
(BÖLÜM KÜFÜR İÇERMEKTEDİR.
bakın baştan uyarıyorum. Valla bir kitabım daha yayından kaldırılırsa yada hesabım kapatılırsa ativerecem kendimi bir yerlerden.
Bide beni hem şikayet ediyor hemde marifetmis gibi söylüyor bide üstüne kitaplarımı okumaya devam eden birkaç ruh hastası ile uğraşıyorum.
Sabır.
Her neyse ben uyarım sonra ay ben görmedim ay ben duymadım diyen olursa Mavi'nin eline veriverecem sizi.
Yetti gari.
Nzjsjskakkaka neyseeeee.
Hadi yıldızlar kadar seviyorum sizi 😚
İYİ OKUMALAR DİLERİM. YAZIM HATASI OLURSA AF OLA.)
Beşer, kalbini bir başka faniye emanet ettiğinde kendi hükmünü de imzalamış olur zira kader, insana en büyük darbeyi asla düşmanıyla değil, 'asla yapmaz' dediğiyle indirir.
2007
Yazın o kavurucu İstanbul sıcağı, mahallede nefes alacak tek bir gölge bile bırakmamıştı. Gökyüzü, kirden ve nemden grileşmiş bir tül gibi tepemize çökmüş güneş, asfaltı eritip vıcık vıcık bir sakıza dönüştürmüştü. Havada asılı kalan serap dalgaları, sokağın sonundaki yamuk binaları birer hayalet gibi titretiyordu. Sokağın köşesindeki o ağzına kadar dolu çöp konteynırından yükselen ekşimsi, geniz yakan çürük kokusu, nemli rüzgarla birleşip her nefeslerde ciğerlere kazınıyordu. Bakkal Hüseyin Amca’nın dükkanının önündeki sarı dondurma dolabı, paslanmış kompresörünün o bitmek bilmeyen, metalik "vızzz" sesiyle adeta son nefesini veren bir canavar gibi inliyordu.
Gökhan, dizleri defalarca yırtılıp onarılmış, artık grileşmiş kot pantolonuyla tozlu kaldırıma çökmüştü. Elindeki o kıymıklı, boyası dökülmüş çıtayla toprağın üzerine bir general edasıyla saldırı planı çiziyordu. Alnından süzülen iri ter damlası, tozla birleşip yüzünde kirli bir iz bırakmış, tam burnunun ucunda sallanıyordu.
"Mavi, şimdi iyice anladın mı?" dedi Gökhan. Sesi, o nemli ve ağır havada bile cam gibi keskin, bir o kadar da otoriterdi.
Mavi, sırtını bakkalın güneşten iyice kızmış, dokunsan elini yakacak olan buzlu camına yaslamıştı. Camın sıcaklığı tişörtünü delip tenine işliyordu ama Mavi istifini bile bozmuyordu. Planı dinlemekten ruhu öyle bir çekilmişti ki, gözlerini devirip kafasını ağır ağır salladı. "Ya anladım Gökhan, valla anladım. Bir daha anlatırsan meyve suyu yerine seni içerim artık!"
O sırada Can, cebinden çıkardığı, köşeleri sürtünmekten parlamış ama hâlâ sivri olan o meşhur "operasyon taşını" havaya atıp tutuyordu. Taşın avucuna çarptığında çıkardığı o kuru "şak" sesi, bomboş sokakta yankılanıp geri dönüyordu.
"Ya kardeşim," dedi Can, sanki dünyanın en büyük sırrını çözmüş bir dahi edasıyla kaşlarını kaldırarak. "Biz neden bu kadar debeleniyoruz? Neden direkt adamın camına taş atıp, o panikle dışarı fırlayınca içeri dalıp paramızı almıyoruz? Hem daha hızlı hem de terlemeyiz işte."
Mavi, Can’ın bu pratik ama tehlikeli fikrine bayılmış gibi, elini bir mahkeme şahidi gibi uzatıp onu işaret etti. "Bak, çok mantıklı bir soru mesela. Neden strateji kasıyoruz? Atalım taşı, alalım parayı. Taş gibi çözüm işte!"
Gökhan, ikisine de sanki karşısında iki tane firari akıl hastası varmış gibi baktı. Elindeki çıtayı hırsla yumuşamış toprağa sapladı. "Ulan saçmalamayın! Adam uyanık! Sonra diyecek ki 'Parayı camı kırmaya sayarsınız.' Soygun yapıp birde haklı olduğumuz yerde haksız mı çıkalım?"
"Ya bu soygun olmuyor mu?" Dedi bu sefer de Derin. "alıp kaçmak var ikisinde de kıralım camı alalım parayı."
"Bizim o paraya ihtiyacımız var! Sen adamı oyala Mavi, ben meyve sularını alıp topuk işte. Hadi, Hüseyin Amca gazetesini yüzüne kapattı, şimdi!"
Mavi, Gökhan’dan gelen o sessiz işareti bekledi ve o saniye, sanki dünyadaki son oksijeni ciğerlerine hapsediyormuş gibi bağırmaya başladı. Sesi, mahallenin o uyuşuk öğle sessizliğini bir jilet gibi yardı. "Hüseyin Amcaaa! Koş amca evin yanıyor!"
Dükkanın içindeki o nemli gazete hışırtısı bıçak gibi kesildi. Birkaç saniye sonra Hüseyin Amca, o devasa göbeğini dar kapıdan bir şekilde dışarı iterek, ayaklarındaki kirli takunyaları asfaltta "şap şap" vura vura dışarı fırladı. Gözleri korkudan öyle bir pörtlemişti ki, sanırlardı az önce içeride kendi ecelini görmüştü.
"Emin misin Mavi!" dedi nefes nefese. Sesi korkudan titriyor, boğazından hırıltılar yükseliyordu. "Neresi yanıyor, ne evi!"
Mavi, yüzüne dünyanın en trajik oyunculuğunu yerleştirerek elini mahallenin diğer ucundaki tozlu binalara doğru salladı. "Emin değilim Mavi'yim abi! Cayır cayır yanıyordu evin çatısı! Sobayı fişe takılı unutmuşsun, perdeler çoktan kül olmuştur! Koş diyorum sana, ne bakıyorsun hâlâ!"
Hüseyin Amca, o heybetli kütlesine rağmen, can havliyle sokağın sonuna doğru bir depar attı. Bir yandan "Yandık, bittik! Gitti paralar!" diye feryat ediyor, bir yandan da terlikleri ayağından çıkmasın diye garip bir ritimle koşuyordu. Sokağın tozunu dumanına katarak uzaklaşırken, Mavi kapının eşiğinde durmuş, amcanın arkasından kısık sesle fısıldadı. "Sobayı fişe takmak mı? Ulan temmuzun sıcağında soba mı yakılır amca? Sen bu panikle evi değil, cenneti bile yakarsın..."
Gökhan, Mavi'nin bu muazzam performansını dükkanın yanındaki paslı çöp konteynırının ordan izlerken hayretler içinde kalmıştı. "Kızın yalan söyleme yeteneği bile endüstriyel boyutta..." diye mırıldandı. Ardından Gökhan ve Can, birer gölge gibi dükkanın karanlığına süzüldüler. Mavi ise kapıda nöbetine devam ederken, Hüseyin Amca’nın sokağın sonunda bir sağa bir sola yalpalamasını izleyip kendi kendine kıkırdadı.
Can, dükkandan çıkarken o her zamanki patavatsızlığıyla "Kırk yıllık Hüseyin Amca koşucu çıktı iyi mi?" diye gevrek bir kahkaha patlattı. Ama sadece gülmekle kalmadı; elindeki o sivri "operasyon taşını" sanki öfkesini kusuyormuş gibi büyük bir hırsla bakkalın camına fırlattı.
Cam büyük bir gürültüyle binlerce parçaya ayrılıp yere dökülürken, Gökhan "Ulan ne yapıyorsunuz!" diyerek panikle geri sıçradı. Ama Mavi’nin gözleri, o kırılan cam parçalarının güneş altındaki elmas gibi parlayışını görünce başka bir ateşle doldu. Adrenalin, damarlarında yakıcı bir sıvı gibi dolaşmaya başlamıştı.
"İŞTE BU EVET!" diye bağırdı Mavi, kahkahalar atarak. Eğilip yerden jilet gibi keskin bir cam parçası aldı, o da diğer sağlam kalan cama aynı sertlikle fırlattı. Kırılan her parça, sokağın o boğucu ve ölü sessizliğini dağıtan bir devrim marşı gibi geliyordu kulaklarına. Ama durmadı cebinden buruşmuş bir kağıt parçası çıkarıp titreyen elleriyle bir not karaladı. Notu dökülen camların tam ortasına, Hüseyin Amca’nın gözüne girecek bir yere bıraktı ve arkadaşlarına döndü.
Tam o sırada, sokağın köşesinde kan ter içinde kalmış, kandırıldığını anlayan Hüseyin Amca göründü. Sopasını havada sallayarak, sarsıla sarsıla üzerlerine geliyordu. Mavi, ellerini ağzına boru yapıp o efsanevi sloganı patlattı. "Gece Kuşları mükemmel bir şekilde sunar! Milli atletimiz geliyor, hem de rekor kırmaya niyetli! Koşun!"
Hüseyin Amca arkadan "Orospu çocukları! Piçler!" diye nefesi kesilene kadar söverken, küfürler sokağın dar koridorlarında yankılanıp tozlu camlarda çarpıyordu. Can ve Gökhan köşeyi çoktan dönmüşlerdi ama Mavi aniden durdu. Omuzlarını dikleştirip, o her zamanki "dünyaya kafa tutan" tavrıyla arkasına döndü. Saçları rüzgardan değil, hareketinden darmadağın olmuştu. Sesi, Hüseyin Amca’nın küfürlerini bastıracak kadar hırslıydı. "En azından benim anne babam yokken, bir öksüzün, bir yetimin hayatta kalmaya çalışan insanın parasının elinden alınmayacağını biliyorum!" diye bağırdı Mavi bütün hırsıyla. "Senin ailen var, dükkanın var ama sen bunu bile bilmiyorsun! Bizim yokluğumuz, senin o hırs dolu varlığından daha onurlu lan!"
Hüseyin Amca, bu beklenmedik çıkışla taş kesilmiş gibi olduğu yerde dururken Mavi, 2007 yılının o sarı toz bulutunun içinde kaybolmak üzere deparını attı.
2024
İnsanın insana duyduğu güven, aslında kendi sonunu kendi elleriyle bir başkasına teslim etmesidir. İlahi bir adaletin penceresinden bakıldığında, bu teslimiyetin içinde hem büyük bir saflık hem de trajik bir kibir yatar. Kişi, karşısındakini kendinden bir parça sandığı an, aslında savunma hattındaki en büyük gediği açmıştır. Oysa dünya sahnesinde hiçbir ruh, bir başkasının yükünü sonsuza dek taşıyacak kadar sarsılmaz değildir.
İhanet, uzak diyarlardan gelen bir fırtına değil en kuytu köşede, en sıcak gülüşlerin ardında demlenen bir zehirdir. İnsan, düşmanından korunmak için kalkanını kaldırır, kılıcını biler ancak dostuna sarıldığında göğüs kafesini tamamen açık bırakır. Ölümün en soğuk yüzü, karanlık bir sokakta karşımıza çıkan yabancı değil, soframızda ekmeğimizi böldüğümüz, sırrımızı fısıldadığımız o tanıdık gölgedir. Çünkü ancak en yakınınızdaki kişi, kalbinizin tam olarak nerede çarptığını bilir ve darbesini oraya saklar.
Yukarıdan bakıldığında bu döngü, insanın değişmez yazgısı gibi görünür. Her güven bir vazgeçiştir her bağlılık bir kurban etme provasıdır. İnsan insana güvenmemeliydi çünkü fani olanın doğasında sadakat değil, hayatta kalma arzusu ve değişimin rüzgarı vardır. En sağlam sanılan köprüler, tam üzerinden geçilirken çatırdar çünkü güvenin olduğu yerde gard düşer ve gardın düştüğü yerde ecel, bir "elveda" bile demeden içeri süzülür. Sonuçta hikaye hep aynı biter. Kimse sırtından vurulmaz, herkes sadece arkasını döndüğü kişiye yenilir.
Harabenin o küf kokulu karanlığında, Şeyma’nın titreyen bedeni ve benim buz gibi sakinliğim arasında korkunç bir denge vardı. 2007’nin o masum çocukluk anıları, şu an elimin altındaki bu kirli gerçeklikle çarpışıp paramparça oluyordu.
"Ya ama sen bana böyle yalanlar sıralayınca biz anlaşamayız ki," dedim, sesimdeki sahte üzüntü harabenin çatlak duvarlarında yankılanırken. Şeyma’nın yakasını kavradığım gibi kafasını yanımızdaki paslı, içi dünden kalma yağmur suyuyla dolu varile daldırdım. Suyun içinden yükselen boğuk çığlıklar ve hava kabarcıkları bana bir tür ninni gibi geliyordu.
"Ay nefes de alamıyorsun tüh. Balık olsaydın keşke," diyerek birkaç saniye daha bekledim akciğerlerinin o yanma hissini iliklerine kadar hissetmesini istedim. Kafasını sudan geri kaldırdığımda yüzünden süzülen sular, az önce maket bıçağıyla açtığım küçük çiziğin kanıyla birleşip pembe bir iz bırakıyordu.
Sırılsıklam olmuş saçlarını avucuma doladım ve derin bir nefes almasına izin vermeden sertçe geriye çektim. Botumun ucunu sandalyenin arasına, tam iki bacağının arasına sertçe yasladım. Ona doğru öyle bir eğildim ki, genzindeki suyun hırıltısını duyabiliyordum. Korkuyla geriye kaçmaya çalıştı, sandalyeyle beraber devrilecek gibi oldu ama kaçamadı. Gözbebekleri iğne ucu kadar küçülmüştü.
"Sen... Sen ruh hastasısın..." dedi, kesik kesik nefeslerin arasından.
Ona en boş, en ruhsuz bakışımı attım. Sabahtan beri papağan gibi aynı şeyi söyleyip duruyordu. İçimden, "Biraz daha devam ederse bunu gerçekten bir kuş gibi yontmaya başlayacağım," diye geçirdim. Sabrımın son demleri, artık teker teker döküldüğü bir zaman dilimine gelmiştik.
"Ne çene varmış arkadaş," dedim ve ani bir hareketle kafasını arkadaki beton duvara geçirdim. "GÜM!" diye bir ses çıktı. Acı içinde bir çığlık daha patlattığında, yüzümü yüzüne iyice yaklaştırdım. "Konuş!"
"Ne istiyorsun!" diye bağırdı, artık direnci kırılmak üzereydi.
"Bilmem, dilediğin gibi öt," dedim ve saçını kökünden koparacakmış gibi biraz daha çektim. "Mesela... Teğmen Mehmet Ali nerede?"
Soru harabenin boşluğunda asılı kaldı. Bizim timden değildi ama altı aydır o itlerin elinde olduğunu, o vatan toprağından koparıldığını biliyorduk. Benim için fark etmezdi askerin rütbesi, timi, adı ne olursa olsun bizim canımızdı. Biz o çocuk Mehmet’in ya dirisini alır, düğün bayramla dönerdik ya da ölüsünü alır, her bir parçasını o gavur topraklarından tek tek toplar, vatan toprağına en yanık ağıtlarla gömerdik. Ama onu orada, o şerefsizlerin elinde bırakmazdık.
Sabahtan beri bülbül gibi ötürüyordum. Mükemmel isimler almıştım kendisinden.
Gözlerimin içine bakarken titredi. "Eğer," dedim sesimi iyice alçaltarak, "bana o askerin yerini söylememek gibi bir mallık yaparsan, seni bu harabenin temeline öyle bir gömerim ki, üzerinden geçen fareler bile yerini bulamaz. Mehmet Ali nerede?"
Şeyma’nın dudakları aralandı, gözlerindeki o son kibir kırıntısı da sönerken fısıldadı. "Sınırın... Sınırın ötesindeki eski maden ocağında. Ama oraya giderseniz hiçbiriniz sağ çıkamazsınız."
Güldüm. 2007'de Hüseyin Amca'dan kaçarken attığım o şen kahkaha gibi değil, bir Azrail fısıltısı gibi güldüm. "Biz zaten sağ çıkmak için gitmiyoruz Şeyma. Biz, bizden olanı almak için gidiyoruz."
Harabenin o soğuk, çiğ düşmüş betonuna, sanki dünyanın en konforlu koltuğuna oturuyormuş gibi bağdaş kurup oturdum. Şeyma, ağzındaki kanı tam botumun dibine tükürdü kan, betonun üzerindeki gri toza karışıp çamurlaştı.
"Bastığın bu toprak bile seni kabul etmiyor herhalde bu gece," dedim, sesimde bir gram bile duygu kırıntısı barındırmadan.
Şeyma, yüzündeki acıya rağmen o zehirli, pişkin gülüşünü takındı. "Sadece hain olduğum için mi, yoksa canını yaktığım için mi bu sinir?" dedi. Sesi, bir yılanın deri değiştirmesi gibi hışırtılı ve iğrençti.
Cebimden paketi çıkarıp bir sigara daldım. Çakmağın alevi harabenin karanlığında bir anlığına yüzümü aydınlattı o an gözlerimdeki o sönmüş ışığı görse, korkudan kalbi dururdu ama o hâlâ beni "yakabileceğini" sanıyordu. Sigaramdan derin bir nefes çekip dumanı tam yüzüne üfledim.
"Canımı yakmak mı? Hadi ama Şeyma, bu kadar aptal olamazsın," dedim alayla. "Benim canım o mahalle sokağında, Gökhan’la beraber çoktan yandı bitti. Şimdi sadece küllerin arasından seni izliyorum."
"Gökhan'ın ölümünden sonra öldüğünü unutmuşum evet," dedi, sesine bilerek o iğneleyici tonu yükleyerek. Canımı daha çok yakmak istiyordu. Ama haberi yoktu yanacak bir canım bile kalmamıştı artık. Benim içim, bu harabenin temelinden daha viraneydi.
"Merak ediyorum," dedim, sigaramın ucundaki közün parlayışını izlerken. O hâlâ sudan çıkmış bir balık gibi nefes almaya çalışıyordu ama çabası nafileydi. "Sen, sana iyilikten başka bir şey yapmamış, ekmeğini seninle bölüşmüş birine nasıl kıydın? Nasıl bir mide var sende?"
Şeyma, sanki çok normal bir şeyden, akşam yemeğinden bahsediyormuş gibi omzunu silkti. "Hedef sendin aslında, ama ona kısmet oldu," dedi. "Onun ölmesini istemezdim."
Gözlerimi sigaranın dumanından çekip doğrudan onun o karanlık gözlerine diktim. "Neden?" diye sordum. Sesim öyle düz, öyle ifadesizdi ki, Şeyma bir an duraksadı. "Neden onun ölmesini istemezdin? Senin gibi birinin lügatinde 'istemezdim' diye bir vicdan kırıntısı var mı gerçekten?"
Şeyma kafasını hafifçe yana eğdi, saçlarından damlayan sular omuzlarına dökülüyordu. "Çünkü o... O senin gibi değildi Mavi. O gerçekten inanıyordu. Sen ise sadece bir yıkım makinesisin. O ölürken bile 'Mavi'ye bir şey olmasın' diye sayıklıyordu. Onu öldürmek, bir masalı öldürmek gibiydi. Seni öldürmek ise sadece bir iş olacaktı."
"Zaten benden şüphe eden tek zeki sendin," dedi pişkin bir sırıtışla. Hemen ardından yüzündeki bıçak yarası acımış olacak ki, gülüşü yüzünde dondu, yüzü acıyla çarpıldı. "Diğerleri sorgusuz inanırken sen sorgulayandın. Her şeyi açığa çıkarmak için elinde kozlar tutuyordun."
Onu dinliyordum. İçim cayır cayır yanıyordu ama yüzümdeki o mermer ifadeyi bozmadan, duygularımı bir çelik kasanın içine kilitler gibi saklayarak onu dinlemeye devam ediyordum.
"Bir ipte iki cambaz olmazdı," dedi, sesi zehrin ve acının etkisiyle iyice boğulurken. "Benden zekiydin evet ama zaafların vardı. Benden güçlüydün evet ama zayıflıkların vardı."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Zayıflıkmış... Merhameti zaaf, sadakati zayıflık sanan bir parazitti sadece. Onun "cambazlık" dediği şey, başkalarının canı üzerinden kumar oynamaktı.
"Senin zayıflık dediğin şey," dedim buz gibi bir tonda, "Seni bu sandalyeye çivileyen şeyin ta kendisi. İnsanları tanıdığını sanıyorsun ama sadece kendi karanlığında boğuluyorsun."
Elimdeki çakmağı cebime koyarken ona son kez tiksinerek baktım. Konuşacak mecali kalmamıştı, zaten birazdan ne zekası ne de o kibirli hatıraları kalacaktı.
Sigaramdan son bir nefes çekip izmariti betonun üzerinde ezdim. "Gördün mü?" dedim ayağa kalkarken. "Yine yanıldın. Gökhan ölmedi Şeyma. O benim içimde, senin her bir kemiğinin kırılma sesini dinliyor şu an. Ve inan bana, o masalın sonu senin için hiç mutlu bitmeyecek."
Gür bir kahkaha atacakken, az önce duvarda çatırdayan kemikleri buna izin vermedi ciğerinden gelen boğuk bir inleme, ağzından sızan kanla beraber yarıda kesildi.
"Gülsene ya," dedim, yüzümde o eski mahalle çocuklarının fırlama ama şimdi zehirli olan gülüşüyle. "Sabahtan beri ötüyordun, ne oldu? Ses tellerin mi greve gitti?"
Şeyma, gözlerindeki o sönmek bilmeyen nefretle yüzüme baktı. "O gülüşlerini solduracağım Derin," diye hırıldadı.
Tek kaşımı kaldırıp ona biraz daha yaklaştım. "Gözlerin bana çığlık atarak korkusunu haykırırken, sen hâlâ hangi kafayı yaşıyorsun Şeyma? Ruhun beyaz bayrak çekmiş, sen hala bana masal anlatıyorsun."
Şeyma, usta bir oyuncu gibi yüzüne sahte bir hüzün yerleştirdi. Sesi titrerken sanki gerçekten acıyormuş gibi, "Sana çok üzülüyorum biliyor musun?" dedi. "Hiç anne sevgisini tatmamış, o aile sıcağına hiç ulaşamamış bir piç olarak geberip gideceksin şu dünyadan."
İçimde, vızıltı gibi olan ama sağır eden bir yangın koptu. Kalbimdeki o boşluk, devasa bir kara deliğe dönüştü ama dışarıya sadece buzdan bir heykel verdim. Gözümü bile kırpmadım.
Bu lafları çok kez duymuştum zaten. Artık acımıyor demek çok isterdim ama bedenim acıyordu. Ruhumun nasır bağlamış yerleri bir şekilde hayatta kalıyordu da, etim ve kemiğim o kadar insaflı değildi. Şeyma’nın o pislik dolu ağzından dökülen her kelime, zaten bildiğim bir yarayı deşmekten başka bir işe yaramıyordu.
İçim yanıyordu. Gerçekten yanıyordu. Ama bu ateş beni kül etmek için değil, daha da sertleştirmek içindi.
Şeyma durmadı kanlı dudaklarını büzerek zehrini akıtmaya devam etti. "Hadi ama Derin, kandırma kendini. Kendi anne baban bile sevmedi seni. O kadar sevmediler ki, bir eşya gibi çöpe bırakıp gittiler. Seni Gökhan mı sevecekti gerçekten? Bir sokak köpeğine acır gibi acıdı sana o kadar..."
Olduğum yerde, o betonun üzerinde saniyelerce sustum. Sigaramın külü dizime düştü ama hissetmedim. Sonra yavaşça ayağa kalktım.
"Biliyor musun Şeyma," dedim, sesim her zamankinden daha alçak ama daha ölümcül çıkarken. "Hüseyin Amca da bize 'piç' demişti o gün. Ama o, bir bakkal camı için söylüyordu bunu. Sen ise... Sen bu kelimeyi kullanarak aslında kendi mezarını kazdın."
Eğilip yüzüne o kadar yaklaştım ki, soğuk nefesim yüzündeki yaşlara değdi. "Gökhan bana acımadı. Gökhan beni o çöplükten çekip çıkardığında, senin asla sahip olamayacağın bir şey verdi bana. Aitlik. Ben o gün o sokakta onun oldum. Sen ise bin tane ailen olsa bile, her zaman bir 'hiç' olarak kalacaksın."
O vatana bile ihanet eden bir piç olarak geberip gidecekti.
Elimi yavaşça boğazına doladım, baş parmağımı şah damarının üzerinde nabzını hissedecek şekilde bastırdım. "Anne babam beni çöpe atmış olabilir, doğru. Ama bak, ben o çöplükten bir canavar olarak geri döndüm. Ve o canavarın bu geceki akşam yemeği sensin."
Şeyma, içimdeki yangını fark etmiş gibi gözlerindeki o habis (1) parıltıyla biraz daha dikleşti. Artık ölümü göze almıştı tek amacı, gitmeden önce ruhumu paramparça etmekti.
"Acımadan öldürdüler, değil mi?" dedi, her kelimeyi zehirli birer iğne gibi tenime batırarak. "Öylece, bir sokak köpeği gibi gözünün önünde serildi yere. Sen o minicik ellerinle onun kanını durdurmaya çalışırken, aslında onun ne kadar nefretle öldüğünü göremedin bile."
Bir kahkaha atmaya çalıştı ama boğazındaki kan yüzünden bu daha çok bir hırıltıya benzedi. "Ailen seni neden bıraktı sanıyorsun Derin? Seni sevmedikleri için mi? Hayır... Senden nefret ettikleri için! Senin o damarlarında akan kandan iğrendikleri için bıraktılar seni o pisliğin içine."
Eğilip yüzüme doğru tısladı, nefesi ölüm kokuyordu. "Asker kızın, terörist ailesi..." dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Düşünsene, her sabah aynaya baktığında o 'şerefli' üniformanın altında, aslında kimlerin dölü olduğunu görüyorsun. Vatan dedikleri o toprağa ihanet edenlerin kanını taşıyorsun sen. Sen vatanı koruduğunu sanırken, o toprak senin her adımında 'hainin kızı' diye haykırıyor. Gökhan bunu biliyord.. Belki de bu yüzden senin için ölmek onun için bir kurtuluştu. Senin gibi bir pisliğin yükünü taşımaktan kurtuldu!"
İçimde öyle bir patlama oldu ki, kulaklarım uğuldamaya başladı. Kor bir ateş sanki kalbimin ortasına dökülmüştü. Göğüs kafesim daralıyor, nefesim boğazımda düğümleniyordu. "Asker kızın terörist ailesi" cümlesi, beynimin içinde binlerce kez yankılandı. Şeyma haklıydı bu benim en büyük sırrım, en derin yaramdı. Üniformama her baktığımda hissettiğim o gizli utanç, şimdi karşımda ete kemiğe bürünmüş, bana gülüyordu.
"Yeter..." diye fısıldadım ama sesim bile bana ait değil gibiydi.
"Yetmez!" diye bağırdı Şeyma, zafer sarhoşluğuyla. "Mehmet Ali Teğmen'i kurtaracaksın da ne olacak? O senin kim olduğunu öğrenince yüzüne tükürmeyecek mi? 'Benim hayatımı bir terörist artığı mı kurtardı' demeyecek mi?"
Gözlerimin önü karardı. O an, harabenin o nemli betonunda on yaşındaki o çaresiz Mavi oldum. Ama sonra, Gökhan’ın o tozlu inşaatta bana söylediği sözü hatırladım. "Sen benim ailemsin."
Yavaşça doğruldum. Ellerim artık titremiyordu. Aksine, bir ceset kadar soğuk ve sabitti. Şeyma’nın saçını öyle bir kavradım ki, kafa derisinin gerilme sesini duydum.
"Biliyor musun Şeyma," dedim, sesimdeki o ürkütücü sakinlik harabedeki fareleri bile susturdu. "Senin o zehirli dilin, benim gerçeğimi değiştirmez. Benim ailem o çöplüğe bırakanlar değil, beni o çöplükten alıp 'insan' yapan Gökhan'dı. Ve o terörist dediğin kan var ya. Onu her gün bu vatan için akıttığım terle yıkıyorum ben."
Eğilip kulağına, hayatı boyunca duyacağı son gerçekmiş gibi fısıldadım. "Şimdi, o terörist kızı sana cehennemi gösterecek. Mehmet Ali’nin yerini söyledin, bunu kendi iyiliğin için yaptığın için kendine teşekkür et. Ama senin gitme vaktin bizzat benim elimden olacak. Gökhan’a selam söylemeyi unutma, ona de ki 'Mavi artık neyden korkacağını biliyor. Hiç kimseden!'"
İçimdeki her bir hücre önce yanıp kül oldu. O yangın tam göğüs kafesimin ortasından, kalbimden başladı hani şu her şeye rağmen hâlâ bir şeyler hissedebilen, hâlâ birilerine tutunmaya çalışan o zavallı et parçasından. Şeyma’nın her cümlesi, o kor ateşe dökülen birer kova benzindi.
İnsanların bir türlü anlamadığı, anlamak istemediği şuydu. Bu hayat benim seçimim değildi. O gün o çöplüğe bırakılmak, o kana sahip olmak, o geçmişin gölgesinde büyümek benim suçum değildi. Kimse doğacağı yatağı, içine düşeceği kanı seçmiyordu. Ama faturayı hep ben ödüyordum.
Acı olan neydi biliyor muydu insan? Ben, bir şehitlik mertebesine erişecek kadar temiz bir kanı taşımadığımı biliyordum. Bu yüzden bir şehitliğe gömülmek, o tertemiz kahramanların arasında yer almak gibi bir hadsizliğim hiç olmadı. Al beyaz o güzel bayrağın gölgesini, benim kirli geçmişimle lekelemek istemiyordum. O bayrak benim için öyle kutsaldı ki, kendimi onun altında bir "yabancı" gibi hissediyordum.
Ama Ben unutulmak da istemiyordum.
Biri çıksın, bir gün, bir şekilde desin istiyordum. "Bir kız vardı, çok acı çekti ama sonunda kavuştu." Sadece bu. Kimse kahraman olduğumu söylemesin, kimse adımı marşlara katmasın. Sadece huzuru bulduğumu bilsinler. Benim sonum mutlu bitsin istiyordum ama benim için tek mutlu sonun ölmek olduğunu da bir o kadar net, bir o kadar acı şekilde biliyordum.
Şeyma bana bakıp o iğrenç zaferiyle sırıtırken, ona bir gerçeği söylemedim.
Ben zaten hiç yaşamıyordum ki. Gökhan o sokakta kanlar içinde kaldığından beri, ben sadece nefes alan bir cesettim. Üniformam kefenim, silahım ise bu dünyayla olan tek bağımdı.
Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimdeki tozları silkelerken bakışlarım Şeyma’nın üzerinden geçip boşluğa dikildi. İçimdeki yangın sönmemişti, sadece yerini mutlak bir soğukluğa bırakmıştı.
"Haklısın," dedim, sesimdeki o cansızlık Şeyma’nın gülüşünü bıçak gibi kesti. "Kanım kirli olabilir. Ama o kan bu vatanın toprağına akarken, senin o tertemiz sandığın hain ruhundan daha çok hizmet etti bu bayrağa."
Belimdeki silahı yavaşça çıkardım. Metalin soğukluğu avucumu yaktı.
"Mehmet Ali’yi alacağım. Onu ait olduğu yere, o şehitliğe, o temiz bayrağın altına götüreceğim. Ben ise... Ben sadece yok olacağım. Ama sen Şeyma, sen benden bile daha önce yok olacaksın."
Şeyma’nın o pişkin gülüşü, sorduğum sorunun ağırlığı altında yavaş yavaş eriyip yok oldu. Gözlerindeki o sahte zafer parıltısı yerini dipsiz bir boşluğa bıraktı. Harabenin tavanından sızan ay ışığı, elimdeki silahın namlusunda soğuk bir parıltı gibi süzülüyordu.
"Benim arkamdan birileri 'Vatan sağ olsun!' diyerek al bayrak asacak göklere," dedim, sesim her bir kelimeyi mermer bir kitabenin üzerine kazır gibi sert ve vakurdu (2). "Kimin kızı olduğumun, hangi çöplükte doğduğumun bir önemi kalmayacak o an. Sadece o bayrağın kırmızısına karışan kanımın onuru konuşulacak."
Adımlarım ona doğru yaklaştıkça beton zemin gıcırdıyordu. Eğildim, titreyen çenesini silahın namlusuyla yukarı kaldırdım.
"Senin arkandan ise..." diye devam ettim, sesimdeki nefret yerini derin bir tiksinmeye bırakarak. "Soyları kurusun diye dualar indirilecek yerlere. Adın geçtiğinde insanlar toprağa tükürecek, mezarını gören yolunu değiştirecek. Söylesene Şeyma? Hangimizin kanı daha kirli? Doğduğu yeri seçemeyen benimki mi, yoksa doyduğu yere ihanet eden seninki mi?"
Şeyma bir şey söylemek için ağzını açtı ama nefesi yetmedi. Gözlerinde ilk kez, ölümden bile daha büyük bir korku gördüm. Hiçlik. Unutulup gitmenin, bir leke olarak hatırlanmanın korkusu.
"Hangimizin kalbi ölü?" diye fısıldadım kulağına doğru. "Benimki Gökhan'la beraber toprak oldu ama en azından bir zamanlar birini sevecek kadar canlıydı. Seninki ise göğüs kafesinde sadece bir ihanet saati gibi tıkırdayan bir et parçasından ibaret. Sen hiç yaşamamışsın ki ölesin."
Silahın emniyetini yavaşça kapattım. Onu hemen öldürmeyecektim. Ölüm onun için bir kaçış, bir ödül olurdu. Onu o karanlıkta, kendi pisliğinin içinde, sorularımla baş başa bıraktım.
"Şimdi burada, o iğrenç varlığınla baş başa kal," dedim ayağa kalkarken. "Mehmet Ali'yi alıp geldiğimde, senin infazın sadece bir görev olacak. Ama ruhun çoktan cehennemin dibine yolculuğa çıktı bile."
Harabenin çıkışına doğru yürürken, arkamda sadece hırıltılı bir nefes ve geçmişin tozlu anıları kaldı. Dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptığında, içimdeki yangın sönmemişti ama artık beni yakmıyordu. O yangın şimdi sadece yolumu aydınlatan bir meşaleydi.
Harabenin kapısından dışarı sızan soluk ay ışığı, botlarımın ucundaki kan kurumuş tozla birleşiyordu. Cebimden telefonumu çıkarıp Albay’ı aradım. Sesim, içimdeki o devasa boşluğa inat, bir askerin olması gerektiği gibi çelikten ve pürüzsüzdü. Olanı biteni, Şeyma’nın itiraflarını ve Teğmen Mehmet Ali’nin sınırın ötesindeki o eski maden ocağında tutulduğunu tek tek anlattım.
Albay’ın hattın ucundaki o ağır sessizliğini duydum. Sonra sadece "Beklemede kal Mavi," dedi.
Kenardaki yıkık bir beton bloğun üzerine çöktüm. Parmaklarımın arasındaki sigaranın dumanı, gecenin soğuğunda havaya karışırken bugün kaçıncı dalı yaktığımı çoktan unutmuştum. Ciğerime bir kez daha çektim zehiri. Her nefeste Gökhan’ın o gülüşü ciğerlerime doluyor, her dışarı verdiğim dumanda Şeyma’nın o "terörist ailesi" diyen zehirli sesi dağılıp gidiyordu.
Zaman, o harabenin içinde bir sarkaç gibi ağır ağır sallandı. Yaklaşık bir saat kadar sonra, telefonumun ekranı karanlığı deldi. Beklenen emir gelmişti. Albay’ın sesi bu kez çok daha derinden, adeta bir baba şefkatiyle ama bir komutan sertliğiyle yankılandı. "Derin, operasyon onaylandı. Tim yolda, koordinatlar girildi. O vatan evladını oradan çekip alacaksın. Dirisini düğünle, ölüsünü onurla getireceksiniz. Yolun açık olsun kızım."
Telefonu kapatıp cebime koydum. Sigaramın son nefesini içime çekip izmariti botumun altında ezdim. Artık ne geçmişteki o terk edilmiş çocuktum, ne de kanı kirli olduğu söylenen o kız. Sadece bir görevim vardı.
Ayağa kalktım, üstümdeki tozu silkeledim. Harabenin içindeki Şeyma’ya son bir kez bile bakmadım. Çünkü benim hikayem artık bu karanlık duvarların arasında değil, o maden ocağının soğuk derinliklerinde, Mehmet Ali’nin özgürlüğünde devam edecekti.
"Vatan sağ olsun," diye fısıldadım geceye doğru. "Senin için Gökhan. Senin bana öğrettiğin o ailelerin onuru için."
Arkamda bıraktığım harabeden uzaklaşırken, helikopterlerin uzaktan gelen kanat sesleri gecenin sessizliğini yırtmaya başlamıştı bile.
19 Gün Sonra
Dört saatlik yolun sonunda, zaman ve mekan algımı yitirdiğim o gri bölgedeydim. Toprak Timi’nden, o omuz omuza verdiğim adamlardan son anda koparılmak başta canımı sıksa da, otel odasının sessizliğine gömüldüğümde içimi tuhaf bir ferahlama kapladı. Yalan söyleyemezdim tek başına olmak, sadece kendi nefesimin sesini duymak ve kimseye hesap vermeden karanlıkta süzülmek her zaman daha çok benlikti.
Yatağın üzerine attığım sahte kimliğe baktım. Plastik kartın üzerindeki o donuk yüz bana bakıyordu. Kimliğin üstündeki "Dünya Çelik" ismini sanki yabancı bir dildeki kelimeyi sökmeye çalışır gibi defalarca okudum.
Dünya Çelik... Hah.
Kendi kendime güldüm ama bu gülüşün içinde ne neşe vardı ne de alay. Derin ya da Mavi olmadan, ruhumdaki o yangın sönmeden hiçbir adın anlamı yoktu ki. İstersen "Kainat" koy adımı, ben yine o Türkiye'nin tozlu sokağında cam kırıkları toplayan o çocuktum.
Sözde İstanbul Üniversitesi'nden yeni mezun olmuşum. Yirmi bir yaşındaymışım. Hayatı pembe panjurlu hayallerden ibaret sanan, elinde diplomasıyla geleceğe gülümseyen o "yeni mezun genç kız" imajını üzerime öyle bir dikmişlerdi ki, emanet durduğunu aynadaki bakışlarımdan bile anlayabiliyordum. Kafam kadar yalan, kâğıttan bir hikâyeydi bu.
Dosyayı hırsla çantaya fırlattım. Derin bir nefes alıp odayı süzdüm. Duvarlar üzerime geliyordu.
"Madem yeni bir karakter yarattınız," dedim boşluğa doğru, sesimdeki o buz gibi tını odayı bir kez daha soğuturken. "Bari Derin tipi olsun... İşkenceyle konuşturma sanatını öğretseniz ya bu tipe. Seve seve değilse sike sike konuştururum ben o şerefsizi."
Aynanın karşısına geçtim, ceketimi düzelttim. Yüzüme o masum, o hiçbir şeyden haberi olmayan üniversiteli kız maskesini yerleştirdim. Ama gözlerimin içindeki o zifiri karanlığı saklayamıyordum. Mehmet Ali Teğmen o maden ocağında bekliyordu. Şeyma'nın verdiği o zehirli bilgilerle, Dünya Çelik maskesinin altına saklanmış Mavi olarak sınırın ötesine geçme vaktim gelmişti.
Benim için isimler sadece birer araçtı. Hedef ise tekti. Bizden olanı almak ve o "terörist kızı" dedikleri ruhumun, vatan için neler yapabileceğini bir kez daha kendime kanıtlamaktı tek amacım.
"Hazırlan Dünya," diye fısıldadım aynadaki yansımama. "Gitmeye çalıştığın yerde diplomalar değil, namlular konuşacak."
Aynanın karşısında dikilmiş, makyaj masasının üzerinde bir ceset gibi yatan o şeye bakıyordum. Sarı bir peruk. Gerçekten mi? Benim o zifiri karanlığıma, o sokakların tozuna bulanmış ruhuma bu çiğ sarıyı mı layık görmüşlerdi?
“Peruğunu da sikeyim. O adamı da sikeyim,” dedim, sesim odanın soğuk duvarlarında yankılanırken. “Allah’ım, bu sefer de yanına almazsan beni, cehenneminde bu salağa da yer ayır.”
Dişlerimin arasından tükürür gibi konuşuyordum. Kendi saçlarımı, Gökhan’ın elleriyle sevdiği o koyu telleri özenle topladım sanki bir sırrı saklar gibi gizledim onları. Peruğu kafama geçirdiğimde aynadaki yabancıya bakmak midemi bulandırdı. Makyaj masası tam bir savaş alanı gibiydi. Rujlar, rimeller, fondötenler...
“Yani o pezevenk için mi süsleniyorum ben şimdi?”
Masadaki kırmızı ruju elime aldım, parmaklarımın arasında ezip atmak istedim. O "götveren" için mi boyanacaktı bu dudaklar? Elbise, askıda bir infaz ipi gibi sallanıyor, gözümün içine içine sokuluyordu. İnce, dar, her hattı belli eden o paçavra...
“Elbisenin amına koyayım ya,” diyerek elbiseyi sertçe ittim ama saniyeler sonra aynı sinirle geri çektim. “Ben kendime bu kadar süslenmiyorum. Bu herif için mi giyineceğim?”
Sinirden ellerim titriyordu ama giydim. Kumaş tenime değdiğinde sanki binlerce iğne batıyordu ruhuma. Fermuarı çekerken aynadaki "Dünya Çelik"e baktım. O masum üniversiteli kız gitmiş, yerine zehirli bir yem gelmişti.
Gökhan görse muhtemelen önce kahkahayı basar, sonra "Mavi, bu ne hal lan? Civciv gibi olmuşsun" diyerek dalga geçerdi. Ama sonra gözlerime bakar, o namludaki mermi gibi duran kararlılığı görünce susardı.
Giyindim. Süslendim. Belime, o incecik elbisenin altına, tenimi yakan o küçük ama ölümcül bıçağı ve susturuculu silahı yerleştirdim. Elbise o kadar kısaydı ki onları gizlemek için kalçama kadar gizlemek zorunda kaldım. Görev midemi bulandırabilirdi, bu kıyafetler beni kendimden tiksindirebilirdi ama mesele Mehmet Ali’yse, gerekirse o maden ocağını bu elbiseyle havaya uçururdum.
Aynadaki "sarışın" yabancıya son bir kez baktım.
“Eğlence başlıyor pezevenk,” diye fısıldadım. “Bakalım senin o 'yeni mezun' kızın, içinden kaç tane canavar çıkaracak.”
Aynadaki görüntüye nefretle baktım. Elbise üzerime değil, sanki bir kurbanın üzerine dikilmiş gibi duruyordu.
Makyaj masasının üzerindeki o parlak ışıklar, üzerimdeki bordo kadife kumaşın her bir kıvrımını acımasızca ortaya çıkarıyordu. Elbise, vücudumu bir yılan gibi sarmış göğüs kısmındaki hafif dökümlü yaka, o "masum ama çekici üniversiteli" imajını desteklemek için tasarlanmıştı. İncecik, sanki kopacakmış gibi duran ip askıları, omuzlarımda bıçak yarası gibi ince sızılar bırakıyordu.
Ama asıl bela o yırtmaçtı. Sol bacağımın üzerinden kasığıma kadar uzanan o derin kesik, her adımda "ben buradayım" diye bağırıyordu. Kumaşın kadifemsi dokusu parmaklarımın ucuna değdikçe, 2007'deki o sert bakkal camlarını, Gökhan'ın yırtık kotunu özlüyordum. Boynumdaki o inci kolye ise sanki bir mücevher değil de, beni bu göreve bağlayan bir prangaydı.

(Elbise temsilidir. Parlak ışıltılar var gibi düşünün lütfen)
“Şu yırtmaca bak,” dedim kendi yansımama tiksinerek. “Yırtmaç değil, mübarek otoban. O şerefsiz buna bakarken ben de onun gırtlağını yırtarım, ödeşiriz.”
Elbisenin o derin yırtmacının içine, tam uyluk kemiğimin üzerine siyah deri bir kılıf yerleştirdim. İçinde parlayan çelik, bu kadife rezilliğin altındaki tek gerçekti.
“Dünya Çelik... İsmin bile yalan,” diye fısıldadım. Dudaklarıma sürdüğüm o kan kırmızısı ruj, aynada bir savaş boyası gibi duruyordu. Sarı peruğun tellerini düzelttim. Kimse bu süslü paketin içinde, Gökhan’ın intikamıyla beslenen bir Mavi olduğunu anlamayacaktı.
Çantama sahte diplomamı ve susturuculu silahımı attım. Otel odasının kapısını çekip çıkarken, topuklu ayakkabıların zeminde çıkardığı o ince ses, yakında dökülecek olan kanın habercisiydi.
Aynadaki o yabancıya, o "Dünya Çelik" denilen illüzyona son bir kez baktım. Üzerimdeki pantolonun ve tişörtün ağırlığı gitmiş, yerini geceyi tenime diken o kadife bordo, ışıltılı kumaşa bırakmıştı. Bu elbise sadece bir kıyafet değildi yıldız tozundan dikilmiş bir kefen gibi parlıyordu. Bordo kumaşın üzerine serpiştirilmiş o minik ışıltılar, karanlık bir gökyüzü gibiydi her adımımda bir yıldız kayıyordu üzerinden ama hepsi aynı yere, cehennemin tam ortasına düşüyordu.
Göğüs kısmındaki o cesur dekolte, "bak da yan" diyordu adeta. Üstüme yalandan aldığım cekettim de çok açıktı. Ortadan fiyonk gibi bağlanan o kumaş, "açarsan ölürsün" diye fısıldayan bir bubi tuzağıydı. Belime doğru inen açıklık tenimi değil, aslında özgürlüğümü ve pervasızlığımı sergiliyordu. Bedenimin yarısı kapalı, yarısı çıplaktı ama bu tezatlık beni zayıf değil, tamamıyla tehditkâr kılıyordu.
Omuzlarımın açıklığı ve yanlara düşen o uzun kollar, bir prensesin zarafetini değil, bir celladın soğukkanlılığını taşıyordu. Kumaş vücuduma öyle bir oturmuştu ki, sanki ben o elbisenin içinde değildim elbise benim içimde, damarlarımda akan o öfkeli kanla yaşıyordu. Etek boyu ise tam sınırdaydı; silahımı gizleyecek kadar uzun, diz çöktüren o "ben geldim" havasını verecek kadar kısa. Diz üstü ama kesinlikle akıl altı bir tehlikedeydi.
Ve o ışıltılar karanlıkta çakılan bir tetik gibiydi. Tek bakışta göz alan, ikinci bakışta o gözü yerinden çıkaran türden bir parlaklık.
Öylece durdum ve aynadaki o "sarışın cellada" baktım.
Güzel miydim?
Bilmiyordum.
Sikimde miydi?
Tabii ki hayır.
Ben süslenmemiştim, savaş boyalarımı sürmüştüm. Ve ben her zaman, en güzel ölümle giderdim. O adamın yüzüne bakacaktım o suratın her kıvrımı beynime işlenecekti ki, gün geldiğinde silahımın ucunda parça parça olurken hiçbir detayı kaçırmayayım.
Topuklarımın zemine vurduğu her tok sesi, Mehmet Ali Teğmen'e giden yolun kalp atışıydı. Kapıyı çektim ve çıktım. Artık Dünya Çelik sahnedeydi, Mavi ise gölgelerde pusuya yatmış sırasını bekliyordu.
Ve heyecan içinde kıvrınıyordu.
Ayna karşısında durmak, normalde bir hesaplaşmadır ama benim için bir yabancılaşma seansına dönüştü. O cam parçasının içinde bana bakan yüz yorgundu, çöküktü sanki gözlerimin içi bile anlatacak bir şeyi kalmamış gibi susmuştu.
Normalde asla yapmayacağım kadar çok makyajı, bir suç mahallini temizler gibi yüzüme boca ettim. Fondöteni bastım, göz altlarımı o ağır kapatıcılarla örttüm. Sanki o fırça darbeleriyle acılarımı, uykusuz gecelerimi ve Gökhan’ın kanını örtüyormuşum gibiydi. Ama nafile ne yaparsam yapayım, o pürüzsüz maskenin altından taşan karanlığı durduramıyordum.
O karanlığı benden başka gören yoktu.
"Yüz nakli geçirseydim keşke. En azından kendim bile ben olduğuma emin olurdum," dedim ters ters. Sesim, boyalı suratım kadar yabancı geldi kulaklarıma. Tonumda acı ya da öfke yoktu sadece ruhumu kemiren o kuru, soğuk ve diken gibi bir bıkkınlık vardı.
Aynaya baktığımda gördüğüm kişi cidden ben değildim. Tenim fazla düzgün, fazla pürüzsüz görünüyordu ve bu canımı yakıyordu. Oysa ben yara bereyle, kavga izleriyle, hayatın üzerimde bıraktığı o derin kesiklerle var olmuştum. Bu sahte kusursuzluk, bir hakaretti.
Son dokunuşu yaptım mavi lensleri gözlerime yerleştirdim. Bakışlarım bir anda buz kesti. O yansımada artık bir parça "Mavi", on parça "yabancı" vardı. Gözlerimdeki o eski, yorgun fer gitmiş yerine hedefini donduran bir katilin soğukluğu gelmişti.
Maske tamamdı. "Dünya Çelik" artık hazırdı.
Çantamı kavradım, topuklularımın üzerinde doğruldum. İçimdeki "Mavi" bu kıyafetlerin ve boyaların altında nefessiz kalsa da, Mehmet Ali Teğmen’i o cehennemden çıkarmak için bu yalanı sonuna kadar oynamalıydım.
Odadan çıkarken aynaya son bir kez, bu sefer bir düşmana bakar gibi baktım. "Beni tanıyamayacaksın pezevenk. Ama öldüğünde, hatırlayacağın son şey bu sahte gözler olacak."
Ters ters baktım aynadaki o ışıltılı siluete. Ulan bir insan kendine ne giyse sevmez miydi? Sevmiyordum işte. Bu kumaşın tenime değişi, o iğreti parlaklık... Hepsi ruhuma dar geliyordu.
Üniformam hariçti tabii.
Ona aşıktım ben. Onun o sert, tavizsiz dokusunun içindeyken kimliğim netti, niyetim belliydi. Kim olduğumu, ne için savaştığımı hatırlatan tek şey o haki kumaştı. Ama bu elbiseyle, bu buz mavisi lenslerle, bu kat kat makyajla içimdeki tüm gerçekler, o mahalle sokağındaki Mavi bile boğulmuştu.
"Allah'ım dağda it kovalayacağıma burada kovalıyorum."
Gülmedim bile. İçimden geçen tek, en yalın cümle buydu. Şartlar değişmişti, zemin asfalttan lüks halılara kaymıştı ama av aynıydı, avcı aynıydı.
Kendim kaşınmıştım bu görev için, o yüzden kimseye bir şey diyemiyordum. Yani ne diyeyim? Ben "hayır" demeyi çoktan unutmuştum. Yeterince mezar kazınca, yeterince can uğurlayınca bir noktadan sonra her intihar görevine “tamam” demek, nefes almak kadar kolaylaşıyor.
"Allah'ım lütfen son görev olsun. Geberip gideyim."
İçten bir "Amin" çektim kendi kendime. Ölümden korktuğumdan değil, yorulduğumdan.
Daha sonra odadan çıktım. Koridorun o gösterişli, sarı ışıkları gözümü alırken bile gözlerimi kaçırmadım. Valla şu anda o halının üzerinde yürüyen ben değildim, bir başkasıydı. Ayaklarımı ben komutlamıyordum sanki. Sanki bedenim bir başkasının kontrolündeydi de ben içeriden bir yerlerden sadece izliyordum. O kadar yabancıydım ki kendime, koridordaki cam yansımamda gördüğüm o kadına selam veresim geliyordu.
Asansöre bindiğimde aynada tekrar karşılaştık o "sarışın" yabancıyla. "Dünya Çelik" sahneye iniyordu.
Asansörün kapıları lobiye açıldığında, topuklu ayakkabılarımın mermer zemindeki yankısı, bir geri sayımın başlangıcıydı. Hedef tam karşıdaydı parıltılı ışıkların, pahalı içkilerin ve sahte gülüşlerin tam ortasında.
“Yeter be, ne çok şikayet ettin!” dedi iç sesim.
Şu mahşer yerinde, tam da aslanın inine girmek üzereyken oturup iç sesimle kavgaya tutuşmam yok mu?
KESİNLİKLE VAR.
İnsan kendi iç sesinden nefret edebilir miydi? Vallahi ederdi. Benimki sanki benimle aynı hayatı yaşamıyor da, pembe diziden fırlamış bir yan karakter gibi arada kafasını uzatıp “Ya ne güzel sevilirdin aslında...” deyip kaçıyordu.
Salak.
Bıraksam, beni Yiğit’in aslında ölmemiş bir Gökhan olduğuna bile inandıracaktı. O kadar hayalperest, o kadar salaktı. Hatta ben ondan daha salaktım ki ona bu payeyi veriyordum. Başkası bana “salak” dese, o dilini kökünden koparır, bir taraflarına net montalardım. Ama kendi kendime serbestti neticede kendi dilimi koparacak halim yoktu ya.
Ayağımdaki o incecik topuklu ayakkabılar ise tam bir işkence aletiydi. İçine girerken ruhumun kıyıldığını hissettim. Askeri botlarımın o güven veren ağırlığına kıyasla bu çatlak sesli ayakkabılar her adımda “çat çat” diye zemini döverken, her bir sese ayrı bir küfür sığdırdım.
Dik yürüyordum, evet. Omuzlarım dimdikti, bakışlarım keskindi. Yani bir zahmet o kadarını da yapayım yılların eğitimi sadece tetik çekmeyi değil, her şartta yıkılmamayı da öğretmişti. Ama dışarıdaki o mermer gibi duruşun aksine, içeride ruhum kamburdu. Omuzlarımda eskiden kalan cam kırıkları, kalbimde Gökhan’ın kanı vardı.
Lobiye girdiğim an, kristal avizelerin ışığı üzerimdeki o yıldız tozlu elbiseyi parlattı. Birkaç korumanın bakışının üzerimde donduğunu hissettim. Kimisi hayranlıkla, kimisi şüpheyle süzüyordu bu "sarışın" yabancıyı.
Dünya Çelik olarak adımlarımı hedefe yönelttim. Mekanın en loş ama en görkemli masasında, etrafı koruma kalkanıyla çevrili o herif oturuyordu. Mehmet Ali Teğmen’in kaderini ellerinde tutan, benim ise nefretimi kusacağım o surattaydı.
"Hazır ol Gökhan," diye fısıldadım içimden, iç sesimi susturarak. "Mavi bugün senin için sahne alıyor."
Yalan söyleyemem, bir an içimden direkt olarak Converse giymek gelmişti. O kadar askerliğe alışmıştım ki, bazen böyle şeyler giymek garip gelebiliyordu. Converse bile fazla renkti bana artık ben griydim, koyu gri.
Ama kimse kusura bakmasın ya da baksın. Üniformamı her şeyden daha çok seviyordum. Kimi insanlar yüzük takar, ben kurşun taşırım. Ve kesinlikle hakkıyla taşımak için elimden gelenin en iyisini yapıyordum. Kan da döktüm, ter de akıttım. Sustum, susturdum. Bir tek kendime hesap veremedim. Umarım taşıyabiliyordum, umarım o üniformanın hakkını gerçekten verebiliyorumdur.
Aşağıya indim en sonunda. Ayaklarımda topuklular, içimde mide bulantısı attığım adımlar beni takip ediyordu. Daha sonra aşağıda, avımı beklemeye başladım. Bir apartman boşluğunda sessizce pusuda ama dışarıdan bakınca tamamen sıradandım. Sözde taksi bekliyordum. Yalandan. Ama gözlerim birinin çıkmasını istiyordu. Emir’in.
Adam sabahları her zaman beni görüyordu ama tabii ki "Dünya" olan kimliğimle. Dünya, Mavi Derin'e çok zıttı alakaları bile yoktu. Pembe rujlu, naif gülücüklü, "aa ne tatlı kız" denen o hâlimle tam bir avcı maskesi kuşanmıştım. Ama eğer bu adam Mavi Derin ile tanışırsa, pek hoş şeyler olmazdı onun için. Kafasını yerinde tutmak için elleri yetmeyebilirdi. Onu, gerçek kimliğimle tanıştırmadan ölmesine izin vermeyecektim.
Anlaşılan o ki, "Dünya" olarak ilgisini çekmeyi başarmıştım. Bakışları üzerimde geziniyor, adeta beni soymaya başlıyordu.
Emir, lüks aracının kapısını kapatıp bana doğru bir adım attığında, yüzümdeki o sahte, "naif" gülümsemeyi hafifçe genişlettim. İçimdeki Mavi, belimdeki bıçağa uzanmamak için kendini zor tutarken, Dünya yavaşça saçlarını geriye attı.
"Taksi beklemek bu şehirde bir sanat dalı olmalı, değil mi?" dedi Emir, sesi kendine güvenen bir tınıyla yankılanırken. Yanıma kadar sokulmuştu kokusu genzimi yakıyordu.
Gözlerimi, takmış olduğum o buz mavisi lenslerin arkasından hafifçe kırpıştırarak ona baktım. "Sanat mı yoksa sabır testi mi, henüz karar veremedim," dedim, sesimi en yumuşak tonuna çekerek.
"Belki de doğru aracı beklemiyorsunuzdur," dedi, gözlerini yırtmacımdan ayırmadan. "Gideceğiniz yer üzerimdeyse, sizi bırakabilirim Dünya Hanım."
Birkaç adım, birkaç sahte gülümseme... Adamın o gizemli ve korunaklı dünyasına girmek için ihtiyacım olan tek yönlü bileti, o "Dünya" maskesiyle avucumun içine almıştım. Emir’in bakışlarındaki o açlığı okuyabiliyordum bu sadece basit bir şehvet değil, safi bir güç istemi ve sahip olma dürtüsüydü. Karşısındaki bu "naif" kızı kontrol edebileceğini sanıyordu. İşte tam da bu kibir yüzünden, bu görevi seve seve üstlenmiştim.
Emir apartmandan çıkar çıkmaz gözleri direkt beni buldu. Göz bebeklerindeki o avcı iştahını fark ettiğimde, yüzüme o her zaman hazır tuttuğum yapay ama onun sığ dünyasında asla sırıtmayacak kadar gerçekçi gülümsemeyi yerleştirdim.
"Bu arada..." Vakit kaybetmeden yanıma daha da yaklaştı. "Merhaba Dünya Hanım," dedi sesi, kulağıma yapış yapış bir yağ tabakası gibi ulaşıyordu.
Yalandan burnumu kıvırdım sanki bu resmiyet beni biraz sıkmış ama aslında hoşuma gitmiş gibi bir hava vererek. "Bey, hanım gibi kalıplar mı kullanacağız hâlâ?" dedim. Sesim bir pamuk şekeri kadar tatlıydı ama o buz mavisi lenslerin ardındaki bakışlarım, damarlarına zerk edilmeyi bekleyen birer zehirdi.
Emir, bu "samimi" çıkışım üzerine iyice gevşedi ceketinin önünü hafifçe açıp bana doğru yarım adım daha yaklaştı. Artık neredeyse birbirimizin tenine dokunmak üzereydik.
O an durdum. Ben Yiğit'in yakınlığından birkaç gün önce rahatsız olduğumu düşünürken şu anda daha rahatsız olduğum biri vardı.
Ben Yiğit'in yakınlığından rahatsız olmamıştım?
"Haklısın," dedi, gözlerini yüzümden ayırmadan. "Resmiyet, senin gibi birinin enerjisini gölgeliyor sadece. O zaman doğrudan konuya girelim.
Seni nereye bırakmamı istersin?"
Sahte bir şaşkınlıkla gülümsedim. "Aslında arkadaşlarımla buluşacaktım ama taksi beklemekten ruhumu teslim etmek üzereyim. Eğer gerçekten rahatsız etmeyeceksem..."
"Rahatsızlık mı?" diye böldü sözümü, yüzünde o mide bulandırıcı özgüvenli gülüşle. "Benim için günün en keyifli dakikaları başlıyor demektir. Bin bakalım."
Arabanın kapısını benim için açtığında, o derin yırtmacımı bilerek sergileyerek koltuğa yerleştim. İçerideki deri kokusu ve Emir'in ağır parfümü ciğerlerime dolarken, zihnimdeki Mavi çoktan Emir'in gırtlağına çökmüştü bile. "Hm... nereye gidiyoruz?"
"Bilmem, sen nasıl isterseniz," dedi Emir. Sesiyle değil, o aç gözleriyle beni soymaya, üzerimdeki o yıldız tozlu elbiseyi zihninde parçalamaya devam ediyordu.
Yalandan, sanki ona karşı koyamıyormuşum gibi kulağına yaklaştım. Sıcak nefesimi boynuna vererek, "Sizi isterim desem?" diye fısıldadım. Ağzımdan çıkan her bir harf mideme birer gülle gibi oturdu.
Yemin ederim o an kusuverecektim bir yerlere.
Ben, Mavi Derin... Bu adama cilve yapıyordum. Bir Allah'ın kulu da çıkıp sormuyor ki. "Bu kız cilve yapmayı biliyor mu?"
Neyse. Strateji belliydi. Derin, kendinin tam zıttı ol. Harika bir fikir. İğrenç ama lanet olsun ki işe yarıyor.
Adamın yüzünde o mide bulandırıcı, kendini beğenmiş gülümseme iyice yer edindi. Bir de kendini karizmatik sanıyor, o özgüvenli duruşuyla beni tavladığını düşünüyor. Vallahi kusacağım artık. Gülünce ayrı bir varlığa dönüşüyordu amın evladı orangutan götü yüzlü. Gülmesin bir daha, gerçekten dünyam kararıyor.
"Abart kızım," dedi iç sesim yine o bilmiş tavrıyla.
"Kes be," diye tersledim onu zihnimde. İç sesimi biri benden alsın artık, lütfen. İade kutusuna koyup kargolayacağım yakında, alıcısı ödemeli gitsin hem de.
"Neyse..." diyerek gözlerimi ondan uzaklaştırdım, sanki utangaç ama bir o kadar da davetkar bir genç kızmışım gibi camdan dışarı baktım. "Siz böyle bakınca ne diyeceğimi şaşırıyorum Emir Bey... Pardon, Emir."
Lüks aracın içinde arabayla ilerlemeye devam ederken, deri koltukların o suni kokusu genzimi yaktı. Emir, eliyle vitesin üzerindeki elimi tutmaya çalışırken hafifçe geri çektim "kaçan kovalanır" oyununu oynamam gerekiyordu.
"Eee Dünya," dedi Emir, motoru çalıştırırken. "Madem beni istiyorsun, seni gerçekten 'özel' bir yere götürmemi ister misin? Herkesin giremeyeceği, sadece seçilmişlerin olduğu bir yere?"
İşte beklediğim o pas. Mehmet Ali Teğmen’in tutulduğu o maden ocağına ya da bağlantılı olduğu o gizli üsse giden yol tam buradan geçiyordu. Av artık avcumun içindeydi.
Gözlerimi parlatarak ona döndüm. "Özel yerleri severim. Ama biliyorsun, ben yeni mezun, meraklı bir kızım. Tehlikeli mi yoksa?"
Emir güldü, o iğrenç sesiyle konuştu. "Tehlike, yanında ben varken sadece bir eğlencedir. Sınırın biraz ötesinde eski bir tesisimiz var, bu gece orada çok önemli misafirlerim olacak. Belki orada bana 'eşlik' etmek istersin?"
O eli belime yerleştiğinde ciğerlerimdeki hava buz kesti. Nefesimi tuttum. Bana benden başka, Gökhan’dan başka kimsenin dokunmasına gerek yoktu. İğrençti. Midem ağzıma geldi, gözlerimi devirme isteğimi bastırmak için tırnaklarımı avuç içlerime gömdüm.
Önümüzde ve arkamızda duran o kapkara limuzine baktım. Camları zindan gibi, jantları güneş gibi parlıyordu. Adam zengindi, ona şüphe yok. Ama karakteri? Cebindeki o bozuk paralar kadar bile etmezdi. Allah’ım, bu kulunun cebini dolduracağına keşke biraz da aklını dolduraydın. Ama dur, ben ona birazdan karakter yüklemesi yaparım sonra da bütün sistemini "reset"leyip silerim. Karakterin o kadar düşük ki Emir, gölge yapmaya çalışsan güneş senden utanır.
Piç.
Elleri durmuyorken, motorun o boğuk gürültüsüyle beraber dünya dışarıda kaldı. İçerideki tek gerçek şey, damarlarımdaki nefretti. Emir yanımda oturmuş, durmadan o terli ellerini, dirseklerini hiç olmayacak yerlerime değdiriyordu. Her dokunuşunda, dişlerimi sıkarak içimden tek bir cümle kurdum. "Az kaldı." Şu yaptığı her el kol hareketini zihnime not ettim. Bir gün bu ellerle vedalaşacaktı.
O elini kolunu alıp kendi vücudunun en karanlık köşesine sokacağım işim bitince. Bu da kendime yeminimdir.
"Emir," dedim, sesime sahte bir sıcaklık, bir parça davetkar bir tını katarak. Hafifçe uzaklaştım, mesafeyi koruyor gibi yapıp oltayı attım. "Bir şeyler içelim. Ateşleniriz," dedim. Sözde şehvetle fısıldıyordum ama içimde yangın değil, lağım suları akıyordu.
Kendi sınırlarımı zorlayan bir performansla ona biraz daha yaklaştım. Bu yaptığım cilve falan değildi bu, bir celladın kurbanına ölmeden önce sunduğu o son, o sahte şefkat illüzyonuydu.
Emir, bu "ateşli" teklifimle adeta kendinden geçti. Limuzinin mini barına uzanıp kristal kadehleri doldururken, yüzündeki o zafer kazanmış ifadeyi izledim.
"Ateşlenmek mi?" dedi, kadehlerden birini bana uzatırken. Bakışları göğüs dekolteme çakılı kalmıştı. "Senin yanındayken üşümek mümkün mü Dünya? Bu gece sadece ateşlenmeyeceğiz, yanacağız."
Kadehi aldım, buz gibi parmaklarım onun eline değdiğinde irkildiğini hissettim. "Benim ateşim biraz farklıdır Emir," dedim, kadehi dudaklarıma yaklaştırıp o mavi lenslerin arkasından gözlerinin içine bakarak. "Kimi ısıtır, kimi ise kül eder."
Kadehini kadehime vurduğunda çıkan o ince 'çın' sesi, operasyonun başladığının işaretiydi. Limuzin sınır hattına doğru hızlanırken, Emir alkolün ve egosunun etkisiyle tamamen savunmasız kalmaya başlıyordu.
Allah’tan kafamdaki peruk özel yapım bir şeydi saçlarımla ne kadar oynarsa oynasın, parmaklarının ucunda o yapay dokuyu hissetmesine imkan yoktu. Ne gerçek olmadığını anlayabiliyordu, ne de o peruk kafamdan öyle kolayca çıkabilirdi. Aksi halde, şu an zihninden geçen tek şey beni o limuzinin arka koltuğuna yatırmak olan bu şerefsiz karşısında maskem düşseydi, görev daha başlamadan biterdi.
Benim ellerimde kelepçeyle değil, onun cesedinin başında bitecek bir sondu bu.
Valla görev çıkışı ben bu peruğu nasıl çıkaracağım, o düğümleri nasıl çözeceğim onu da bilmiyorum. Düğümlenmiş yalanların içinden soyunmak, o "Dünya" kabuğunu kırıp gerçek kimliğime, Mavi'ye dönmek bile şu an eziyet gibi geliyor.
"Sen nasıl istersen, beybi," dediğinde gözlerim refleksle yukarı kaymak, o meşhur "sabır çekme" bakışını atmak istedi. Ama kendimi zor tuttum.
Daha önce kusacağımı söylemiş miydim? Olsun. YİNE DİYORUM. VALLA KUSUCAĞIM.
Bu adamın yanında geçirdiğim her saniye mideme biraz daha lav döküyorlar sanki. Tiksinmek başka bir şey, fiziksel olarak dayanamayacak hale gelmek bambaşka. Ama ben Mavi’yim. Dağda, eksi otuz derecede kendi kurşunumu çıkarıp yaraya parmak basan o ellerin sahibiyim. Bir orangutan götü suratlıya mı dayanamayacağım?
Yine de cidden lafın gelişi söylemiyorum adamın bakışları, dokunuşları, hatta nefes alışındaki o mide bulandırıcı öz güven bile içimi alt üst ediyor. Ve evet, bu göt herif hâlâ bana dokunuyordu.
"Her neyse Derin..." dedim kendime. "Dayan. Mehmet Ali için dayan. O maden ocağındaki vatan evlatları için dayan. Onları kurtar, sonra istersen sabaha kadar kusabilirsin."
Barın önünde durduk. Arabadan indi, kapıyı önce kendine, sonra büyük bir centilmenlik şovuyla bana açtı. Sanki ben açamıyordum. Sanki ellerim kollarım felçli.
Valla sinirden içim kabarıyordu. Acaba şu an şurada onu bayıltıp eşek sudan gelinceye kadar dövsem kim durdurabilir ki beni?
Kurt Timindekiler. Albay’ın o "Mavi, operasyonel disiplin!" diyen sesini şimdiden kulaklarımda duyabiliyordum.
Emir elini belime sarıp beni barın kapısına doğru yönlendirirken, "Burası senin gibi parlayan bir yıldız için biraz karanlık kalabilir Dünya, ama müziği ve içkileri seveceksin," diye mırıldandı.
İçeri girdiğimizde ağır bir bas sesi ve pahalı parfüm kokusu karşıladı bizi. Gözlerim hemen etrafı taradı çıkışlar, korumalar, kameralara ona belli etmeden bakmaya hesaplamalar yapmaya başladım. Dünya gülümsüyordu ama Mavi çoktan stratejiyi çizmişti.
Barın en üst katındaki VIP locasına geçtiğimizde, Emir garsona "En iyisinden," diyerek işaret verdi. Sonra bana dönüp iyice yaklaştı. "Eee Dünya, bu geceyi unutulmaz kılmak için bir planın var mı, yoksa akışına mı bırakalım?"
Sustum. Katlandım. Şikayet etme hakkımı, o ilk yalanı söylediğim gün toprağa gömmüştüm. Bu görevi kendi özgür irademle, her bir hücresini hissederek kabul etmiştim. Ben kurban değildim ben, bu iğrençliğin içine bizzat sızan cellat kılıklı bir kurtarıcıydım.
Tam bir aydır bu adamın gölgesi olmuştum. On dokuz gündür bizim timin yüzünü görmüyordum. Kalan on bir gün boyunca bu itin olduğu yerleri, bağlantıları ile uğraşıp durmuştum. Adımlarını ezberledim, yalancı kahkahalarının kaç desibelde samimiyetsizleştiğini, hangi içkiyi kaç saniyede bitirdiğini not ettim. Her gece dosyamın üzerine eğilip bu adamı avlamanın yollarını ararken, ruhumdan bir parça daha eksiliyordu. Şimdi karşısında duruyordum. Kurt Timi'nin yeri hakkında %100 emin olamamam, yapılabilecek en ufak bir hatanın mezar taşımızı dikmesi demekti. Bu yüzden o kolun içine girmek, o zehirli nefesi solumak zorundaydım.
"Ne içersin?" dedi, gözleriyle beni talan etmeye devam ederek. Bilmiyorum anlamında kafamı salladım Dünya kararsızdı ama Mavi Derinn her şeyi biliyordu.
İçki beni sarhoş edemezdi. Beyaz Oda sağ olsun. O acımasız seanslarda bağışıklık kazandığım o kimyasal cehennem sayesinde alkol de, zehir de benim için sadece birer sıvıydı. Sarhoşluk hissi benim içimde çoktan öldürülmüştü. İlaçlar hâlâ bünyem için bir risk taşısa da alkol ve zehirler? Onlar benim kalemimdi, benim oyun alanımdı.
Garson kokteylleri getirdiğinde, profesyonel bir avcı gibi hamlemi yaptım. Boynuna yaklaştım, elimi yalandan o terli teninde gezdirdim. Parmaklarım boynunun kıvrımlarında dolanırken, aslında zaman kazanıyordum. Parmak uçlarımda hissettiğim o ısı bana sadece tiksinti veriyordu lağım suyuna dokunmak gibi bir şeydi bu.
Geri çekildim. Yüzüme, bu gece onunla olmayı hayal eden o "masum" ama davetkar gülümsemeyi yerleştirdim.
"Çok güzel kokuyorsun Emir," diye fısıldadım, kadehime uzanırken. "İnsanın aklını başından alacak kadar. Tehlikeli."
Emir, bu cümlenin altında ezilen egosuyla kadehini havaya kaldırdı. "Tehlikeyi sevdiğini biliyordum Dünya. Bakalım bu gecenin sonu kadehlerin dibi gibi mi olacak, yoksa daha derinlerde mi bitecek?"
Kadehimden büyük bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı inen alkolü değil, damarlarımda atan o operasyonel soğukluğu hissediyordum. Emir'in cebindeki o mühürlü giriş kartına ulaşmak için artık sadece birkaç santim uzağındaydım.
Tam o anda her şey durdu. Emir beni aniden kucağına çektiğinde, midemdeki o meşhur yangın yerini gerçek bir asit fırtınasına bıraktı. Kafasını boynuma gömüp o ıslak, mide bulandırıcı öpücüklerini kondururken içimden tek bir kelime geçiyordu. KUSCAĞIM. Cellat zarafetindeki elbisemin uyluğuma sakladığım ilacı aldım. Silahıma elli her an dokunacak diye korkuyordum. O, boynumda kendi mezarını kazdığını sanırken, ben kolumdaki kumaşın avantajıyla zehiri bardağına boşaltmak için en uygun açıyı yakalamıştım. Şık, seri ve asla dikkat çekmeyen bir hareketle minicik tüpten çıkan sıvı, onun kadehindeki kokteyle karıştı. O zehir, onun bu dünyadaki son lüksü, son yudumu olacaktı.
Yüzümde bir "Dünya" gülümsemesi, içimde ise biriken bir kusmuk denizi.
Zehiri boşalttığım an, bir lastik gibi gerilip kendimi hemen geri çektim. Dokunduğu yerleri tuz ruhuyla, çamaşır suyuyla, hatta direkt ateşle yıkamak gerekiyordu. Bedenime bulaşan o pislik, sanki gözeneklerimden içeri sızmış da ruhumu lekelemiş gibiydi.
Emir bana baktı. Önce bön bön, sanki neden kaçtığımı anlamaya çalışır gibi sonra kaşlarını çatıp o otoriter ama zavallı ses tonuyla sordu. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”
Kafamı hemen "hayır" anlamında iki yana salladım, o saf ve ürkek kız moduna ışık hızıyla geri döndüm. “Asla,” dedim, sesimi biraz daha incelterek. Elimdeki kokteyli havaya kaldırıp kadehine doğru hafifçe uzattım. “Önce biraz içmeyelim mi? Ateş almasın mı bedenimiz?”
ALMASIN! Yemin ederim bu ben değilim! İçime başka bir kadın girdi, resmen bedenimi ele geçirdi. Şu operasyon bitsin, kendimi önce tuz ruhuna yatıracağım, sonra mahalle imamına gidip "Hocam içime bir şey girdi, çıkar şunu" diyeceğim. Ama eminim o bile suratıma bakıp, "Bu senden çıkmaz kızım, bu seninle bütünleşmiş," der.
ULAN İÇİMDEN NE ÇIKTI BENİM?!?!
Gökhan görse, "Mavi, sen neymişsin be abi?" diye dalga geçerdi herhalde. Ama ben biliyordum içimden çıkan şey Mavi değil, bir vatan evladını kurtarmak için her kılığa girebilen o canavardı.
Emir kadehini kavradı, o kendine has kibriyle sırıttı. "Haklısın Dünya," dedi, bardağı dudaklarına götürürken. "Önce biraz 'ısınalım'. Sonrası zaten volkan."
Kadehin dibini görmesini beklerken gözlerimi kırpmadım. O ilk yudumu aldığında, aslında kendi sonunun imzasını atıyordu.
"Alsın tabii," dedi bir kez daha o orangutan kılıklı. O zehirli kokteyli tek dikişte, sanki dünyanın en tatlı şerbetini içiyormuş gibi midesine indirdi. Bir de utanmadan garsona işaret çakıp arkasından bir tane daha istedi.
"Allah’ım," dedim içimden, "Cehennemde bu salağa da bir masa aç. Ama masası sallansın, sandalyesi de dar olsun. Kurt Timi'ni o madenden çekip çıkardıktan sonra, bu şerefsizin biletini bizzat kesip sana kargolayacağım."
“Eee Dünya…” Yine başladı o yapış yapış sesiyle. “Biraz sohbet etmeyelim mi?”
Etmeyelim birader. Seninle bırak sohbeti, aynı kapalı alanda oksijen tüketmek bile benim için ahiretlik bir imtihan. Ama maske düşmemeliydi.
“Edelim tabii kii,” dedim, sesimi o "yeni mezun" neşesine bulayarak. Ama bu maskenin altı artık kıpkırmızı, içimdeki öfke derimi yakıyor.
Bana baktı, o her şeyi bildiğini sanan sahte bilgeliğiyle. “Değişik bir kıza benziyorsun,” dedi.
Kaşlarımı yalandan bir merakla çattım. “Nasıl yani?” Oscar’lık performans, gerçekten. İçimdeki Mavi bu tiyatroya kusmak istiyordu ama Dünya, şaşkınlık oyununu sürdürüyordu.
“Yanı şöyle bir vücuda sahipsin. Uzun bir spor geçmişin var anlaşılan.” Gözleri iğrenç bir yavaşlıkla, sanki bir malı inceler gibi üzerimde süzüldü. Kas yapımdaki o sertliği, o askeri disiplinin bıraktığı izleri "spor" sanıyordu geri zekalı.
“Bu beni değişik biri etmiyor,” dedim, sesimdeki o buz gibi tona engel olamayarak. İçimden yükselen o "seni burada parçalarım" haykırışını büyük bir yutkunmayla boğazımda boğdum.
Emir kadehindeki ikinci yudumu alırken, göz bebeklerinin hafifçe büyüdüğünü fark ettim. Zehir, sistemine sızmaya başlamıştı. Kanındaki o yavaşlamayı, vücut ısısının milim milim artışını askeri bir cerrah titizliğiyle izliyordum.
"Sahi," dedim, biraz daha yaklaşıp o mühürlü karta doğru elimi yavaşça götürerek. "Senin gibi 'güçlü' adamların spora vakti kalıyor mu? Yoksa bütün enerjini o gizemli işlerine mi harcıyorsun?"
“Anlamadım,” dedi ama o kelime bile ağzında çamur gibi dağıldı. Sesi artık bir fısıltıdan farksız, titrekti. Kelimeleri toparlayamıyor, midesindeki o asit fırtınası yüzünden rengi kükürt sarısına dönüyordu. Gözleri bulanıklaştı, dünya onun için artık netliğini yitirmiş bir kabustu.
Ben sadece gülümsedim. Kurtlarımın, o maden ocağında nefessiz kalan vatan evlatlarının intikamı, onun damağında bir zehir gibi eriyordu.
“Ben değişik bir kızımdır,” dedim. Adımlarımı ağır ağır, bir avcı sessizliğiyle attım. Önüne geçtim bir gölge gibi, bir cellat gibi çöktüm üzerine. Biraz eğildim, o mavi lenslerin ardındaki buz kütlesini gözlerine kilitledim. “Her an, herkes için eceli de olabilirim, şansı da.” O, yorgun ve feri sönmüş gözlerle bana bakarken son tokadı indirir gibi fısıldadım. “Ve ben Senin ecelin olmak istiyorum.”
***
ALLAH'IM YALVARIRIM BANA SABIR VER.
Yedi ceddini sikesim gelen şu orospu çocuğuyla uğraşmak, omuzlarımda koca bir dağı taşımaktan daha zordu. Vallahi billahi onu odasına taşımak, şu an yaptığım bu "Dünya" tiyatrosundan daha kolay olurdu. Ama yok. Allah sabır veriyor, ben galiba "sebat (3) et" kısmını yanlış anlıyorum.
Sinirden damarlarım çatlayacaktı artık. Zehir etkisini gösterdikçe, bu herifin içinden daha da boktan, daha da çekilmez bir yaratık çıkmıştı. Üstüne üstlük o iğrenç çenesi bir an bile durmuyordu. Resmen gerizekâlıydı ve şu an sadece boş boş kükremekle meşguldü. Yemin ederim birazdan ben de bağıracağım "Şu götü alın buradan, yoksa elimde kalacak!" diye.
"AFFET BU GECE ÖLMEK İSTEDİM!" diye bağırdı bir anda, sesi o lüks locada bir karga sesi gibi yankılanarak.
Dayanamadım, kafasına "çat" diye bir tane patlattım.
"O ses tellerini teker teker kopartıp, boynuna urgan yapmamı istemiyorsan sesini kes. Güzelim şarkıyı da sikme," dedim ters ters. Sesimdeki o Mavi Derin tınısı, o anki öfkemle beraber odayı dondurdu.
Model grubu şu an bu herifin o şarkıyı söylediğini duysa şarkıyı diskografisinden siler, üstüne plak şirketini yakar, en sonunda üzerine benzin döküp kendini ateşe verirdi. Sanatın, estetiğin ve hatta hüznün bile bir onuru vardır be bu herif her şeyi kirletiyordu.
Zehir artık bilincini tamamen ele geçirmeye başladığında, Emir koltuğa yığılır gibi oldu. Elimi hızla ceketinin iç cebine daldırdım. Parmaklarım o soğuk, mühürlü karta değdiğinde kalbim ilk kez "Dünya" için değil, operasyon için hızla çarptı.
Odasına ulaşmama az kalmıştı. YARABBİ ŞÜKÜR.
İçeri attıktan sonra tekrar Derin, yani o buz gibi Mavi olacaktım. Ama şu an? Bu salağı evire çevire dövme vaktimdi. Hak etmişti bir aydır bu döl israfının peşinde gölge gibi geziyordum, her saniyesi ömrümden ömür götürmüştü. Gerekli kanıtları ve Kurt Timi'nin tam koordinatlarını öğrendiğim anda her şey bitecek, bu kabus sona erecekti. Ama önce şu sinir bozucu, kulak tırmalayan sesini susturmam gerekiyordu.
"PEMBE BİR MEZARLIK GÖRDÜM RÜYAMDA!" diye bağırdı yine, sanki sahnede devleşiyormuş gibi.
"Oraya seni göndereceğim zaten, az bekle. Kulağıma ettiğin için o kulaklarını da koparacağım," dedim dişlerimin arasından. "Döl israfı piç."
Allah'ım, oralardan, bulutların üstünden bir koli sabır yolla da şu çöpe dönüp görev tamamlanmadan cinayet işlemeyeyim.
"AFFET BU GECE ÖLMEK İSTEDİM!" diye son kez bağırdı. Çünkü tam o an, odanın kapısını açıp onu içeriye, sertçe halının üzerine fırlattım.
"Ölmediğin için affetmiyorum. Ama şimdi seni öldüreceğim," dedim, sesim artık Dünya Çelik’in naifliğinden tamamen arınmış, o bildiğin buz gibi Mavi’ye bürünmüştü.
Yerde sersemlemiş, zehrin etkisiyle koordinasyonunu yitirmiş bir halde salak salak hareketler yaptı. Gözlerimi devirdim bu kadar aciz bir adamın peşinde bir ay harcamış olmak bile ağrıma gidiyordu. Odanın ortasından ağır bir sandalye çektim, kolundan yakalayıp adeta sandalyeye çiviledim onu.
"Yaaa…" dedi, gözleri dolmuştu birden. "Acıdı…" diye mızmızlandı, sanki annesinden azar işiten bir çocuk gibi kolunu ovuşturarak.
"Oyy kıyamam," dedim yalandan, iğneleyici bir üzüntüyle eğilerek. "Acıdı mı? Koparırım, bir daha acıyacak bir kolun kalmaz. Sorun kökten çözülür."
Valla ağlarsa döverdim. Bir de ben bunun alkol kokulu, sahte gözyaşlarını mı çekecektim? Sabrımın son demlerindeydim. Çantamdan o mühürlü giriş kartını çıkardım ve tam göz hizasına getirdim.
"Bak buraya orangutan suratlı," dedim, saçlarından tutup başını arkaya yatırarak. "Kurt Timi nerede? O madenin hangi hücresindeler? Konuşursan belki seni o pembe mezarlığa tek parça gönderirim. Konuşmazsan... İşte o zaman Model’in tüm diskografisini sana bağırarak söyletirim."
“De-me öyleeeeeee...” dedi, o 'e' harfini sakız gibi sündürerek. Beyni erimiş, dili gevşemiş bir sonraki aşama muhtemelen ağzının kenarından salya akıtmasıydı.
“Bana bak prenses,” dedim, çenesini avuçlarımın içine alıp kemiklerini çatırdatacak kadar sertçe kavrayarak. “Sen ölmek için bana yalvarıyorsun, değil mi?” Sesim artık sadece zehir değil, bir infaz mangasının ayak sesleri gibi soğuk ve ölümcüldü.
“Prenses mi?” dedi kıkırdayarak. O bulanık gözleriyle bana bakıp, “Ben miyim prenses?” diye sordu.
Yemin ederim ben buna ne verdim? Alt tarafı biraz kafa yapsın, dili çözülsün diye bir kimyasal verdim beyni fabrikasyon ayarlarına dönsün, tüm zekası sıfırlansın diye değil. Bu neyin kafasıydı?
“Kes sesini,” dedim sonunda. Sabır taşı bende çatlamaz, atomlarına ayrılırdı. Yumruğu çenesine bir indirdim ki saniyelik o sessizliğin ardından burnundan gelen o meşhur çatırdama sesi odayı doldurdu. Acı eşiği yerlerde olduğu için gözünden yaş fışkırdı aynı anda.
“Ebesinin amına koyduğumun orangutanı,” dedim. Bana o ıslak, titreyen ve korku dolu gözleriyle bakarken ben gözlerimi nefretin, öfkenin ve bitmek bilmeyen o karanlığın ta kendisi gibi diktim ona. “Hele şükür be. Sıra Derin’de.” Dedim ve derin bir nefes alıp göz devirdim.
Gerçekten şükürdü. Biraz daha bu Dünya Çelik rolüne devam etseydim, kendimi bir yerden atardım. Yok lan, ben niye atıyorum? Bu döl israfını camdan aşağı, kafa üstü çakardım.
“Ben senin annenin rahmine düştüğün günü sikeyim,” dedim dişlerimin arasından tıslayarak. “O günü resmi tatil yapsınlar. ULUSAL YAS İLANI! Tipe bak, orangutanın götü daha estetik lan senden!”
“Az önce bana prenses dedin,” dedi ağlayarak. Sesi hıçkırıklar arasında boğuluyordu. “Şimdi niye... niye dövüyorsun ki?”
Bu soruyu sorduğunda elim havada asılı kaldı. Lan bu adam harbiden geri zekalıydı. Ama benim vaktim yoktu. Mehmet Ali'nin ve diğer çocukların bu herifin saçma sapan mızmızlanmalarına ayıracak tek bir saniyesi bile yoktu.
“Çünkü,” dedim, eğilip kırık burnundan akan kanı elbisemin bir parçasıyla umrumda bile değildi artık o ışıltılı kumaş kabaca silerek. “Prenseslerin masalları hep kötü biter benim dünyamda. Şimdi konuş. Kurt Timi nerede? O madendeki şifre ne?”
“Hay ben senin prensesini de, ağlamanı da, geçmişini de, geleceğini de sikeyim!”
Kelime aralarından sızan öfke, boğazımda biriken o metalik tatla birleşti. Avucumun içindeki yakasına asıldım kumaşın gerilme sesi, ortamdaki tek somut gerçeklikti. Tek kolumla, sanki bir çuval paçavrayı havaya kaldırıyormuş gibi onu zeminden kopardım. Ayakları boşlukta çaresizce savrulurken suratımı, o mide bulandırıcı suratına yaklaştırdım.
“BAK BANA!” diye kükredim. Sesim, odanın rutubetli duvarlarında yankılanıp kendi kulaklarımda çınladı.
Bana baktı. Ama bu bir bakış değildi; ıslak, donuk ve hayatın kırıntısından yoksun... Tıpkı tezgâhta unutulmuş, feri sönmüş bir ölü balığın gözleri gibiydi. Bakışlarındaki o boşluk, sinir uçlarımı birer birer yakmaya yetti.
“Askerler nerede?” diye sordum, sesim bu sefer bir bıçak kadar keskin ve kısıktı.
Boş boş bakmaya devam etti. Kaşları anlamsız bir çabayla çatıldı, sonra gevşedi yüzündeki her bir kas, kontrolsüz bir jöle gibi sağa sola kıvrılıp duruyordu. Karşımda şekilden şekile giren o maymunsu suratı gördükçe, yumruklarımın içindeki kemikler kaşınmaya başladı. Vurmamak için kendimi dizginlemek, kor ateşi çıplak elle tutmak gibiydi.
“Salak saçma şekilden şekile girme, amına koyduğumun orangutanı! NEREDE ONLAR SÖYLE!”
Kelimeleri dişlerimin arasından tek tek, vurgulayarak fırlattım. Her bir hece, suratına inen hayali bir tokat gibiydi.
“Askerleerrrrrr...” diye inledi. Sesi, paslı bir menteşenin gıcırtısını andırıyordu.
“Hee... Türk askerleri,” dedim, dudaklarım tiksintiyle yukarı kıvrılırken. Sabrım, ince bir ip gibi gerilmişti ve birazdan o ip koptuğunda, kemiklerini birer nota anahtarı gibi kullanarak üzerinde acı dolu bir senfoni besteleyecektim.
Daha önce söylemiş miydim? Bu orangutan götünü andıran suratına her baktığımda, midem çalkalanıyor, boğazıma ekşi bir sıvı tırmanıyor. Yine söylüyorum, yemin ederim...
AHA ŞURAYA KUSACAĞIM.
"Evdeeeee," dedi. O son harfi uzatırken kullandığı ses tonu, sinir tellerimde yokuş yukarı çıkan bir kamyon gibi bağıra bağıra ilerledi. O ses, o iğrenç tını; yemin ederim ebemin mezarına giden yolu taş taş döşerdi.
“Hangi evde?” diye tısladım. Sesim, namlu ağzındaki bir mermi kadar pürüzsüz ve ölümcüldü. Şakaklarımdaki damarların zonklaması artık görüşümü bozmaya başlamıştı; kanım değil, saf bir cinnet dolaşıyordu damarlarımda.
“Hangi evdeeeeeee?” diye tekrarladı, o boktan uzatmayla. Bir de elini çenesine götürüp düşünür gibi yapmaz mı? Sanırsın büyük bir satranç ustası hamle hesaplıyor; halbuki o kafatasının içinde beyin yerine foseptik çukuru dolanıyordu.
“Hadi söyle lan amip,” dedim, sesimdeki tahammül kırıntılarını da tüketerek.
Yine durdu, düşündü. Sonra o gerzek, yayvan gülümsemesiyle gözlerimin tam içine baktı ve o absürt isteği kustu. “Bana prenses der misin?”
Gözlerimi devirdim. Yumruğumu suratının tam ortasına, o gülüşü genzine kaçıracak şekilde indirme isteğim tavan yapmıştı. Ama kendimi dizginledim henüz değildi. Bayılmasını istemiyordum, bu zevki bana yarıda kestiremezdi. Adresi zaten az çok kestiriyordum ama bu döl israfının o leş ağzıyla onaylaması gerekiyordu.
“Seni ebeme yollamamı ister misin?” diye fısıldadım, yüzüne o kadar yaklaştım ki nefesimdeki nefreti hissetmemesi imkansızdı.
“Prenses de, söyleyeceğim. Söz,” dedi, sanki çocuk parkında pazarlık yapıyormuş gibi.
“Senin verdiğin söze de, prensesine de, ebene de başlarım!” diye hırladım.
“Ya sen çok küfür ediyorsun ama… Alt tarafı prenses de dedim,” dedi. Sesindeki o ağlamaklı tını, sinir uçlarımda vals yapıyordu. Beni tanımıyordu küfür benim için bir seçenek değil, yaşama biçimiydi, nefesimdi.
“Bana bak lan!” diyerek çenesini pençelerimin arasına aldım. Etini kemiğinden ayıracak gibi sıkarak yüzünü kendime sabitledim. “Senin ebenin amına makas sokarak çoğaltırım, kes sesini!”
O an gözlerindeki o alaycı fer söndü, yerini ham bir korkuya bıraktı. Birkaç saniyelik o kutsal sessizliğin ardından beklediğim adresi bir kusmuk gibi döküverdi. Sonunda... Sonunda bu döl israfının biletini kesebilecektim.
Hiç vakit kaybetmedim. Çantamın gizli bölmesinden, ışığı emen o küçük ama jilet kadar keskin bıçağı çıkardım. Tam hamle yapacakken, odayı o iğrenç sesiyle doldurdu. “BEN BİR DE HAYALLERİM, BİNDİK BİR GEMİYE, KAPTANSA BEN YİNEEEEEEEEE!”
Gerçekten şarkı söylüyordu. Ölüm burnunun ucundayken, o hayal dünyasının gemisine binmişti bile.
“Son yolculuğuna uğurlayalım seni bari,” dedim alaycı bir soğukkanlılıkla. “Söz, seni hayallerinle birlikte gömeceğim.”
Sol kulağının ucunu parmaklarımın ucuyla, sanki bir kağıdı tutar gibi yakaladım. Metalin soğuk yüzünü teninde gezdirdim ve tek bir seri hamleyle işimi bitirdim. Acı dolu, tiz bir çığlık odayı doldurdu ama umursamadım.
Elimde kalan o sıcak et parçasını, daha çığlığı bitmeden direkt ağzına tıktım.
“Afiyet olsun, prenses.”
Durmadım. Diğer kulağına yöneldim. Aynı soğukkanlılık, aynı cerrahi hızla devam ettim. İkinci parça da boğazına doğru yol alırken mırıldandım.
“Löp löp et olsun.”
Acı, bedenini bir elektrik akımı gibi sararken gözleri geriye kaçtı ve bayıldı. Artık sadece hırıltılı bir nefes sesi geliyordu. İşimi sağlama aldım kollarını ve ayaklarını sandalyeye öyle bir doladım ki, uyandığında cehennemi bu tahta parçasının üzerinde yaşayacaktı. Ağzındaki "kendi etiyle" baş başa bıraktım onu.
Ama içimdeki o yangın sönmemişti. Odayı terk edip koridora çıktığımda, hâlâ ellerim titriyordu. Dirseğimi bütün gücümle duvardaki yangın alarmına geçirdim. Kırmızı cam patlarken, kulakları tırmalayan siren sesleri binayı bir ağıt gibi sardı.
Panikle sağa sola kaçışan, birbirini ezen insan sürüsüne tiksinerek baktım. Siren sesleri beynimi tırmalarken, dudaklarımın arasından o meşhur mırıltım döküldü. “Koşun, koşun Koşmayan ben tarafından sikiliyor, bilginize.”
Herkes ters yöne, can havliyle kaçarken ben rüzgara karşı yürüyen bir fırtına gibi sakin adımlarla odama daldım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz aynayla yüzleştim. Karşımda duran o yabancı, o sahte yüz midemi bulandırıyordu.
Ellerim peruğa gitti. Bir paraziti bedenimden söküp atmak ister gibi asıldım ama inat etti. “Çık lan!” diye dişlerimin arasından tısladım. İkinci denemede, kafa derimi acıtacak kadar şiddetli bir hareketle peruğu kafamdan söküp kopardım.
“Peruğunu da sikeyim... Adamı da sikeyim ki... sikiceğim birazdan,” diye hırladım. Peruk odanın bir köşesine çöp gibi uçarken, üzerimdeki o ağır elbiseyi bir deri değiştirir gibi hızlıca çıkardım.
Makyajı silmek değil, kazımak istiyordum. Pamuklar, alkol, ıslak mendiller... Cildim tahriş olup kızarırken umurumda değildi. Ruj, fondöten, allık hepsini birer küfür eşliğinde suratımdan kazıdım. Her silişimde altından Mavi Derin çıkıyordu. Her hamlede daha çok "ben" oluyordum.
Üzerime siyah, uzun ve ince hırkamı geçirdim. Belimdeki silahın o tanıdık, buz gibi metal soğukluğu sırtımı yaladığında içimde bir yerlerde huzur filizlendi. Topuklu ayakkabıları odanın diğer köşesine, sanki birer zehirli yaratıkmış gibi fırlattım.
Tam kapıya yönelmişken durdum.
Gözlerim hâlâ o yapay mavilikteydi. Hemen aynaya döndüm. Parmaklarımla o plastik lensleri gözlerimden ayırdım. Kendi gözlerimle, o sert ve yorgun bakışlarımla nihayet buluştum.
Hele şükür.
Zaman kaybetmek benim lügatimde yoktu. Odadan fırladım, koridorun karanlığına sakladığım benzin bidonlarını kaptım. Sert ve keskin benzin kokusu ciğerlerimi bir bıçak gibi yakarken sadece yürüdüm. Bidonun ağzını açtım ve zemine, her adımda derin bir iz bırakarak dökmeye başladım.
Arkama bakmadım. Gözümü kırpmadım.
Cebimden o çok özel çakmağı çıkardım. Üzerindeki Türk bayrağına parmaklarım değdiğinde bir an duraksadım. Elim titredi. “Yere düşmez,” dedim kendi kendime. “Bu çakmak kutsaldır, bu pisliğe layık değil.” Onu şefkatle cebime geri koydum.
Başka bir çakmak çıkardım. Alelade, değersiz bir parça. Baş parmağımın tek bir hareketiyle kıvılcım çaktı. Gözümü bile kırpmadan, o küçük ateşi benzin gölünün kalbine fırlattım.
“Cehennemin küçüğünü yaratalım dedik sana, prenses,” dedim ruhsuz bir sesle. Geriye dönüp alevlerin yükselişini izleme gereği bile duymadan motoruma doğru koşmaya başladım.
Önümde tek bir yol, zihnimde tek bir hedef vardı.
Kurt Timi.
Önce onları o cehennemden çekip çıkaracaktım. Ve sonra veda etmeden, birer hayalet gibi çekip gittiğim herkese o sımsıkı sarılma borcumu ödeyecektim.
Bölüm Sonu
(1) nitelikçe alçak, kötü, soysuz (kimse) yada (kimi urlar ya da hastalıklar için) tehlikeli, kötücül.
(2) ağırbaşlı,onurlu.
(3) kararında ya da sözünde direngen olma durumu, bir kararı sonuna değin uygulama, bir işi sonuna değin sürdürme.

| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |