
Tebessüm, kimi zaman yaşatan bir nefes, kimi zaman ise en zarif haliyle ölümü sunan bir kadehti.
2024
İnsan ruhu, en büyük paradokslarını tek bir yüz hattında, dudakların o görünmez kıvrımında barındırır. Bir tebessüm, bazen en amansız kışların ortasında açan bir kardelen gibi insana yaşamın henüz bitmediğini muştular. O küçük kavisin içine koca bir ömür sığabilir. Bir bakışla birleştiğinde kırık kalpleri onarabilir, darmadağın olmuş bir zihne nizam getirebilir. İnsan, o tebessümün yarattığı sıcaklığa tutunarak yürür karanlığın üzerine. O anlarda gülümseme, sadece bir ifade değil, damarlarda dolaşan saf bir hayattır.
Ancak hayatın en acımasız yasası, en çok sevilenin aynı zamanda en çok yaralayan olmasıdır. İnsanı göklere çıkaran o aynı tebessüm, gün gelir en derin uçurumun kenarında parlar. Bir vedanın içine gizlenmiş, bir hayal kırıklığının ardına sığınmış ya da artık size ait olmayan bir çehrede donup kalmış bir gülüş, dünyanın en zarif silahına dönüşür. Bir zamanlar nefes veren o parıltı, artık sadece neyin kaybedildiğini hatırlatan bir mezar taşı sessizliğine bürünür.
Ölüm, her zaman nabzın durması değildir bazen bir tebessümün içinde saklı olan anlamın yitip gitmesidir. Hafızada asılı kalan o neşeli anın keskinliği, bugünün boşluğuyla çarpıştığında ruhu yavaş yavaş zehirler. Bir zamanlar yaşatan o ışık, şimdi sadece karanlığı daha da belirginleştiren bir kor parçasıdır. Nihayetinde tebessüm, hayatın insana sunduğu en büyük ödül olduğu kadar, veda vaktinde kalbi durduran en ince sızıdır. İnsan, bir gülüşle doğar ve bazen tam da o gülüşün eksikliğinde nefessiz kalarak can verir.
Genç adam durdu. Adımları mühürlenmiş gibiydi. Sanki o görünmez sınırı geçerse her şeyin gerçekliği altında ezilecekti. Bir ağacın gölgesine sığındı. Uzaktan bakmaktan, bir hayalet gibi izlemekten başka şansı yoktu. Önündeki o kalabalık organizasyon, neşe saçan sesler ve parlayan ışıklar, onun için dünyanın sonuna kurulmuş bir sahne gibiydi.
Genç adam o gün öldü. Bir kurşunla değil, bir kaza ile değil. Sanki evrende başka hiçbir seçenek kalmamış gibi, sessizce ve kimsesizce öldü.
Etrafındaki o kalabalık ve kan bağına rağmen, ruhu buz gibi bir kaldırım kenarında tek başına kalmış, üzerine rüzgardan başka bir şey örtülmeyen bir sokak çocuğunun o uçsuz bucaksız kimsesizliğine bürünmüştü.
Gözleri, sevdiği kadının her zerresinde acıyla gezindi. Parmak uçlarından saçının teline kadar her ayrıntıyı zihnine kazıyordu. Bunu son kez yaptığını, bu bakışın bir veda olduğunu biliyordu. Kadının parmağına takıldı gözleri. Oradaydı. Aralarındaki her şey kül olmuşken, o nişan yüzüğü hâlâ o parmaktaydı. Kendisiyle resmen nişanlı olmamasına, tüm yollar kapanmış olmasına rağmen kadın o yüzüğü bir yas işareti gibi, sessiz bir ant gibi taşımaya devam ediyordu.
Genç adamın gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Bu, bir ömrün ilk gözyaşı gibi saf ama bin yıllık bir acı kadar ağırdı. Belki de daha önce ağlamıştı ama hiçbir sızı, şu an göğsünü bir bıçak gibi yaran bu sancı kadar derine inmemişti.
Nefesi kesiliyordu. Ciğerlerinin tam üzerine, terk edilmiş bir ruhun tüm ağırlığı çökmüştü. Artık ne taze bir nefes alacak mecali vardı ne de bu işkenceyi bitirecek bir son nefese gücü. Arafta kalmış bir ölü gibiydi.
Buraya onu unutmak için gelmişti. En azından kendine söylediği yalan buydu. Oysa gerçek başkaydı. Acısını zirvede çekmek, o yarayı sonsuza kadar açık bırakacak o son darbeyi almak için buradaydı. Onu her özlediğinde, onu her görmek istediğinde bu andaki o kavurucu acının içinde yanmak istiyordu. O acıyı unutmamak, onu hayatının sonuna kadar bir kefen gibi üzerinde taşımak istiyordu.
Cenazesini kendi elleriyle o ağacın altına gömdü genç adam. O ağacın altında umutlarını, hayallerini ve "biz" dediği her şeyi toprağa verdi ve sevdiği kadın, arkasına tek bir kez bile bakmadan ondan, onların olan her şeyden uzaklaşıp gitti.
Etraf bir karnaval yeri gibiydi. Kahkahalar havada uçuşuyor, insanlar sanki dünyanın en mutlu anına tanıklık ediyormuş gibi sahte ya da gerçek tebessümlerini sergiliyordu. Ama o, sadece tek bir yüze bakıyordu. Sevdiği kadının yüzünde, her zaman orada olan, güneşin doğuşunu anımsatan o meşhur tebessümü yoktu. Maskesi düşmüş, ruhu çekilmiş gibi bakıyordu kalabalığa.
Genç adam, o tebessümü son bir kez daha görmek için can attı. Kendisine gülmese bile, bir yabancıya, havaya ya da suya gülerken o gamzelerin yeniden belirmesini diledi. Belki o zaman kalbindeki bu yangın biraz olsun sönerdi.
O gamzeyi son kez görmek için ruhunu verirdi.
Dayanamadı. Görünmez kalmaya çalıştığı o ağaç gölgesinden çıktı. Ayakları, onu bir idama götürür gibi ağır ama kararlı adımlarla nişan alanına sürükledi. En öndeki sandalyelerden birine, bir yabancıymış gibi yavaşça oturdu. İşte o an, ciğerlerindeki hava tamamen tükendi. Nefesi boğazında düğümlendi.
Sultan’ı çok güzel olmuştu.
Sultan, onun için hiçbir zaman sıradan bir kadın olmamıştı. O, her haliyle bir başyapıttı. Sabahları güneş odaya dolduğunda saçları darmadağınıkken de dünyadaki en güzel manzaraydı üzerine üç beden büyük gelen pijamalarıyla evin içinde uykulu uykulu dolaşırken de... O ev, onların kalesiydi.
Daha geçen aya kadar, o kalenin içinde dünyanın en mutlu adamıydı. Sultan’ıyla yan yanaydı; aynı sofraya oturuyor, aynı odayı paylaşıyor, her gece aynı yastıkta birbirlerinin nefesiyle uykuya dalıyorlardı. O sıcaklık hâlâ tenindeydi, kokusu hâlâ burnundaydı.
Şimdi ise Sultan, başkasına ait olmak için o yüzüğü takıyordu.
Genç adamın göğüs kafesinde bir şeylerin çatırdayarak kırıldığını duyabiliyordu. Canının diğer yarısı, ruhunun ikizi, diri diri teninden sökülüp alınıyordu sanki. Herkes alkışlarken, o kendi kalbinin sessiz çığlıkları içinde boğuluyordu.
Sultan, o gece siyahlar içindeydi. Boğazını saran şerit yaka ve kollarından yere kadar süzülen o devasa pelerin kollar, onu bu dünyaya ait olmayan bir yas kraliçesi gibi gösteriyordu. Attığı her adımda kollarından dökülen şifon kumaşlar bir kanat gibi peşinden geliyordu. O kadar zarif ama o kadar da ulaşılamazdı ki sanki o siyah elbise, kalbinin etrafına ördüğü o aşılmaz duvarların kumaşa bürünmüş haliydi.
Mert, Sultan’ın yanına bir gölge gibi sokuldu. Bakışları sevgiyle değil, bir malı kontrol eden sahibin memnuniyetsizliğiyle doluydu. "Siyah giymek ne ya?" dedi, sesindeki her tını Sultan’ın ruhuna atılan bir çentik gibiydi. "Bütün neşeyi söküp atmışsın üzerinden."
Sultan, omuzlarından dökülen şifon kanatların ağırlığını ruhunda hissederek cevap verdi. "Nişanımda giyeceğim elbiseye karışma bari Mert."
"Kocan olduğumda karışırım ama," dedi Mert, tehditkar bir sahiplenişle Sultan’ın dibine girerek. Sultan’ın dudakları titredi, onları birbirine bastırarak geriye doğru ufak bir adım attı. O kaçış, Tolga’nın yüreğinde koca bir gedik açtı.
Tolga ise en ön sırada, bir hayalet gibi oturuyordu. "Mutluyum," diye fısıldadı içinden, kendi yalanına sığınarak. "Ona bakabiliyorum ya, bu bana yeter." Ama gözleri aksini söylüyordu dolu dolu, her an taşmaya hazır birer keder pınarı gibiydi. Bir asker olduğunu, çelikten iradesini, kendine koyduğu o sarsılmaz kuralları çoktan unutmuştu. Şu an sadece canı yanan, sevdiğini bir başkasına kurban veren o yaralı adamdı.
"Üstündeki elbise ne kadar da yakışmış..." diye mırıldandı, sesi kendi kulaklarına bile bir ağıt gibi geldi. Sultan’ın her bir hattını, o siyah kumaşın altındaki zarafetini son kez görüyormuş gibi zihnine kazıdı.
Tam o anda, Mert eğildi ve Sultan’ın yanağına o sahiplenici, o kirli öpücüğü kondurdu.
Tolga o saniye gerçekten öldü. Sanki o ana kadar aralık kalan tabutunun kapağı, üzerine tonlarca toprak atılmışçasına ebediyete kadar kapandı. O öpücüğün izi, Sultan’ın teninde değil, Tolga’nın ruhunda derin bir yara açtı.
Gözlerini Sultan’ın yüzünden ayırmadı. Tek bir şey bekledi küçük bir rahatsızlık, bir kaş çatılması, bir tiksinti belirtisi göstersin istedi. Eğer Sultan o an biraz olsun acı çektiğini gösterseydi, Tolga tüm dünyayı ateşe verir, o nişan alanını yerle bir eder ve kadını o cehennemin ortasından çekip çıkarırdı. Ama Sultan’ın yüzündeki o donuk ifade, Tolga’nın son umudunu da karanlığa gömdü.
Sultan, Mert’in öpücüğüne karşı bir tiksinti duymadı aksine, ona bir zamanlar sadece Tolga’ya ayırdığı o güneşli tebessümlerden birini sundu.
Tolga’nın gözünden bir damla yaş daha süzüldü. Boğazına oturan o koca yumruyu yutkunmaya çalışırken ciğerlerine buz gibi bir nefes çekti. O tebessüm... Tolga’nın dünyasında kışın ortasında baharı getiren, karanlığını aydınlatan o kutsal ışık, şimdi onun son celladı olmuştu. Sultan o gülüşü Mert’e sunmamalıydı o gülüşü başkasının karanlığına feda etmemeliydi. Tolga şu an kışın tam ortasında, çıplak ve kimsesiz kalmış gibi hissediyordu.
Sultan’ın bakışları bir an için uzaklara, belirsiz bir noktaya kaydı. Gözleri, en ön sırada bir hayalet gibi oturan Tolga’yı görmedi. Tolga, sevdiği kadının kime baktığını anlamak için arkasını dönmeye yeltenmişti ki, hayatı boyunca unutamayacağı o görüntüyle sarsıldı.
Sultan, Mert’e sıcacık sarıldı.
Tolga bu sefer arkasına bakmadı. Bakamadı. Parmağında hâlâ taşıdığı, Sultan ile aralarındaki o gizli sözün nişanesi olan yüzüğü çevirip durdu. Metalin tenindeki soğukluğu, kalbindeki buzdan daha sıcaktı. Sultan, Mert’in kollarında erirken bu kez hamleyi o yaptı ve Mert’in yanağına küçük, samimi bir buse kondurdu.
O an Tolga için zaman durdu. Artık nefes almasına gerek yoktu çünkü Sultan o buseyle Tolga’nın içindeki son yaşam belirtisini de söküp almıştı.
Tolga’nın elleri artık sadece titremekle kalmıyor, sanki tüm bedeni bir depremin merkez üssüymüş gibi sarsılıyordu. Başını kaldırdığında, Mert’in kollarında sahte bir güven arayan Sultan ile bakışları son kez kesişti. O bakmaya doyamadığı, içinde dünyaları kurup yıktığı gözlerde şimdi sadece koca bir yabancılık vardı. Tolga, bu yükü daha fazla taşıyamayacağını anladı. İlk kez, sevdiği kadından gözlerini kaçırdı. İlk kez, Sultan’ı görmek, o tebessümün başkası için açtığını bilmek istemedi.
Yenilmişti. Savaşarak değil, bir hayalet gibi uzaktan izleyerek sessizce ölerek yenilmişti.
Ayağa kalktı, bacakları onu mezara götürür gibi ağırdı. Nişan alanından uzaklaşırken cebinden telefonu çıkardı. Parmakları rehberde dolandı ama kimi araması gerektiğini, hangi sesin bu yangına bir damla su serpebileceğini bilmiyordu. Derken, elleri istemsizce o isme takıldı. Mavi.
Onu, içindeki bu kor ateşi, bir askerin sessiz infazını Mavi’den başka kim anlayabilirdi? Diğerleri gibi "geçer" diyerek acısını küçümsemezdi o. Çünkü Mavi, geçmeyeceğini ama beraber beklenebileceğini bilen tek kişiydi. Tolga’nın ihtiyacı olan bir teselli değil, yanında bir kaya gibi duracak bir abla, bir yoldaş, sessiz bir limandı.
Telefon daha ikinci kez çalmadan açıldı.
"Alo?" dedi Tolga, sesi bir fısıltıdan farksızdı, sanki konuşsa ruhu tamamen dağılacaktı. "Komutanım... müsait misiniz?"
"Evet," dedi Derin. Sesi her zamankinden daha keskin, daha netti ama o tek kelimenin ardında Tolga’nın düşüşünü yakalayan bir şefkat gizliydi. Tolga’nın sesindeki o yıkımı, bir askerin bittiği o son sınırı saniyesinde hissetmişti. "Konum at."
Lafı uzatmadı, nedenini sormadı. Biliyordu ki bazı acılar kelimelerle anlatılamazdı, sadece paylaşılabilirdi.
Tolga telefonu kapattı, ekranı kaplayan yaşları silmedi. Bulunduğu yerin yakınlarındaki sessiz bir parkı işaretleyerek konumu gönderdi. Az sonra Derin’in, o fırtınalı ama güven veren siluetiyle geleceğini bilmek, şu an için ona nefes aldırabilen tek şeydi.
Tolga parka doğru, her adımı bir veda gibi ağırlaşarak yürürken, arkasından gelen o tanıdık ses zamanı bir bıçak gibi durdurdu.
"Neden geldin?"
Sultan’ın sesi kısık, pürüzlü ve içinde tarif edilemez bir suçluluk barındırıyordu. Tolga olduğu yerde çakıldı. Sırtı hâlâ ona dönüktü ama yüreği çoktan sevdiğine doğru dönüp diz çökmüştü bile. Önce başını omzunun üzerinden yavaşça çevirdi, ardından tüm bedenini Sultan’a döndürdü.
Göz göze geldiklerinde, aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama Tolga için o mesafe koca bir uçurum kadardı.
"Ölmeye," dedi Tolga. Sesi öylesine düz, öylesine kabullenmişti ki, Sultan’ın içindeki tüm savunmaları bir anda yerle bir etti. Bakışları, sevdiği kadının o kusursuz yüzünde değil, sadece gözlerinde takılı kaldı. Yakından bakınca Sultan daha da güzel, daha da ulaşılamaz görünüyordu. Saatlerce, günlerce, bir ömür boyu sadece onu izleyebilirdi ama şu an bakabildiği tek yer, o ihaneti barındıran gözlerdi.
Sultan, Tolga’nın bu çırılçıplak dürüstlüğü karşısında sendeledi. Gözlerinde bir anlık bir acı parladı ama hemen yerini o buzdan maskeye bıraktı.
"Kendine acı çektirmenin yolu mu bu?" dedi Sultan, sesi bu kez daha sert çıkıyordu sanki kendi vicdanını susturmaya çalışır gibiydi. "Buraya gelip, bu nişanı izleyip, kendini bu yangının ortasına atmak... Bu mu senin büyük aşkının bedeli?"
Tolga acı bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi. "Acı çekmek değil bu Sultan," diye fısıldadı. "Acı çekmek için insanın içinde bir can olması gerekir. Ben buraya acı çekmeye değil, içimde senden kalan son nefesten de kurtulmaya geldim. Kendi cenazemde en ön sırada oturmak istedim, hepsi bu."
"Unutmayı zorlaştırıyorsun," dedi Sultan, sesindeki buzun ardına sakladığı o suçluluk duygusuyla. Bakışlarını kaçırırken, aslında Tolga’yı değil, kendi vicdanını ikna etmeye çalışıyordu. "Bak hayatına Tolga. Bitir artık bu işkenceyi."
Tolga, acı bir tebessümle başını hafifçe iki yana salladı. Yüzü gülüyordu ama bu gülüş, bir harabenin üzerine asılmış solgun bir bayrak gibiydi. "Hayır," dedi, sesi her şeye veda etmiş bir adamın sakinliğiyle. "Seni o köpeğin kollarında, ona o kadar samimi sarılırken gördüm ya Sultan... Merak etme, daha da seni hatırlamam zaten. Hafızam o görüntüyü bir zehir gibi kabul etti artık seni değil, o yıkımı hatırlarım sadece."
Sultan sustu. Arkasındaki nişan alanında çalan müzikler, kahkahalar ve bekleyen bir gelecek vardı. Dudaklarını, bir daha hiç açılmayacakmış gibi sıkıca birbirine bastırdı. O sessizlik, Tolga için dünyanın en gürültülü çığlığından daha ağırdı.
Tolga da sustu. Sultan’ın o kenetlenmiş dudaklarından tek bir savunma, tek bir "mecburum" ya da tek bir "gitme" düşsün diye bekledi. Eğer Sultan tek bir kelime etse, bu yalanı beraber yıkıp o cehennemin ortasından el ele cennete yürüyeceklerdi. Tolga her şeyi feda etmeye, Sultan'ı oradan söküp almaya hazırdı. Ama sessizlik, en büyük yanıttı.
"Allah’a emanet ol Tolga," dedi Sultan sonunda. Sesi tir tir titriyor, ama bu titremeyi bastırmak için kendini zorluyordu. Bir zamanlar göğsüne başını yasladığında dünyanın en güvenli yerinde olduğunu hissettiği adama baktı son kez. Şimdi başkasıyla "mutlu" olacaktı. Ya da o mutluluğun sahteliğinde boğulacaktı.
"Beni Allah’a emanet etme," dedi Tolga, bakışlarını Sultan’ın kalbine saplar gibi dikerek. Sesi, Sultan’ın tüm dünyasını sarsacak bir ağırlıktaydı. "Çünkü emanetine hıyanet ettin sen. Allah’a emanet edilen can yaşar, Sultan. Ama sen, beni bugün bu parkta, o siyah elbisenin gölgesinde öldürüp bıraktın."
Sultan, sanki aldığı her nefes canını yakıyormuş gibi geriye doğru birkaç adım attı. Gözlerindeki yaşların taşmasına izin vermemek için başını hızla eğdi ve sessizce uzaklaştı. Boğazına dizilen binlerce kelimeyi, savunmayı ve pişmanlığı birer birer yutup karanlığın içine karıştı.
Tolga, onun giden siluetinin ardından fısıldadı. "Özür dilerim sevgili..." Sevgilim diyememişti bu mülkiyet eki artık ona yasaktı. O, bir başkasının "sevgilisi" olmaya gidiyordu. "Seni bu kadar çok sevdiğim için, seni bu cehennemin ortasında beklediğim için çok özür dilerim."
Güçlü durmaya çalışan bedeni daha fazla dayanamadı. Titreyen bacakları iflas etti ve Tolga, sanki tüm dünya omuzlarına çökmüş gibi dizlerinin üzerine düştü. Ellerini yüzüne kapatırken, o zamana kadar tuttuğu o son damla da parmaklarının arasından süzülüp toprağa karıştı.
Tam o sırada, akşamın sessizliğini bir motorun sert sesi yırttı. Derin, motoru savururcasına sağa çekti ve daha kaskını bile çıkarmadan Tolga’nın yanına koştu. Eğilip önünde diz çöktüğünde, karşısında bir asker değil, ruhu paramparça olmuş bir çocuk gördü.
"Neden buradasın aptal?" dedi Derin. Sesi kızgın gibi çıksa da, içinde okyanuslar kadar büyük bir merhamet taşıyıyordu. Tolga’yı göğsüne çekip sessizce sarıldı.
Tolga, komutanı değil de en zor anında elini uzatan kadim bir dostu gibi gördüğü bu kızın kollarına sığındı. Derin’in o güven veren sıcaklığıyla, içindeki o devasa baraj patladı hıçkırıkları parkın sessizliğinde yankılanırken daha da şiddetli ağlamaya başladı. Mavi, hiçbir şey sormadan, "geçer" gibi yalanlara sığınmadan sadece sıkıca sarıldı ona. Bir yandan sessizce yanında dururken, diğer yandan bir annenin şefkatiyle Tolga’nın saçlarını yavaş yavaş okşadı.
O an o parkta, bir adamın aşkı ölürken, bir yoldaşlığın sarsılmaz temelleri gözyaşlarıyla atılıyordu.
"Çok seviyorum," diye inledi Tolga. Hıçkırıkları, gecenin sessizliğini bir cam kırığı gibi parçalıyordu. "Yer, gök, Tanrı şahidim olsun ki canımdan öte, dünyadan fazla seviyorum komutanım."
Derin, kollarının arasındaki bu koca adamın nasıl ufalanıp gittiğini gördükçe kendi içinde bir şeylerin sızladığını hissetti. Sesi, fırtınadan sonra gelen o durgun deniz gibi yatıştırıcıydı. "Biliyorum," dedi fısıldayarak. "Biliyorum kardeşim, görüyorum."
Tolga, başını Derin’in omzundan kaldırmadan, çaresizliğin en dibinden sordu. "O neden bilmiyor? Neden görmüyor komutanım? Ben burada onun için bir kor ateş gibi yanıp tutuşurken, o nasıl gidip de bir başkasına yar oluyor? Nasıl kıyıyor bize?"
Derin, bu kez elini Tolga’nın saçlarından çekti. Onun bu dağılmış halini toparlaması gerektiğini biliyordu. Parmaklarını Tolga’nın çenesine koyup yüzünü yavaşça kaldırdı gözlerinin tam içine, o mavisindeki sertlikle baktı.
"O da onun tercihi Tolga," dedi sesi bu kez daha kesin bir tonda. "Şu an yaptığın şeyi yapma kendine. Onu bir başkasının kollarında görmek sana onu unutturmaz sadece ruhunu kangren eder. Sen o acının içinde kavruldukça, baktığın her aynada, yürüdüğün her yolda, gördüğün her yabancı yüzde sadece onun hayalini ararsın. Bu bir unutuş değil, bu bir intihar Tolga. Yapma kardeşim, kendine bu zulmü reva görme."
Hava, sanki içinde binlerce iğne varmış gibi ağır ve batıcıydı. Tolga’nın yanağından süzülen o tek damla, sadece bir gözyaşı değil bir adamın gururunun, umudunun ve sessiz çığlığının eriyip gitmesiydi. Sesindeki o titreme, kopmak üzere olan bir keman telinin son feryadı gibi odayı doldurdu. "Yemin olsun... toprağın altından dile gelip aşkımı dünyaya haykırırdım." Sözleri havada asılı kaldı o an ortamda yanık bir kablo kokusu ya da belki de sadece tükenmiş bir hayatın külleri duyulabiliyordu.
Mavi’nin sesi, bu duygusal fırtınayı bıçak gibi kesti. "İzleme." Bu kelime, paslı bir metalin başka bir metale sürtünmesi gibi gıcırtılı ve soğuktu. Mavi’nin bakışlarında, sevdiğinin katledilmesini izlemiş birinin o dipsiz, karanlık ve nemli kuyu derinliği vardı. İzlemek bir eylem değil, ruhun yavaş yavaş çürümesiydi.
Sultan, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissetti. Olduğu yer, sanki bir bataklıktı ve her hareketi onu daha derine çekiyordu. Geriye doğru attığı o birkaç adımda, elbisesinin kumaşının tenine sürtünürken çıkardığı hışırtı bile ona vicdan azabı gibi geliyordu. Tolga’ya, o parçalanmış ama gerçek adama dönmek tanıdık bir tenin sıcaklığına, dürüst bir yoksulluğun huzuruna sığınmak demekti.
Ama hemen yan tarafta Mert duruyordu. Mert, yeni basılmış banknotların o keskin, mürekkepli kokusu ve lüksün sahte pürüzsüzlüğüydü. Sultan ona baktığında aşkı değil, bir "kaçış biletini" görüyordu ancak bu biletin üzerine kanla yazılmış bir bedel vardı. Mert’in varlığı, anne ve babasının boğucu baskısından kaçıp, daha şık ama daha dar bir hücreye, onun "iğrenç baskısına" hapsolmaktı.
Midesine oturan o kramp, sadece bir korku değil, bir iğrintinin fiziksel dışavurumu gibiydi. Kalbi Tolga’nın hıçkırığında atarken, mantığı Mert’in altın zincirlerinin gürültüsünde sağır oluyordu. Sevgi miydi bu, yoksa sadece hayatta kalma dürtüsü mü? Sultan, bir kafesten çıkıp başka bir kafese girmenin eşiğinde, kendi ruhunun cenaze törenini izliyordu.
Karar, zihninde bir şimşek gibi çaktı o an her şey sustu. Sultan, üzerindeki o ağır, kaskatı kesilmiş ve hareketlerini kısıtlayan nişan elbisesine inat koşmaya başladı. Elbisenin tülleri parkın nemli çimenlerine sürtünüyor, kumaşın hışırtısı rüzgarın uğultusuna karışıyordu. Koştukça ciğerlerine dolan o keskin park havası, ilk defa özgürlük gibi koktu. Ayakları sanki yere değmiyor, kalbi göğüs kafesini bir kuş gibi dövüyordu. Aşkı seçmişti o belirsiz, yoksul ama ruhunu ısıtan ateşe doğru, tüm köprüleri arkasında yakarak koşuyordu.
Yüzüne çarpan soğuk rüzgar, gözlerinden süzülen yaşları şakaklarına doğru itiyordu. Her adımda Mert’in o sahte parıltısından, ailesinin boğucu gölgesinden uzaklaştığını hissetti. Tolga’ya giden yol, sanki dünyanın sonundaki tek güvenli limandı.
Ancak birkaç adım sonra dünya dönmeyi bıraktı. Sultan’ın ciğerlerine çektiği o taze hava, aniden boğazında donmuş bir cam kırığına dönüştü.
Olduğu yerde bir heykel gibi kalakaldı. Az önce aşkını mezarından bile haykıracağını söyleyen o adam, şimdi başka bir bedene sığınmıştı. Tolga, Derin’e öyle sıkı sarılıyordu ki, aralarından rüzgar bile geçemezdi. Sultan’ın elleri yanlarına düştü az önce teninde hissettiği o heyecan verici karıncalanma, yerini buz gibi bir uyuşukluğa bıraktı.
Parktaki ıhlamur ağaçlarının baygın kokusu, bir anda cenaze çiçeklerinin kokusuna dönüştü. Kulaklarında sadece kendi hızlı soluklarının ve uzaktan gelen bir karganın uğursuz sesi yankılanıyordu. Az önce nişanını en ön sıradan bir infazı izler gibi seyreden adam gitmiş, yerine teselliyi başka bir kolda bulan bir yabancı gelmişti. Sultan’ın kalbi, o an sadece kırılmadı sanki içindeki tüm ışıklar aynı anda söndü. Seçtiği aşk, o daha ulaşamadan küle dönmüştü.
Sultan, arkasını döndüğünde parkın tüm renkleri silindi dünya artık sadece gri ve siyahın tonlarından ibaretti. Tolga ve Derin’in birbirine geçmiş gölgelerini arkasında bırakırken, her adımı zihninde yankılanan bir çekiç darbesi gibiydi. Üzerindeki o siyah nişan elbisesi, artık bir gelinlik değil, üzerine sıkıca dikilmiş bir kefendi. Kendi cenazesine yürüyordu ayakkabılarının betonla buluştuğu her noktada, kalbinden bir parça daha kopup o soğuk zemine gömülüyordu.
Hava aniden soğumuştu ya da Sultan’ın damarlarındaki kan donuyordu. Tam o sırada çantasında titreyen telefonun sesi, ölüm sessizliğini yırtan keskin bir çığlık gibi duyuldu. Hastaneden gelen o kısa, mekanik sesler kulak zarını tırmaladı. Aldığı haberle birlikte yüzündeki son kan damlası da çekildi. teni, mermer kadar beyaz ve cansız bir hal aldı. Artık korku yoktu, sadece sonu gelmiş bir hikayenin soğukluğu vardı.
Kürsüye doğru ilerlerken, çevresindeki davetlilerin fısıltıları, tabak çatal sesleri ve orkestranın çaldığı o neşeli ama sahte melodi, Sultan için anlaşılmaz bir gürültü kirliliğinden ibaretti. Mert, ter ve pahalı tütün kokan nefesiyle yanına sokulduğunda, sesi bir kırbaç gibi şakladı. "Neredesin sen?" Sultan, Mert’e bakmadı bile. Mert’in o baskın varlığı, şimdi Sultan’ın gözünde bir toz tanesi kadar ehemmiyetsizdi (1). Parmakları, az önce bir pranga gibi duran o pırlanta yüzüğe gitti. Altın halkanın tenindeki soğuk dokusunu son kez hissetti ve tek bir hamlede, sanki eline bulaşan bir pislikten kurtulur gibi yüzüğü boşluğa fırlattı. Yüzüğün zemine düştüğünde çıkardığı o ince, metalik "çın" sesi, Mert’in tüm servetinden ve tehditkar sesinden daha güçlüydü.
"Nişan iptal," dedi. Sesi kısıktı, belki sadece kendi duyabileceği bir fısıltıydı ama o iki kelime, havada asılı duran tüm o gösterişli yalanları bir kılıç gibi ortadan ikiye böldü. Artık ne Mert’in parası ne de ailesinin bitmek bilmeyen baskısı vardı sadece kendi küllerinden doğmaya çalışan, ruhu yaralı bir kadının sessiz ve vakur duruşu kalmıştı.
Bölüm Sonu
(1) önem verilecek bir niteliği, değeri bulunmayan, önemi olmayan.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |