

•
Doğu'nun Işığı
•
"32.Bölüm Kardeşliğin İnfazı"
•
"O gün, kan bağının insanı kurtarmaya yetmediğini ilk kez anladım."
Pişmanlık insanın kapısını çalmıyor, içeri davet beklemiyor bir gün ansızın gelip en sessiz yerine oturuyor ve oradan kalkmıyor, ne kadar kaçarsan kaç seninle kalıyor, sen sustukça büyüyor, sen konuşmaya çalıştıkça kelimelerini boğazında düğümlüyor. Ben pişmanlığı bağırarak değil, fısıltılarla tanıdım gözlerimin içine bakamayan yüzlerde, söylenmesi gerekeni geç fark etmiş seslerde, telafi etmek isterken daha da kırılan ellerde.
Hepsi geldiler, tek tek geldiler ve her biri kendine ait bir yükle durdu karşımda; abim yıllardır omuzlarında taşıdığı sorumluluğun altında ilk kez bu kadar eğilmişti, babam alıştığım sertliğin yerine çaresizliğin ne kadar ağır durduğunu gösteren bir suskunluğa bürünmüştü, annem ise en çok kendine kızıyordu, çünkü insan bazen başkasını değil, kendini affedemediği yerde ağlar. Söyledikleri kelimeler farklıydı ama pişmanlığın dili hep aynıydı; geç kalmışlık, fark edememiş olmak, yanlış yerde durmak, doğru yerde susamamak.
O an şunu anladım. Pişmanlık bilmemekten doğmaz, pişmanlık çoğu zaman bilip de görmezden gelmekten, hissedip de yüzleşmemekten, sevdiklerini koruyabileceğin bir eşikte durup başka yöne bakmaktan doğar. İnsan en çok elinden geleni yapmadığını fark ettiği anda yanar ve bu yanık dışarıdan fark edilmez, bağırmaz, kanamaz, sadece içten içe yayılır, insanın bütün sesini içine doğru çeker.
Ben dinledim, çünkü hesap sormanın hiçbir şeyi geri getirmediğini çok iyi biliyordum bağırmadım, çünkü bağırmak bazen suçsuz bir rahatlamadır, affetmekten bahsetmedim, çünkü affetmek bir sonuçtur, zorla var edilemez. Onların pişmanlığı zaten kendi cezasını kesmişti, ben o cezayı ağırlaştıracak biri olmak istemedim.
Annem ağladığında, onun gözlerinden akanın sadece bana dair olmadığını gördüm yıllara, kaçırılmış anlara, yanlış önceliklere, sustuğu günlere ağlıyordu. Babam gözlerime bakamadığında, güç sandığımız şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu, otoritenin sevdiğini incittiği yerde nasıl çöktüğünü fark ettim. Abim sustuğunda ise, bazı pişmanlıkların konuşulmadığını, insanın onları ömrü boyunca sırtında taşıdığını anladım.
Bütün bunların ortasında benim içimde ne büyük bir öfke ne de yüksek bir affediş vardı sadece yorulmuş bir kabulleniş vardı, çünkü bazı şeyler yaşanır, bazı şeyler yaşatılır ve bazı izler vardır ki özürle silinmez, sadece kabuk bağlar. O gün anladım ki pişmanlık geçmişi değiştirmez, sadece geleceği daha sessiz, daha temkinli, daha geç kalmış bir hale getirir.
Ve ben şimdi, herkesin pişmanlığını ardında bırakıp yürüdüğü o sessizliğin tam ortasında duruyorum.
Aslında istediğim tek şey, öfkeyle çıktığım o kapının ardından, sanki her şey baştan mümkünmüş gibi geri dönmekti; karar vermek zorunda kalmanın insanı nasıl parçaladığını, seçmek zorunda bırakıldığında hiçbir seçeneğin masum kalmadığını yaşayarak öğrendim ve o an anladım ki ben sadece kendimi değil, en çok da paramparça ettiğim adamı ardımda bırakmıştım. Gitmek bir cesaret değildi, kalmak da ikisi de aynı ölçüde can yakıyordu ama ben o gün öfkenin daha kolay taşınabilir olduğunu sandım, çünkü insan bazen acının değil, yüzleşmenin ağırlığından kaçar.
Tek tesellim, onu bir daha göremeyeceğimi düşündüğümde, içimde biriken bütün hisleri sevgiyle karışık pişmanlığı, kırgınlığın içindeki özlemi, kızgınlığın ardına saklanmış çaresizliği ona söyleyebilmiş olmamdı. Çünkü insan bazen sevilmekten vazgeçer ama anlaşılmadan gitmeye dayanamaz ben de elimde kalan son şeyin kelimeler olduğunu biliyordum, onları tutarsam boğulacaktım, bırakırsam en azından hafifleyecektim.
Aslında en çok kendime kızıyordum, çünkü bu zamana kadar kimseye boyun eğmemiş, kendi kararlarını kendi omuzlarında taşımayı öğrenmiş bir kadınken, Dilan'ın o hainle kurduğu planların sessiz bir parçası olmama nasıl izin verdiğimi anlamakta zorlanıyordum bu, başkalarının suçu olmaktan çok benim dikkatsizliğimdi ve insan bazen başına gelenlerden değil, izin verdiklerinden utanıyor. Belki başka bir yolu vardı, belki birkaç dakika durup düşünseydim, öfkenin geçmesini bekleyip yalnız kalabilseydim, içimdeki fırtına dinseydi ve ben kendime biraz zaman tanıyabilseydim, bugün başka bir hikâyenin içinde olabilirdim ama ben o an sakinleşmeyi değil, kaçmayı seçtim ve kaçtığım her adımda kendimden biraz daha uzaklaştım.
Gözümü açtığım ilk andan beri zihnimde tek bir yüz vardı ve bu beni hem ayakta tutuyor hem de yavaş yavaş eritiyordu Doğu'dan uzakta kalmak, nerede olduğunu bilmeden, nasıl olduğunu sormaya bile cesaret edemeden yaşamak, bugüne kadar hiç tatmadığım bir acıyı içimde büyütüyordu. Bu acı bağırmıyor, dışarı taşmıyor, kimseye kendini göstermiyordu ama tam da bu yüzden daha tehlikeliydi, çünkü sessiz acılar insanın içine yerleşir ve zamanla bütün benliğini ele geçirir.
Onu düşünmeden bir an bile geçiremiyordum, çünkü insan sevdiğini kaybetme ihtimaliyle değil, sevdiklerini belirsizliğe bırakmak zorunda kalmakla kırılıyor Doğu'nun nefes alıp almadığını bilmeden, hayatta mı yoksa benden kopmuş mu olduğunu anlamadan yaşamak, içimde hiç bilmediğim bir boşluk açmıştı. Güçlü olmayı öğrenmiştim ama bu başka bir şeydi, bu, kontrol edemediğim bir özlemdi ve ne kadar direnmeye çalışsam da beni her defasında aynı yere, onun yokluğuna getiriyordu.
Belki de en acı olan şuydu onın için verdiğim bu karar, onu korumak için aldığım bu uzaklık, en çok bana ceza olmuştu ve ben ilk kez, sevmenin insanı ne kadar savunmasız bıraktığını bu kadar çıplak bir hâlde yaşıyordum.
Kapının ardındaki kilit yavaşça açıldığında, bedenimi yerinden kaldıracak gücü kendimde bulamasam da başımı çevirip geleni görmek istedim metalin sürtünerek çıkardığı o kısa ses, bulunduğum odanın sessizliğinde beklediğimden çok daha yüksek yankılandı ve ben o an, bu odada her şeyin benim iradem dışında olup bittiğini bir kez daha fark ettim. Kısa boylu, saçlarını arkada sıkıca toplamış genç bir kız ürkek adımlarla içeri girdiğinde, kapı arkasından yeniden kilitlendi ve o ses, içeride yalnız olmadığımı hatırlatan bir mühür gibi içime oturdu.
Elinde biri büyük, diğeri küçük iki havlu vardı onları göğsüne doğru tutuşu, sanki yanlış bir yerde bulunuyormuş da her an geri dönmesi gerekiyormuş gibi bir hâl veriyordu ona. Kapının eşiğinde durdu, içeri girmekle girmemek arasında kararsız kaldı ve sadece bana baktı bakışlarında merak yoktu, cesaret hiç yoktu, daha çok çekinmenin ve korkunun ağır bastığı bir tedirginlik vardı. Ben gözlerimi ondan ayırmadıkça, omuzlarının biraz daha gerildiğini, nefesinin hızlandığını fark ettim sanki bu odada asıl yabancı olan ben değil, oydu.
"Rona... Rona Hanım," dedi sonunda, sesi beklediğimden daha kısıktı ve kelimeler ağzından neredeyse izin ister gibi dökülüyordu. "Berfin Hanım yolladı beni, duş almanıza yardım edeceğim," diye devam etti, cümlesini kurarken gözlerini bir an kaçırdı, sonra yeniden bana baktı. "Doktorunuz yıkanabileceğinizi söyledi, dilerseniz banyoya kadar da size eşlik edebilirim."
"Gerek yok, yıkanmayacağım," dedim, sesimin ne kadar yorgun ve uzak çıktığını fark ederek, ardından başımı öte yana çevirdim onu görmek istemiyordum, çünkü birinin gözlerindeki acımayı ya da çekinmeyi kaldıracak hâlde değildim. Kapıya yönelmesini, sessizce çıkmasını, arkamda yeniden kilitlenen o sesi duymayı bekledim ama oda beklediğim gibi boşalmadı hava hâlâ onun nefesiyle doluydu ve bu, onun yerinde hareketsizce durduğunu anlamam için yeterliydi.
Başımı yeniden çevirdiğimde, siyah gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu gördüm öyle bakıyordu ki, sanki benden bir izin değil, bir kurtuluş istiyordu ve ben ilk kez, bu odada yalnızca benim tutsak olmadığımı hissettim. Dudaklarını araladı, tereddüt etti, sonra sesi biraz daha titreyerek konuştu. "Ama anneniz," dedi, cümlesinin devamını sanki kendisi de zor taşıyormuş gibi yavaşça ekleyerek, "sıcak suyun size iyi geleceğini söyledi."
Kız birkaç adım öne geldi, mesafeyi kapattıkça ben olduğum yere biraz daha gömüldüm, çünkü insan bazen yardımın kendisinden değil, yardım edilme hâlinden ürker. "Kalkmanıza yardım edeyim," dedi, sesi artık neredeyse yalvaran bir tona bürünmüştü ve uzanmakla uzanmamak arasında kararsız kalan elleri, onun da bu sahnede ne kadar hazırlıksız olduğunu ele veriyordu.
Üstümdeki pikeyi tutup yavaşça kaldırdığımda, bana gereksizce yaklaşmış olduğunu fark ettim aramızdaki mesafe bir anda daralmış, nefeslerimiz birbirine karışmıştı ve ben daha ne olduğunu anlamadan kulağıma doğru eğilip sesini neredeyse bir fısıltıya indirerek konuşmuştu. "Lütfen benimle banyoya gelin," dediğinde, bu cümledeki ricadan çok korku dikkatimi çekmişti, çünkü kelimeler dudaklarından değil, sanki içindeki bir telaştan dökülüyordu. Ardından, sesi biraz daha titreyerek, sanki söylediği şey başına dert açacakmış gibi etrafı kontrol edercesine ekledi "telefonda sizi bekliyor."
Gözleri kaçtı, elleri titredi, havluları göğsüne biraz daha bastırdı ve ben o an anladım ki bu kız benden çok kendini korumaya çalışıyordu. Telefonda bekleyenin kim olduğunu söylemedi ama ben anlamıştım.
Kız, bakışlarıyla acele etmem gerektiğini anlatır gibi yaptı ve yavaşça koluma girerek beni yataktan kaldırdı bedenim hâlâ itiraz ediyordu ama zihnim artık çoktan başka bir yerdeydi, adımlarımı banyoya doğru yöneltirken hissettiğim şey yorgunluk değil, geri dönüşü olmayan bir eşiğe yaklaşmanın verdiği o ağır farkındalıktı.
Banyoya girdiğimizde kapıyı usulca kapattı, hareketleri ölçülüydü, sanki en küçük ses bile başına dert açacakmış gibi temkinliydi havluyu omuzlarıma yerleştirirken bir an duraksadı, sonra cebinden küçük bir telefon çıkardı ve hiç vakit kaybetmeden avucuma bıraktı. "Dışarıda adamlar var," dedi, sesi neredeyse nefesle kelime arasındaydı, "içeride de kamera olduğunu biliyorum, lütfen sessiz olun." Bu cümle, duvarların bile dinlediğini hatırlatır gibi üzerime çöktü ve o an, bulunduğum yerin bir oda değil, izlenen bir alan olduğunu tüm çıplaklığıyla hissettim.
"Birkaç dakikamız var," diye devam etti, gözleri kapıya kayarak, "ben size kıyafet almak için dışarı çıkacağım, ne olur geldiğimde kapatın." Son cümleyi söylerken sesindeki korku artık saklanmıyordu; "Başım belaya girsin istemiyorum."
Kız kapıya yönelip çıkarken hızlıca iki çeşmeyide açtım sonuna kadar.
Telefonu kulağıma götürdüğüm anda, daha ben tek kelime etmeden nefesini duydum ve o nefes, günlerdir içimde biriken bütün korkuların üstüne sıcak bir el gibi indi kalbim sanki adını söylemeden önce onu tanımıştı bile. "Doğu," dediğimde sesim titredi ama bu titreme korkudan değil, sonunda ait olduğu yere ulaşmış olmanın verdiği o dayanılmaz yumuşaklıktandı.
"Rona'm," dedi hemen, sesi boğuk ama sıcaktı, sanki boğazında düğümlenen her şeyi zor tutuyordu, "canım benim... sesini duydum ya, şu an başka hiçbir şey istemiyorum." Bir an durdu, sonra daha hızlı, daha telaşlı konuşmaya başladı "İyi misin sen? Ağrın var mı? Bir yerin acıyor mu, bana doğruyu söyle, yaran nasıl?"
"İyiyim," dedim, "seni bekliyorum ," ve bu iki kelime bile onu biraz olsun rahatlattı.
"Dayan güzel gözlüm," dedi bu kez sesi daha kararlı ama içindeki sevgi hiç azalmadan, "az kaldı Rona, yemin ederim az kaldı. Geliyorum, seni alacağım, kimsenin eli sana değmeyecek, kimse seni benden uzak tutamayacak." Kelimeleri aceleciydi ama duygusu sakindi.
"Güzelim," dedi yeniden, sanki adımı söylemek yetmemiş gibi, "ne olur korkma, nerede olduğunu biliyorum, seni orada yalnız bırakmayacağım. Biraz daha dayan, sadece biraz."
O an gözlerim doldu ama ağlamadım, çünkü onun sesi bana ağlamayı değil, yaşamayı hatırlatıyordu. "Seni bekliyorum," dedim, "sadece sesin bile yetti Doğu."
"Canımın içi," dedi, bu kelimeyi öyle bir yerden söyledi ki, bütün duvarlar, kameralar, kilitler anlamını yitirdi, "Gözlerini kapat, beni düşün evimizde odamızda olduğunu düşün, az daha dayan."
Telefonu kulağımda tutarken ilk kez bedenimdeki ağrıyı değil, kalbimdeki gücü hissettim çünkü Doğu'nun sesi, beni saklandığım yerden çıkarmadan bile ayağa kaldırabilecek kadar gerçektir.
Sesim titreyip sustuğunda, kelimelerim yerini gözyaşlarıma bıraktı ağlamak istemiyordum ama insan bazen en güvendiği sese kavuştuğunda tutunmayı bırakıyor ve içindeki bütün yükler bir anda çözülüyor. Sessizce ağladığımı sandım önce ama Doğu benim sandığımdan çok daha yakındı; nefesimin değiştiğini, sesimin kırıldığını bir an bile kaçırmadı.
"Rona..." dedi, sesi bir anda değişti, yumuşaklığın içinden acı çıktı, "ağlıyorsun sen."
İnkâr edemedim, çünkü gözyaşlarım artık saklanacak gibi değildi; "Dayanmaya çalışıyorum," dedim, "ama çok zor geliyor bunlar Doğu. Bunu bana bize nasıl yaparlar. Bizden daha ne istiyorlar?"
O an, onun nefesinin sertleştiğini duydum sanki bir yerlerde bir şey kırılmıştı ve o kırılma, kelimelerine yansıyordu. "Ağlama," dedi, bu bir rica değil, sevdiği kadını ayakta tutmak isteyen bir adamın çaresiz emriydi, "yemin ederim, oraya gelene kadar önüme çıkan herkesi yakarım o tek damlan için." Sesi sertti ama öfkeden değil, çaresizlikten. "Tek bir damla gözyaşın için dünyayı karşıma alırım, kim varsa kurban ederim, yeter ki sen ağlama."
Kalbim sıkıştı, çünkü Doğu'nun bu sözleri bir tehdit değil, bir bağlılık yeminiydi. "Güzelim," dedi hemen ardından, sesini yeniden yumuşatmaya çalışarak.
Ben ağladıkça sesi daha da kırılıyordu sanki. "Kimse seni benden ayrı tutamaz," dedi, "Az kaldı Rona, seni alıp götüreceğim evimize gideceğiz, yine başını omzuma koyacaksın, ağlayacaksan orada ağlayacaksın."
Gözyaşlarım durmadı ama şekli değişti artık korkudan değil, ona tutunmaktan ağlıyordum. "Gel," dedim fısıltıyla, "ne olur gel."
"Geliyorum," dedi hiç tereddüt etmeden, "hayatım, güzelim, karım... geliyorum. Sen sadece nefes al, sadece beni duy, gerisini bana bırak."
"Güzelim Rona, beni iyi dinle şimdi, tamam mı," dedi Doğu, sesini bilerek yavaşlatıp kelimelerini tek tek kalbime yerleştirir gibi konuşarak o an anladım ki beni ayakta tutmak için öfkesini değil, aklını seçmişti. "Şimdi derin bir nefes al," dedi, "bırakma kendini, ben buradayım." Nefes aldım, çünkü sesinde garip bir dua vardı, insanı sakinleştiren, kalbi yerinde tutan bir dua gibi.
"Bak," diye devam etti, "telefonu sana getiren kıza güvenebilirsin," Bu cümleyle içimde bir şey gevşedi, çünkü Doğu beni hiç yanıltmazdı.
Sonra sesi biraz daha alçaldı, sanki kulağıma değil de doğrudan içime konuşuyordu. "Şimdi yapman gereken tek şey sakin kalmak," dedi, "acele etme, konuşma, kimseye bir şey belli etme. Orada ne görüyorsan, ne duyuyorsan hepsi geçici." Kelimeleri yumuşaktı ama altında sarsılmaz bir inanç vardı, sanki beni bulunduğum yerden değil, içimdeki karanlıktan çıkarıyordu.
"Ben geliyorum Rona," dedi yeniden, bu kez adımı daha yavaş söyleyerek, "seni oradan almaya geliyorum. Sen sadece dayan, gözlerini kapattığında beni düşün, ellerinin ellerimin arasında olduğunu hisset, çünkü çok az kaldı."
O an kalbim hâlâ ağrıyordu ama korkum geri çekilmişti çünkü Doğu'nun sesi bana şunu hatırlatıyordu. İnsan bazen kurtulmak için bir plan bilmek zorunda değildir, bazen sadece güvendiği bir sese tutunması yeterlidir.
"Tamam," dedim, "seni dinliyorum."
"İşte böyle," dedi, sesinde hafif bir gülümseme vardı, "benim güçlü karım... şimdi sessizce bekle, ben gelene kadar ."
"Hiç kimse hiçbir şey anlamasın," dedi Doğu, sesi bu kez neredeyse fısıltıya dönüşmüştü ama içindeki kararlılık zerre eksilmemişti, "kimse gözlerinde bir değişiklik görmesin, kimse sesindeki titremeyi fark etmesin ki seni başka bir yere götürmesinler." O an anladım ki beni sadece bulmaya değil, olduğum yerde tutmaya çalışıyordu.
"Biraz dayan güzelim," dedi, bu kelimeyi söylerken sanki avucumu tutuyordu, "sadece biraz. Ben geldiğimde herkesle tek tek hesaplaşacağım." Sesinde öfke vardı ama bu öfke bana dokunan her şeye yönelmişti ve bu beni korkutmuyordu, aksine güvende hissettiriyordu.
"hiçbir şey belli etme. Gözlerin suskun olsun, sesin sakin olsun, kalbin benimle konuşsun ama dışarıya kapalı kalsın."
Telefonu kulağımda tutarken, bedenimdeki ağrı bir anlığına geri çekildi çünkü Doğu'nun sesinde bana ait bir düzen vardı, kaosun içinden geçen bir düzen. "Tamam," dedim usulca, "dayanırım," ve bu kelimeyi söylerken ilk kez gerçekten inandım.
"İşte böyle," dedi, sesinde derin bir nefesin ardından gelen o sakinlik vardı.
Telefonu kapatmam gerektiğini biliyordum ama kulağımdan ayırmak istemedim çünkü o birkaç dakika, bana günlerdir unuttuğum bir şeyi hatırlatmıştı. İnsan sevildiğini böyle duyduğunda, beklemek bile güç verir.
"Doğu," dedim, gözüm banyodaki solgun ışığa takılıyken, elimde tuttuğum telefonun ağırlığını ilk kez gerçekten hissederek; o ana kadar her şeyi korku, acele ve hayatta kalma içgüdüsüyle yapmıştım ama bu kelime ağzımdan çıktığında zaman sanki biraz yavaşladı. Nefesimi tutmadım, kaçmadım, saklanmadım; aksine derin bir nefes verdim, çünkü söyleyeceğim şey aceleye gelmemeliydi.
"Güzelim," dedi, sesinde hâlâ beni sarmaya çalışan o tanıdık sıcaklıkla.
O an kalbimde ne panik vardı ne ölüm korkusu; içimde yalnızca ona ait olan, yıllardır orada duran ama ilk kez bu kadar berrak hissettiğim bir gerçek vardı. "Seni çok seviyorum ," dedim, sesim titremeden, ağlamadan, yalvarmadan bu sefer bu bir son cümle değildi, bir vedanın içinden çıkmamıştı, aksine yaşamak isteyen bir yerden, canımdan koparak gelmişti.
Bu söz, daha önce söylediklerim gibi can havliyle dökülmedi dudaklarımdan vurulmuş olmanın, kaçırılmış olmanın, kaybolma ihtimalinin içinden çıkmadı. Bu kez onu sevdiğimi söylemek, korkudan değil, bilinçten doğdu. Sanki içimde yıllardır biriken bütün sessizliğin içinden süzülüp ona ulaştı ve ben o an, bu cümleyi söyleyebildiğim için bile biraz iyileştim.
Kapı açıldığında ne yapacağımı bilemeden, refleksle hareket ettim aceleyle telefonu yüzüme doğru kapatmıştım ve onun cevabını duyamamak, içimde ince bir sızı bırakmıştı ama bu sızı kırıcı değildi, çünkü Doğu'nun yarım bıraktığı hiçbir şeyin yarım kalmayacağını ikimiz de bilirdik. O söyleyemediklerini telafi ederdi, sesi kesilse bile varlığını mutlaka bir yolunu bulup bana yeniden ulaştırırdı buna dair içimde zerre kadar şüphe yoktu.
"Rona Hanım," dedi içeri giren kız, sesi hâlâ temkinliydi ama biraz önceki korkunun yerini hafif bir rahatlama almış gibiydi. Elimdeki telefonu ona doğru uzattım, parmaklarım istemsizce titredi "Çok teşekkür ederim," diye fısıldadım, bu teşekkür sadece yaptıkları için değil, cesareti için, beni yalnız bırakmadığı için, o kısa anı bana yaşattığı içindi. Hafifçe gülümsedi, dudakları titreyerek yukarı kıvrıldı ama gözlerindeki korku hâlâ silinmemişti bazı duygular bir anda geçmez, sadece yer değiştirir.
"Sen git şimdi, ben hallederim," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak, elindeki kıyafetleri ondan alırken. Bir an tereddüt etti, "Kalabilirim isterseniz, yardım ederim" dedi, sanki beni bırakmak istemiyormuş gibi. Başımı yavaşça salladım, "Gerek yok, teşekkür ederim," dedim ve minnettarlığımı anlatmak ister gibi başımı hafifçe eğdim. Kapıdan çıkarken arkasından baktım, sessizce kapıyı kapattığında, bu odada yeniden yalnız kalmıştım ama artık o yalnızlık aynı değildi.
İçimde tarif edemediğim bir mutluluk vardı evet uzaktaydım, onun yanında değildim, o da benim yanımda değildi ama yine de sanki yanı başımdaydı, sanki az önce konuştuğumuz o birkaç dakika, aramızdaki bütün mesafeleri eritmişti. Doğu yine ne yapıp ne edip bana ulaşmanın bir yolunu bulmuştu ve bu, bana yalnız olmadığımı değil, vazgeçilmediğimi hissettirmişti.
Biliyorum, ona göre geç bile kalmıştı çünkü Doğu sevdiğini bekletmeyi sevmezdi ama geldiğinde, telafi etmeyi de çok iyi bilirdi. Ve ben o an, bulunduğum yerden bağımsız olarak, ilk kez gerçekten güvende hissettim çünkü bazı insanlar yanınızda olmasa bile, kalbinizde yerini öyle sağlam tutar ki, dünya biraz daha katlanılır hâle gelir.
Aynanın karşısına geçtiğimde ilk dikkatimi çeken şey yüzüm oldu solgundu, bana ait ama sanki benden uzak bir yüzdü bu, gözlerimin altındaki gölgeler uykusuzluktan değil, yaşananlardan kalmıştı. Bir süre kendime baktım, sonra gözüm istemeden göğsümün ortasına kaydı ve orada, üzeri kapatılmış olsa bile varlığını inkâr edemediğim o yara, bir anda kendini hatırlattı. Sanki bakmam yeterliymiş gibi, o an yeniden hissettim metalin soğukluğunu, nefesimin yarıda kalışını, göğsümün ortasında yayılan o ani acıyı ve yere düşmeden önce içimden geçen tek düşünceyi.
Kim yaptı, neden yaptı, nasıl bu noktaya gelindi... Zihnimde seçenekler belirdi, yüzler, ihtimaller, yarım kalmış cümleler ama hiçbirine tam olarak tutunamadım, cevaplar yaklaşıyor gibiydi ama tam yakalayacakken dağılıyordu. Düşünmek yoruyordu ve ben artık bazı soruların cevabını zorla aramaktan vazgeçmiştim.
Banyoya girdim, sıcak suyu açtım ve su bedenimden aşağı doğru akarken, ilk kez kaslarımın gevşediğini hissettim sıcaklık omuzlarımdan sırtıma, oradan göğsüme doğru inerken, sanki günlerdir taşıdığım ağırlığı da beraberinde götürüyordu. Gözlerimi kapattım, suyun sesine tutundum, çünkü bazen insanın tek ihtiyacı, düşünmeden birkaç saniye durabilmekti.
Duştan çıktığımda aynaya tekrar baktım yarım yamalak ıslanmış bedenimde, pansumanın hâlâ yerinde durduğunu gördüm ve o an, kendime bakışım değişti. Yarayı açtım, dikkatlice temizledim, yeniden sardım ellerim titremedi, çünkü bunu daha önce de yapmıştım. Kendi yarasını sarmak, insana garip bir duygu veriyor hem güçlendiriyor hem de insanın içini incitiyor.
Bir an durdum, gözlerim doldu ama ağlamadım hemen çünkü aklımdan tek bir cümle geçti Bak, dedim kendime, yine kendin sardın. Sonra aynadaki yansıma bana sanki cevap verir gibi oldu. Neden ağlıyorsun ki?, dedim sessizce, sen yaralarını hep kendin sarmadın mı zaten.
Ama bu kez cümleyi yarım bıraktım, çünkü devamını biliyordum. Biraz daha dayan, dedim içimden, Doğu gelecek. O geldiğinde, bu kez yaralarımı ben değil, o saracaktı ve ben ilk kez, sadece güçlü olmak zorunda kalmayacaktım.
Havluyla kurulanıp kızın getirdiği temiz kıyafetleri giyip banyodan çıktığımda bedenim hâlâ ağrıyordu ama içimde garip bir sakinlik vardı çünkü bazı yaralar iyileşmeden önce, insana ne kadar dayanıklı olduğunu hatırlatır. Ve ben, o an bunu hatırlamaya çok ihtiyacım olduğunu biliyordum.
Banyodan sonra yatağa uzanmadım sanki o yatak beni dinlendirmekten çok daha fazla hasta ediyormuş gibi geliyordu ve zaten ben hastalandığımda yatakta kalmayı hiç sevmezdim, kimseye nazlanmayı bilmediğim için hastalık benim dünyamda büyütülecek bir şey olmamıştı hiçbir zaman. Ayakta kalmak, pencereye doğru yürümek istedim bedenim hâlâ yorgundu ama durmak daha ağır geliyordu.
Pencerenin önünde durduğumda, bulunduğumuz yer bütün çıplaklığıyla karşıma çıktı bomboş bir arazi, sanki buraya bilerek hiçbir şey ekilmemiş, bilerek hayat uzak tutulmuş gibiydi. Etrafımızı koca tel örgüler çevreliyordu, gözün nereye kaysa aynı soğuk düzen, aynı hesaplı kapatılmışlık hissi vardı. Kapının önünde bekleyen bir adamı gördüm, bahçenin içinde ise durmadan tur atan başkaları vardı adımlarının ritmi bile buranın bir misafir yeri olmadığını anlatıyordu.
Bir an, bahçeye doğru baktığımda Baran'ı gördüğümü sandım emin olamadım ama odaya doğru bakıyordu sanki ve ben gözlerimi ona çevirdiğim anda başını başka yöne çevirdi. O an içimde tuhaf bir ürperti dolaştı.
Etrafa biraz daha dikkatli baktığımda, buradan kaçmanın neredeyse imkânsız olduğunu anlamak zor olmadı kimse bu kapıdan elini kolunu sallayarak çıkamazdı, aynı şekilde dışarıdan da öyle kolay girilecek bir yer değildi. Her şey kontrol altındaydı, her adım hesaplıydı ve bu düşünce içimi yeniden sıkıştırdı.
Sıkıntı göğsüme doğru yükselince pencereyi açtım, derin bir nefes almak istedim ama içeri dolan hava, beklediğim gibi ferahlatıcı olmadı aksine, sanki bıçak gibi boğazıma takıldı. Buradaki hava bile keskindi, sertti, insanın ciğerine dolarken bile mesafe koyuyordu. Gözlerimi kapatıp bir an durdum nerede olduğumu tam olarak anlayamıyordum ama şundan emindim ki burası Mardin'den çok uzaktı, sadece mesafe olarak değil, his olarak da.
Kapı çalındığında irkildim bu ses, buraya geldiğimden beri ilk kez bu kadar net ve kararlıydı ve hemen ardından kilidin döndüğünü duydum, metalin o kuru sesi odanın içinde yankılanırken buradaki düzenin kimlerin elinde olduğunu bir kez daha hatırlattı. Kapı açıldığında içeri, üzerindeki koyu renk takım elbise sanki bedeninin bir parçasıymış gibi duran, yüzünde en ufak bir duyguya yer bırakmayan bir adam girdi; bakışları ne sertti ne de yumuşak, sadece görevini yapmaya ayarlanmıştı.
"Babanız aşağıda," dedi, sesi düz, ifadesi değişmeden, "sizi akşam yemeğine bekliyor." Bu cümleyi söylerken ne bir soru vardı ne de itiraz payı ardından bir adım geri çekildi, eliyle kapıyı sonuna kadar açarak yol verdi. "Lütfen, buyurun."
O an anladım ki bu bir davet değildi, bu sadece haber verilmiş bir karardı. İçimde yine o tanıdık sıkışma belirdi ama yüzüme yansıtmadım; çünkü burada her mimik, her tereddüt bir zayıflık olarak kaydediliyordu. Derin bir nefes aldım, omuzlarımı toparladım ve kapıya doğru yürüdüm; adımlarım ağırdı ama kararsız değildi.
Eşik çizgisinden geçerken derin bir nefes aldım ve karşımdaki ahşap merdivenlerden inmeye başladım her basamakta adımlarım göğsümdeki yarayı sızlatıyordu ama yüzüme tek bir iz düşürmedim, çünkü acıyı göstermek burada kimsenin işine yaramazdı. Aşağıya indiğimde uzun masanın etrafında babamı, annemi ve Baran'ı gördüm ilk adımımı atar atmaz hepsinin başı aynı anda bana döndü, bakışlar üzerimde toplandı.
Masaya doğru yürüdüm, sandalye arkalıklarından birine tutunarak durdum ve sonra gözlerimi tek tek üzerlerinde gezdirip hafifçe gülümsedim bu gülümsemenin içinde ne sevinç vardı ne de huzur, sadece ironinin soğuk bir tadı. "Yıllar sonra şans eseri yakaladığım o bahsedilen aile saadeti mi bu mu yoksa?" dedim, sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı.
Babamın yüzü gerildi, annem gözlerini kaçırdı, Baran ise masanın kenarına daha da yaslandı. "Ne kadar da güzel bir tablo," diye devam ettim, sandalyeye hâlâ tutunurken, "hepiniz buradasınız, eksiksiz... demek ki insanın vurulması, kaçırılması falan gerçekten aileyi bir araya getirebiliyormuş."
Bir adım daha attım, masaya yaklaştım, bakışlarımı annemin üzerinde biraz daha tuttum. "Bunca zaman neredeydiniz peki?" dedim, "ya da daha doğru sorayım, ben yokken bu masa yine bu kadar kalabalık mıydı?"
"Otur Rona," dedi annem, sesi olması gerekenden daha yumuşak çıkmaya çalışıyordu, "yüzüne renk gelsin biraz, artık bir şeyler ye."
Gözlerimi ondan ayırmadan bir an durdum bu cümleyi kaç kez duymuştum bilmiyorum ama her seferinde aynı yere çarpıp geri dönmüştü. Sandalyeyi yavaşça çektim, oturdum ama sırtımı tam yaslamadım sanki rahatlamak bu masada bana yasaktı. Masaya baktım, tabaklar doluydu, sofrada eksik hiçbir şey yoktu eksik olanın ne olduğunu ise hepimiz çok iyi biliyorduk.
"Yüzüme renk gelsin diye mi?" dedim sakin ama keskin bir sesle, "yoksa her şey normale dönmüş gibi görünsün diye mi?" Çatalı elime aldım ama yemeğe dokunmadım. "İnsan bazen yemekten değil, anlatılmamışlardan aç kalıyor anne," diye ekledim, bakışlarımı onunkine kilitleyerek.
Bir lokma bile almadan devam ettim, "merak etme, açlıktan ölmedim ben insan asıl böyle masalarda, böyle suskunluklarda zayıflıyor." Sonra çatalı tabağa bıraktım, ses masada net bir şekilde yankılandı. "Ama oturdum ya," dedim hafif bir tebessümle, "bu da bir ilerleme sayılır."
Baran, ondan hiç beklemediğim bir şey yaptı hiç konuşmadan, gözlerime bakmadan, önündeki tabaktan bir parça eti alıp benim tabağıma bıraktı. Hareketi sessizdi ama masadaki herkesten daha yüksek bir ses çıkarmış gibiydi. Babam Baran'ı izlediğinden ne yapacağını anladığında elini huzursuzca sakalına götürüp kaşımıştı.
Baran'ın yaptığı o hamleye baktım ama yüzümde en ufak bir tereddüt belirmedi çatalı elime aldım, et parçasına sadece dokundurdum, sanki yiyecekmişim gibi ama sonra hiç acele etmeden tabağı Baran'ın önüne doğru geri ittirdim. Hareketim sakin, bilinçli ve kararlıydı. Gözlerimi onunkine kaldırdım.
"Ben yıllardır kırmızı et yemiyorum," dedim, kelimeleri özellikle vurgulayarak. "Bu yeni bir şey değil."
Tabağı onun önüne bıraktım, ellerimi geri çektim. Masadaki hava bir an daha ağırlaştı ama umurumda değildi. Sonra başımı hafifçe yana eğdim, sesimi yumuşatmadan devam ettim: "Sen bilmediğin için önemli değil," dedim, "insan bazen yıllardır aynı evin içerisinde yaşadığı insanları tanımıyor yani üzülme biz çok uzaktaydık bilmemen çok normal."
Bakışlarımı masadan çektim, önümdeki çorbaya yöneldim. Kaşığı elime aldım, ilk yudumu yavaşça içtim.
Günler sonra, serumdan başka bir şeyin mideme girmesi iyi mi hissettirdi kötü müydü, bunu ayırt edemedim sadece birazdan bütün lokmaların midemde üst üste dizileceğini hissettiğim o tanıdık ayaklanma başladı, bedenim sanki uzun süredir unuttuğu bir duruma hazırlık yapıyordu. Babam yemeğini bitirdiğinde, çatalını tabağa yaslı bir şekilde bıraktı ve bakışlarını bana çevirdi o bakışta ne şefkat vardı ne de öfke, daha çok karar verilmiş bir dosyanın soğukluğu vardı.
"Yarın avukat gelecek," dedi, sesi sakindi ama tartışmaya kapalıydı, "her şeyi konuştuk. Mahkemeye gitmene bile gerek kalmayacak." Bir an durdu, sonra devam etti. "Mahkemeye hasta olduğunu, vurulduğunu ve yattığını söyleyeceğiz. Yani sen hiçbir şeye bulaşmadan, böylelikle bu iş bitecek."
Bu cümleler kulağıma çarptığında, boğazımda sert bir düğüm oluştu zorla yutkundum, kelimeleri sindirmek ister gibi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım, çünkü bazen insanın kendini tutabilmesi için dünyayı kısa bir an durdurması gerekir. Aynı anda, içimde yükselen o tanıdık his belirdi Beni koruduklarını sanarak, yine benim yerime karar veriyorlardı.
"Hani bu'iş' dediğin şey..." dedim, sözler ağzımdan ağır ağır dökülürken başımı Baran'a çevirdim sesim henüz yükselmiyordu ama içimde biriken öfkenin titreşimi belliydi. "Oğlunun aylar önce bir kızı kaçırması yüzünden benim işimden, evimden, şehrimden koparılıp buraya zorla getirilmemden mi bahsediyorsun?"
Bir nefes aldım, kelimeleri toparlamaya çalışır gibi ama aslında her biri yerini çoktan bulmuştu. "Zorla evlendirilmemden... evlendirilmek zorunda bırakılmamdan... hayatımdan mı bahsediyorsun sen?" dedim, sesim artık daha net, daha sertti.
Masaya doğru hafifçe eğildim, bakışlarımı babamdan ayırmadan devam ettim "Buna iş mi diyorsun?"
Sözlerim havada asılı kaldı içimdeki sinir, yavaş yavaş yerini yakıcı bir kararlılığa bırakıyordu. "Benim için bu bir dosya değil, kapatılıp rafa kaldırılacak bir mesele hiç değil," dedim, "benim için bu, elimden alınan bir hayat."
"Kızım, ben seni anlamıyorum," dedi elini sertçe masaya koyarak. "Daha aylar önce gelip bu çocuğa silah çektin. 'Öldüreceğim' dedin. Sonra kendine sıktın evlenmemek için! Sen ne ara... ne zaman bu evliliği ister oldun, babacım?"
"Baba," dedim sesimi yükselterek, ama kelimelerimi seçerek. "Cidden... kalbiniz kırılmasın diye konuşurken kendimi tutuyorum. Her kelimeyi tartıyorum. Çünkü siz benim babamsınız."
Elim titredi, masanın kenarına yaslandım."O günkü benle bugünkü ben aynı değil. O gün öfkem vardı, korkum vardı.Bugünse... bildiğim tek şey var ben o adamı seviyorum." Gözlerine baktım, kaçmadan.
"Silahı elime aldığım gün aklımda ölüm vardı, doğru. Ama şimdi aklımda sadece bir hayat kurmak var. "O hayatı Doğu'yla yaşamak istiyorum," dedim nefesim titreyerek. "Anlıyor musun beni baba? İlk defa birinin yanında nefes alabildiğimi hissediyorum."
Sesim çatladı ama geri adım atmadım.
"Ben sevmeyi onunla öğrendim. Güvenmeyi, susmayı, beklemeyi... Herkes beni daha sert yaparken o beni sakinleştirdi."
Ayağa kalktım. "Evet, yanlışlarım oldu. Büyük yanlışlar. Ama bu kalbim... ilk defa doğru bir yere ait. Ne olur bana kız ama beni anlamadan yargılama."
"Otur şu masaya!" dedi sertçe.
"Oturmayacağım!" dedim ben de sertçe ona doğru dönerek. "Eğer yine bağırışlarıma susacaksanız, boşuna çağırmayın beni bu masaya. Zaten ben tek başıma yemeye alışkınım. Başıma yeni âdetler çıkarmayın."
Sandalyeye değil, kapıya yöneldim. Arkama döndüm, gözüm kararlıydı.
"Ha bir de," dedim üstüne basa basa,
"yarın o avukatın buradan ölüsü çıksın istemiyorsanız, kimseyi odama yollamayın baba."
Sesim sakindi, fazla sakindi. En ufak bir çatlak yoktu. Tek bir duygu sızmadan çıktı harfler dudaklarımdan.
"Ve şunu da iyi bilin," dedim.
"Kocamdan boşanmayacağım."
•
Kimsesizlik bazen bir yokluk değildir bazen fazlalıktır. İnsan etrafı insanla doluyken de kimsesiz kalabilir. Ben uzun zaman bunu yaşadım. Bir evin içinde büyümedim o ev bana ait değildi misafirdim, bir soyadım vardı ama arkasında duranı yoktu, kan bağları vardı ama kanımın aktığı yere kimse bakmıyordu.
Öğrendim ki insan, çağırabileceği bir kapısı yoksa kimsesiz sayılırmış. Ben çağırmayı erken bıraktım. Kimse duymasın diye değil duyan olmayacağını bildiğim için. Kendi yaralarımı kendim sardım, korkularımı sessizce içime gömdüm, düştüğümde yerden kalkmayı kimseye borçlu kalmadan öğrendim.
Zamanla bu hâl bir güç gibi göründü gözüme. Kimseye muhtaç olmamak, kimseye yaslanmamak... Ama geceleri insanı ayakta tutan şey güç değilmiş, bunu anladım. Gece olunca herkes gider, sesler çekilir, evler susar. O zaman insanın içindeki boşluk konuşur. Benim boşluğum çok uzun süre konuştu. Bir omuzun ne demek olduğunu bilmeden, birinin "buradayım" demesine ihtiyaç duymadan yaşadığımı sandım.
Oysa insan alıştığı yalnızlığı sevgi sanabiliyormuş. Ta ki biri gelene kadar. Doğu geldiğinde bana bir şey öğretmedi beni düzeltmeye de çalışmadı. Sadece kaldı. Gitmedi. Sorular sormadı, hesap çıkarmadı, beni kimseye benzetmedi. Yanımda durdu ve o duruş, yıllardır eksik olan her şeyin yerini sessizce doldurdu. İlk kez birinin varlığı yük olmadı, ilk kez birinin adı içimde güvenle yan yana durdu. O an anladım ben artık kimsesiz değildim. Çünkü kimsesizlik, etrafında kimse olmaması değil seni sen olduğun hâlinle tutan birinin olmamasıydı. Doğu vardı. Ve bu, her şeye yetiyordu.
O karşıma ilk çıktığında öfkeliydi. Öfkeyle doluydu ama o öfkenin altında bir kayıp vardı; benim hiç tatmadığım türden bir kayıp. İçinde taşan şey hiddet değil, abilikti. Koruma isteği, sahip çıkma içgüdüsü, parçalanmış bir şeyi bir arada tutma çabası... Benimkiler beni çoktan kaybetmişken, Doğu kardeşini kaybetmemek için uğraşıyordu. Belki de bu yüzden ilk gün ona kızmadım. Sertliğini gördüm ama niyetini de sezdim. Onun öfkesi yıkmak için değil, dağılmasın diye tutmak içindi. İstediği tek şey ailesini bir arada tutabilmekti; dağılmış bir evin ortasında hâlâ "biz" diyebilmek. Ben o "biz"e çok yabancıydım ama Doğu'nun bütün kavgası bunun içindi. Zamanla anladım ki bazı insanlar bağırarak sever, bazıları susarak gider; Doğu ise kalıp savaşmayı seçmişti. Belki bana bu yüzden tanıdık gelmedi ama yabancı da gelmedi. Çünkü onun çabasında, benim eksikliğim vardı.
Doğu kimsenin yapamayacağı bir şeyi yapmıştı. Beni sevmek ona yük olmuştu; ağırdı, acıydı, bunu biliyordum. Sevilmesi kolay biri değildim, hele onun dünyasında hiç değildim. Ben babasını sakat bırakan adamın kızıydım. Bu gerçeği her gün sırtında taşıdı. Bana baktığında yalnızca beni görmedi; geçmişi, yarım kalmış bir hayatı, öfkeyle bastırdığı anıları da gördü. Ama yine de vazgeçmedi. Benim kadar o da çekmişti, belki daha bile fazla. Çünkü ben kendi yaralarımı taşımayı öğrenmiştim, o ise hem kendininkileri hem benimkileri omuzlamıştı. Sevmek bazen iyileştirmek değildir; bazen bile bile kanayan yere dokunmaktır. Doğu bunu yaptı. Acıyı görmezden gelmedi, geçmişi inkâr etmedi, beni daha kolay sevilir biri hâline getirmeye de çalışmadı. Olduğum hâlimle aldı karşısına. İşte bu yüzden, ne yaşarsak yaşayalım, onun sevgisi hafif bir duygu olmadı hiç. Taşıması zor, bırakması imkânsızdı.
Yattığım yerde ellerim bacaklarımın arasında, dizlerimi kendime çekmiş yan yatıyordum. Beynimdeki sesleri susturamadığımda onu düşünmüştüm. Kaçacak başka bir yerim yoktu, düşünmekten başka. Kısıtlı ama güzel anılarımızı dolaştırıyordum zihnimde. Çok değildi, uzun da sürmemişti ama gerçekti. Küçük anlar bazen büyük hayatlardan daha çok yer kaplar insanın içinde. Bir bakışı, bir susuşu, yan yana dururken kurulan sessizliği hatırlıyordum. Mutlu olduğumuzdan emin değildim ama yalnız değildik. O anılar, karanlıkta yakılan küçük bir ışık gibiydi, odayı aydınlatmıyordu belki ama yolu kaybetmediğimi hatırlatıyordu. Düşünmemek istedikçe daha çok düşünüyordum, susturamadığım her ses beni yine ona getiriyordu. Çünkü insan en çok, kendini ilk kez güvende hissettiği yerde takılı kalıyordu.
Sonra kalbim, sanki onu hissetmiş gibi, kavuşmaya az kalmışçasına şiddetle çarpmaya başladı. Göğsümün içinde kontrolsüzce vuruyor, beni yerimde tutmuyordu. Aynı anda sesler evin dışından içeri doldu önce belirsizdi, sonra gittikçe netleşti. Hızla çarpan, sanki kanat seslerini andıran bir uğultu yaklaşıyordu. Duvarlar daraldı, gece nefesini tuttu.
Seslerin ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ev, alışık olmadığı bir gürültüyle sarılırken hızla kalkıp pencereden dışarıya baktım .
Camın önüne vardığında bahçenin karanlığı parçalanmıştı. Yukarıdan gelen o ağır gölge, dönen pervanelerle birlikte yavaş yavaş aşağı iniyordu.
Bahçede duran adamların hepsi aynı anda başlarını kaldırdı. Bir anlık bir donukluk oldu kimse ne yapacağını bilemedi. Sonra refleksler devreye girdi. Silahlar ellerine alındı ama hedef alınmadı. Kimse konuşmuyordu. Rüzgâr, pervanelerin yarattığı basınçla ağaçları savuruyor, toprak havaya kalkıyordu.
Ses bu kez sadece havayı değil, evi de yarıyordu. Duvarlar titreşmeye başladığında bunun geçip gidecek bir gürültü olmadığını anladım. Tavanın içinden metal bir inilti geçti, camlar sarsıldı. Koşarak camlı balkona vardığımda bahçe artık tanıdık bir mekân değildi sanki yerinden sökülmüş, ortası açılmıştı. Ağaçlar eğiliyor, toprak savruluyor, boşluk büyüyordu. Helikopter ağır ağır alçalıyordu ve indiği yer, sadece bahçenin değil, bu evin kaderini de değiştiriyordu.
Pervanelerin basıncı camlara çarptı. Bir anlık bir çatlama sesi duydum ince, tiz, ürpertici. Cam dayanıyordu ama zorlanıyordu. Ev, yıllardır içine bastırdığı her şeyi aynı anda dışarı vermek ister gibiydi. Perdeler savruldu, çerçeveler titredi. Bu ev beni tutmuştu ama şimdi kendisi tutunamıyordu.
Bahçedeki adamlar geriye çekilmek zorunda kaldı. O boşluk büyüdükçe güçleri küçüldü. Silahlarını kaldırdılar ama nişan alacakları bir şey yoktu çünkü bu iniş, bir çatışma çağrısı değil, hüküm gibiydi. Kimse bağırmıyordu. Rüzgâr onların yerine bağırıyordu.
Helikopter yere değdiği an, rüzgâr son bir kez sertçe vurdu. Ev, bu darbeyi unutmayacaktı. Ben de. O an anladım ki artık bu duvarlar beni yalnız tutamayacaktı.
Ve biliyordum.
Bu gelişi başka kimse yapamazdı.
Doğu gelmişti.
Helikopter yere değerken bahçenin sınırları tamamen silindi. Toprak çöktü, çakıllar savruldu, hava ağır bir metal kokusuyla doldu. Gürültü bir anlığına doruğa çıktı, sonra yavaş yavaş dizginlendi. Ama ev hâlâ titriyordu sanki olan biteni kabul etmeyi reddediyordu.
Kapı açıldı.
Rüzgârın içinden biri çıktı. Gölgeler dağıldı, pervanelerin yarattığı karmaşa geri çekildi ve Doğu ortaya çıktı. Adımları acele değildi, kararsız hiç değildi. Yürüyüşünde bir meydan okuma vardı sanki zaten burada olması gereken yere gelmiş gibiydi. O an bahçedeki herkes suskunlaştı. Silahlar hâlâ ellerindeydi ama artık kimse onları hatırlamıyordu.
Doğu'nun bakışı tek tek herkese değdi. Kimseye uzun uzun bakmadı ama herkes o bakışın altında durduğunu hissetti. Sonra başını kaldırdı göz göze geldik. Mesafe vardı ama kopukluk yoktu.
Ev, o bakışla birlikte küçüldü. Duvarlar daraldı, tavan alçaldı. Günlerdir üzerime kapanan her şey geri çekildi. Bu ev artık beni tutacak kadar güçlü değildi. Çünkü bahçede duran adam, geçmişin hesabını sırtında taşısa da, geleceği de göze alarak gelmişti.
İçimde bir cümle sessizce tamamlandı.
Ben kimsesiz değildim.
Çünkü biri, bütün bu gürültünün ortasında,
benim için burada duruyordu.
Bahçede rüzgâr hâlâ çekilmemişti ama gürültü artık kimseyi yönetmiyordu. Doğu birkaç adım öne çıktı. Silahlar hâlâ ellerdeydi fakat kimse doğrultmaya cesaret edemiyordu. O an kimsenin bağırmasına gerek yoktu herkes ne olacağını bekliyordu.
Bahçedeki sessizlik uzun sürmedi. Doğu bir adım daha attı. O an duruşu değişti; sakinlik yerini ateşe bıraktı. Göğsünü dolduran nefesi saklamadı. Sesi yükseldiğinde rüzgâr bile geri çekildi.
"Adem!" diye haykırdı.
Bu isim havada patladı. Duvarlara çarptı, camlardan geri döndü. Bahçedeki herkes olduğu yere çakıldı. Silahlar hâlâ ellerdeydi ama artık kimse tetiği hatırlamıyordu.
"Karımı almaya geldim!" dedi, sesi bu kez daha sertti, daha kararlı. "Sendeki emanetimi almaya geldim."
O an ev gerçekten titredi. Camlardan biri dayanamadı, çatladı ince bir çizgi yukarıdan aşağıya indi.
Adamlar kıpırdayamadı. Kimse öne çıkmadı. Çünkü bu söz bir tehdit değildi bu bir ilandı. Geri dönülmeyecek bir kararın yüksek sesle söylenmiş hâliydi.
Camın arkasında dururken boğazım düğümlendi. O an korkmadım. İlk kez, biri beni saklamadan, pazarlık konusu yapmadan, çekinmeden sahiplendi. Emanet kelimesi içimde yankılandı. Yük gibi değil, değer gibi.
Doğu başını kaldırdı. Bu kez bakışı doğrudan bana geldi. Mesafe vardı ama kopukluk yoktu. O bakışta tek bir şey vardı.
Geldim.
Kapı açıldığında Adem İpekoğlu bahçeye çıktı. Yüzü sertti ama gözlerinde alıştığım o mutlaklık yoktu bu kez bir şeyleri kaybettiğini bilen bir adam duruyordu karşımızda. Doğu'nun tam karşısında durdu. Aralarında birkaç adım vardı ama mesafe bundan çok daha fazlaydı.
"Ne duruyorsunuz?" diye bağırdı adamlarına.
"Sıkın!"
Silahlar havadaydı ama doğrultulmadı. Kimse Doğu'ya nişan almadı. O an bahçede ağır bir sessizlik çöktü. Adem İpekoğlu'nun yüzü dondu. Birer birer adamlara baktı. Gözlerinde şaşkınlık vardı, sonra hayal kırıklığı... En sonunda öfke. Ama kimse kımıldamadı.
Doğu başını hafifçe yana eğdi. Sesi bu kez bağırmıyordu ama bağırmaktan daha sertti.
"Onlar senin emrine uymaz," dedi.
Adem İpekoğlu'nun nefesi değişti. Göğsü hızlı hızlı indi kalktı. O an anladım ilk kez kontrol elinden kaymıştı. Dişlerini sıktı, bakışlarını Doğu'dan ayırmadan konuştu.
"Seni uyarmıştım," dedi.
"Elindeki her şeyi alırım demiştim."
Sesi titremedi ama içindeki çatlak belliydi.
"Sen bana ait olanı alıp uzaklara götürdün. Ama bu senin son şansındı." Bir an durdu. O duraklama, söyleyeceği şeyin ağırlığını taşıyordu. "Bundan sonra," dedi, sesi sertleşti, "adın var ama soyadından başka hiçbir şeyin kalmayacak. Ne gücün, ne adamın, ne de itibarın."
Bahçedeki hava daha da ağırlaştı.
"Sen," dedi Doğu babama bakarak, "zavallı bir adam olarak öleceksin!"
Babamın hafifçe geri çekildiğini gördüm. Arkası bana dönüktü, balkonun hemen altındaki boşlukta duruyordu. Olduğu yerden konuşuyordu sesini duyabiliyordum ama yüzü gözümün önünde netleşmiyordu. Sanki bu hesaplaşmada yüzünü bana kapatmıştı. Kelimeler daha berraktı.
"Asıl zavallı olan sensin," dedi.
Sesini yükseltmedi. Bu, bağırarak söylenen bir cümle değildi bilerek, ölçerek kurulmuştu. Bahçedeki herkes o anda susmuştu.
"Biliyor musun neden?" diye devam etti.
"Sana acı çektiren, babanın sakat kalmasına sebep olan adamın kızına âşık olacak kadar zavallısın."
O söz içime çarptı. Bir an nefes alamadım. Babam beni bir silah gibi kullanmıştı Doğu'nun yarasına ulaşmak için beni ortaya sürmüştü. Sesini duymak yetti, yüzünü görmem gerekmedi. O cümledeki soğukluk her şeyi anlatıyordu. Göğsüm sıkıştı ama yerimden kıpırdayamadım. Çünkü o an anladım babam Doğu'yu incitmek istemiyordu sadece. Beni de yerle bir etmek istiyordu. Aşkı aşağılayarak, sevgiyi suç gibi göstererek, ikimizi de aynı cümlede küçültmeye çalışıyordu.
Bahçe bir anlığına dondu. Ne rüzgâr vardı ne de başka bir ses. Sanki herkes o sözün nereye varacağını bekliyordu. Ben olduğum yerde kaldım. Çünkü bazı cümleler, duyulduğu anda bir adım geri attırmaz insanı olduğu yere mıhlar.
Doğu'nun gözlerine değdiğim an göğsüm daraldı. Hızla, derin bir nefes çektim içime. Artık duramazdım. İçimde biriken her şey beni ileri itti. Kapıya doğru koştum; açarken gücümü saklamadım. Tahta merdivenlere bastığımda çıkan ses evin içine yayıldı, yankılandı. Adamların bakışlarını hissettim ama umurumda değildi. O an Doğu'nun ne diyeceği de umurumda değildi. Babama söyleyeceklerim vardı. Sustukça büyüyen, geciktikçe ağırlaşan sözlerim.
Bahçeye indiğimde önümde duran adamları elimle geri ittim. Kimse bana dokunmadı. Gözlerim sadece tek bir yeri görüyordu. Sesim çıktığı kadar yükseldi.
"Adem İpekoğlu!"
Arkasındaydım. Döndü. Yüzüne baktım. Ve o an içimdeki öfke kelimeye dönüştü.
"Sen kimsin?" dedim.
"Aşkı küçümseyecek kadar kim oluyorsun sen?"
Sözlerim durmadı, duramazdım bu saatten sonra.
"Doğu'nun bana olan sevgisini, benim ona olan sevgimi aşağılayacak yetkiyi sana kim verdi?" dedim. "Sen kimsin ki bunu suç gibi, utanç gibi anlatıyorsun?"
Sesim titremiyordu ama içim yanıyordu.
"Yaptığın şeyle gurur duyuyormuş gibi konuşuyorsun," dedim. "Sanki masummuşsun gibi. Sanki ardında yıkılmış hayatlar yokmuş gibi. Aşkı kirletmeye çalışıyorsun ama kirlenen biz değiliz."
Bahçe sessizdi. Adamlar nefesini tutmuştu. Babamın yüzüne baktım. "Beni susturabileceğini sandın," dedim. "Ama aşkı susturamazsın."
Babam bana döndüğünde gözlerinde tanıdık bir sertlik vardı ama bu kez altında başka bir şey daha dolaşıyordu panik. Kontrolün elinden kaydığını bilen bir adamın bakışıydı bu. Bana doğru bir adım attı, sesi yükseldi.
"Haddini bil," dedi.
"Ben senin babanım."
O cümle yıllardır omzumda taşıdığım bir yük gibi çöktü üzerime. Ama bu kez eğilmedim.
"Hayır," dedim.
"Sen benim babam değilsin. Baba olmak, korku salmakla olmaz." Yüzü gerildi. Dudakları inceldi. Öfkesini toparlayıp bana yöneltti.
"Ben seni bu dünyada ayakta tuttum," dedi.
"Kimliğini ben verdim. Adını ben verdim. Seni korudum."
Güldüm. Acı bir gülüştü. "Beni korumadın," dedim. "Beni sakladın. Bir utanç gibi, bir borç gibi sakladın, saçma insanlarla anlaşma yapıp hayatımın cehenneme dönmesine sebebiyet verdin."
Sesim yükseldi ama dağılmadı.
"Ben senin suçlarının gölgesinde büyüdüm," dedim. "Her susuşumda sen rahat ettin. Her arkamı dönüşümde sen biraz daha güçlendin."
Babamın yüzü sertleşti. Bana yaklaştı, sesi fısıltıya indi ama tehdit oradaydı.
"Beni bu adamın önünde mi yargılayacaksın?" dedi. "Sen benim kanımsın!" diye bağırdı.
"Ben ne dersem o olursun!"
O an içimdeki son bağ da koptu.
"Kan olmak yetmez," dedim.
"Kan bazen zehirdir."
Bahçedeki herkes suskundu. Doğu bir adım gerideydi ama oradaydı. Babam bunu gördü. Bakışı Doğu'ya kaydı, sonra tekrar bana döndü.
"Onun için mi?" dedi küçümseyerek.
"Bütün bunlar onun için mi?"
Başımı salladım.
"Hayır," dedim.
"Onunla cesaret buldum ama bu hesap senden. Yıllardır. Beni susturarak güçlü olduğunu sandın," dedim. "Ama ben sustukça sen çürüdün. Şimdi bu çürümeyi bana miras bırakmaya çalışıyorsun."
Babamın yüzünde bir şey kırıldı. Öfke yerini karanlık bir soğukluğa bıraktı.
Babam bana döndüğünde yüzündeki öfke yumuşamış gibiydi ama bu, fırtınanın dinmesi değildi yön değiştirmesiydi. Gözleri üzerimde kaldı. Uzun uzun baktı. O bakışta sevgi vardı, evet, ama sevgiye karışmış bir öfke de.
"Rona," dedi.
Sesini yükseltmedi. Bu daha ağırdı.
"Ben seni bu dünyada tek başına bırakmadım," dedi. "Ne yaptıysam senin için yaptım."
Başımı salladım. Bu cümleyi kaç kez duymuştum bilmiyorum.
"Yanlış yaptığını görüyorsun ama kabul etmiyorsun," diye devam etti. "Ben seni korumaya çalışıyorum. Seni sadece bu adamdan değil... bu hayatın ağırlığından."
Doğu'ya bakmadı. Bilerek bakmadı. Onu bir muhatap saymıyordu.
"Ben senin başına gelenleri gördüm," dedi. "Bu kadar acıyı bir daha yaşamanı istemiyorum." Sesindeki çatlak oradaydı. Saklayamıyordu."Baban olarak konuşuyorum," dedi. "Seni seviyorum. Ve seni sevdiğim için, yanlış yolda yürümene izin veremem."
O an içim sızladı. Çünkü bu sevgiyle kavga etmek zordu. Ama susturulacak bir şey de değildi.
"Beni seviyorsan," dedim, "beni dinle."
Gözleri büyüdü. İlk kez böyle bir cümle duymuyordu benden.
"Ben kırılgan değilim," dedim. "Ben senin korkuların değilim. Ben kendi hayatımım."
Bir adım attı. Bana yaklaşmak ister gibi oldu ama durdu.
"Onu seçerek kendine zarar veriyorsun," dedi. "Ben bunu seyredemem."
"Zarar," dedim, "bana bu hayatta en çok zararı siz verdiğiniz o sadece beni sizden korudu."
"Ben seni kaybetmek istemiyorum bu işim sonunda," dedi.
"Beni zaten kaybettin," dedim.
Sesim yükselmedi ama geri de çekilmedi.
"O yurda bıraktığın gün kaybettin beni. Ayda bir gelip elime bir hediye sıkıştırıp, hiçbir şey sormadan dönüp gittiğin her seferde biraz daha kaybettin. Yılda birkaç kez eve getirip sonra hiçbir şey olmamış gibi beni tekrar oraya, odamdan, evimden, memleketimden koparıp geri götürdüğünde... o zaman da."
Durmadım. Çünkü durursam yine susacaktım.
"Ben anlamıyorum baba," dedim. "Nasıl oldu da birden değerli oldum? Ne değişti? Ben zaten senin hayatında yoktum ki. Annemin hayatında da yoktum. Abim benim neyi sevdiğimi, neyi sevmediğimi bile bilmiyor."
Sözler boğazımda düğümlendi ama geri ittim.
"Aşk için beni bir kere sattı," dedim. "Bir kere. Hiç düşünmeden." Gözlerimin içine baktığını hissettim ama kaçmadım.
"Ben kimseyi aşk için satmıyorum baba," dedim. "Ben sadece aşkımın yanında duruyorum. İlk kez birinin yanında eksik hissetmeden duruyorum."
Bir adım attım. Artık aramızda mesafe kalmamıştı.
"Bunca yıl susabildim," dedim. "Yalnızlığı taşıdım, yok sayılmayı öğrendim. Ama şimdi senden tek bir şey istiyorum."
Sesim ilk kez çatladı ama geri çekilmedim.
"Bunu bir kez de kızın olduğum için yapabilir misin?" dedim. "Kontrol etmek için değil. Korumak için değil. Sadece... beni sevdiğin için."
Bahçede rüzgâr yeniden esti. Babamın yüzünde bir şey çözüldü. Belki kırıldı, belki yoruldu. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey şuydu:
Bu sözleri söyledikten sonra
artık hiçbir şey içimde saklı değildi.
Babam uzun süre konuşmadı. O sessizlik, bugüne kadar kurduğu bütün cümlelerden daha ağırdı. Başını hafifçe eğdi, sonra tekrar kaldırdı. Gözleri ilk kez sert değildi. Yorulmuştu. Kaybetmekten değil tutmaktan yorulmuş bir adam gibi bakıyordu bana.
"Peki," dedi sonunda.
Tek bir kelimeydi ama ardında koca bir ömür vardı.
"Nerede mutluysan... orada kal," dedi. "Bundan sonra ne istiyorsan o olsun. Ben seni tutmayacağım."
O an nefes aldım. Gerçekten aldım. Babamın gözlerinin içine baktım. İlk kez bir şey istemiyordu benden. İlk kez beni kendi korkularına siper etmiyordu. O bakışta sevgi vardı geç kalmış, eksik ama gerçek bir sevgi.
Bir şey söylemedim. Söylesem bozulurdu.
Arkamı döndüm.
Doğu oradaydı.
Koşmaya başladım. Adımlarımı saymadım. Aramızdaki mesafeyi düşünmedim. Kendimi bıraktım. Ona vardığımda kolları hemen etrafıma kapandı. Sıkıydı. Güçlüydü. Sanki dağılmamı bekliyormuş gibi sardı beni. Göğsüne bastırdı. Yüzümü boynuna gömdüm. Kokusunu içime çektim. Toprak gibi, rüzgâr gibi, tanıdık bir güven gibi kokuyordu. O an yok olmak istedim. Koca kollarının içinde eriyip kaybolmak istedim.
Nefesi saçlarıma değdi. Parmakları sırtımda gezindi. Hiç konuşmadı. Konuşmasına gerek yoktu. Kalbi benimkine denk atıyordu.
Sonra geri çekildi. Ellerini yüzüme koydu. Avuçlarının içi sıcaktı. Başparmakları yanaklarımda durdu. Gözlerimin içine baktı sanki kaybolmadığıma emin olmak ister gibi.
Alnıma eğildi.
Öptü.
"Seni çok özledim," dedi.
Sesi kısık ama doluydu.
Yüzümü tekrar kendine çekti. Saçlarıma burnunu gömdü. Derin bir nefes aldı. Sanki gerçekten orada olduğuma ancak kokumla inanıyordu.
"İyi misin?" dedi Doğu.
Sesi ilk kez titredi.
Ellerini omuzlarımdan çekmedi ama bakışı bir anda değişti. Yüzümü taradı, sonra gözleri aşağı indi. Eli karnıma kaydı. Dikkatliydi. Korkar gibi. Sanki yanlış bir yere dokunursa beni tekrar kaybedecekmiş gibi.
"Canın acıyor mu?" diye sordu.
"Bir yerin... incindi mi?"
Cevap vermeden önce nefesimi tuttum. Onun bu hali, acıdan daha yakıcıydı. Avucunun içi karmın üstüne göğsümün altına değdiğinde istemsizce irkildim. Çok hafifti dokunuşu ama bütün bedenim onu hissediyordu.
"Burada mı?" dedi fısıltıyla.
Parmakları kanı değil, korkuyu arıyordu.
"Bir şeyim yok," dedim aceleyle. "Acımıyor artık."
Ama inanmadı.
"Rona," dedi.
Ellerimi yüzüne koydum. Başını kaldırttım. Gözleri gözlerimdeydi artık; öfke yoktu, tehdit yoktu. Sadece çıplak bir endişe vardı.
"Acıyor mu?" diye tekrar sordu.
Bu kez sesi daha kırılgandı.
"Hayır," dedim. "Geçti."
O an alnını göğsüme dayadı. Derin bir nefes verdi. Sanki birkaç saniyeliğine ayakta kalmayı bıraktı. Kollarını belime doladı. Bu kez sarılışı farklıydı; koruyan, saklayan bir sarılıştı.
"Sana bir şey olsaydı..." dedi ama cümleyi bitiremedi.
Saçlarının arasına parmaklarımı geçirdim. Ense kökünü okşadım. O da beni daha sıkı çekti kendine.
"Geçti," dedim fısıltıyla. " Geçti değil mi?"
Başını kaldırdı. Yüzümü iki eliyle tuttu. Başparmağı dudağımın kenarında durdu. Nefesi burnuma karıştı.
"Geçti. Kimse seni benden alamaz," dedi.
"Ne geçmişin... ne kan... ne de korkular."
Alnını benimkine yasladı. Gözlerini kapattı.
Günler sonra ilk kez huzuru tattığımı hissettim. Garipti ölümün kıyısından dönmüşken bile bu kadar dolmamıştı içim. Sanki o boşlukta, o karanlıkta bile böyle tamamlanmamıştım. Cennet diye bir yer varsa, ona kavuşmak buydu belki. Dizlerim titredi. Bir an kendimi bırakmak istedim. Onun yanında, onun kokusunda eriyip gitmek istedim. Ama zamanı değildi. Daha değildi. Önce buradan çıkmalıydık.
"Doğu," dedim. Elim sakallarına kaydı, yanağını kendime doğru çevirdim. Sesim fısıltıya dönüştü.
"Gidelim... lütfen. Beni buradan götür."
Tam o anda, huzur paramparça oldu.
Kulaklarımızı yaran bir bağırış duyduk.
"Gitmek yok, Doğu!"
Ses kapının önünden geliyordu. Döndüm. Baran duruyordu orada. Dimdik. Elindeki silah tek bir noktaya kilitlenmişti. Bahçede onlarca adam vardı, silahlar çekilmişti ama Baran'ın gözleri hiçbirini görmüyordu. Silahlar ona dönükken bile onun silahı sadece Doğu'ya dönüktü.
"Doğu," dedi, "hiçbir yere götüremeyeceksin onu."
"Baran!" diye haykırdım.
Refleksle Doğu'nun önüne geçtim. Kollarımı açtım. Siper oldum. Kalbim göğsümü yırtacak gibiydi.
Ama Doğu beni anında çekti. Sertti bu kez. Kararlı. Bir hamlede arkasına aldı beni. Belime dolanan kolları kapan gibi kilitlendi.
"Bırak!" dedim.
Öne çıkmaya çalıştım.
"Ne yapıyorsun sen, Baran!" diye bağırdım.
Adım atmak istedim. O an Doğu beni daha sıkı sardı. O kadar sıkıydı ki... aramızdan kurşun değil, rüzgâr bile geçemezdi. Göğsüm sırtına yaslıydı. Kalbinin hızlandığını hissediyordum ama duruşu sarsılmıyordu.
"Yeter bırak saçmalamayı artık," dedi Doğu.
Sesi alçaktı ama bahçenin tamamına yayıldı.
"Silahı indir."
Baran'ın eli titremedi. Gözlerinde öfke vardı ama daha çok kırgınlık... bir kardeşin ihanete uğramış bakışıydı.
"Sen," dedi Baran, "benden her şeyi aldın."
Doğu başını bile çevirmedi. Beni biraz daha arkasına aldı.
Baran'ın arkasından annem koşarak geldi. Saçları dağılmıştı. Ayakları yere tam basmıyordu sanki.
"Baran!" diye haykırdı. "Yapma oğlum, yapma... Ne yapıyorsun sen? Bırak o silahı!"
Baran dönüp bakmadı bile. Sanki sesi ona ulaşmıyordu. Gözleri başka bir yerdeydi.
Babam da birkaç adım attı. Eli havaya kalktı, Baran'a doğru uzandı. Konuşmak istedi belliydi ama sesi çıkmadı. İlk kez, sözlerinin yetmeyeceğini biliyordu.
Baran'ın yüzünü o an gördüm.
Onu ilk kez bu kadar öfkeye bürünmüşken görüyordum. Bu öfke bağıran bir öfke değildi içerden içini yakan, insanı kemiren bir şeydi.
"O kardeşin..." diye bağırdı Doğu'ya bakarak.
"O kardeşin benden hayatımı aldı!"
Sesi bahçede yankılandı. Silahı daha da sıkı kavradı.
"Duygularımı aldı!" dedi.
"Ben... baba olacağımı düşündüm lan ben!"
Bu cümlede sesi çatladı. Ama durmadı. Acıyı bastırır gibi bağırmaya devam etti.
"İlk kez bir boka yarayacağımı düşündüm!"
"Birine yetebileceğimi düşündüm!"
Nefes aldı, dişlerini sıktı.
"Ama Dilan..." dedi.
"O kardeşin... benim elimden bütün yaşama hevesimi aldı!"
Elindeki silah titremedi ama sesi titriyordu artık.
"Beni kullandı!" diye haykırdı.
"Sonra paçavra gibi köşeye attı!"
Gözleri doldu ama tek damla düşmedi. "Ben," dedi, "başkasının çocuğuna babalık edecektim lan bunu bile kabul ettim ben!"
Bahçenin içi buz kesti. Kimse nefes alamıyordu.
"Reva mı lan bu?" diye bağırdı.
"Reva mı bana?"
Doğu kıpırdamadı. Beni hâlâ arkasında tutuyordu. Ama sesi bu kez sert değildi. Ağırdı.
"Baran," dedi Doğu bir eliyle beni arkada tutmaya çalışırken.
Baran'ın nefesi düzensizleşmişti. Silahı hâlâ Doğu'daydı ama parmağı artık sadece öfkeyle değil, kararsızlıkla da tetikte duruyordu. Her söylediği söz, Doğu'nun sırtındaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu. Bunu hissediyordum. Doğu susuyordu çünkü konuşursa geri dönüş olmayacağını biliyordu.
Ama Baran durmadı.
"Bak yüzüme," diye bağırdı.
"Bak da anla ne aldığınızı benden!"
O an Doğu beni yavaşça biraz daha geriye itti. İlk kez bedenimde değil, sözlerinde bir sertlik vardı. Omuzları gerildi. Çenesini sıktı. Ve sonunda konuştu.
"Yeter," dedi.
Tek kelimeydi ama bahçenin tamamını susturdu.
"Bu hikâyedeki en haksız kişi sensin, Baran."
Annemin ağzından bir soluk kaçtı. Babam olduğu yerde dondu. Ben kıpırdayamadım.
Baran güldü. Delice bir gülüştü.
"Ben mi?" dedi. "Ben mi haksızım?"
Doğu bir adım attı. Silaha doğru değil. Baran'a doğru. "Seni öldürmem için," dedi sakin ama keskin bir sesle, "öyle büyük bir nedenim var ki..."
Bahçede rüzgâr bile durdu.
"Şu an söylesem," diye devam etti,
"burada kimsenin yüzü yere bakacak yer bulamaz."
Baran'ın kaşları çatıldı. İlk kez gerçekten sarsılmıştı.
Sonra gözlerini Baran'ın gözlerine kilitledi. Kaçmadan. Kırpmadan.
"O yüzden," dedi, "ya beni çek vur...uzatma." Bir adım daha attı. "Ya da," diye ekledi, "sesini kes. Bir daha da gözüme gözükme."
Baran'ın eli titredi.
Silah hâlâ havadaydı ama artık ağırlığı ona ait değildi.
"Ben ne yaptıysam," diye bağırdı Baran, sesi çatlayarak,
"erkeklik gururumu yeniden kazanmak için yaptım!"
Silahı bir anlığına havada savruldu. Elinin ağırlığı omzuna çökmüş gibiydi ama bırakmadı.
"Senin o kalleş kardeşinin," diye devam etti, kelimeleri tükürür gibi "yıktığı gururum için yaptım!"
Bahçede herkesin yüzü soldu. Annemin eli ağzına gitti. Babam başını eğdi. O kelimeler havada asılı kaldı ağır, kirli, geri alınamazdı.
"Ne yaptıysam," dedi Baran, sesi daha da yükselerek, "benliğimi yerden kaldırmak için yaptım!"
Doğu kıpırdamadı. Gözlerini bile kaçırmadı. Sanki bu cümleleri yıllardır bekliyormuş gibiydi.
Doğu'nun beni arkasında tutan kolunun bir anda gerildiğini hissettim. Daha sıkı sardı beni. O kol sadece beni korumuyordu kendini de tutuyordu. Göğsüne yaslıydım. Nefes alışını hissedebiliyordum. Her nefes alışında biraz daha sertleşiyor, biraz daha ağırlaşıyordu. Sanki ciğerlerine dolan hava bile onu zorluyordu.
Burnuma gelen nefesinin ritmi değişti. Kısa. Kontrollü. Bastırılmış. İçinde bir şey kabarıyordu. Bunu hissediyordum. Patlamaya hazır bir bombaya dönüşüyordu ama hâlâ susuyordu. Susmak, onun için en zor şeydi.
Baran'ın elindeki silah değildi onu öfkelendiren.
Silah sadece bir metal parçasıydı.
Onu yakan, Baran'ın sözleriydi.
Her kelime Doğu'nun sırtına saplanan görünmez bir bıçak gibiydi. Omuzları biraz daha gerildi. Çenesi kilitlendi. Parmaklarının, beni tuttuğu yerde nasıl kasıldığını hissedebiliyordum. Sanki bir adım atsaydı, her şey dağılacaktı.
En sonunda dayanamadı.
Bunu bedeninden anladım. Sanki artık taşıyamıyordu. Kasları gerildi, göğsü sertçe indi kalktı. O an haykırma sırası gelmişti.
"Değdi mi lan?" diye kükredi Doğu.
"Peki söyle... değdi mi?"
Sesi bahçeyi yardı. Herkes olduğu yere çakıldı.
"Kardeşini ölümün kıyısına götürmeye değdi mi?" diye devam etti. "Kardeşinin vurulmasına sebep olmaya... değdi mi lan?"
Bir adım attı. Artık saklamıyordu öfkesini.
"Sen," dedi, parmağını Baran'a doğrulturken,
"benim karımın akan kanına sebepsin seni şurada öldürmediğime dua et!"
Bu kelime içime saplandı.
"Erkekliğin yerine geldi mi şimdi?" diye bağırdı.
"Kendi canından birinin kanını akıttığın için mi benliğin oturdu?"
Sesi kısılmadı. Daha da sertleşti.
"Benim üzerimden, benim karım üzerinden erkeklik mi kurdun lan sen, karakterini bununla mı tamamladın?"
O an duyduğum cümleleri beynim kabul etmedi. Sanki kelimeler havada asılı kaldı ama bana ulaşamadı. İçimde bir boşluk açıldı. Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi.
Baran'ın elindeki silah yavaşça aşağı indi.
Namlunun ucu boşluğa düştü.
Gözleri büyüdü.
Sanki ilk kez gerçekten ne yaptığını görüyordu.
"Ne..." dedim.
Sesim çıkmadı önce. Boğazımda takılı kaldı.
"Ne dedin sen?" diye tekrar ettim. Bu kez kelimeler ağzımdan düşer gibi çıktı.
Baran'a baktım. Gözlerim onu aradı, ama sanki gördüğüm şey bir insan değildi. Yüzü donuktu. Silahı hâlâ elindeydi ama artık hedef almıyordu. Omuzları çökmüştü. Az önce bağıran adam gitmişti yerinde boşluk vardı.
Elimi kaldırdım. Parmaklarım titriyordu.
Baran'ı işaret ettim. "Baran..." dedim.
İsmi bile ağzımda yabancı durdu. Sonra kelimeler geldi. Düz. Hissiz. Sanki başkasının ağzından çıkıyormuş gibi.
"Benim vurulmama sebep olan... Baran'dı."
Cümle bittiğinde içimde bir şey de bitti.
Ne bağırdım, ne ağladım.
Elim havada asılı kaldı, sonra yavaşça indi. Dizlerimdeki güç çekildi sanki. Doğu'nun kolu olmasa düşerdim. Başım döndü ama bayılmadım. Keşke bayılsaydım.
Bahçede bir uğultu koptu. Adamlar birbirine baktı. Annemin ağzından boğuk bir ses çıktı. Babam olduğu yerde taş kesildi.
Baran bana baktı o an.
İlk kez gerçekten bana baktı.
"Söyle," dedim.
Bu kez Baran'a değil, Doğu'ya bakarak.
"Devam et."
Doğu gözlerini bir an kapattı. Açtığında dudaklarını birbirine bastırmıştı. Sanki söyleyeceklerini geri yutmak ister gibiydi. Ama kaçmadı. Gözlerimin içine baktı. Saklamadı.
"Baran, İsa'ya gitmiş." O adamın ismi geçince içimde bir şey ürperdi.
"Sizi götüreceğimiz yeri söylemiş," diye devam etti. "Dilan'ın orada olacağını da."
Bahçede bir nefes bile alınmadı.
"İntikamını al," demiş Baran.
"Karşılığında tonlarca para vermiş."
Başımın içi uğuldamaya başladı. Kelimeler geliyordu ama yerlerine oturmuyordu.
"Dilan'ı öldürmesi için," dedi Doğu dişlerini sıkarak.
Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte kalbimin sesini duydum. "İsa, Karakoyun itinin adamıymış," diye devam etti"haber'i İsa vermiş ona ."
Gözlerimi kırptım. Dünya bir an kaydı.
"Tetikçiyi tutan karakoyun," dedi, "Seni onun kacirdigini düşündüğümde depoyu kapattığım gün seni benim elimden alacağını söylemişti"
O an içimden bir çığlık geçti ama ağzımdan çıkmadı.
"Önce beni vurmayı düşünmüş," dedi Doğu.
"Sonra vazgeçmiş. Daha büyük bir acı yaşatmak istemiş," diye ekledi. "O yüzden...seni vurmuş."
Duyuyordum.
Ama anlamıyordum.
Sanki kelimeler bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkıyordu. Beynim kabul etmiyordu. Tutunacak bir yer arıyordu ama her şey kayıyordu.
Anladığım tek bir şey vardı.
Net. Keskin. Geri dönüşsüz.
Abim...
Benim ölümümün eşiğine gelmeme neredeyse sebep olmuştu.
Doğu konuşurken, onlar arkamda kalmıştı. Sesler gerideydi artık. Baran tam arkamdaydı. Sanki herkes yer değiştirmiş, ben tek başıma kalmıştım.
Yavaş yavaş döndüm. Ayaklarımı yere bastığımı hissetmek istedim. Titremesinler diye bastım. Sert. Bilerek. Kaçmamak için.
Gözlerimi kaldırdım.
Baran'a baktım.
Yüzü kıpkırmızıydı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Başını hafif öne eğmişti. Gözlerinden akan yaşlar yere düşüyordu. Saklamıyordu. Saklayamıyordu.
Annem, onun hemen arkasında yere çökmüştü. Ellerini dizlerine dayamıştı. Başını öne eğmişti. Omuzları sarsılıyordu. Bu yük ona da ağır gelmişti. Belki en başından beri. Belki de şimdi.
Görmek istemedim. Ama kaçamadım.
Bir adım attım Baran'a doğru. "Baran," dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi. "Yaptın mı?" diye sordum.
Cevabı biliyordum.
Sormam, bilmediğimden değildi.
Gözlerime baktı. İlk kez kaçmadı. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Sessizlik, itiraftan daha ağırdı.
"Sen..." dedim.
Sesim ilk başta çıkmadı. Boğazım yandı. "Sen bu kadar kalleşçe..." diye devam ettim, kelimeler ağzımdan koparak, "bu kadar şerefsizce bir şeyi gerçekten yaptın mı?"
Bekledim.
Bir saniye.
İki saniye.
Sessizlik uzadıkça içimde bir şey parçalandı.
Cevap gelmeyince... sanki ruhum bedenimden vurulmuş gibi oldu. O boşlukta öfke doğdu. Kontrolsüz. Yakıcı. Ellerim yanıyordu. Ne yaptığımı düşünmeden yakasına yapıştım. Sertçe sarstım.
Geriye doğru sendeledi.
"Konuşsana lan!" diye bağırdım.
"Konuşsana!" Bir kez daha sarstım.
"Yaptın mı bu şerefsizliği?"
"Bir kadının ölümüne sebep olmak istedin mi ha?"
Sesim çatladı ama durmadım.
"Beni," dedim, parmağımı göğsüme bastırarak,
"beni ölüme sürükledin lan sen!"
Nefesim düzensizdi. Zorla alıyordum havayı. Göğsüm yanıyordu. Dünya daralmıştı.
O sırada dudakları titredi.
"Rona..." dedi.
"Affet..."
Güldüm. Acı bir gülüştü bu.
"Ne affeti lan?" diye bağırdım.
"Utanmadın mı?" Bir kez daha sarstım onu.
"Dü odada yanıma gelip söylediklerinden utanmadın mı? Gözümün içine günlerce bakarken utanmadın mı lan?"
Sözlerim yüzüne çarpıyordu. O ise hiçbir şey yapmıyordu. Direnmiyordu. Sadece sallanıyordu ellerimin arasında. Her sarsışımda biraz daha küçülüyordu.
"Allah'ın belası..." dedim.
Sesim artık bağırmıyordu. Daha beteri vardı içinde. "Yıllarca senden bir abilik bekledim," diye devam ettim. "Bir sevgi kırıntısı bekledim."
Gözlerinin içine baktım. Kaçmadı bu kez ama bakışı yoktu. Boştu.
"Gözünün içine baktım lan," dedim.
"Böyle mi olacaktı sonum?"
Sesim titremedi. Bu daha korkunçtu.
"Ağzından çıkan bir söz," dedim,
"benim sonum mu olacaktı?"
Bir adım daha yaklaştım.
"Tam her şeyi yoluna koydum derken," dedim,
"senin yüzünden mi ölecektim?"
Nefes aldım. Ciğerlerim yanıyordu.
"Senin yüzünden başka insanlar mı ölecekti?"
"Bu kadar kolay mı?"
Sesim yükseldi.
"Seviyorum dediğin bir kadının ölümünü istemek bu kadar kolay mı lan?"
Gözlerim dolmadı. İçim çoktan taşmıştı.
"Utanıyorum senden," dedim.
Ellerimi yakasından çekerken iğrenirmiş gibi geri ittim onu. Avuçlarımda sanki kir kalmıştı. "Senin benim abim olmandan," dedim, "yaptıklarından, senden... her şeyden iğreniyorum."
Bir an durdum. Sesim düştü. Daha ağır bir yerden geldi.
"Senden bir kere abilik görmek için," dedim,
"neleri vermezdim biliyor musun?"
"Bir kere," diye fısıldadım,
"beni sevmen için neler vermezdim..." Boğazım düğümlendi ama yutkundum.
"Ama sen, hiçbir şeyi hak etmiyorsun."Gözlerimin içine baktım onu son kez."Sen insanlıktan çıkmışsın," dedim. "Ben ise yıllardır senden bir şey bekleyerek kendime yazık etmişim."
Sözüm bittiğinde içimde de bir şey bitti.
Artık kardeşi değildim.
Artık yaram da değildi.
"Bundan sonra," dedim, sesim öfkeyle değil kesinlikle doluydu,"sen benim abim değilsin."
Gözlerinin içine baktım. Kaçmadım. Acımadım.
"Ben de," dedim,"senin kardeşin değilim."
Bir adım geri çekildim."Pisliğinde boğul."
Son kez baktım ona.
O bakışta ne öfke vardı ne merhamet.
Sadece tükenmişlik.
Arkamı döndüm.
O an her şey bitmişti.
Bir soyadı, bir geçmiş, bir çocukluk... hepsi orada kaldı.
Artık bir ailem yoktu.
Ama yürüyemedim. Ayaklarım yerden kopmadı.
Kalbim öne gitmeme izin vermedi.
Durduğumu hissettim.
"Rona..." dedi seslenerek. Arkamı dönmedim ama durdum.
"Hani," dedi,
"o bana isabet etmeyen kurşun var ya..."
Nefes aldım.
"Bir gün seni bulacak demiştin."
Bir anlık sessizlik oldu.
O sessizlikte herkes nefesini tuttu.
"Haklıydın kardeşim," dedi. " O kurşun şimdi benim ruhumu delip geçecek. Şimdi eşitlendik."
O an—
Bir patlama.
Bir ses duyuldu. Bir annenin çığlığı.
Sanki biri havayı yavaşça kesmişti.
Birinin nefesi yarım kaldı.
Sonra...
metal bir şeyin yere değdiğini duydum.
Ardından ağır bir bedenin.
Baran'ın silahı elinden kaymıştı.
Başının yana düşüşünü gördüm.
Gözleri hâlâ açıktı ama artık bakmıyordu.
O an anladım, Kurşun sesi sonradan gelmişti. Asıl ses, içimde bir şeyin kopuşuydu.
Bir insanın kafasına sıkılan kurşun,
sadece bir bedeni değil,
bir geçmişi de sustururmuş.
Ve ben orada,
bir ailenin tamamen bittiği yerde,
ilk kez gerçekten söylediğim sözlerin ağırlığıyla yalnız kaldım.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 11.01k Okunma |
570 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |