
Zaman, herkes için akan bir nehir olsa da, kalbi kırılanlar için durağan bir göldür ve o gölün dibinde, gidenin hayali bitmek bilmeyen bir yankı gibi sonsuzluğa asılı kalır.

2008
Gökhan’ın uzun adımlarına yetişmeye çalışan Mavi, yanında adeta zıplayarak yürüyor, ellerini kollarını sallayarak büyük bir heyecanla anlatıyordu. "Ama bak sonra ne olmuş biliyor musun?" dedi, gözleri parlayarak. Sanki dünyanın en büyük sırrını verecekmiş gibi bir neşeyle gülüyordu. "Kız lap diye düşmüş!"
Gökhan, dudaklarının kenarındaki o saklı gülümsemeyi bastırarak kaşlarını hafifçe çattı. Bakışlarını, yanında cıvıldayan bu küçük kıza çevirdi. "Nasıl düşmüş?"
Mavi, anında profesyonel bir oyuncu edasıyla durakladı. Dudaklarını yalandan olduğu her halinden belli olacak şekilde büzdü. "Allah’ın hikmeti işte Gökhan," dedi, sesine sahte bir ciddiyet katarak. "Yolun ortasında, durup dururken önüne bir taş çıkmış. Kader işte, yapacak bir şey yok."
Gökhan, Mavi’nin o taşın yola nasıl geldiğini bildiğinden emin bir şekilde sordu. "Taşın rengi mavi miymiş bari? Hani sahibine benziyor mu diye soruyorum..."
Mavi, suçüstü yakalanmış olmanın verdiği o hırçın savunma mekanizmasıyla hemen çıkıştı. "Ay ne bileyim ben Gökhan taş hangi renkmiş? Ben yol bakım hizmetlisi miyim ki kızın önünden taşları tek tek ayıklayayım? İşi gücü bıraktım elin kızına yol mu açacağım?"
Gökhan durdu, Mavi’nin tam karşısına geçip o bilge ama oyuncu bakışlarını üzerine dikti. "Yolu temizle demiyorum zaten Mavi," dedi sesi alaycı bir tonda kısılarak. "Yeter ki o taşları kızın önüne bizzat sen koyma."
"Kim? Ben mi?" Mavi, elini göğsüne koyup kaşlarını şaşkınlıkla yukarı kaldırarak mükemmel bir masumiyet maskesi takındı. "Ben öyle bir şey yapar mıyım hiç? Aşk olsun Gökhan, taşın günahını bana yükleme şimdi!"
Mavi, muzip bir kahkaha atarak geriye doğru kaçarken Gökhan yerinde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. "Hmm, öyle mi dersin Mavi?" diye sordu sesi şüphe doluydu ama gözlerinde o ele vermeyen, sevgi dolu parıltı vardı.
Mavi, suçluluğunu gizleyen o aşırı abartılı ciddiyetiyle kafasını hızla aşağı yukarı salladı. Gökhan, bu oyunculuk karşısında daha fazla dayanamayacağını anlayıp gülmemek için bakışlarını hızla yola çevirdi. Tam o sırada Ateş, bir rüzgar gibi araya girip kolunu Mavi’nin omzuna attı.
"Yok canım, Mavi'm yapmamıştır hiç öyle şeyler," dedi Ateş, sesindeki alaycı tınıyı Mavi’yi koruyan bir kalkan gibi kullanarak. Kızı kendine doğru sertçe çekip yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurdu. "Benim kardeşim hayatta yapmaz, o melek gibi kızdır."
Mavi, aldığı bu beklenmedik destekle iyice özgüven kazandı, "Bak! Kardeşim tanıyor işte beni," dedi gururla. Hemen yanındaki Yaman’ın beline kollarını dolarken, bir yandan da Gökhan’ı işaret ediyordu. "Bir bu beni hiç anlamıyor zaten, hep bir sorgu sual!"
Can da bu ittifaka katılmakta gecikmedi. Ellerini cebine sokup Gökhan’a kınayan gözlerle baktı. "Dimi ama?" diye ekledi, sanki Gökhan dünyanın en büyük haksızlığını yapıyormuş gibi. "Kız yapmadım diyor işte kardeşim, ne bu vıdı vıdı? Yargısız infaz yapıyorsun resmen."
Gökhan, bir anda karşısında kurulan bu üçlü ittifakı görünce şaşkınlıkla durakladı. Bir Mavi’ye, bir de onu bir zırh gibi çevreleyen kardeşlerine baktı. Az önce Mavi’yi köşeye sıkıştıran kendisi değilmiş gibi, şimdi dört koldan kuşatılmıştı. "Ben öyle bir şey yapmadım ki!" dedi, sesi hem şaşkın hem de bu tatlı çeteleşme karşısında yenilgiyi kabul etmiş gibi çıkıyordu.
Yollarında kahkahalar atarak yürümeye devam ederken, o an dünyanın en güçlü ordusu onlardı. Birbirini koruyan, birbirine inanan ve her yalanı beraber söyleyen o ayrılmaz çocuklardı.
"Resmen bana yalancı dedi..." Mavi, bu cümleyi sanki kalbi bin parçaya bölünmüş gibi büyük bir dramla mırıldandı. Gözlerini devirip, sahte bir kırgınlıkla arkasını dönerken Gökhan olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı.
Gökhan’ın şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmıştı. Bu kadar masum bir yüzle bu kadar ustaca bir iftiraya uğramayı beklemiyordu. "Mavi..." dedi, sesi hem bir tehdit hem de bastıramadığı bir kahkaha barındırıyordu. "Kırarım kafanı şimdi, gel buraya!"
Mavi, Gökhan’ın bu çıkışını bekliyormuş gibi aniden parladı. Geriye doğru bakıp inci gibi dişlerini sergileyen o meşhur, meydan okuyan gülüşünü gönderdi. "Yakalarsan neden olmasın?" diye bağırdı ve topukları üzerinde yay gibi boşalarak koşmaya başladı.
Mavi’nin o ilk hamlesiyle birlikte sokak bir anda canlandı. "Kaçma lan!" diye bağıran Ateş, ardından Can da peşine düştü. Ama Mavi, sanki yere basmıyordu. Ayakları toprağa her değdiğinde daha da hızlanıyor, ince gövdesiyle rüzgarı bir bıçak gibi yarıyordu. Saçları arkasında savrulan vahşi bir sancak gibi dalgalanırken, sesi sokakların yankısında kayboluyordu.
Öyle bir koşuyordu ki, sanki sadece Gökhan’dan değil dertten, tasadan ve o yaşta omuzlarına ağır gelecek her şeyden kaçıyordu. Rüzgara kafa tutuyor, her adımda biraz daha özgürleşiyordu. Arkasındaki üç koca oğlan, bu küçük kızın hızına yetişebilmek için nefes nefese kalmışken Mavi, hayatın ona sunacağı tüm acılardan habersiz, sadece o anın ve o eşsiz zaferin tadını çıkarıyordu.
"Gel buraya eşek!" diye bağırdı Ateş, ciğerleri patlayacakmış gibi nefes nefese kalmışken. "Koşturma beni peşinden, bittim diyorum!"
Mavi, rüzgarla dans eden saçlarının arasından arkasına bakıp o meşhur, inatçı gülüşünü gönderdi. "Bana ne, bana ne?" diye şakıdı, hızı bir an olsun kesilmiyordu. "Gelmiyorum işte! Sıkıysa yakalayın!"
Kendi krallıkları olan o eski harabeye kadar, sanki dünyanın sonuna koşuyorlarmış gibi bir hırsla devam ettiler. Mavi, harabenin kapısından içeri daldığı an durdu. Elleri dizlerinde, öne eğilmiş halde ciğerlerine bayram ettirircesine nefes alıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı ama gözleri zafer kazanmış bir komutan gibi parlıyordu.
Gökhan, hemen arkasından bir gölge gibi yetişti. Mavi daha doğrulup "Yakalayamadınız ki!" bile diyemeden, Gökhan’ın kollarını etrafında hissetti. Gökhan onu hamleyle yere çekerken, her zamanki o sessiz kahramanlığıyla hareket etmişti. Mavi’nin canı yanmasın, o sert zemine çarpmasın diye önce kendisi sırtüstü yere düştü, sonra küçük kızı yumuşak bir inişle kendi göğsünün üzerine çekti.
Daha Mavi ne olduğunu anlayamadan, Gökhan’ın parmakları kızı gıdıklamaya başladı.
"Demek yakalayamayız ha? Demek bize eşek dersin ha?" diye gülerek hesap sordu Gökhan.
Mavi, Gökhan’ın kucağında bir o yana bir bu yana kıvranırken, harabenin tavanı onun kesik kesik çıkan kahkahalarıyla doldu. "Gökhan... Yapma... Dur!" diye yalvarıyordu ama gülmekten nefesi kesilmişti. O an, o yıkık dökük binanın içinde, üzerlerindeki kirli kıyafetlere ve yarın ne yiyeceklerini bilmemelerine rağmen dünyanın en zengin çocukları onlardı. Gökhan onun nefesiydi, Mavi ise Gökhan’ın hiç bitmeyen neşesi vardı.
"Ya dur diyorum! Dur!" Mavi’nin sesi, kahkahalarının arasında kayboluyor, nefesi gıdıklanmanın verdiği o tatlı işkenceyle kesiliyordu. Gökhan ise sanki dünyanın en büyük suçlusunu sorguya çekiyormuş gibi sahte bir ciddiyetle parmaklarını hareket ettirmeye devam ediyordu.
"Durmuyorum diyorum!" dedi Gökhan, gözleri çakmak çakmak gülerek.
Mavi, çırpınırken bir yandan da tehditler savuruyordu. "Kafanı ısıracağım senin, dur sen! Elinden bir kurtulayım, bak gör neler yapıyorum!"
Gökhan, bu tehditlere karşılık daha büyük bir kahkaha attı. "Efendim? Anlamıyorum Mavi, ne diyorsun? Sesin biraz kesik geliyor!" Parmaklarını bir an bile çekmeden sordu. "Şu taşı diyorum. Sen mi attın o kızın önüne? Tam anlayamadım da orasını."
"Ya yok! Vallahi yok!" diye direnmeye çalıştı Mavi. Ama Gökhan’ın parmakları en zayıf noktasını bulmuştu. Saldırısını hızlandırdı. "Dürüstlük Mavi! Dürüstlük kurtarır insanı!"
"TAMAM! BEN ATTIM!" diye bağırdı Mavi en sonunda. Kahkahaları harabenin tavanında yankılanırken, teslimiyet bayrağını çekmişti. "BEN ATTIM! ÖNÜNE TAŞI BEN KOYDUM!"
Gökhan sonunda durdu. Elleri hâlâ Mavi’nin omuzlarındaydı, kızı kendi göğsüne yaslamış halde öylece kaldılar. İkisi de nefes nefeseydi. Gökhan, zafer kazanmış bir gülümsemeyle Mavi’nin saçlarını karıştırdı. "Biliyordum," dedi fısıltıyla. "Zaten o taşın rengi de tıpkı senin gözlerin gibi bakıyordu bana. 'Mavi koydu beni buraya' diyordu."
Mavi, Gökhan’ın kucağında sakinleşmeye çalışırken, başını onun kalbinin üzerine yasladı. O an, o yalanın ve o küçük kıskançlığın bile bir kutsallığı vardı. Çünkü biliyordu ki, ne yaparsa yapsın Gökhan onu her düştüğünde böyle tutacak, her hatasında onu böyle güldürecekti.
2024
Mavi'nin anlatmıyla
"Tamam bebeğim benim, sakin ol," dedim, telefonu kulağımla omzum arasına sıkıştırıp botlarımın koridorda çıkardığı o tok ses eşliğinde yürürken. Karargahın gri, soğuk duvarları her zamanki gibi üzerime geliyordu ama aklım bin kilometre ötedeydi. "Çok canını sıkıyorsa söyle, gelip kafasını koparalım? Çözüm odaklıyım biliyorsun."
"Ya abla..." dedi Kraliçem, sesi telefonun ucundan yorgun ama bir o kadar da sevecen geliyordu. "Ben sana ne anlatıyorum, sen bana ne diyorsun. Şiddet her şeyin çözümü değil ki."
"Ee, canımı sıkıyor diyorsun güzelim," dedim, odama giden son dönemece saparken. Sesimdeki o soğukkanlı ama ölümcül tonu gizleme gereği duymuyordum. "Gelip İstanbul’a, o herifin kafasını duvara sürte sürte kıvılcım çıkarayım diyorum. Fena mı olur? Hem içinin yağları erir."
"Derin abla, sen lütfen dur yerinde!" dedi gülerek. Sesi şimdi biraz daha canlanmıştı. "Lütfen, rica ediyorum olduğun yerde kal."
"Bence durmayayım. Gelip o gavurun kafasını uçurayım, dünya bir pislikten temizlensin. Kamu hizmeti gibi düşün."
"Abla!" dedi, bu sefer gerçekten uyarır gibi. "Ya dur yerinde, rica ediyorum. Kocaman kız oldum ben, kendimi koruyabilirim herhalde."
Odamın kapısına gelip kartımı okuttum. "Seni ben yetiştirdim, koru bir zahmet," dedim, sesim aniden ciddileşerek. "Ama ben o Pars denen kabak çiçeğinin kafasını bir açayım diyorum. İçinde beyin var mı yok mu kontrol etmemiz lazım, bilimsel bir merak benimkisi."
"Ben de sana 'yerinde dur' diyorum abla. Lütfen."
Derin bir nefes alıp masama oturdum. Kraliçem öyle diyorsa, şimdilik o cellat tarafımı dizginlemem gerekiyordu. Ama o "Pars" denen adamın, benim kardeşimin canını sıkmasının bedelini bir gün elbet ödeteceğimi biliyordum. Ben Mavi’ysem, benim olduğum yerde kimse benim canımdan bir parçayı üzemezdi.
"Kraliçe, bak," dedim, sesimdeki alaycı tonu bir kenara bırakıp tamamen ciddileşerek. Az önce söylediklerim sadece birer şaka değildi. Eğer kardeşim "Abla gel," deseydi, o Pars denen kabak çiçeğini kabak lifine çevirene kadar döver, un ufak ederdim. Ama şimdilik, onun hatırına yerimde uslu uslu duruyordum.
Tabii buna ne kadar uslu durmak denirse...
"Bir kez daha sana en ufak bir zarar verirse," diye ekledim, her bir kelimenin üzerine basarak. "Yemin ediyorum onu kamu hizmetleri aracılığıyla kullanır, İstanbul asfaltına ek madde yaparım. Üzerinden kamyonlar geçer, ruhu duymaz."
"Ya abla!" dedi ve telefonun ucundan o içten kahkahası duyuldu. "Tamam be, pes! Bu ne biçim tehdit böyle?"
"Bu da o biçim işte," dedim, odamın kapısını kapatıp masamın başına geçerken. Yüzümde hafif, belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Hadi güzelim, git yat uyu, dinlen biraz. Benim de burada halletmem gereken bir dağ kadar işim var."
"Emredersiniz komutanım!" dedi Kraliçe, neşeyle selam verir gibi bir tonla.
"Emretti komutanın! Marş marş, istikamet yatak! Bir-iki, bir-iki!"
"Öptüm abla, seni seviyorum."
"Ben de seni güzelim, ben de. Hadi, iyi uykular."
Telefonu kapattığımda odadaki sessizlik bir anda geri geldi. Kraliçe’ye karşı takındığım o neşeli maske yavaşça düştü. Masanın üzerindeki dosyalara bakarken, parmaklarım gayriihtiyari bileğimdeki o görünmez bağa gitti. Yıllar geçmişti ama koruma içgüdüm sadece daha profesyonel, daha ölümcül bir hal almıştı. Şimdi önümdeki işlere dönme vaktiydi çünkü dışarıda hâlâ asfalt olmayı bekleyen çok fazla "kabak çiçeği" vardı.
"Komutanım..." Ebrar’ın uykulu sesi odanın sessizliğini böldüğünde, dosyalara gömülmüş olan başımı yavaşça kaldırdım. Arkamı döndüğümde, yatağında yarı uykulu bir halde oturan Ebrar ile göz göze geldim.
"Ne?" dedim. Sesimdeki o ruhsuz tını, odadaki havayı bir anda soğutmuştu.
Ebrar, bir an duraksayıp kaşını hafifçe kaldırdı. Ayağa kalkmak için hareketlendiğinde, ona bomboş gözlerle bakıyordum. Benim içimdeki bütün duygular, yıllar önce bir mezar başında yağan yağmurla birlikte toprağa karışmıştı. Oysa onun gözleri onun duyguları sanki yeni başlıyormuş, dünyaya daha yeni bakıyormuş gibi sıcacıktı.
"Hoş geldiniz," dedi samimi, içten bir tonda. Ben ona dümdüz, hiçbir ifade barındırmayan bir duvar gibi bakmaya devam ederken, o bana sanki buzlarımı eritebilirmiş gibi gülümsüyordu.
"Sağ ol," dedim. Sesim soğuk, sabit ve mesafeliydi. Aramıza görünmez ama aşılması imkansız bir tel örgü çekmiştim.
"Yiğit komutan yüzünden vurulduğunuzu duydum," dediğinde, bakışlarımı ondan kaçırıp masamdaki defterime döndüm. Kalemi parmaklarımın arasında sıkarken, göğsümün içindeki o eski yara sızladı.
"He, aynen," dedim, konuyu bir an önce kapatmak isteyen o geçiştirici ses tonuyla.
Elimde olsa, o göteleği kendi ellerimle oracıkta infaz ederdim. Onu gözümü bile kırpmadan, nefesimi bile tutmadan öldürebilirdim. Buna gücüm de vardı, nefretim de ama onun bir ailesi vardı. O, kendine ağlayacak insanlar, sığınılacak bir yuva bulmuştu.
Ben, ailem dediğim insanları tek tek toprağa verdiğimde çektiğim o cehennem azabını çok iyi biliyordum. Bir anneye, hayatı boyunca taşıyamayacağı kadar ağır bir yas yükleyemezdim. İntikamım için masum bir kadının dünyasını başına yıkacak kadar karaktersiz biri olmamıştım hiçbir zaman. Ben Yiğit’ten nefret ediyordum ama o nefretin bedelini bir anneye ödetmeyecek kadar bu hayatın sillesini yemiştim.
Ebrar, aramızdaki o buzdan duvarı görmezden gelerek yanıma oturdu. Telefonunu sanki oraya aitmiş gibi masamın üzerine bıraktı. Gözlerimi ona dikmiş, "Git artık" der gibi bakıyordum ama belli ki bu gece o çene susmayacaktı.
"Hasta olacaksınız komutanım," dedi, sesindeki o saf endişe odanın soğuk havasına karışırken.
Vurulmamın üzerinden haftalar geçmişti. O yarayla iki göreve gitmiş, sanki Azrail’e inat olsun diye her seferinde tek parça halinde geri dönmüştüm. Görevler beni yormamıştı ama o vurulduğum günden beri Ebrar ile ilk kez bu kadar yakın, yüz yüze geliyorduk.
"Alparslan sizinle konuşmak istedi aslında," dedi Ebrar. Sesi bir anda kısıldı, omuzları çöktü ve yüzüne garip bir utanç yerleşti. Neden utandığını ya da neden bana bir suçluymuşum gibi baktığını anlayamıyordum. Bakışlarımla onu "Anlat" diye zorlarken, elini kaldırıp parmağındaki o ince gümüş halkayı gösterdi.
"Yiğit’in üvey kardeşi. Benim de nişanlım." Kısa bir açıklama yaptığında bomboş ona bakmaya devam ediyordum. "Size hayatını borçlu olduğunu biliyor. Teşekkür etmek için kaç kez aradı ama bir türlü nasip olmadı."
Zihnimdeki çarklar bir anlığına durdu, sonra büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Alparslan.
Yiğit’in her adımını, her nefesini, hayatındaki en ufak pürüzü bile araştırmıştım. Alparslan adında bir kardeşi olduğunu, onun Yiğit için ne anlam ifade ettiğini çok iyi biliyordum. Ama o ismin, şimdi karşımda oturan ve canımı emanet ettiğim askerin parmağında bir bağlılık yeminine dönüştüğünü tahmin etmemiştim.
Kader benimle dalga geçiyordu. Ben Yiğit’i yok etmek için planlar yaparken, hayat onu her seferinde en yakınıma, korumam gereken insanların kalbine yerleştiriyordu. Ebrar’ın yüzündeki o sıcacık gülümseme, şimdi benim için dünyanın en ağır yükü haline gelmişti. Nişanlısı, nefretimin kardeşiyken ben Ebrar’ın gözlerine nasıl bakacaktım?
Ben Yiğit’i en ince ayrıntısına kadar araştırmıştım çünkü merak ediyordum. Benim ailemi, hayallerimi, çocukluğumu harabeye çevirenlere yardım edip, o enkazın üzerinde kendine nasıl böyle kusursuz bir aile kurabildiğini anlamak istiyordum. Benden her şeyimi, nefesimi bile alıp kendine her şeyden oluşan o ışıltılı dünyayı nasıl inşa etmişti? Bu adalet değil, kaderin bana attığı en aşağılık kahkahaydı.
Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alıp sessizce önümdeki deftere geri döndüm. "Gerek yok," dedim. Sesim, az öncekinden bile daha soğuk, daha buzdan bir tınıyla çıkmıştı. "Benden uzak dursun."
Bu cümle sadece Alparslan’a değil, Yiğit’e ve onun kurduğu o sahte cennete dair her şeye verilmiş bir sinirdi. Ebrar’ın bana anlamsız, belki de kırılmış gözlerle baktığını hissedebiliyordum ama dönüp ona bakmadım. Bakarsam, içimdeki o karanlığın onu da yakmasından korkuyordum.
Yerimden kalktım, odadaki ağır havadan kaçmak istercesine kendi dolabıma yöneldim. Üzerimi değiştirmek, bu gerginliği üzerimden atmak için çekmecemi karıştırmaya başladım. Parmaklarım kumaşların arasında dolanırken, aniden sert ve tanıdık bir dokuya çarptı.
Elim durdu. Kalbim, o an göğüs kafesimi delecekmiş gibi sertçe çarptı.
Gökhan’ın hırkası...
Günlerdir her yere yanımda taşıdığım, kokusunu yitirmesin diye sakındığım o yün yığını, şimdi ellerimin arasındaydı. Gökhan’ın sıcaklığı, o eski harabenin kokusu, beraber kaçtığımız sokakların tozu bir anda odaya doldu. Az önce "Benden her şeyimi aldılar," diye haykıran ruhum, şimdi elinde kalan son parçaya, o eski hırkaya tutunuyordu. Ebrar arkamda beklerken, Yiğit’in kardeşiyle hayaller kurarken ben ellerimin arasındaki bu ölü hatırayla yapayalnızdım.
Ciğerlerime dolan havayı, sanki içimdeki o görünmez yangını söndürebilecekmiş gibi derin bir nefesle içime çektim. Islak seramiğin ve banyonun o steril soğukluğu tenime davetkar fısıltılar sunsa da, o an arınma isteğim bir toz bulutu gibi dağılıp gitti. Ağırlaşan gövdemi, sanki yer çekimiyle inatlaşıyormuşçasına yavaşça yukarı taşıdım ve bitkin adımlarla yeniden ayağa kalktım. Bakışlarım, bir hançer keskinliğiyle parlayan o metal parçasına, parmağındaki o mesut halkaya takılı kaldı. Sesimdeki pürüzleri ve içimdeki o tuhaf burukluğu gizlemeye çalışarak, çenemin ucuyla o parıltıyı işaret ettim. "Allah mesut etsin bu arada," dedim. Sesim boş bir odada yankılanan cılız bir tını gibi dökülmüştü dudaklarımdan.
O an, yüzüğe bakarken göz bebeklerinde şimşek gibi çakan o ışığı gördüm. Sabahtan beri yüzünde asılı duran o maske gibi gülümseme nihayet yerini ruhunun derinliklerinden gelen, göz kapaklarını bile titreten gerçek bir ışıltıya bırakmıştı. Mutluluk, onun bakışlarında somut, dokunulabilir bir varlığa dönüşmüştü. İçimdeki karanlık taraf ise sessizce ve sert bir tonda mırıldandı.
Önüme tekrar dönerken, sessizliğimin etrafıma ördüğü o duvarı fark etmiş olmalı ki, üstelemedi. Yavaşça yerine süzüldü ve telefonunun ekranından yansıyan o soğuk, mavi ışığın altında bir süre oyalandı. Çok geçmeden o ışık söndü ve yerini uykunun ağır, ritmik nefeslerine bıraktı. Ben ise sığınağıma yani tozlu kapağının altında koca bir evreni saklayan o deftere döndüm. Kalemimin ucu kâğıdın pürüzlü yüzeyine değdiğinde, zamanın dışına çıktığımı hissettim. Uzun zamandır küs olduğum o sayfalar, bugün birer cümlelik kısa sitemlerle yetinmedi. Mürekkep, içimdeki o dolup taşan nehir gibi aktı satırlara.
Sayfayı çevirdiğimde parmaklarımın ucundaki kurşun kalem, zihnimden bağımsız bir dansa durdu. Kağıdın üzerinde gri gölgeler ve hayali çizgiler yükselmeye başladı. Hiç düşünmeden, sadece içgüdülerimle çiziyordum. Gökyüzüne, sanki birer özgürlük ilanıymış gibi dağılan kırmızı uçan balonlar serpiştirdim kağıda. Sevgililerin parmak uçlarından kaçıp bulutlara sığınan, rüzgârda nazlı nazlı salınan o masalsı balonlar vardı. Kalplerin arasında ise karanlığı yırtan, gümüşten bir madalyon gibi parlayan devasa bir ay yükseldi. O ayın tam merkezinde, dünyanın bittiği yerdeki sarp bir uçurumun kenarınab doğru yürüyen bir çift belirdi. Ayın o soluk ama görkemli parıltısı, sanki evrende başka hiçbir şey yokmuş gibi sadece onların omuzlarına, saç tellerine ve aralarındaki o dokunulmaz sessizliğe vuruyordu.
Ciğerlerime dolan o keskin mürekkep kokusu eşliğinde kalemim kâğıdın üzerinde son feryatlarını savurdu. Resmin arka planına, sanki bir saflık abidesiymişçesine uçsuz buçaksız, bembeyaz bir papatya tarlası serptim. Taç yaprakları rüzgârda ağır ağır dalgalanan, masumiyetin hüküm sürdüğü bir cennet bahçesi ancak o güzelliğin tam kalbinde, kızın silüetinin hemen arka ucunda, tüm o estetiği bir bıçak gibi kesen bir çöp konteyneri duruyordu. Paslanmış, metalik soğukluğuyla oraya ait olmayan bir leke gibi. Konteynerin üzerinde ise hayatın en çıplak, en korunmasız haliyle, kundağına bile sarılmamış, savunmasız bir bebek yatıyordu.
O resimdeki bebek bendim. Terk edilmişliğin en somut, en gri haliyle orada öylece duruyordum.
Tuhaf bir zalimlikle çizmiştim o anı. Ay ışığının altında birbirine kenetlenen o iki silüet, inatla konteynerin olduğu yöne bakmıyordu. Hatta ona sırtını dönmüştü. Onlar, papatya tarlasının huzuruna ve ufkun pembeliğine dalmış, sahte bir mutluluğun zirvesinde gezinirken, bakışlarını o kederli noktadan kaçırıyorlardı. Kızın sureti erkeğe nazaran daha silikti, sanki her an bir sis bulutu içinde dağılıp gidecekmiş gibi bir belirsizlikle dokunmuştum kağıda. Nedenini bilmediğim bir dürtüyle tüm resmi canlı renklerle kuşattım gökyüzünü gece mavisinden mora, balonları kan kırmızısına boyadım. Ama o konteyner o konteyner ve bebeğin etrafındaki dünya, ölümü andıran bir renksizlikle, o soğuk kurşun kalem griliğinde kaldı. O konteyner, hiçbir zaman bir fırça darbesiyle canlanacak, renklerin büyüsüne kapılacak kadar güzel olmamıştı.
Aniden gelen bir iğretiyle ayağa kalktım. Defteri sertçe kapatıp masanın çekmecesine, sanki bir suç aletini saklıyormuşçasına gelişigüzel fırlattım. Saat sabahın dördünü vururken odadaki sessizlik artık katlanılmaz bir hal almıştı. Ruhumdaki sıkıntı, bedenimi harekete zorluyordu. Kısa, buz gibi bir duşun altında zihnimi duruladıktan sonra, üzerime askeri pantolonumu ve vücuduma sımsıkı oturan, aynı renklerdeki badiyi geçirdim. Islak saçlarımı neredeyse kökünden sökermişçesine sert hareketlerle tarayıp, ensemde sımsıkı, disiplinli bir topuz yaptım.
Merdivenlerden inerken askeri binanın koridorları, uykudaki bir devin nefes alışını andıran derin bir sükûnet içindeydi. Kulaklıklarımı taktım. Dünyanın sesini tamamen dışarıda bırakacak o zırhı kuşandım. Alt kata, spor alanına doğru attığım her adımda içimdeki o huzursuz enerjinin damarlarımda pompalandığını hissediyordum. Ateşim vardı, biliyordum. şakaklarımda atan o ritmik zonklama bedenimin bir isyanıydı ama bu ne kadar umurumdaydı? Belki de o ateş, şu an beni ayakta tutan tek yakıttı.
Nihayet tamamen yalnızdım. Koridorların o rutubetli ve metalik kokusu yerini spor salonunun ter ve ağır kauçuk kokusuna bıraktı. Kulağımdaki müzik, kulak zarlarımı patlatmak istercesine son ses çalarken, dünya ile aramdaki son bağı da kopardım. Sağır olmayı, o gürültülü sessizliğe tercih ederdim. Isınma hareketlerine başladığımda, her kasım geriliyor, her eklemim bu ağır tempoya ayak uydurmaya çalışıyordu. Günün bana lütfettiği tek sığınak burasıydı. Sadece ben, müziğin vahşi ritmi ve vücudumun sınırlarını zorlayan o kesintisiz acı.
Zamanın nasıl geçtiğini, saniyelerin kaslarımdaki yanmaya nasıl karıştığını fark etmem içindi. Muhtemelen kırk dakika kadar geçmişti. Ancak o yoğun ritmin içinde bile, bir gölgenin yaklaştığını, havadaki titreşimin değiştiğini hissettiğim an kulaklığımı hızla çekip çıkardım. Müziğin uğultusu bir anda kesilirken, bakışlarımı o yöne diktim.
"Rahatsız mı ettim?" dedi, sesi boş spor salonunun duvarlarında yankılanırken.
Antrenmanın getirdiği o ağır, tatlı yorgunluk omuzlarıma çökmüştü ama içimdeki o huzursuz ruhu dindirmeye yetmemişti. Ter damlaları şakaklarımdan süzülürken kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. Bakışlarım, yerde duran telefonumun üzerinde asılı kalan ellerine kaydı. Telefonum Akın Komutan’ın elindeydi. Kulaklığımdan sızan müzik sesi sessizliğe meydan okurcasına dışarı taşıyordu. Cihazın onun elinde olması zerre umurumda değildi, zihnimi kurcalayan tek şey bu saatte burada neden var olduğuydu.
"Bir sorun mu var komutanım?" diye sordum, sesim nefes nefese kalmış olmama rağmen sert ve net çıkmıştı.
"Yok, hayır," dedi, ayakta dikilmekten vazgeçip salonun kenarındaki banklardan birine, bedenini bir yükten kurtarır gibi bırakırken. Bakışlarıyla boş antrenman sahasını işaret etti. "Yalnız kalacağımı düşündüm burada."
Aramızdaki mesafeyi birkaç adımla kapatıp tam karşısında durdum. Gözlerimi yüzünde gezdirirken, "Daha iyi misiniz?" diye sordum. O ise sessizce yanındaki boşluğu işaret ederek oturmamı istedi.
Davetine uyup yanına çöktüğümde, bakışlarını yüzümden ayırmadan mırıldandı. "Sayende."
Karşıdaki duvara, boşluğa bakarak yerime yerleştim. Bir süre aramızdaki o gergin sessizliği dinledik. Sonra o sordu. "Gece kaçtan beri çalışıyorsun?"
Bileğimdeki saate kısa bir bakış fırlatıp, "Bir saat bile olmamış," diye geçiştirdim.
"Antrenmanı kaç dakikadır yaptığını sormuyorum Derin," dedi, sesi bu kez daha derin ve sorgulayıcıydı. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinin doğrudan bana odaklandığını görünce, sanki yakalanmışım gibi bakışlarımı usulca kaçırdım. "Kaçtan beri çalışıyorsun? Yani ne zamandır uyanıksın?"
"Üçten beri sanırım," dedim. Uyandığımda saate bakma gereği duymamıştım ama gece yarısının o en karanlık demleri olduğunu hissedebiliyordum.
"Neden?" dedi, elini istemsizce karnındaki yarasının üzerine götürüp arkasına yaslanırken. Bakışlarım, parmaklarının altında gizlediği o sızıya, pansumanlı bölgesine kaydı.
Karnında ağır bir yara taşıyordu. İnatçıydı. Eve gidip rahat bir yatakta dinlenmek yerine karargâhın bu soğuk duvarları arasında kalmayı seçmişti. Annesine haber vermemize bile müsaade etmemiş, adeta tüm dünyayı susturmuştu.
"Acıyor mu?" dedim, gözlerimle yarasını işaret ederek. Sesimdeki o ani endişeyi bastıramamıştım. "İlacınızı aldınız mı?"
Kafasını yavaşça iki yana salladığında kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Yüzüne dik dik bakarken o hafifçe gülümsedi. "Çatma kaşlarını," dedi, sanki o sert ifadem canını yakıyormuş gibi. Ardından saatine baktı. "Bu saatte kahvaltı yapmıyorum."
"İlaçlarınızı içmek için bir istisna yapabilirsiniz bence," dedim, sesime otoriter ama bir o kadar da korumacı bir ton yerleşmişti.
Bana bakıp hafifçe gülerken, o kendine has Karadeniz esintili aksanıyla sordu. "Komutan olan sen misin ben miyim ula?"
Bakışlarımı gözlerinden ayırmadım, sesimdeki ciddiyet bir an bile sarsılmadı. "Sizi oradan kurtardıktan sonra öylece ölüme terk edeceğimi düşünmediniz herhalde?"
Yüzündeki gülümseme biraz daha derinleşti, gözlerinin içindeki o karanlık ama parıltılı ifadeyle sordu. "Etmez misin?"
"Etmem," dedim. Sesim spor salonunun geniş boşluğunda, su götürmez bir kesinlikle yankılandı. Bakışlarım, üniformasının altından bile varlığını hissettiren o taze dikişlerin olduğu bölgeye kenetlendi. Acıyı saklamaktaki ustalığını biliyordum ama sızının rengini gözlerinden okuyabiliyordum. "Ağrı kesici falan getirmemi ister misiniz?"
"Yok," dedi, sesi bir fısıltı kadar kısık ama bir o kadar da yakından geliyordu. "Şu anda ihtiyacım yok." Gözlerini bir an bile ayırmadan, doğrudan ruhumun derinliklerine bakarak konuşuyordu. O an sanki ağrısı varmış gibi değil de, sadece bu anın sessizliğini bozmamaya çalışıyormuş gibiydi.
Sessizce kafa salladım. Uzun, kemikli parmaklarıyla tuttuğu telefonumu yavaşça bana doğru uzattı. Ekrandaki şarkı ismine bakarken dudaklarının kenarında belli belirsiz, hınzır bir kıvrım oluştu. "Dolu Kadehi Ters Tut?" dedi, sanki bu tercihim onu şaşırtmış ama bir o kadar da memnun etmiş gibiydi.
Sadece onaylarcasına kafamı salladım. Şarkıların çoğu o melankolik ama isyankar havası, tam da bu gri koridorların ruhuna uyuyordu.
"Çıkarsana kulaklıktan," dedi. Hiç sorgulamadan, sanki bu anın bir parçası olması gerekiyormuş gibi dediğini yaptım. Müziğin sesi kulaklığın hapsinden kurtulup soğuk salonun havasına karıştığında gülümsedi. "Severim ben de. Geçen hatta konserine gidecektim ama nasip olmadı," diye ekledi, sesinde hafif bir hayıflanma vardı.
"Aynı şey benim de başıma geldi," dedim, tam o sırada şarkı nakarata doğru tırmanıyordu. Kulaklıkta çalmaya devam ettiği için ritmin tam kalbinden, ortasından dalmıştık hikayeye.
Aynı anda, sanki ezberlenmiş bir kaderi paylaşıyormuşuz gibi, "Görev çıktı," dedik. Seslerimiz birbirine karıştı, kelimelerimiz havada çarpıştı. O, bu tesadüfün yarattığı samimiyetle içten bir kahkaha atarken ben sadece müziğin akışına bıraktım kendimi.
“Yok mu? Kalmadı mı söyle bana şansım? Nolur her şeyinle ol bana razı...”
Akın Komutan, o sert, tavizsiz görüntüsünün altından sızan yumuşak bir tonla, şarkının sadece bu kısmına kısık sesle eşlik etti. Kelimeler dudaklarından dökülürken bakışları uzaklara, belki de hiç gidemediği o konser alanına ya da çok daha derin hatıralara daldı. Ben ise ona eşlik etmek yerine sessizliğin içinde kalmayı, müziğin ve onun sesinin etrafımı sarmasını dinlemeyi tercih ettim.
Zaman, o paslı askeri saatin yelkovanına inat, su gibi akıp gitmeye başladı. Bir şarkı bitti, diğeri başladı. Her nota aramızdaki o rütbe duvarını biraz daha inceltti. Saatler süren o derin sohbetin sonunda, gece yerini alacakaranlığa bırakırken Akın, yüzünde yılların yorgunluğunu silen bir muziplikle arkasına yaslandı.
"Sonra işte ne oldu biliyor musun?" dedi, sanki en büyük askeri sırrını veriyormuş gibi bir gizemle. "Adam geldi, çat diye yüzümü çizdi." Elini kaldırıp şakağından yanağına doğru uzanan o ince, eski izi gösterdi. "Tabi ben bir bağırıyorum karakolda eline tıraş makinesi verenin de ebesini sikeyim falan diye..." Onun o ciddi, sert komutan imajının bu absürt anıyla yıkılması karşısında kendimi tutamadım. Spor salonunun soğuk havası, uzun zamandır boğazımda düğümlü kalan o samimi gülüşümle ısındı.
"Olan adamın ebesine oldu iyi mi?"
"Hiç sorma ya," dedi, karargâhın o uykulu, loş koridorlarından yemekhaneye doğru, adım adım sızan sabah güneşinin altında ilerlerken. Sesi, az önceki kahkahasının kalıntılarını taşıyan neşeli bir tınıya sahipti. "Mükemmel yakışıklı yüzümü çizdi herif," diye eklediğinde, yüzündeki o narsist ama bir o kadar da sevimli ifadeye karşı gülüşümü saklamak için bakışlarımı hızla yan duvarın soğuk betonuna çevirdim.
"Faça katmış komutanım," dedim. Sesimdeki alaycı tonu bastırmaya çalışsam da başarılı olamamıştım. Kendimi zor tutuyordum.
"Bak bak," dedi, elini dostça bir tavırla kaldırıp kafama yavaşça, neredeyse bir tüy hafifliğiyle vururken. Gözlerinde muzip bir pırıltı vardı. "Ne o, tipini beğenmediniz mi Derin Hanım?"
"Ne haddime komutanım," dedim, yüzüme sahte ve abartılı bir ciddiyet maskesi takarak. Dudaklarımın kenarı yine de firar ediyordu. "Dehşetül vahşet bişiysiniz..." En sonunda dayanamayıp gülmeye başladığımda, o duraksadı.
"O ne lan?" dedi, kaşlarını hayretle kaldırırken. Ben sadece omuz silkmekle yetindim. "Sövdün mü bana? O ne biçim kelime?"
Yemekhanenin ağır, demir kapısından içeri girerken kahkaham koridorun geri kalan sessizliğini tamamen yırtıp attı. "Sövdüysen bari anamı babamı uzak tut be kızım," dedi, yüzündeki o geniş gülümsemeyle.
"Onlar kırmızı çizgimdir, asla," dedim, hala gülerken.
"Eyvallah, eyvallah," diye mırıldandı. Sesinde samimiyetin ve aramızdaki o görünmez bağın verdiği bir huzur vardı. Birlikte bizim timin olduğu masaya doğru yürümeye başladık. Salonun her köşesinden, özellikle de Yiğit’in keskin ve meraklı bakışları üzerimize dikilmişti. Karargâhın o sarsılmaz hiyerarşisi içinde, bir komutan ve bir askerin bu kadar "insanca" ve neşeyle odaya girmesi herkesin radarına yakalanmıştı. Ama ikimiz de, üzerimizdeki o onca gözü ve sessiz sorgulamaları zerre mühimsemeyerek, her zamanki yerimize doğru ilerledik.
"Derin," dedi Kaan, sesindeki o hafif sert ve sorgulayıcı tonla bana bakarak.
Ona doğru dönerken, yanımda duran Akın Komutan’a kısa, sadece ikimizin anlayacağı türden bir bakış fırlattım. "Siz ve dehşet derecede güzel yüzünüzü sonra övgüye boğacağıma söz verip abime gidiyorum," dedim sesimdeki o oyunbaz tonu Akın'a bırakarak Kaan’a doğru hareketlendim.
Akın, arkamdan o kendine has güvenli gülüşüyle seslendi. "Sözümü aldım, akşama kadar kendimi övdürteceğim sana!"
"Emredersiniz komutanım!" diye cevap verdim ve Kaan’ın yanına, masanın o daha ağır havasına çöktüm.
Kaan, önüme yeni fırından çıkmış, buharı tüten bir poğaça bırakırken gözlerini kısmış beni izliyordu. "Naber?" dedim, normal görünmeye çalışarak.
"Ben iyi, sen de iyi sanırım," dedi, bakışlarını bir ok gibi Akın Komutan’ın olduğu tarafa saplayıp geri bana dönerek. Sesindeki o iğneleyici imayı kaçırmam imkansızdı. "Hayırdır ulan? Nedir bu neşe?"
"Ne var?" dedim, anlamazlıktan gelen, dümdüz ve boş gözlerle ona bakarak. Yine o bitmek bilmeyen, insanı yoran saçma imalarına başlamıştı. Bazen, kelimelerinin arkasına sakladığı o gizli sorgulardan, hayatıma müdahale etme biçiminden ölesiye sinir oluyordum.
Ona, ruhumdaki tüm yorgunluğu ve direnci yüklediğim sert bir bakış fırlattım. O da geri adım atmadı bakışlarımız masanın ortasında, sessiz ama gürültülü bir savaşa tutuştu. Nefesimin, kalbimin en derin köşesindeki o sızının kime ait olduğunu bile bile bana böyle sorular sormasından, beni köşeye sıkıştırmaya çalışmasından çok sıkılmıştım.
Dakikalarca sürdüğünü hissettiğim o sessiz ve gergin bakışmanın sonunda, Kaan içimdeki o yıkılmaz duvarı fark etmiş olacak ki, söyleyeceği her neyse ondan vazgeçti. Aralanan dudakları, kelimeleri serbest bırakmadan sessizce geri kapandı. Bir şey demedi, sadece sert bir hareketle ayağa kalkti. Sandalyesinin zeminde çıkardığı o gıcırtı, aramızdaki son sessizliği de alıp götürdü.
Kaan’ın o ağır imalarını arkamda bir enkaz gibi bırakıp, yeni timimin masasına doğru adımladım. Hiçbir tepki vermeden, sanki ruhumun etrafına aşılmaz bir zırh örmüşüm gibi sessizce yerime oturdum. Masada dönen sohbet, sabahın o puslu havasında bir uğultu gibi kulaklarıma çarpıyordu.
"Ya işte taş gibi hatun da bana bakar mı bilemem," dedi Kaan, sandalyesine iyice yayılıp sırtını arkaya yaslarken. Elindeki fotoğrafı, sanki bir hazineymiş ya da bir imkansızlığın kanıtıymış gibi masadakilere bir kez daha gösterdi.
Önümdeki ince belli bardaktan, boğazımı yakan sıcaklıktaki çayımdan bir yudum aldım ve gözlerimi fotoğrafa dikmeden konuştum. "Bakmasını öğretirsen bakar."
Masada kısa bir sessizlik oldu. Yiğit de oradaydı varlığını tenimde hissettiğim bir soğukluk gibi tam karşımdaydı ama ben inatla bakışlarımı onun olduğu yöne çevirmiyordum.
"Nasıl yani komutanım?" diye sordu Kaan, sesi az önceki alaycı tavrından sıyrılmış, gerçek bir merakla bana odaklanmıştı. Ben ise bakışlarımı çayın içindeki o küçük buhar oyunlarına hapsetmiştim.
"Biri sizi sevsin istiyorsunuz," dedim, sesimdeki buz gibi netlik masadaki herkesin üzerine sindi. "Ama ona sevmek için yüzünüzden ve cebinizden başka neden veriyor musunuz?"
Tolga, lokmasını yutkunamadan duraksadı. Yüzünde, sanki yılların yorgunluğu bir saniyede belirmiş gibi dalgın bir ifade vardı. Belki de ikimiz, aynı görünmez hançerin açtığı yarayı kalbimizin tam merkezinde taşıyorduk. Yara izlerimiz farklı olsa da acının rengi aynıydı.
"Kalbimizi de veriyoruz da ne oluyor komutanım..." diye fısıldadı Tolga. Sesi, kırılmış bir camın yere düşerken çıkardığı o ince sızı gibiydi. "Kırıp döküyor."
"Kırmaması için çabalıyor musunuz?" dedim, gözlerimi doğrudan Tolga’nın gözlerine dikerek. "Yada sadece o mu kırıyor?"
"Çabalamama bile izin vermeden her şeyi yakıp yıkıyor," dedi Tolga. Sesi artık bir fısıltıdan çok, içindeki yangının dışa vuran dumanı gibiydi. "Uğruna savaşacak bir vatan bile bırakmadan, ona ait ne varsa hayatımdan söküp atıyor." Yüzüne samimiyetsiz, sadece acısını örtbas etmeye çalışan bir gülümseme yerleştirdi. "Yani komutanım kalbinizi verseniz de o korumuyorsa, biz miyiz suçlu yoksa o mu?"
"Belki de ikiniz de suçsuzsunuz," dedim. Gözlerindeki o ruhsuz ifade, benim her sabah aynada gördüğüm ifadenin aynısıydı. Göz renklerimiz farklı olabilirdi ama o boşluk, o tükenmişlik hissi bizi ikiz kılıyordu.
"Yada ikimiz de suçlu," dedi Yiğit birden. Sesi masanın diğer ucundan, derin bir kuyudan geliyormuş gibi boğuk çıktı. Önündeki masaya bakıyordu, sanki suçluluğun haritasını oraya çizmiş gibiydi.
Akın Komutan, aradaki bu ağır havayı dağıtmak istercesine gözlerini devirerek mırıldandı. "Lütfen bu timde kimse aşık falan olmasın. Aşkınızın ceremesini ben çekiyorum burada. Az ötede aşık olun kardeşim!"
Timden birkaç kişinin attığı zoraki kahkahalar kulağımda anlamsızca yankılandı. Onlara katılmak yerine bardağımı masaya bıraktım ve aniden ayağa kalktım. Sessiz gidişimi fark eden tek kişinin Yiğit olduğunu, sırtıma saplanan o keskin bakışlardan anlıyordum ama dönüp bakmak, o ateşe bir kez daha yaklaşmak demekti. Yapmadım.
Çay ocağına doğru ilerledim. Adını henüz bilmediğim, askerî disiplinle bekleyen çaycıya bardağımı uzattım. "Çay verebilir misin?"
Kafa sallayıp bardağı doldurdu. "Eyvallah," dedim ve karargâhın o boğucu atmosferinden kendimi dışarı attım.
(Tolga için şarkı: Evleniyor - Yaşlı Amca)
(Mavi Derin için şarkı: Hiç İyi Değilim - Dolu Kadehi Ters Tut)
Arka bahçenin o genelde ıssız, terk edilmiş gibi duran köşesine geçip bulduğum ilk banka çöktüm. Cebimden bir sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Zehri ciğerlerime çekmek için çakmağımı ararken, Tolga’nın gölgesi önüme düştü. Hiç beklemediğim bir anda çakmağını çakıp sigaramın ucunu ateşledi.
"Eyvallah," dedim, dumanı ağır ağır dışarı verirken.
"Oturmam sorun olur mu komutanım?" diye sordu. Cevap vermek yerine kenara kayıp ona geniş bir yer açtım. Teşekkür edip yanıma oturdu. Paketimi ona uzattım. "Sigara?"
Bir tane alıp yaktı. Derin bir nefes çekti içine, sanki o dumanla içindeki sızıyı uyuşturmak istiyormuş gibiydi.
"Sizin de aşk konusunda yaranız var," dedi, hiçbir ön söz söylemeden. Acı bir tebessüm dudaklarıma oturdu.
"Yaram yok. Ölü bir ruhum var," dedim. Sesimdeki o soğukluk kendimi bile ürpertti.
"Başkasıni mi seviyor?" diye sordu, sesi titrerken.
"Bilmem," dedim, sigaramın külünü yere silkeleyerek. "Onun başkasına aşık olduğunu düşünebileceğim kadar uzun yaşamadı."
Tolga’nın yüzünde benimkine benzeyen o kahredici tebessüm belirdi. "Başınız sağ olsun," dedi fısıldayarak. Sigara artık dudaklarında değil, nasır tutmuş parmaklarının arasındaydı. "Başkasıyla nişanlanıyormuş benimki de. Bugün..."
Nefesimin göğüs kafesimde sıkıştığını hissettim. Bugün. En ağır kurşundan daha ağır bir kelimeydi bu.
"Sevdiğini söyledin mi?" diye sordum, en azından o son ihtimale tutunup tutunmadığını merak ederek.
Usulca kafa salladı. "Sevgili olduk. Uzun bir süre," dedi. Sesi öyle büyük bir yıkımın altından geliyordu ki, kendi acımı bir anlığına unutup onunkiyle sızladım. "İki yıl boyunca canımdan çok sevdiğim kadınlaydım. Üç yıl da peşinden koşmuştum. Ailesi istemedi. Askere kız verilmez ayağına yattılar..."
Gökyüzüne baktı, sanki orada bir cevap bulacakmış gibi. Derin bir iç çektim. Bu hikayenin sonunu biliyordum ama sormadan edemedim. "Sonra senden ayrıldı mı?"
Kafasını iki yana salladı. Gözlerindeki o yaş henüz dökülmemişti ama ruhu çoktan boğulmuştu.
"Baya denedik komutanım," dedi. Sesi, barut dumanının sindiği eski bir siper gibi yorgun ve hırıltılıydı. Karşımda, onca mermiye göğüs germiş ama kalbine isabet eden o son darbeyle diz çökmüş, silahını bırakmak istemeyen ama parmaklarında derman kalmamış bir savaşçı vardı. Gözlerindeki o sönük feri gördüğümde boğazıma bir düğüm oturdu. "Her fırsatta denedim. Her zaman. Ben denemekten, o hayalden vazgeçmedim ama o benden vazgeçti."
Yutkunamadım. Boğazımdaki o sızı, sert bir kaya parçası gibi yerleşti oraya. Tolga’nın sesi artık sadece bir fısıltıdan ibaretti. "O adama aşık olmuş. Benden artık nefret ediyormuş."
Cümleleri havada asılı kalırken, parmaklarının arasında sessizce çevirdiği o metale kendi aralarında taktıkları, dünyayı bir arada tutan o küçük yalan halkasına baktım. "Nişanlın mıydı?" diye sordum, bildiğim cevabın ağırlığını paylaşmak istercesine.
Kafasını yavaşça salladı. "Kendi aramızda yüzük takmıştık. Eğer o adama gitmeseydi, bugün onunla nikah masasına yürüyecektik." Bana döndü, gözlerinde ölümü bile kıskandıracak kadar derin bir keder vardı. "Doğum günümde yani," dediğinde, o an yerin yarılıp beni içine çekmesini, ruhumun o betonun soğukluğuna karışmasını diledim.
Doğum gününde...
İnsanın doğduğu gün, hayatının en büyük cinayetine kurban gitmesi ne demekti? Sevdiği kadının, onun ellerinden tutup geleceğe koşmak yerine, o geleceği bir başkasının kollarına bırakıp Tolga’yı oracıkta, o kimsesiz mezarda bırakması...
"Ben aşkımdan yanmayı, o ise başkasına yanmayı seçti yani komutanım," dedi. Dudaklarında asılı kalan o tebessüm, hayatta görebileceğim en büyük yıkımın imzasıydı.
"Asıl senin başın sağ olsun," dedim, sesimdeki buzları eritip yerini bir siper kardeşliğinin sıcaklığına bırakarak. Kolumu omzuna attım, o sarsılan omuzlarına bir nebze olsun yük olmak istedim. "Geçer falan diye yalan söylemeyeceğim sana. Geçmeyecek. O yara orada, her nefes alışında batmaya devam edecek."
"Biliyorum," dedi, sigarasından çektiği o son, acı dumanı ciğerlerine hapsederek. İzmaritler parmaklarımızın arasında sönmüştü. Tıpkı o an etrafımızdaki tüm umut ışıkları gibiydi. "Çok acıyor ama komutanım. Tarif edemiyorum, sadece çok acıyor."
"Biliyorum," dedim bu kelime, o an kainattaki tüm dilleri bilen tek kelimeydi.
"Ben çok düşündüm biliyor musunuz? O adam onu benden daha mı çok mutlu edecekti? Benden daha yakışıklı, benden daha zengin ya da benden daha mı iyi biriydi? Neden komutanım? Ben neden seçilmediğimi hiç anlamadım."
Gözlerindeki o çocuksu çaresizliğe baktım. Omzuna dostça, güven veren bir güçle vurdum. "Bazen bir neden yoktur kardeşim," dedim, bakışlarımı karşıdaki gri ufka dikerek. "Nedenler sadece kendimizi kandırmak, arkasına saklanmak istediğimiz o koca saçmalıklardan ibarettir. O seçmediyse, bu senin eksikliğinden değil, onun taşıyamadığı o büyük sevgidendir."
Tolga’nın bakışları, bir teselli arayışından sıyrılıp ruhumun derinliklerindeki o karanlık kuyuya, gizlemeye çalıştığım o yıkıntıya odaklandı. Sigarasından kalan son dumanı havaya savururken, sesi sanki benden çok kendi içindeki o boşluğa soruyormuş gibi çıktı: "Sizin?" dedi, gözlerimin içine bakarak. "Sizin ruhunuzu yerlebir eden nedir komutanım?"
Soru, zihnimde bir mayın gibi patladı. Yıllardır susturduğum, üzerini karlı dağlarla örttüğüm o an, bir çığ gibi üzerime çöktü. Bakışlarım ufuk çizgisinde dondu kaldı. Sesim buz gibi, duygudan arındırılmış bir metal soğukluğunda çıksa da, içimdeki o cehennemi, o devasa yangınları bir tek Allah biliyordu.
"Sevdiğim insanı gözümün önünde katlettiler," dedim. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, o anın kokusu -barut, kan ve yağmurun o ekşi karışımı- genzimi bir kez daha yaktı. "Acımadan. Gözlerini bile kırpmadan. Tek bir kelime etmesine, son bir veda fısıldamasına bile izin vermeden, öylece katlettiler." Yutkunamadan fısıldadım. "Doğum günümüzde."
Sessizlik, bahçenin o soğuk havasına bir kefen gibi serildi. Göğüs kafesimin altındaki o sızı, Tolga’nın acısıyla birleşip devasa bir kara deliğe dönüştü. Onun sevdiği kadın başkasına gitmişti, benimki ise toprağın altına. Onun ki bir tercih yapmıştı, benimkinin ise nefes alma hakkı elinden alınmıştı. Ama sonuç ikimiz için de aynıydı. Yarım kalmışlık, eksik bir ruh ve her sabah neden uyandığını sorgulatan o amansız boşluk vardı.
Parmaklarımın arasındaki sönmüş izmariti öfkeyle sıktım. O anı tekrar yaşıyordum o silah sesinin kulaklarımdaki sonsuz yankısını, sevdiğim adamın bakışlarındaki ışığın sönüşünü ve o andan sonra dünyanın benim için nasıl gri bir mezarlığa dönüştüğünü.
"Şimdi söyle bana Tolga," dedim, bakışlarımı ona çevirerek. Gözlerimdeki o donuk, soğuk öfkeyi görmesine izin verdim. "Hangimiz daha şanslıyız? Yaşarken ölen mi, yoksa sevdiğini ölümle kaybeden mi?"
Tolga’nın fısıltısı, rüzgârın uğultusuna karışıp ruhumun en ücra köşelerine kadar sızdı. Kelimeler dudaklarından dökülürken, yutkunmaya çalışması sanki boğazına dizilen binlerce cam kırığını sindirmeye çalışmak gibiydi.
"Onu bilmem de komutanım," dedi, bakışlarını sönmüş sigarasının küllerinden ayırmadan. Sesi, bir mezar sessizliği kadar ağır ve bir o kadar da kabullenmişti. "İkimiz de ölüyüz."
Bu cümle, karargâhın o gri duvarlarına çarpıp yankılandı. Aramızda asılı kalan o görünmez, kanlı gerçeği mühürledi. Haklıydı. Üzerimizdeki o üniformalar, göğsümüzdeki o rütbeler, taşıdığımız silahlar hepsi sadece yaşayan birer ölü olduğumuzu saklayan birer kamuflajdı. Bedenlerimiz nefes alıyor, emirleri yerine getiriyor, bu topraklar için savaşıyordu ama içimizdeki o enkazdan geriye sadece küller kalmıştı.
Onun sevdiği kadın başkasının kollarında can bulurken o burada ölmüştü benim sevdiğim adam ise toprağın karanlığında solarken ben de onunla birlikte o çukura gömülmüştüm.
Sessizce yan yana oturduk. İki farklı hayatın, iki farklı acının tek bir ortak noktada, o buz gibi "yoklukta" birleşmesini izledik. Gökyüzü biraz daha ağardı, şafak söküyordu ama bizim içimizdeki o zifiri karanlığı aydınlatmaya güneşin bile gücü yetmeyecekti.
"İkimiz de ölüyüz," diye tekrar ettim içimden. Bu, dünyanın en sessiz ama en gürültülü çığlığıydı.
Tam o sırada, karargâhın hoparlörlerinden gelen o cızırtılı ses, sabahın bu ağır melankolisini bir bıçak gibi kesti. Bir anons, bir hareketlilik, belki de bir emirdi. Dünyanın durmasını beklediğimiz o anlarda, hayat bize yas tutma lüksü tanımadan bizi tekrar içine çekmeye hazırlanıyordu.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |