
2008
"Aşağı mahalledeki çöplükte kim var şimdi?" Mavi, sesini olabildiğince tok tutmaya çalışarak sordu. Henüz bir çocuktu ama kelimeleri bir yetişkinin ciddiyetiyle tartıyordu. Aslında o an tek istediği, Gökhan’la beraber tozlu sokaklarda koşup o "taşı yola koyma" oyunlarını oynamaktı. Ama hayat, onlara oyun oynamayı çoktan yasaklamıştı.
Kardeşi Ateş içerde, rutubetli köşede titreyerek yatıyordu. İlaçlar ateş pahasıydı ve o ilaçlar olmazsa Ateş’in ateşi hiç sönmeyecekti.
"Şeyma var işte," dedi Can, sırtını duvara yaslamış, ayağıyla yerdeki taşları ezerken. Sesi huzursuzdu. "Tek başına bırakmak zorunda kaldık kızı. Bunu yapmasaydık keşke Derin. İçim hiç rahat değil."
"Her birimiz ayrılmak zorunda olduğumuzu biliyorsun Can," diye araya girdi Gökhan, her zamanki sakin ama otoriter sesiyle. "Aşağı mahallede çakallar çok olmaz, Şeyma orayı idare eder. Sabahtan beri söyleniyorsun, başka yaptığın bir şey yok."
Mavi, gözlerini hafifçe kısarak içerdeki odaya, Ateş’in yattığı yöne bir bakış attı. "Doktoru duymadın mı abi?" diye fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki hastalık onu duyarsa Ateş’e daha çok saldıracaktı. "En kısa sürede ilaçlara başlamazsa daha kötüye gidecek. O zaman o daha büyük masrafları nasıl karşılayacağız? Şeyma aşağıda idare eder, tehlike yok. Asıl üst mahalle sakat oraya giderken en az iki kişi olmamız lazım."
Mavi, o küçücük ellerini sıkıntıyla yüzünde gezdirdi. Derisi soğuktan çatlamış, tırnak araları sokakların tozuyla dolmuştu. Aslında konuşmak istediği, planladığı şey bu değildi. Kalbi korkuyla çarpıyordu, sırtındaki yük kemiklerini sızlatıyordu ama o sustu.
Çünkü Derin olmak, kendi çığlığını yutup başkasının nefesi olmak demekti. Yaşı on olsa da, ruhu yüzyıllık bir yorgunluğu sırtlanmış gibiydi.
Sıkıntılı bir nefes verdi ciğerlerine dolan o rutubetli hava bile zehir gibi geliyordu. Gece boyunca tavanı izlemiş, zihnindeki o karanlık hesapların içinden çıkamamıştı. Uyku, vicdanı rahat olanlar içindi; Mavi’nin ise kalbi yanıyordu.
"Ben bir Şeyma’ya bakıp geleceğim," dedi, sesi o kadar kesindi ki Gökhan’ın bile itiraz etmesine fırsat tanımadı. Kapıdan çıkmadan hemen önce durup Ateş’e baktı. Kardeşi, o incecik örtünün altında titriyor, her nefesinde biraz daha uzağa gidiyordu sanki.
Mavi yutkunamadı. Boğazında bir yumru değil, koca bir kor parçası vardı. Kardeşi gözünün önünde eriyordu ve o hiçbir şey yapamıyordu. "Yapamıyorum" düşüncesi, ruhunu bir testere gibi kesiyordu. Eli kolu bağlı oturmaktan, kadere boyun eğmekten nefret ediyordu.
Harabeden çıkar çıkmaz adımları hızlandırdı. Sarsak, düzensiz ama bir o kadar da kararlı adımlarla koşmaya başladı. Gittiği yer Şeyma’nın yanı değildi. Şeyma şu an zihninin en kuytu köşesinde bile değildi.
Normalde gitmeyi bırakın, adını anmalarının bile yasak olduğu o sınıra doğru ilerliyordu. Gökhan’ın "Sakın!" dediği, Can’ın korkudan titrediği, ama şu an o ilaç parasını bulabileceği tek yer... Üst mahallenin en karanlık, en tekinsiz sokağına, kurda kuşun bile korkarak baktığı o kapıya doğru koşuyordu.
Vücudu korkudan titriyor, adımları birbirine dolanıyordu ama durmuyordu. Rüzgar yüzünü kamçılarken sadece Ateş’in o bitkin sesini duyuyordu. "Abi, canım acıyor."
Bunu Can'a herkes uyuduğunu sandığı bir anda söylemişti.
O an anladı. Mavi olmak gerekirse yanmaktı ama Derin olmak, o yangını başkasının hayatı için sinesinde taşımaktı. Koştu. Belki de sonunu getirecek olan o kapıya, hayatının ilk büyük günahına doğru nefes nefese koştu.
Kapıya vardığında, içinde biriken tüm öfkeyi ve çaresizliği yumruklarına sığdırıp kapıyı kırarcasına dövdü. Metalin çıkardığı o soğuk ses, sokakta yankılandı. Çok geçmeden kapı gıcırdayarak açıldı ve içeriden o her gece kabuslarına giren, nefretinin tek adresi olan yüz belirdi.
Babasının yüzündeki şaşkınlık, Derin’i gördüğü an yerini mide bulandırıcı, pis bir gülümsemeye bıraktı. Derin, o an adamın yüzüne kusmak, o gülüşü yüzünden silip atmak istedi ama kendini sıktı. Çelik gibi bir iradeyle çenesini dikti ve pazarlığa oturdu.
"Doku örneği alman karşılığında iki bin lira vereceksin," dedi, sesi bir kurşun kadar net ve soğuktu.
Babasının kaşları çatıldı, bu küçük kızın neden böyle bir risk aldığını, neden bu kadar paraya ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışır gibi süzdü onu. Aslında ilaçlar için bu kadar gerekmiyordu ama Derin’in planı büyüktü. Ateş’i o rutubetli harabeden kurtarıp bir ay boyunca hastanede, tertemiz çarşafların arasında tedavi ettirecekti. Babası için iki bin lira, cebindeki bozuk paralar gibiydi. Zenginliğinin içinde yüzen, vicdanı çürümüş bir adamdı o.
"O neden? Ne yapacaksın bu kadar parayı?" diye sordu babası, gözlerinde hem merak hem de aşağılık bir hesapçılık vardı. İki bin lira, Derin’den alacağı o örnekle yapacağı testlerin getireceği kazancın yanında hiçbir şeydi. Daha fazlasını bile verirdi ama önce bu küçük kızı köşeye sıkıştırmak istiyordu.
"Sana ne?" diye gürledi Derin. Kolunun altında sakladığı bıçağın sapını daha sıkı kavradı. Eğer adam elini uzatmaya kalkarsa, o bıçağı saplamaktan bir saniye bile tereddüt etmeyecekti. "Vereceksen ver, vermeyeceksen gideceğim. Vaktimi çalma."
"Tamam," dedi adam, dudaklarındaki o iğrenç kıvrım genişlerken. Derin elini uzattı. Qvucunun içi terlemişti ama parmakları titremiyordu. Parayı bekledi.
Adam, parayı çıkarmadan önce eğilip Derin’in gözlerinin içine baktı. "Alıp kaçmayacağına nasıl emin olacağım? Kanında benim kanım var sonuçta."
"Olamayacaksın," Derin, hayatı boyunca unutamayacağı o cümleyi adamın suratına bir tokat gibi çarptı. "Senin kızın olmam, senin kadar şerefsiz olacağım anlamına gelmiyor. Parayı ver."
Adam, Derin’in sözlerindeki o zehirli dürüstlük karşısında yüzünü buruşturdu, sinirle derin bir nefes alıp cüzdanını çıkardı. İki bin lirayı, sanki bir dilenciye sadaka veriyormuş gibi aşağılayıcı bir tavırla küçük kızın titremeyen ellerine bıraktı. Derin, parayı saniyeler içinde cebine hapsetti ama sol elini, o soğuk metalin üzerinde duran elini cebinden bir an bile çıkarmadı. Bir adım bile içeri girmedi.
"Burada al," dedi, başını kaldırıp ona bakarken.
Baba bu kelime, karşısındaki adam için sadece bir harf yığınıydı. O bir baba değil, Derin’in çocukluğunun her anını bir cellat gibi budayan, ruhunu her fırsatta öldüren bir canavardı. Derin ondan ölesiye nefret ediyordu. Belki bu dünyada ondan daha fazla nefret edebileceği tek kişi, onu bu canavarın ellerine bırakıp giden annesi olabilirdi.
Derin, tüm heybetiyle adama kafa tutarken, adam onun bu direnişini sanki bir karıncanın çırpınışını izler gibi umursamazca karşıladı. Üstten, kibirli ve buz gibi bir bakış attı küçük kıza.
"Aletleri buraya nasıl getireyim?" diye sordu sesi, mekanik bir soğuklukla. "Sokağın ortasında mı parçalayayım seni? Gir içeri."
Derin, kapının ardındaki o karanlık koridora baktı. Oraya girmek, kurtlar sofrasına oturmak gibiydi. Ama zihninde Ateş’in hastane yatağındaki o hayali canlandı. Ateş iyileşecekti. Ateş nefes alacaktı. Bunun bedeli kendi kanıysa, Derin o bedeli ödemeye hazırdı.
"Kapı açık kalacak," dedi Derin, bıçağının kabzasını avucuyla ezerken. "Eğer kapatmaya kalkarsan, doku örneği yerine senin ciğerinden parça alırım. Dene istersen."
Adam neşteri Derin’in tenine yaklaştırırken, kızın gözlerindeki o sabit, ürpertici parıltı bir an duraksamasına neden oldu. Karşısındaki bu küçük kızın, evi daha önce iki kez ateşe veren o zır deli olduğunu çok iyi biliyordu. Derin için kurallar yoktu sadece hedefler ve o hedeflere ulaşmak için yakılacak köprüler vardı.
Keskin metal, Derin’in narin tenini yardığında havada metalik bir kan kokusu yayıldı. Derin’in sağ eli masada, sol eli ise cebindeki bıçağın sapında, bir yılan gibi tetikte bekliyordu. Parmak boğumları bıçağı sıkmaktan bembeyaz kesilmişti.
"Daha derin alırsan," dedi Derin, sesi dişlerinin arasından bir tıslama gibi çıktı. "O neşterle çizdiğin her milim için, ben de senin yüzünde yeni bir harita çizerim. Dene istersen, kaybedecek hiçbir şeyim yok ama senin kaybedecek çok pahalı bir yüzün var."
Adam, kızın tehdidindeki o sapına kadar gerçek tonu hissettiği için işini hızlandırdı. Kanı tüpe hapsederken ve doku parçasını alırken elini bir santim bile kaydırmadı. Çünkü biliyordu Derin, o bıçağı yüzüne geçirmek için saniyenin binde biri kadar bir boşluk bekliyordu.
İşlem bittiğinde, adam bir pamuğu yaraya bastırmak için uzandı ama Derin kolunu sertçe geri çekti. Pamuğu adamın elinden kapıp kendisi bastırdı. Acı, damarlarında bir yangın gibi dolaşıyordu ama o yangın, içindeki nefretin yanında sönük kalırdı.
"Bitti," dedi adam, nefes nefese kalarak. "Al parayı ve git buradan. Bir daha da kapıma bu şekilde gelme."
Derin, masadaki bıçağını tek bir hamleyle cebine geri tıktı. "Bir daha bu kapıya geldiğimde," dedi kapıya doğru geri geri giderken, gözlerini hala adamdan ayırmayarak. "Elimde bıçak değil, bir bidon benzin olacak. Ve emin ol, o gün bu mermerlerin soğukluğu bile seni kurtarmaya yetmeyecek."
Dışarı çıktığında, ciğerlerine dolan o kirli sokak havası hayatının en temiz nefesi gibi geldi. Kolu kanıyordu, canı yanıyordu ama avucundaki o kağıt parçaları Ateş’in hayatıydı. Şimdi, rüzgara kafa tutma sırası bir kez daha ondaydı.
Mavi, rüzgarı bile geride bırakan o vahşi hızla inlerine daldığında, içerideki hava en az babasının evi kadar zehirliydi. Adrenalin hâlâ damarlarında bir kor gibi dolaşırken, cebindeki iki bin liranın varlığı ona dünyanın en güçlü ordusuna sahipmiş hissini veriyordu.
Hızlıca içeri girdiğinde, Gökhan’ın kükremesi duvarlarda yankılandı.
"Senin yanına geleceğini söyledi! Ne demek yok!" Gökhan sinirden kıpkırmızı kesilmiş, ellerini saçlarının arasından geçirerek volta atıyordu. Bakışları, bir kenarda büzülmüş duran Şeyma’ya kilitlendi. "Hiçbir şey kazanmadan geldin, bir de Mavi yok diyorsun! Madem orayı gezemeyecektin, neden bizi uğraştırdın Şeyma?"
Şeyma, o "masum" ve "ürkek" maskesini kuşanmış, sanki dünyanın en büyük mağduruymuş gibi bakıyordu. Oysa Mavi biliyordu Şeyma gezmek ya da çöp toplamak yerine, bir köşeye sinip kendi çıkarları, belki de grubun değil de sadece kendisinin karnını doyuracak küçük hesaplar peşinde koşmuştu.
"Korktum o an, özür dilerim..." dedi Şeyma, sesi titreyerek. Gökhan, Can ve Ateş hepsi onun bu pişmanlığına inanmaya dünden razıydı. Sonuçta onlar bir aileydi, birine güvenmemek hepsine ihanet gibi geliyordu.
Ama Mavi... Mavi’nin o mor gözleri, Şeyma’nın ruhundaki o siyah lekeyi görebiliyordu. Şeyma yalancının, sahtekarın önde gideniydi. Mavi şu ana kadar sadece ablası için susmuştu. O kırılgan denge bozulmasın, Ateş daha fazla üzülmesin diye. Ama artık o sabır taşının üzerinde derin çatlaklar vardı.
Mavi, eşikte durup onlara baktı. Kolundaki yara sızlıyor, cebindeki para ise tenini yakıyordu.
"Korkmuş mu?" dedi Mavi, sesi odadaki tüm bağrışmaları bir bıçak gibi kesti. Herkes kapıya döndü. Mavi’nin yüzü bembeyazdı, saçları birbirine karışmıştı ama bakışları Şeyma’nın üzerine bir cellat hükmü gibi çöktü. "Korkmak, kardeşin ölürken bir kenarda oturup beklemek değildir Şeyma. Korkmak, yapman gerekeni yapmamaktır."
Gökhan, Mavi’yi gördüğü anın rahatlamasıyla ona doğru bir adım attı ama Mavi elini kaldırıp onu durdurdu. Bakışları hala Şeyma’nın üzerindeydi. "Senin yalanlarını dinleyerek vaktimi harcamayacağım," dedi ve elini cebine attı.
Babasından, onurunu satarak aldığı o kanlı paraları masanın üzerine, Şeyma’nın tam önüne fırlattı.
"Alın," dedi sesi titreyerek. "Ateş’i hastaneye götürüyoruz. Hemen."
2024
Bazı hayatlar, başkalarının nefes alabilmesi için sessizce kurban edilen ruhların üzerine inşa edilir. Bir başkasının sonu gelmesin diye boğazına düğümlediğin her kelime, aslında kendi celladını beslemektir. Sen sustukça o sır içeride devasa bir karanlığa dönüşür kemiklerini çatırdatır, ciğerlerini daraltır ve seni kendi gölgene bile yabancılaştırır. Dışarıdaki o "kurtarılmış" hayat, senin içindeki harabelerin üzerinde yükselen sahte bir anıttır sadece.
İyilik sandığın o dilsizlik, aslında ağır çekim bir intihardır. Başkasının hayatı sönmesin diye kendi hakikatini karanlığa gömdüğünde, dünya senin için bir yankı odasına dönüşür. Sakladığın o korkunç gerçek, seni koruduğun kişiden bile daha çok esir alır. Nihayetinde o kişi yaşamaya devam eder ama sen, her sabah kendi dilsizliğinde boğulan, dünü olmayan ve yarını o sırra kurban edilmiş bir gölge olarak uyanırsın.
Bu sessizlikte ne onur vardır ne de huzur sadece sessizce çürüyen bir kalbin gıcırtısı duyulur. Sen birini kurtardığını sanırken, aslında sadece bir başkasının mezarını kendi içine kazmışsındır. Sustuğun her şey seni azar azar öldürürken, dünya bu sessiz kıyımdan habersiz, senin enkazının üzerinde dönmeye devam eder. Kimse senin o görkemli suskunluğunun altında kaç kez can verdiğini asla bilmeyecektir.
Akın Komutan’ın sabır katsayısı artık limitlerini zorluyordu demir kapıya indirdiği her yumruk koridorda yankılanırken, sesi bir ültimatom gibi boşlukta asılı kaldı. "Sayın Bezmenler, açar mısınız kapıyı?" diye gürledi, alaycı tonunun altındaki o saf öfke her kelimesinden okunuyordu. "Bizi buraya diktiler, kafayı yememe ramak kaldı!" Ben ise hemen arkasında, kollarımı göğsümde bağlamış, sabırsızlıktan ayağımla ritim tutuyordum. Dışarıdaki soğuk ya da bekleyişin belirsizliği değil, bu anlamsız bekletilme hali damarlarımdaki kanı kaynatıyordu. "Diktiler bizi buraya çınar gibi!" diye çıkıştım, sesibdeki Karadeniz esintisi sinirle birleşince daha da keskinleşmişti.
"Komutanım, gidelim da artık. Kapı duvar oldu burası!"
Akın Komutan, gözlerini kapının üzerindeki küçük delikten ayırmadan, dişlerinin arasından konuştu. "Komutan da içerdeymiş Derin. Sabret."
Bu cümle benim için bardağı taşıran son damlaydı. Beklemek benim fıtratımda yoktu. Elimi belime atıp o aşina olduğum soğuk metali, bıçağımı kavradım. Keskin ucu kapının kilidiyle buluştuğunda çıkan o ince, gıcırtılı metal sesi, sinirlerimi yatıştıran tek şeydi. Birkaç profesyonel el hareketi, bir tık sesi ve işte kale düşmüştü. Kapıyı hızla itip içeri daldığımızda, zihnimde canlanan o ciddi "karargah" ortamından eser yoktu.
Oturma odasının loş ışığında, ekranların mavi yansıması timin suratına vuruyordu. Her birinin kulağında devasa kulaklıklar, ellerinde kontrol cihazları dünya ile bağlarını koparmış bir halde ekrana kilitlenmişlerdi. Odanın içini kaplayan tek ses, oyundaki silah patlamaları ve birbirlerine verdikleri anlamsız komutlardı. Dışarıda biz fırtınalar koparırken, bu "geri zekalı" tim, sanki başka bir evrende huzurla oyun oynuyordu. Akın Komutan’ın yüzündeki o fırtına öncesi sessizlik ifadesi, odadaki her bir pixelden daha gerçek ve tehlikeliydi.
Akın Komutan’ın sesi odanın içinde bir kırbaç gibi şakladığında, az önce ekran karşısında devleşen o koca adamlar birer birer mum gibi erimeye başladı. "Ha bende sizi öldürmezsem bana da Akın demesinler!" diye kükrediğinde, odadaki tüm cihazların cızırtısı bile kesildi. Kulaklıklar masalara fırlatıldı, sandalyeler geriye doğru sürüklendi ve saniyeler içinde karşımızda birer suçlu çocuk gibi dizildiler.
Kaan, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak, "Komutanım! Siz... Pardon yani biz duymamışız," diye kekelediğinde gözleri elime kaydı. Göz bebekleri korkuyla irileşmiş, parmaklarımın arasında çevirdiğim bıçağın gümüşümsü parıltısına kilitlenmişti. Odanın içindeki o yoğun adrenalin kokusu, yerini saf bir panik havasına bırakmıştı.
Batur, bir adım daha geriye kaçıp sanki bıçak ona kendiliğinden uçacakmış gibi savunma pozisyonuna geçerken, "Bizi doğramaya gelmiş olamazsınız dimi komutanım?" diye sordu. Sesindeki o umut kırıntısı beni daha da keyiflendirdi.
Dudaklarımda belli belirsiz, buz gibi bir gülümseme peydah oldu. "Bilmem," dedim, sesimi olabildiğince alçak ve ruhsuz tutarak. Bıçağın ucunu yavaşça havaya kaldırıp odanın içinde dolaştırdım. "Doğramak çok iyi bir fikir gibi geldi kulağıma. Hem sessiz, hem etkili."
Tolga, masanın köşesine iyice sinip ellerini teslim olur gibi kaldırdığında, "Yapmayın etmeyin komutanım! Yazık bana, daha çok gencim," diye sızlandı. Onun bu hali sinirimi biraz olsun dağıtırken, Akın Komutan’ın arkamdan gelen o sert ve tavizsiz sesi son noktayı koydu.
"Doğrasa keşke de bir iyilik yapsa! En azından bir işe yaramış olursunuz! Sokak hayvanlarını beslemiş olurduk!"
Akın Komutan yanıma kadar yürüyüp, masanın üzerindeki oyun konsollarından birini tek hamlede eline aldı. Gözlerinde öyle bir şimşek çakıyordu ki, timin geri kalanı nefes almayı bile unutmuş gibiydi.
Batur, gözlerini bir an bile ayırmadığı oyun konsoluna sanki pamuklara sarılı bir bebekmiş gibi bakıyordu. Ellerinin titremesini gizlemeye çalışarak, "Komutanım, lütfen..." diye fısıldadı. Sesi, her an kırılacak ince bir cam tabakası kadar kırılgandı. "Lütfen sakince yerine geri bırakınız."
Akın, elindeki konsolu her an parçalayacakmış gibi sıkan parmak boğumları beyazlamış bir halde, hırs dolu bir nefes verdi. Bakışlarındaki o vahşi parıltı Batur’un üzerine devrildiğinde, "Götüne sokmamı istemiyorsan kes sesini Batur!" diye kükredi. Sesi, dar odanın duvarlarında yankılanırken masanın üzerindeki boş çay bardakları hafifçe titredi.
Batur, yutkunmaya çalışsa da boğazındaki o yumru buna izin vermedi. Canından çok sevdiği oyununun akıbeti, öfkeli bir devin ellerindeydi. Çaresiz bir cesaretle, "Sakinleşecekseniz ve canım oyunumu bırakacaksanız, hemen şu anda yapabilirsiniz komutanım," diye mırıldandı.
"Yok, bunlar cidden beni öldürür!" Akın, ani ve sert bir hamleyle konsolu masanın üzerine, neredeyse bir gürültüyle bıraktı. Göğsü, kontrol altına almaya çalıştığı öfkesiyle hızla inip kalkıyordu. Gözlerini etrafta gezdirip dişlerinin arasından sordu: "Komutan nerede?"
Odanın ağırlaşmış havasını soluyan Batur, "Çıktı komutanım o," dediğinde, Akın bir sandalyeye çöküp şakaklarını ovmaya, fırtınayı dindirmeye çalışıyordu.
Ben ise kapı pervazından ayrılıp, ortamın tozlu ve gergin havasını soluyarak ağır adımlarla masaya yaklaştım. Sandalyeyi gıcırdatarak çekerken, "Boku bokuna bekledik yani o kadar kapıda," dedim. Sesimdeki bıkkınlık, odadaki o kesif hayal kırıklığına karışıp masanın ortasına bir tortu gibi çöktü.
Efe, oturduğu yerde küçüldükçe küçüldü bakışlarını zemindeki halının desenlerine dikmiş, sanki suçluluğunu oraya gömmeye çalışıyordu. "Komutanım, kapıyı duymamışız, çok özür dileriz ya," diye meledi resmen. Elleriyle kulaklarını işaret ederek masumiyetini kanıtlamaya çalıştı. "Kulaklıklar vardı. Biz bir de sandık ki birimiz illa takmaz ya da komutan gitti diye siz artık gelmezsiniz."
"Ulan hırsız falan girse, eve atom bombası atsalar duymayacaksınız!" Bu sefer öfke sırası bendeydi sesimi bir kırbaç gibi şaklatarak odaya bıraktım. Azar dalga dalga üzerlerine yayılırken devam ettim. "Kapıyı kırıp girdik, yine duymadınız!"
"Kapıyı mı kırdınız!" Tolga’nın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Dehşet içinde yanındaki Davut’a döndü, ikisi de sanki az önce idam kararlarını duymuş gibi birbirlerine bakakaldılar. Tolga, titreyen bir sesle, "Ev sahibi bizi kesecek. Adam zaten bahane arıyordu, kesin çiğ çiğ yiyecek bizi!" diye fısıldadı. Felaket senaryoları şimdiden zihninde dönmeye başlamıştı.
Aslında kapı sapasağlam yerinde duruyordu, sadece kilitli değildi ama onları bu korkuyla baş başa bırakmak, verdikleri o anlık panik meyvesini yemekten daha tatlı bir ceza olamazdı. İçimden sırıtsam da yüzümdeki o sert, taviz vermez ifadeyi bir maske gibi korumaya devam ettim.
"Valla artık keser mi, doğrar mı, yoksa kapısında sıçana kadar o zili çalar mı bilemem," dedim, bakışlarımı hâlâ ellerindeki oyun kumandalarından ayırmayan ikiliye dikerek. Sesimdeki alaycı tını, ortamdaki gerginliği besliyordu. "Vaktinde o kapıyı açsaydınız, şimdi mülkiyet haklarını tartışıyor olmazdık."
"Değil mi ya, tam isabet!" dedi Akın Komutan. Az önceki barut fıçısı hali dağılmış, yerini keyifli bir alaya bırakmıştı. Gelip oturduğum masanın kenarına, sanki bir zafer anıtıymış gibi yaslandı. Tam o anda, odadaki sessiz bir gölge gibi duran Yiğit kafasını kaldırdı. Bakışları önce Akın’da, sonra bende asılı kaldı. Ani bir hamleyle ayağa kalkıp tam yanımda bittiğinde, bakışlarımı ağır ağır ona çevirdim.
"Ne var?" dedim. Sesim, kış ortasında bir gölün yüzeyi kadar pürüzsüz ama bir o kadar buz gibiydi. Gözlerinin en derinine, o karanlık boşluğa bakıyordum. Bakışlarım, değdiği yeri donduracak bir soğuklukla mühürlenmişti.
Ben, nefret ettiğim insanın gözlerine bakardım.
Ve eğer bakıyorsam, bu genellikle o kişinin alacağı son nefese şahitlik etmek içindi. Onun son nefesinin benim parmaklarımın arasından süzülüp gitmemesi için, içimdeki o vahşi dürtüyü dizginlemek adına kendimi en uç sınırına kadar zorluyordum.
"Komutanım, yani kapıyı kırmadan da açmanın yolları vardı elbet," dedi Davut, odada bıçakla kesilecek kadar yoğunlaşan o tekinsiz havayı hiç sezmemiş gibi. Saf bir umutla ekledi. "Ev sahibi evden atarsa size yerleşiriz artık, yabancı değiliz sonuçta."
"Evimde iki tane sağır istediğimi kim söyledi?" dedim. Bakışlarımı Yiğit’in üzerinden çekmedim, ondan uzaklaşmak için en ufak bir geri adım dahi atmadım. Aksine, kelimelerimi birer mermi gibi tam onun gözlerinin derinliğine nişan alarak bıraktım. "Benim hayatımda körlere ve sağırlara yer yok."
Yiğit, söylediklerimi zihninde tartıyormuş gibi anlam arayan gözlerle bana bakarken, ben o bakışların içinde kaybolmayı reddetmek için tüm irademi zorluyordum. Tanrı’nın bana hazırladığı en acımasız oyun bu olsa gerekti. Kendi ellerimle toprağa verdiğim, mezarına her gün ruhumu bıraktığım sevdiğim adamla. karşımda duran bu adamın gözleri tıpatıp aynıydı.
Aynı renk, aynı derinlik, aynı bakış. Sevdiğim adam ile onun katilinin gözleri, sanki aynı aynadan kopup gelmişti.
Ona "katil" demek belki adaletin terazisinde yanlıştı ama susmak da sessiz bir cinayet değil miydi? Hangi kutsal sebep bir insanın bir cinayetin gölgesinde dilsiz kalmasını haklı çıkarabilirdi? O, gerçeğin üzerine toprak atmış, o korkunç sessizliğin arkasına saklanmamış mıydı?
"Valla bir kapıyı çok mu görüyorsunuz bize ya?"
Akın Komutan’ın gür sesi, beynimin içindeki o karanlık fısıltıları bir bıçak gibi kesti. Kolunu sahiplenici bir tavırla omzuma atıp beni çocuklara hedef gösterdi. "Ne var yani bir kapı kırdıysak, değil mi Derin?"
Gözlerimi Yiğit’in o zehirli bakışlarından zorlukla çekip Akın’a döndüm. Maskemi hızla yüzüme takarak hemen ona katıldım ve hafifçe kafa salladım. "Komutanım, canınız sağ olsun tabii," dedi, sesindeki o buz kütlesini eritip yerini sahte bir alaycılığa bırakarak. "Ama ev sahibi bizim canımızı sağ bırakır mı, işte orasını zaman gösterecek."
"Şaka lan, duruyor kapın yerinde," dediğim anda, odadaki o ağır hava sanki sihirli bir değnek değmişçesine dağıldı. Tolga ve Davut’un gözlerinin içi bir anda parladı. Ciğerlerinden boşalan o derin rahatlama nefesini, aramızdaki mesafeye rağmen yüzümde hissettim. Ölüm fermanları iptal edilmiş mahkûmlar gibiydiler.
Ancak o huzur anı, saniyeler içinde paramparça oldu.
Hiç beklemediğim bir anda Yiğit, sanki buna hakkı varmış gibi elimi kavradı. Parmakları tenime değdiği an içimde bir volkanın uyandığını hissettim. Beni peşinden sürüklemeye başladığında, öfkeyle kasılan kolunu o saniyede kırmamak için kendimi insanüstü bir çabayla dizginliyordum. Akın Komutan’ın kaşları bir bıçak sırtı gibi çatılmış, bakışları üzerimize saplanmıştı. Odadaki herkes, Yiğit’in bu akılalmaz cüretine buz kesmiş bir şaşkınlıkla bakıyordu.
Yiğit ise ne o bakışları ne de odadaki sessizliği umursadı. Dümdüz, sert adımlarla odadan dışarı çıktı. Arkasında beni, bir savaş ganimetiymişim gibi sürüklerken, damarlarımda akan kanın yerini saf nefretin aldığını duyabiliyordum. Kolu, avuçlarımın arasında kırılmaya mahkûm bir dal parçası kadar savunmasızdı şu an.
Koridorun tenha karanlığında onu durdurdum. "Ne yapıyorsun lan amip?" Sesim, duvardaki taşları çatlatacak kadar sert ve acımasız çıkmıştı.
Yiğit durdu. Kaşlarını öfke ve kafa karışıklığıyla çatmış, yüzü yüzüme santimler kalacak kadar dibimde bitmişti. Gözlerindeki o tanıdık ama bir o kadar yabancı parıltıyla konuştu. "Neden soğuk yapıyorsun bana?" Sesi, sormaktan çok hesap sorar gibiydi. "Gözlerime neden böyle, neden bir yabancıya, hatta bir düşmana bakar gibi bakıyorsun?"
Bir şeyler hatırlayıp hatırlamaması, zihninin derinliklerindeki o tozlu perdelerin aralanması zerre umurumda değildi. Eğer bir saniye daha bu "anlam veremeyen adam" triplerine devam ederse, sabrımın son kırıntıları da havaya uçacaktı. Öfkem, ucu bucağı görünmeyen bir uçurum gibiydi ve Yiğit, o uçurumun üzerine gerilmiş incecik bir ipte, acemi bir cambaz gibi şuursuzca dans ediyordu. Attığı her adımda ipi biraz daha sarsıyordu.
"Sana ne lan?" dedim, çenemi dikleştirip buzdan mızrakları andıran bakışlarımı doğrudan gözlerine saplarken. "Nasıl baktığımın, ne hissettiğimin hesabını da mı sana vereceğim?"
"Bana bu şekilde bakarsan, evet!" diye gürledi. Sesindeki o sahiplenici tını, içimdeki nefreti daha da körükledi.
"Ebene de pek hoş bakarım şimdi, mal! Dokunma bana, git öteye yoksa yemin ederim kafanı şu duvara gömerim!"
Bu çocuk benim sinir uçlarımla adeta piyano çalıyordu. Kendime olan güvenim her saniye biraz daha eriyordu. Yakında onu ensesinden tuttuğum gibi camdan aşağı bırakmam an meselesiydi. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi omuz silkip, "Tüh, kaza işte Kaderin önüne geçilmez," diyerek işin içinden sıyrılırdım. Vicdanım, onun söz konusu olduğu her senaryoda çoktan sağır ve dilsiz olmuştu.
Onun hatırlamadığı, o karanlık boşluğa gömdüğü her anın acısıyla ben günden güne kavrulurken, o hiçbir şey olmamış gibi karşıma dikilmiş hesap soruyordu. Ben, ondan sormam gereken binlerce hesabın ağırlığı altında ezilmeyip ayakta dururken, o bu küstah cesareti nereden buluyordu? Celladın, kurbanına "neden benden korkuyorsun?" diye sorması gibi bir şeydi bu. Trajikomik ve bir o kadar da mide bulandırıcıydı.
"Senin bu bana karşı olan nefretini anlamıyorum," dedi Yiğit, sesi çaresizlik ve öfke arasında gidip geliyordu. "Geçen de saçma sapan konuştun, yine bir şey anlamadım. Mavi, açık ol benimle."
"Mavi" kelimesi dudaklarından döküldüğü an, zihnimde bir cam kırılması yankılandı. Ona tiksintiyle sanki dünyanın en iğrenç varlığına bakıyormuşum gibi yaklaştım. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, birbirimizin öfkeli nefesini solur hale geldik.
"Bana Mavi deme," diye fısıldadım. Sesim bir bıçağın kemiğe dayanması kadar keskin ve tehlikeliydi. "Senin o ses tellerinden sana urgan yapmamı, seni kendi kelimelerinle boğmamı istemiyorsan sakın onun bana verdiği o adı o kirli ağzına alma."
"Neden?" diye sordu, gözlerinde o lanet olası, hiçbir şeyi hatırlamayan ama her şeye hakkı olduğunu sanan saf bakışla. Gerçekten anlamıyordu. Bu cehaleti, en büyük günahıydı.
Eğer Ateş’e o gün, o soğuk mezar taşının başında söz vermemiş olsaydım şu an burada sesim tellerim kopana kadar bağırırdım. Ona her şeyi anlatırdım. Her bir ayrıntıyı, her bir yalanı, her bir ihaneti tek tek yüzüne kusardım. Kendi yandığım o bitmek bilmeyen cehennemin en kuytu, en derin dibine kadar onu da peşimden sürükler, birlikte kül olana kadar yakardım onu. Sevdiğim adamın ölümünden sonra kendine kurduğu o sahte, o huzurlu cenneti, saniyeler içinde başına yıkıp orayı onun ebedi cehennemine çevirirdim.
Ama susuyordum. Sessizliğim, ona verebileceğim en büyük cezaydı ya da benim en büyük esaretimdi.
"Bana bunu yapma, Mavi..."
Sesi, sanki içindeki bir yerler sökülüp alınıyormuş gibi derin, acılı bir tınıyla yankılandı koridorda. Ama bu ses, benim ruhumdaki o zifiri karanlığa çarpıp etkisizce yere düştü. Onun acısı ne kadar büyük olabilirdi ki? Benim, her sabah uyandığımda göğsüme oturan o koca taş yığınıyla kıyaslanabilir miydi?
Ben kimdim ki onun için? Sadece bir silah arkadaşı mı, yoksa hatırlayamadığı o puslu geçmişten kalan bir gölge mi? Benim onunla konuşup konuşmamam nasıl bu kadar canını yakabiliyordu? Ben onun için hiçbir şey ifade etmiyorken, o benim için elleri kana bulanmış bir katilden, hayatımı enkaza çeviren bir canavardan başka bir şey değildi.
"Ne yapmayayım?" dedim. Çenemi kaldırıp gözlerimi onun o sahte masumiyet kokan bakışlarına diktim. Onun o çok arzuladığı, özlemini kurduğu o sakin, huzurlu bakışlardan fersah fersah uzaktaydım. Ama o, hâlâ benim nezaketimin kırıntılarına bile layık olduğunu sandığı için burada karşıma dikilmiş, havayı dövüyordu.
Ben onun yüzünden içimdeki tüm güzel duyguları o soğuk toprağa ellerimle gömmüştüm. Ben onun yüzünden yaşamayı değil, sadece hayatta kalmayı öğrenmiştim.
Eğer o gün, o puslu mezarlıkta gördüğüm siluetin o olduğunu bir saniye bile önce idrak etseydim yemin ederim onu oracıkta, o kimsesizler mezarlığının en derin, en güneş görmeyen çukuruna ellerimle gömerdim. Gökhan’ın yattığı o huzurlu köşeden fersah fersah uzağa, ruhunun bile ona ulaşamayacağı bir karanlığa hapsederdim onu.
"Beni öldürüyorsun," diye fısıldadı Yiğit. Bakışlarındaki o kırılma anı, sanki bir binanın çöküşünü izlemek gibiydi.
Gözlerimi bir an bile kırpmadan, dudaklarımın kenarındaki o buz gibi gülümsemeyle cevap verdim. "Yaşamanı istemediğimdendir."
"Seni anlamıyorum..." Yiğit’in sesi, binbir parçaya bölünmüş bir hayal kırıklığının tortusu gibi döküldü dudaklarından. Gözlerinde öyle bir keder vardı ki, Tanrı’ya o an beni bu bakışlardan kurtarması için dilsiz bir dua gönderdim. Bana bu şekilde, sanki haksızlığa uğrayan kendisiymiş gibi bakmamalıydı. Mağdur olan o değildi, canı yanan o olamazdı.
"Anlamanı beklemiyorum zaten," dedim, sesimi bir kalkan gibi önüme gererek.
"Ona gülüyorsun Mavi!" Eliyle içeriyi, az önce şakalaştığımız odayı işaret ederken parmakları titriyordu. Akın Komutan’dan bahsettiğini anlamam uzun sürmedi. "Ona gülüyorsun ama bana öyle bir bakıyorsun ki. Ben o an Allah’tan ölmeyi diliyorum."
Yüzüme, samimiyetin zerresini uğratmayan, buzdan bir tebessüm yerleştirdim. Bu gülüş, bir insanın canını herhangi bir hakaretten daha çok yakabilirdi. "Sen sadece bir an ölmeyi diliyorsun," dedim, sesimdeki her bir kelimenin üzerine nefretimi basarak. "Ben onu kaybettiğimden beri her saniye, her nefeste ölümü diliyorum. Bana ölümden bahsetme Kurt. Ben hiç yaşamadım zaten sadece toprağın üzerinde yürüyen bir ceset gibi dolaşıyorum."
Yiğit, bu cevabı sindirememiş gibi bir adım daha yaklaştı. "Bana bu şekilde davranmanın bir nedeni olması lazım! Ben bunu hak etmedim!"
İçimden bir çığlık yükseldi o an. O bunu hak etmemişti, öyle mi? Peki ya Gökhan? Gökhan o soğuk toprağın altına girmeyi hak etmiş miydi? Bu soruyu onun yüzüne bir tokat gibi çarpmak, gerçeği gırtlağına kadar dayamak için nelerimi vermezdim. Ama bir sözüm vardı. Ateş’e verdiğim o ağır, o kan kokulu söz ellerimi kollarımı bağlıyordu. Susmak, aldığım en büyük yaraydı ve ben bu yarayı sessizce kanatmaya mahkûmdum.
"Yiğit kes sesini." Dedim net bir sesle ona bakarken. Sabrım artık kalmamıştı. Hoş sabırlı bir insan olduğum söylenemezdi. "Sana ne kime nasıl davrandığımdan? Sana ne sana nasıl baktığımdan? Sana ne insanlara ne kadar yakın olmamdan? Sana ne Yiğit?"
"Ya anlamıyor musun?" dedi Yiğit, sesi koridorun boşluğunda çaresiz bir yankı gibi dağılırken. "Ben sadece o sabah... O sabah neden benimle o şekilde konuştuğunu, neden benden kaçtığını anlamaya çalışıyorum. Mavi, ben seni çözmeye çalışıyorum!"
"Çözme amına koyayım!" İçimdeki baraj kapakları büyük bir gürültüyle patladı. Ellerimi göğsüne sertçe yaslayıp onu bir bez bebek gibi geriye doğru ittim. "Çözme lan beni! Zürriyetini, cibiliyetini siktirme bana, çözme!"
Sesim koridorda bir patlama etkisi yaratırken, onun şaşkınlık ve sarsıntıyla geriye doğru sendeleyişini izledim. Gözlerindeki o 'anlama çabası' bile bana en büyük hakaret gibi geliyordu. Daha fazla o havayı solumamak, o yüze bakıp da her saniye biraz daha katile dönüşmemek için arkamı döndüm.
Sert adımlarla, neredeyse koşarak oradan uzaklaştım. Ciğerlerim yanıyor, dişlerimi birbirine öyle sert bastırıyordum ki çene kemiklerimin çatırtısını beynimde hissediyordum. İçimden sabır çekiyor, Kraliçe’nin o meşhur tavsiyesini uygulamaya çalışıyordum. Nefes al Derin. Derin bir nefes al ve sakinleş.
Ama ruhumun içindeki o canavar fısıldıyordu.
Nefes almak falan hikâye Derin. Sen bu amibi tutup elinle moleküllerine ayırsan, her bir parçasını farklı bir eyalete fırlatsan, işte o zaman pamuk gibi sakinleşirsin.
Şu an kendime zerre güvenmiyordum. Vicdanımla cinayet arzusunun arasındaki o ince çizgi, Yiğit’in her nefes alışında biraz daha inceliyordu.
"Mal ya... Cidden mal! Aslında tutacaksın, kabak çiçeği gibi açacaksın o kafasını bakacaksın içinde beyin niyetine bir şey var mı yok mu!" Koridorun duvarlarını döven adımlarıma, dişlerimin arasından tısladığım küfürler eşlik ediyordu. Öfkem bir çığ gibi büyüyordu. "Görür o zaman geçmişini silmeyi! Geleceğini de ben sileceğim şimdi, o olacak en sonunda!"
Tam köşeyi dönerken bizim timin günah keçisi Davut’la burun buruna geldim. Davut, sanki karşısında bir komutan değil de pimini çekmiş bir el bombası varmış gibi dona kaldı. Bakışlarımı bir bıçak gibi üzerine diktim.
"Bir daha bu kapıyı zamanında açma bakalım..." dedim, sesimdeki tehdit o kadar yoğundu ki odadaki nem oranı değişti. "O kapı kolunu söküp götüne sokup, anahtar niyetine içinde çevirmiyor muyum ben senin?"
Davut, dudakları titreyerek "Ben yine ne yaptım?" der gibi bakarken, sinirimi ondan çıkarıp ellerimi kana bulamamak için son bir gayretle kapıya yöneldim. Kapıyı sanki yerinden sökmek ister gibi hışımla açıp kendimi dışarı attım.
Arkamdan gelen sesi hala duyabiliyordum. "Komutanım, söküp götüme sokmak için daha zamanım var sanıyordum! Henüz çok gencim!"
Hızla eğilip botlarımı ayağıma geçirirken, kapının aralığından içeriye doğru kükredim. "KKonuşmayadevam edersen ahirete erken bilet alırsın Davut! Sıranı öne çektirme bana!"
"Emredersiniz komutanım!"D avut’un arkamdan gelen o yarı mahcup, yarı can havliyle çıkan sesi apartman boşluğunda yankılanırken, ben merdivenleri üçer beşer, neredeyse uçarak iniyordum. Öfkem bir çığ gibi büyümüş, içimdeki o yıkıcı enerji parmak uçlarıma kadar tırmanmıştı. Yiğit salağına, gelmişine, geçmişine ve o hatırlamadığı her bir hücreye küfürler saydırarak telefonumu cebimden çıkardım hedefimde Yaman vardı.
Allah’tan Yaman, canının kıymetini biliyormuş gibi telefonu üçüncü çalışta açtı da, kendi kendime kurduğum o cinnet senaryoları bir muhatap buldu. Arabaya doğru hırsla yürürken, telefonu kulağıma değil, sanki Yaman'ın gırtlağına dayıyormuşum gibi kükredim. "Senin bana verdireceğin sözü de, o sözü veren aklımı da sikeyim Yaman! Duydun mu beni?" Arabanın kapısını, menteşelerini yerinden oynatacak bir güçle açtım. "Camdan aşağı atacağım diyorum sana en sonunda bu amip kafalıyı! Asfalta böcek gibi yapışacak, üç gün boyunca spatulayla kazımak zorunda kalacaksın o kalıntılarını! Amına koduğumun şeytanı, bir türlü rahat bırakmıyor beni, bir huzur vermiyor!"
"Lan, ne oluyor?" Yaman’ın sesi, sanki dünyanın sonu gelmiş de o hâlâ yastık kavgası yapıyormuş gibi uykulu ve şaşkın geliyordu. "Ne yaşıyorsun sen sabahın köründe Derin? Kim girdi yine senin o meşhur sinir hatlarına?"
"Ebenin yürüdüğü yolları sikeyim diyorum sana, anlıyor musun!" dedim, motoru çalıştırırken. Gaz pedalına öyle bir yüklendim ki motorun kükremesi sokağı inletti. "Bok vardı da bana o sözü verdirdin. Senin o lanet sözün yüzünden, ben bu amibi moleküllerine ayırarak öldüremiyorum! Elim kolum bağlı, celladın karşısında kurban gibi bekletiyorsun beni!"
Yaman, telefonun ucunda derin bir nefes aldı; bu nefes, "yine başlıyoruz" demenin sessiz provasıydı. "Derin, bak güzelim, hani söz vermiştin ya hani. Hani medeni insanlar gibi..."
"Medeniyetini sikeyim senin Yaman!" diye kükredim, direksiyonu sanki Yiğit’in gırtlağını sıkıyormuşum gibi kavrayarak. "Adam karşıma geçmiş 'Mavi beni çözmeye çalışıyorum' diyor! Lan sen kimsin de beni çözeceksin? Rubik küp müyüm ben amına koyduğumun tek hücreli proteini! Senin o işlemcin yetmez beni çözmeye, anakartını yakarım adamın!"
"Tamam sakin ol, alt tarafı bir isim söylemiş..."
"İsim mi? İsim mi dedin sen?" Vitesi öyle bir attım ki şanzıman dile gelip af diledi. "O ağzından çıkan 'Mavi' kelimesini alır, rulo yapar, gelmişini geçmişini paketleyip uzay boşluğuna fırlatırım! Şeytanın stajyeri gelmiş bana burada duygusal trip atıyor. Bak Yaman, yemin ediyorum bu salağın kafasını fırın küreğiyle düzeltirim! O kadar simetrik bir dayak yer ki, aynaya baktığında kendini karekod sanır, okutmaya çalışırlar bunu!"
Yaman bir an sustu, muhtemelen bu yaratıcı işkence yöntemini hayal etmeye çalışıyordu. "Karekod mu? Derin, yaratıcılığın beni korkutuyor..."
"Korkutmasın, yaşatsın Yaman! Çünkü bu amip, benim sabrımı öyle bir gerdi ki, şu an sinirden kendi kendime Bluetooth ile bağlanıp veri aktarımı yapacağım az kaldı! Bak, eğer bir daha karşıma çıkıp o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan süt kuzusu bakışlarını atarsa onun o olmayan beynini söküp, yerine kuş yemi koyar, güvercinlere antrenman yaptırırım! Gelmiş geçmiş tüm sülalesinin rızkını, o olmayan akıl süzgecinden geçirip kanalizasyona dökerim!"
"Derin, kurban olayım, bir su iç, bir dur. Papatya çayı içelim gel..."
"Papatya çayı mi? Şu anda papatya tarlası bana girse sakinleşmem ben! Senin o bana verdirdiğin sözü de alıp, üzerine turşu kurup kışın Yaman Dağı'ndan aşağı yuvarlayacağım! Eğer bu amibi bir yerde kıstırıp, ağzını yüzünü asfaltla mühürlemezsem, benim de adım Derin değil gidip nüfus müdürlüğünde adımı 'Sabır Taşı' diye değiştireceğim, üzerine de gelip geçen kuşlar sıçsın!"
"Derin, nefes al. Tansiyonun fırlayacak, yine birinin ağzını yüzünü asfaltla mühürleyeceksin," dedi Yaman, sesi artık bir yalvarışa dönmüştü.
"Ulan ne tansiyonu? Tansiyonum şu an Everest’in tepesinde bayrak sallıyor!" Vitesi öyle bir tokatladım ki, araba 'abla kurban olayım bırak gideyim' diye inledi. "Bana bak Yaman, Eğer bir daha karşıma geçip o hiçbir şeyden haberi olmayan, taze sağılmış süt kuzusu bakışlarını atarsa; onun o olmayan beynini söküp yerine bayat ekmek içi koyar, parktaki ördeklere antrenman yaptırırım! O kadar beyinsiz kalır ki, yolda yürürken kendi gölgesine çarpar, sonra da 'pardon kardeş' diye gölgesinden özür diler!"
"Tamam, ördeklere antrenman yaptırmıyoruz, sakinleşiyoruz..."
"Sakinleşemiyorum ulan! Senin o 'sakin ol' diyen dillerini alır, düğüm yapar, sonra da o düğümden sana anahtarlık yaparım! Bak, yemin ediyorum bu salağın o boş kafasına fırın küreğiyle öyle bir vururum ki, herif bir anda 90'lar pop kliplerine döner saçma sapan dans etmeye başlar! Gelmiş geçmiş tüm sülalesinin rızkını, o olmayan akıl süzgecinden geçirip kanalizasyona dökerim!"
"Derin, kapatıyorum. Sen bir yere vurup ölmeden kapatmam lazım bu telefonu."
"Kapatma lan! Daha saymadım bitmedi! Eğer bu Yiğit denen biyolojik atığı bir yerde kıstırıp, ağzını yüzünü koli bandıyla mühürleyip kargoyla Antarktika'ya yollamazsam, benim de adım Derin değil. Üzerine de barkod vurdururum, gelip geçen okutup 'Allah kurtarsın' desin!"
Yaman’dan sadece bir "Bip" sesi geldi. Kapatmıştı. Korkak herif.
Telefonu koltuğa fırlatıp direksiyona bir yumruk indirdim. "Aferin Yaman, aferin. Sen de kaç! Zaten bu dünyada dert dinleyen bir ben, bir de şu vitesi sarsılan zavallı araba kaldı!"
Arabayı lastikleri yakarcasına, ani bir manevrayla sağa çektim. Durur durmaz direksiyonu sanki birinin gırtlağını sıkıyormuşum gibi kavradım ve eklemlerim bembeyaz kesilene kadar sıktım. Sonra, o biriken zehri dışarı atamamanın verdiği hırsla, ellerim parçalanırcasına direksiyonun o sert plastiğine vurmaya başladım. Arabanın kabini, yumruklarımın sağır edici darbeleriyle sarsılıyordu.
"Yeter!" diye inledim. Sesim, boğazımdan yırtılarak çıkan, acı ve bitkinlik dolu bir haykırıştı. "Yeter be, yeter! Ben çok yoruldum artık!"
Bir an duraksadım. Göğüs kafesim, sanki içine sığmıyormuş gibi hızla inip kalkıyordu. Arabanın içinde oksijen bitmiş gibi nefes alamıyordum ellerim kontrolüm dışında direksiyona inip kalkmaya devam ederken, gözyaşlarım görüşümü bulandırmaya başladı. O her zamanki sert, yıkılmaz, küfürbaz kadın imajı, bir camın tuzla buz olması gibi dağılıyordu şu an.
"Çok yoruldum!" diye bağırdım, sesim hıçkırıkların arasında boğulurken. "Ben her gün bu sahte zırhı giymekten, güçlü olmaktan yoruldum! Söyleyemediklerim boğazıma dizildi, susmaktan yoruldum!"
Gözlerimi sıkıca kapattım ama karanlıkta bile sadece o vardı. "Onsuzluktan yoruldum..." diye fısıldadım bu sefer. Sesimdeki o az önceki yırtıcılık gitmiş, yerini kederin o en saf ve en savunmasız haline bırakmıştı. "Onun olmadığı bir dünyada her sabah yeniden nefes almaya çalışmaktan, bu boşluğu her gün biraz daha büyüyen bir nefretle doldurmaya çalışmaktan çok yoruldum."
Direksiyonun üzerine kapanıp başımı kollarımın arasına gömdüm. Arabanın içindeki o sessizlik, az önceki haykırışlarımdan daha ağır bir yük gibi omuzlarıma çöktü. Dışarıda dünya dönmeye devam ediyordu ama benim zamanım, o mezarlıkta, o sözü verdiğim gün durmuştu.
"Kimsenin kimseyi anlamadığı bu dünyada, tek başıma nefes almaktan çok yoruldum," diye fısıldadım. Sesim artık bir kadının haykırışı değil, karanlıkta yolunu kaybetmiş küçük bir kız çocuğunun çaresiz mırıltısıydı. "Mutlu taklidi yapmaktan değil, mutlu olamamaktan çok yoruldum."
Göğsüme oturan o koca fili defetmeye, ciğerlerime bir nebze olsun hava çekmeye çalıştım ama beceremedim. Titreyen ellerim, bir mıknatısa kapılmış gibi torpidoya uzandı. Orada, dünyanın en değerli hazinesiymiş gibi sakladığım o eski, kenarları hafifçe bükülmüş fotoğrafı çıkardım. Fotoğrafı dizlerimin üzerine, tam kalbimin hizasına koyup başımı direksiyonun soğuk sertliğine yasladım.
"Ben seni de yaşatamadım," diye inledim. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, bir zehir gibi genzimi yaktı. "Seni koruyamadım, seni bu dünyada tutamadım."
Fotoğrafta yüzü, güneşin en parlak hali gibi gülüyordu. Ben ise onun sırtına binmiş, kollarımı boynuna dolamış, dünyanın en güvenli limanına sığınmışım gibi kahkaha atıyordum. O günü, havadaki o taze çimen kokusunu, onun teninin sıcaklığını ve o çocuksu güven duygusunu iliklerime kadar hatırlıyordum. İkimizin o küçük, kirlenmemiş hallerine bakarken göz pınarlarım yanmaya başladı ama bir damlanın bile süzülmesine izin vermedim.
Çünkü bana ağlamak yasaktı. Gözyaşı dökmek, yenilgiyi kabul etmekti oysa benim intikam için dimdik durmam, bir kaya kadar sert olmam gerekiyordu.
"Canım çok yanıyor..." dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıldığında. Dudaklarım, fotoğrafın üzerindeki o gülen yüze değecekmiş gibi yaklaştı. "Canım çok yanıyor Kalbim. İçeride bir yerlerde bir şeyler her gün yeniden kırılıyor ve ben artık onları yapıştırmaktan nefret ediyorum."
"Beni kardeşim anlar sandım Gökhan..." Sesim, soğuktan çatlayan bir toprak gibi titriyordu. Arabanın içindeki hava aniden çekilmiş, yerini iliklerimi donduran, mezar sessizliğini andıran kesif bir buz tabakasına bırakmıştı. Direksiyonu tutan ellerim artık öfkeden değil, ruhumun donmasından dolayı zangır zangır titriyordu. "Ben... O beni kırmaz sanmıştım."
Titreyen parmak ucumla fotoğrafın üzerindeki yüzünü, sanki canını yakmaktan korkarmışım gibi yavaşça okşadım. Alt dudağımı, üzerindeki deriyi parçalayıp kanatacak kadar sertçe dişlerimin arasına hapsettim. Fiziksel acı, kalbimdeki o devasa sızıyla yarışmaya çalışıyordu. "Ben o bana da kıyamaz sandım," diye inledim. "Benim canım yanarken, o arkasını dönüp gidemez sandım."
Boğazımda biriken o acı tortuyu yutkunmaya çalıştım ama olmadı. "O senin katilini koruyup beni öldürdü Gökhan. Beni, en korumasız yerimden, seninle vurdu." Sesim artık kontrolümden çıkmış, tir tir titreyerek dökülüyordu arabanın içine.
Sonra gözlerimi yumdum. Dünyayı dışarıda bıraktım ve küçüklüğümden beri, dizlerim her kanadığında yaptığım o şeyi yaptım. Bekledim.
Birinin bu buz kesmiş arabanın kapısını açmasını, beni bu karanlık çukurdan çekip almasını bekledim. Kimseye haber vermeme gerek kalmadan, ruhumun çığlığını binlerce kilometre öteden duyup gelmesini ve sadece bana sarılıp "geçti" demesini bekledim. Bencillik miydi bu, yoksa sonu gelmez bir nankörlük mü? Bilmiyordum. Eskiden, biz henüz çocukken ve dünya bu kadar kirlenmemişken, bunu Gökhan yapardı. Ben ağlamadan o mendilini uzatırdı. Şimdi yine o mucizeyi, o imkansız şefkati bekledim.
"60..."
Kısık, pürüzlü bir fısıltıyla dudaklarımdan döküldü ilk rakam. Geriye doğru saymaya başladım. Her bir rakamı, zamana yalvarırcasına, o bir dakikayı beş dakikaya yayacak kadar yavaş, tane tane söyledim. "59... 58..."
Saniyeler, ruhumdan kopan parçalar gibi ağır ağır düşüyordu arabanın zeminine. Biri gelsin, biri bu sessizliği bozsun diye rakamların arasını uçurumlar kadar açtım. Gelmeyeceğini bildiğim o hayali kurtarıcıya, son bir şans vermek için zamanı ellerimle durdurmaya çalıştım.
"9... 8... 7..."
Rakamlar dudaklarımdan dökülürken, her biri ruhumdan kopan küçük birer parça gibi boşluğa düşüyordu. Sesim, rüzgarda titreyen son bir yaprak kadar zayıftı. "5... 4... 3... 2..."
Beni bu karanlıktan çekip çıkarmaya kimin, neden geleceğini bilmiyordum. Mantığım bunun imkansız olduğunu haykırıyordu ama kalbim ilk kez bu kadar arsızca bir mucize dileniyordu. Herkesin peşinden koşan, her yangına ilk atılan, her yarayı saran ben olmayayım istedim bu sefer. Bu kez kovalayan değil, beklenen olayım bir kerecik olsun, sadece var olduğum için biri beni sevsin istedim.
Belki hak etmiyordum. Belki ruhumun nasırlaşmış yanları sevilmeye uygun değildi ama bir defalık da olsa, o koşulsuz şefkatin sıcaklığını hissetmek için her şeyimi verirdim.
Ancak zihnimin karanlık köşelerinden o soğuk gerçek süzüldü.
Annem.
Beni doğuran kadın bile, daha kendimi bile bilmezken beni bir çöp yığını gibi kenara bırakıp gitmişti. Arkasına tek bir kez bakmadan, varlığımı bir yük gibi silip atarak yürümüştü karanlığa. Kendi annesinin bile çöpe layık gördüğü birini, bu dünya neden sevsin, kim neden bağrına bassındı?
"1... 0."
Sayı bittiğinde, beklediğim o sıcak el kapıyı açmadı. Beklediğim o kurtarıcı gelip bana sarılmadı. Sessizlik, bir mezar örtüsü gibi arabanın içine iyice yayıldığında, telefonumun ekranı karanlığı delen cılız bir ışıkla aydınlandı. Tanımadığım bir numaradan gelen mesaj bildirimi, sıfır noktasındaki o mutlak sessizliği bıçak gibi kesti.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |