
Bu bölüm, kelimeleri kağıda dökerken kalbimin en çok sıkıştığı, her satırda durup soluklanmak zorunda kaldığım bir yolculuk oldu. Rona'nın o dilsiz acısını, Doğu'nun çaresiz çırpınışlarını ve ihanetin o soğuk nefesini yazarken, ben de onlarla birlikte o karanlık koridorlarda yürüdüm. Bazı sahneler vardır; sadece yazılmaz, yaşanır. Bu bölüm benim için yazmaktan öte, o ağır kederi omuzlarımda taşıdığım bir sınavdı. Umarım her bir kelime, ruhumdaki o sızıyı size de ulaştırır...

Doğu'nun Işığı
•
"33.Bölüm Acının Ezberi"
•
"katil miyim, kurban mıyım?"
"Ölüm, bazen tek bir anın içinde olup biten bir gidiş değildir; fark edilmeden geçilen, geri dönüşü olmayan o keskin eşiktir. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi kendi bildiği ritminde akıp giderken; insan bir yerde durduğunu, o akıştan koptuğunu ancak çok sonra anlar. Gürültü kesilmez, dünya yıkılmaz, Mardin'in gökyüzü o kadim maviliğini değiştirmez... Ama içeride bir yerlerde, bir şeyler bir daha asla eski yerine dönmemek üzere yer değiştirir. O eşikten geçtikten sonra, hiçbir duygu bıraktığın yerde seni beklemez.
İnsan, bir hayatın son bulduğuna şahit olduğunda yalnızca bir bedenin yokluğunu görmez. Gözlerinin önünde serilen asıl manzara, geri alınamayacak olanın o devasa boşluğudur. Söylenmiş sözlerin ruhu ezen ağırlığı, öfkeyle kusulmuş yüzleşmelerin bıraktığı o sağır sessizlik ve yıkılan, bir daha kurulamayacak olan köprülerin soğukluğu... Ölüm, yalnızca bir canı değil, tüm o yarım kalmış ihtimalleri de gömer toprağın altına. Ve bilirim ki; ihtimallerin gömüldüğü o toprağı kazmak, dünyanın en zor işidir.
Her gidişin ardından, dünya biraz daha daralır insanın üzerine. Çünkü insan, gidenin yokluğuna yer açmak için kendi içinden feragat etmek zorunda kalır. O boşluk görünmezdir belki ama bir odada eksik kalan bir sandalye gibi, bir cümlenin tam ortasında kesilen o hıçkırıklı nefes gibi her an hissedilir. Zaman geçtikçe o gedik küçülmez; insan sadece o karanlıkla yaşamaya alışır. Fakat alışmak, iyileşmek demek değildir.
Alışmak; sadece acının şeklini ezberlemek, onun keskin kenarlarına çarpmadan yürümeyi öğrenmektir."
Ölümün en sert yanı, geriye bıraktığı sorular değildir. Cevapların artık hiçbir şeyi değiştirmeyecek olmasıdır. Anlamak geç kalmış bir eylemdir. İnsan gerçeği kavradığında, gerçek çoktan yerini almıştır. Bu yüzden ölüm, bilgi değil kabulleniş ister. Ve kabulleniş, çoğu zaman insanın içinde en son açılan kapıdır.
Toprak susar, dünya devam eder, hayat akmaya direnir. Ama bir yerde, görünmeyen bir çizgi çekilmiştir artık. Öncesi ve sonrası vardır. İnsan o çizginin üzerinde yürürken şunu fark eder: Bazı sonlar, bitirdikleri şeyden çok başlattıkları sessizlikle hatırlanır.
Ve o sessizlik, insanın içindeki en uzun gecedir.
•
İçimde bir yer çöktü... ses çıkarmadan, toz
kaldırmadan. Sanki yıllardır ayakta tuttuğum bir duvar, kimse görmeden içe doğru yıkıldı. Şimdi nereye baksam aynı boşluk. Nefes alıyorum ama göğsüm genişlemiyor. Yaşıyorum ama içimde hiçbir şey hareket etmiyor.
İnsan yorulunca dinlenir sanırdım. Meğer bazı yorgunlukların uykusu yokmuş. Gözlerimi kapatıyorum, içimdeki ağırlık büyüyor. Açıyorum, dünya bana dar geliyor. Hiçbir yere sığamıyorum artık. Kendime bile.
Kelimeler boğazımda düğüm değil... taş. Söylesem kırılacağım, sussam çökeceğim. Bu yüzden ortasında kalıyorum her şeyin. Yarım bir nefes, yarım bir düşünce, yarım bir kalp gibi.
Eskiden acı bir şeydi şimdi bir yer. İçinde oturduğum, duvarlarına dokunduğum, kapısını kapatamadığım bir yer. Ne dışarı çıkabiliyorum ne de tamamen içine girebiliyorum. Sanki içimde sürekli batan bir gün batımı var; karanlık geliyor ama ışık da gitmiyor. İkisi de kalıyor, beni ortasında bırakıp.
Gücüm kalmadı. Direnmek için değil, hissetmek için bile. Bir şeylerin düzeleceğine inanmak uzak bir ihtimal değil artık yabancı bir dil gibi. Anlamını hatırlıyorum ama konuşamıyorum.
Avluda ayak sesleri birbirine karışıyordu kimse yüksek konuşmuyor, kimse tam susmuyordu. Soğuk taşın üzerinde bekleyen tabut, dünyanın en ağır cümlesi gibi ortada duruyordu. Omuzlardan indirildiğinde çıkan o kısa, tok ses... her şeyi kesinleştiren bir mühür gibiydi.
İmam öne geçti. Sesini yükseltmedi ama avlunun duvarları o sesi büyüttü. Kelimeler yavaş, ölçülü, geri dönüşsüzdü.
"Bugün burada, fâni dünyadan ebedî âleme irtihal eden kardeşimizi uğurlamak için toplandık..."
Rüzgâr ince bir çizgi gibi yüzlerden geçti. Kimse gözünü tabuttan ayıramıyordu. Birkaç kişi başını eğdi, bazıları ellerini göğsünde kenetledi. Sessizlik, sanki bir şey bekliyormuş gibi gerildi.
İmam devam etti:"Her nefis ölümü tadacaktır. Dünya bir imtihandır ömür emanettir. Rabbimizden geldiğimiz gibi yine O'na döneceğiz..."
Sözler havada asılı kaldı. Sanki her cümle, kalplerin üzerine tek tek bırakılıyordu. Uzakta bir kapı gıcırdadı, sonra yine sessizlik. İnsanların bakışları ağırlaştı nefesler kısaldı.
"Şimdi kendisini son yolculuğuna uğurlarken, ona yapacağımız en büyük iyilik, samimiyetle edeceğimiz duadır..."
İmam bir an durdu. Avlunun ortasında zaman da durdu sanki. Başlar biraz daha eğildi, omuzlar biraz daha çöktü. O eşiğin hemen öncesindeki o tanıdık cümle gelmeden önce, herkes içinden bir şeylerle yüz yüze kaldı: söylenmemiş sözlerle, tutulmamış sözlerle, geri gelmeyecek anlarla.
Sonra imam derin bir nefes aldı... ve o cümlenin eşiğine geldi.
İmamın nefesi avlunun ortasında duyulur gibi oldu. Sesini biraz daha belirginleştirerek konuştu: "Merhumun üzerinde hakkı olan varsa... haklarını helâl etsin." Söz, kalabalığın üzerine bırakılan ağır bir taş gibi düştü.
Kısa bir duraksama... Sonra dağınık, yorgun bir mırıltı yükseldi.
"Helâl olsun..."
Ama sesler aynı yerden gelmiyordu. Kimisi dudaklarını zorla araladı, kimisi yalnızca başını eğdi. Bazıları hiç konuşmadı. Avluda dolaşan rüzgâr, o cümleyi duvarlara çarpıp geri getirdi; sanki herkesin içinden geçmesini ister gibi.
İmam bir kez daha sordu, bu kez daha yavaş.
"Hakkınızı helâl ediyor musunuz?"
Bu defa mırıltı daha zayıftı. Kelimeler eksik, nefesler yarımdı.
Sessiz kalanların suskunluğu, söylenenlerden daha çok yer kapladı.
Sesler uzaktan geliyordu. İnsanların nefesi, ayakların sürtünmesi, rüzgârın taşlara çarpması... Hepsi birbirine karışmıştı. Ben yalnızca ayakta kalmaya çalışıyordum. Dizlerim titremesin diye değil... içimde çöken şeyi kimse görmesin diye.
Şebnem'in eli hâlâ elimdeydi parmaklarım uyuşmuştu ama bırakmasından ölesiye korkuyordum. Çünkü biliyordum, o el çekilirse ben bu boşlukta darmadağın olacaktım.
İmamın sesi son kez yükseldi.
"Hakkınızı helâl ediyor musunuz?"
O an dünya daraldı. Nefesim boğazımda kaldı. İçimde bir şey "hayır" diye bağırdı. Ama o ses dudaklarıma ulaşamadı. Çünkü ben artık güçlü değildim. Çünkü ben dürüst olamayacak kadar yorgundum.
Şebnem elimi biraz daha sıktı.
Ben de korkakça, neredeyse fısıltıyla iki kelimeyi söyledim. "Helâl olsun."
O kelime ağzımdan çıkarken içimde bir yer daha çöktü.
Helâl etmedim.
Affetmedim.
Sadece söyledim.
İnsan bazen doğru olanı değil, söylenmesi gerekeni söylüyor.
Ben de öyle yaptım.
İmam başını eğdi, dua için ellerini kaldırdı: "Allah rahmet eylesin... Günahlarını affeylesin... Mekânını cennet eylesin..."
Kalabalık ellerini açtı. Bazıları dua etti, bazıları yalnızca ellerine baktı. Dudaklarımı oynattım ama ses çıkmamıştı.
"Fâtiha..."
Herkes aynı anda sustu.
Bir sayfa çevrildi sanki.
Ve dünya, hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti.
•
Nefes sanki bana haram gibiydi. İçimde durmuyor, göğsümde tutunamıyordu. Her aldığım nefes yarım kalıyor, her verdiğim nefes içimden bir parça koparıyordu.
Başımı kaldıramıyordum. Sanki gökyüzüne baksam her şey gerçek olacak, tabutun içindeki boşluk gözlerimin içine dolacaktı. O yüzden başım eğikti. Taşa, toprağa, ayakların dibindeki çatlaklara bakıyordum. İnsan bazen dünyayı küçülterek dayanır.
Gözyaşlarım da durmuyordu ama yanaklarımdan akmıyordu sadece sanki boğazımdan aşağı süzülüyordu her biri. İçime akıyor, içimde çoğalıyordu. Yutkundukça acı büyüyordu.
Şebnem'in eli hâlâ elimdeydi. Parmaklarım uyuşmuştu ama bırakmasını istemiyordum. Çünkü o el çekilirse ben de dağılacaktım.
Toprak açılmıştı; geri dönüşsüz, sağır ve kör bir kuyu gibi... İnsan mezara bakınca dünyanın derinliğini değil, yokluğun dayanılmaz ağırlığını görüyormuş. İlk toprak tabutun üzerine döküldüğünde çıkan o tok sesle birlikte, içimde bir şeyler ebediyen sustu.
Tabut yavaşça indirildi. İpler gergindi. Eller temkinliydi. Ama benim içimde her şey kontrolsüzce düşüyordu. Sanki o ipler kesilse ben de onunla birlikte aşağıya çekilecektim.
Bir ses "yavaş" dedi.
Bir başka ses "dikkat" dedi.
Toprak hışırtıyla kaydı.
Nefesim ciğerlerime uğramadan geri dönüyordu, sanki hava bana yasaklanmıştı. Dizlerimdeki derman bir anda boşaldı; dünya ekseninden kaydı, görüntüler bulanık birer lekeye dönüştü. O an anladım; yalnızca toprak değil, insanın içi de bir mezar gibi çökebiliyormuş. Kendi enkazımın altında kalıyordum.
Tam karanlığa teslim olup yere kapaklanacakken, bir el omzuma mühürlendi. Ardından kollarımın altından sarmalayan, beni bu dünyada tutmaya yeminliymiş gibi sımsıkı kavrayan bir güç hissettim.
Hiçbir şey söylemedi. Kelimelerin hiçbir şeyi onaramayacağı o kutsal sessizlikte, sadece tuttu beni. Sanki o an tek görevi, benim yıkılmama izin vermemek; beni bu uçurumun kenarında, hayatın tarafında tutmaktı.
Avuçlarım boşlukta, sahipsizce titriyordu. Parmaklarım gayriihtiyari toprağa uzanmak, o taze yığına gömülmek ister gibi açılıp kapanıyordu. Yarım kalmış bir adım attım, sonra öylece kalakaldım. Bir adım daha atıp o toprağa dokunmak, Baran'a ulaşmak istedim... Ama yaklaşmanın, artık o sonsuz mesafeyi kapatmayacağını biliyordum. Toprağa dokunabilirdim ama ona asla.
O el beni tutuyordu ama ruhum, çoktan o adımı atıp o çukurun derinliğine bırakmıştı kendini.
İlk toprak tabutun üzerine düştüğünde çıkan o tok ses...
İçimde bir şey sustu.
Göğsümden bir hıçkırık koptu ama ses olmadı. Başımı Doğu'nun omzuna yasladığımı fark ettiğimde artık direnemiyordum.
Küreklerin çıkardığı son tok ses mezarlığın üzerine ağır bir perde gibi indi. Toprak Baran'ın üstünü tamamen kapattığında insanlar yavaşça geri çekildi. Ayak izleri nemli zeminde birbirine karıştı, dualar fısıltıya dönüştü, sonra sessizlik kaldı.
Mezarın üstü artık tamamen örtülmüştü; toprak, bütün ihtimalleri ve kırgınlıkları yutmuştu. O an, o taze yığının başında dikilen kişi ben değildim; o saniyede ben, beş yaşındaki o küçük kızdım. Ağabeyine zehir zemberek cümlelerle veda eden o yaralı kadın gitmiş, yerine onun gözlerinin içine bakarken utancından kırmızı pabuçlarının ucunu yere sürten o çocuk gelmişti.
Doğu'nun elini bıraktığımda dünya benim için ıssızlaştı. Kalabalık çoktan bir sis bulutu gibi dağılmıştı. Kulaklarımda saatlerdir çınlayan o acı ağıt sesini şimdi daha net duyuyordum; ama fark ettim ki o ses dışarıdan değil, doğrudan ruhumun en derin katmanlarından geliyordu.
Bakışlarımı mezarın üzerine diktim. Taze toprağın rengi, etrafındaki her şeyden daha koyu, daha ağırdı. Dokunsam izim kalacaktı o nemli karartıda.
Ama dokunmadım.
Çünkü artık o toprağa bir iz bırakmaya, ondan bir parça koparmaya bile hakkım yokmuş gibi hissettim. Ne söylesem eksik kalacaktı, ne yapsam çok geç... İçimdeki o küçük kız, ağabeyinin dizlerine kapanıp "Özür dilerim," demek istedi, diyemedi. "Affet beni," diye haykırmak istedi, nefesi yetmedi. "Keşke senin yerinde o soğuk karanlıkta ben yatsaydım," diye geçirdi içinden... Ama hiçbir kelime bu ağır sessizliği aşamadı. Dudaklarımdan tek bir söz çıkmadı; sadece tek bir damla yaş süzüldü gözlerimden.
Bağırmadan, feryat etmeden, sessiz bir yasın imzasını bıraktı. Baran'ın toprağına bir damla oldu, düştüğü gibi kayboldu.
İstemsizce diz çöktüğümde, dizlerim yaş toprağa bir mühür gibi saplanmıştı. Parmaklarım titreyerek, o son temasa uzanmak üzereydi ki; bir ses, mezarlığın sağır sessizliğini bir cam kırığı gibi yırtıp geçti:
"Dokunma oğlumun toprağına!"
Ses öyle keskindi ki, o an yüreğime kör bir bıçak sokulmuş gibi irkildim. Elim, tam kavuşacakken havada asılı kaldı. Ses üzerime doğru bir fırtına gibi yaklaşırken, suçlu bir çocuk gibi başımı biraz daha eğdim; göğsümdeki o küçük kızın son sığınağını da kaybetmiştim.
Yanıma doğru attığı her adımda yer sarsılıyor gibiydi. Yüzümü saklamak için tekrar çevirdim ama geç kalmıştım. Eğilip kolumu öyle bir kavradı ki, parmaklarının hıncı etimi geçip kemiklerime kadar sızladı.
"Rona!" dedi, sesi dişlerinin arasından süzülen bir zehir gibiydi. "Yetmedi mi?"
Cevap veremedim. Kelimelerim celladını bekleyen mahkûmlar gibi dilimin ucunda asılı kaldı.
Doğu bir gölge gibi yanımızda belirdi refleksle annemin eline dokundu, beni o pençeden kurtarmak için hafifçe geri çekmeye çalıştı. Ama annem bırakmadı. Acıyla bilenmiş o elin gücü, bir insanın taşıyabileceğinden çok daha fazlaydı o an.
"Benim oğlumun mezarının başında hâla ne arıyorsun sen?" diye haykırdı, öfkesinin ilk zehrini doğrudan yüzüme akıtarak. "Hangi yüzle geldin buraya? Hangi hakla diz çöktün bu toprağın önüne?"
Boğazım bir çöl gibi kurudu. Dudaklarım titreyerek aralandı ama içimdeki yangından dışarı tek bir hece bile çıkmadı.
"Konuş!" diye bağırdı, sesi mezarlığın sessizliğini parça parça ederek. "Saatler önce söylediklerini unuttun mu? Zehirli dilinle oğlumun ruhunu çiğneyip geçmedin mi? Konuş hadi şimdi! Nerede o dinmek bilmeyen öfken?"
Doğu bu kez daha kararlı, daha sert bir şekilde araya girdi. Adalet Hanım'ın parmaklarını kolumdan ayırmaya çalışırken sesi bir kalkan gibi aramıza gerildi.
"Yeter Adalet Hanım, acı—"
"Sen karışma!" diye bağırarak kesti sözünü. "Bu benim oğlumun toprağı! Benim yasım! Benim hesabım!"
Adalet Hanım, elini bir kez daha koluma geçirdi sanki bir suçluyu sürgüne gönderir gibi beni o taze mezardan geriye doğru çekti. Ayaklarım dengesizce toprakta sürüklenirken, burnuma dolan o ham toprak kokusu genzimi yaktı. O koku artık sadece ölümün değil, ömür boyu sürecek bir acının kokusuydu.
"Bak bana!" dedi, sesi Mardin'in sert rüzgârları gibi yüzümü döverek.
Başımı kaldıramadım. O bakışların altında ezilmek, o mezara girmekten daha zordu.
"Bak!" diye sarsınca beni, kâinat durdu ve istemsizce o kan çanağı gözlerle çarpıştık. "Onun kalbini kıran o son sözleri sen söyledin," dedi, sesi feryat figan değil, bir mezar taşı kadar soğuktu. "Yapacağın tek şey o kapıdan çıkıp gitmekken, sen ciğerparemin canını almayı seçtin. Şimdi ne için buradasın Rona? Vicdanını bu kara toprakla mı rahatlatacaksın? Bir damla gözyaşı dökünce, Baran'ın duran kalbi yeniden mi çarpacak sandın?"
Her kelimesi birer taş olup göğsüme yığıldı. Nefesim daraldı, dünya üzerime çöktü.
"Ben oğlumu bu kara toprağın bağrına verdim," dedi, sesi şimdi daha alçak ama bir kurşun kadar keskin çıkıyordu. "Peki sen... Sen neyi gömdün buraya? Söyle! Gururunu mu? Yoksa bu saatten sonra kimsenin işine yaramayacak o pişmanlığını mı?"
Cevap veremedim. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakarken, dilim damağım kurudu.
"Benim oğlum seni severdi," diye fısıldadı, sesi bu kez bir ağıtın ilk dizesi gibi titredi. "Sana bilerek kıyamazdı o. Sen ise onu anlamak yerine celladı olmayı seçtin. Şimdi bu mezarın başında susarak neyi telafi edeceksin? Giden geri gelir mi?"
Adalet Hanım kolumu bıraktı ama o zehirli bakışlarını üzerimden çekmedi. "Bu toprak onundur," dedi yavaşça, mezarı koruyan bir nöbetçi gibi. "Ben evladımı koruyamadım... Ama hatırasını senden korurum. Senin o kanlı ellerin bir daha bu toprağa değmeyecek. Senin o uğursuz ayakların bu mezarın toprağını bir daha çiğnemeyecek!"
"Anne..." diye inledim.
Anne
Anne
Ama o kelime dudaklarımdan dökülürken boşlukta asılı kaldı.
Doğu, bir gölge gibi arkamda belirip beni geriye çektiğinde, artık direnecek tek bir hücrem bile kalmamıştı. Ayaklarım kendi kendine geri gitti, mezarla arama asırlık bir uçurum girdi.
Adalet Hanım, bir hükmü ilan eder gibi son kez konuştu "Benim oğlum buraya gömüldü, kızım da bugün burada öldü. Bizim artık senin gibi bir evladımız yok Rona. Ne sığınacak bir gölgen kaldı bu topraklarda, ne de dönecek bir yuvan. Sakın 'ben yalnızlığa alışkınım' deme; bu kez yalnızlığın bile sana düşman olacak. Sen artık bu ailede, bu soyda, bu canda yoksun."
Zar zor aldığım nefes, ciğerlerime saplanmış bir bıçağı her seferinde biraz daha çeviriyordu. Kanım içime akıyordu sessiz, karanlık ve derin... İçimde fırtınalar kopuyordu ama dudaklarım sadece o son, o kimsesiz kelimeyi fısıldayabildi,
"Anne..."
Sesim bana ait değildi. Mezopotamya'nın kuytularında yankılanan, sahipsiz, kırık ve yabancı bir sesti bu. Hayatımda ilk kez o kelime bu kadar kutsal, ama bir o kadar da benden uzak ve imkânsızdı artık. Annem vardı ama ben artık annesizdim.
Annem, yaş toprağın önünde diz çöktü. Parmakları, sanki bir beşiği sallar gibi nemli toprağın içine gömüldü. Baran'ın saçlarını son bir kez okşar gibi, toprağı yavaşça, incitmeden düzeltti. Omuzları sarsılıyordu ama hıçkırık yoktu gözyaşları bile bu büyük acıya dayanamayıp onu terk etmişti.
Hemen arkasında babam duruyordu. Mardin'in rüzgârıyla dövülmüş o koca çınar, bir nefeste devrilmiş gibiydi. Başını kaldırıp bana baktığında, içimden bir parçanın sökülüp o çukura düştüğünü hissettim.
O bakış... İçinde hiçbir duygunun sağ kalmadığı, bir yangın sonrası sessizliğiydi. Ne bir damla öfke vardı gözlerinde ne de kırıntı kadar merhamet. Sadece yıkılmış bir adamın, dünyayla bağı kopmuş sessizliği... Kolları iki yanına cansızca düşmüş, omuzları çökmüş, sanki yaşamak için elinde kalan son sebebi de az önce o toprağın altına bırakmıştı.
Gözlerinin en derinine baktım ruhumun dilenir gibi baktığı o derinlikte bir işaret aradım. Küçücük bir adım, tek bir harf, beni hâlâ kızı olarak gördüğüne dair ufacık bir ışık...
Ama hiçbir şey gelmedi.
Aramızda sadece birkaç adım vardı ama o mesafe artık yedi kat gök kadar büyüktü. O adımları atabilmek için zamanı geri sarıp geçmişi silmek gerekiyordu. Ve geçmiş... Şimdi Baran ile birlikte o karanlık toprağın altında yatıyordu.
O an, içimde bir şey koptu. Sessizce, gürültüsüz ama bir daha onarılamayacak bir biçimde... Daha önce de yalnız kalmıştım ama bu başkaydı. Bu, insanın kendi adının bile kendine yabancılaştığı, evinin kapısının zihninde mühürlendiği o mutlak kimsesizlikti.
Kalabalık çoktan dağılmış, geriye sadece rüzgârın mezar taşları arasındaki fısıltısı kalmıştı. Dizlerimdeki çamur kurumuş, ellerim ise bir ömür sürecek bir boşluğa mahkûm olmuştu. Ben artık sadece Rona'ydım.
Ağabeyinin katili.
Annesinin dinmeyen sızısı.
Babasının bakışında bile yer bulamayan o pişmanlık...
İçimde bir yer "Git!" diye haykırıyordu ama ayaklarım o taze toprağa kök salmış gibiydi. Bakışlarım mezara çivilendi. Orada yatan sadece Baran değildi benim çocukluğum, son affediş ihtimalim ve bana bir zamanlar "kardeşim" diye seslenen o can sızısı ses de oradaydı. Bir adım atmak istedim ona doğru, ama celladın kurbanına yaklaşması kadar yasaktı bu.
Nefesim daraldı, dünya yavaşladı, sesler boğuklaştı. Dizlerim bir kez daha bu ağır vebalin altında çözülürken, omuzlarımda sıcak, tanıdık bir ağırlık hissettim.
Doğu.
Hiçbir şey söylemedi. Sadece yanımda durdu. Onun sessizliği, benim çığlıklarıma karıştı. O suskunluk, hayatım boyunca duyduğum en büyük merhametti. Beni yavaşça, sanki kırılacak bir cam parçasıymışım gibi kendine çevirdi.
Direnmedim. Direnecek bir "ben" kalmamıştı zaten.
Kollarını omuzlarıma sardığında, başımı göğsüne bıraktım. Kalbinin atışını duydum düzenli, kararlı ve hayatta... Benim içimdeki her şey tarumar olmuşken, onun kalp atışları dünyaya tutunmam için verilen son dal gibiydi. Bedenim gevşedi, bütün ağırlığım, bütün günahım ve kederim ona aktı. Parmaklarım ceketine tutundu. Ağlayamadım. İçimdeki tüm pınarlar kurumuştu ama ruhumun derinliklerinde bir yerlerin çöktüğünü hissettim.
Doğu başını eğip kulağıma fısıldadı, sesi bir yemin gibiydi "Burada kalamazsın Rona... Artık gidelim."
Beni kollarının arasında bir emanet gibi taşırken, ayaklarım yere değmiyordu sanki. Her adım bizi mezardan, Mardin'den ve kendimden uzaklaştırıyordu. Arkama bakmadım. Çünkü biliyordum; arkama baksam, o küçük kızın mezar başında hıçkıra hıçkıra öldüğünü görecektim.
Mezarlık arkamızda kaldı ama o toprak kokusu, benim yeni tenim olmuştu. Ben o mezarlıktan çıktım ama ruhum o taze toprağın altında, Baran'ın soğuk ellerine tutunup kaldı.
Mezarlığın demir kapısına yaklaştığımızda, Mardin'in uğultulu rüzgârı son bir kez göğsüme çarptı. Siyah elbisemin etekleri rüzgârda savrulurken, genzime dolan o taze toprak kokusu son bir vedaydı. Artık bu koku, tenime sinen bir keder gibi ömrüm boyunca benimle gelecekti.
İçimden bir ses; çok derinden, neredeyse yıkıntılar arasında can çekişen bir yerden fısıldadı
"Hoşça kal..."
Dudaklarım kıpırdamadı, sesim çıkmadı. Zaten ölüler, en çok o duyulmayan sesleri duyardı.
Doğu'nun elleri omuzlarımda bir zırh gibiydi beni sıkıca tutuyor, bu dünyadan kopup gitmeme izin vermiyordu. Adımlarımız yavaş ama geri dönüşsüz bir kesinlikteydi. O paslı kapının eşiğini geçtik. Demir kapının gıcırtısı, arkamızda kapanan bir devrin son notası gibiydi. Mezarlık, servileri ve sessizliğiyle arkamızda kaldı.
Görünürde ben, o kapıdan dışarı çıkmıştım. Tozlu yollara, dönen dünyaya, akıp giden hayata karışmıştım.
Ama ben...
Ben aslında o kapıdan hiç çıkamadım.
Ruhumu o taze toprağın üzerine, Baran'ın yanına bir emanet gibi bıraktım. Bedenim Doğu'nun kollarında bir yerlere sürükleniyordu ama ben, o mezarın başında diz çökmüş, sonsuz bir gecenin içinde hapsolmuştum.
.
"Ruhun bedenden azat edilmesi için illa nefesin kesilmesi gerekmiyormuş; bunu çok geç, bir enkazın altında kaldığımda anladım. Bazen zehirli bir söz, bazen de ruhuna değen buz gibi bir bakış, seni diri diri toprağın en derin yatağına mahkûm edebilirmiş.
Asıl kıyamet, Baran'ın toprağa verildiği o an koptu. Ölen oydu, kefeni o giymişti ama o karanlık çukurun içine giren, üzerine atılan her kürek toprakta biraz daha nefessiz kalan bendim.
Bu acı, daha önce tattığım hiçbir yangına benzemiyordu. Bedenimi delip geçen o kör kurşun bile içimi bu kadar kavurmamış, hiçbir yokluk ruhumu bu denli kimsesiz bırakmamıştı. Kurşun eti parçalayıp geçerdi de, bu keder... Bu keder, beni her saniye yeniden öldürüp, her saniye yeniden yaşatıyordu."
Midyat'ın sarı taşları, batan güneşin altında kan rengine bürünmüştü. Araba durduğunda, Rona'nın içinde bir şeyler daha koptu. Kapı açıldı, ayakları yere değdi ama o yerin sıcaklığını hissetmedi. Mezarlıktaki o ıslak toprak kokusu hâlâ ciğerlerindeydi üzerindeki siyah elbise, ruhunun üzerine örtülen o son perde gibi ağır geliyordu.
Konağın önü, sessiz bir mahşer yeri gibiydi. Herkes oradaydı.
En önde Berfin Hanım duruyordu. Bakışlarında, kendi kızı Dilan'ın sebep olduğu o büyük yıkımın ezikliği vardı. Bir annenin diğerine, bir kadının ötekine karşı duyabileceği o en ağır mahcubiyetle kavruluyordu. Eli ağzında, söyleyecek tek bir kelime bulamadan, bir zamanlar gelin olarak aldığı bu kadının şimdi bir hayalet gibi gelişini izliyordu. Yanında, tekerlekli sandalyesinde oturan Kalender Ağa vardı. O koca çınar, sanki bu utancın altında biraz daha küçülmüş, bakışlarını taş zemine hapsetmişti. Sustu Kalender Ağa onun sessizliği, konağın duvarlarından daha ağırdı.
İkizler, Helin ve Hozan , kapının eşiğinde donup kalmışlardı. Dünyanın ne kadar acımasız olabileceğini ilk kez ağabeylerinin karısının yüzündeki o ölü bakışlardan okuyorlardı.
Ve Fırat... Rona'nın bu konaktaki abisi, kardeşi,. Yanında ise Gülfem ile duruyordu. Fırat'ın gözleri dolmuştu konağa geldiğinden beri koruduğu bu kadını ilk kez bu kadar korumasız, bu kadar "yok" olmuş görüyordu. Bir adım atmak istedi, "Rona," demek istedi ama boğazındaki düğüm izin vermedi. Gülfem, hıçkırığını bastırmak için tülbendinin ucunu ısırdı.
Rona ise hiçbirini görmüyordu.
İnsanlar yanına yaklaşıyor, dudaklar kımıldıyor, "Başın sağ olsun," "Allah sabır versin," gibi boşlukta asılı kalan cümleler kuruyorlardı. Ama Rona için dünya sessiz bir sinemaydı. Sesler ona ulaşmadan kırılıyor, kelimeler zihninin duvarlarına çarpmadan yere düşüyordu. Kimin elini tuttuğunu, kimin ona sarıldığını bilmiyordu. Sadece bir boşluk vardı; ucu bucağı olmayan, soğuk bir boşluk.
Tam o sırada Doğu belirdi yine arkasında. Bir gölge gibi, bir koruyucu gibi ama aynı zamanda bu kederin en büyük şahidi gibi. Elini Rona'nın beline koydu. O dokunuş, Rona'yı yıkılmaktan kurtaran tek dayanaktı. Doğu'nun sert çehresindeki o derin keder, Rona'ya bakarken bir nebze yumuşasa da, o da biliyordu; bu enkazın altından sağ çıkmak zordu.
Rona, merdivenleri nasıl çıktığını, o taş basamakların dizlerini nasıl sızlattığını hatırlamadı. Kendini odaya attığında, kapı kapandığı an dünya ile bağı koptu.
Odanın ortasında, loş ışığın vurduğu o yatağın üzerine bıraktı kendini. Dizlerini karnına çekti, kollarını bacaklarına doladı. İnsan en büyük acısında, en güvenli olduğu yere, anne karnındaki o ilk pozisyonuna geri dönermiş. Rona da öyle yaptı. Cenin pozisyonunda, bir toz tanesi kadar küçülerek yattı.
Gözleri açık ama görmüyordu.
Kulağına dışarıdan gelen fısıltılar geliyordu ama duymuyordu.
Her şey birer film şeridi gibi geçiyordu zihninden ama o hiçbirine tepki vermiyordu. Ne bir hıçkırık ne bir damla yaş. İçindeki yangın o kadar büyüktü ki, artık duman bile çıkarmıyordu. Kendi sessizliğinde boğulmayı seçmişti.
O odada, o taş duvarların arasında, Rona artık sadece nefes alan bir kederdi. Mardin'in rüzgârı pencereleri dövüyor, aşağıda hayat akmaya çalışıyordu ama Rona için zaman o mezarlık kapısında durmuştu. Konuşmak, kelimelerin kederi kirletmesine izin vermek demekti. Bu yüzden sustu. Bir gün, bir asır ya da sonsuza kadar sürecek olan o mutlak sessizliğe gömüldü.
•
Doğu için hayat her zaman sert kararlar ve dik duruşlar demekti ama Rona'nın bu sessiz imhası karşısında, bütün savunma kalkanları un ufak olmuştu. Konağın o ağır taş merdivenlerini çıkarken ayakları geri geri gidiyordu çünkü içeride bulacağı şeyin, sevdiği kadının sadece gölgesi olduğunu biliyordu.
Doğu, kapının önünde bir an duraksadı. Avuçları terlemiş, göğüs kafesi daralmıştı. Dışarıdaki o heybetli, sarsılmaz adam o kapının ardındaki sessizlikten korkuyordu. Derin bir nefes aldı, sanki o nefesle içerideki tüm kederi ciğerlerine çekmek ister gibi kapıyı yavaşça araladı.
Odanın içindeki hava buz gibiydi, sanki zaman donmuş, toz zerreleri bile hareket etmeyi bırakmıştı. Gözleri hemen yatağa kaydı. Rona... Hayatının neşesi olan, gözlerindeki ışıkla dünyasını aydınlatan o kadın, şimdi yatağın bir köşesinde küçücük kalmıştı. Cenin pozisyonunda, sanki bu dünyadan tamamen silinmek ister gibi büzülmüştü.
Doğu'nun kalbi bir bıçak darbesiyle ikiye bölündü. Onu kanlar içinde gördüğünde bile bu kadar korkmamıştı. Çünkü o zaman yarayı görebiliyordu, şimdi ise karşısında ucu bucağı olmayan bir ruh karanlığı vardı.
Yavaş adımlarla yatağa yaklaştı. Her adımı, sanki kırılacak bir buz tabakasının üzerinde yürür gibi temkinliydi. Yatağın kenarına oturduğunda yatak hafifçe çöktü ama Rona kıpırdamadı bile. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti bakmıyor, sadece boşluğu izliyordu.
"Rona..." diye fısıldadı Doğu. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı, titrek ve çaresiz geldi.
Cevap alamayacağını biliyordu ama bu sessizlik canını her şeyden çok yakıyordu. Elini yavaşça kaldırıp Rona'nın soğuk omuzuna koydu. Bir tepki bekledi; bir irkilme, bir hıçkırık, belki de bir öfke patlaması... Ama Rona, Doğu oradaymış gibi bile davranmıyordu. O, kendi içine kurduğu o sağır ve dilsiz hapishaneye çoktan kilit vurmuştu.
Doğu eğilip yüzünü, Rona'nın saçlarının arasına gömdü. Kokusu hâlâ oradaydı ama ruhu çok uzaklardaydı.
"Bana bak... Ne olur bir kez bak," diye mırıldandı acıyla. "Bağır, çağır, vur bana... Ama böyle susma. Senin sessizliğin bu konağın duvarlarından daha ağır, nefesimi kesiyor Rona."
O sarsılmaz Doğu Ağa'nın gözlerinden bir damla yaş süzülüp Rona'nın siyah elbisesine düştü. Karısını böyle, bir cam kırığı gibi ufalanmış görmek onun için ölümden daha zordu. Rona'nın eli hafifçe titredi ama Doğu'nun elini tutmadı. Doğu, onun bu haline baktıkça içindeki endişenin bir canavara dönüştüğünü hissediyordu. Ya bir daha geri dönmezse? Ya o ruh, o mezarlıkta Baran'la birlikte gerçekten gömülüp kaldıysa?
Onu yavaşça sarmaladı, göğsüne yasladı. Rona bir oyuncak bebek gibi cansızdı, direnmiyordu ama katılmıyordu da. Doğu o an anladı Rona artık sadece bir bedendi. Rona'nın ruhu, o kapıdan asla girmemişti.
Yatağın kenarına, dizlerinin üzerine çöktü. Bir ağa değil, bir kul gibi sevdiği kadının ayaklarının ucuna devrildi. Rona hâlâ o cenin pozisyonundaydı, gözleri açık ama bakışları bin yıl ötedeydi.
"Rona," dedi Doğu, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Bak bana kurban olduğum... Buradayız. Evimizdeyiz. Kimse dokunamaz sana artık."
Rona'dan hiçbir tepki gelmedi. Doğu, titreyen elini Rona'nın yüzüne yaklaştırdı, parmak uçlarıyla şakağını okşadı. Teninin soğukluğu kalbine oturdu. Gözü, Rona'nın bedenindeki o sargılı yere, kurşunun girdiği o meşum yaraya kaydı. O yara sadece etini değil, her şeylerini parçalamıştı.
"Yaran..." diye mırıldandı, sesi acıyla çatallanarak. "Bakmam lazım Rona. Canın yanıyor mu? Söyle bana, derman olayım. O kurşun senin bedenine girdi ama benim ruhumu öldürdü."
Yavaşça sargıların olduğu kısma uzandı. Dokunmaya kıyamıyordu sanki dokunsa Rona kristal bir cam gibi bin parçaya bölünecekmiş gibi geliyordu. Parmak uçları sargının kenarına değdiğinde, kendi nefesini tuttu.
"Susma böyle, kurşun yarası geçer Rona, merhemi vardır. Ama bu sessizliğinin merhemi bende yok. Ne olur bir kelime et, istersen bana küfret ama bak bana."
Eğildi, sargılı yerin üzerinden sanki o acıyı emip almak ister gibi hafifçe öptü. Dudakları pamuklu beze değdiğinde, omuzları sarsıldı.
"Burayı temizlemem lazım," dedi, aslında Rona'nın vicdanındaki o hayali kanı temizlemek ister gibi.
Doğu, titreyen parmaklarıyla Rona'nın düğmelerine uzandı. Her hareketi yavaş, bir veda kadar hüzünlüydü. Kumaş yavaşça aralandığında, o bembeyaz sargı çıktı ortaya. Tam orada... İki göğsünün tam ortasında, kalbinin hemen altında saklanıyordu o karanlık iz. Ölümün Rona'yı teğet geçtiği, ama ruhunu delip geçtiği o meşum(kötü, uğursuz)nokta.
Doğu dizlerinin üzerinde biraz daha yükseldi. Nefesi Rona'nın buz kesmiş tenine değiyordu. Elini sargının kenarına, o sıcak ama yaralı bölgeye koydu. Avucunun altında Rona'nın kalbi atıyordu zayıf, yorgun ve sanki her an duracakmış gibi.
"Buradan geçti..." diye fısıldadı Doğu. Sesi, sanki o kurşun kendi göğsüne saplanmış gibi boğuktu. "Tam buradan, kalbinin kıyısından süzüldü o hain metal. Seni benden koparmaya yeltendi Rona."
Parmak uçları sargının dokusunda gezindi. Dokunmaya korkuyordu o yara sanki taze bir keder gibi hala kanıyordu Doğu'nun zihninde. Eğildi, alnını Rona'nın göğüs kafesine, o yaranın hemen üstüne yasladı.
Başını kaldırdı, gözleri Rona'nın donuk bakışlarıyla buluştu. Rona bakmıyordu ama Doğu onun ruhuna sesleniyordu. Elini sargının üzerinden ayırmadı, sanki oradaki sızıyı kendi avucuna hapsetmek ister gibi sıktı hafifçe. "Bana bak Rona... Yarana bakmama izin ver. İyileştirmeme izin ver. Seni bir kez kaybettim, o saniyeler benim kıyametimdi. Bir daha o karanlığa düşmene izin vermem. Bu yara kapanacak, izi kalacak belki ama sızısı dinecek. Yeter ki sen vazgeçme bizden."
Doğu, yaranın tam üzerine, sargının beyazlığına dudaklarını bastırdı. Uzun, sessiz ve acı dolu bir öpücüktü bu. Sanki o öpücükle merminin bıraktığı zehri Rona'nın bedeninden çekip almak istiyordu.
"Kalbinin altındaki bu yara, benim de yaram," diye mırıldandı tenine doğru. "Sen sustukça burası daha çok kanıyor. Sen konuşmadıkça bu kurşun benim ciğerime batıyor. Ne olur Rona... Bir nefes ver bana."
Doğu, başını Rona'nın göğsüne, kalbinin tam üzerine bıraktı. Dışarıda Mardin'in sert rüzgarı konağın pencerelerini zorluyordu ama içeride, bir adam karısının kalbinin altındaki o küçük, kanlı yarada kendi dünyasını kurtarmaya çalışıyordu.
Doğu, odanın loş ışığında titreyen elleriyle pansuman malzemelerini hazırladı. Her bir sargı bezini açışı, her bir antiseptiği döküşü sanki dünyanın en hassas olayını gerçekleştiriyormuş gibiydi. Rona yatakta bir gölge kadar hareketsiz, bir heykel kadar tepkisizdi. Doğu, onun iki göğsünün tam ortasındaki o yarayı açarken, Rona'nın gözlerinin içine hapsolmuştu.
"Belki şimdi..." diye geçirdi içinden. "Belki canı yanınca bir tepki verir, belki gözlerini kaçırır."
Ama Rona'nın bakışları tavandaki bir noktaya mühürlenmişti. Doğu, soğuk pansuman pamuğunu yaraya dokundurduğunda, Rona'nın vücudu ne irkildi ne de kasıldı. O mermi bedeninden geçmişti ama Rona çoktan bu bedeni terk etmiş gibiydi. Doğu'nun içindeki endişe bir canavara dönüşüyordu karısının canı yanmıyordu, çünkü artık hiçbir şey hissetmiyordu. Pansuman bittiğinde, Doğu sargıyı nazikçe kapattı ve parmak ucuyla yaranın etrafındaki sağlam teni okşadı. "Bitti..." dedi, sesi hıçkırığa gebe bir fısıltıyla. "Geçti gülüm, bitti."
Daha sonra yavaşça doğruldu. Rona'nın üzerindeki o kan ve toprak kokan elbiseleri, sanki bir bebeği giydiriyormuş gibi, incitmekten ölesiye korkarak çıkardı. Ona yumuşak, gri bir eşofman takımı giydirdi. Rona bir oyuncak bebek gibi kollarını kaldırıyor, Doğu'nun yönlendirmelerine sessizce boyun eğiyordu. Doğu, onu yatağın içine usulca yatırdı yorganı göğsüne kadar çekip kenarlarını özenle düzeltti. Sanki bu pamuklu kumaş, Rona'yı dışarıdaki tüm o çirkin yalanlardan, ihanetlerden ve ölümlerden koruyabilecekmiş gibi her bir köşesini sıkıştırdı.
Doğu, odadaki son lambayı da kapattı. Karanlık, odanın her köşesine bir mürekkep gibi yayıldığında sadece ikisinin nefes sesi kaldı. Doğu, yatağın diğer yanına, Rona'nın yanına uzandı. Onu kollarına almadı, sadece yan yana durdular. Karanlığın içinde Rona'nın yüzünü seçmeye çalıştı. Hiç konuşmayacağını, bu gecenin de böyle bir mezar sessizliğiyle biteceğini kabullenmişti. Zihninde Baran'ın intiharı, Dilan'ın yalanları ve Rona'nın yıkılışı dönüp duruyordu.
Tam gözlerini kapatıp bu kederli uykuya dalacakken, odanın sağır sessizliğini incecik, kırık ve sanki başka bir dünyadan gelen bir ses yırttı.
"Doğu..."
Doğu'nun kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi vurdu. Nefesi boğazında düğümlendi. Rona'nın sesini duymak, çölde bir damla su bulmak gibiydi ama sesindeki o tekinsiz ton Doğu'yu iliklerine kadar ürpertti. Doğu, hızla yanına döndü, karanlıkta karısının gözlerini yakalamaya çalıştı.
"O... burada değil, değil mi?"
Rona'nın sesi boşlukta asılı kaldı. Doğu, kimi kastettiğini saniyeler içinde anladı. Dilan... Tüm bu cehennemin kapısını açan, Baran'ı o yalana inandırıp hem Rona'nın vurulmasına sebep olan hem de ağabeyini mezara gönderen kız kardeşi. Rona'nın zihnindeki tek korku, bu ihanetin sahibiyle aynı çatı altında olmaktı.
Doğu'nun sesi, buz kesmiş bir kararlılıkla çıktı "Değil Rona... Buradan çok uzaklarda. Bir daha asla göremez seni, bir daha asla bu konağın eşiğinden geçemez. Yemin ederim, o artık yok senin için."
Rona başka bir şey söylemedi. Gözlerini tekrar kapattı. Ama Doğu o an anladı ki Rona sadece ağabeyini değil, tüm geçmişini ve ailesini o mezara gömmüştü. Şimdi yanındaki bu kadın, tanıdığı Rona değildi. O, ihanetin küllerinden doğan, dilsiz bir yangındı.
•
Gözlerimi açtığımda odadaki ışığın rengi değişmişti. İki gün mü geçmişti, yoksa koca bir asır mı, bilmiyordum. Zaman, Mardin'in damlarındaki o ağır toz bulutu gibi üzerime çökmüş, nefesimi daraltıyordu.
Doğu... Her sabah, her akşam, her saniye başucumdaydı. Dudaklarının kımıldadığını, bana bir şeyler anlatmaya çalıştığını, ismimi bir dua gibi sayıkladığını duyuyordum. Ama sesler bana ulaşmadan, zihnimin karanlık dehlizlerinde kayboluyordu. Pansuman için o yarayı her açtığında, gözlerimin içine "Lütfen bir tepki ver," der gibi bakıyordu. Parmak uçları tenimde titriyordu, canımın yanıp yanmadığını anlamaya çalışıyordu. Canım yanmıyordu. Canım, yanacak bir yer bulamayacak kadar kül olmuştu.
Helin geliyordu sonra. Elinde bir tepsi, yüzünde o çocuksu ama kederli bakışla... "Yenge, bir lokma ye," diye fısıldıyordu. Konuşmaya çalışıyor, dışarıdaki hayatı içeri taşımak istiyordu. Ona da cevap vermiyordum. Sadece o ağır, uyuşturucu ilaçları yutup yeniden o dipsiz uykuya kaçıyordum. Çünkü uyumak, hatırlamaktan daha kolaydı.
Üçüncü günün sabahında, odanın havası beni boğmaya başladı. Göğüs kafesimdeki o kurşun izi değil, bu dört duvar beni öldürüyordu. İlk kez, bedenimdeki ağırlığı silkelemek için yattığım yerden doğruldum. Ayaklarım yere değdiğinde dünya bir an için etrafımda döndü, sendeledim. Ama içimde, ismini koyamadığım tuhaf bir dürtü beni ayağa dikti.
Odadan çıktım. Koridorlar boştu, konak sanki nefesini tutmuş beni izliyordu. Bahçeye çıkmak, Mardin'in o yakıcı güneşini tenimde hissetmek istiyordum. Belki o zaman gerçekten yaşadığıma inanabilirdim. Tam merdivenlerin başına gelmiştim ki, aşağıda bir karaltı gördüm.
Gülfem... Elinde ağır bir yemek tepsisiyle, konağın en kuytu, en unutulmuş köşesine doğru ilerliyordu.
Normalde mutfağa ya da yukarıdaki odalara gitmesi gerekirdi ama o, konağın kimsenin pek uğramadığı, rutubetli ve karanlık bodrum katına yöneliyordu. O kat benim için hep bir muammaydı ne zaman oraya yaklaşsam içimi tuhaf bir ürperti kaplardı. Gülfem'e seslenmek için dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Bir şey, sanki görünmez bir el ensemden tutup beni aşağıya, o karanlığa doğru itti.
Gülfem'in ayak sesleri taş zeminde tok bir yankı bırakırken, ben bir gölge gibi, parmak uçlarımda o karanlığa süzüldüm. Rutubetin kesif kokusu genzimi yakıyor, sanki attığım her adım beni yerin altına, o mezarlık toprağına biraz daha yaklaştırıyordu.
Gülfem durdu. Anahtarın kilitte dönen o gıcırtılı sesi, sessizliği bir bıçak gibi ortadan ikiye böldü. Kapı yavaşça, sanki büyük bir günahı saklarcasına aralandı.
Gülfem içeri adımını attığı an, ben kapının tam eşiğinde bir hayalet gibi bittim. Zaman o saniyede dondu. Mardin'in tüm rüzgârları kesildi, konağın tüm taşları sustu.
Odanın loş, sarı ışığı altında bir köşeye sığınmış, saçları darmadağın o sureti gördüm.
Dilan.
Gülfem'in elindeki tepsiden bir bardağın taş zemine düşüp parçalanma sesi kulaklarımda patladı ama ben o sese dönmedim. Bakışlarım, Dilan'ın dehşetle büyüyen, suçlulukla kararan gözlerine çivilendi
Hani burada değildi? Hani sürgün edilmişti?
Doğu'nun yalanı, Baran'ın kanı, ciğerimdeki o kurşun deliği... Hepsi aynı anda tek bir görüntüde birleşti. Dilan, beni karşısında kanlı canlı, bir intikam meleği gibi gördüğünde geri doğru sarsıldı, eli karına gitti, sırtı duvara çarptı. Dudakları titredi ama tek bir kelime çıkmadı o yalancı ağzından.
İçimdeki o iki günlük sessizlik, o an devasa bir çığlığa dönüştü ama dışarıya sadece bir ölüm sessizliği yansıdı. Kalbimin altındaki o taze yara, bir volkan gibi kaynamaya başladı. Beni vuran kurşun değilmiş meğer beni vuran, tam karşımda, canım sandığım bir elin sakladığı bu yılanmış.
Gülfem'in korku dolu "Yenge, kurban olayım dur!" feryadı boşlukta yankılandı. Ama ben kapının eşiğinde öylece dikiliyordum. Gözlerimi Dilan'dan ayırmadan, parmaklarım kapının kenarındaki soğuk taşa gömüldü.
O an, bu konağın tüm direkleri sarsıldı.
O an, Doğu'nun bana kurduğu o yalanlardan kale, başıma yıkıldı.
Dilan ile aramızda sadece birkaç adımlık bir karanlık vardı. Ve o karanlıkta, Baran'ın ruhunun ağladığını duydum. Bakışlarım Dilan'ın boğazına kenetlendi. Kapının eşiğinden ona bakarken, artık sadece bir kurban değildim; ben, bu ihanetin sonunu getirecek olan tek cellattım.
Bölüm sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 11.01k Okunma |
570 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |