
Benim cehennemim onun gerçeğiyken, onun cenneti benim silinmiş izlerimdi.
2008
Odanın içinde, sokakların o bildik geniz yakan rutubet kokusuyla karışık, köşeye yığılmış ıslak kartonların ekşi kokusu hakimdi. Tepedeki tek ampul, sanki sokağın yorgunluğunu taşıyamıyormuş gibi cılız bir ışık yayıyor bu titrek sarı ışık, Derin’in öfkeyle büzülen dudaklarını ve önündeki kağıda nefretle bakışını gölgeliyordu. Derin, "Ya ama sonra sorunca yine benim suçlu," diye söylenirken sesi, dışarıdaki rüzgarın paslı sacları dövme sesine karışıyordu. Onun için ev ödevi omuzlarındaki hayat yükü yetmezmiş gibi, sokağın hürriyetinden çalınmış, mantık sınırlarını zorlayan bir saçmalıktan ibaretti. Okulun o soğuk duvarları arasında geçen yedi saatin ardından, bir de bu derme çatma sığınakta iki saatini bu "kolay ama gereksiz" işlemlere feda etmek, ruhunu daraltıyordu.
Can’ın sabrının taştığını belli eden o sert, "Ya Derin valla bezdirdin kızım," çıkışı odadaki havayı bir anda buz kesti. Bu ses, sadece bir bıkkınlık değil, sokakta hayatta kalmaya çalışan bir gencin bitkinliğini de taşıyordu. Gökhan’ın elindeki kartonu katlayıp çuvala atarken çıkardığı o kuru hışırtı, sessizliğin içinde yankılanan tek somut sesti. Gökhan, yorgun adımlarla Mavi’nin yanına eğildiğinde, ortamdaki gerilim yerini boğaz düğümleyen bir hüzne bıraktı. Mavi, abisinin azarıyla iyice ufalmış, sanki bulunduğu yere sığmaya çalışırcasına içine çekilmişti. Gökhan’ın "Mavi aynı sorular hızlıca çözebilirsin," diyen sakin sesi, odadaki o ağır toz bulutunu dağıtmaya yetmedi.
Mavi, kafasını kaldırmadan, gözlerini önündeki rakamlardan ayırmadan o can yakıcı soruyu sordu. "Ben çok konuşuyorum dimi?" Sesi, sokağın kuytu köşelerinde unutulmuş bir çocukluk gibi titrek ve kırılgandı. Masanın üzerine sinen kurşun kalem kokusu ve dışarıdan gelen uzak siren sesleri arasında Mavi’nin "Sessizliğe mi kalayım yoksa konuşayım mı?" sorusu, derme çatma duvarlarda yankılanan en ağır yük haline geldi.
Gökhan, ciğerlerini yakan sıcak havayı derin bir nefesle içine çekip bakışlarını Mavi’ye sabitledi. Sabahtan beri kızın üzerinde asılı duran o görünmez bulutu fark etmemek imkansızdı. Birileri bir şeyler söylemiş, bir ruhun kıyısına çarpmış ya da zihninde sessiz bir fırtına koparmıştı. Mavi ise her zamanki gibi o fırtınayı tek başına göğüslemeye kararlıydı.
Gökhan hafifçe öne doğru eğildi. Parmak uçlarını, Mavi’nin porselen kadar duru ama bir o kadar da yorgun görünen yüzünde yavaşça gezdirdi. "Dökül," dedi, sesi bir fısıltıdan farksız ama sarsılmaz bir kararlılıktaydı.
Teni, parmak uçlarına değdiği an Gökhan’ın içini bir sızı kapladı. Mavi’nin yüzü adeta kor bir ateş gibi yanıyordu. Ancak bu, güneşin sıcağı değildi. Gökhan biliyordu Mavi’nin asıl hastalığı teninde değil, o sustuğu şeylerin ağırlığındaydı. Onu asıl yıkan şeyi bulup çıkarmadan bu ateş sönmeyecekti.
Mavi’nin bağışıklığı, sokakların sert rüzgarıyla yoğrulmuş, çelikten bir zırh gibiydi. Kolay kolay, hele ki temmuzun bu kavurucu sıcağında yatağa düşecek bir kız değildi. Yazın ortasında hasta olmayı başarmak, Mavi için adeta imkansızı zorlamaktı. Ama onun kaderi buydu. Dilinin sustuğu, içine attığı ne varsa, bedeni bir isyan bayrağı gibi ateşe veriyordu kendini. Ruhu ağlayamadığında, vücudu yanıyordu.
Mavi, avuçlarının arasına hapsettiği kalemi, sanki dünyanın en mühim işini yapıyormuş gibi sessizce evirip çevirmeye devam etti. Bakışlarını kalemden ayırmadan, omuzlarını belli belirsiz yukarı kaldırdı. "Bir şey yok," diye mırıldandı, sesi kurumuş bir yaprak hışırtısı kadar cılızdı.
Gökhan’ın dudaklarının kenarında acı bir tebessüm peydah oldu. "Külah vereyim mi?"
Mavi, şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Ha?"
"Külah vereyim mi diyorum?"
"Ben ne yapacağım külahı?" diye sordu Mavi. Bakışları, odanın içindeki bir noktaya asılı kalmış gibi dalgındı. Zihni o kadar gürültülüydü ki, normalde saniyesinde yakalayacağı bu basit kelime oyununu şimdi bir bulmacayı çözer gibi tartıyordu.
Gökhan, onun bu şaşkın hallerine dayanamayıp hafifçe gülümsedi. "Anlatır durursun Mavi'm," dedi sesi kadife gibi yumuşak bir ton alırken. "Hani bu masalı bana anlatıyorsun ya, bari üzerine dondurma koyalım da tam olsun." Elini yavaşça kızın saçlarına daldırdı. İpekten farksız tellerin parmaklarına dolanışını hissediyordu. Her bir hareketi, bir porselene dokunur gibi titiz ve narindi. Sanki biraz sert dokunsa Mavi tuzla buz olacakmış gibi his ediyordu.
Mavi, espriyi sonunda idrak ettiğinde bıkkınlıkla göz devirdi. "Siz iyice dalga geçin benimle zaten," diye homurdandı. Önündeki son matematik sorusuna hırsla bir karalama yapıp kağıdı ve kalemi çantasının içine fırlattı. "Bitti, çalışmaya gidiyorum ben." Daha kimsenin itiraz etmesine fırsat tanımadan, rüzgar gibi yerinden kalkıp kapıya yöneldi.
Gökhan, onun arkasından sakin ama derin bir bakış fırlattı. Ne olduğunu öğrenmek için onu sarsması, zorlaması gerektiğini biliyordu ama bazen susmak, en büyük baskıydı. Göz ucuyla birbirine "Ne yaptık lan biz şimdi?" der gibi şaşkınlıkla bakan Ateş ve Can’a 'sus' işareti yaparak onları oldukları yere çiviledi.
Kısa süre sonra Gökhan, Mavi'nin yanındaki yerini çoktan almıştı. Birlikte çalışmaya başlarken, bakışlarını elindeki işten ayırmadan konuştu. "Mavi, seni kim üzdü bilmiyorum..." Sesi bu kez daha karanlık, daha korumacıydı. "Ama her kimse, ondan şimdiden nefret ediyorum."
Mavi’nin adımları bir anlığına tekledi, sesi ise bir fısıltıdan öteye geçmedi. "Tanımadığın birinden nefret etme." Duraksadı, kelimeler boğazında düğümlenir gibi oldu. "Nefret ağır bir yük."
İnsanlar da ondan nefret ediyordu.
Mavi kimseden nefret etmemesine rağmen insanlar ondan nefret ediyordu.
"Seni üzdü," dedi Gökhan, o buz gibi kesinliğiyle. "Benim için yeterli bir sebep."
"Değil!" diye çıkıştı Mavi, savunma mekanizması anında devreye girmişti. "Üzmedi diyorum. Üzemez beni kimse." Ama titreyen sesi, kurduğu bu güçlü cümlenin altını oymaya yetmişti bile.
"Neden?" diye sordu Gökhan, elindeki boş teneke kutuyu Mavi’nin doldurduğu çuvala bırakırken. Sesi, ortamdaki ağır havayı dağıtmak istercesine yumuşaktı. "Senin de bir kalbin olduğunu biliyoruz ya, saklamana gerek yok."
"Bende yok," dedi Mavi, buz gibi bir netlikle. Kelimeler dudaklarından dökülürken Gökhan başını kaldırıp ona baktı. Mavi ise ısrarla bakışlarını kaçırıyor, boş bir çöp kovasına bakıyordu. Ama o donuk bakışların arkasından, hırçın bir nehrin akıntısı gibi binlerce duygu geçiyordu. Ve o an, o karmaşayı görebilen tek kişi Gökhan’dı.
"Annem beni bir çöpe attığında, kalbini de yanına alıp gitmişse benim de kalbim yok demektir."
Gökhan’ın göğsüne bir ağırlık çöktü. "Sen annen değilsin Mavi," dedi fısıldar gibi.
"Ben annem olmayı çok isterdim," dedi Mavi başını aniden kaldırırken. Küçük kızın gözlerinde şimşekler çakıyor, içinde sabahtan beri biriken o devasa fırtına artık kaburgalarını zorluyordu.
Sabahtan beri canını sadece yakmamışlar, adeta ruhunu ateşe vermişlerdi. Ailesizliği, sanki kendi seçimiymiş, sanki en büyük suçuymuş gibi her fırsatta yüzüne vurulmuştu. Kimse o buzdağının altındaki yangını fark etmemiş; aksine, en hassas yerinden, kanayan o yaradan vurmaya devam etmişlerdi. Mavi ise sadece susmuştu. Çünkü susmak, dünyayı sağır edecek o sessiz çığlıkları atmaktan çok daha kolaydı.
"Sen annen kadar kalpsiz olamazdın güzelim." Gökhan daha fazla dayanamadı. Aralarındaki o mesafeyi bir adımda kapatıp Mavi’yi sertçe göğsüne çekti, ona sıkıca sarıldı. Mavi’nin canı yanıyordu ve Gökhan, elinden bir şey gelmemesinin verdiği o kahredici çaresizlikle sarsılıyordu. İçinde bir yerlerde, Mavi’nin gözünden düşen her damla yaş için dünyayı yakıp yıkmak isteyen o karanlık öfke uyanıyordu.
Mavi aslında annesi gibi biri olmak istemiyordu o sadece, bir annenin öz evladını neden terk ettiğini idrak etmek istiyordu. Hayattaki en zor denklemleri çözüyor, zehir gibi zekasıyla her sorunun üstesinden geliyordu. Ama bu soru bu sorunun bir cevabı yoktu. Mantığına sığmıyordu.
Daha o ilk andan itibaren, istenmeyen bir bebeği yok etmenin binlerce yolu varken; neden onu dokuz ay karnında taşımış, neden dünyaya getirmiş ve neden bir çöp kenarına bırakıp gitmişti? Mavi’nin zekası bu zalimliği bir türlü "anlam" kutusuna sığdıramıyordu.
Mavi, zihninin labirentlerinde kaybolmuştu. Bu anlaşılmaz terk edilişi çözebilmesinin tek yolunun, o kadının yerine geçmek, onun gibi hissetmek olduğunu düşünüyordu. Ama bu düşünce bile midesini bulandırmaya yetiyordu. Annesi kadar kalpsiz, kendi kanına bu denli yabancı bir kadın olmaktansa, şu an toprağın altında olmayı bin kez yeğlerdi.
Gökhan’ın göğsüne sığınmışken, dış dünyaya karşı ördüğü o devasa kale duvarları birer birer çatırdamaya başladı. Titreyen dudaklarından dökülen kelimeler, bir fısıltıdan ziyade ruhundan kopan birer parça gibiydi.
"Canımı çok yakıyorlar," diye fısıldadı Mavi. Sesi öyle kırılgandı ki, sanki rüzgar esse dağılıp gidecekti. Gökhan’ın tişörtünü avuçlarının içine hapsederken, sabahtan beri yuttuğu o zehirli hıçkırıklar boğazına dizildi.
"Canımın canını çok yakıyorlar."
Mavi sadece kendi acısından bahsetmiyordu. O, içinde yaşatmak için direndiği o neşeli, o umut dolu küçük kızın, yani "canının" hırpalandığını söylüyordu.
Gökhan kollarını daha da sıkılaştırdı, sanki onu kaburgalarının içine hapsedebilse tüm dünyadan saklayabilecekmiş gibi. Mavi’nin ateşi şimdi Gökhan’ın göğsünü yakıyordu ama bu kez yakan sadece hastalık değil, yılların biriktirdiği o devasa kimsesizlikti.
Yiğit’in Anlatımıyla
2024
Mavi’yi üst katta, sessizliğin ve hastalığın kollarına bıraktığımda ayaklarım geri geri gidiyordu. Odasının kapısını, sanki içerideki o kırılgan huzuru ürkütmekten korkarmışçasına yavaşça çektim. Kapı kapandığında, koridorun soğukluğu yüzüme çarptı.
Mavi hastaydı ama bu sadece bir mikrobun değil, üzerine yıkılan hayal kırıklıklarının sonucuydu. Bunun farkındaydım. Kalbimdeki o huzursuz ses, duruma bir an önce el atmam gerektiğini fısıldıyordu. Merdivenleri parmak uçlarımda inip mutfağa süzüldüm. Onu iyileştirecek tek şeyin ilaçlar olmadığını biliyordum. Bazen şifa, sıcak bir tencerenin buharında saklıydı.
Henüz tencereyi ocağa koymuş, önüme aldığım tavukları ayıklamaya başlamıştım ki mutfağın eşiğinde bir karaltı belirdi. Gelen Yaman’dı. Kafamı kaldırıp baktığımda, ne yaptığımı çözmeye çalışan meraklı ama bir o kadar da yorgun gözlerle beni süzüyordu.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu, köşedeki sandalyeye ruhsuz bir şekilde çökerken.
"Çorba," dedim, bakışlarımı tekrar önümdeki tezgâha indirerek. İnternetten açtığım tarifi sanki dünyanın en önemli formülüymüş gibi pürdikkat takip ediyordum.
"Mavi'ye mi?"
Cevap vermek yerine sadece sessizce başımı salladım. Yaman arkasına yaslandı, gözleri tavandaki bir noktaya takılı kalmış gibi beni izlemeye devam etti. Mutfaktaki saatin tıkırtısı aramızdaki gerilimi sayarken, sesi bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından. "Kalbini kırdık."
"Evet," dedim lafı hiç dolandırmadan. Kelime ağzımdan buz gibi çıkmıştı. "Hem de çok fena kırdık."
İçimdeki öfke, tavukları didikleyen ellerime yansıyordu. Sadece kalbini kırmakla kalmamışlardı onu dinleme tenezzülünde bile bulunmadan, bir infaz memuru gibi yargılamışlardı önce. Ama en beteri o son hamleydi. Gökhan’ın ona emaneti olan, Mavi’nin bileğinde dünyaları taşıdığı o bilekliği koparıp atmışlardı. Sanki kopardıkları sadece bir ipti oysa onlar Mavi’nin hayata tutunduğu incecik bağlardan birini parçalamışlardı.
Mavi’yi ne kadar tanıyordum? Belki de bu sorunun cevabı koca bir belirsizlikti. Zihnimin tozlu raflarını karıştırdığımda, eskiden o bilekliğin ince bileğinde olmadığını hatırlıyordum. Ama o kara gün Gökhan’ın nefesinin kesildiği, dünyanın bizim için durduğu o gün, o bileklik Mavi’nin kolundaydı. Gökhan'dan kalan son hatıraydı, belki de onunla arasındaki tek somut bağdı.
O zamandan beri kolundan bir an olsun çıkarmamış olmasına hiç şaşırmıyordum. Mavi, gidenlerin yasını sessizce, teninde taşıdığı eşyalarla tutardı. Ve şimdi biz, kaza sonucu bile olsa o bağı koparmıştık. Tenceredeki su kaynamaya başlarken, Mavi'nin o bileklik koptuğunda gözlerinde gördüğüm o boşluk içimi titretti. Sanki kopan basit bir takı değil, Gökhan'ın Mavi'ye uzanan eliydi.
Mavi her şeye göğüs gererdi, her acıyı bir şekilde omuzlardı ama o bilekliğin parçalanması onu savunmasız bırakmıştı. Elbette bir de o malum mesele vardı. Haini saymazsak, Mavi'yi bu hayatta en çok yıkan şey, elinde kalan son anıların da un ufak edilmesiydi.
Yaman’a bakmadan sordum. "Geri getiremeyeceğimiz şeyleri neden bu kadar kolay kırıyoruz, Yaman?"
"Kırmak, kırmamaktan daha kolaydır çünkü," dedi kısık bir sesle. Sesi, sanki tozlu bir raftan yıllar sonra indirilmiş, kırılgan bir cam objenin zemine sürtünmesi gibi pürüzlü ve yorgun çıkmıştı. Bunu istemiyordu, biliyordum ama hayatın ona öğrettiği tek gerçek, avuçlarında kalan bu keskin parçalardı.
Onu çok kırmışlardı. Ruhu, üzerinden defalarca geçilmiş bir kâğıt gibi buruş buruştu.
Onu çok üzmüşlerdi.
Ve sonra, sanki hiçbir fırtına kopmamış, sanki Mavi’nin dünyası yerle bir olmamış gibi tek bir özür bile dilemeden, sahte birer maske takıp yüzüne gülmüşlerdi. O gülüşler, Mavi’nin yaralarına sürülen tuz gibiydi.
Mutfaktaki sessizlik, sadece bıçağın tahtaya vurduğu ritmik sesle bölünüyor havadaki gerginlik, ocağın üzerindeki buhar gibi yoğunlaşıp boğazıma düğümleniyordu. Parmaklarımın arasındaki sebzeleri mekanik bir tavırla doğrarken, bakışlarımı Yaman’ın olduğu taraftan inatla kaçırıyordum. Göz göze gelsek, içimde biriktirdiğim o sessiz çığlıkların dışarı taşmasından korkuyordum.
Yemeği hazırlamaya devam ederken, içimdeki o zapt edilemez öfkeyi sebzelerden çıkarıyordum. Bıçağın tahtaya her vuruşu, ruhumdaki suçluluk duygusuna vurulan bir darbe gibiydi. Onu en çok kıranlardan, o masumiyeti hoyratça çiğneyen herkesten bütün hücrelerimle nefret ediyordum.
Bunu neden yapıyordum, bu koruma içgüdüsü nereden geliyordu bilmiyordum.
O, bu dünyanın kirliliğine fazla masum, fazla duru bir karaktere sahipti. İçindeki o kocaman kalbin yangınları bazen onu yakıp yıkıyordu ama o, bu enkazın içinden her seferinde bir asker disipliniyle, dimdik çıkmayı başarıyordu. Acıdan ilikleri titrerken bile duruşunu bozmamasına, omuzlarındaki görünmez yüklere rağmen bir çınar gibi ayakta kalmasına hayret ediyordum. Kendi ruhuna bir damla su olup hayat veremiyordu belki ama nefesiyle binlerce insana hayat, binlerce kalbe umut olabiliyordu.
Yaman onu kırmıştı. Ama sadece o değil. Ben de kırmıştım. Şimdi bu mutfakta sadece sebzeleri değil, kendi vicdanımı da doğruyordum. Hem kendime hem de Yaman’a karşı tarif edilemez bir öfke kusuyordum.
Onu dinlememiştik. O, henüz içindeki o karanlık geçmişin perdelerini aralamaya fırsat bulamadan, biz çoktan mahkememizi kurmuş ve kalemini kırmıştık. Tek bir kelimesine bile alan açmadan, acımasızca bir yargısız infaz yapmıştık.
"Keşke o gün ölseydim..." diye fısıldadım, sesim tencereden yükselen buhara karışıp yok oldu. "Yaradan alsaydı canımı da, o zehirli lafları ona söyleyip kalbini paramparça etmeseydim."
Yaman’ın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını, kaşlarının çatılmasıyla oluşan o sert ifadeyi görmesem de hissettim. Ben ise sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına, gözlerimi ayırmadan çorbayı karıştırmaya devam ediyordum. Metal kaşığın tencereye vurduğu o donuk ses, mutfaktaki tek canlılıktı.
"Ne dedin?" diye sordu Yaman. Sesi, bir enkazın altından geliyormuş gibi boğuktu.
"Benim ne dediğimin bir önemi yok artık," dedim, sesimdeki kırgınlığı gizleme gereği duymadan. "Sen asıl kendi söylediklerini düşün."
Yaman, göğüs kafesinin derinlerinden gelen, acı bir inlemeyi andıran o sesi çıkardı. Elleriyle yüzünü sıvazlarken çaresizce fısıldadı. "Beynim susmuyor ki. Her an, her saniye, her yerde o bakışı aklımda. Gitmiyor, silinmiyor."
"Çünkü bunu biz yaptık," dedim, bakışlarımı nihayet tencereden ayırıp boşluğa dikerek. "Onu biz öldürdük. Yaşarken ruhunu toprağa gömdük."
Çorba, fokurdayarak kaynamaya başladığında metalin ateşle olan dansına son verdim. Ocağı kapatıp kenardaki tepsiyi aldım. Mutfak dolabından çıkardığım porselen kasenin içine çorbayı doldururken, titreyen ellerimi dizginlemeye çalışıyordum. Tepsinin kenarına iki dilim limon ve bir tutam pul biber bıraktım. Sanki bu küçük detaylar, işlediğimiz o devasa günahın kefareti olabilirmiş gibi büyük bir özenle hazırladım her şeyi.
Elimdeki tepsiyi sıkıca kavrayıp üst kata çıkmak üzere mutfaktan adımımı atmıştım ki, Yaman’ın sesiyle kapı eşiğinde çakılıp kaldım. Sesi, sanki çok uzaklardan, bir boşluğun içinden geliyordu.
"Gökhan ona gelse..." dedi, duraksadı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, kederle karışık bir merak vardı. "Gökhan gelse acısı diner miydi sence?"
Ona dönüp baktım. Kalbimde Gökhan’a dair sönmeyen o ışığın hüznü yandı. "Gökhan ona gelse, zaten hiç acısı olmazdı ki," dedim fısıltıyla. Gökhan öyle bir adamdı. Mavi’nin ruhundaki her çatlağı şefkatiyle onarır, her yarayı tek bir bakışıyla örtebilirdi. Her zaman yaptığı gibi, yine Mavi’sinin dünyasını cennete çevirirdi.
Yaman, kendi kendine konuşur gibi devam etti. "Gökhan’ı ona verebilseydik, her şey çözülecekti."
Söylediği şeyin imkansızlığı, bir tokat gibi çarptı yüzüme. "Ölü birini nasıl geri getireceksin Yaman?" diye sordum. Sesimdeki soğuk gerçeklik, mutfağın havasını dondurmuştu.
Yaman kafasını aniden kaldırıp bana baktı. Dudakları titredi, bir şey söyleyecek gibi aralandı ama kelimeler boğazında düğümlenmiş olmalı ki vazgeçti. Bakışlarını kaçırıp tekrar önüne dönerken, sadece kaşlarıyla elimdeki tepsiyi işaret etti.
"Götür, soğumasın," dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı.
Konuşmasını bekledim ama o çoktan kendi karanlığına gömülmüştü bile. Derin, titrek bir nefes aldım qomuzlarımdaki yükün sadece o tepsi olmadığını bilerek merdivenlere doğru yürümeye başladım.
Odanın kapısını usulca araladığımda, zamanın durduğu o sessiz manzarayla karşılaştım. Mavi, yastığının üzerine birer gece karası gibi dağılmış saç tellerinin arasında, yorganına sımsıkı sarılmış halde uyuyordu. Sadece uyuduğu bu kısa zaman dilimlerinde, o her zaman tetikte olan bakışları yerini huzurlu bir teslimiyete bırakıyordu. Ancak o zaman yüzündeki her ince hattı, her kederli izi dikkatlice görebiliyordum.
Fazla güzeldi bu dünyanın kirine, pasına ve gürültüsüne ait olamayacak kadar saf bir güzellikti bu.
Karanlığın ortasında parlayan bir heykel, eski masallardan fırlayıp gelmiş bir tanrıça gibiydi. Yatağın tam ortasında, dış dünyadan gelecek tüm kötülüklere kapılarını kapatmışçasına cenin pozisyonunda kıvrılmıştı. Kollarını yorganına öyle bir hırsla sarmıştı ki, sanki uykusunda bile elinden kayıp giden bir şeyleri tutmaya çalışıyordu. Bir eli yastığının altına, belki de rüyalarını saklamak ister gibi gizlenmişti diğeri ise yorganın katmanları arasında kaybolmuştu.
Nefes alışverişleri o kadar düzenli ama o kadar kırılgandı ki, odadaki sessizliği bozmamak için nefesimi tuttum. O an fark ettim; o sadece bir asker değil, yıkılmış bir krallığın son kalesi gibiydi.
Yatağın yanına adeta parmak uçlarımda yaklaştım ve elimdeki tepsiyi komodinin üzerine, tek bir tıkırtı bile çıkarmamaya çalışarak bıraktım. Yanı başına diz çöküp önünde eğildim. Çorbanın buharı ağır ağır havaya karışırken, ben vaktimin daraldığını, o soğumadan Mavi’yi uyandırmam gerektiğini biliyordum ama yüzündeki o hüzünlü tabloyu bozmaya bir türlü elim varmıyordu.
"Uykunda bile seni rahatsız eden ne Mavi?" diye fısıldadım. Sesim, boş odada bir tüy gibi süzüldü. Parmağımın ucuyla, yüzünün beyazlığını bir hat gibi bölen birkaç inatçı saç telini şakağına doğru usulca ittim. Tenine dokunmak, yasak bir mabede izinsiz girmek gibi hissettirmişti.
Uyurken bile yüzünde görünmez bir zırh taşıyor gibiydi. Kaşlarının arasındaki o hafif çatıklık, zihninde hâlâ bir şeylerle savaştığının kanıtıydı. Omuzları gevşememiş, aksine sanki her an bir patlama sesiyle yataktan fırlayacakmış gibi gergin duruyordu. Dünyanın en huzurlu limanı olması gereken uykusu bile, onun için sadece başka bir cepheye dönüşmüştü. Kendini hayattan öyle bir sürgün etmişti ki, rüyalarında bile gardını düşürmeye korkuyordu.
"Bu kadar güzel olmandan mı çektiğin bu acı?" diye fısıldadım kendi kendime. Sesim odanın sessizliğinde kaybolup giderken, içimdeki o yasaklı duygunun ağırlığı altında eziliyordum. Yaptığımın ne kadar yanlış, ne kadar imkansız olduğunu biliyordum. Kalbimin sesini kısmak, o feryadı susturmak için her şeyi verirdim ama başaramıyordum. Bazı yangınlar sönmek için değil, her şeyi küle çevirmek için yanarmış.
Kardeşim, onu bütün kalbiyle sevmişti.
Mavi, kardeşimi bütün kalbiyle sevmişti.
Ben onu bütün kalbimle seviyordum.
O ise sadece bir başkasının hayaline aşıktı.
O başkasına aşıktı.
O başkasına aşıktı.
O başkasına aşıktı.
"Yüzü güzel olanın derdi çok olur," demişlerdi bir zamanlar. Kimin söylediğini hatırlamıyordum ama bu sözün Mavi’nin alnına bir yazgı gibi kazındığına emindim. Mavi bir tanrıça kadar güzel, bir fırtına kadar yıkıcıydı.
En sonunda, kendi zihnimin labirentinden çıkıp yaptığım yanlışın, o yasak bakışların farkına vararak elimi uzattım. Onu yavaşça dürttüm. "Mavi..." dememe kalmadan, sanki hiç uyumamış gibi aniden açtı gözlerini. O meşhur mor bakışlarını üzerime diktiğinde, kalbim göğüs kafesimi zorladı ama yerimden kıpırdamadım. Bakışlarındaki o delici güçten kaçamadım. Ancak Mavi, sanki bende bakmaya değer hiçbir şey bulamamış gibi gözlerini hızla üzerimden çekti.
"Bir şey mi oldu?" dedi, sesi uykunun mahmurluğuyla harmanlanmış ama her zamanki gibi buzdan bir zırha bürünmüştü. O soğukluk, odadaki havayı saniyeler içinde dondurmuştu.
Sorusuna kelimelerle cevap veremedim. Sadece başımı iki yana sallayıp hazırladığım çorbayı işaret ettim. "İç," dedim kısık bir sesle. Sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak.
Mavi başını kaldırıp önündeki kâseye baktığında, gözlerinde anlık bir şaşkınlık parıltısı yakalar gibi oldum. Ya da sadece öyle olmasını umuyordum. Öyle tuhaf, öyle gizemli bir kadındı ki tüm duygularını tek bir hamlede, bir kağıdı buruşturup atar gibi yok edebiliyordu. Ruhu bin parçaya bölünse bile, dışarıya tek bir çatlak sızdırmıyordu. Bunu nasıl başardığını, o yıkık kalbin içinde nasıl bu kadar dik durabildiğini asla anlayamıyordum.
Sessizce ayağa kalktım, gölgem odanın duvarına bir utanç lekesi gibi düştü. O ise bana bakmıyordu bakışları önündeki çorba kâsesine çakılı kalmıştı, sanki içindeki her bir duman zerrelerini sayıyordu. "Neden?" dedi sonunda. Sesi kısa, net ve bir o kadar da bıçak sırtı kadar keskindi.
"Hastasın çünkü," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Oysa içimden geçenler bambaşkaydı. Keşke böyle kısa kesmeseydi keşke bana sabaha kadar anlatsaydı zihnindekileri, sesi kulaklarımda bir melodi gibi dolansaydı.
Ama sessini sadece Gökhan'a ayırmış gibiydi.
Eskiden de böyle isterdim. Eskiden, o gülüşüyle dünyayı aydınlattığı zamanlarda. Mavi’nin gülüşü, en karanlık gecenin bile sabahıydı. Ama o ışık söneli çok olmuştu. Uzun zamandır o gülüşün tek bir kırıntısına bile rastlamamıştım. Mavi, bakışlarını kâseden ayırıp yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki o mor derinlikte hiçbir yumuşama yoktu. Sorusunu, bir celladın son hükmü gibi yineledi. "Neden?"
"Mavi, ne demek neden?" dedim, şaşkınlığım sesime çarparak. "Hastasın dedim ya. İyi ol diye çorba yaptım işte."
Mavi’nin dudaklarında acı, zehirli bir tebessüm peydah oldu. "Onu öldürdükten sonra..." dedi, her bir kelimeyi üzerine basarak, canımı yakmak istercesine telaffuz etti. "...beni yaşatmak için mi uğraşıyorsun?"
Dünya o an durdu. Odanın içindeki hava çekildi, ciğerlerim boşlukta asılı kaldı. Buz kestim. Mavi, ilk kez bakışlarını kaçırmadan, doğrudan gözlerimin en derinine bakıyordu. O an, o mor gözlerin bana bir kez daha değmemesi için Tanrı’ya yalvarmak istedim. Çünkü o bakışlarda sevgi değil, geri dönüşü olmayan bir yıkım ve bizi asla affetmeyecek bir kadının sessiz çığlığı vardı.
Gökhan’ın ölümü aramızda aşılmaz bir uçurumdu ve Mavi, beni o uçurumdan aşağı itmişti.
Suçlu olan ben değildim. Zihnimin içinde bu cümle yankılanıp duruyordu ama dilim tutulmuştu. Beni neden suçluyordu? Ben ne yapmıştım? Kendi kardeşimin kaybıyla kavrulurken, bir de onun öfkesinin külleri altında kalmak ağır geliyordu.
"Ne?" dedim, sesim boğazımda düğümlenen o koca yumrunun arasından güçlükle sıyrılarak. Mavi ne dediğinin farkında mıydı? Zihni hastalığın getirdiği bir hezeyanla mı bulanmıştı? "Onu öldürmek" ne demekti? O benim kanımdı, canımdı... O benim kardeşimdi.
"Ne ne?" diyerek aniden ayağa kalktı Mavi. Hastalığın verdiği halsizlikten eser kalmamış gibiydi öfke onu dimdik ayakta tutuyordu. Adeta bir heykel kadar kusursuz ama bir o kadar da ürkütücüydü. Gözlerini bir an olsun ayırmadan tam karşıma dikildi. "O gece sana ne dediğimi hatırlamıyor musun?"
Söylediği her kelime, zihnime atılmış kör bir bıçak darbesi gibiydi. Hafızamı zorluyor, o karanlık gecenin parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordum ama her şey sisliydi. Ne diyordu? Ne demek istiyordu? Anlamıyordum.
Afallamış bir halde, bir cevap bulabilmek için yüzünün her santimini taradım. O ise geri adım atmıyordu. Bakışlarındaki o buz gibi kararlılık, hatırlamadığım bir gerçeğin celladı gibi üzerime çöküyordu. Sanki o geceye dair unuttuğum her neyse, o benim en büyük günahımdı ve Mavi bunu yüzüme çarpmak için doğru anı beklemişti.
"Mavi hangi gece?" Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, hırıltılı bir fısıltı gibi döküldü. Zihnimin içinde bir yerlerde, tozlu ve kapalı bir kapı zorlanıyordu sanki ama anahtar bende değildi. Gerçekten kafayı mı yiyordum, yoksa dünya benden habersiz başka bir eksende mi dönüyordu?
"Mavi..." dedi arkadan gelen bir ses. Yaman, odanın eşiğinde belirdi. Sesi, sanki pimi çekilmiş bir bombaya yaklaşır gibi temkinli ve kısıktı. Odaya doğru ağır bir adım atıp Mavi’nin yüzüne baktı. Mavi ise bakışlarını üzerimden çekmeye zerre niyetli değildi. O mor gözler, ruhumu donduran birer buz parçasına dönüşmüştü. beni oracıkta, hatırlamadığım o suçun ağırlığıyla infaz ediyordu.
Mavi, bakışlarını kısa ve keskin bir hamleyle Yaman’a çevirdi. "Oradaydı," dedi. Sadece iki kelimeydi ama odayı kaplayan o ağır sessizliği bin parçaya böldü. "Oradaydı."
"Biliyorum," dedi Yaman, sesi kabullenmişliğin verdiği bir yorgunlukla kısılarak.
Donup kaldım. Yaman biliyordu. Mavi biliyordu. Ama ben kendi hayatımın en büyük düğümünden habersizdim. Neyden bahsediyorlardı? Hangi "orası"ydı burası? Göğüs kafesim daralıyor, mutfakta hazırladığım o çorbanın buharı şimdi boğazımı boğuyordu.
"Mavi, biliyorum. Ben seni dinlemedim," dedi Yaman, sesi pişmanlık doluydu. "Ama şu an, ne olur sen beni dinle." Yaman öne atıldı ve tek bir hamlede, sanki dağılmasını engellemek ister gibi Mavi’yi kollarıyla kuşattı. Ona sıkıca sarılırken, başının üzerinden bana baktı. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir acıma ve sertlik vardı.
"Yiğit, çık."
Öylece kalakaldım. Bir heykel gibi, kollarım yanımda asılı dururken onları izledim. Ne oluyordu? Mavi neden benim yüzüme bir katilmişim gibi bakıyordu? "Ama... Bir şey diyor... Bir geceden bahsediyo-"
Cümlemi bitirmeme izin vermedi Yaman. Sesi bu kez daha otoriter, daha kesin ve geri dönüşsüzdü.
"Yiğit, çık dışarı."
Odadaki oksijen tamamen tükenmişti. Arkamı dönüp kapıya yönelirken, sırtımda Mavi’nin o buz gibi bakışlarını ve Yaman’ın suçluluk dolu sessizliğini hissedebiliyordum. Kendi evimde, kendi acımda bir yabancıya dönüşmüştüm.
Mavi'nin anlatımıyla
Yiğit, tek bir kelime bile etmeden, sanki ruhu bedeninden çekilmiş bir gölge gibi sessizce odadan çıktı. Kapının kapanma sesi, zihnimdeki o uğultulu sessizliğe çarpıp dağıldı.
Yaman’ın kolları hâlâ bir zırh gibi etrafımdaydı. Beni sakinleştirmek, belki de dağılmamı engellemek istiyordu ama içimdeki o zehirli sarmaşığın dalları her yanımı sarmıştı. Sinirden titrememek için dişlerimi birbirine öyle sert bastırıyordum ki çenem sızlıyordu.
"Yaman, bırak," dedim. Sesim bir fısıltıdan öteye geçememişti ama içindeki nefret buz gibi ortadaydı.
Yaman beni bırakmadı. Aksine, sanki her an yere yıkılacakmışım gibi beni daha sıkı kavrayıp göğsüne yasladı. Sırtım onun sıcak göğsüne değerken, parmakları saçlarımın arasında yavaşça, teselli edercesine gezinmeye başladı. O an dudaklarından dökülen kelimeler, odadaki havayı bir kez daha dondurdu.
"Hatırlamıyor," dedi Yaman, sesi acı doluydu. "Mavi, inan bana hatırlamıyor."
Başımı hızla kaldırıp ona baktım. Gözlerimdeki şüphe ve dehşet, Yaman’ın yüzündeki o hüzünlü ifadeyle çarpıştı. Ne dediğinin farkında mıydı? Bir insan, bir hayatın sönüşünü nasıl bir toz bulutu gibi zihninden süpürebilirdi?
O, o günü gerçekten silmiş miydi?
Avuçlarındaki o sıcak, o yapış yapış kanın kokusunu nasıl unutabilirdi? Gökhan’ın son nefesinin tenine çarpışını, o gecenin zifiri karanlığında yankılanan o son feryadı hangi ara hafızasının kuytu köşelerine gömmüştü?
Ben her gece o kanın içinde boğulurken, o nasıl tertemiz bir sayfa açmış gibi yüzüme bakabiliyordu? Eğer Yiğit gerçekten unutmuşsa, bu onun masumiyeti değil işlediği günahın altında ezilip kaçtığı en korkakça sığınaktı. Ama ben buradaydım. Ben unutmamıştım. Ve onun unuttuğu her bir saniye için, o kanın hesabını sormaya yeminliydim.
"Ne demek?" dedim, sesim odanın buz tutmuş duvarlarına çarpıp şok içinde bana geri döndü. "Ne... Ne demek hatırlamıyor?" Kelimeler ağzımda büyüyor, zihnim bu bilgiyi kabul etmemek için direniyordu. Yaman, suçluluk duygusunun altında ezilircesine başını öne eğdi; bakışlarını benden kaçırması, gerçeğin ağırlığını daha da artırıyordu.
"Psikolojik bir savunma. Beyni o günü tamamen silmiş Mavi. Gökhan’ın öldüğünü bile çok sonradan, biz söyleyince öğrendi," dediğinde ellerim buz kesti. Parmak uçlarımdaki kanın çekildiğini, ruhumun donduğunu hissettim. Titrememek için tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim canım yansın istedim ki bu duyduğum saçmalığın acısını bastırsın.
"Ben..." dedim, sesim hıçkırıkla karışık bir öfkeyle titrerken. "Ben her saniye o acıyla kıvranırken, nefes alamazken O her şeyi unutup huzura mı erdi?"
"Mavi, yapma. Onun da bir suçu yoktu," dedi Yaman. Sesi bir yalvarış gibiydi, sanki sadece Yiğit’i değil, kendi vicdanını da ikna etmeye çalışıyordu.
"Ya ne demek bir suçu yoktu?"
Yerimden fırladım. Sinirlerim bir keman teli gibi gerilmiş, kopmak üzereydi. Yaman’ın tam karşısına dikildim gözlerimden ateş saçtığına emindim. "O sustu!" diye haykırdım, sesimin dışarı taşmaması için kendimi zorlarken boğazım parçalanıyordu.
"O gidip yardım istemedi! O size haber vermedi! O katili ifşa etmedi! Anlıyor musun Yaman? Onun da ellerinde Gökhan’ın kanı var!" Göğsüm hızla inip kalkıyordu, odadaki oksijen bana yetmiyordu artık. "O gece bana söylemedi. Eğer o gece Gökhan’ın oraya gideceğini tek bir kelimeyle bile olsa söyleseydi, ben onu durdururdum! Ölmesine izin vermezdim!"
Öfkem, çaresizliğimin üzerine bir kılıf gibi geçirilmişti. Yiğit’in "hatırlamaması" bir lütuf değil, benim adaletime vurulmuş en büyük darbeydi. Ben her gece o cehennemi baştan yaşarken, onun cenneti bir unutuşun ardına kurması adil değildi.
Ben her gün, her saat, her saniye o mezarın içinde yeniden ölüyorken onun hiçbir şey olmamış gibi, zihnini bir kâğıt gibi temize çekip yaşaması adalet miydi? Bu adalet değildi. Bu, kaderin bana attığı en ağır tokattı.
"Ya ben öldüm..." Sesim ciğerlerimden sökülüp gelirken bir iniltiye dönüştü. Yaman’ın yüzüne bakarken sadece öfke değil, katıksız bir acı kusuyordum. "Ben o gece öldüm Yaman!"
"Mavi, ne olur..." Yaman yerinden fırlayıp bileklerimi yakaladı. Parmakları tenimi sarmıştı ama ruhumdaki o yangını hissetmiyordu. Gözleri, içinde fırtınalar kopan bir deniz gibi dolu doluydu. "Mavi, yalvarırım. Ben bir kardeş daha kaybedemem."
Sözleri odada yankılanırken, Yaman adeta yıkılarak dizlerinin üzerine çöktü. Dizlerime sarıldı, başını bacaklarıma yasladı. O koca adam, çaresizlikten küçücük kalmıştı önümde. "Yalvarırım sana," dedi hıçkırıklar arasından. "Yiğit’i de kaybedemem ben."
Hızla eğilip ona baktım. Bakışlarımda hem bir çocuk saflığı hem de bir celladın soğukluğu vardı. Yaman ise yüzünü bana kaldırıp, yaşlarla yıkanmış gözlerini gözlerime dikti. "Öğrenirse..." dedi, sesi titriyordu. "Öğrenirse yaşayamaz Mavi. Kendini öldürür. Kaldıramaz bu yükü. Yalvarırım sus. Benim için, kardeşin için sus."
Dünya bir anlığına sessizliğe gömüldü. Kulaklarımda uğuldayan tek şey, Yaman’ın o bencilce ama insani feryadıydı.
Peki ya ben? diye geçirdim içimden. Ben de ölmüyor muydum?
Gözlerimin içine bakarken benden Yiğit’in hayatını dileniyordu. Peki, benim hayatımı kim kurtaracaktı? Ben onun kardeşi değil miydim? Yiğit’in ölümü bir ihtimaldi ama benim ölümüm bir gerçekti her gün bin parçaya bölünerek yaşadığım bir gerçekti. Yaman, Yiğit ölmesin diye benden her gün biraz daha ölmemi istiyordu. Kardeşlik, birini yaşatmak için diğerini diri diri gömmek miydi?
Cevap vermedim. Dudaklarımdan dökülecek her kelime, içimdeki o devasa uçuruma düşüp kaybolacaktı sanki. Sadece sustum.
Kendi ölümümü bininci kez, en içten dualarımla dileyerek sustum. Göğüs kafesimi döven o vahşi öfkenin, damarlarımda atan o kontrolsüz sinirin durulmasını bekledim. Odanın içinde bir ileri bir geri attığım her adımda, ruhumun parçalarını yerden topluyordum. Sonra, en iyi bildiğim şeyi yaptım. Bütün o yangını, o haykırışları ve o derin kırgınlığı içimde hiç keşfedilmemiş bir mezara gömdüm.
Saniyeler içinde, az önce fırtınalar koparan o kız gitti yerine bakışları buz tutmuş, ruhu çelikten bir zırhla kaplanmış o bildikleri Mavi geldi. Duygularımı öyle bir ustalıkla yok etmiştim ki, aynaya baksam kendimi tanıyamazdım.
"Tamam..." dedim. Sesim, bir uçurumun dibinden geliyormuş gibi kısık ve ifadesizdi. Belki üzerime çöken hastalığın yorgunluğuydu bu, belki de çoktan ruhumu teslim etmiş olmanın verdiği o ruhsuz tınıydı. Bilmiyordum. "Tamam, susacağım. Tamam."
Yaman’a baktım. Az önce dizlerime sarılan, benden bir başkasının hayatını dilenen o adama. Artık gözlerimde ne bir öfke ne de bir sitem vardı; sadece uçsuz bucaksız bir boşluk kalmıştı.
"Sakin ol artık," dedim, sesimdeki o sahte ama kusursuz soğukkanlılıkla. "Tamam dedim ya, susacağım işte."
Yaman'ı teselli ediyordum ama aslında kendi mezar taşımı dikiyordum. Yiğit yaşayacaktı, Yaman nefes alacaktı ama bu odadan sağ çıkan kimse olmayacaktı.
Odadan çıktığımda dünya ayaklarımın altından kayıyor, duvarlar üzerime yıkılıyordu. Başımın dönmesini, midemdeki o amansız bulantıyı umursamadım ruhumdaki enkazın yanında bedensel bir acının lafı bile olmazdı. Merdivenleri birer birer, her basamakta biraz daha eksilerek indim. Alt kata vardığımda Yiğit’i orada, öylece otururken buldum. Durdum. Birkaç saniye boyunca, sanki bir katile bakıyormuş gibi sessizce onu izledim.
Ona bakıyordum. İçimden bir parça fırlayıp boğazına yapışmak, onu bu dünyadan silip atmak istiyordu. Ama ben susuyordum. Bu suskunluk göğüs kafesimi daraltıyor, ciğerlerimi parçalıyordu beni diri diri öldürüyordu ama yine de susuyordum. Dudaklarım mühürlüydü, ruhum ise bir feryat denizi içindeydi.
Ben yine, her zaman olduğu gibi, kendi kıyametimin ortasında susuyordum.
Yiğit, geldiğimi görünce başını kaldırdı. Dudakları aralandı, muhtemelen bir özür ya da bir açıklama dökülecekti dilinden. Yada bir soru soracaktı ama ben onun sesini bile duymak istemiyordum şu anda.
Bana bakıyordu, belki de affedilmeyi umuyordu. Ama karşısında artık ne o eski Mavi vardı ne de onu dinleyecek bir nebze sabrım kalmıştı.
"Tek kelime edersen..." dedim, sesim bir bıçak kadar keskin ve bir o kadar netti. Sesimdeki o ürkütücü sakinlik, odadaki tüm havayı dağıttı. "...seni öldürürüm."
Bakışlarımı bir an bile kırpmadan gözlerinin içine diktim. "Seni öldürürüm Yiğit. Sakın konuşma."
Karşısında artık merhamet dilenebileceği, canını yakabileceği o tanıdık kız yoktu. Karşısında, suskunluğuyla kendi mezarını kazan ve o mezara başkasını gömmeye hazır, ruhu buz tutmuş bir yabancı vardı. Konuşmasına izin vermeden, bakışlarımla onu oracıkta infaz edip yanından geçip gittim.
O evden kendimi dışarı attığımda, ciğerlerime dolan soğuk hava bile beni kendime getirmeye yetmedi. Hiç düşünmeden motoruma doğru koştum. Metalin soğukluğu ellerimi yakarken tek istediğim kaçmaktı. Kendimden, o sırlardan ve o ağır sessizlikten kurtulmak istiyordum. Motoru gürültüyle çalıştırıp en tenha yollara sürdüm. Gözlerim kararıyor, başım bir sarkaç gibi dönüyordu. Tanrı’ya sessiz bir dua fısıldadım o an birine zarar vereceksem, o biri ben olayım istedim. Bu dünyanın yükünü taşıyamayan bedenime bir zarar gelecekse, şimdi, tam şu yolda gelmeliydi.
Yaklaşık yirmi dakikanın sonunda, motoru bir kenara fırlatırcasına bırakıp mezarlığın o demir kapısından içeri girdim. Adımlarım beni ezbere bildiğim o yollardan geçirirken, gökyüzü de benimle beraber yas tutmaya karar vermişti. Yağmur başlayalı çok olmuştu üzerimdeki her şey ağırlaşırken, saçlarımdan süzülen damlalar yüzümü yıkıyordu.
Gökhan’ın başucuna geldiğimde, sanki tüm kemiklerim aynı anda kırılmış gibi dizlerimin üzerine çöktüm. Toprak nemliydi, kokusu ciğerlerime doluyordu. Göğüs kafesimin altında bir dev uyanmış, kaburgalarımı parçalamak istercesine haykırıyordu. Acıdan kıvranmak, sesim kısılana dek bağırmak, gözyaşlarımın bu yağmura karışıp akıp gitmesini istiyordum.
Ama yapamıyordum.
Gözlerimde tek bir damla yaş, ruhumda tek bir hıçkırık yoktu. İçim o kadar kurumuş, o kadar kavrulmuştu ki en büyük yasımı bile bir damla yaşla taçlandıramıyordum. Yağmur dışarıda yağıyordu, benim içimdeyse sadece her şeyi kül eden o kuru yangın vardı. Mezarın soğuk mermerine elimi koydum toprağa karışan Gökhan’a, onun susan diline ve benim zorla susturulan ruhuma baktım. Yağmur beni ıslatıyordu ama içimdeki o zehirli kuraklığı hiçbir su dindiremiyordu.
"Tanrım, al canımı... Sussun artık şu kalbim," diye fısıldadım karanlığa doğru. Sesim yağmurun ritminde eriyip giderken, gökyüzüne bakacak dermanı bile kendimde bulamıyordum. "Yalvarırım dinsin bu sızı. Al beni yanına, sussun şu içimdeki çığlık çığlığa ağlayan küçüklüğüm..."
Gökhan’ın soğuk mermerine alnımı yasladım. Oysa her gelişimizde ellerimle topraklarını ayıklar, çiçeklerini sever, mezarını pırıl pırıl yapardım. Ama bugün ilk kez, mezarı temizlemek gelmiyordu içimden. Bugün ben, temizlenemeyecek kadar kirli bir gerçeğin altında eziliyordum.
"Canımı çok yakıyorlar," dedim, her zamanki o bitmek bilmeyen nakaratımla. Buraya her gelişimde aynı cümleyi fısıldıyordum rüzgara. Canımı yakıyorlar. Ama bu seferki acı, etimi kemiğimden ayıracak kadar keskindi. "Yalvarırım al beni de yanına. Daha fazla dayanamıyorum, canımı çok yakıyorlar."
Birden, içimde biriktirdiğim o zehirli sessizlik patladı. Boğazımdan yırtılırcasına çıkan o haykırış, mezarlığın sessizliğini parça parça etti. "Unutmuş ya!" diye bağırdım, ellerimi mermere vururken. "Ya unutmuş! O her şeyi silmiş, temizlemiş zihnini! O senin nefesini nasıl kestiğini, seni elleriyle nasıl ölüme ittiğini unutmuş!"
Sesim yağmurun sesini bastırıyordu artık. Dizlerimin üzerindeydim ama ruhum yerin yedi kat dibine girmişti. "Sen o toprağın altında sessizliğe mahkûmken, o yukarıda hiçbir şey olmamış gibi nefes alıyor! Unutmuş Gökhan. Seni öldürdüğünü bile unutmuş!"
Hıçkırıklarım sonunda boğazıma dayandı ama gözlerimden tek damla yaş sızmıyordu. Sadece yanıyordum. Yağmurun altında, sevdiğinin mezarını yumruklayan ve adaletin olmadığı bir dünyada kendi sonunu dileyen o terk edilmiş kız olarak, sadece yanıyordum.
Bölüm Sonu

| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |