
Bilinmeyen Bir Zamandan Bilinmeyen Bir Mesaj
Mavi: Anlamıyorum seni? Ne istiyorsun benden?
X: Ruhunu... Kalbini. Seni sen yapan her bir parçanı. Yıldızları saymayı bitirdin mi? Gitme zamanım geldi mi güzelim?
Mavi: Gökhan?
24 Kasım 2009
Gökhan’ın Öldüğü Gün
Zamanın rengi henüz solmamış, anılar siyah beyaza dönmemişti. Gökyüzü o gün, birazdan kopacak fırtınadan habersizmişçesine durgundu. "Ya ama bak sonra bana bıdı bıdı ediyorsun!"
Mavi, sanki ayaklarının altında yaylar varmış gibi bir parça toprak zeminde sekti. Gökhan’ın üzerine doğru hamle yapışını görünce, bir kahkaha patlatıp çevik bir manevrayla geriye kaçtı. Gözleri neşeyle kısılmıştı. "Terleme hasta oluyorsun diye dırdır ediyorsun, sonra beni böyle sokak ortasında koşturuyorsun! Çelişkiler prensisin resmen!"
Gökhan, hırslı bir oyunun içindeymiş gibi kaşlarını yalancıktan çattı, dudaklarında ise o hiç eksilmeyen çarpık gülümsemesi vardı. "Sus gel, kaçma! Yakalarsam dırdır neymiş göreceksin!" Elini tam Mavi’nin omzuna atacakken, Mavi son anda bir sıyrılışla avuçlarının arasından kayıp gitti.
Kenarda bu kapışmayı keyifle izleyen Ateş, elini dizine vurarak bir kahkaha savurdu. "Oğlum boşuna uğraşma, refleksleri çok kuvvetli bu veledin! Kaç yılın idmanı var o bacaklarda."
Mavi, Ateş’in bu yorumuna omuzlarının üzerinden bir öpücük yollarken birkaç adım daha geri gitti. Ama hesaplamadığı bir şey vardı. Stratejik bir kuşatmanın tam ortasındaydı. "Daha 10 yaşındayım ben!"
"Cüce!" diye gürledi aynı anda Can.
Can ve Şeyma, sanki profesyonel birer avcıymışçasına iki yanından süzülerek gelmişlerdi. Hepsi bir olmuş, Mavi’yi bir duvar köşesine kıstırmak için adeta bir savunma hattı kuruyorlardı. Şeyma’nın gözlerindeki o 'seni şimdi bitirdik' bakışı, Mavi’yi daha da heyecanlandırdı.
"Ya ama haksızlık bu!" Mavi, topuklarının üzerinde geri dönüp koşmaya başlarken, kahkahası sokağın yankısına karışıyordu. Nefesi heyecandan ve gülmekten kesilmek üzereydi. "Peşime dört kişi düşmüşsünüz! Organize suç örgütü müsünüz be? Ayıp be ayıp, vicdanınız kurusun!"
"Ben göstereceğim sana şimdi ayıbı!" dedi Şeyma, rüzgarı arkasına alıp atağa kalkarken. Adımları diğerlerinden bir tık daha hızlıydı, saçı rüzgarda kamçı gibi savruluyordu.
Dört çift ayak sesi, asfaltın üzerinde ritmik bir davul sesi gibi yankılanıyor çocukluğun, neşenin ve hiç bitmeyecekmiş sanılan o dostluğun en gürültülü şarkısını söylüyordu. O an, yaklaşan o soğuk kasım rüzgarından çok daha sıcak bir şey vardı. Yaşıyor olmanın verdiği o saf, komik ve kontrolsüz enerji hepsinin üzerindeydi.
Aslında niyetleri sadece masum bir ebelemece oynamaktı fakat Mavi’nin o oyuncu alaycılığı işin içine girince, sıradan bir oyun adeta bir kovalamacaya dönüşmüştü. Yağmura veya soğuğa aldırmadan, küçücük boylarıyla rüzgarı arkalarına alıp neşe içinde etrafta koşturmaya başladılar. Adımları toprağa her değdiğinde, etrafa yaşam enerjisi saçıyorlardı.
Gökhan, nefes nefese kalmış bir halde, sesindeki gizleyemediği o yoğun endişeyle bağırdı. "Mavi, dur artık! Cidden hasta olacaksın!"
Mavi, ciğerlerine dolan keskin havaya ve hızlanan kalbinin ritmine rağmen durmadı. Hastalık ihtimali, zihninin kıyısından bile geçmiyordu aslında geçse de pek umurunda olmazdı. İçini ısıtan bambaşka bir gerçek vardı. Başına ne gelirse gelsin, onlar hep oradaydı, bir el uzatımı uzağında...
Onlar, onun ruhuna sızan en güçlü şifaydı.
Ve Mavi, yılardır hastaydı.
"Gelmiyorum ki!" Mavi’nin çınlayan kahkahası rüzgara karışırken, adımları adeta yerden kesiliyordu. Arkasındakiler de bu neşeli kaosa teslim olmuş, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle onu kovalamaya devam ediyordu.
Şeyma, sahte bir kızgınlıkla ama içindeki sevgiyi gizleyemediği sert bir sesle, "Sıpa!" diye seslendi. Tam o anda, dünya Mavi için bir saniyeliğine durdu. Neşeli kahkahası boğazında düğümlendi, çünkü kalbine bıçak gibi keskin, yakıcı bir ağrı saplanmıştı.
Mavi'nin bedeni sarsıldı az önceki çevikliği bir anda yok olmuştu. Dizlerinin üzerine sertçe çökerken, yüzündeki o aydınlık ifade yerini derin bir acıya bıraktı. İniltisi, oyunun neşesini bıçak gibi kesti. Elini, sanki içindeki o amansız sızıyı durdurabilirmiş gibi kalbinin üzerine sımsıkı bastırdı.
Gökhan’ın yüzündeki gülümleme donup yerini saf bir dehşete bıraktı. "Ne oldu?! İyi misin? Mavi!" diye haykırarak yanına fırladı. Diğerleri de panik içinde etrafını sararken, havada sadece korkunun sessizliği kaldı. Tek bir kişi hariçti. Şeyma, olduğu yerde çakılı kalmış, buz kesmiş bir ifadeyle olan biteni uzaktan izliyordu.
Mavi, göğsündeki o dayanılmaz baskıyla öne doğru iki büklüm oldu. Kelimeler dudaklarından dökülürken sanki her biri birer kurşun gibi ağırdı. "Kal... Kalbim..." diye fısıldadı, sesi acının ağırlığıyla titreyerek.
Gökhan, dizlerinin üzerine çöküp Mavi’nin üzerine titreyen bir gölge gibi eğildi. Küçük kızın terden nemlenmiş, yüzüne yapışan saç tellerini sanki porselen bir bebeğe dokunuyormuşçasına titreyen parmaklarıyla geriye itti. Avuçları Mavi’nin yüzünü kavradığında, ellerinin zangır zangır titremesine engel olamıyordu.
"Çok mu ağrıyor?" diye sordu, sesi korkunun kıyısında dolaşırken. "Mavi, cevap ver... Kalbin çok mu acıyor?"
Mavi, konuşacak dermanı kendinde bulamadığı için sadece hafifçe başını sallayabildi. Kalbindeki o amansız sızı, göğüs kafesini içerden zorlayan keskin bir pençe gibiydi.
Gökhan’ın içine soğuk bir taş oturdu. Biliyordu Mavi nazlı bir kız değildi. Acı, ruhunu ve bedenini tamamen esir almadığı sürece asla dudaklarından bir şikayet dökülmezdi. Eğer şu an canı yanıyorsa, bu felaketin ta kendisi demekti.
Mavi’nin dudakları bir kez daha titredi, bir şeyler söylemek için çabaladı ama kelimeler boğazında birer hıçkırıka dönüştü. "Acıyor..." diyebildi sadece. Gözleri yaşlarla dolup taşarken, bir damla acı yanağından süzülüp Gökhan'ın eline düştü.
Daha fazla vakit kaybedemezlerdi. Can, bir aslan çevikliğiyle öne atıldı. Mavi’nin daha fazla yere yığılmasına izin vermeden onu tek bir hamlede kucağına aldı. Mavi’nin bedeni kollarında tüy kadar hafif ama acısı dünyalar kadar ağırdı. Can, kucağındaki kıymetli yüküyle hızla doğrulurken, grubun üzerindeki o neşeli hava artık tamamen yerini karanlık bir paniğe bırakmıştı.
"Ayşe Ablaya götürelim!" dedi Ateş, sesindeki korku sokağın yankısına karışırken. Gözleri panikle Mavi’nin solgun yüzünde geziniyordu. Şeyma ise sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi, uzaktan uzağa tereddütlü adımlarla yaklaşıyordu. Her adımı bir öncekinden daha ağırdı. Ateş, umutsuzca ekledi. "O baksın, o anlar bu işlerden."
Gökhan’ın sesi, boğazındaki o koca düğüm yüzünden titreyerek çıktı. "Bakar mı ki?" diye sordu, gözleri dolarken. "En son bizi kapısından kovmuş, arkamızdan bağırıp çağırıyordu..."
Mavi’nin acıdan kısılan gözlerine baktığında, Gökhan’ın yüreğine bir kor düştü. O an, bir kez daha nefret etti sokak çocuğu olmaktan. Sıcak bir evi, hemen arayabilecekleri bir doktoru ya da onları kapıdan kovmayacak bir ailesi olmadığı için içindeki öfke, çaresizliğine karıştı. Sahip oldukları tek şey birbirleriydi ve şimdi o "birbirleri" arasından biri ellerinin arasından kayıp gidiyordu.
Kendi kimsesizliğinin ağırlığı, kucağındaki Mavi'nin ağırlığından daha fazla gelmeye başlamıştı.
Gökhan, tüm gururunu ve daha önce yediği o ağır azarların sızısını sokağın başında bırakıp koşmaya başladı. Normalde hiçbir güç, hiçbir tehdit onu bu kapının önüne bir daha getiremez, Ayşe ablanın o sert bakışlarına maruz bırakamazdı. Ama şimdi kollarında sönen bir yıldız gibi duran Mavi'si söz konusuydu onun için dünyayı yakardı, bu kapıyı aşındırmak neydi ki?
Elinin tersiyle kapıya sert darbeler indirirken, kalbi Mavi’nin kalbiyle aynı düzensiz ritimde çarpıyordu. Kapı gıcırdayarak açıldığında Gökhan’ın sesi, boğazına dizilen hıçkırıklar arasından güçlükle sıyrıldı.
"Abla, yalvarırım..." dedi, sesi bir çocuk çaresizliğiyle titrerken. Gözlerinde biriken yaşlar, korkusunun en büyük kanıtıydı. "Yalvarırım yardım et... Mavi’ye bir şey oluyor, Mavi ölüyor!"
Mavi'ye bir şey olma düşüncesi, sanki göğüs kafesini parçalayan görünmez bir el gibiydi bu düşünce onu her saniye biraz daha öldürüyordu.
Ayşe abla, o her zamanki hırçın tavrından sıyrılmış, yüzüne yerleşen beklenmedik bir endişeyle öne çıktı. "Ne oldu?" diye sordu, sesinde daha önce hiç duymadıkları, sebebi bilinmeyen bir şefkat ve ilgi vardı.
Gökhan, kadının bu ani değişimindeki gizemi sorgulayacak durumda değildi. Şu an tüm evreni Mavi’nin aldığı o zorlu nefeslere sıkışmıştı. dünyası sanki büyük bir acının içinde ağır çekimle dönüyordu.
Mavi artık nefes alamıyordu.
Boğazından yukarıya doğru titrek, umutsuz bir soluk çekmeye çalıştı ancak hava, sanki bir duvarın ardında kalmışçasına ciğerlerine ulaşmıyordu. Yüzü, damarlarına pompalanan o zehirli hararetle kıpkırmızı kesilmişti. Göğüs kafesi çaresizce inip kalkıyor ama her saniye nefesi biraz daha tükeniyordu. Vücut ısısı, içten içe yanan bir ateş gibi hiç olmadığı kadar yükselmiş, teni adeta kavrulmaya başlamıştı.
Bu, sıradan bir hastalık nöbeti değildi. Bu, Mavi’nin bedenine sızdırılan o sessiz ölümün, yani verilen ilacın eseriydi.
Aralarındaki hain, bu kanlı günü en ince ayrıntısına kadar ilmek ilmek işlemiş Mavi’nin nefesini kimseye fark ettirmeden, sinsice kesmek için planını kurmuştu. Henüz çocuk sayılacak yaşına rağmen, kalbindeki saf nefreti seçmiş ve bir hainin soğukkanlılığıyla hareket etmişti. Mavi’den öylesine derin, öylesine karanlık bir nefret duyuyordu ki, bu günü onun son günü yapmaya yemin etmişti.
En acısı da buydu. En mutlu günü, yani doğum günü olması gereken o an, aslında onun mezarı olarak seçilmişti. Hainin öldürmek istediği o masum can, tam önünde yavaş yavaş soluyordu.
Gökhan’ın hıçkırıkları artık bir feryada dönüşmüştü. "Abla yalvarırım..." dedi, gözyaşları yüzünde ıslak izler bırakırken. "Onu kurtar abla, ne istersen yaparım. Canımı istersen veririm, yeter ki onu geri getir."
Ayşe, sokağın o sert ve vurdumduymaz kadını gitmiş, yerine profesyonel bir soğukkanlılık gelmişti. "Hemen yatır şunu!" diye komut verdi. Can, kucağındaki Mavi'nin ağırlaşan bedenini hızla sedyeye benzer masanın üzerine bıraktı. Ayşe, zamanla yarışan bir cerrah edasıyla, kızı hayatta tutabilmek için her saniyeyi ilmek ilmek işleyerek mücadele etmeye başladı.
Sahne, insanın kanını donduran bir zıtlığa ev sahipliği yapıyordu. Ayşe o küçücük bedeni yaşatmak için her şeyini ortaya koyarken Mavi'nin 'ailem' dediği, her şeyini paylaştığı o insan, onu toprağın altına göndermek için sinsice bir plan kurmuştu.
Fakat Ayşe'nin bu ani yardımı sadece bir vicdan meselesi değildi. O gün, o kapının çalınacağını bilen ve kızı yaşatmak isteyen gizemli biri tarafından kendisine reddedemeyeceği bir teklif yapılmıştı. Mavi’yi o odadan sağ salim çıkarmasının karşılığında, avucuna bir ömür boyu çalışsa kazanamayacağı, kendisine yepyeni bir hayat kuracak kadar yüklü bir miktar para vaat edilmişti.
Bir yanda nefreti için öldüren bir çocuk, diğer yanda parası için yaşatan bir kadın ve tüm bunların ortasında nefesi kesilen masum bir can...
2024
Bazı yüzleşmeler, ruhun en kuytu köşelerinde unutulmaya terk edilmiş, rutubetli ve karanlık bir mahzenin kapısını aralamak gibidir o kapı ne kadar geç açılırsa, içeriden sızan gerçekliğin geniz yakan kokusu da o denli ağır ve sarsıcı olur. Kaçılan her yıl, görmezden gelinen her bakış ve bilinçaltının derinliklerine itilen her sancılı anı, vicdanın o görünmez terazisinde sessizce birikir. İnsan, kendi gerçekliğinden kaçmak için inşa ettiği o görkemli duvarların içinde güvende olduğunu sanırken, hakikat bir sarmaşık gibi sessizce büyür ve nihayetinde o duvarların çatlaklarından sızarak benliği ele geçirir. Bu, zamanın aşındıramadığı, aksine daha da keskinleştirerek bir ustura ağzına dönüştürdüğü bir hesaplaşmadır ertelenen her saniye, yüzleşmenin şiddetini artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Gecikmişliğin o buruk ve metalik tadı, boğazda düğümlenen hıçkırıkların ve dilden dökülemeyen geç kalmış itirafların tortusuyla harmanlanarak tüm varlığınızı sarar. Artık ne sığınılacak sahte bir liman kalmıştır ne de ruhu teselli edecek o eski, tozlu yalanlar. Hayat, sizi en hazırlıksız olduğunuz, gardınızı en çok düşürdüğünüz o zayıf anınızda yakasından tutar ve kendi aynanızın karşısına, en çıplak ve en savunmasız halinizle fırlatır. O an, zamanın akışkanlığını yitirdiği, mekanın silinip bir hiçliğe dönüştüğü ve sadece ruhun o dehşet verici, aynı zamanda arındırıcı çıplaklığının kaldığı mutlak bir temas anıdır. Gözbebeklerinizde büyüyen o korku, aslında yıllardır kendinize söylemeye korktuğunuz o tek cümlelik gerçeğin ta kendisidir.
Bu yüzleşme, tozlu raflardan düşüp bin parçaya bölünen kristal bir vazonun gürültüsü kadar yırtıcı, bir kar tanesinin toprağa düşüşü kadar da sessiz ve derinden gerçekleşir. Kırılan her parça, aslında ruhun üzerindeki bir katman kabuğun soyulmasıdır can yakar, kanatır ama bir yandan da o çürümüş dokunun temizlenmesini sağlar. Fırtına dindiğinde, geriye kalan o ıssız ve soğuk dinginlikte insan artık eskisi gibi olamayacağını en acı verici şekilde idrak eder. Bazı yüzleşmelerin takvimi yoktur onlar vaktinden çok sonra gelse de, sarsıntısı tüm bir ömrü yeniden inşa edecek kadar kudretlidir. Nihayetinde o geç kalan temas, insanı kendi enkazından yeniden doğmaya mecbur bırakan, yıkarken inşa eden tek gerçekliktir.
Telefonun ekranı, karanlık araç kabinini soğuk bir ışıkla aydınlattı. Art arda gelen bildirimler, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu.
X: Ölmek için fazla güzel bir gün.
X: Tanrı şahidim olsun ki, ne istediğini henüz sen bile bilmiyorsun.
X: Sen yaşamayı seversin küçük.
X: Ölmek için yaşaman gerekir.
Mesajları okurken kaşlarım kendiliğinden çatıldı içimde yükselen o tanıdık öfkeyi bastırmaya çalışmadım. Elimde tuttuğum eski resmi, sanki bir sırrı saklar gibi aceleyle torpidoya fırlattım. Bakışlarım telefonun ekranındaki o küstah kelimelere kilitlenmişken, koltuğun yanındaki silahımı kavradım. Metalin soğukluğu, avucumun içindeki sıcaklıkla buluşunca zihnim berraklaştı.
Mavi: Oyun oynamayı sevmem.
Mavi: Kim olduğunu kendin mi söylersin, yoksa Tanrı'n mı kulağıma fısıldasın?
Mesajı gönderir göndermek başımı hafifçe yana eğip dikiz aynasından ve yan camlardan dışarıyı taradım. Bir gölge, bir kıpırtı, bir nefes. Beni izlediğini biliyordum. Bir yerlerdeydi, nefesimi sayıyor, her hamlemi tartıyordu. Ama unuttuğu bir şey vardı. Ben av değil, avcıydım.
Dişlerimi sıkarak vitesi kavradım. Kim olduğunu bulduğumda, ona sadece ölümü değil bir yol silindirinin altında kalmanın o ağır, ezici ve geri dönüşü olmayan acısını tattırmaktan bir an bile çekinmeyecektim.
Direksiyonu sert bir hamleyle Yiğit’in evine doğru kırdım. Lastiklerin asfaltta çıkardığı çığlık, zihnimdeki gürültüyle yarışıyordu. Oraya gitme sebebim tekti. Şeyma’nın izini sürmek ve o karanlık sığınağını bulmak gerekiyordu.
Onu öldürmek istiyordum. Ama bu sadece canını almak gibi basit bir son olmamalıydı. Acının her türlüsünü tatmalı, nefes aldığına pişman olmalıydı. Yerlerde sürünürken, bedeninin her bir zerresinin ayrı ayrı çürüdüğünü, ruhunun parça parça yok olduğunu görmeliydim. Ölüm, onun için bir kurtuluş değil, sonsuz bir ızdırap zinciri olacaktı.
Geçmişimin kirli sayfalarına hakim olan en tehlikeli kişi oydu. Geri kalan herkes ya toprağın altında sessizliğe gömülmüş ya da sarsılmaz sadakatimin koruması altındaydı. Bir tek o, dışarıda bir yerlerde zehrini akıtmak için bekliyordu.
Şeyma hiçbir zaman o maskesinin arkasındaki kadar masum ya da nazik biri olmamıştı. O, kurbanının gözlerinin içine bakarak gülümseyen, işini en kusursuz ve en gizli şekilde bitiren soğukkanlı bir cellattı. Vahşetini zarafetinin ardına saklayan bir canavar...
Benden her şeyimi koparıp almıştı.
Daha da kötüsü o benden 'hiç kimse'mi, sığındığım tek limanı ve bir zamanlar sahip olduğum o masum çocuğu çalmıştı.
Direksiyonu sıkarken dudaklarımın arasından zehir gibi döküldü kelimeler "Başka kim mesaj atabilir ki?" Sesim, dar kabinin içinde öfkeli bir yankı bulmuştu. "Önce Gökhan’ı kopardı benden, şimdi de kalkmış beni tehdit ediyor. Geri zekalı!"
O, benim hayatımı iki farklı doğum gününe sığan iki büyük felaketle paramparça etmişti.
Benim doğum günümde bana ihaneti hediye etmişti ruhumu o gün öldürmüştü.
Gökhan’ın doğum gününde ise ona ölümü hediye etmişti hayatımın ışığını o gün söndürmüştü.
Arabayı binanın önünde sanki bir savaşa girercesine sertçe durdurdum. Kapıları hırsla kilitleyip, basamakları ikişer üçer çıkarak yukarı fırladım. Elimdeki anahtarı kilide sokarken içeride birinin, belki de o celladın beni beklediğini umuyordum ancak kapı açıldığında karşıma çıkan tek şey derin, tekinsiz bir sessizlikti.
Hızla üst kata yönelip Yiğit’in odasına daldım. Bu evin her köşesi hafızamda birer yara izi gibi kayıtlıydı nerede ne saklandığını, hangi gölgenin kime ait olduğunu biliyordum.
"İnsanların özel eşyalarını karıştırmayı sevmem" palavrasını sıkacak durumda değildim. Eğer söz konusu olan şüphelerimse, değil çekmeceleri, o evi temelinden sarsar, gerçeği tırnaklarımla kazıyarak çıkarırdım.
Çekmeceleri sertçe çekiyor, dolapları darmadağın ediyordum. Tam olarak neyi görmeyi umduğumu, hangi kanıtın beni Şeyma’ya götüreceğini bilmiyordum ama parmaklarım her eşyaya dokunduğunda sanki bir sırrın kapısını aralamaya çalışıyordum. Bir kağıt parçası, bir fotoğraf ya da o karanlık geçmişten bir iz...
Eşyaları hırsla karıştırırken parmaklarımın arasına takılan bir çerçeveyle aniden duraksadım. Bir aile fotoğrafıydı bu. Alparslan ve Yiğit, yan yana dizilmişler ortalarında duran, kırk beş yaşlarında, yüzünden iyilik okunan o tatlı kadının yanaklarına kocaman birer öpücük konduruyorlardı.
Fotoğraftaki o neşeli, samimi gülüşler bir an için odadaki havayı dondurdu. Çerçeveyi sanki elimi yakıyormuş gibi, neredeyse fırlatırcasına yerine bıraktım.
Kendine mükemmel, pürüzsüz bir hayat kurmuştu. Arkada bıraktıkları enkazı, unuttukları tüm o kanlı anıları hiçe sayarak kendine yeni bir aile kurgulamış olması kanıma dokunuyordu.
Ben de her sokak çocuğunun sıcak bir yuvası, başını yaslayacağı bir omuzu olsun isterdim bu benim en büyük hayalimdi. Ama benden ailemi, geleceğimi ve ruhumu söküp alan bu ikisinin, hiçbir şey olmamış gibi böylesine huzurlu bir aile tablosuna sahip olduklarını görmek sinir uçlarımı darma duman ediyordu. Onların mutluluğu, benim kimsesizliğimin en ağır bedeli gibiydi.
Dolabın derinliklerinde küçük, şık bir kutu çarptı gözüme. Elime alıp kapağını araladığımda, içinde kadife yastığa yerleştirilmiş, oldukça pahalı bir saatle karşılaştım. Saatin her bir kıvrımı, parlak yüzeyi ve ince işçiliği "servet" diye haykırıyordu.
Bu parlaklık, bizim çamurlu sokaklarımıza ve karanlık geçmişimize o kadar uzaktı ki bakarken sadece zenginliği değil, aramıza giren o aşılmaz uçurumu gördüm.
Saatin altındaki o küçük kağıt parçasını fark ettiğimde parmaklarım buz kesti. Özel hayatın gizliliği ya da etik kurallar şu an hepsi benim için tozlu birer masaldan ibaretti. Notu sertçe çekip aldım
"İyi ki doğdun Yiğit'im... ~Şeyma"
Dudaklarımda buruk, zehirli bir gülüş belirdi. "Kargo poşetini bile saklayacak kadar değer veriyorsun yani..." derken elim poşete gitti. Ancak üzerindeki tarihe gözüm çarptığında, o alaycı ifade yüzümde donup kaldı. Gözlerim yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı.
24 Kasım 2023.
Zihnimde bir deprem koptu. 24 Kasım mı? Şaka mıydı bu?
Ben kendi doğum günümü hiç bilmemiştim. Annemin beni bir çöp poşeti gibi sokağa fırlattığı o uğursuz tarihi kimse not etmemişti. Bu yüzden Gökhan’ın doğduğu günü kendi miladım saymış, onunla aynı gün doğmuşum gibi hayata tutunmuştum. Ama şimdi Yiğit mi? Gökhan’ın hayatını elinden alan bu adamın doğum günü, Gökhan ile aynı mıydı?
Kafamın içinde binlerce soru işareti birer kurşun gibi dolaşırken, poşeti ve notu titreyen ellerimle eski yerlerine bıraktım. Bir yandan "Yıl olarak da mı aynılar?" diye kendimi yiyordum. Bunu öğrenmek benim için sadece bir zaman meselesiydi.
Hırsla diğer çekmecelere saldırdım. Odayı adeta bir fırtına gibi talan ediyordum. Kitapların, defterlerin arasını altüst ederken aradığım şeyi buldum. Yiğit’in el yazısıyla dolu o telefon rehberi. Şeyma’nın numarasını bulma ümidiyle defteri masanın üzerine sertçe vurdum.
Sayfaları çevirdikçe karşılaştığım isim yığını karşısında gözlerimi devirmeden edemedim. "Hey maşallah!" diye mırıldandım öfkeyle. "Türkiye kız isim listesi gibi rehber yapmış şerefsiz."
Şeyma’ya giden yolun başka isimlerden de geçebileceğini biliyordum. Rehberde gördüğüm tüm 'Elif' isimlerini, her bir ihtimali değerlendirmek için tek tek kendi telefonuma kaydetmeye başladım. Parmaklarım ekranda hızla gezerken, kalbimdeki o 24 Kasım sancısı her saniye daha da büyüyordu.
İsimleri soyadlarıyla birlikte hırsla telefonuma geçirirken defteri masaya geri fırlattım. Buna rehber demek için bin şahit gerekirdi Türkiye’deki kız ismi çeşitliliğinin bu kadar geniş olduğunu ancak şu an, bu karman çorman sayfalar arasında fark ediyordum.
"Genel eve dönmüş mübarek, bu ne be!" diye mırıldandım çekmeceleri altüst etmeye devam ederken. Sonra birden duraksadım. "Bana ne lan genel ev olmasından? Ne hali varsa görsün," diye kendimi azarladım. Ona kızarken kendi kendime söylenmem, içimdeki o bitmek bilmeyen öfkenin beni nasıl bir deliye çevirdiğinin kanıtıydı.
Parmaklarımın ucuna bir fotoğraf daha takıldı. Bu kez karede hepsi vardı Şeyma tam ortada, o sahte neşesiyle duruyordu. Ateş, Can abime arkadan eşek kulağı yapmış, Yiğit ise sanki dünyanın en mutlu insanıymış gibi onlara bakıp gülüyordu. Dışarıdan bakıldığında sıcacık, eğlenceli bir dostluk karesiydi bu. Ama benim için? Benim için o fotoğraf, her bir karesine ihanet bulaşmış bir yalandan ibaretti.
En çok da Can abim Şeyma’nın bir hain olduğunu, o gün o ilacı kalbime kimin zerk ettiğini bile bile susmuştu. Sessizliğiyle o ihanete ortak olmuştu.
Resmi ters çevirdim, arkasındaki tarihe odaklandım.
25 Ekim 2021.
Daha her şeyin başında, belki de henüz kan dökülmüş ama dökülen kanı sadece ben görürken çekilmişti. Ya da belki de cellat, kurbanının yanında çoktan yerini almıştı da biz uyuyorduk.
O fotoğrafa, sanki bakışlarımla kağıdı yakabilirmişim gibi nefret dolu bir son bakış fırlatıp olduğu yere bıraktım. Rehberden aldığım o "kızlar korosu" listesini vakit kaybetmeden Boncuk’uma gönderdim altına da araştırmaya başlaması için "Bunları ayıkla, şüpheli olanı yak" komutunu düştüm. Silahımı kontrol ettim şarjörün o tok sesi, birazdan birilerinin canının yanacağının müziği gibiydi.
Ani bir kararla, evin duvarları sanki üzerime kusuyormuş gibi kendimi dışarı attım. Arabaya biner binmez ellerim direksiyona bir pençe gibi kenetlendi. Yiğit’i ararken kendimi sakin kalmaya zorluyordum ama içimde bir volkan değil, resmen bir atom bombası patlamak üzereydi.
Aslında hiç de sakin değildim.
Şu an tek eğlencem Yiğit'in kafasını asfalta sürtüp kıvılcım çıkartarak, neşeli bir oyun havası eşliğinde şehri turlamak olabilirdi. Bunu yapmamak için içimdeki deliyi zapt etmeye çalışıyordum.
Telefon açılır açılmaz nezaketi bagaja kilitledim. "Neredesin lan sen?" Sesim, bir sorgu odasındaki tek lamba kadar çıplak ve sertti.
Yiğit, bu ani baskınla devreleri yakmıştı. "Neredeyim lan ben?" diye tekrarladı şaşkınlıkla. Kendi koordinatlarını sorgulayacak kadar sersemlemişti.
"Geri zekalı, sana soruyorum! Neredesin?"
"He... Yanlış aradın falan sandım, Mavi... Sesin biraz şey... Ejderha gibi geliyor da."
"Kes sesini de nerede olduğunu öt!" diye kükredim. Sabrım, bitmek üzere olan bir mum gibi titriyordu.
"Dışarıdaydım Mavi," dediğinde kaşlarım şüpheyle yukarı kalktı. Bu it normalde Davut’ların dizinin dibinde uslu uslu oturmuyor muydu? Ne ara "dışarıların" adamı olmuştu?
"Konum atıyorum, gel. Gelirken de helvanı hangi fıstıklı istersin onu düşün!" dedim ve daha "Ama Mavi..." bile diyemeden telefonu suratına kapattım.
Direksiyonu hırsla çevirirken vitesi sanki birinin kolunu kırıyormuşum gibi sertçe ileri ittim. O konuma geldiğinde, ya bana Şeyma’yı verecekti ya da o meşhur "asfaltta şarkı söyleme" konserim tek kişilik izleyicisiyle başlayacaktı.
Direksiyonu kırarken gözlerimi yukarı diktim. "Allah'ım, hani ben senden öyle yatlar, katlar, mal mülk de istemedim," diye mırıldandım dişlerimin arasından. "Ama sanırım o 'mal' kısmını sen çok yüksek sesle ve yanlış anladın çünkü etrafım tescilli mallarla doldu! Para pul da istememiştim, sadece biraz huzur be. Çok mu şey istedik?"
Sakin olmak falan istemiyordum artık o gemi çoktan battı, içindeki kaptan da delirdi. Ben burada kor gibi yanıyorsam, onların o el ele tutuşup kurdukları sahte cenneti de tek bir kibritle küle çevirmeyi aklıma koymuştum.
Kendi evimin konumunu Yiğit’e gönderir göndermek telefonum sanki kucağımda patlamaya başladı. Üst üste aramalar, ardı arkası kesilmeyen mesaj bildirimleri... Ekran bir yanıp bir sönüyordu. Sinirle uzanıp telefonun sesini tamamen kıstım.
"Yok yani, cevap vermiyorsam vermeyeceğimdir, bunu anlamak için müneccim olmaya gerek yok!" diye bağırdım boş koltuğa. "Kırk yaşındaki kadınlara yanak öptürüp fotoğraf çekilmeyi biliyor, aile kurmayı biliyor ama görgü kurallarından haberi yok! Cevap gelmiyorsa darlanmaz lan insan! Öğretmek farz oldu anasını satayım, eğitim şart."
Gaza daha sert yüklendim. Yiğit o kapıya geldiğinde, ona sadece Şeyma’yı sormayacaktım nezaket, görgü ve "Mavi sinirliyken kaçış yolları" üzerine uygulamalı, bol aksiyonlu bir ders verecektim.
Kapının önüne geldiğimde onu tam orada, sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi dikilirken gördüm. Görmemle silahı kılıfından çekip burnuna dayamam bir oldu. Bakışlarımla onu yerin yedi kat dibine gömerken, diğer elimle sürgülü kapının kumandasına hırsla bastım. Metal kapı gıcırdayarak açılırken sesim buz gibiydi. "İçeri gir!"
Şu an ikimizin de asker olması, aynı yemini etmiş olmamız zerre umurumda değildi. Benim için şu an o sadece bir hedefti.
Yiğit, yüzündeki o sinir bozucu anlam verememe ifadesiyle bana bakıyordu. Sessiz kalması tepemi attırdı. Susturucu takılı silahımın ucunu yere çevirip ayağının hemen dibine, tozu dumana katan bir mermi gönderdim. Refleksle kendi silahına uzandı ama ben ondan önce davranıp namluyu doğrudan elindeki silaha nişan aldım.
"Vururum!" dedim, sesimdeki netlikte en ufak bir tereddüt yoktu.
Hâlâ dalga geçtiğimi, bunun bir çeşit "Mavi usulü şaka" olduğunu sanıyor olacak ki o meşhur, pişkin gülüşünü yerleştirdi suratına. "Senin bir bakışın beni bin kere öldürür de," dedi, sesi sanki bir Yeşilçam filminden fırlamış gibiydi. "Ben senin saçının bir teline kıyıp da Azrail'e 'gel işini yap' diyemem be gülüm..."
Yüzümü tiksintiyle buruşturdum. İçimden bir ses "Al işte, tut şunun kafasını, dolap kapağının arasına sok; pekmezi akana kadar açıp açıp kapat kapıyı," diyordu. Romantizm anlayışına tükürdüğümün herifi, tam zamanını bulmuştu.
"Gülüm mü?" diye tısladım dişlerimin arasından öfkemden resmen havaya elektrik yayılıyordu. "Yiğit, yemin ediyorum Azrail’le arana girmem, bizzat VIP randevunu ben ayarlarım! İçeri geç yoksa saçının teline değil, doğrudan o boş kafatasının tam ortasına kıyacağım! Sabahtan beri seni ve o yediğin haltları düşünmekten kafayı yedim zaten!"
Yiğit, sanki az önce ayağının dibine ateş eden ben değilmişim gibi, yüzünde o iflah olmaz, aptal tebessümle bana bakmaya devam etti. "Beni düşünmekten mi?" dedi, sesi bir anda bulutların üzerindeymiş gibi yumuşadı. "Vay be... Sonunda o ulaşılmaz aklında kendime kalıcı bir yer edinebildim mi yani?"
Gözlerimi devirdim ama artık yuvalarından çıkacaklardı. Yok, bu çocuk cidden tescilli maldı hani IQ testi yapsalar sonuç "hata" verirdi.
"Ha da çok başardın, sorma!" dedim, sesimdeki kinayeyi anlamasını umarak. O kadar maldı ki belki bunu da anlamaya bilirdi. "Öyle bir yer edindin ki, şu an zihnimde seni kaç farklı şekilde imha edebileceğimin simülasyonunu yapıyorum!"
Yiğit, istifini bozmadan bir adım daha attı. "Anlat bakayım. Neler düşünüyorsun hakkımda? Meraklandım bak şimdi."
Daha fazla dayanamadım. Sabrımın son kırıntısı da o an havaya uçtu.
"Ebenin yürüdüğü yolları sana sokmayı düşünüyorum amip!" diye kükredim. "Hâlâ gelmiş 'neler düşünüyorsun' diyor. Ulan senin hücrelerin bölünürken beynin dışarıda mı kaldı? İçeri gir diyorum sana!"
En sonunda, ne yaparsa yapsın damarıma basamayacağını ya da bu durumun bir şaka olmadığını anlamış olacak ki, o gevşek ifade yüzünden bir anda silinip gitti. Şakacı maskesi düşmüş, altından o keskin ve buz gibi yeşil gözleri çıkmıştı. Bakışlarını doğrudan gözlerime dikti.
"İndir artık şu silahı Mavi," dedi, sesi bu kez emreder gibi ama yorgun çıkmıştı.
"Götüne sokayım, o zaman otomatik olarak indirmiş olacağım!" diye tersledim onu. Sabrım, bitmek üzere olan bir kredinin son kuruşu gibiydi.
"Lan ne istiyorsun benden?" diye çıkıştı, sonunda o da patlama noktasına gelmişti.
"Sen gerçekten mal mısın? Yoksa taklit mi yapıyorsun?" diye bağırdım suratına doğru. "Sabahtan beri 'içeri geç' diyorum, diktin beni buraya izbandut gibi! Mahalleliye bedava aksiyon filmi mi izleteceksin?"
En sonunda el mahkum, söylene söylene içeri adım attı. Arkasından bir gölge gibi süzüldüm. evin içine girer girmez kapıyı ayağımla sertçe çarparak kapattım. Daha ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, tüm öfkemi bacağımda toplayıp diz kapağının arkasına sert bir tekme savurdum.
Yiğit, hazırlıksız yakalanmanın etkisiyle bir külçe gibi dizlerinin üzerine çöktü. Acıyla bir inilti çıkardı ama kalkmasına izin vermeye niyetim yoktu. Botumun tabanını bacağına, tam o sızlayan noktaya sertçe bastırıp bütün ağırlığımı verdim.
"Şimdi," dedim, silahın namlusunu ensesine soğuk bir öpücük gibi dayayarak. "O yeşil gözlerini devirmeden, o koca ağzını sadece doğruyu söylemek için açacaksın. Yoksa seni bu parkelere tek parça halinde gömerim!"
"Sen iyice delirdin he," dedi Yiğit, sesi dizlerinin üzerine çökmüş olmasına rağmen hala o sinir bozucu dikbaşlılığı taşıyordu. Korkmamış gibi yapmaya çalışıyordu ama ensesindeki namlunun soğukluğunu iliklerinde hissettiğine emindim. "Dağda kurşunun önüne atladın ben yaşayayım diye, şimdi gelmiş enseme silah dayıyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu Mavi?"
"Kes lan sesini amip!" diye kükredim.
Elimi hırsla saçlarına daldırıp başını geriye doğru sertçe çektim. Yüzünü yüzüme bakmaya zorladım. Üzerine öyle bir eğildim ki, nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Aramızda oluşan o tehlikeli yakınlık, normal bir insanın kalbini durduracak cinstendi ama benim için şu an o sadece bilgi sızdırılması gereken bir kaynaktı. Gözlerimi, onun o şaşkın yeşillerine bir bıçak gibi sapladım.
"Bana bak Yiğit," dedim, sesim fırtına öncesi sessizlik kadar alçak ama bir o kadar da yıkıcıydı. "Dağda seni kurtarmam, bugün seni öldürmeyeceğim anlamına gelmez. O gün borcumuzu ödedik, bugün hesap kesme günü." Dişlerimi sıkarak sordum. "Elif iti nerede?"
Bakışlarımda en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu. "Şeyma’nın, o celladın yanındaki gölgesi nerede? O numaralar, o listeler... Hangi delikte saklanıyor o kadın? Öt yoksa bu yakınlık senin sonun olur!"
Yiğit kısa bir an duraksadı, adem elması hızla aşağı yukarı hareket etti. Bakışları gayriihtiyari dudaklarıma kaydı, orada bir saniye asılı kaldıktan sonra yeniden benim o öfkeden kararmış mor gözlerime tırmandı. Aramızdaki bu mesafe, bir itiraf için mi yoksa bir infaz için mi daha uygundu, kestirmek zordu.

(Sonu okumadan geçtiğiniz için Buraya bırakım bariii
Yorum sınırı - 50)
"Neden soruyorsun?" diye mırıldandı, sesi ilk kez bu kadar alçak ve pürüzlü çıkmıştı.
"Çok özledim, öpmeye gideceğim!" dedim, sesime iğrenç bir alay katarak. Az önce bakışlarının dudaklarımda dolanması midemi bulandırmıştı ama şu an bunu dert edecek lüksüm yoktu. Tek isteğim, o kafasını arkasındaki duvara sertçe vurup içinde kalan son iki beyin hücresini de birbirine çarptırmaktı.
"Mavi... Beni öldürmeye kalkacak, enseme silah dayayacak kadar önemli ne var bu Şeyma'da?" diye sordu. Gözlerinde ilk kez gerçek bir merak ve belki de o çok korktuğu kıskançlığın gölgesi vardı.
"Sana ne!" diye kükredim, saçlarını daha da sert kavrayarak. Boynu ters bir açıda kalmıştı, canının yandığını biliyordum ama bu benim için sadece bir motivasyon kaynağıydı. "Sana hesap mı vereceğim lan ben? Nerede olduğunu söyle! O Elif maskeli yılan hangi delikte, hemen öt!"
Elimdeki silahın namlusunu ensesine biraz daha gömdüm. "Sabrımı, o meşhur rehberindeki kız isimleri gibi tek tek tüketme Yiğit. Sonuçları senin için pek 'gülüm' tadında olmayacak."
Yiğit’in bakışları derinleşti, elimdeki silahın üzerini kendi eliyle sıkıca kavradı. Ölümle burun buruna gelmek onu korkutmuyor, aksine garip bir teslimiyete sürüklüyordu. "Öldürebilirsin," dedi sesi gram titremeyerek. "Mesleğinden de olmazsın raporuna 'intihar etti' yazar geçersin. Benim için sorun değil."
Gözlerim kısıldı, içimdeki öfke yerini soğuk bir iğrenmeye bıraktı. Elini elimin üzerinden itip geriye doğru bir adım attım. "Onu koruyacak kadar seviyorsun demek ki..." dedim, sesimdeki hayal kırıklığı bile bir silah kadar keskindi. "Kendi canını onun sessizliği için feda edecek kadar."
"Evet," dedi Yiğit, gözlerimin içine bakarak. O kadar net söylemişti ki, bu 'evet' kalbime atılan bir mermi gibiydi.
"Peki..." dedim. Dudaklarımda korkunç, hissiz bir gülümseme belirdi. Aradaki mesafeyi açıp onun müdahale edemeyeceği kadar uzaklaştığım anda, elimdeki silahı hiç tereddüt etmeden kendi şakağıma dayadım. Silahın soğuk namlusu tenime değdiğinde gözlerimi onunkilere diktim. "Peki, beni de koruyacak kadar seviyor musun?"
Yiğit’in yüzündeki o sarsılmaz ifade bir saniye içinde yerle bir oldu. Göz bebekleri korkuyla büyüdü, rengi kireç gibi soldu. Namlunun ucundaki can benimkiydi ve o canı çekip almam bir tetiğe basmama bakıyordu.
"Mavi, yapma..." dedi, sesi bu sefer derinden gelen bir hırıltı gibiydi. Eli boşlukta kaldı, bir adım atmak istedi ama tetiğe basmamdan korktuğu için olduğu yere çivilendi.
"Şeyma’nın yeri mi, yoksa benim beynimin bu duvara dağılması mı Yiğit?" diye sordum. Parmağım tetiğin üzerinde hafifçe oynadı. "Seçimini yap. Bakalım senin 'sevgini' hangimiz daha çok hak ediyoruz?"
Odadaki sessizlik, saatin tik takları gibi değil, bir bombanın son saniyeleri gibi kulak tırmalıyordu. Yiğit’in gözlerindeki o kendine güvenen, şakacı adam gitmiş yerine çaresizliğin en saf hali gelmişti.
Biliyordu. Benim bu tetiği çekmek için binlerce sebebim olduğunu, her gece yastığa başımı koyduğumda zihnimde kaç kez intihar provası yaptığımı biliyordu. Sevdiğim tek insan toprağın altındayken, benim bu dünyada bir gölge gibi dolaşmaktan yorulduğumu her nefesimde ölmek için Allah’a nasıl yakardığımı en iyi o biliyordu.
Onun için ölüm bir ihtimaldi, benim içinse çoktan gecikmiş bir randevuydu.
Ben artık yaşamak istemiyordum ki.
"Mavi, indir şunu..." dedi, ellerini yavaşça havaya kaldırırken. Sesindeki o titreme, hayatı boyunca girdiği hiçbir çatışmada olmamıştı. "Yapma... Yalvarırım yapma."
"Neden?" dedim, sesim o kadar ruhsuz çıkmıştı ki ben bile kendi sesimden ürktüm. Gözlerimdeki buz kütlesi onunkileri donduracak kadar soğuktu. "Neden yapmayayım Yiğit? Ben o gün 'yapma' diye feryat ederken, o cellat beni dinlemiş miydi? Ruhum parça parça sökülürken dönüp arkasına bakmış mıydı?"
Parmağımı tetiğin üzerinde biraz daha gerdim. Metalin o gıcırtısı odada yankılandı.
"Peki ya sen?" diye devam ettim, dişlerimi sıkarak. "Ben sana yardım çığlıkları atarken, ben gözlerinin önünde eriyip giderken sen beni dinledin mi? Şimdi karşıma geçmiş 'yapma' diyorsun. Söylesene, senin 'yapma' demenin bende bir karşılığı var mı artık?"
Yiğit bir adım atmaya yeltendi ama silahın namlusunu şakağıma daha sert bastırdığımda olduğu yere çivilendi. Gözlerinden bir damla yaş süzülmek üzereydi.
"Bana Şeyma’nın yerini ver Yiğit," dedim fısıltıyla. "Yoksa bugün Gökhan’ın yanına gidişimi, en ön sıradan izleyeceksin. Karar ver o mu yaşasın, ben mi öleyim?"
İnsan nefret etmediği sürece birinin karşısında ölmesini istemezdi.
Yada vaz geçtim isterdi. O Gökhan'ın ölümünü en önden izleyenlerden biriydi.
Odadaki hava bir anda vakumlanmış gibi boşaldı. Ruhsuz tebessümüm, Yiğit’in suratına bir tokat gibi çarptı. On yaşındaki o çocuğun, sevdiği adamın can verişini izleyen o küçük kızın karanlığı çöktü odaya.
"Ben Gökhan’ın ölümünü on yaşında izledim," dedim, sesim mezar sessizliğinden daha derindi. "Kandaki o metalik kokuyu, son nefesin o hırıltısını... Hepsini ezberledim. Şimdi sıra sana gelsin ister misin Yiğit? Bu sefer de sen izle. Bakalım benim kadar dayanıklı çıkacak mısın?"
Tetiği ezmeye başladım. Metalin o milimetrik hareketi, Yiğit’in hayatındaki en uzun saniyeydi. Gözlerindeki o sarsılmaz asker, o an diz çöktü. Korku, gururunu ve sadakatini bir saniyede yuttu.
"Gümüşlük, Karayel Sokak, 14 numara!" (1) diye bağırdı bir anda. Sesi odanın duvarlarında yankılanırken elleri zapt edemediği bir titremeyle havada asılı kaldı. "Tamam! Lanet olsun, tamam! Söyledim işte, indir o silahı Mavi! Lütfen..."
Silahı şakağımdan yavaşça indirdim ama namluyu hâlâ ona doğrultmaya devam ettim. Adresi zihnime kazımıştım. Oraya gidecektim. O eve, o sokağa ve o cellada...
"Sonunda doğru yolu buldun Yiğit," dedim soğuk bir zaferle. Gözlerindeki yıkımı izlemek bana zerre acıma hissi vermiyordu. "Keşke bu kadar 'romantik' takılmadan önce dürüst olsaydın. Boşuna adrenalin salgılatmazdın ikimize de."
Botlarımı bacağından çektim ve kapıya doğru geri geri yürümeye başladım. "Şimdi," dedim, kapı kolunu tutarken. "Sakın arkamdan gelme. Sakın onu aramaya kalkma. Eğer oraya gittiğimde karşımda senden bir iz görürsem, bu sefer silahı kendi kafama değil, seninkine dayarım. Ve emin ol, o zaman bu kadar çok konuşmam. Bilirsin ben konuşmayı da sevmem." sonra durdum ve ekledim. "Tehdit ve küfürlero saymazsak."
Arabanın kapısını neredeyse menteşelerinden ayıracak kadar hırsla çarptım. Lastikler asfalta küfür eder gibi bir çığlık kopardı. gazı sonuna kadar kökledim. Adrenalinden ellerim titriyordu ama bu korkudan değil, o kadının boğazını sıkma isteğindendi.
Telefonu hırsla tutacağa yerleştirip, o her kimse, her şeyi başlatan o "bilinmeyen" numaranın üzerine tıkladım. Ses kaydı butonuna bastığım an sesim mezar gibi soğuk, bir o kadar da zehirliydi.
"İşte sizin o bok çukuruna çevirdiğiniz hayatı, ben tek başıma düzeltmeye çalışıyorum lan!" diye başladım, her kelimeyi karşımdakinin suratına tükürür gibi. "Ama bir şeyi unutmuşsunuz ben intikam almayı da, o intikamda adam yakmayı da çok severim."
Aynadaki yansımama baktım. gözlerimdeki o delilik, kendi ruhumu bile ürkütecek seviyedeydi. Dudaklarıma o psikopat, çarpık tebessümü yerleştirdim.
"Beni yıkabileceğini sanıyorsun, değil mi? Ulan geri zekalı, ben zaten harabeyim! Ben zaten bitmişim! Ama senin bilmediğin bir şey var. Bu harabenin yangını seni çok fena yakar. Ben yanarken yanında kimi götüreceğimi çok iyi biliyorum."
Kaydı durdurdum ama parmağım "gönder" butonuna gitmedi. "Siktir ordan," diye mırıldandım vitese hırsla vururken. "Şimdi bunu gönderirsem o it sürüsü hemen ayağa kalkar, o yılan Şeyma’ya haber uçurur. Önce o eve gireceğim, o kadının o sahte suratını dağıtacağım, sonra bu kaydı sizin sülalenize dinleteceğim."
O bilinmeyen numaranın arkasındaki piç her kimse, dünyaya tek bir yararı yoktu. Ama bugün o hesap kapanacaktı.
"Bekle beni Şeyma... Geliyorum ve o 'Elif' maskeni senin suratına çivilemeye yeminliyim!"
Arabayı evin önünde resmen asfalta gömerek durdurdum. Hiç nezaket falan beklemeyen varsa tamamem aptallıktı.
Ulan sokakta büyümüş kızdan nezaketi beklenir?
Kapının kilidine tek el ateş edip metalin parçalanma sesiyle içeri daldım. Silahım havada, parmağım tetikte, ruhum ise çoktan firar etmişti.
"Elif..." diye seslendim, sesim evin boş koridorlarında zehirli bir sarmaşık gibi yayıldı. Yüzümde, görenin kanını donduracak türden bir gülümseme vardı. "Bak kim geldi? Can kardeşin! Hani şu hayatını siktiklerin varya, heh işte onların başkanı geldi!"
Evin koridorları, dışarıdaki hayatın pisliğine inat, hastane titizliğinde bir beyazlığa bürünmüştü. Her adımımda botlarımın bıraktığı çamur izleri, o pahalı mermerlerin üzerinde sanki birer günah gibi parlıyordu.
Evin içindeki o ağır sessizlik tepemi attırıyordu. Yalandan dudaklarımı büzüp, sanki çok üzülmüşüm gibi evin içinde gezinmeye başladım. "Ops... Çok üzülüyorum ama böyle köşe kapmaca oynayınca. İnsan kardeşine, o çok sevdiği yoldaşına sarılmaya gelmez mi? Gel yavrum, gel... Seni o şefkatli kollarıma alacağım, kemiklerini tek tek kırana kadar bırakmayacağım, gel!"
Oturma odasına kafamı uzattığımda, devasa kadife koltukların o kusursuz simetrisi midemi bulandırdı. Odada ağır bir vanilya ve pahalı temizlik malzemesi kokusu vardı sanki buradaki her şey, işlenen cinayetlerin izini örtmek için yıkanmıştı. Duvarda asılı duran, hiçbir anlam ifade etmeyen o soyut tablolar bana bakıp dalga geçiyor gibiydi. Silahımın namlusunu o tablolardan birine sürterek geçtim. "Elma dersem çık, armut dersem çıkma!" dedim, sesimdeki soğukluk odayı dondurmaya yeterdi. "Yani canını seviyorsan elma, sevmiyorsan armut. Seçim senin ama biliyorsun, ben meyve tabağı hazırlamaya değil, senin cenazeni kaldırmaya geldim."
Koridordaki diğer odaya geçerken, zihnimdeki o uğultuya uygun bir şarkı mırıldanmaya başladım. Sesim çatallı ve tekinsiz çıkıyordu. "Bir şey diyeceğim ama aramızda kalsın..." dedim, şarkının tam ortasından dalarak. Odanın her köşesini silahın namlusuyla kontrol ediyordum. "Zaten istesen de anlatamazsın!"
Odanın ortasında durup boşluğa doğru gülümsedim. "Kimseye söyleme sakın... Bak deliyim ben, tescilliyim, raporluyum! Elimde silah, kalbimde enkazla geldim."
Cevap gelmeyince duraksadım, kaşlarımı çattım. "Şarkıyı mı beğenmedin ya? O kadar mı kötü sesim? Ayıp ediyorsun ama Şeyma... Bak, senin için özel repertuvar (2) hazırladım, finalde 'Ölürüm Türkiyem' değil, 'Ölürsün Şeyma'm' çalacak! Sana özel besteledim bebeğim."
Hırsla yandaki odaya geçerken bağırdım. "Saklan bakalım sürtük! Eninde sonunda o delikten çıkacaksın ve o zaman sana şarkı değil, ağıt yaktıracağım!"
İçeri girdiğimde gözlerim devasa, ipek çarşaflı yatağa takıldı. Her şey o kadar düzenli, o kadar pürüzsüzdü ki sanki bu yatakta bir insan değil de bir heykel uyuyordu. Aynalı gardıroptaki yansımamla göz göze geldim. saçlarım dağılmış, gözlerimdeki o mor halkalar derinleşmişti. Ben bir enkaza dönmüşken, onun bu şaşaalı dünyası sinir uçlarımı birer birer kopardı.
"Tabii sen her zaman zevksiz olan taraftaydın," dedim, sesim gardırobun kapaklarına çarpan bir fısıltı gibi odada yayıldı. Botlarımın o tok sesini bilerek mermere vura vura yaklaştım. Kaçacak yeri olmadığını bilmenin verdiği o sadistik zevkle her adımımı ağırlaştırdım. "Şimdi sen o yeni nesil şarkı dedikleri, ruhu çekilmiş zımbırtıları dinliyorsundur. Ne bilesin böyle bir şaheseri? Ne anlarsın Dolu Kadehi Ters Tut’tan?"
Kapağı tek bir hırsla, sanki bir canavarın ağzını açar gibi savurdum. Elif -ya da o her ne boksa- karşımda kıyafetlerin arasına büzülmüş, bir fare gibi titriyordu. Daha nefes almasına fırsat vermeden silahın namlusunu şakağına, kemiğine geçecek kadar sertçe bastırdım.
Yüzümde, cehennemden fırlamış bir çocuğun masumiyetiyle parlayan o korkunç gülümseme vardı. "Sobe," dedim fısıltıyla. "Bak, kardeşin seni yakaladı. Hem de en sevdiğin oyunda."
"Ma..." diye başlayacak oldu, dudakları titredi. Bakışlarımdaki o saf nefretle onu susturdum. İşaret parmağımı, o yalanlarla kirlenmiş dudaklarının üzerine bastırıp hafifçe bastırdım.
"Şşş..." dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. Şarkıya tam da o can alıcı yerinden devam ettim. Kulağına doğru eğildim, nefesim saçlarını yalayıp geçerken sesim bir celladın şarkısı gibiydi. "Vurdum kafatasına öldü, kaldı... Meğer az canı varmış, zavallı..."
Duraksadım, silahın ucunu biraz daha bastırdım şakağına. "Bana ne be, kaçsaymış! Masumum ben..."
Tam o anda, içimdeki o dizginleyemediğim vahşi dürtüyle kolunu öyle bir kavradım ki, parmaklarımın etine geçtiğini hissettim. Elif’in acı dolu çığlığı odanın lüks duvarlarında yankılandığı an, elimdeki silahın kabzasını bütün gücümle o kusursuz kafasına indirdim.
Metal kemiğe çarptığında çıkan o tok ses, benim için şarkının en güzel notasıydı.
Elif, ipek çarşafların üzerine, oradan da yere bir çuval gibi yığıldı. Baygın bedenine yukarıdan tiksinerek baktım. Kanı, o pahalı parkelerin üzerinde yavaşça süzülmeye başlıyordu.
"Tı tı tı..." dedim, başımı iki yana sallayarak. "Ne kadar da saygısız bir durum bu. Ben sana burada Dolu Kadehi Ters Tut gibi mükemmel bir sanat eseri icra edeyim, sen gelmiş benim performansımı çığlıklarınla böl. Hiç yakıştı mı senin o asil duruşuna?"
Silahı belime takarken eğilip saçlarından tuttum ve onu sürükleyerek odanın ortasına çektim. "Hadi bakalım Şeyma hanım. Şimdi sıra asıl konsere geldi. Ama bu sefer nakaratı sen söyleyeceksin."
Kafasına yediği darbeyle bir paçavra gibi yığılan bedeni kucağıma aldım. "Ulan şuna bak, kemikleri elime batıyor," diye homurdandım merdivenlerden aşağı inerken. "Yemek de vermiyorlar herhalde bu ite. Teşkilatın paraları nereye gidiyor Şeymacığım? Hepsi o sahte kimliklerine, botokslarına mı gitti? Tı tı tı... Yazık, vatan hainliği de karın doyurmuyormuş demek ki."
Evin kapısından çıkıp arabaya yöneldiğimde, onu arka koltuğa resmen bir çöp poşeti fırlatır gibi savurdum. Kafası kapı eşiğine "küt" diye çarptığında yüzümde sahte bir endişe belirdi.
"Ops! Acımadı umarım canım benim," dedim, sesimdeki alay okyanusları tuzlu bırakacak cinstendi. "Ablamın canını yakmak istemem ne de olsa. Ben senin için o kadar fedakarlık yapayım, seni cehenneme bizzat kendi arabamla götüreyim, bir de konforundan mı olacaksın? Ayıp bana!"
Arabanın bagajını hırsla açıp o meşhur, kalın halatımı kavradım. Tekrar arka koltuğa döndüğümde Şeyma hala rüyalar aleminde, muhtemelen Gökhan’ı nasıl vurduğunun hayaliyle meşguldü. Halatı kollarının etrafına dolarken, kan akışını kesecek kadar sertçe asıldım.
"Şimdi seni öyle bir bağlayacağım ki," diye fısıldadım kulağına doğru, "kurtulmaya çalıştıkça eklemlerin orkestra gibi çıtırdamaya başlayacak. Kolların vücuduna o kadar yabancılaşacak ki, uyandığında 'Bunlar benim mi yoksa yedek parça mı?' diye soracaksın kendine."
Düğümü son bir hınçla sıktım. "Bak Şeyma, seni o kadar güzel şekillerde yok edeceğim ki, Azrail bile yanıma gelip 'Mavi abla, bu kadarı benim de aklıma gelmemişti, telif hakkı isterim' diyecek. Senin o yalanlarla dolu dilini, senin o ihanet kokan parmaklarını tek tek... Neyse, sürprizini bozmayayım şimdi."
Arabanın kapısını "bam" diye kapatıp şoför koltuğuna geçtim. Aynadan arkadaki paketlenmiş yılana baktım ve motoru kükrettim.
"Kemerini bağlamana gerek yok hayatım," dedim gaza yüklenirken. "Yani şanslıysan ikimiz bir kaza yapar geberir gideriz. Senin gibi itlerin payına sadece toprağın altındaki o daracık rezidanslar düşer."
Arabanın dikiz aynasından arkadaki pakete, yani Şeyma’ya baktım. Acıyla inleyip o bitik sesiyle fısıldadı. "Seni öldüreceğim..."
"He aynen kardeşim, kesin yaparsın ondan," dedim, sanki bana yarınki hava durumunu sormuş gibi bir rahatlıkla. "Sen bir ara Komedi Show falan çek, ciddiyim. Bu vizyonsuzlukla anca milleti güldürürsün. Öldürecekmiş... Ulan sen daha kendi kollarını hissetmiyorsun, neyin kafasındasın? Müptezel!"
Arkadaki hırıltılı ses bu sefer daha cılız çıktı. "Aptal... Sen nasıl askersin? Bir sivili kaçırıyorsun, bu yaptıklarının hesabını vereceksin."
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum ama yüzümdeki o ürkütücü sırıtış kulaklarıma kadar vardı. "Bak hele bak, hukuk profesörü kesildi başıma sürtük! Ulan senin neren sivil? İçine vatan haini kaçmış bir yılansın sen. Dağdaki itleri mermiyle, vatandaki itleri de böyle paketleyerek temizlemek lazım ne de olsa hijyen önemli. Ben sadece ortalığı dezenfekte ediyorum."
"Ruh hastası..." diye inledi bu sefer, sesi nefret doluydu.
"Ooo, iltifatın için müteşekkirim bebeğim!" dedim, elimle havaya hayali bir öpücük atarak. "Ruhum o kadar hasta ki, senin Azrail’in bile yanında staj yapar. Bak, ruhumun röntgenini çekseler içinde sadece senin mezar taşın çıkar, öyle bir adanmışlık benimkisi. Hastayım evet, sana çok pis hastayım ama merak etme, birazdan seni 'iyileştireceğim'!"
Gaza biraz daha yüklendim. Yol kenarındaki ağaçlar birer film şeridi gibi akıp giderken, içimdeki o karanlık orkestra en gürültülü şarkısını çalıyordu.
"Şikayet etme Şeymacığım," dedim neşeyle vitesi değiştirirken. "Normalde bu kadar özel bir VIP hizmeti kimseye vermem. Seni öyle bir yere götürüyorum ki, orada ne 'sivil hakları' geçer ne de 'insan hakları'. Orada sadece benim isagım geçiyor. Ve spoiler vereyim mi? Benim insafım bugün yıllık izne çıktı!"
"Sana insan dediğim için sakın kendini insan falan sanma bu arada," dedim, sesimdeki iğrelti arabanın içindeki havayı bile kirletiyordu. "Ağız alışkanlığı işte, yoksa senin türünün literatürdeki karşılığı belli de, telaffuz edip dilimi kirletmek istemiyorum."
Şeyma, arkada can havliyle debelenirken hırçın bir sesle çıkıştı. "Ne istiyorsun lan benden? Derdin ne senin?"
Dikiz aynasından gözlerine bir bıçak gibi baktım. "Çok bir şey değil canım, mütevazı bir isteğim var:. Benim her gece uykularımı haram eden o acıyı, senin her zerrende, her hücrende iliklerine kadar hissederek gebermeni istiyorum. Çok mu yani? Alt tarafı birazcık 'eşitlik' istiyorum."
"Seni şikayet edersem ne olur biliyor musun?" dedi, hala elindeki o son kozun işe yarayacağını sanan bir aptal gibi. "Mahvolursun! O üniformayı rüyanda bile göremezsin!"
Gülmemi engelleyemedim ama bu neşeli bir gülüş değil, bir kıyamet senfonisiydi. "Sen bir terörist için biraz fazla konuşmuyor musun ya? Çenen yorulmadı mı vatan haini it?"
İşimi sağlama almadan adım atar mıydım? Asla. Bu sürtük, vatan topraklarına sızmış bir parazitten fazlası değildi. Belgeler aylar öncesinden hazırlanmış, "gizli görev" kılıfı çoktan dikilmişti. Dosyasındaki o kırmızı mühür, onun bu dünyadan silinmesi için verilen vizenin ta kendisiydi.
"Yiğit'in gelip seni bu bok çukurundan kurtaracağını falan hayal ediyorsan, o hayali şimdi rulo yapıp götüne yani ait olduğu yere sok tatlım," dedim, vitesi hırsla büyüterek. "Yiğit şu an kendi derdinde. Ayrıca, her bokunu bildiğim biri için fazla özgüvenli konuşuyorsun sen. Senin yediğin o gizli naneleri, o yılan gibi süzüldüğün delikleri tek tek ezberledim ben."
Kafamı hafifçe yana yatırıp ekledim "Seni şikayet edecek bir merciin (3) olmayacak Şeyma. Çünkü sen, resmi kayıtlara göre zaten hiç var olmamış olacaksın. Ama benim kayıtlarımda... Ah, benim kayıtlarımda senin için çok özel bir sayfa ayrıldı. Kanla yazılacak, çığlıkla bitirilecek bir sayfa.
Şeyma arkada hala "Hukuk, adalet, Yiğit..." diye sayıklayınca, en sonunda tepemdeki o son sağlam tel de koptu. Arabayı aniden sağa çekip lastikleri ağlatarak durdum. Koltukta öyle bir hışımla arkaya döndüm ki, boynum çıtırdadı ama umurumda değildi.
"Ulan!" diye kükredim, gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi. "Hâlâ konuşuyor ya! Senin o cibiliyetini, zürriyetini, yedi göbek sülaleni silsile yoluyla sıraya dizer, her birine ayrı makamda sikerim geri zekalı! Sen ne anlatıyorsun lan bana?"
Şeyma korkuyla geri çekilmeye çalışırken ben vites artırarak devam ettim. "Senin o olmayan onurunun haysiyetinin koordinatlarını sikeyim ben! Tipini sıfatını, o sahte gülüşünü, o yılan dilli ağzının içindeki her bir dişi tek tek söker, tespih tanesi diye senin o vatan haini babanın boynuna dolarım! Ulan senin dünyaya geliş amacın, milletin sabrını test edip cehennemdeki odun ihtiyacını karşılamak mı? Senin gen haritandaki o yamuk hücreleri, o çapraz kromozomlarını teker teker ayıklar, her birini ayrı bir lağım çukurunda siktiririm!"
Bir an nefes almak için durdum ama hırsım geçmemişti. Parmağımı burnuna kadar uzattım. "Bana bak, senin o geçmişini, geleceğini, şimdiki zamanını senin o karakterinin kırıntılarını blenderdan geçirir, içine asit döküp sana içiririm! Seni öyle bir şikayet ederim ki, Azrail bile 'Abla valla ben bu dosyaya bakmam, bu kadın gıybetten ve hainlikten emekli olmuş' der. Senin o yediğin ekmeğin buğdayını eken çiftçinin traktör lastiğine kadar söverim, anladın mı beni? Sus yoksa o dillerini düğüm yapar, ensenden dışarı çıkarırım!"
Şeyma’nın gözleri korkudan faltaşı gibi açılmış, nutku tutulmuştu. Önüme dönüp gaza tekrar çöktüm.
"Ruh hastasıymış. Ayıp ediyorsun, ben ruh hastası değilim ben ruhunun kanseriyim lan senin! Metastaz (4) yapacağım her yerine, kemirip bitireceğim seni!"
Önüme dönüp direksiyonu adeta Şeyma’nın boğazını sıkıyormuşum gibi kavradım ama hırsım geçmiyordu. Kendi kendime, dişlerimin arasından tıslayarak söylenmeye devam ettim.
"Hâlâ bakıyor ya... Ulan senin o sülalendeki bütün genetik mirası, o kromozomlarının birbirine bağlandığı noktaları sikeyim ben! Senin gibi bir hatanın bu dünyaya fırlatılmasına sebep olan o tesadüfün istatistik hesabına tüküreyim!"
Vitesi öyle bir hırsla değiştirdim ki şanzıman ağladı. "Bir de 'sivil' diyor... Ulan senin o vatan haini ciğerinin loblarını tek tek ayırır, her birini ayrı bir mahallede ibretialem diye sergilerim! Senin o karakterinin kırıntısını mikroskop altında arasalar, 'Hata: Boş küme' cevabı çıkar be! Senin zihnindeki o karanlık dehlizlerin (5) haritasını çizen mühendisin pergelini, cetvelini sikeyim!"
Dikiz aynasından ona nefret dolu bir bakış daha fırlattım. "Tipe bak, sıfata bak... Senin o nuru kaçmış suratının piksellerine kadar söverim ben! Seni dünyaya getiren o ebeye, seni yetiştiren o sistemin çarklarına, senin o yürüdüğün yolların asfaltına kadar silsile yoluyla geçirmek lazım! Senin o zürriyetinin köküne asit dökerim, bir daha senin soyundan gelen tek bir hücre bile yeşermez bu toprakta!"
Derin bir nefes aldım ama bu daha çok bir ejderhanın ateş püskürmeden önceki soluğu gibiydi.
"Ruh hastasıymış... Ulan ben ruh hastası olsam senin gibi bir parazitle bu kadar vakit kaybeder miyim? Ben bildiğin kıyamet alametiyim lan! Senin o geçmişinin tozunu sileyim, geleceğinin ışığını söndüreyim! Senin o ihanet kokan ağzının her harfini, alfabendeki her sessiz harfi tek tek cımbızla çeker, boğazına düğümlerim! Tipini sikeyim senin ya, bak yine sinirlendim! Senin o olmayan vicdanının nöronlarına tek tek elektrik vereceğim, o zaman göreceksin 'sivili'!"
Direksiyonu hırsla yumrukladım. "Sus artık, valla o dillerini birleştirir, seni kendi dillerinle kırbaçlarım! Senin o soy ağacındaki her bir yaprağı tek tek yakarım, kökün açıkta kalır!"
Arabayı öyle bir sertlikle park ettim ki, lastiklerin sürtünme sesi kulak tırmalayan bir çığlık gibi boş arazide yankılandı. Arkada mızmızlanan o mahlukata, yani Şeyma’ya dönüp, "Bir sus be zürriyeti bozuk!" diyerek kafasına kabzayla bir tane daha geçirdim. Şeyma yine bir çuval gibi yığılırken, "Geber götelek," diye tısladım.
Tam o sırada telefonum, sessizliği bozan bir bomba gibi çalmaya başladı. Ekranda Yiğit'in ismini görünce gözlerim seğirdi. Şu an ihtiyacım olan son şey, bu amibin o bitmek bilmeyen vicdan muhasebesiydi. Yeşil tuşu hırsla kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Ne var lan amip?! Ne var da bu kutsal saatte beni arayıp kafatasımın içindeki o son huzur kırıntısını da siliyorsun?"
Yiğit’in sesi, telefonun hoparlöründen sanki yangın varmış gibi fırladı. "Şeyma’ya ne yaptın Mavi! Cevap ver, nerede o?"
Dudaklarımda o çarpık, ürkütücü gülümseme belirdi. "Siktim öldü," dedim, sesimdeki o buz gibi rahatlıkla.
"Lan düzgün konuş!" diye kükredi Yiğit. "Deli etme beni, mesleğini mi yakacaksın? Neredesin?"
"Lan siktir git!" diye bağırdım, sesim ıssız arazide yankılandı. "Sana mı soracağım ne yapacağımı? Senin o adaletine de, düzgün konuşmana da, sülalene de silsile yoluyla geçerim bak!"
"Ulan ne yaptın kıza manyak karı! Başına bir şey gelirse seni kimse kurtaramaz!"
İyice cinnetin eşiğine gelmiştim. "Bak Yiğit," dedim dişlerimin arasından, her kelimeyi bir mermi gibi fırlatarak. "O kızdan öyle bir melodi yapacağım ki, dünyadaki en hüzünlü ağıt diye senin düğününde çaldırırım! Kapat şu telefonu, bıdı bıdı edip benim sinir uçlarımı kemirme! Yoksa o telefonu senin ağzına sokar, içinden ses kaydı alırım!"
Telefonu Yiğit'in suratına "çat" diye kapattım. Şarjım bitse de, o susmasa da umurumda değildi. Şimdi asıl şov başlıyordu. Şeyma'yı saçından tutup bagajdan sürükleyerek çıkarırken mırıldandım. "Eee Şeyma hanım... Yiğit seni kurtaramadı, şimdi seninle baş başayız. Bakalım o 'melodi' nasıl çıkacakmış o vatan haini boğazından?"
Harabe, zamanın ve insanların çoktan vazgeçtiği, şehrin nefesinin bile ulaşamadığı o ıssız noktalardan biriydi. İçerisi rutubetin, çürümüş tahtaların ve yıllanmış tozun o ağır, geniz yakan kokusuyla doluydu. Pencerelerinden içeri sızan ay ışığı, havada asılı duran toz zerrelerini birer hayalet gibi aydınlatırken, yerdeki beton çatlaklarından fışkıran cılız otlar, ölümün ortasındaki hayatın ne kadar eğreti durduğunu hatırlatıyordu.
Şeyma’yı o gıcırdayan, her an kırılacakmış gibi duran ahşap sandalyeye hırsla bağladım. Tam o sırada telefonumu çıkarıp Albay’ı aradım. Ama tam o saniyede Şeyma, o arsız gözlerini tekrar araladı.
"Ulan!" dedim, hırsımdan köpürerek. "Vuruyorum vuruyorum, yine açıyor o pörtlek gözlerini! Bir gebermedi gitti zürriyetini siktigimin yılanı! Dokuz canlı mısın nesin, azrailin mi emekli oldu?"
Telefonun diğer ucundan "Alo?" sesi gelince, saniyeler içinde o delirmiş ifadem buz kesti sesim askeri bir disiplinin o sarsılmaz tonuna büründü. Şeyma şaşkınlıkla bana bakarken ben Albay ile konuşuyordum. "Komutanım, görev tamam."
Harabenin soğuk duvarlarında sesim yankılanırken, Şeyma’nın gözlerindeki korku yerini büyük bir şoka bırakıyordu. "Şüphelendi mi kimse?" diye sordu Albay, sesi her zamanki gibi otoriter ve derindi.
"Hayır komutanım. Her şey planladığınız gibi, pürüzsüz ilerledi."
"Güzel. Ötür o zaman Derin onu. Bize ne biliyorsa lazım."
Gözlerimi Şeyma’nın titreyen dudaklarına diktim. "Ya ölürse komutanım?" diye sordum, sesimde en ufak bir tereddüt yoktu, sadece onay bekliyordum.
Albay’ın cevabı, harabenin o buz gibi havasından bile daha soğuktu. "Allah rahmet falan eylemesin kızım. Gerekeni yap."
Telefonu kapattım ve yavaşça Şeyma’ya doğru eğildim. Harabenin o nemli, küf kokulu havası ciğerlerime dolarken, yüzümdeki o sayko gülümseme yavaş yavaş geri geldi.
"Duydun mu Şeymacığım?" dedim, sesim bir yılanın tıslaması gibiydi. "Resmi makamlar da senin için 'rahmet eylemesin' diyor. Yani bugün burada başına gelecek her şey, hem devlet onaylı hem de Mavi imzalı. Şimdi söyle bakalım, o vatan haini dillerin bülbül gibi mi ötecek, yoksa ben o dillerini parça parça edip sana mı yedireyim? Seçim senin ama biliyorsun, benim sabrım bu harabenin çatısı kadar çürük."
Elimi sandalyenin kenarına koyup ağırlığımı ona verdim. "Hadi, başla bakalım anlatmaya. Kimlerle yattın, kimlere vatanı sattın? Tek bir yalanında bu binayı senin üzerine yıkarım, altında kalan tek bir hücreni bile bulamazlar."
"Eee Şeyma," dedim, masanın üzerinde duran paslı, ucu sivri bir inşaat telini elime alarak. "Şimdi seninle biraz 'anatomik keşif' yapacağız. Bakalım senin o vatan haini bünyen, kaç voltluk bir dürüstlüğü kaldırabiliyor?"
Şeyma titreyerek geriye kaçmaya çalıştı ama sandalye gıcırdayarak onu durdurdu. "Mavi... Yapma, konuşacağım, yemin ederim!"
"Şşş... Acele etme tatlım, daha yeni başladık. Önce biraz ısınma turları!" dedim ve elimdeki o paslı teli, sol elinin tırnak etine yavaşça, hissettire hissettire yaklaştırdım. "Biliyor musun, bu teller çok dertlidir. Dokunduğu her yere kendi pasını, yani kederini bulaştırır. Tıpkı senin hayatıma bulaştırdığın o pislik gibi."
Teli tırnağının altına milim milim iterken yüzümdeki gülümseme daha da genişledi. Şeyma’nın harabenin tavanını yırtan çığlığı, kulağıma en pahalı operadan daha merhametli geliyordu.
"Bağırma lan! Komşular rahatsız olacak. Ah doğru ya, burada tek komşun fareler ve benim!" dedim ve teli aniden çekip çıkardım. "Bak bu sadece fragmandı. Şimdi asıl yaratıcı kısıma geliyoruz. Hani şu Yiğit’e 'kurtar beni' diye bakıyordun ya? Ben diyorum ki, senin o Yiğit’e bakan gözlerini biraz 'aydınlatalım'."
Cebimden bir çakmak çıkardım ama ateşi ona tutmadım. Harabenin köşesindeki paslı bir kovadan bir miktar şekerli su bulup getirdim. "Sana işkence değil, ziyafet hazırladım kızım," dedim, sesi şeker gibi tatlı ama içeriği zehir gibi sert. Şekerli suyu yaralarına ve yüzüne boca ettim.
"Şimdi..." dedim, çantamdan küçük bir kavanoz çıkarırken. "Bunun içinde benim evcil hayvanlarım var. Aç kalmış karıncalar... Şekerli suyu çok severler ama senin o yalan söyleyen etini ondan daha çok sevecekler. Her bir hücreni santim santim kemirirken, sen de bana o 'büyük patronun' adını kodlamaya başlayacaksın."
Kavanozun içindeki karınca değil bir tür böcekti.
İnsan eti yiyen zehirli böceklerden.
Kavanozun kapağını açıp boynuna doğru yaklaştırdım. "Düşünsene Şeyma. Binlerce küçük çene, aynı anda sinir uçlarında vals yapıyor. Melodi demiştin ya hani? Al sana senfoni! Hem de canlı performans!"
Şeyma hıçkırıklar içinde, "Dur! Tamam! Her şeyi anlatacağım! O... O İstanbul'da, bir depo tuttu!" diye bağırmaya başladı.
"Depo mu?" dedim, elimdeki kavanozu çekmeden kulağına eğilerek. "Ulan senin o deponun koordinatlarını sikeyim ben! Bana isim ver, bana tarih ver! Yoksa bu karıncaları senin o sahte botokslu dudaklarına salarım, bir daha 'vatan' kelimesini telaffuz ederken ağzın yerinden oynar!"
Sandalyeyi sertçe sarstım. "Konuş lan cibiliyeti bozuk! Yoksa senin o olmayan vicdanının üzerine asit döküp, erimesini saniye saniye izlettiririm sana!"
Harabenin o küf kokulu havasına, Şeyma’nın korku dolu solukları karışırken, içimdeki o karanlık canavar sonunda zincirlerini kırmıştı. Elimdeki karınca kavanozunu masaya, tam göz hizasına bıraktım. Karıncalar camın arkasında birbirini ezerken, ben Şeyma’nın tam karşısına bir tabure çektim.
"Bana bak lan bana!" diye kükredim, sesi duvarda yankılandıkça sıvalar döküldü. "Gökhan’ın o son nefesinde, o çocuk yaşımda benim ciğerim sökülürken sen neredeydin? O tetiği çeken elin sahibine kahve mi yapıyordun, yoksa arkadan 'helal olsun' diye tempo mu tutuyordun?"
Şeyma hıçkırıklar içinde başını iki yana sallayınca, sandalyenin ayağına botumun ucuyla öyle bir vurdum ki dengesi sarsıldı.
"Daha on yaşındaydım be! On!" dedim, sesimdeki o delici sakinliğe geri dönerek. "Senin o zürriyetini, yedi ceddini silsile yoluyla sikeyim bir çocuktan dünyasını çalıp sonra hiçbir şey olmamış gibi sivil maskesi takmak hangi kitabın hangi sayfasında yazıyor? Hainlik senin hücrelerine öyle bir işlemiş ki, senin kanını tahlile gönderseler laboratuvardaki cihazlar 'error' verir, 'bu kadar şerefsizlik imkansız' diye isyan çıkarır!"
Eğilip yüzüne yaklaştım, aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerimdeki o saf deliliği görsün istiyordum.
"Gökhan ölürken ne hissettin Şeyma? Bir an bile olsun o olmayan vicdanın 'lan ben ne yapıyorum' dedi mi? Dememiştir... Çünkü senin o karakterinin kırıntısını mikroskopla arasalar, içinden sadece 'ihanet' ve 'beleş para' çıkar. Senin o vatan haini ruhunun piksellerine kadar her gün düzenli olarak söveceğim."
Cebimden keskin bir maket bıçağı çıkardım, metalin o ince 'çıt' sesi harabede ölüm marşı gibi yankılandı. Bıçağın ucunu yavaşça yanağında gezdirmeye başladım.
"Şimdi bana bak, o depodaki itlerin isimlerini, Gökhan’ın kanına giren o ellerin sahiplerini tek tek döküleceksin. Yoksa senin o botokslu, sahte yüzünde öyle bir 'harita' çizerim ki, navigasyon cihazları bile yolunu bulamaz. Seni öyle bir sanata dönüştürürüm ki, Picasso görse 'abla bu neyin kafası' diye önümde diz çöker."
Bıçağın ucunu biraz daha bastırdım, ince bir sızıntı boynuna doğru süzüldü.
"Konuş lan!" diye bağırdım tekrar. "Gökhan’ın toprağının her bir zerresi için, benim uykusuz geçen her bir gecem için senden bir parça koparacağım. Senin o dökülen her damla kanın, benim çocukluğumda döktüğüm gözyaşlarının faizi olacak. Anlat! O gün o pusuyu kim kurdu? Kim verdi emri?"
Şeyma’nın bakışları masadaki karınca kavanozuyla elimdeki bıçak arasında gidip gelirken, çenesi zapt edilemez bir titremeyle birbirine vuruyordu.
"Tamam... Tamam, o gece... O gece emri veren 'Gölge'ydi. Gökhan çok şey biliyordu..." diye hırıldadı.
"Gölge mi?" dedim, yüzümde korkunç bir tebessümle. "Bak sen şu işe... Demek o gölgeyi bugün güneşe çıkarıp yakma vakti geldi. Devam et sürtük, devam et de şu şarkının nakaratını beraber bitirelim."
Bölüm Sonu
(1)Belirtilen adresin tamamen kurgusal olduğu ve gerçekliği bulunmadığı teyit edilmiştir.
(2) Bir sahne veya ses sanatkârının ezberinde bulunan eserlerin bütünü.
(3) Başvurulacak yer veya makam.
(4) organizmanın herhangi bir yerinde oluşan bir hastalığın başka bir yere sıçraması, yayılması.
(5) üstü kapalı, dar ve uzun geçit.
Şarkı: Deliyim Ben - Dolu Kadehi Ters Tut
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |