18. Bölüm

15. Bölüm : "Elif"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

 

 

 

2016

Yankılanan keskin ve yüksek ses, okulun o uyuşuk, üzerine ölü toprağı serpilmiş sessiz öğleden sonrası havasını keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye yardı. Mavi, damarlarında akan kanın yüzüne hücum etmesiyle al al olmuş, kontrolsüz bir öfkenin kıyısında titriyordu. Parmak uçları, masanın sert ve soğuk ahşap kenarına öyle amansız bir hırsla kenetlenmişti ki, tırnaklarının altında kalan deri kanı çekilerek bembeyaz kesilmiş, eklemleri gerginlikten dışarı fırlamıştı.

"Önce o bana vurdu diyorum! Neden anlamıyorsunuz!" diye gürledi. Sesi, genzinden gelen hırıltılı bir tınıyla yükselip odanın çıplak duvarlarında yankılanırken sanki içindeki duygusal bir volkanın ilk lavları etrafa saçılıyordu. Gözlerinin derinliklerinde, haksızlığa uğramış olmanın verdiği korlaşmış bir ateş yanıyor, bakışları değdiği her yeri küle çevirmek istiyordu.

Karşısında duran bu bir boka yaramayan kasıntıyı öldürmek istiyordu.

Karşısında, kolalı gömleği ve üzerine tam oturan yeleğiyle resmiyetin sarsılmaz bir kalesi gibi duran öğretmen, kaşlarını alnında derin yarıklar oluşturacak kadar sertçe çatmıştı. Gergin bir yay gibi duran gövdesi, sınıfa hükmeden o katı disiplinin simgesiydi. Eli hafifçe havada, öğrencisinden yayılan bu hırçın dalgayı göğsünde yumuşatmaya, onun kontrolsüzlüğünü görünmez bir duvarla bastırmaya çalışıyordu.

"Bağırmayı kes, Mavi!" dedi öğretmen sesi bir buz kütlesi kadar soğuk, ağır ve tartışmaya kapalı bir otorite taşıyordu. "Senin karşında azarlayabileceğin küçük bir çocuk yok. Sınırlarını hatırla ve o çizgiyi sakın geçme!"

Mavi, bu buz gibi buyurgan tona karşılık dudaklarını nefret dolu, keskin bir çizgi halinde büktü. Bakışları, öğretmenin yüzüne, etini delip geçmek isteyen birer cüretkâr mızrak gibi mıhlanmıştı. O anki hiddeti, çocukluğun ve yaşının getirdiği o görünmez çekingenlik perdesini bir çırpıda yırtıp fırlatmıştı.

"Çocuk aklı bile bazen sizden daha zeki işliyor!" diye tısladı. Kelimeler ağzından zehirli oklar gibi fırlayıp öğretmenin suratına çarpıyordu. Yakıcı, neredeyse gizli bir tehdit barındıran gözleri, karşısındaki yetişkinin konumunu, yıllanmış tecrübesini ve o sarsılmaz otoritesini bir toz zerresiymişçesine hiçe sayarak sabitlendi. Her kelimesi, o yaştaki birinden beklenmeyecek kadar katran karası bir kin ve sivri bir olgunluk taşıyordu.

Öğretmenin yüzündeki o taşlaşmış ifade, aniden derin bir hayal kırıklığı ve kontrol altına alınamayan bir hiddet karışımına evrildi. Şakaklarında, öfkesinin ritmiyle atan belirgin bir damar ortaya çıkmıştı; derisi geriliyor yüzündeki çizgiler derinleşiyordu.

"Şimdi de terbiyesizlik ha!" dedi öğretmen; sesi bu kez alçalmış ama çok daha tehlikeli, fırtına öncesi sessizliği andıran bir fısıltı halini almıştı. Mavi’yi işaret eden eli, içindeki sarsıntıyı ele verircesine hafifçe titrerken odadaki hava artık solunamaz kadar ağır, elektrikli ve her an patlamaya hazır bir bomba gibi gerilmişti.

Mavi, bu suçlamanın zehirli iğnesi tenine batmış gibi göğsünü hırsla şişirdi. Haksızlığa uğramış olmanın dayanılmaz, geniz yakan o ekşi ağırlığı altında omuzları bir yay gibi gerildi. Ciğerlerine çektiği hava artık yetmiyor, nefesi düzensiz bir fırtınanın habercisi gibi kesik kesik geliyordu.

"Beni dinlemiyorken, asıl siz bana terbiyesizlik yaptınız!" diye gürledi yeniden. Sesi bu kez sadece öfke değil, ruhunun derinliklerinden kopup gelen çaresiz bir isyanın tınılarını taşıyordu. Odanın yüksek tavanında yankılanan bu feryat, bir adaletsizliğin ilanı gibiydi. "Size diyorum ki o bana ilk vurdu! Bana vahşice saldıran birine karşı ne yapmamı bekliyordunuz? Sessizce boyun eğip, 'Buyur kardeşim, bir de sağ yanağıma mı vur?' mu deseydim!"

Son cümlesi, dudaklarının kenarına ilişen buruk ve alaycı bir kıvrımla odaya yayıldı. Mavi'nin gözlerindeki o hırçın ateş, sönmek bir yana, beslendiği haksızlıkla daha da devleşen bir kora dönüşmüştü. O an orada, sadece bir öğrenci değil haksızlığın devasa gölgesine karşı elinde sadece hakikati tutan küçük, yaralı ama mağrur bir savaşçı gibi dikiliyordu.

Hocanın kafasını koparmak kesinlikle aklının ucundan bile geçmemişti.

Direk aklını düşünceye geçirmişti.

Öğretmenin yüzü, bu cüretkâr sözlerin kamçı darbesiyle bir anda kıpkırmızı kesildi. Damarlarındaki kan, alnına doğru basınçla hücum ediyordu. Gözlerindeki o soğuk otorite ateşi, yerini dizginlenemeyen, çiğ bir öfke nöbetine bırakmıştı. Ses telleri, boğazındaki hıçkırıksız hiddetle zorlanarak titrek bir şiddetle patladı. "Seni bu okuldan bir saniyede atabilirim Mavi!" diye bağırdı. Havada savurduğu eli, görünmez bir giyotinin ağırlığını taşırcasına tehditkâr bir kavis çiziyordu. Cümlenin sonunda nefesi tıkanmış, sesi hırıltılı bir öfkenin çukuruna yuvarlanmıştı. "Neyine güveniyorsun sen? Bu neyin cesareti!"

Mavi, öğretmenin savurduğu bu en ağır, en son yıkım tehdidi karşısında bile bir milim olsun geri adım atmadı. Aksine, omuzları daha da dikleşti sanki görünmez, kırılmaz bir zırhın içine bürünmüştü. Etrafındaki hava, sürtünmeyle kıvılcım çıkaracak kadar yoğun bir elektrikle dolmuştu.

"Güvendiğim hiçbir şey yok," dedi Mavi. Sesi, az önceki fırtınanın ortasında aniden beliren o tekinsiz, bıçak sırtı dinginliğe bürünmüştü. Başını hafifçe yukarı kaldırdı burnunun kemeri gururla yükselirken, bakışları öğretmenin yüzünde sarsılmaz bir meydan okuma bayrağı gibi dalgalanıyordu. Ancak hemen ardından dudaklarından dökülenler, bu yapay sükûnetin (1) altında yatan zehirli zekâyı ve biriktirdiği tüm o keskin acıyı gün yüzüne çıkardı. Gözleri, öğretmenin göz bebeklerine iğneleyici bir hakikatin aynasını tutuyordu.

"Sizin gibi, kendi vicdanıyla değil de, zengin anne ve babasının nüfuzuna sığınan o korkak çocuklardan biri değilim ben," dedi. Her bir kelime, özenle seçilmiş birer taşlama gibi öğretmenin suratına çarpıyor onun taraflı adaletine, satılmış otoritesine vurulan sert bir tokat etkisi yaratıyordu. Mavi’nin bakışlarından adeta kıvılcımlar sıçrıyor, yanan adaletsizlik duygusu odadaki tüm oksijeni tüketiyordu.

Ani bir hamleyle omuzlarını biraz daha gerdi, ruhundaki o sarsılmaz kalkanı son bir kez tahkim (2) etti. "Ama beni atamazsınız." Bu son cümle, bir kehanetin ağırlığıyla odanın nemli havasında asılı kaldı. Bir çocuksu tehditten ziyade; karşısındaki yetişkinin sahip olduğu gücün sınırlarını, zaaflarını ve o çürümüş düzenin tüm çatlaklarını ezbere bilen, buz gibi soğukkanlı bir iddiaydı bu.

Öğretmen, Mavi’nin "Beni atamazsınız" çıkışıyla zaten iyice incelmiş olan sabır sınırının ötesine geçmişti. Dudakları, bu çocukça bulduğu özgüveni ufalamak istercesine alaycı bir kavisle büküldü. Sesi, un ufak olan otoritesini dökülen parçalarından yeniden inşa etmeye çalışarak, zehirli bir iğne gibi sert ve aşağılayıcı çıktı.

"Ne o? Kendine fazla güveniyorsun küçük hanım!" diye tısladı. Bakışlarıyla Mavi’yi olduğu yere çivilemek, o dik duruşunu bir kağıt gibi buruşturup atmak istiyordu.

Ancak o saniyede Mavi’nin ruhunda, odadaki tüm havayı bir anda vakumlayan şaşırtıcı ve ürpertici bir değişim yaşandı. Az önce haksızlığın ateşiyle yanan, adaletsizlikten tir tir titreyen o genç kız gitmiş; yerine, fırtınadan hemen sonraki o tekinsiz, sağır edici sessizlik gelmişti. Yüzündeki alevli kızıllık yerini kireç gibi donuk, bıçak kadar keskin ve bir o kadar tehlikeli bir sakinliğe bırakmıştı. Gözleri artık sadece karşısındaki adamı değil, o adamın ruhunun en karanlık, en izbe köşelerinde sakladığı sırları delip geçiyordu.

Mavi, ağır ve her biri mermer üzerine düşen bir balyoz kadar ölçülü adımlarla öğretmene doğru bir adım attı. Sesi artık gürlemiyordu; derin bir kuyunun dibinden yankılanan, insanın ensesindeki tüyleri ayağa kaldıran buz gibi bir fısıltıya dönüşmüştü. Az önceki patlayıcı enerji, yerini mutlak ve dehşet verici bir kontrole bırakmıştı.

"Eğer beni bu okuldan atarsanız," dedi; her kelimeyi sanki bir cellat ipini ilmik ilmik örüyormuşçasına dikkatle seçerek ve üzerine basarak vurguladı. "Karınız Ayten Hoca o çok güvendiği evliliğinizin arkasındaki asıl hikâyeyi öğrenmek zorunda kalır."

Bu cümle, odanın içinde görünmez bir şok dalgası gibi yayıldı. Öğretmenin yüzündeki o kibirli kızgınlık ve alaycı ifade, sanki bir el tarafından silinmiş gibi anında buharlaştı. Yerini, insanın iliklerine kadar işleyen anlık bir korku ve saf bir dehşet karışımı aldı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına büyüdü, bedeni olduğu yere beton dökülmüş gibi kaskatı kesildi. Mavi’nin bu yeni, buzdan sessizliği az önceki tüm çığlıklarından ve hıçkırıklarından çok daha etkili, çok daha sarsıcı bir dehşet iklimi yaratmıştı.

Mavi, karşısındaki devasa otoritenin bir kumdan kale gibi çöküşünü büyük bir kayıtsızlıkla izledi. Sonra başını hafifçe yana eğdi; bakışlarına iğrenme ve güç karışımı bir ifade yerleşirken sesi bir kat daha alçaldı, sanki mezar sessizliğinde paylaşılan karanlık bir sırrı fısıldar gibiydi. "Ya da o liseli kızlara gönderdiğiniz mesajları, kapalı kapılar ardında çevirdiğiniz o iğrenç işleri de tek tek, kelimesi kelimesine öğrenmek zorunda kalır."

Bu son sözler, öğretmen için artık bir tehdit değil, doğrudan kalbine inen öldürücü bir bıçak darbesiydi. Gözlerinin altındaki deri seğirmeye başladı, boğazı kurudu, nefesi genzinde kilitlendi. Az önce etrafa savurduğu tüm o sahte kibir ve otorite, bir anda eriyip yerdeki tozlara karışmıştı. Mavi, avucunun içinde gizli bir nükleer silah tutan küçük, gaddar bir hükümdar gibi duruyordu; sakin, ürkütücü ve karşısındakini tek bir kelimesiyle yok edebilecek kadar tehlikeliydi.

Öğretmen artık tamamen emindi; karşısındaki bu kız, çocuk bedeni içine hapsolmuş bir iblisti ya da sınırları çoktan aşmış bir deliydi. Ne yapacağı, bir sonraki hamlesinin nereyi havaya uçuracağı asla kestirilemeyen, barut kokulu bir bilmeceydi. Mavi’nin o minyon yapısı, çocuksu yüz hatları, aslında sadece bir göz yanıltmasından ibaretti. Sanki bütün dünyayı bir satranç tahtası gibi önüne sermiş, herkesin zaaflarını ezberlemiş ve herkesi avucunun içinde bir kukla gibi oynatacak o karanlık gücü eline geçirmişti.

Aslında o, küçüklüğünden beri hep böyle kurnaz, hep böyle tetikteydi fakat ailesini kaybettiği o uğursuz günden beri, dur durak bilmeyen, vicdan azabı çekmeyen bir ruh hastasına dönüşmüştü. Zekiydi. Hem de bir insanın taşıyabileceği sınırların çok ötesinde, haddinden fazla zekiydi. Bu zeka, sadece kuru ders notlarından veya kitap sayfalarından gelmiyordu. Hayatın o çamurlu ve dolambaçlı yollarını çözecek kadar hayatın kendisinden beslenmişti. Kimin ne halt yediğini, hangi maskenin arkasına saklandığını tek bir bakışta, hiç zorlanmadan söküp alıyordu. İnsanların ömür boyu gizlemeye çalıştığı her sırrı, onların göz bebeklerindeki küçücük bir titreşimden okuyacak kadar ürkütücü bir kavrayışa sahipti.

Kendi içindeki o dipsiz kuyuyu; ölen sevdiğini hayalini ve kaybettiği ailesinin yakıcı acısını ise gözlerine yerleştirdiği o donuk, camdan perdeyle ustaca gizliyordu. İnsanların ruhunu okuyan tek kişinin kendisi olmadığını, dünyanın kurtlarla dolu olduğunu biliyordu. Bu yüzden kendi gözlerini de bir kutup gecesi kadar soğuk ve ulaşılmaz tutmayı erken yaşta öğrenmişti. Tıpkı şu an öğretmene attığı o buz gibi, ruhsuz bakışların altında olduğu gibi. Kimse görmese de, o donukluğun ardında sinirden kıvranan, kaderin ona olan acımasızlığına avazı çıktığı kadar söven, yaralı bir kız çocuğu hıçkırıyordu.

Tam o gerginlikten çatlamak üzere olan atmosferin ortasına, kapı ansızın ve sertçe açıldı. İçeri giren kişinin heybetiyle müdür, oturduğu yerde rahatsızca kıpırdanıp boğazını temizleyerek geriye çekildi; görünmez olmaya çalışırcasına koltuğuna gömüldü. Mavi ise yerinden bir milim bile kıpırdamadı. İçeriye kimin girdiğini, o tanıdık ayak seslerinden ve havaya yayılan o otoriter kokudan anında anlamıştı ama ne duruşunu bozdu ne de savunmasını indirdi.

Gelen, Kaan’ın babası, Mavi’nin ise Aydın Amca’sıydı.

Aydın, zeminde yankılanan emin adımlarla Mavi’nin yanına kadar geldi. Odanın içindeki o zehirli havayı soluyarak durdu ve küçük kızın gerginlikten taş kesilmiş omzuna elini ağır bir şefkatle koydu. Onu hafifçe kendine, güvenli limanına doğru çekti. Mavi, dakikalardır bir heykel gibi duran o kaskatı savunmasını ilk kez esnetti.

Aydın Amcası’nın bu sessiz korumasına anında uyum sağlayarak, o canavarca zekasının ardına sakladığı yorgunlukla birlikte bir adım geriye çekildi. Savaş alanı bir süreliğine sessizleşmişti ama Mavi’nin bakışlarındaki o buz dağı hala orada, öğretmenin tam karşısında duruyordu.

Aydın Bey, odanın ortasında üzerindeki polis üniformasının verdiği o sarsılmaz ve ağır heybetle duruyordu. Siyah saçlarının birkaç teli, sanki içerideki gerilime inat edercesine alnına düşmüştü; o ise bu dağınıklığı umursamadan, parmaklarını saçlarının arasından geçirip onları sakince geriye itti. Bu basit hareket bile, fırtına öncesi sessizliğin ne kadar tehlikeli olduğunun habercisiydi.

"Kızım ile bir sorun yaşamışsınız," dediğinde sesi odanın duvarlarında bir mahkeme kararı gibi yankılandı. O an Kaan, Mavi’yi korumacı bir tavırla kendine doğru çekip kolunu sahiplenici bir biçimde omzuna attı. Mavi, bu yakınlığı hiç yadırgamadı; olduğu yerde, sanki bir celladın son bakışını atıyormuşçasına müdürün gözlerinin tam içine bakmaya devam etti. Müdür, Mavi’nin o ruhu deşen bakışlarına ancak birkaç saniye dayanabildi ve hızla boğazını temizleyip bakışlarını önüne, evrakların arasına kaçırdı.

"Yanlış anlaşılma olmuş..." diye mırıldandı öğretmen, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Az önce Mavi’ye aslanlar gibi kükreyen, otorite taslayan o adam gitmiş; yerine korkuyla sinmiş, sesi içine kaçmış bir gölge gelmişti.

Kaan, Mavi’nin kulağına doğru eğilerek fısıldadı. "Ne yaptın adama kız?" Sesi merak ve hafif bir endişe taşıyordu. Fakat Mavi, Kaan’ın bu gizlilik çabasını hiç umursamadı. Sesini alçaltma gereği bile duymadan, odadakilerin yüzüne tokat gibi çarpan o dümdüz, duygusuz sesiyle cevap verdi.

"Yanlış anlaşılma dedi ya işte." Ardından bakışlarını öğretmene dikti. "Öyle değil mi hocam?" Kelimenin üzerindeki o iğneleyici vurgu, aralarındaki karanlık pazarlığın tek kelimelik bir hatırlatıcısıydı. Artık o, Mavi'nin 'öğretmeni' değil, sadece kirli çamaşırları elinde olan bir 'hocaydı'.

Öğretmen, zoraki ve titrek bir gülümsemeyle "Kesinlikle," diye onayladı hemen. Mavi, yavaş adımlarla kenara çekilip sırtını soğuk duvara yasladı. Kavga sırasında sırtında açılan yara, her nefes alışında tenine kızgın bir şiş saplanıyormuş gibi canını yakıyordu ancak yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Ne bir acı belirtisi ne de bir zayıflık göstermeden etrafa soğuk bakışlar atmaya devam etti. Sadece Aydın Bey ve öğretmen arasındaki o gergin tiyatroyu izliyordu.

Müdür araya girmeye çalışarak, "Çocuklar kendi aralarında kavga etmişler, Derin de arada kaynamış işte..." diye geveleyecek oldu ama Aydın Bey tek bir bakışıyla onu susturdu. Ardından Mavi’nin elinden sıkıca tutup, daha fazla bu zehirli odada kalmamak adına onu kapının dışına çekti.

Koridorun tenha bir köşesinde durduklarında, Aydın Bey elini beline, silahının hemen yanına koyarak dikildi ve bakışlarını Mavi’nin üzerine bir projektör gibi tuttu. "Dökül," dedi, sesi net ve itiraza kapalıydı.

Mavi, hiçbir süsleme yapmadan, olduğu gibi gerçeği bıraktı ortaya. "Kafamı çöpe sokmaya çalıştı."

Aydın Bey’in bakışları o saniyede çakmak çakmak oldu. Az önceki kontrollü sakinliğinin yerini, kızını koruma içgüdüsüyle birleşen mesleki bir sertlik almıştı. Öfkeden kısılan gözleri, o kafayı çöpe sokmaya cüret eden her kimse onu o saniyede küle çevirecek kadar korlaşmıştı.

"Eee Derin?" dedi, sesi bir bıçak sırtı kadar keskin ve tehlikeliydi. "Sen ne yaptın?"

Mavi, istifini en ufak bir sarsıntıyla bile bozmadı. Sanki az önce birinin onurunu ve bedenini yerle bir etmemiş de, sadece yolda yürürken ayağı taşa takılmış gibi sıradan bir tavırla omuz silkti. Dudaklarının kenarında, zaferden ziyade küçümseme taşıyan o meşhur ve rahatsız edici gülümseme belirdi.

"Çöpü ona soktum," dedi.

Cümle ağzından döküldüğünde ne bir korku titremesi vardı sesinde, ne de bir pişmanlık gölgesi. Sadece odayı donduran buz gibi bir sakinlik ve yaptıklarının arkasında dimdik duran o sarsılmaz irade vardı. Aydın Bey, duyduklarının ağırlığıyla bir an duraksadı; sabrının son kırıntıları da öfkesine karışırken sesi koridorun yankısıyla birleşip patladı.

"Derin! Kaç kere dedim kendi başına iş açma diye? Bir kere de bana gel kızım, bir kere de arkanda ben olayım! Neden her şeyi kendi kendi ellerinle çözmek zorundasın?"

Mavi, bu feryada rağmen bakışlarını yerden kaldırmadı. Parmakları, cebinden çıkardığı çakmağın metal soğukluğuyla ritmik bir şekilde oynuyordu. Metalin her klik sesinde, sanki geçmişin bir başka kapısını kapatıyordu. Adamın yüzüne bile bakmadan, ruhundan süzülüp gelen o donuk ve kimsesiz sesle karşılık verdi. "Sen, sokakların dahaçocukken rahminden söküp attığı bir kıza, 'birine güven' diyorsun Aydın Amca," dedi. Kelimeler, boğazından birer cam kırığı gibi geçip dökülüyordu. İçindeki o devasa yangını, her zamanki ustalığıyla buzdan bir kalkanın arkasına saklamıştı. Sesi, dışarıya hiç olmadığı kadar sakin, bir o kadar da yabancı geliyordu.

"Benim doğduğum o karanlık köşelerde güvenmek lüks değil; celladına kendi ipini kendi ellerinle uzatmak demek. Biz o sokaklarda güveni değil, hayatta kalmak için kimin boğazını önce sıkmamız gerektiğini öğrendik."

Bakışları hâlâ adamın yüzüne değmiyordu ama kurduğu her cümle, Aydın Bey’in babalık içgüdüsüne saplanan birer mızraktı. Mavi’nin sesi, bir mezar sessizliği kadar derinleşti. "Benim ömrüm boyunca sırtımı yaslayacak sağlam bir duvarım bile olmadı. Her yaslandığım duvar ya üzerime yıkıldı ya da arkasından biri hançer sapladı. Şimdi söyle bana seninkinden bile daha karanlık olan bu kalbimle, senin o aydınlık gölgene sığınmayı ben nasıl öğreneyim?"

O anda koridor, sadece Mavi'nin elindeki çakmağın metalik sesiyle doldu. Küçük bir kızın devasa yalnızlığı, koca bir adamın otoritesini sessizce diz çöktürmüştü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Hafta sonra

Geçmişin gölgeleri, bugünün Mavi’sini şekillendiren o kanlı ve rutubetli dehlizlerde saklıydı.

Yer altına inşa edilmiş sığınağın ağır metal kapısının önünde durduğumda, zaman donmuş gibiydi. Çevremi saran karanlık ve nemli taş duvarlar, üzerime çöken bir mezar sessizliğini andırıyordu. Havadaki o kesif, geniz yakan rutubet kokusu ter, barut ve pasla karışarak ciğerlerime doluyordu. Derinlerden gelen su damlalarının ritmik yankısı, zihnimde geri sayım yapan bir saatin tik takları gibi yankılanıyordu. Metal kapının üzerindeki o iğne ucu kadar ince delikten içeri sızdırdığım esnek kamera, bana içerideki ölümün haritasını çiziyordu.

Sadece yedi kişi vardı.

Paslı demir bir masanın etrafında, az sonra başlarına geleceklerden habersiz, gevşek bir lakayıtlıkla sohbet ediyorlardı. Tavandan sarkan ve can çekişir gibi titreyen sarı ampuller, duvarlarda devleşen gölgeler yaratıyor yerdeki küflenmiş tahta kasalar, bu karanlık tiyatronun dekoru gibi duruyordu.

İçeri doğrudan, bodoslama dalmak bir intihardı ama benim gibi sokakların ve namluların arasında büyümüş biri için onlar sadece, temizlenmesi gereken birer hataydı. Derin, buz gibi bir nefes aldım. Kilidi sessizce, metalin metale sürtünme sesini bile bastırarak çözdüm. Kapak aniden havaya kalktığında, yedi çift gözün şaşkınlık ve dehşetle bana dönmesi bir saniyeden kısa sürdü.

Haklılar. Eğer Türk askeri benim yanımda değil de karşımda olsaydı, ben de korkudan altıma sıçardım. Bunların ruhu zaten birazdan bana teslim.

Silahlarını doğrultmalarına, parmaklarının tetiğe gitmesine fırsat bile vermedim. Susturucunun ucundan çıkan ölümcül ıslıklar, odadaki bayat havayı delip geçti. Cesetlerin yere düşerken çıkardığı o boğuk, et ve kemik sesleri, su damlalarının sesine karıştı. Boşluğa, o karanlık derinliğe atladım. Dizlerimi bükerek, bir kedinin avına inişi gibi sessizce beton zemine kondum.

Ortam karanlıktı ama bu benim dünyamdı. Gözlerim, gölgelerin arkasındaki en ufak kıpırtıyı, en gizli detayı söküp alıyordu. Yosun tutmuş, ıslak taş duvarlara elimi sürerek ilerlerken parmak uçlarımda soğuk ve kaygan bir doku kaldı. Ayaklarım, yılların biriktirdiği o nemli toz tabakasını ağır ağır kaldırıyordu. Ve tam o anda, su seslerinin ritmini bozan bir şey duydum. Derinden gelen, bastırılmaya çalışılan boğuk bir nefes alış sesi vardı.

Burada, gölgelerin arasında saklanan bir leşçil daha vardı.

Üç gündür bu cehenneme girmek için tırnaklarımla kazımıştım. Kimseyle, en yakınındakiyle bile iletişime geçmemiştim. Tek başımaydım çünkü Maho’nun o pis ağzından dökülen bilgilerin doğruluğunu kendi gözlerimle görmeliydim. Eğer yalan söylüyorsa, tüm timi bir fare kapanına sürmüş olurdum. Bu yükü başkasına taşıtamazdım. Bu savaşı tek başıma bitirmeliydim.

Adımlarımı, yerdeki su birikintilerini bile ürkütmeden atarken, aniden sağ koluma inen o kalleş darbeyle sarsıldım. "Ulan senin de belanı sikmezsem bana da Yıldırım demesinler."

Metalin kemiğime çarpma sesi kulaklarımda yankılandı, parmağımdaki tetik hissi boşluğa düştü ve silahım karanlığın içinde savruldu. Daha acı beynime ulaşmadan, içgüdüsel bir hırsla karnına sert bir tekme savurduğum adam, ağzından boğuk bir küfür saçarak yere kapaklandı.

"Amını siktiğimin evladı, elimi siktin mal!" diye hırladım. Sesim, bir insanın değil de yaralı bir kurdun hırıltısı gibi çıktı.

Daha doğrulmasına fırsat vermeden, bir karabasan gibi tepesine çöktüm. Yumruğum, burnunun kemiğini un ufak edecek bir şiddetle suratına indi. Geri çekilmedim. Hıncımı, haksızlığa olan nefretimi her vuruşuma yükleyerek bir tane daha patlattım.

Az önce bu it benim elimin belasını sikmişti.

Adamın başı cansız bir bebek gibi yana düştüğünde, o karanlık sessizlik tekrar odaya hakim oldu.

Yere, o şuursuzca yatan gerizekalının üzerine tiksintiyle tükürdüm. Bir an bile duraksamadan savrulan silahımı kaptım ve karanlığın kalbine doğru yürümeye devam ettim. İlerledikçe hava, çürümüş tahta ve pas kokusuyla daha da ağırlaşıyor, nefes almak bir savaşa dönüşüyordu. Ayak seslerim ve su damlaları, bu yer altı mezarlığında benim için bestelenmiş ritmik bir ölüm marşına eşlik ediyordu.

Gözlerim karanlığın en koyu olduğu o noktaya takıldı. Zihnimin oyunlarından biri olmasını diledim ama metalin metale sürtünme sesi, gerçeğin buz gibi soğukluğunu tenime vurdu. Koridorun o sonu gelmez, mezar sessizliğindeki çıkmazında devasa bir kafes yükseliyordu. Ve içerisinde, bir heykel gibi zincire vurulmuş o adama baktım.

Akın Komutan.

Ellerini tepeden, insafsız bir gerginlikle bağlamışlardı. Ayak uçları zemine ancak değiyor, vücudunun tüm ağırlığı zaten hırpalanmış olan omuzlarına biniyordu. Boynuna dolanan paslı zincirler her nefesinde tenini bir bıçak gibi kesmiş, altındaki deriyi morarmış bir çiğliğe mahkûm etmişti. Bir zamanlar gururla taşıdığı o üniforma şimdi lime limeydi. Kumaşın dokusu kanla, terle ve sığınağın o ağır rutubetiyle ağırlaşmış, vücuduna yapışmıştı.

Odada dört gölge hareketlendi. Kim olduklarını, ne için orada olduklarını umursamadım bile. Avucumdaki silahın kabzası elimle bütünleşmişti. Onlar daha şaşkınlıklarını atıp silaha davranamadan, susturucunun ucundan çıkan ölümcül ritim odayı doldurdu. Art arda gelen mermiler etle buluştuğunda, kemiklerin kırılma sesi boğuk düşme seslerine karıştı. Dört ceset, birer çöp yığını gibi zemine yığıldığında yolum açılmıştı.

Adımlarım beni kafesin parmaklıklarına götürdü. Onu baştan aşağı, profesyonel bir soğukkanlılıkla ama içten içe yanan bir öfkeyle süzdüm. Sol kolu, anatomik olarak imkânsız, garip bir açıyla sarkıyordu. Kırılmıştı, belki de parçalanmıştı. Bacağındaki o derin yara, sargısız ve kirliydi. Başını ağır ağır kaldırdığında göz göze geldik. Gözleri kan çanağına dönmüştü, kirpikleri toz ve kanla birbirine yapışmıştı ama o derinlerde, o sarsılmaz iradenin parıltısı hâlâ oradaydı.

Dudaklarında, durumu hafifleterek kendi içindeki korkuyu bastırmaya çalışan o arsız sırıtış belirdi. "Komutanım," dedim, sesimdeki alaycı tonu koruyarak. "Sizce de biraz fazla abartmadınız mı bu tatil işini? Ben omzumdan vurulup sahada kaldım, siz bu kadar yatmadınız hiç."

Cevap vermesini beklemeden eğildim, botumun kenarındaki bıçağı seri bir hareketle çekip kilidin dişlileri arasına soktum. Parmaklarımın ucundaki o hassas titreşimle, yarım dakika içinde ana kilidi pes ettirdim. Kapı inleyerek açıldığında zincirlerin başında bittim.

"Derin sen misin?" Sesi, susuzluktan ve acıdan çatlamış bir toprak gibi pürüzlüydü. Kafasını bile kaldıracak dermanı kalmamıştı ama ismimi telaffuz ederkenki o şefkati yerindeydi.

Cevap vermek yerine kollarındaki ve bacaklarındaki paslı kelepçelere odaklandım. Bıçakla vakit kaybetmeyecektim. Silahımın namlusunu kilide dayadım iki kısa patlama yankılandı, kıvılcımlar karanlığı aydınlattı. Zincirler, metalik bir gürültüyle yığıldı.

"Evet komutanım, benim," dedim. Yüzümde, onu bulmuş olmanın verdiği o hafif, hüzünlü bir ifade vardı.

Akın Komutan, bedeni serbest kalıp kucağıma doğru yığılırken dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı. Başını çok hafifçe salladı. O an, o sarsılmaz kalenin bile ne kadar hırpalanmış, ne kadar yorgun düştüğünü ilk kez bu kadar yakından hissettim. Ama o yorgunluğun altında bile, hâlâ o eski, eğilmez Akın Komutan duruyordu. Bakışlarındaki otorite, zincirlerin bıraktığı izlerden çok daha derindi.

"Oğlum neredesiniz lan? Unuttunuz mu beni?" dedi, çatılan kaşlarının altındaki o yorgun ama hâlâ emretmeye hazır gözleriyle.

O an, sığınağın o boğucu ve kan kokan atmosferinde kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine kenetledim. Bu adam; günlerce zincire vurulmuş, bedeni bir harabeye dönene kadar işkence görmüş, ruhu hırpalanmıştı ama hâlâ içinde o eski, sarsılmaz şaka yapma enerjisini bulabiliyordu. Ölümün kıyısında bile rütbesinden ve mizahından ödün vermiyordu.

"Yok komutanım ya," dedim, sesimdeki neşeyi kasten yükselterek. "Sizi burada bir süre SPA keyfi yaparsınız, çamur banyosunun tadını çıkarırsınız diye bıraktık. Erken mi geldik yoksa?"

Komutan, göğsünden gelen acı dolu bir homurtuyla karışık güldü. Ancak bu kısa rahatlama anı, saniyeler içinde yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Yüzündeki her çizgi gerildi, bakışları tekrar keskinleşti. "Buradan çıkmamız lazım. Hemen," dedi; sesi artık bir şakadan değil, yaklaşan bir fırtınanın uyarısından ibaretti.

Ağır ve yorgun adımlarla koridorda ilerlemeye başladığımızda, bir an sendeledi ve durdu. Vücudunun tüm o devasa ağırlığı bir anda benim omuzlarıma yüklendi. Kolunu sıkıca boynuma dolamış, ben de boşta kalan elimle belini bir çelik halat gibi sarmıştım. Nefes alışları, ciğerlerine batan birer cam kırığı gibi düzensiz ve hırıltılıydı ama o inatçı ruhu, bedenini hâlâ ayakta tutmaya yeminliydi.

Bana doğru döndü. Gözlerindeki kan çanaklarının arkasında, o hiç sönmeyen inatçı pırıltı tekrar çaktı. "Beni nasıl buldunuz?" diye sordu; sesi hem merak hem de bir gurur taşıyordu.

"Maho denen iti biraz nazikçe konuşturduk," dedim, sakinliğimin arkasına sakladığım o vahşi yöntemi gizlemeyerek.

Akın Komutan kısa, hırıltılı bir kahkaha attı sonra kaburgalarındaki acı yüzünü buruşturmasına sebep oldu. "Sen konuşturdun değil mi?" dedi, bakışlarını doğrudan göz bebeklerime dikerek. "O itin dilini ancak sen böyle çözersin."

"Nasıl da tanıyorsunuz askerinizi," dedim, dudaklarımın kenarına yerleşen o hafif, karanlık sırıtışla.

Komutan başını ağır ağır salladı. Yüzünde, yorgunluğun ötesinde samimi, neredeyse babacan bir gülümseme belirdi. "Tanımaz mıyım lan askerimi?" dedi, her kelimesi göğsümü kabartan bir onayla. "Tabii ki tanırım. Özellikle sen isen. Seni ciğerine kadar tanırım Derin."

İki gündür uykusuz geçirdiğim, haritaları ve istihbarat notlarını kanlı ellerimle kazıdığım o araştırma süreci meyvesini vermişti. Buraya sızmak, onların o kibirli güvenliği sayesinde beklediğimden daha sessiz olmuştu. Bir hayalet beklemiyorlardı. Buraya birinin gelebileceği ihtimalini bile akıllarına getirmemişlerdi. Ama işte tam karşılarındaydım.

Çünkü bu topraklarda kadim bir kural vardı. Türk askeri arkasında bir kurt bırakmazdı. O kurt ölü de olsa, diri de olsa; o pençeler o toprağı kazar, o kurdu o cehennemden çekip alırdı.

Rutubetli ve dik merdivenlerin dibine ulaştığımızda, bir gölge gibi önden atıldım. Silahımın namlusu, karanlığın içinden çıkabilecek her türlü tehdidi avlamak için tetikteydi. Etrafı kolaçan edip güvenliği sağladıktan sonra, Akın Komutan’ın sağlam kolundan kavradım. Onu, bütün gücümle yukarıya, özgürlüğün ve temiz havanın olduğu o çıkışa doğru çektim. Omuz omuza, bir yaralı aslan ve onun peşinden giden sadık kurdu gibi, yer altının karanlığını arkamızda bırakıyorduk.

Komutan nihayet dışarı çıktığında ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Gökyüzüne bir an baktı, sonra derin bir nefes aldı. "Allah'ım, sonunda temiz hava..." dedi gözlerini kapatarak. Ben hafifçe gülümsedim.

"Komutanım, ben bir karargâha haber vereyim." dedim, hızlıca askeri telefonu çıkartarak. Tam numarayı çevirdiğimde Akın komutanın sesi tekrar geldi. "Tim nerede, Derin?"

Bir an duraksadım. "Tek geldim." dedim basitçe. Komutan başını salladı, hiçbir şey söylemedi ama gözlerinden geçen o gururu fark ettim.

Telefonu açan kişi doğrudan İbrahim Albay oldu. "Güzel haberler istiyorum, Derin." dedi sesi tok ve otoriter bir tonla.

"Akın Komutanın durumu gayet iyi, komutanım." dedim. "Birkaç kırık ve yara haricinde sapasağlam."

İbrahim Albay bir an sustu, sonra sesi bir nebze yumuşadı. "Kutluyorum seni, Derin. İki kurt olarak yuvanıza geri dönün. Bu, sana emrimdir." dedi. "Alnınızdan öpüyorum."

"Emredersiniz, komutanım."

"Helikopteri yolluyorum," dedi İbrahim Albay ve hat kesildi.

Rüzgâr yeraltı sığınağının ağır havasını dağıtırken, Akın Komutan ile daha güvenli bir yere çekildik. Yorgundu. Bedeni yıpranmış, yaraları derindi. Hâlâ Kanla karışık ter kokusu havada asılıydı. Üzerine çökmüş yorgunluğu gizlemiyordu ama gözlerinde hâlâ o tanıdık kıvılcım vardı. Diz çökerek yüzündeki kanı temizlemeye başladım. Kaşındaki yaradan süzülen kanı silerken bile gözlerini üzerimden ayırmadı.

"Derin," dedi sesi daha yumuşak ama hâlâ otoriterdi.

"Emredin komutanım," dedim, alnındaki bandajı dikkatlice yerleştirirken.

Gözlerini bir anlığına yere, botlarımızın çiğnediği o kirli zemine kaydırdı sanki söyleyeceklerini önce zihninde tartıyordu. Sonra tekrar bana baktı, bakışları bu kez daha yumuşak, daha çıplaktı. "Teşekkür ederim," dedi. Sesi kısaydı, derinden geliyordu ama o iki kelimenin içine koca bir ömrü sığdırmış gibi anlam yüklüydü.

Ne için teşekkür ettiğini sormama aslında hiç gerek yoktu. Ruhumuzun aynı karanlıklarda yıkandığını ikimiz de biliyorduk. Ama o an, aramızdaki o sarsılmaz bağı bir kez daha duymak istedim. "Ne için komutanım?" diye sordum, sesimdeki merakın ardına hafif bir muziplik gizleyerek.

"Her şey için," dedi sadece. Sert, yılların barut kokusuyla bilenmiş bakışlarının ardında, nadiren görülen bir minnettarlık saklıydı. Akın Komutan gibi duygularını bir zırh gibi kuşanan, çelikten bir adamın kelimelerle içini dökmesi, sahadaki en büyük zaferden bile daha sarsıcı bir olaydı.

Gülümsedim. Bu gülümseme, tüm o uykusuz gecelere ve dökülen kana bedeldi. "Lafı bile olmaz komutanım," dedim; bizde lafın bittiği yerde namlu başlardı ve ben o namluyu onun için her zaman ateşlemeye hazırdım.

Komutan hafifçe başını salladı, aramızda saniyeler süren ama asırları kapsayan kutsal bir sessizlik oldu. Sonra, o her zamanki alaycı, sarsılmaz maskesini geri taktı. Dudaklarının kenarına yerleşen o tanıdık ifadeyle, "Hadi lan," dedi gülümseyerek, "götür beni şu lanet olası yerden. Ciğerlerim rutubet bağladı."

Kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım; her şeye rağmen hâlâ "o" adamdı işte.

Dışarı çıktığımızda helikopterin yaklaşan sesiyle birlikte rüzgâr bıçak gibi sertleşti. Rotorların yarattığı devasa toz bulutları etrafımızda vahşi bir dansa tutuşmuştu. Pervanelerin o sağır edici uğultusu, gövdedeki metalin titreşimiyle birleşip toprağı sarsıyordu. Tepemizden inen projektör ışıkları, gecenin karanlığını göz kamaştırıcı bir beyaza boyuyordu.

Akın Komutan’ı gövdemle destekleyerek helikopterin içine sızdık. Kapak büyük bir gürültüyle kapandı ve motorun o kudretli kükremesiyle birlikte yer çekiminden kurtulduk. Gökyüzünde yükselirken içerideki sessizlik neredeyse dini bir tören kadar kutsaldı. Komutan gözlerini yummuştu belki bedenindeki acıyı dindiriyor, belki de o sığınakta bıraktığı parçalarını zihninde topluyordu.

Karargâhın ışıkları karanlığın ortasında bir yıldız kümesi gibi belirdiğinde, helikopterin iniş takımları sert bir sarsıntıyla beton zemine değdi. Kapak açılır açılmaz dışarıdaki kalabalık görüş alanıma girdi.

Toprak Timi oradaydı. Tam kadro, dimdik, birer kaya gibi sıralanmışlardı. Sert, tavizsiz bakışlarının ardında saklayamadıkları o derin rahatlama, her birinin yüzünden okunuyordu. İbrahim Albay ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, heykelimsi bir ifadesizlikle bizi izliyordu. Yine de gözlerinin derinliklerinde, o sarsılmaz disiplinin bile bastıramadığı bir gurur parıltısı titreşiyordu.

Ama bakışlarım yan tarafa kaydığında içimdeki tüm huzur bir anda uçup gitti. Oradaydı.

Ambulans.

Bembeyaz metal gövdesiyle, soğuk, ruhsuz ve hissiz bir canavar gibi bekliyordu. Beyazdan nefret ediyordum. Beyaz benim için saflık değil, hastane koridorlarının o keskin kokusu, kayıpların kefeni ve çaresizliğin rengiydi. Oraya, o beyaz boşluğa bakmamak için gözlerimi kaçırdım. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi karargâhın o tanıdık, güven veren havasıyla doldurdum ve adımlarımı İbrahim Albay’ın tam karşısına, o sarsılmaz otoritenin merkezine doğru yönelttim.

"Görev tamamlandı komutanım," dedim, sesimdeki yorgunluğu askeri bir disiplinle maskeleyerek bir askere yaraşır gibi gür ve emin bir şekilde konuştum. İbrahim Albay, ağır elini omzuma koyup hafifçe sıktı. Tenime değen yabancı dokunuşlar zihnimde her zaman alarm zillerinin çalmasına neden olurdu, derimin altında bir huzursuzluk dalgası yayılırdı ama bu kez dişlerimi sıktım ve sessiz kaldım. Bu, bu toprakların ve bu üniformanın sessiz takdir diliydi.

"Seni tekrar tebrik ediyorum. Toprak Timi de başka bir görevden dört saat önce döndü. Hepiniz dinlenin, bu bir emirdir," dedi Albay.

"Sağ olun komutanım!" nidası, gecenin sessizliğinde tüm timin boğazından tek bir vücutmuşuz gibi yükseldi.

Günlerdir karanlık bir kutu gibi cebimde duran, dünyaya kapalı telefonumu açtım. Ekranın ışığı gözlerimi kısa bir an kör ederken, bildirim merkezine düşen tek bir mesaj belirdi. Yiğit'tendi. Eskiden bu ekrana düşecek bir isim, bekleyecek bir nefes olmazdı hayatımda ama şimdi o küçük bildirim, kalbimin üzerinde bir ağırlık oluşturdu.

Yiğit: Mavi, döndüğünde lütfen Ilgaz'ın yanına uğra. O hiç iyi değil. Sana ihtiyacı var. Günlerdir kendini odaya kapattı. Yemiyor, içmiyor. Yıkılmış durumda. Umarım iyisindir.

Mesajın her kelimesi, sığınaktaki rutubetten daha çok yaktı genzimi. Barut kokusundan kurtulmak için hızlıca bir duşa girdim suyun soğukluğu tenimdeki kan ve pas izlerini akıtırken zihnimdeki tek görüntü Ilgaz'dı. Çıktığımda, siyah bol bir hırkayı üzerime geçirdim; kollarını o kadar çektim ki ellerimi tamamen yuttu. Altıma esnek bir eşofman, ayaklarıma ise her an harekete hazır olduğumu kanıtlayan siyah spor ayakkabılarımı giydim. Saçlarımı kurulamadım; nemli teller hırkanın yakasına yapışıyor, ensemde soğuk izler bırakıyordu ama umursamadım.

Şu an ne askeriyenin raporları ne de karargâhın bitmek bilmeyen prosedürleri önemliydi. Abim oradaydı ve ben onun nefes alışıydım. Göreve gittiğimden beri gözüme uyku girmemişti, bedenim bir enkaz gibi yorgundu ama ruhumun motoru hâlâ o öfkeli ve korumacı yakıtla çalışıyordu. Motoruma atlayıp karargâhın kapılarını arkamda bıraktım. rüzgâr nemli saçlarımı geriye savururken zihnimde binlerce felaket senaryosu çarpışıyordu.

Evin önüne geldiğimde Yaman'ın sesini duydum. "Zeze'm..." dedi, sesinde hem bir rahatlama hem de derin bir keder vardı.

"Abim iyi mi? Bir şey mi oldu ona? Nerede?" diye sordum nefes nefese. Kelimeler ağzımdan mermi gibi çıkıyordu.

"Odasında," dedi Yiğit, gözleriyle yukarıyı işaret ederek. Vakit kaybetmedim. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp o tanıdık kapının önüne geldim.

"Abi," dedim kapıyı hafifçe tıklatırken. "Abi, kapıyı aç. Ben geldim."

İçeriden gelen, sürüklenen ayak seslerini duydum. Kapı ağır ağır, sanki arkasında koca bir dünya devrilmiş gibi açıldı. "Abim..." dedi Ilgaz fısıltıyla. Sesi öyle bitkin, öyle kırılgandı ki bir an nefesim kesildi. Sanki görevden dönen, günlerce uykusuz kalan ben bile onun kadar bitik değildim. Elimi tutup beni içeri, o karanlık ve sessizliğin içine çekti. Kapıyı kapattığı an, arkasını dönüp bana öyle bir sarıldı ki kemiklerimin sızladığını ama onun ruhunun o sızıda şifa bulduğunu hissettim.

Küçükken de böyleydi bu hikâye. O koca adam, ne zaman canı yansa, ne zaman dünya üzerine yıkılsa hep bana koşardı. Oysa ben onların en küçüğüydüm; sokağın kucağına atılmış, sertleşmiş o küçük kız. Ama her biri, canları en çok yandığında yine de bana gelirdi. Benim canım yandığında ise ben onlara. Sanki tenimin kokusu, onlara hâlâ güvende olduğumuzu fısıldayan son sığınaktı.

"Ne oldu sana? Ne oldu abim?" dedim, sesimdeki o sert asker tınısı tamamen kaybolurken. Dizlerinin bağı çözüldü, yere çöktü. Ben de onunla birlikte o soğuk zemine çöktüm, dizlerimizi birleştirdik. Ilgaz ağlıyordu. Hıçkırıkları odanın sessizliğini bıçak gibi keserken, o koskoca adam ellerimin arasında ufalıyor, küçülüyor, çocukluğundaki o savunmasız ana geri dönüyordu.

"Abi, endişelenmeye başlıyorum. Bir şey mi oldu?" diye sordum sesimdeki o çelik çekirdekli asker tınısı, abimin titreyen omuzları karşısında eriyip gitmişti.

"Aşık oldum," dedi Ilgaz. Sesi, boğazına dizilen cam kırıklarının arasından süzülüp gelmiş gibiydi.

Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. "Onu biliyorum abim," dedim, elimi usulca omzuna koyarak. "Sen zaten her zaman aşıktın Elif’e. Bu yeni bir haber değil ki."

Ilgaz derin, sanki ciğerleri iflas etmişçesine ağır bir nefes aldı ve başını kucağına eğdi. "Elif... Bir başkasını seviyor, Derin." Bir anlık sessizlik, odadaki havayı kurşun gibi ağırlaştırdı. "Benim en yakınımı seviyor," diye ekledi fısıltıyla. Kaşlarımı hafifçe çattım; zihnim isimler arasında hızla gidip geliyordu ama sormadım. "En yakınım" dediği o gölge, kim bilir kalbinde ne kadar derin bir yara açmıştı.

Abim doğru duygularını yanlış insana harcamıştı.

Ne yanlış insanı nede doğru duyguları kalmıştı.

Ona anlamaz ama şefkat dolu gözlerle baktım. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp, o koca adamı nazikçe kendime çektim. Başını göğsüme yasladığında, sanki yıllardır bu sığınağı bekliyormuş gibi hıçkırıkları daha da şiddetlendi. Parmaklarım, nemli saçlarının arasında bir teselli ararcasına usulca geziniyordu.

"Anlat abi bana," dedim, sesimi bir anne şefkatine bürüyerek. "Yardım edebilirim belki sana, olmaz mı? Beraber çözeriz."

Ilgaz gözlerini yumdu, başını duvara dayadı. Dile getiremediği her kelime, yüzündeki yorgun çizgilerde okunuyordu.

"Derin."

"Efendim?"

"Ben uyuyana kadar yanımda kalır mısın? Yalvarırım. Uyuyamıyorum. Kapattığım her an o düşünceler üzerime çöküyor."

"Kalırım tabii abim, gitmem hiçbir yere."

Bu sözü duyar duymaz Ilgaz'ın omuzlarındaki o taşınmaz yük hafifçe yana kaydı, bedeni gevşedi. Tıpkı o eski, tozlu çocukluk yıllarımızdaki gibiydik. O zamanlar da kabus gördüğünde yanına gider, saçlarını karıştırarak ona dünyanın güvenli bir yer olduğunu fısıldardım. Şimdi de o küçük kızın melodisine muhtaçtı.

"Benim en sevdiğim şarkıyı söylesene bana," dedi, gözleri hala kapalıyken.

Onu reddetmem imkansızdı çünkü şu an bir komutanın değil, paramparça olmuş bir adamın son tutunacak dalıydım. Tam ilk notayı mırıldanmaya başlamıştım ki kapı usulca aralandı. Yaman ve Yiğit, odanın içindeki hüzne saygı duyan birer gölge gibi içeri süzüldüler. Biri soluma, diğeri sağıma çöktü. Hiç konuşmadılar, sadece yanımızda, o görünmez çemberin bir parçası olmak için oradaydılar.

Derin bir nefes alıp o tanıdık şarkıya bıraktım kendimi:

"Birden ay ışığını kesti... Bir de sen çok değiştin... Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi, söylenenler hiç söylenmemiş gibi..."

Oda bir anda sustu. Sadece Ilgaz'ın yavaş yavaş düzene giren nefesleri ve benim gecenin sessizliğini tırmalayan hafif titrek sesim duyuluyordu.

"Bir de sen karşıma geçtin, başka biri var, biri var dedin... İnanamadım bittiğine, inanamadım gittiğine..."

Şarkının her kelimesi Ilgaz’ın kalbindeki o meçhul isme çarparak geri dönüyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım. Yiğit’in hemen yanımdaki varlığı ve üzerindeki o Gökhan’ı andıran tanıdık koku, uykusuzluktan sızlayan göz kapaklarımı ağırlaştırıyordu. Günlerin yorgunluğu üzerime bir balyoz gibi inmişti.

"Ne sen baktın ardına, ne ben... Hep ayrı yollarda yürüdük..."

Burada sustum. Bir anlık boşlukta, odadaki dört ruhun ortak acısı havada asılı kaldı. Ama şarkının en can alıcı yerini söylemeden bırakamazdım:

"Sustu bu gece, karardı yine ay... Kaldı geriye cevapsız sorular... Uyandığımda onu ilk kim görecek? Bıraktığım düşü kim büyütecek?"

Gözlerimi açmaya korkuyordum. Ilgaz’ın nefesi artık huzurlu bir ritme kavuşmuştu, bedeni kucağımda ağırlaşmıştı. Ama benim içimde, o sığınaktan ve Ilgaz’ın itiraflarından kalan bir düğüm boğazıma oturmuştu.

"Benim iki dakika lavaboya gidip gelmem gerekiyor," dedim fısıltıyla.

Ilgaz başını hafifçe kaldırdı, bakışları cam kırıklarıyla doluydu ama uykunun o koruyucu perdesi gözlerine inmişti. Bu konuşmanın, bu acının devamı gelecekti, biliyordum.

"Zeze'm," dedi Yaman, ben kapıya doğru yönelecekken.

"Efendim?"

"Bizim yanımızda da gözyaşı dökebilirsin. Kendini tutmana gerek yok."

Duraksadım. Sırtım onlara dönüktü, hırkamın kollarını biraz daha sıktım. "Ben sadece lavaboya gidiyorum," dedim, sesimdeki o yıkılmaz asker zırhını son bir gayretle kuşanarak. "Ağlasam bile sizin ruhunuz duymaz, bundan emin olun. Geliyorum hemen."

Odayı bir hayalet gibi terk edip kendimi lavaboya dar attım. Kilidin çıkardığı o metalik ses, dış dünyayla aramdaki son bağı da kopardı. Aynadaki yansımam yabancı birine aitti. Aynadaki yansımam o gittiğinden beri bana ait değildi. Gözlerimin altı uykusuzluğun mor halkalarıyla çevrelenmiş, yüzüm kireç gibi solmuştu. Ama asıl sarsıntı zihnimdeydi.

Onun marşıydı sanki artık her şarkı. O gittiğinde bu şarkı, ruhumun ıssız bir köşesine dikilmiş, her notasında canımı yakan bir mezar taşına dönüşmüştü. Gözlerimden benden bağımsız, sıcak ve tuzlu yaşlar süzüldü. Onları bir suçluymuşçasına hızla sildim.

"Ağlayamazsın Mavi," diye fısıldadım aynadaki o enkaz halime. "Sen içinde fırtına koparamazsın."

Her fırtınanın bir cezası vardı benim hayatımda.

Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme çarptım. Ateşimin yükseldiğini, kemiklerimin sızladığını, hasta olduğumu biliyordum bedenim bir isyanın eşiğindeydi ama şu an sırası değildi. Şimdi, kucağımda ufalmış o koca adamın, abimin bana ihtiyacı vardı. Derin bir nefes alıp odaya döndüm. Ilgaz'ı tekrar göğsüme yatırıp parmaklarımı saçlarının arasında gezdirmeye başladım.

Yaman, bu hüzünlü sessizliği dağıtmak istercesine, "Oğlum kalk lan kardeşimin üzerinden, biraz da ben geçeyim," diyerek takıldı.

Ilgaz, kafasını bile kaldırmadan, "Siktir git. Rahatım ben burada," diye mırıldandı.

Kısa, buruk bir gülüşme geçti aralarında. Tam her şey normale dönüyor derken, göğsümden yükselen o amansız öksürük krizi odadaki tüm havayı dondurdu. Üç çift göz anında üzerime çivilendi.

"İyi misin Mavi?" dedi Yiğit; sesi endişenin en çıplak haliyle doluydu.

Ilgaz doğruldu, endişeyle yüzüme baktı. "İyiyim, sadece üşütmüşüm herhalde," dedim geçiştirmeye çalışarak.

Yiğit kaşlarını çattı, adeta bir ağabey edasıyla çıkıştı. "Islak saçla geldin, zaten giderken de ateşin vardı. Sen bir hasta oldun mu tam olursun..." Bakışlarımdaki sertliği görünce duraksadı ve sesini alçaltarak ekledi. "Yani Gökhan öyle söylemişti."

Gökhan’ın adını duymak, açık yaraya tuz basmak gibiydi. Başımı yavaşça salladım. "Abi, ben Gökhan’ın yanına gidiyorum. Sana geleceğim diye gidemedim, görevden önce de uğrayamamıştım."

"Hastasın, otur oturduğun yerde!" dedi Yiğit; sesi bu kez daha otoriterdi.

Yüzümdeki o buz gibi, geri adım atmaz ifadeyi kuşandım. Bana emir verilmesinden özelikle bu Yiğit denen arkadaşın vermesinden ayrı bir sınır oluyordum. "Kendini ne sanarak bana emir veriyorsun?"

Yaman, beni durdurmak için refleksle kolumdan tuttu. Ama o an, zamanın yavaşladığı, dünyanın durduğu o felaket anı yaşandı. Yaman'ın parmağı, bileğimdeki papatyalı bilekliğe takıldı.

Gökhan’ın hediyesine...

Hafif bir kopma sesi duyuldu. Bileklik, iplerinden boşanarak yere düştü. Papatyalar, tek tek o soğuk ve sert zemine dağıldı. Boncuklar, sanki benden kaçmak istiyormuş gibi her bir yana savruldu.

"Hayır..." dedim; sesim artık bir askere değil, az önce kalbi yerinden sökülmüş bir kız çocuğuna aitti.

Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsümün ortasında devasa bir boşluk açıldı. Sanki kopan sadece bir ip değil, Gökhan ile aramdaki o son, incecik köprüydü. Dizlerimin üzerine, o dökülen papatyaların arasına çöktüm. Ellerim kontrolsüzce titriyordu. Boncukları tek tek toplamaya çalışıyor, onları tekrar bir araya getirmek için çabalıyordum ama parmaklarımın arasından kayıp gidiyorlardı. Tıpkı Gökhan’ın hayatı gibi. Tıpkı avucumda tutamadığım o son umut gibi.

"Hayır ya!" diye hırıltıyla fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, parçalanmış bir ruhun son çırpınışı gibi geldi. Sonra o içimde yıllardır biriktirdiğim, barutla beslediğim öfke, saf acıyla birleşip bentlerini yıktı. "ALLAH KAHRETSİN!"

Sesim odanın soğuk duvarlarında yankılanıp suratıma bir tokat gibi geri dönerken, odadakilerin yüzündeki o donakalmış ifadeyi görmemek için hızla arkamı döndüm. Kimin canını yaktığım, kimin kalbini kırdığım umurumda değildi. Benim dünyam şu an ayaklarımın dibindeki o papatyalı boncuklarla birlikte paramparça olmuştu. Koridoru bir fırtına gibi geçip kendimi dışarı attığımda, gökyüzü sanki benimle sözleşmiş gibi gürledi.

Yağmur yağıyordu. Nihayet...

Soğuk hava yüzüme bir kamçı gibi çarptığında ciğerlerime çektiğim nefes genzimi yaktı. Yağmur damlaları saçlarıma, sırılsıklam olan hırkama ve titreyen ellerime değdikçe içimdeki yangın söner sanmıştım. Ama hayır içimdeki o cehennem öylesine harlıydı ki, yağan sağanak sadece korları daha da canlandırıyordu.

Bilekliğin kopuşunu izlerken, aslında Gökhan’la aramdaki o son ve tek bağın, o son ince ipin de koptuğunu biliyordum. Boncuklar parkeye çarparken çıkan o tiz sesler, zihnimde Gökhan’ın kahkahalarına, silah seslerine ve son vedasına karışıyordu. O bileklik benim sığınağımdı. "Bak, artık hiç çıkmayacak," diyen o sesin yalan oluşunun kanıtıydı şimdi. Çıkmıştı işte. O gitmişti, şimdi hatırası da ellerimin arasından dökülüp gitmişti.

Elimle ağzımı kapatıp, dizlerimin bağı çözülerek yere, çamurun ve suyun içine çöktüm. Gözyaşlarım yağmur damlalarıyla yarışarak yüzümden süzülürken, her biri içimdeki son yaşam belirtisini de alıp götürüyordu. Sesli ağlayamıyordum. Boğazımdaki o düğüm öylesine sıkıydı ki, hıçkırıklarım birer hırıltıya dönüşüyordu. Dışarıdan bakıldığında sadece yağmurun altında ıslanan bir kadın gibiydim ama içeride koca bir şehir yerle bir oluyordu.

Kaçıncı sigarayı yaktığımı, kaçıncı kez dumanın boğazımdaki kan tadına karıştığını bilmiyordum. Ciğerlerimdeki o keskin acı, ateşimin yükselmesi, bedenimin titremesi... Hiçbiri avcumun içinde sımsıkı tuttuğum o kopuk ipler ve dağılmış boncuklar kadar canımı yakmıyordu. Gökhan onu bileğime iki tur doladığında, dünyayı durdurabileceğine inanmıştım. Şimdi ise o papatyalar sırılsıklam avcumda birer enkaz gibi duruyordu.

Bedenim ağırlaşmış, zihnim bulanmaya başlamıştı. Hastalık bir sis perdesi gibi üzerime çökerken, sırılsıklam bir halde eve doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda su birikintileri botlarıma çarpıyor, ıslanan kumaş derimi bir kefen gibi sarıyordu. Üst kata çıktığımda parmaklarımın dermanı kalmamıştı kapıyı çaldım ama ses gelmedi. Merdivenlerin o soğuk basamağına çömeldiğimde, dünya etrafımda dönüyordu.

Telefonu çıkarıp Yiğit’i aradım. Ekrandaki cevapsız aramalar, onların beni nasıl bir telaşla aradığını haykırıyordu. Telefon açıldığında Yiğit’in endişeli sesi kulaklarımda uğuldadı. "Alo, Mavi!"

Cevap vermek yerine, boğazımı yırtarcasına gelen o derin öksürük krizine teslim oldum. Her öksürükte ciğerlerimin yerinden söküldüğünü hissediyordum. İçimdeki yangın, dışarıdaki soğukla birleşip beni tüketiyordu.

"Kapının önündeyim. İsterseniz kendi evime gideyim," diyebildim sadece. Sesim, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak kadar cılızdı. Bu seferki hastalık, sadece bedenimi değil, ruhumu da yanına alıp gitmeye kararlıydı.

"Yok, bekle! Eve yakınız, beş dakikaya oradayız!" Yiğit’in sesindeki o emir kipiyle karışık korkuyu duyarken telefon elimden kayıp kucağıma düştü. Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattığımda, avcumdaki papatyalı boncukların soğukluğunu hala hissediyordum. Gökhan gitmişti, bileklik kopmuştu ve ben artık gerçekten çok yorulmuştum.

Başımı arkaya yaslayıp gözlerimi yumduğumda, zihnimde yankılanan tek ses yağmurun ritmiydi. Gökhan’a gidememiştim çünkü ona gitmek, geri dönmeyi reddetmek demekti. Mezarı başındaki o sessizliğe bir kez gömülürsem, dünya üzerime yıkılsa kılımı kıpırdatmazdım.

Dudaklarımın arasındaki sigaranın dumanı, ciğerlerimdeki yangına eşlik ederken duyduğum ayak sesleri gerçekliğin kapısını tekrar araladı. Ilgaz’ın o endişe yüklü sesi, yağmurun sesini bastırdı. "Senin bu bitmek bilmeyen yağmur aşkını ne yapacağız?"

Gözlerimi açtığımda karşımda duran o üç adam, hayatımın enkazından geriye kalan tek kalelerimdi. "Bari yağmura dokunmasınlar," diye mırıldandım. Dünyadaki her şeyi kirletmişlerdi, bari gökyüzünden düşen şu soğuk yaşlara dokunmasalar yeterdi.

Yaman’ın titreyen sesindeki özür, bileğimdeki boşluğu daha da derinleştirdi. "Zeze'm, yemin ederim istemeden oldu..." Ona kızamıyordum. Kaza olduğunu, niyetinin sadece sarılmak olduğunu biliyordum ama o bileklik koptuğunda, sanki Gökhan’ın kalbi bir kez daha durmuştu.

"Sorun yok Yaman," dedim, boğazımı yırtan o öksürüğün ardından. "Kaza olduğunun farkındayım."

Yiğit’in emrivaki tavırları ve oda paylaşımı mevzusu, beynimin uyuşukluğunda sıradan bir gürültü gibi kalıyordu. Saçma sapan şeylerden bahsetmeleri, beni susturmak için kullandığı o mantıklı ama can sıkan silahıydı. Bir şey demeden yukarı çıktım. Sırılsıklam olmuş hırkamı, tişörtümü çıkarıp bavulumun dibinden çektiğim şort ve kazağı geçirdim üzerime. Saçlarım hala nemliydi, ensemde soğuk bir iz bırakıyordu ama umurumda değildi.

Aşağı inerken omuzlarımda sadece yorgunluk değil, bir de cevapsız soruların ağırlığı vardı. Masanın başında bir komutan edasıyla dikildiğimde, sesimdeki buz tabakası odadaki havayı bir kez daha dondurdu. "Şimdi beyler, birkaç sorum olacak."

"Beyaz odayı kim yapmıştı?"

Ilgaz’ın dudaklarından dökülen "Elif" ismi, odanın içinde bir zehir gibi yayıldı. Abimin başını önüne eğmesi, o aşık ve yaralı hali damarıma basıyordu. "O başını dik tut!" diye çıkıştım; haksızlığa uğrayan bizdik, o değildi.

Oda nasıl aynı olabilirdi? O beyaz, o steril, o ruhsuz oda. Gökhan’ın öldüğü günün aynası olan o yer. Elif nereden biliyordu bunu? Yiğit’in "Şimdi kaçak, Mavi" demesiyle sinirlerim iyice gerildi. Kaçak olması demek, bir şeyleri gizliyor olması demekti.

"Neden?" diye sordum, öksürük krizim kelimelerimi bölerken. Ateşim artık sadece bedenimi değil, mantığımı da yakmaya başlamıştı.

Yiğit’in yanıma gelip saç kurutma makinesinden, hasta oluşumdan bahsetmesi o an benim için dünyanın en önemsiz detayıydı. Bir adım gerileyerek o korumacı çemberi yardım. Gözlerim Yiğit’in gözlerine kilitlendi; o sarsılmaz, o her şeyi bilen bakışlarına...

"Soruma cevap ver Yiğit!" dedim, sesimdeki otorite bir kırılma noktasındaydı. "Neden kaçıyor? Elif, benim en karanlık anımı, Gökhan’ın son nefesini verdiği o odayı nasıl milimetresine kadar kopyalayabilir? Eğer bir cevap vermezseniz, yemin ederim bu kapıdan çıkarım ve bir daha hiçbiriniz beni bulamazsınız."

Ateşin verdiği o tuhaf uyuşuklukla başım dönse de, masaya tutunup dik durmaya devam ettim. Gerçek, o beyaz boyanın altındaki sırlar gibi dökülmeye başlamalıydı artık.

Yaman’ın sözleri odada soğuk bir rüzgar gibi estiğinde, içimdeki o karanlık boşluk bir kez daha çatırdadı. Beni öldürmek istemesi, canımı yakmak için en zayıf anımı, o beyaz odayı kullanması ne tür bir aşağılık bir oyundu? Bunlar beklediğim vuruşlardı.

"Ne saçmalıyorsunuz lan siz? Ben onun amına koymazsam bana da Derin demesinler!" diye gürlediğimde, sesim sadece öfke değil, yılların birikmiş haksızlığının patlamasıydı.

Yiğit’in "Küfür etme" uyarısı kulağımın arkasından uçup gitti. O an kimsenin nezaket kuralları ya da sakinlik telkinleri umurumda değildi. İçimde bir orman yanıyordu ve ben o yangını söndürmek değil, Elif’i o ateşin tam ortasına atmak istiyordum.

Odaya girip kendimi o simsiyah yatağa bıraktığımda, karanlık beni bir kefen gibi sardı. Yorganı çeneme kadar çektim ama titremem soğuktan değil, ruhumdaki o dizginlenemez yıkım arzusundandı. Elim gayri ihtiyari yastığın altına gitti. Silahın o soğuk, hissiz metali parmak uçlarıma değdiğinde hafif bir nefes alabildim. Çakımı da yanına ekledim. "Kimseye güven yok," diye fısıldadım karanlığa. "Kimseye."

Gökhan’ın sesi, zihnimin labirentlerinde yankılanmaya devam ediyordu: "Bu senin şansın..."

Şansım...

Bir çöp kutusunun kenarında boncukları dağılmış, ipi kopmuş bir hatıraydı artık. Gökhan’dan bana kalan tek şey, şimdi yastığımın altında duran o soğuk silahtı. Çünkü o silahlar sadece birer araç değildi. Onlar Gökhan’ın son nefesini, parçalanmış hayallerini ve benim bitmeyen yasımı fısıldayan metal parçalarıydı.

Gözlerimi kapattığımda bile o beyaz odayı görüyordum. Elif'in kaçışı, abimin yıkılışı ve benim her geçen saniye daha da yükselen ateşim. Bedenim pes etmeye hazırlanırken, ruhum hala o sığınaktaki gibi tetikteydi. Eğer Elif benim hain olduğumu iddia ediyorsa, ona gerçek bir savaşçının, köşeye sıkışmış bir kurdun neler yapabileceğini bizzat gösterecektim.

O gece yağmur dindi ama benim içimdeki fırtına, o siyah yatağın içinde, yastığımın altındaki silahın soğukluğuyla daha da bilendi. Yarın uyandığımda, artık sadece hasta bir kız değil, intikamı için nefes alan bir Mavi olacaktım.

BÖLÜM SONU

(1) Dinginlik, durgunluk, hareketsizlik.

(2) Taraflar arasında çıkan uyuşmazlıkların devletin resmi yargı organları yerine, kendileri tarafından belirlenen hakemlerce çözümlendiği bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir

Bölüm : 26.10.2024 16:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...