüyalar gördüm. Bazılarında yanımdaydı. Sessizce oturuyor, bana bakıyordu. Konuşmuyordu ama oradaydı. Varlığı yetiyordu.

 

Sonra kabuslar geldi.

Silah sesi. Aynı an. Aynı karanlık.

Tekrar vurulduğum ana döndüm. Göğsüm sıkıştı, nefesim kesildi. Uyandım sandım ama uyanmamıştım. Acı hâlâ içimdeydi.

 

Gözlerimi her açtığımda gerçeğe mi döndüğümü, yoksa başka bir yere mi savrulduğumu anlayamadım.

 

Saçlarımın arasında bir el hissettim. Sıcak, yumuşak... ama gözlerim ağrıdığı için açamıyordum. Hissediyordum, dokunuşun sıcaklığını, parmakların hafif titremesini. Ve o koku... çok tanıdık bir koku. Bir anda zihnimde bir köprü kuruldu, yıllar öncesine, çocukluğuma.

 

Başucumda oturuyordu. Gözlerim henüz açılmasa da, varlığını biliyordum. Annem... saçlarımı okşuyordu. Parmak uçları nazikçe dolaşıyor, yumuşak bir ritimle saçlarımı düzeltiyordu. Sesi hafif, titrek ama doluydu: "Rona... benim güzelim... ah, benim bahtsız kuzum..."

 

Gözlerim yavaşça açılmaya başladı, bulanık bir ışık içinde annemin yüzünü seçebildim. Gözlerime bakıyordu. Gözleri dolu, ama gülümsemesi hâlâ sıcak ve güven vericiydi. "Rona," dedi, sesi neredeyse fısıldıyordu, "bu kadar acı çektin, ben biliyorum... ama sonunda uyanabildin. Canım kızım, benim küçük kuzum... ah, seni böyle görmek... kalbim parçalanıyor."

 

Elini saçlarımda gezdirdi, başımı hafifçe tuttu, gözlerimle buluştuğunda derin bir özlem ve koruma vardı bakışlarında. "Senin başına gelenler... ah, benim zavallı kuzum, bu kadar zor olamaz... ama inan, seni bırakmayacağım. Her zaman yanında olacağım. Her zaman... gözlerimden hiç eksik olmayacaksın."

 

Nefesini hissediyordum. Hafif titriyordu ama kararlıydı. "Rona... benim güzelim, bu dünyada ne kadar fırtına varsa, ben oradayım. Seni korumak için... her şeyi göze alırım. Seni yalnız bırakmayacağım, ah benim bahtsız kuzum..."

 

Kelimeleri bir melodi gibi kulaklarımda yankılandı. Ağrım, korkum ve özlemim, bir anda hafifledi. Annemin varlığı, sıcaklığı, bütün karanlığı yavaşça eritiyordu.

 

"Anne..." dedim.

 

Sesim zor çıktı, sanki boğazıma takıldı. O kelimeyle birlikte içimde ne varsa çözüldü. Annemin eli saçlarımda bir an durdu, sonra daha sıkı okşadı. Eğildi, yüzünü bana yaklaştırdı.

 

"Buradayım," dedi hemen.

"Buradayım güzelim. Korkma."

 

"Anne... ben Doğu'yu görmek istiyorum," dedim.

 

Sesim çok zayıftı ama kararlıydı. O kelimeyi söylediğim anda annemin eli saçlarımda durdu. Bir anlık bir sessizlik oldu. Nefesini hissettim; derin, ağır bir nefes.

 

Başımı okşayan eli tekrar hareket etti ama bu kez daha yavaştı. "Biliyorum," dedi usulca. "Kalbin onu istiyor."

 

Başımı biraz daha göğsüne yaklaştırdı, sesi yumuşadı ama içinde korku vardı.

 

"Doğu senin yarandır kızım," dedi.

"İnsanın yarasıyla kavuşması kolay olmaz." Gözlerimi açtım, ona baktım.

O bakışta her şey vardı rica, özlem, kararlılık.

 

Annem gözlerimi kaçırmadı.

 

"Ben engel olmayacağım," dedi sonunda sessizce.

"Ama güçlü olacaksın. Onu görmek, iyileşmek kadar ağır olabilir."

 

Saçlarımdan bir tutamı kulağımın arkasına koydu.

 

"Eğer bu kalbin isteğiyse," dedi,

"önce ayakta durmayı öğrenmelisin.."

 

Sonra alnıma hafifçe dokundu. "Dinlen şimdi," dedi. "Zamanı geldiğinde... o da gelir."

 

"Anne..." dedim, doğrulmaya çalışarak.

 

Daha kalkamadan elini kaldırdı.

"Şişt," dedi.

Parmağını dudaklarına yasladı. Sesinde sertlik yoktu ama itiraz kabul etmeyen bir sakinlik vardı. Susturdu beni. Başımı tekrar yastığa bastırdı. "Şimdi konuşmak yok," dedi fısıltıyla.

"Dinle."

 

Saçlarımı yeniden okşamaya başladı. Sonra sesi biraz daha alçaldı, sanki duvarların bile duymasını istemiyordu. Kameraya baktı, "Sesleri algılamıyor" dedi.

 

"Deliye dönmüş. Her yeri talan etmiş. Her taşın altına bakmış. Seni aramış." Kalbim göğsümde sertçe vurdu. Nefesim sıkıştı. "Kimseyi dinlememiş," diye devam etti. "Yaşıyor musun, ölü müsün bilmiyormuş. Sadece seni bulmak istemiş."

 

Gözlerim doldu. Başımı çok az yana çevirdim, dudaklarım aralandı ama ses çıkmadı.

 

"Ben de..." dedi annem,

"biriyle haber yolladım ona."

 

O an içimde bir şey durdu.

Zaman durdu.

Kanım soğudu.

 

Bakakaldım.

Duyduklarıma inanamıyordum.

 

"Anne..." demek istedim yine.

Ama bu sefer kelime bile çıkmadı.

 

Annem gözlerime baktı. Bakışı netti.

 

"Biliyor artık," dedi.

"Yaşadığını iyi olduğunu biliyor."

 

Annem saçlarımı okşarken, fısıldadı.

"Rona... ona bir resmini yolladım."

 

O kelimeler bir anda içimi karıştırdı. Kalbim hızla çarpmaya başladı, gözlerim bulanık ama dikkatle anneme takılıydı.

"Ne...?" diyebildim ama sesim titriyordu, boğazımda düğümlenmişti.

 

Annem derin bir nefes aldı, parmakları hâlâ saçlarımın arasında geziniyordu.

"Evet," dedi, sesi titrek ama kararlı. "Gönderdim... gördü. Seni... yaşıyor olduğunu biliyor artık."

 

Birden gözlerim doldu. Yavaşça doğrulmaya çalıştım, kalbim sanki göğsümden fırlayacak gibiydi.

"Anne..." dedim, ama kelimeler boğazımda takıldı.

 

Annem parmağını dudaklarıma bastırdı, tekrar:

"Şşşt... sakin ol, kızım. Şimdi sus. Zamanı geldiğinde her şey olacak."

 

Başımı hafifçe kaldırdım, gözlerim annemin gözlerinde dolaştı. Orada hem korku hem umut vardı. Her şeyi görüyordu, biliyordu... ve bana güven veriyordu.

 

"Artık bir yolu var, Rona," dedi yavaşça.

"Artık seni, bulacak. Ama sen de hazır olmalısın. Güçlü olmalısın. İyileşmek kadar ağır olabilir, ama sen çok güçlü bir kadınsın biliyorum sen benim kızımsın."

 

Annem başucumda biraz daha eğildi. Sesi alçaktı, sanki duvarlar bile duymasın ister gibiydi.

 

"Bu kadar yapabildim," dedi. "Elimden ancak bu kadarı geldi."

 

Gözlerime baktı. Suçluluk vardı bakışlarında.

 

"Baban şüphelenir diye daha fazlasını yapamadım. Yerimizi söyleyemedim. Anla beni kızım... başka çarem yoktu."

 

Sözleri içime ağır ağır indi ama öfke duymadım. Onun korkusu da bendendi.

 

"Ama şunu biliyorum," dedi, sesi bu kez daha kararlıydı. "Onun içinde yatan ateş seni bulacak. O ateş kolay kolay sönmez."

 

Saçlarımı tekrar okşadı, beni yatıştırmak ister gibi. "Şimdi lütfen sakinleş," dedi. "Yaran çok taze. Bedenin daha yeni toparlanıyor. Biraz dinlenmen, iyileşmen gerekiyor."

 

Elini elimin üzerine koydu. "Güçlen," dedi fısıltıyla. "Çünkü seni bulduğunda, ayakta olman gerekecek."

 

"Anne... neden... neden bana yardım ediyorsun?" dedim, sesim hâlâ titrek ve kırık.

 

Annem bana yaklaştı, alnımı tekrar öptü. Gözleri doluydu ama gülümsemesi sıcak ve güven vericiydi.

 

Annem yatağın yanına çömeldi, elleriyle ellerimi tuttu, gözlerime bakıyordu. Gözleri doluydu ama bakışı kararlı ve sıcaktı.

 

"Rona... senin yanında olamamak, seni koruyamamak... bunun acısını yıllardır içimde taşıyorum," dedi yavaşça. "Sana bunu borçluyum, benim güzel kızım... sana bambaşka, tarifsiz güzel şeyler borçluyum."

 

Saçlarımı okşadı, başımı hafifçe göğsüne çekti.

"Biliyorum, affet bizi... Biliyorum ki bazen korkularımız, hatalarımız seni üzdü, seni yalnız bıraktı. Ama inan bana, her zaman seni düşündük, her zaman seni sevdik."

 

Bir an durdu, nefesini kontrol etti, sonra devam etti "Senin acını hissetmek, senin yaralarını görmek... hayatımızdaki en büyük yük oldu. Ama şimdi buradasın. Gözlerimin önündesin. Yaşıyorsun. Ve ben sana dokunabiliyorum. Sana destek olabiliyorum. İşte bu... işte bu her şeye değer, Rona."

 

Başımı alnına yasladım, gözlerimden sıcak yaşlar süzüldü.

"Teşekkür ederim... anne," dedim, sesi boğuk ama içten.

"Gerçekten... her şey için.

 

Annem hafifçe gülümsedi, gözleri parladı, başımı yeniden okşadı. "Dinlen artık, kuzum. Güç toplaman gerek. Yaran çok taze ama biraz sabır, biraz zaman... iyileşeceksin. Ve her zaman yanında olacağım."

 

Yavaşça ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Son bir kez arkamdan baktı ve fısıldadı:

"Güçlü ol, Rona... Her şey yoluna girecek, söz veriyorum."

 

Kapı yavaşça kapandı.

Yatağımda, alnımda hâlâ onun sıcaklığını hissederek, gözlerim dolu dolu ama içimde derin bir huzurla nefes aldım.

 

Doğu'ya benden haber gitmesi beni bir nebze olsun mutlu etmişti.

 

En azından hayatta olduğumu, iyileşmeye başladığımı görmek, onun içinde bir nebze olsun rahatlama yaratacaktı. Belki öfkesini bir parça dindirecek, belki de kalbinde korku ve endişeyi hafifletecekti.

 

Bir an olsun nefesim düzelmişti.

Biliyordum ki hayatta olduğumu bilmek, onun için bir işaret, bir umut ışığı olacaktı. Ve ben bu ışığı beklemek için biraz olsun huzur bulabilirdim.

 

 

Mardin'in keskin ayazı, Doğu'nun yüzüne bir kırbaç gibi çarpıyordu. Günlerdir gözüne uyku girmemiş, heybetli omuzları aradığı kadının yokluğuyla çökmüştü. Mezopotamya ovasına tepeden bakan bir uçurumun kenarında, tespihinin tanelerini sabırla değil, öfkeyle çekiyordu. Şehrin ışıkları aşağıda bir deniz gibi parlıyordu ama Doğu için her yer zifiri karanlıktı.

 

Tam o sırada, korumaların hareketlendiğini, silahların emniyet seslerini duydu. Karanlığın içinden küçük, cılız bir karaltı belirdi. Üstü başı toz içinde, ayağındaki ayakkabılar birkaç numara büyük, üzerinde sadece eski bir hırka olan yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk... Çocuğun elinde beyaz, buruşmuş bir zarf vardı.

Korumalar önünü kestiğinde çocuk korkuyla geri çekildi. Doğu, çatallanmış sesiyle gürledi,

"Bırakın! Gel... Gel buraya çocuk, korkma."

Çocuk, titreyen adımlarla Doğu'nun heybetli gölgesine sığındı. Gözleri kocaman, bakışları ürkekti. Elindeki zarfı Doğu'ya uzatırken fısıldadı.

 

"Bir adam verdi bunu... 'Ona götür' dedi."

Doğu zarfı havada kapar gibi aldı. "Kim bu adam?, neyin nesidir?"

 

Çocuk başını iki yana salladı. "Bilmem ki ağam... Yüzünde siyah bir bez vardı, sadece gözleri görünüyordu. Motora binip rüzgar gibi gitti, yetişemedim."

 

Doğu, bakışlarını korumalarına çevirip sadece başıyla bir işaret yaptı. Bu, "Çocuğu doyurun, cebini harçlıksız bırakmayın" demekti. Korumalar çocuğu uzaklaştırırken, Doğu'nun dünyası elindeki o küçük zarfa hapsolmuştu.

 

Elleri ilk kez titriyordu. Zarfı yavaşça, sanki içinde kutsal bir emanet varmışçasına yırttı. İçinden bir kağıt ve bir fotoğraf düştü. Doğu, rüzgarın fotoğrafı savurmasına izin vermeden sıkıca yakaladı.

Gördüğü şeyle dizlerinin bağı çözüldü.

 

 

Doğu, fotoğrafı göğsüne bastırdı. Günlerdir kalbinde taşıdığı o devasa taş, bir anda tuzla buz oldu. Ölmemişti. Nefes alıyordu. Bir yerlerde, hala onun için çarpıyordu o kalp.

 

Gözlerinden bir damla yaş, sakallı yanağından süzülüp fotoğraftaki kadının yüzüne düştü. Bakışları sertleşti, acısı yerini yakıcı bir intikam yeminine bıraktı. Artık iyi olduğunu biliyordu ya da en azından yaşadığını...

 

"Seni benden aldıkları o şehri başlarına yıkmazsam," diye mırıldandı karanlığa doğru. "Bu Mardin bana mezar olsun."

 

Bölüm Sonu.

Bölüm : 20.12.2025 09:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...