
Kendi sesimizden daha yabancı, kalbimizin atışından daha keşfedilmemiş bir coğrafya yoktur çünkü en kör noktalarımız, her gün aynada baktığımız yerlerde saklıdır.
Mavi Derin Yıldırım’ın Günlüğünden
8 Mayıs 2024
Seni seviyorum Kalbim.
Sana bu şekilde seslenmek, sanki göğüs kafesimde çırpınan o yaralı kuşu avuçlarımda tutmak gibi. Sanırım yakında sana kavuşacağım. İçimde tarif edemediğim, her zerreme sızan bir his var. Tuhaf bir şekilde yarım, eksik ama bir o kadar da kesin. Bilmiyorum, belki sadece bir kuruntu, belki de zihnimin bana oynadığı o karanlık oyunlardan biri daha. Ama sanki son günlerimi yaşıyor gibiyim. Aldığım her nefes, ciğerlerime dolan o son serinlikmiş gibi hissettiriyor.
Sanki uğruna ölüyorum göremediğim bir yüzün, uzun zamandır hiç duymadığım bir sesin ve hiç bitmeyen bir özlemin uğruna..
Özür dilerim ruhum. Seni bu dünyanın kirinden, bu savaşın kanından ve bu öfkenin ateşinden koruyamadım. Seni temiz tutamadım üzerine sıçrayan her damla karanlık için beni affet.
Özür dilerim kalbim. Senden bu kadar uzakta, sana bu kadar yabancı kaldığım için. Atışlarını duymayı reddettiğim, seni taşlaştırmaya çalıştığım her saniye için kendimden utanıyorum.
Ve özür dilerim Nefesim. Her şeye rağmen, tüm bu yıkıma ve imkansızlığa rağmen içimde hala bir yerlerde o inatçı, o zehirli umudu yaşattığım için. Bir gün her şeyin düzeleceğine, o papatya tarlalarına geri döneceğime dair duyduğum o küçük inanç için senden özür dilerim.
Umut, bazen en büyük cezadır. Ve ben bu gece, o cezayı kalbimde taşıyarak uyuyorum.
2005
Gece, simsiyah bir kadife gibi şehrin üzerine çökmüş, dünyanın tüm gürültüsünü devasa bir boşluğun içine hapsetmişti. Sokaklarda sadece uykulu gece kuşlarının kanat çırpışları ve rüzgarın fısıltısı duyuluyordu. Herkes derin uykusunun huzurlu kollarındayken, Mavi Derin terasın soğuk mermerine oturmuş, bacaklarını boşluğa sarkıtmıştı. Altındaki karanlık uçurum değil, sanki kendi ruhunun bir yansımasıydı.
Havadaki o keskin, serin gece kokusu genzini yakıyor uzaklardan gelen nemli toprak kokusu, zihnindeki eksik parçaları uyandırıyordu. Gözlerini gökyüzüne dikmişti ama gördüğü şey sadece ışık noktaları değildi o, sonsuzluğun içinde bir iz arıyordu. Kalbinin tam ortasında, tarifi imkansız, genişleyen bir boşluk vardı. Hüzünle mayalanmış o saf yalnızlık, gecenin karanlığıyla birleşip üzerine ağır bir pelerin gibi çökmüştü.
"Orada mıydın? Bu kadar uzağımda ama bir o kadar da içimde mi?"
Zihni, hiç tanımadığı bir hayalin peşinde amansız bir labirente girmişti. Annesini hiç görmemişti ne bir ses, ne bir koku, ne de solmuş bir fotoğraf karesi. Merakı, göğüs kafesini sıkıştıran bir sızıya dönüşüyordu. Kendi yüzündeki hatları parmak uçlarıyla yoklarken, aynadaki yansımasının kime ait olduğunu bulmaya çalışıyordu. Saçları annesinin saçları gibi mi dalgalanıyordu? Ya o sıra dışı gözleri? Annesi de mi dünyaya bu tuhaf, derin bakışlarla bakmıştı?
Sorular, zifiri karanlıkta parlayan kıvılcımlar gibi peş peşe dökülüyordu zihnine. Boyu uzun muydu? Gülümseyince yanağında bir gamze, ya da burnunun üzerinde güneşten kalma minik çilleri var mıydı? O bu kadar yarımken, o bıraktığı boşluğun ötesinde mutlu olmayı başarabilmiş miydi?
Bugün Anneler Günü'ydü. Takvimdeki o sıradan rakam, Mavi Derin için dünyanın en ağır yükü haline gelmişti. En sevdiği rengi bile bilmediği bir kadını özlemek, hiç gidilmemiş bir şehre dönmek istemek gibiydi. Genç kız, bakışlarını en parlak yıldıza dikti ve acı bir tebessümle fısıldadı. Acaba o uzaklarda, yıldızların ötesindeki kadın da tam şu saniyede, geride bıraktığı o eksik parçayı, kendi kızını düşünüyor muydu?
Mavi Derin, ruhunu bir zırh gibi kuşanan o sessiz kızlardandı. hiçbir zaman aptal olmamıştı, duygularının onu ele geçirmesine izin vermeyecek kadar gururluydu. Annesine karşı büyüttüğü o devasa özlemi, kalbinin en kuytu köşesine, kimsenin bulamayacağı bir sandığa hapsetmişti. Ondan nefret etmek istiyordu terk edilmenin, eksik kalmanın öfkesiyle dolup taşmayı arzuluyordu ama o bile gelmiyordu elinden. İçinde, damarlarında akan kan gibi canlı bir umut vardı. Bir gün kavuşacaklarına dair o inatçı, o zehirli umuttu bu. Mavi en çok da bu umuttan, kendisini ayakta tutan ama her gün içten içe kemiren bu duygudan nefret ediyordu.
Parmaklarının arasında tuttuğu papatyanın beyaz yaprakları, ay ışığında solgun birer hayal gibi parlıyordu. Gözlerine hücum eden yaşları, kirpiklerini birbirine kenetleyerek geri itti. Tam o sırada, arkasındaki ahşap zeminin hafifçe inlemesiyle bir hareketlilik fark etti. Dönüp bakmadı. Bakmasına gerek de yoktu o kokuyu, o güven veren adımları nerede olsa tanırdı.
Gökhan, uykusunun en ağır yerinde yatağındaki o buz gibi boşluğu hissetmiş, gecenin ayazına aldırmadan kendini dışarı atmıştı. Sesi, uykunun mahmurluğuyla birleşmiş, hafif pürüzlü ve çatalı bir tınıyla havada asılı kaldı. “Güzelim…”
Gökhan’ın ağır adımlarla yaklaşmasını, mermerin üzerindeki varlığını sessizce bekledi Mavi. Yanına oturduğunda, aralarında yükselen o görünmez duvarlar birer birer çatladı. Gökhan’ın varlığı, Mavi’nin içindeki uçsuz bucaksız yalnızlık denizinde sığınılacak güvenli bir liman gibiydi. Gökhan, başını hafifçe yana eğip bakışlarını Mavi’nin o gizemli çehresine sabitledi.
“Mavi’m…” dedi, sesi o soğuk gecede içilen bir fincan sıcak çay gibi iç ısıtan bir şefkatle yankılandı. “Neden böyle yalnızsın?”
Mavi Derin, dudaklarının kenarına iliştirdiği o eğreti gülümsemeyle Gökhan’a döndü. İçindeki fırtınayı bastırmak için kuşandığı bir kalkandı bu gülüş. "Uyuyorsunuz," dedi, sesi gece rüzgarının arasından sıyrılıp ona ulaştığında. "Uyku tutmadı yakışıklı, ne yapalım?"
Gökhan’ın yüzünde, uykusuzluğun verdiği o mahmur ama sahiplenici ifade belirdi. "Uyandırsaydın Mavi. Allah Allah..." dediğinde, Mavi çocuksu bir edayla dudağını büktü. Gökhan’ın korumacı tavrı, bazen üzerine giydiği fazla büyük bir ceket gibiydi hem ağır geliyor hem de tuhaf bir şekilde ısıtıyordu.
Mavi, ortamdaki o ağır hüznü dağıtmak, Gökhan’ın keskin sezgilerini başka yöne çekmek için şakacı bir ton takındı. "Sen bugün bana çok kızdın he," dedi, başını hafifçe yana yatırarak. Gökhan, bu hamleyi hemen fark etmişti. Kaşlarını hafifçe çatarak kıza eğildi.
"Ne alaka?" dedi ama sesinde bir yumuşama vardı. Mavi, onun o her şeyi anlayan bakışlarından kaçmak istercesine, "Bakma öyle bana," dedi, yalandan bir sinirle.
Gökhan, hafif bir iç çekişle karışık gülümsedi. "Saçma sapan sorular sorup durdun bütün gün."
Mavi’nin gülümsemesi, bu cümleyle birlikte yavaşça soldu. Kelimeler boğazında bir yumru gibi düğümlendi. "Ailemi merak etmek benim suçum değil," dedi kısık bir sesle. Bu cümle, aralarındaki havayı bir anda değiştirdi artık şaka yapılmıyor, gerçeklerin soğuk yüzüyle çarpışılıyordu.
Gökhan, elini yavaşça Mavi’nin omzuna koydu. Dokunuşu, fırtınalı bir denizde demir atmak gibiydi. Sesindeki o sabahki gerginlik gitmiş, yerini gecenin kadife dokusuna bırakmıştı. "Hâlâ yıldızlar mı?" dedi, bakışlarını Mavi’nin parmakları arasındaki o ezik papatyaya indirerek. "Papatyayı da almış eline..."
Mavi, başını tekrar o sonsuz karanlığa çevirdi. Gözlerindeki o kadim boşluk, yıldızların ışığında bile silinmiyordu. "Evet yakışıklı," dedi, papatyanın yapraklarını belli belirsiz okşarken. "Yıldızlar ve papatyam. Tek sığınağım."
Gökhan, yanına iyice yerleşti aralarındaki o güvenli ama bir o kadar da mesafeli sınırda durarak elini uzattı. "Hadi, konuşalım biraz. Gece uzun," dedi. Sesi, Mavi’nin içindeki kapalı kapıları zorlayan bir anahtar gibiydi.
Mavi başını çevirip ona baktığında, Gökhan o an ilk kez bu kadar net gördü. Mavi’nin gözlerinde cam kırıkları gibi batan bir kırılganlık vardı. Sanki ulaşamadığı bir hatıranın hayaleti, küçük kızın bakışlarında saklambaç oynuyordu. Gökhan’ın sesi bir liman kadar güvenliydi belki ama Mavi, o limana yanaşırsa bir daha asla denize açılamayacakmış gibi, kalbine ince bir mesafe koymaya devam ediyordu.
“Beni tanır mı?” diye sordu Mavi. Sesi, cam bir vazonun yere düşmeden hemen önceki o titrek tınısı gibiydi. İçindeki o devasa, karanlık boşluk ilk kez bu kadar net bir yankı bulmuştu. Gökhan, bu sorunun altında yatan o derin kimsesizliği hisseder gibi oldu, afalladı. "Anlamadım güzelim?" diye fısıldadı, kelimeleri toparlamaya çalışarak.
Mavi, bakışlarını hâlâ o uzak ışık noktalarından çekmemişti. "Annem sence beni tanır mıydı?"
Gökhan’ın bakışlarında bir fırtına koptu ama sesi durgun bir su gibiydi. “Belki tanırdı,” dedi, kelimelerini bir sarraf hassasiyetiyle seçerek. “Ama belki de, bazen kaybolmuş birini tanımak için önce onun kaybolmasına izin vermek gerekir.”
Mavi, bu felsefik cevabın içinde boğulmak yerine, hayata tutunur gibi itiraz etti. "Ben kaybolmak istemiyorum beni tanıması için."
Bu cümle Gökhan’ı sarsmaya yetti. Mavi’nin savunmasızlığı, onun içindeki koruma içgüdüsünü tetiklemişti. Gökhan, küçük kızın annesine dair bir hikaye anlatmasını beklemedi sadece orada, o soğuk mermerde yan yana durmanın bile bir dil olduğunu biliyordu. Mavi, yıllardır biriktirdiği o ağır eksikliğin biraz olsun hafiflediğini hissetti. Belki de kayıp bir anneyi bulmanın yolu, henüz kaybolmamış bir dosta sırtını yaslamaktan geçiyordu.
Gökhan, aralarındaki mesafeyi eriterek biraz daha yaklaştı, eli Mavi’nin omzuna şefkatle kondu. "Beni unutma, Mavi’m. Zamanla her şeyin bir anlamı olacak. Senin de kaybolduğun yer, belki de bir gün bulacağımız yerdir."
Mavi, gözlerini usulca yumdu. Gökhan’ın sesindeki o kadife yumuşaklık, ruhundaki çatlaklara sızıyordu. Yukarıda yıldızlar, milyarlarca yıldır olduğu gibi aynı soğuk ışıkla parlıyordu ama bu gece onlardan biri sanki yeryüzüne inmiş, Mavi’nin tam yanına oturmuştu.
Bugün Anneler Günü'ydü. Mavi Derin, avucunun içinde sımsıkı tuttuğu o papatyayı biraz daha kavradı. O papatya, zihnindeki o hayali papatya tarlasından annesinden kalan tek somut bağdı. Gözlerini tekrar gökyüzüne açtı ve kimsenin duyamayacağı bir fısıltıyla, hiç görmediği, kokusunu bilmediği o kadının Anneler Günü'nü kutladı.
Parmaklarının arasındaki papatya biraz ezildi ama Mavi, o sızıyı bile sevdi. Çünkü o sızı, yaşadığının ve hâlâ bir bağı olduğunun kanıtıydı.
🌼
2024
Tanıdıklık, hayatın canlı renklerini griye boyayan, alışkanlıkların arkasına saklanmış sinsi bir maskedir. Bir insanın yüzüne her gün bakıp, "Onu artık avucumun içi gibi biliyorum," dediğin an, aslında o insanın senin zihnindeki mezarını kazmaya başlamışsındır. Çünkü birini veya bir şeyi "bildiğini" sanmak, ona karşı olan merakını, hayretini ve şefkatini bir kenara bırakmaktır. Oysa insan, her sabah bambaşka bir nehir olarak uyanır bildiğini sandığın her şey, aslında dün gece rüzgârda uçup gitmiş bir yapraktan ibarettir.
Bu sahte biliş hali, gerçek bir ölümden daha sessiz ve daha derinden ilerler. En trajik vedalar, kapılar çarpılıp gidildiğinde değil, aynı masada otururken birbirinin gözlerine bakıp "zaten her şeyi biliyorum" demenin getirdiği o buz gibi hissizlikte gerçekleşir. Bildiğini sandığın an, keşfedecek bir şeyin kalmadığına inandığın andır ve bu inanç, ruhun en büyük körlüğüdür. Zihnimizdeki o "tanıdıklık" maskesi düştüğünde, aslında karşımızdaki ruhun derinliğine hiç dokunmadığımızı, sadece kendi kurguladığımız bir hayalle yaşadığımızı fark ederiz.
Nihayetinde, bir şeyi bildiğimizi sandığımız o kibirli saniye, yaşamın mucizesinin bittiği yerdir. Öğrenmenin durduğu, şaşırmanın yok olduğu ve her şeyin sıradanlaştığı o an, yaşayan bir ölüye dönüşürüz. Sevgi, bilmekten değil, her an yeniden tanımaya çalışmaktan beslenir. "Biliyorum" dediğimiz her cümleyle, sevdiklerimizin ve dünyanın üzerine birer kürek toprak atarız ta ki etrafımız sadece tanıdık sandığımız ama aslında hiç tanımadığımız gölgelerle dolana dek.
Harekat odası, henüz bitmiş bir fırtınanın yorgun kalbi gibiydi. Devasa harita masasının üzerindeki kırmızı dijital ışıklar, az önce içinden sağ çıktığım o maden ocağının koordinatlarını soğuk bir sönüklükle aydınlatıyordu. Havada ağır bir barut, taze dökülmüş benzin ve Tim’deki çocukların terle karışmış yorgunluk kokusu vardı.
Benim halim ise tam bir harabeydi. Timin geri kalanı benden biraz daha erken gelmiş, tozlarını biraz olsun silkelemişlerdi. Ama ben daha bu fırsatı bulamadan kendimi burada bulmuştum. Üzerimdeki siyah hırka, madendeki patlamanın gri isiyle kaplanmıştı. Botlarımın aralarına dolan o kirli toprak, attığım her adımda odanın tertemiz zeminine iz bırakıyordu. Yüzümde hışımla sildiğim makyajın kirli siyah kalıntıları, saçlarımda ise peruğun altından kurtulmuş darmadağın bir karışıklık vardı. Aralarından hala küçük kum taneleri dökülüyordu.
"Evet komutanım olay bundan ibaret işte," dedim ben de diğerleri gibi yan yana dururken. Bütün tim Albay'ın etrafına dizilmişken olduğum yerde, o kirli ve yorgun halimle dimdik duruyordum.
"İyi iş ama neden haber vermeden yapıyorsun her şeyi Derin?" dedi Albay kızarak. Sesi harekat odasının metal duvarlarında yankılandı. "O piçin seni götürdüğünü söylemen gerekiyordu. Ya sana bir şey olsaydı?"
"Vatan sağ olsun derdiniz komutanım," dedim ona bakarken. Biliyordum endişeleniyordu ama bunu sadece bir vakit kaybı, gereksiz bir duygu olarak görüyordum.
"Derin!" dedi sert bir sesle Albay. Ama o sesin içindeki o titremeyi, o "evladımı kaybediyordum" korkusunu duymamak imkansızdı.
"Komutanım biliyoruz korktunuz ama..." dedi Akın komutanı yatıştırıcı bir sesle. Bakışları benim toz toprak içindeki halime kaydı. "Ama işte bu ruh hastasını da biz böyle kabul ediyoruz. Hem onun sayesinde Kurt Timi'ni aldık."
"Komutanım Kurt Timi'nden haber var mı bu arada?" dedi Davut, Yiğit'e sorarak. Sesi hafifçe titredi çünkü üvey kardeşi Alparslan o cehennemin en derininden yeni çıkarılmıştı.
"He siz iyice konuşun aranızda!" dedi Albay bu sefer cidden kızarak. Adımları zeminde sertçe yankılandı ve tam karşıma geldi. Başımı hafifçe kaldırdım, ceza vermesini bekledim. Çünkü kural ihlali yapmıştım, tek başıma işe kalkışmıştım ve bunu hak etmiştim.
Bir anda beni kendine çekip sarıldı.
Bana sarıldı.
Sarıldı.
Olduğum yerde kalakalırken ellerim iki yanıma düştü. Nereye koymam gerektiğini, parmaklarımı nereye yerleştirmem gerektiğini bile bilmeden öylece taş kesildim. Kalbim bir maraton koşucusu gibi göğüs kafesimi dövmeye başladığında, ne demem gerektiğini bilemiyordum.
En son bana kim sarılmıştı ki? Yani evet, arkadaşlarım omzuma vururdu, kutlarlardı ama... Kim bir anda benim isteğimi sormadan, üzerimdeki o barut ve kan kokusunu umursamadan, böyle içimdeki acıyı dindirecek kadar güzel sarmıştı bedenimi?
Kollarımı nereye koymam gerektiğini bilmediğim için kalakaldım. Üstümdeki tozlar onun jilet gibi üniformasına bulaşıyordu ama o bırakmıyordu. Utanmaya başlıyordum o sert, kimseyi yaklaştırmayan Mavi'nin yerinde şimdi elleri titreyen küçük bir çocuk vardı sanki. Kulağımda onun güven veren nefesinin sıcaklığı varken, parmak uçlarım kontrolsüzce titriyordu.
Sanki o an, üzerimdeki tüm o maden tozu ve "Dünya" maskesinin kiri bu sarılışla temizleniyordu.
Albay’ın o tertemiz, ütülü üniformasıyla benim barut kokan, kirlenmiş bedenim arasındaki tezatlık sarıldığımızda daha da belirginleşmişti. Onun göğsündeki madalyalar, benim hırkamdaki tozlara karışıyordu.
"Komutanım..." diye fısıldayabildim sadece. Sesim, duman solumaktan kısılmıştı.
Hâlâ kollarımı nereye koyacağımı bilemiyordum. Ellerim havada asılı kalmışken, Akın ve Davut’un bize baktığını, o sert çocukların bile gözlerinde ilk kez bu kadar duru bir şefkat gördüğümü fark ettim. Odadaki o teknolojik soğukluk, Albay’ın kollarının sıcaklığıyla kırılıp gidiyordu.
Utancım, titreyen parmak uçlarımdan tüm vücuduma yayılırken burnuma gelen o "baba" kokusu, madendeki o lağım kokusunu beynimden söküp atıyordu.
Oysa ben baba kokusu bile bilmiyordum.
Sarılmasını bitirip geri çekildiğinde, ellerim hâlâ bedenime ait olmayan, yabancı birer uzuv gibi iki yanımdan dökülüyordu. Ne demem gerektiğini bilmediğim gibi, o delip geçen baba şefkatiyle dolu gözlerle temas kurmaya da cesaret edemiyordum. Bakışlarım botlarımdaki o kirli çamur lekesine çakılı kaldı.
"Aklımı çıkardın be evlat," dedi, sesi harekat odasının o soğuk metalik havasını ısıtan babacan bir tonla. "Dediler Derin adamın peşine gidip binasını bombalamış, haber alamıyoruz dediklerinde kafayı yedim."
"Te... Telefon..." Hayatımda belki de hiçbir kurşun yarasında, hiçbir pusuda bu kadar hızlı atmayan kalbim, şu an göğüs kafesimi parçalamak istiyordu. Maraton koşmuyordu sanki bir uçağın motoru gibi içimde gürlüyordu.
"Telefonum çekmiyordu," dedim. Sesimin titrememesi için kelimeleri dişlerimin arasından, en sert tondan çıkarmaya çalıştım ama başarısızdım. Boğazımdaki o yumru izin vermiyordu.
Biliyor gibi hafifçe kafa salladığında, ciğerlerime çektiğim o havayı hâlâ tahliye etmemiştim. Göğsüm kabarmış, nefesimi tutmuştum. Neden bu kadar utandığımı, neden yerin dibine girmek istediğimi ben de bilmiyordum. Ben Derin'dim dağların celladı, operasyonların soğuk yüzüydüm. Ama şimdi, o toz toprak içindeki hırkamın içinde küçücük kalmıştım.
Yıllar sonra ilk kez... Gerçekten yıllar sonra ilk kez biri benim ölecek olma ihtimalimden, sadece bir "istihbarat kaybı" olarak değil, bir "evlat" olarak korkmuştu. Bu bilgi, beynimde binlerce voltluk bir elektrik gibi dolaşıyordu.
"Bir daha olmasın," dedi Albay, bakışlarını üzerimden çekmeden. "Haber vermeden, arkanda biz yokmuşuz gibi gitmek yok. Anlaşıldı mı Derin?"
Sessizliği bozan tek şey, odanın diğer ucundaki cihazların monoton bip sesleriydi. Timdekilerin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Akın’ın o 'seni anlıyorum' diyen gülümsemesini, Davut’un saygıyla karışık sessizliğini...
"Emredersiniz komutanım," dedim, bu sefer sesimi o eski, çelik gibi sert tonuna döndürerek. Kalbim, daha fazla duygu gösterip o savunmasız tarafa geçmeme yine izin vermemişti. Kendimi hızla o "asker" zırhına geri kilitledim.
"Git dinlen kızım," dediğinde sadece kısa bir kafa selamı verdim. Diğerleriyle konuşup rapor alacağını, onları ancak öyle göndereceğini anladığım o anda, sanki arkamdan birileri kovalıyormuş gibi koşar adım harekat odasından çıktım.
O ağır metal kapı arkamdan kapandığı an, ne zaman tuttuğumu bile bilmediğim o nefesi ciğerlerimi yakarcasına, derin bir şekilde dışarı verdim. Sırtımı koridorun soğuk duvarına yasladım. "Bana sarıldı..."
Sesim koridorda sadece bir fısıltı olarak yankılandı. Şaşkındım. Askeriyenin o bitmek bilmeyen, bot sesleriyle inleyen koridorlarında, hâlâ üzerimdeki tozun ve isin kokusuyla yürüdüm. Her adımda üzerimdeki hırkadan dökülen toprak parçaları, az önceki o sıcaklığın kanıtı gibiydi. Üstümü başımı değiştirmek, o "Dünya"dan kalan son kırıntılardan kurtulmak için Ebrar ile paylaştığımız odaya doğru ilerledim.
Odadan içeri girdiğimde Ebrar henüz gelmemişti. Kapıyı arkamdan kilitledim ve sırtımı kapıya yaslayıp yavaşça yere çöktüm. Gözlerim karşıdaki boş duvara takıldı. Zihnimde hala Emir’in o iğrenç şarkı söyleyişi, kestiğim kulakları ve Albay’ın kollarının o hiç beklemediğim güveni birbirine karışıyordu.
Yıllar sonra gelen o "evlat" hitabı, koridordaki soğuk havadan daha çok üşütmüştü içimi. Ama bu seferki üşümek değil, donmuş bir yaranın yavaş yavaş çözülmesi gibiydi.
Hızla ayağa kalkıp banyoya yöneldim. Aynadaki o darmadağın kadına, Mavi'ye baktım. "Kendine gel," diye mırıldandım. "Görev bitti. Kurt Timi güvende."
Suyu en sıcak ayarına getirdim. O maden tozundan, Emir'in dokunuşlarından ve belki de bu gece hissettiğim o yabancı duygulardan arınmak için suyun altına girmem gerekiyordu.
Boynumu öptüğü o an zihnime bir kırbaç gibi çarptığında, midemin bulantısıyla birlikte ellerim adeta kontrolden çıktı. Parmak uçlarım boynumdaki o iğrenç hayali lekeyi silmek istercesine, derimi neredeyse kanatacak kadar sert bir şekilde ovuşturmaya başladı. Tırnaklarımın etime geçtiğini hissetsem de durmadım.
Kaç kere aynı yeri şampuanladım, kaç kez duş jelleriyle o teni köpürterek temizlemeye çalıştım, bilmiyordum. Ama sanki o leke derimin altına işlemişti ne kadar yıkarsam yıkayayım, o zehirli temasın izi oradan silinmiyordu. Temizlenmiyordu.
Dizlerimin bağı çözüldü. Mermerin kemiklerimi sızlatan o buz gibi soğukluğunu umursamadan banyonun zeminine çöktüm. Bacaklarımı karnıma doğru çekip kendime küçücük bir sığınak yarattım. Başımı dizlerime yasladım tepemden aşağı boşalan sıcak su, ruhumun üşümesini dindiremiyordu.
Islanıp ağırlaşan uzun saçlarım, çıplak bedenimi bir kefen gibi sarmıştı. Su sesinin arkasında hala Emir’in o mıy mıy sesi, "prenses" deyişi ve boynumda hissettiğim o ıslak, iğrenç an parazit gibi dönüp duruyordu.
Albay’ın o tertemiz, babacan sarılışı bile bu pislik hissini söküp atamamıştı. Aksine, o sarılışın saflığını bu kirle bozmuşum gibi bir suçluluk kaplamıştı içimi. Suyun altında ne kadar kaldığımı bilmiyordum parmak uçlarım buruşmuş, tenim tahrişten kıpkırmızı kesilmişti.
"Geçti," diye fısıldadım suyun uğultusuna karşı. "O öldü. Sen buradasın. Sen Mavi'sin."
Ama bedenim hâlâ o anın titremesiyle sarsılıyordu. Bir askerin en zor savaşı, cephede değil, kendi tenine bulaşan o kirli anılarla olan savaşıymış bunu bir kez daha, bu soğuk mermerin üzerinde anladım.
Birazdan yine o dik başlı, tavizsiz Derin olacaktım. o zırhı kuşanıp karargahın koridorlarında mermi gibi süzülecektim. Ama ondan önce, geçmişin karanlık dehlizlerinde çığlık atan o küçük Mavi'yi susturmam, onu bir kez daha ruhumun en derinindeki o hücreye hapsetmem gerekiyordu.
Mesele sadece Emir denilen o döl israfının boynuma kondurduğu o iğrenç temas değildi. Mesele, yıllar önce ruhumu ve bedenimi lekeleyen o tacizin, bugün tenime değen her yabancı el ile yeniden canlanmasıydı. Her dokunuş, uyuyan o canavarı uyandırıyor her temas, unuttuğumu sandığım o eski sancıyı tırnaklarıyla kazıyıp yüzeye çıkarıyordu. Bedenim bir hafıza defteri gibiydi ve bazı sayfalar ne kadar yıkanırsa yıkansın, o kirli mürekkep çıkmıyordu.
Yerden kalktım. Tarağımı elime alıp saç derime bastıra bastıra saçımı taramaya başladım. Canım acıyordu ama bu acı, zihnimdeki o uğultuyu bastırdığı için hoşuma gidiyordu. Ben taradıkça, düğümlenmiş saç tellerimin arasından birkaç parça çamur ve maden tozu mermer zemine dökülüyordu.
Acı bir gülümseme belirdi yüzümde. Biz askerlerdik bedenimizin tertemiz, tırnaklarımızın manikürlü dönmesini bekleme lüksümüz yoktu. Bizim payımıza düşen her zaman is, pas, kan ve topraktı. Tenimizdeki çamur duşla akıp giderdi elbet, ama o zihne bulaşan is? İşte o, tarak darbeleriyle bile kolay kolay sökülmüyordu.
Saçlarımın her bir telini, o geçmişteki kirli ellerin hatırasını kazır gibi hırsla taradım. "Bitti," dedim aynadaki o ıslak, solgun kadına bakarak. "Onu öldürdün, kulaklarını yedirdin, odayı ateşe verdin. Sen artık kurban değilsin Mavi. Sen avcısın."
Kurulanıp asker yeşili tişörtümü ve üniforma pantolonumu üzerime geçirdiğimde, o dik omuzlu Derin yavaş yavaş geri geliyordu. Son bir kez boynumdaki o kızarıklığa baktım tenim yanıyordu ama artık zihnim biraz daha sessizdi.
Tam o sırada odanın kapısının kilidi tıkırdadı. Ebrar gelmiş olmalıydı.
Uykumun ve yorgunluğumun ağırlığı artık tüm duygularımın önüne geçmişti kimin ne düşündüğü ya da odadaki o ağır hava zerre umurumda değildi. Yatağa kendimi bıraktım. Sırt üstü yatıp tavanı izleyecek halim yoktu, o yüzden yüz üstü dönüp başımı yastığa gömdüm. Örtüyü sadece belime kadar çekip dünyanın geri kalanını dışarıda bıraktım.
"Komutanım hoş geldiniz," dedi Ebrar, sesindeki o bastıramadığı heyecanla. Kapının kapanma sesiyle birlikte odadaki varlığı iyice belirginleşmişti. Alparslan'ın, o nişanlısının, o maden cehenneminde neler yaşadığından haberi yoktu. Onu bu saatte korkutmaya ya da o travmanın detaylarına boğmaya niyetim de yoktu, o yüzden sustum. "Yiğit komutanım sizi çağırdı bu arada."
"Babasının uşağı yoksa siktirsin gitsin, uyuyacağım," dedim sesimi boğuklaştırarak. Ellerimi yastığın altında birleştirip yüzümü en rahat bulduğum pozisyona yerleştirdim.
Yiğit’in bitmek bilmeyen emirleri ya da sorguları şu an uykumun binde biri kadar değerli değildi. Kalbim hâlâ o maratonun yorgunluğunu taşırken, beynim sadece sessizlik istiyordu. Ebrar’ın odanın içinde hafif adımlarla dolaştığını duyabiliyordum ama göz kapaklarım artık mühürlenmişti.
"Ama komutanım, acil olduğunu söyledi..." diye bir kez daha denedi Ebrar, çekinerek.
"Ebrar," dedim, sesimdeki uyarıcı tonu koruyarak. "Şu an cehennemden yeni çıktım. Eğer Yiğit çok merak ediyorsa gelip kapıda beklesin. Şimdi ışığı kapat ve sesini kes."
Geçmişin hayaletleri, boynumdaki o kızarıklık ve Albay’ın sarılışı... Hepsi karanlığın içinde birbirine karışıp uzaklaştı. Uyku, en büyük sığınağımdı ve ben o sığınağa girmek için kapıları çoktan kapatmıştım.
Ebrar en sonunda pes ederek odadan çıkınca sessizliğin o ağır ama huzurlu tadını çıkardım. Gözlerim ağır ağır kapanırken, zihnimdeki o gürültülü sahneler yavaş yavaş silindi hayaller alemine dalmam çok uzun sürmemişti.
Ne kadar zaman geçtiğini, saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Ancak odanın kapısının o son derece temkinli, neredeyse bir hırsız sessizliğiyle açılma sesini duyduğum an, yılların getirdiği o tetikte olma içgüdüsüyle uyandım. Yine de kafamı kaldırmadım, gözlerimi açma ihtiyacı duymadım. Bedenimi uykudaymışım gibi serbest bıraktım.
Odaya bir koku doldu. Tanıdık, hafızamın en korunaklı köşesinde saklanan o koku. Gökhan’a ait olduğunu sandığım, o aptalca ama mükemmel koku. Sadece onda olduğunu sanıyordum ama bu koku Yiğit’te de vardı. Dost çekiyordu, anılar çekiyordu belki de sadece acı ortaklığı kokuyordu bu.
Odamda olmasına, bu saatte baş ucumda dikilmesine anlam veremesem de, niyetini merak ettiğim için gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Üzerimdeki yarım yamalak çarşafın yerine, omuzlarımı da içine alacak şekilde kalın, sıcak bir battaniye örttü üzerime. Dokunuşu bir askerin sertliğinden uzaktı sakınan, koruyan bir hali vardı.
Baş ucuma oturduğunu, ağırlığının zemine dağıldığını hissettiğimde nefesimi düzene soktum. Büyük ihtimalle yatağımın hemen yanına bağdaş kurmuştu ama emin değildim.
"Senin nefretini kazanacak kadar ne yaptım?"
Sesi bir fısıltı gibi, odanın karanlığına karışarak geldi kulağıma. O kadar çaresiz, o kadar çıplak bir soruydu ki bu. Geçmişi ona ağır geliyordu, biliyordum. Kendi tarihinin altında eziliyor, hatırlayamadığı o geçmiş yüzünden kendini savunamıyordu bile. Karşımda bir komutan değil, karanlıkta yolunu kaybetmiş bir adam vardı sanki.
İçimden bir ses ona cevap vermemi, nefretimin sebebinin o değil, onun yüzünde gördüğüm o kayıp parçalar olduğunu söylememi istedi. Ama dilim mühürlüydü. Eğer gözlerimi açarsam, bu gece kurduğum o koruma duvarları tamamen yerle bir olacaktı.
Sessizce bekledim. Karanlıkta, onun varlığı ve Gökhan’ı anımsatan kokusuyla baş başa kaldım.
"Keşke bana ne olduğunu söylesen," dedi bu sefer de, sesi hüsranla yoğrulmuş kısık bir fısıltı gibi döküldü dudaklarından. Parmak ucunun şakağıma çok hafif, tüy kadar narin bir dokunuşla değdiğini hissettim. O an kahretsin ki aptal beynim beni terk etmiş gibiydi tüm savunma sistemlerim iflas bayrağını çekmişti.
Saçımı okşaması, normalde beni öfkeden deliye döndürmesi gerekirken, bedenime saçma ve yabancı bir rahatlık verdi. Ruhumun yıllardır süren o bitmek bilmeyen nöbeti, bu dokunuşla bir anlığına uykuya daldı sanki. Ve ben, bana bu kadar kolay "huzur" veren bu rahatlıktan, kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ettim. Ben Mavi'ydim benim huzurum tetikte, rahatlığım ise sadece öfkedeydi.
Bir süre daha öylece durdu. Odanın sessizliğinde sadece onun temkinli nefes alışlarını ve benim içimde kopan fırtınanın uğultusunu duyuyordum. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Tam gittiğini, bu tuhaf anın bittiğini sanıyordum ki...
Saçlarımda, tam başımın tepesinde onun dudaklarını hissettim.
O an bedenim buz kesti. Az önce şampuanla, duş jeliyle kanatana kadar ovduğum tenimdeki o hayali kirler sanki bir anda dondu. Emir'in boynumdaki o leş teması ne kadar iğrençse, Yiğit'in bu masum ama sarsıcı dokunuşu o kadar yakıcıydı. Damarlarımdaki kanın akışı durdu, kalbim göğüs kafesimi delip çıkacakmış gibi sertçe tekledi.
Öylece, nefesimi bile dışarı vermeden bekledim. O dudakların bıraktığı sıcaklık, saç tellerimden içeri sızıp ruhumun en dipteki yaralarına kadar ulaştı. Bu, "Dünya"ya yapılan sahte bir kur değil, Mavi'nin kimsesizliğine bırakılmış sessiz bir merhametti. Ve bu merhamet, bana Emir'in bütün işkencelerinden daha ağır geldi.
Yiğit, dokunuşunun bende yarattığı o görünmez depremden habersiz, sessiz adımlarla kapıya yöneldi. Kapı kulpunun o metalik sesi odada yankılandığında, hâlâ taş kesilmiş haldeydim.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, göğüs kafesimi parçalayıp dışarı çıkacak sanıyordum. Yatakta hızla doğruldum, avucumu kalbimin üzerine sertçe bastırdım. Ellerim zapt edemediğim bir şiddetle titriyordu ama bu seferki o tanıdık tiksinti ya da öfke titremesi değildi. Bu, ruhumun hiç bilmediği bir dilde verdiği, beni korkutan bir tepkiydi.
"Aptal kafa," diye fısıldadım karanlığa doğru. "Kendine gel."
O benden her şeyimi almıştı. Geçmişimi, abimi, huzurumu, Kalbim'i... Yiğit demek, Gökhan’ın yokluğu demekti. Ama beynim bana öyle bir oyun oynuyordu ki, o koku ve o dokunuş sanki imkansız bir köprü kuruyordu aramızda. Nefret etmem gerekirken, bu saçma sarsıntıya engel olamıyordum.
Zihnimdeki gürültüyü bastırmak için ayağa kalktım. Adımlarım sendeliyordu. Odanın köşesindeki mini buzdolabına ulaşıp titreyen elimle bir bardak su doldurdum. Suyun o buz gibi soğukluğu boğazımdan aşağı inerken bile içimdeki o yangını söndürmeye yetmedi. Bardağı masaya sertçe bıraktım.
Üzerimde hâlâ askeri pantolonum ve yeşil tişörtüm vardı. Bu odada, bu sessizlikte kalırsam duvarlar üzerime yıkılacaktı. Botlarımı ayağıma geçirip bağcıklarını bile düzgün bağlamadan kendimi koridora attım. Hızlı adımlarla yürürken tek bir amacım vardı. Bu duygulardan, bu kokudan ve Yiğit'in bıraktığı o yakıcı izden kaçmak.
Askeriyenin gece sessizliğine bürünmüş, loş ışıklı koridorları bot seslerimle inliyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama durursam yıkılacağımı çok iyi biliyordum.
Gece havası, ciğerlerimi yakan o hararetin üzerine dökülen buzlu bir su gibiydi ama yetmiyordu. Karargahın o kimsenin uğramadığı, gölgelerin en koyu olduğu arka tarafına geçtim. Adımlarım beni otomatiğe bağlanmış gibi en kuytu köşeye sürükledi.
Cebimden paketi çıkarıp içinden bir zehir dalı çektim. Bu aralar paketin sonunu ne ara getirdiğimi bile fark etmiyordum sanki içtiğim her duman, zihnimdeki o sesleri biraz daha boğuyordu. Sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirip çakmağın o küçük kıvılcımıyla karanlığı bir anlığına deldim. İlk nefesi o kadar derin çektim ki, dumanın ciğerlerimin en ücra köşelerine kadar ulaştığını, oradaki sancıyı uyuşturduğunu hissettim.
Sırtımı soğuk duvara yaslayıp yere, o karanlığın tam kalbine oturdum. Başımı geriye atıp betona yasladığımda, gökyüzündeki yıldızlar bile bana hesap soruyor gibiydi.
"Neler oluyor sana Derin?" diye mırıldandım dumanı geceye savururken. "Neden o dokunuş canını yakmadı?"
Bir yanda boynumdaki o kirli lekenin hayali, diğer yanda saçlarımın arasında asılı kalan o temiz şefkat... İkisi arasında sıkışıp kalmak, bir mayın tarlasında gözü kapalı yürümekten daha zordu. Sigaranın ucundaki o küçük kor ateş, karanlıkta tek dostum gibi parlayıp sönüyordu. Gözlerimi kapattım rüzgarın uğultusu, Yiğit’in o kısık sesli fısıltısını bastıramıyordu.
Burada, bu zifiri karanlıkta sadece Mavi'ydim. Ne bir komutan, ne bir intikamcı, ne de bir efsane. Sadece çocukluğu çalınmış, büyümesine izin verilmemiş ve şimdi hiç bilmediği duyguların ortasında silahsız kalmış bir kadın.
Duyguların ağırlığı yetmezmiş gibi, ikinci sigarasının ateşini harlamak üzereydi ki cebindeki telefon gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Ekrandaki yabancı numaraya bakarken kaşlarını çattım. Bu saatte gelen bir arama, hayra alamet olamazdı.
Zihninde yankılanan o eski sözleri anımsadım.
Telefonu açıp kulağıma götürdüğünde, karşı taraftan gelen o soğuk, metalik sessizlik tenimi ürpertti. Birkaç saniye boyunca sadece birbirlerimizin nefeslerini dinledik. Sabrımın sınırlarını zorlayarak sesimle karanlığı yardı. “Ne var?” sesim, gecenin ayazından daha sert çıkmıştı.
Karşı taraftaki ses, bir cihazın dişlileri arasında öğütülmüşçesine mekanikti. “Sesini duymak istedim,” dedi ses değiştirici kullanarak. Durdum, vakit kaybetmeden cebinden o kayıt cihazını çıkardım bu bilinmez düşmanın her kelimesini bir delil gibi hapsetmeliydim. Telefonu cihaza yaklaştırırken zehir zemberek bir karşılık verdim. “Ben de seni görmek isterdim işte. Öldürmek için falan.”
Karşıdaki ses bu tehdidimi umursamadı bile. Aksine, sesindeki o sahte merakla sinirlerimim damarına bastı. “Yaşamak için hiçbir sebebin kalmadı mı?” Bu soru, cevabını bildiği bir sınavı öğrencisine soran bir öğretmenin kibriyle doluydu.
Kendi gözlerimde çakan o öfke parıltısı, Gökhan’ın yanımdaki yumuşaklığını silip atmıştı. “Tek sebebim,” dedim dişlerimin arasından, “Senin her bir hücreni farklı bir ülkeye gömmek.”
Kısa bir sessizlik oldu. Karşıdaki kişi sanki uzaklarda bir yerlerde gülümsedi. “Siz Türkler, daha doğrusu sen ne diyordun?” Birkaç saniye boyunca cidden bir kelimeyi arıyormuş gibi duraksadı ve o tuhaf, yapay tonuyla ekledi. “Seni kınıyorum.”
Kendi zihnimde şimşekler çaktı. “Demek Türk değil...” diye geçirdim içimden. Ya da bu, beni şaşırtmak, zihnini bulandırmak için kurgulanmış ustaca bir oyundu. Avucumdaki papatya artık unutulmuş, yerini sıkıca kavranan bir telefona ve intikam yeminine bırakmıştı.
Gecenin o durgun, hüzünlü havası bir anda yırtıldı. Artık terasta bacaklarını sarkıtan o yetim kız değildim damarlarımda akan kanın buz kestiğini, her bir hücremin birer mermiye dönüştüğünü hissettim.
"Ölmek için kötü bir gün Mor."
Kendi cevabım ise dudağımdan dökülmeye hazır bir kurşun gibiydi "Yaşamak için de beraber bir gün."
Ses değiştiricinin ardındaki o ruhsuz herif, sanki zihnimin kıvrımlarında dolaşıyordu. "Ölmek için fazla güzelsin," dediğinde midem bulandı. Güzellikmiş. Benim dünyamda güzellik, sadece namlunun ucundan çıkan o soğuk parıltıydı. "Belki de melek olmak içindir bu çaban."
"Ne bıdı bıdı ediyorsun sen yine?" diye tısladım. Sesimdeki tüm o az önceki insani tınıları söküp atmıştım. Duygusuzdum. Bir makine kadar tepkisiz. Ama tam o an, kulaklarımın pasını silen o melodiyi duydum.
Melekler Ölmez miydi bu?
Şarkı telefonun içinden gelmiyordu. Hayır, bu kadar basit olamazdı. Ses, askeriyenin içinden, beton duvarların arasından sızıp kulağıma ulaşıyordu. O an oturduğum yerden bir yay gibi fırladım. Gökhan’ın hayali varlığını, omzumdaki elini, az önce dilediğim duaları... Hepsini o terasın soğuk mermerinde bıraktım. Gözlerim birer radar gibi camları taramaya başladı.
"Yansa da her yer ölmez melekler Mor," dedi o robotik ses, tam da o şarkının en can alıcı yerinde.
Ve işte oradaydı.
Gözlerim, askeriyenin o soğuk pencerelerinden birine çakılı kaldı. Gözlerimi o camdan ayırmadım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama heyecandan değil, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının hırsıyla. Karanlığın içinde, camın ardında bir silüet vardı Elinde bir telefon tutuyordu. Yüzü yoktu, ifadesi yoktu sadece gecenin karanlığıyla harmanlanmış bir gölgeydi. Ama bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Beni izliyordu. En zayıf anımda, en mahrem acımda beni seyrediyordu.
Adımlarım beton zeminde yankılanırken, avucumda az önce şefkatle tuttuğum o papatyanın ezilip un ufak olduğunu hissettim. O saf beyaz yapraklar, içimdeki kor ateşin içinde yanıp kül olmuştu. Az önceki o duygusal boşluk, yerini çelikten bir kararlılığa bırakmıştı. Artık ağlayan o küçük kız değildim ben avını gözüne kestirmiş, namluya sürülmüş bir mermiydim.
"Bekle orada," dedim. Sesim, rüzgarı bile kesecek kadar net, buz gibi bir emirdi.
Telefondaki o mekanik ses, tüylerimi diken diken eden bir tınıyla güldü. "Gözümü yüzünden ayırabilsem çoktan istediğimi yapardım zaten," dedi, her kelimesiyle beni biraz daha kışkırtarak. Sesindeki o sapkın hayranlık midemi bulandırıyordu. "Ama yüzün yokken buradan kaçarım."
Bu bir meydan okumaydı. Görünmez bir kum saatinin ters çevrildiğini hissettim. Telefonu cebime sertçe tıkıştırdığım an, terasın ön tarafına doğru bir fişek gibi fırladım. Arkamda çocukluğumu ya da gecenin sessizliğini bırakmıştım hiçbir şey umurumda değildi.
Ciğerlerimdeki hava, öfkemle birleşip yakıcı bir yakıta dönüştü. Merdivenleri, koridorları nasıl geçtiğimi bilmiyordum tek bir amaca odaklanmıştım.
O camın ardındaki gölgeyi yakalamak.
Oraya vardığımda, o karanlık silüetin gerçekliğini parmaklarımın arasında hissetmek istiyordum.
Kaçacaktı, biliyordum. Ama kaçması, kovalamacanın daha yeni başladığı anlamına gelirdi. O meleklerin ölmediğini iddia ediyordu bense ona, yanan her yerin arkasında sadece küllerin kaldığını kanıtlayacaktım.
Askeri binanın o soğuk ve steril koridorlarında botlarımın çıkardığı yankı, bir savaş tamtamı gibi duvarlara çarpıyordu. Nefesim daralıyor ama öfkem beni bir yakıt gibi ileri itiyordu. Gece nöbetindeki askerlerin şaşkın bakışlarını üzerimde hissediyordum muhtemelen bir hayaletin ya da çıldırmış bir subayın peşindeymişim gibi bakıyorlardı ama hiçbirinin sorusu veya bakışı zırhımı delip geçemezdi.
O kata ulaştığım an, zamanın yavaşladığını hissettim. Burnuma çarpan o metalik koku ve koridorun sonunda, yangın merdivenlerine doğru süzülen o gölge. Avını kaçırmak üzere olan bir yırtıcı gibi tüm gücümle atıldım.
"Dur aptal!" diye bağırdım. Sesim, beton duvarlarda yankılanıp kat kat yükselirken aslında kendime de bağırıyordum. Kaçmasına izin veremezdim.
Ağır metal kapı, yüzüme kapanan bir tokat gibi gürültüyle kilitlendi. Kapı koluna asıldım ama boşunaydı o gölge, kapıyı arkasından çoktan emniyete almıştı. Saniyeler aleyhime işliyordu, düşünmek için vaktim yoktu. Belimdeki silahı bir refleksle çektim. Namlunun soğukluğu avucumu yakarken, hedefimi kilit yerine sabitledim.
Kurşunun metal üzerindeki o tiz sesi ve ardından gelen barut kokusu koridora yayıldı. Kilidin parçalanan metal sesini duyar duymaz kapıya omuz attım. Yangın merdivenlerinin o rutubetli ve karanlık boşluğuna daldığımda, aşağıdan gelen hızlı ayak sesleri kulaklarımda uğuldamaya başladı.
Basamakları dörder dörder atlıyordum. Her adımda o meleklerin ölüp ölmeyeceğini ona sormak için sabırsızlanıyordum. O gölge kaçtığını sanıyordu ama bilmediği bir şey vardı. Ben bugün o papatyayı mezarıma değil, onun hücrelerine gömmek için yakmıştım.
Bodrumun o geniz yakan, ağır rutubet kokusu ciğerlerime dolarken dişlerimi birbirine kenetledim. "Neredesin it, neredesin?" diye tısladım karanlığa doğru. Sesim beton duvarlara çarpıp etkisiz bir yankı olarak geri döndü. En alt kata, o zifiri karanlığın merkezine kadar inmiştik. Etrafımı saran siyahlık o kadar yoğundu ki, bir an için kendi ellerimi bile göremedim. Sadece o iğrenç küf ve rutubet kokusu vardı avıma dair ne bir koku ne de bir ayak sesi...
Tam o sırada, yukarıdan, merdivenlerin başından Yiğit’in sesini duydum. Dünyanın en huzurlu sesi olması gereken o ses, şu an sadece bir gürültüydü. "Mavi!" diye bağırıyor, kapıyı delicesine yumrukluyordu. Ama ben o kapının ardındaki dünyadan çoktan kopmuştum.
"Mavi'si..."
Karanlığın kalbinden gelen o fısıltı, tenimi bir jilet gibi kesti. Sesin geldiği yöne doğru hızla döndüm, namluyu o boşluğa kilitledim. Yine o lanet olası ses değiştirici vardı. Metalik, duygusuz ve kimliksiz. Sesini neden bu kadar ısrarla saklıyordu? Tanıdığım bir yüz müydü, yoksa sesinin tonu bile bana bir gerçeği mi fısıldayacaktı?
"Onun Mavi'si olmaya mı karar verdin?" diye sordu. Sesi, karanlıkta süzülen bir yılan gibi etrafımda dolanıyordu.
"Kararlarımın arasında seni bu karanlığa gömmek de var," dedim, sesimi en ufak bir titreme olmadan sabit tutarak. "Bunu da gerçekleştirelim lütfen. Uzatma."
"Mor..." dedi sadece.
Tam karşımda olduğunu hissettiğim o an, bir yırtıcı çevikliğiyle öne doğru hamle yaptım. Elimi uzatıp o gölgeyi yakalamak, maskesini paramparça etmek istedim ama bir hayalet gibi geriye kaçtı. Karanlıkta sadece bir silüetti yüzünde, gecenin siyahından daha koyu bir maske vardı. Boşluğu yakalamıştım.
"Herkese Mavi, bana Mor..." diye fısıldadı yeniden.
Ses, bir karabasan misali etrafımda dönüyor, hangi yönden geldiğini anlamamı engelliyordu. Bir sağımdaydı, bir solumda... Beni bu bodrum katının karanlığında, kendi zihnimin dehlizlerine hapsetmeye çalışıyordu. Bana "Mor" diyordu sadece onun bildiği, sadece onun dokunduğu o yaralı kimliğimle sesleniyordu bana. Yiğit yukarıda "Mavi" diye feryat ederken, bu gölge benim en karanlık rengimi, "Mor"u avucunun içinde tutuyordu.
Karanlığın içinde zaman durdu, her şey silindi geriye sadece onun nefesi ve o tanıdık, zihnimi felç eden koku kaldı. Burnuma dolan o keskin ama bir o kadar da içimi sızlatan koku... Bana hiç uzak değildi. Sanki yıllardır hücrelerimde sakladığım bir zehir gibiydi.
“Tanrı şahidim olsun ki kokunu özledim,” dedi fısıltıyla. Yanı başımda duruyordu, o kadar yakındı ki ısısı tenime çarpıyordu. Olduğum yerde buz kestim. Kollarım, bacaklarım, tetiğe kilitlenmiş parmağım... Her şey bir anlığına komutu reddetti.
“Kimsin?” dedim, sesimi uçurumun kenarında yürür duruluğunda tutmaya çalışarak.
Maskesinin altındaki o robotik ses, yüzümün tam hizasında yankılandı. “Beni unutacak kadar güzel şeyler yaşadın mı?”
Yüzünün zifiri bir maskeyle gizlenmişti. Kulağının arkasından uzanan o küçük, lanet mikrofon sesini öğütüp tanınmaz hale getiriyordu. Bu kadar yakınındaydım nefesini duyabiliyordum ama kendi öz sesini duyamıyordum. Bu bir işkenceydi, bir bilmeceydi.
Gözleri... Yeşil değil, yeşilin en karanlık, en balta girmemiş orman tonuydu. Elindeki küçük feneri sadece kendi istediği kadar, bir cerrah titizliğiyle yüzüne tutuyordu. Geri kalan her yer kör bir kuyu gibi siyahtı. Sadece onun izin verdiği kadarını görebiliyordum.
Çok uzundu. Benim 1.75’lik boyum, onun heybetinin yanında küçük, savunmasız bir kız çocuğu gibi kalmama neden oluyordu. Kaşlarım çatılmış, gözlerimi o yeşil karanlığa sabitlemiştim. Keskin yüz hatları, elmacık kemiklerinin belirginliği ve gözlerinin altındaki o yorgun, uykusuzluğun nişanı olan morluklar... Bakışlarımı yüzünde gezdirdikçe zihnimdeki eski bir defterin yaprakları şiddetle sarsılıyordu.
Yiğit yukarıda kapıyı yumrukluyordu, dünya dışarıda dönmeye devam ediyordu ama bu bodrumun dibinde, bir gölgeyle bir hayalet arasında geçmişin hesaplaşması yapılıyordu. O morluklar, o bakışlar... Bana birini anımsatıyordu ama bu gerçek olamazdı. Bu imkansızdı.
Zihnimdeki tüm taşlar yerinden oynamış, hatıralar birer birer birbirine çarparak dağılıyordu. Onu tanımadığıma yemin edebilirdim ama o tanıdıklık hissi, boğazıma dolanan yağlı bir ilmik gibi nefesimi kesiyordu. Koku... O kadar yakınımdaydı ki, ciğerlerime çektiğim hava sadece rutubet değil, buram buram papatya tarlasıydı. Kendi has kokusunu gizlemek için bu yoğun esansı bir kalkan gibi üzerine boşaltmıştı sanki. Gerçekten kim olduğunu anlamam neredeyse imkansızdı.
"Beni bu şekilde korkutacağına inanıyor musun?" dedim, sesime tüm meydan okumamı yükleyerek. Gözlerinin içine daha dikkatli, daha derin baktım. O an tek bir hedefim vardı. Bir anda atılıp o lanet maskeyi yüzünden söküp atmak.
Yüzüm yüzüne bu kadar yakinken, sadece gözlerinin açıkta kaldığı o simsiyah maskenin altındaki bakışlarına kilitlendim. Gözleri... O koyu yeşillerin içinde bir duygu akını vardı. Özlem, öfke, belki de derin bir sızı... Bakışları yüzümün her bir zerresinde, sanki bir haritayı ezberler gibi titizlikle dolaşıyordu. Onu tanımak için o maskeyi indirmem, o karanlığı dağıtmam şarttı.
"Senin korkmayacağını biliyorum zaten Mor," dedi. Maskenin altındaki o robotik sese rağmen, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümün kıvrıldığını hissettim. Yoksa bu sadece zihnimin bana oynadığı zalim bir oyun muydu? "Seni eğiten sıkı eğitti sonuçta," diye ekledi.
Bu cümle, bodrumun soğuk havasında asılı kaldı. Kimden bahsediyordu? Geçmişimden, üzerimdeki o ağır disiplinden ve beni ben yapan o sert ellerden haberdardı. Tam o an, parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Maskeye doğru hamle yapacakken Yiğit’in yukarıdaki bağırışları daha da şiddetlendi. Zaman daralıyordu ya bu maske düşecekti ya da bu gizem beni bu karanlıkta sonsuza dek boğacaktı.
"Sanırım sevgilin seni çok seviyor," dediğinde, bu cümlenin altındaki o imalı ton sabrımı taşıran son damla oldu. Beynimdeki sigortalar attı artık sorgulama bitmiş, imha süreci başlamıştı. Bir aslan çevikliğiyle öne atıldım, silahımın kabzasını tüm öfkemle kafasına indirdim.
Metalik bir darbe sesi bodrumun boşluğunda yankılandı. Darbenin etkisiyle sendelediğinde, savunmasız kaldığı o saniyeyi kaçırmadım. Bacağımı havaya savurup tam şakağına sert bir tekme indirdim. Bedeni ağır bir çuval gibi yere serildiğinde, zemine düşüp yuvarlanan el fenerini havada kaptım ve ışığı üzerine kilitledim.
Zifiri karanlığın içinde beyaz bir leke gibi parlayan ışık hüzmesi, yerde yatan o simsiyah silueti aydınlattı. Göz kapakları kapalıydı darbenin şiddetiyle bilinci bulanmış gibiydi. Uzun, geniş kapüşonlu hırkası her zerresini gizlemeye devam ediyordu. Tek dizimin üzerine çöktüm. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, dışarıdaki Yiğit’in bağırışlarını artık duymuyordum.
Parmaklarım titreyerek maskeye uzandı ama önce hırkanın fermuarına asıldım. Metal dişlilerin cırtlak sesiyle kıyafet iki yana açıldı. Gördüğüm şey karşısında kaşlarım hayretle çatıldı.
"Hadi canım..." diye fısıldadım.
Hırkasının altında, kendi gerçek fiziksel yapısını saklayan sahte bir erkek kas kostümü vardı. Omuzlarını geniş, göğsünü şişkin gösteren bu düzenekle sadece sesini değil, bedenini bile benden saklayacak kadar ileri gitmişti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı.
Vakit kaybetmeden ellerimi maskenin kenarına attım o yüzü görecektim, başka yolu yoktu. Tam maskeyi yukarı doğru sıyıracakken, ölü gibi yatan o kollar bir yılan gibi fırlayıp boynumu sardı. Gözleri bir anda açıldı o koyu yeşillerin içinde vahşi bir parıltı vardı. Beklemediğim bir güçle beni altına alıp sırtımı soğuk betona çarptı.
Nefesim kesildi ama reflekslerim uyumuyordu. Üzerime tüm ağırlığıyla çöktüğü anda, bacaklarımdaki tüm gücü topladım ve dizimi sertçe bacak arasına geçirdim.
Acıyla inlemesini bekliyordum ama maskenin altından sadece hırıltılı, boğuk bir gülüş sızdı.
Tozlu betonun üzerinde, iki gölge gibi birbirimize dolanmıştık. Karşımdaki her kimse, sadece bir "yabancı" değil, sanki beni durdurmak için tasarlanmış bir makine gibiydi. Boy ve güç avantajı ondaydı, üzerimdeki o sahte kas kostümünün sert dokusu her hamlemde ellerimi yakıyordu ama benim silahım güç değil, yılların imbiğinden süzülmüş ölümsüz tekniklerdi.
Sırtım soğuk zemine çarptığı an, ağırlığını üzerime vererek beni kilitlemeye çalıştı. Ancak ben, bedeni bir yay gibi gerip kalçamı yana kaydırdım ve dizimi bacak arasına geçirdim. Darbem tam yerine ulaşmıştı ama o sahte kostümün dolgusu acısını hafifletmiş olmalıydı ki, sadece boğuk bir hırıltıyla karşılık verdi.
"Hâlâ çok vahşisin," diye mırıldandı o lanet olası robotik sesle.
Cevap vermedim. Öfkem konuşursa, dikkatim dağılırdı. Boğazımı sıkan kollarından kurtulmak için kollarımı içten dışa doğru sert bir dairesel hareketle savurdum o keskin dirsek vuruşlarından birini tam çenesine nişanladım. Maskenin sert plastiğine çarpan dirseğimden koluma bir elektrik dalgası yayıldı. Sendelediği o saniyeyi fırsat bilip altından sıyrıldım ve bir kedi çevikliğiyle ayağa fırladım.
Şimdi karanlık bodrumda, el fenerinin yere vuran loş ışığında karşı karşıyaydık. O, kaba bir güçle üzerime atıldı geniş omuzlarını bir koçbaşı gibi kullanarak beni duvara yaslamak istedi. Ancak ben bir adım geri çekilip gövdemi yana büktüm. Onun ona karşı kullanarak kolunu yakaladım ve eklem yerinden aşağıya, zemine doğru sertçe bastırdım. Bir aikido tekniğiyle dengesini bozup onu yere yapıştırmayı hedefledim ama o, düşerken diğer eliyle bileğimi kavradı ve beni de beraberinde karanlığın içine çekti.
Zeminde yuvarlanırken birbirimize diz ve dirsek darbeleri savuruyorduk. Her hamlem, onun anatomik zayıf noktalarını gırtlağını, göz çukurlarını, kaburga boşluklarını hedefliyordu. Tekniklerimin her biri birer neşter kadar hassas ve ölümcüldü. O ise daha çok hayatta kalmaya, beni etkisiz hale getirmeye çalışıyor gibiydi sanki bana zarar vermek istemiyor ama teslim de olmuyordu.
Sonunda, bacaklarımı boynuna dolayarak onu bir üçgen kilidine almaya çalıştım. Kan beynime sıçramış, gözlerim sadece o maskenin arkasındaki yeşil boşluğa kilitlenmişti.
"Kimsin sen?!" diye bağırdım, nefes nefese. "Kimsin ve neden buradasın?"
O, nefesi kesilmesine rağmen elini yavaşça yüzüme doğru uzattı. O narin dokunuş, az önceki vahşi boğuşmanın tüm gerçekliğini bir anlığına askıya aldı. Parmak uçları yanağımı bir tüy hafifliğiyle sıyırdı, sanki kutsal bir şeye dokunur gibi yüzümü okşadı. Bu şefkat, bu bodrumun kirli karanlığında duyduğum en büyük hakaretti.
"Sana vurmak istemiyorum, yapma Mor," dedi. O robotik sesin altında bile bir yalvarış, bir kırgınlık saklıydı.
Gözlerim öfkeden kararmıştı. bu merhamet gösterisi içimdeki canavarı daha da besledi. "Ben seni öldürmek istiyorum ama!" diye kükredim. Kelimelerimle birlikte tüm vücudumun ağırlığını tek bir noktaya topladım ve karnının boşluğuna, o sahte kostümü bile delecek kadar sert bir yumruk attım.
Darbemle birlikte geriye doğru sendeledi. Acıyla iki büklüm olması gerekirken, o garip, sarsılmaz duruşunu korudu. "İstemezdin," dedi, sesi artık bir fısıltı kadar yakındı. "Özür dilerim."
Neye özür dilediğini anlamama fırsat kalmadan, görüş alanıma giren siyah bir gölge gibi hamlesini yaptı. Hareketlerini ezberlediğimi sanıyordum ama bu seferki hızı insanüstüydü. Başıma inen o çok sert darbeyle birlikte dünya bir anlığına bembeyaz bir ışıkla patladı, ardından zifiri bir karanlığa gömüldü.
Dizlerimin bağı çözülürken kulaklarımda çınlayan tek şey, Yiğit’in uzaklardan gelen, menteşeleri zorlayan o son darbe sesiydi. Bilincim kayıp giderken, yanağımda hâlâ o narin dokunuşun sıcaklığını hissediyordum.
BÖLÜM SONU
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |