26. Bölüm

23. Bölüm : "İz"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

 

 

 

 

 

Ruhun, zehrini kusmak istediği bir nefrete diz çökerken her bir hücren, o zehri şifa niyetine yudumlayacak kadar esirdir celladına.

 

 

 

 

 

10 Mayıs 2015

Sınıfın en arka sırası, onun kalesiydi. Kimsenin ona dokunamadığı, bakışların sadece sırtına çarptığı o güvenli bölge gibi geliyordu. Mavi, oraya bir hayalet gibi süzülüp oturdu. Etrafındaki neşeli gürültü, havada uçuşan boş kahkahalar ve ergenlik heyecanları ona fersah fersah uzaktı. İçinde bir şeyler kopuyor, bir fay hattı her saniye biraz daha geriliyordu ama o, dudaklarını birbirine kilitledi tek bir nidanın dışarı sızmasına izin vermedi.

Çantasını sıraya bırakıp telefonuyla beraber kendini dışarı atmaya hazırlanıyordu ki, bir el koluna yapıştı. Kerem, sınıfın "her şeye burnunu sokan" çocuğuydu. Mavi sınıftaki kimseden nefret etmese de bu çocuktan aşırı derecede sevimsizlik yaşıyordu.

Elinde olsa öldürecekti.

"Nereye Derin?" diye sordu Kerem, sesindeki o sahte merakla.

Mavi, bakışlarını yavaşça Kerem’in eline, sonra da gözlerine çevirdi. O bakışlarda hiçbir duygu yoktu. Sadece uçsuz bucaksız, ürkütücü bir boşluk. Kolunun tutulması, ruhuna izinsiz girilmesi gibi hissettirmişti ve bu onu saniyeler içinde barut fıçısına çevirmeye yetmişti. Üstelik bugün, anlamlandıramadığı, göğüs kafesini zorlayan tuhaf bir heyecan vardı üzerinde.

Kolunu Kerem’in elinden buz gibi bir tavırla kurtardı ve geriye doğru bir adım attı. Tek bir kelime bile etmedi. Bazı insanlar, sessizliğin ağırlığını bile hak etmezdi. Kerem de tam olarak öyleydi.

On beş yaşındaydı ama ruhu bu sınıfın duvarlarına sığmayacak kadar olgundu. Lise ikide olmasına rağmen başarısı ve koridorlarda yankılanan o "soğuk güzelliği", onu istemediği bir spot ışığının altına itiyordu. Kerem de o ışığa kapılanlardan sadece biriydi.

Sınıf, Anneler Günü için süslenmişti. Mavi’ye göre bu dünyanın en anlamsız, en vakit kaybı etkinliğiydi. Okul sıralarında bu kadar duygu sömürüsü yapmanın mantığı neydi? Hoca, kürsüye geçip o beylik cümleyi kurduğunda. "Sizi eğiten annelerinize burada teşekkür ederiz," Mavi kafasını sıraya gömdü. Uyumak, yok olmak, bu günü takvimden silmek istiyordu.

Tam o sırada hocanın sesi, sınıfın uğultusunu bıçak gibi kesti. "Senin annen de gelecek Derin."

Mavi’nin dünyası bir anlığına durdu. Damarlarındaki kanın akışı yavaşladı, ciğerlerindeki hava buz kesti. Kafasını kaldırmadı ama kalbinin atışı sıranın tahtasında yankılandı. Hiç tanımadığı, sadece hayallerinde ve o ezik papatyalarda yaşayan kadın... Buraya mı gelecekti?

 

Derin, kafasını sıradan kaldırdığında gözlerinde ne bir umut ne de bir heyecan vardı sadece saf, katı bir öfke. Annesiyle olan tanışması, ruhuna atılmış en derin, en iltihaplı dikişti. Artık ne o kadının adını duymak ne de gölgesini hissetmek istiyordu. Eğer o gün öğretmen, üvey ailesini arayıp ısrar etmeseydi, Derin bu okulun bahçesinden bile geçmeyecekti.

Yavaşça kafasını sıradan kaldırdı göz kapakları sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi ağır ağır aralandı. Bir anlığına öğretmenin keskin bakışlarıyla çarpıştı, ancak bu temas saniyeler bile sürmeden gözlerini kaçırdı. Dudaklarının arasından yorgun ve umursamaz bir fısıltı döküldü. “Bulursanız bana da haber verin.”

Öğretmen, sınıftaki sessizliği bölen bir şaşkınlıkla, “O ne demek?” diye çıkıştı.

Mavi, bakışlarını tekrar öğretmene çevirme zahmetine bile girmeden, “Nasıl anlamak istiyorsanız o demek,” diye mırıldandı. Kelimeler ağzından döküldüğü an, dış dünyayla bağını tamamen koparırcasına başını yeniden kollarının arasına, sıranın soğuk yüzeyine gömdü.

Üvey annesi... O evde soluduğu her nefeste, kadının sessiz çığlıklarla haykırdığı o nefreti iliklerine kadar hissediyordu. Mavi, bu evde bir evlat değil, bir yük, zoraki bir misafir gibiydi. Kadının her bakışı, her imalı cümlesi Derin’e bir şeyi hatırlatıyordu. Sen buraya ait değilsin.

Aydın Bey ve üvey kardeşi Kaan onlar Derin’e ne kadar kucak açsalar, ne kadar şefkat gösterseler de Derin’in kalbindeki o duvarları yıkamıyorlardı. Sokaklarda sabahladığı, evden kaçıp bir köşede büzüldüğü gecelerde onu tutup geri getiren onlardı. Ama Derin için bu "iyilik" bile bir yüktü. Onların bakışlarındaki o korumacı tavır, Derin’in zihninde tek bir kelimeye çıkıyordu.

Acımak.

Aile birbirine acımazdı. Aile, o acıyı bir lokma ekmeği bölüşür gibi birlikte çiğner, birlikte yutardı.

Ona acıyan hiç kimseyi ailesi olarak benimseyemiyordu. Acımak, hiyerarşiydi acımak, birinin diğerinden daha yüksekte durup el uzatmasıydı. Oysa Derin, el uzatılmasını değil, aynı çukurda yan yana durulmasını istiyordu.

İşte bu yüzden, o lise sınıfındaki süslü Anneler Günü panoları ona birer yalan gibi geliyordu. Gerçek ailesi, o günlerde bile gizli gizli sığındığı, karanlıkta birbirinin nefesini kollayan Gece Kuşları’ydı. Onlar birbirlerine acımıyorlardı onlar sadece birlikte yanıyorlardı.

Hoca kapıya doğru bakıp gülümsediğinde, Derin’in üvey annesi kapı eşiğinde belirdi. Elinde pahalı bir çanta, yüzünde sahte bir zarafet vardı. Derin, kadının gözlerindeki o gizli tiksintiyi herkesin içinden tek bakışta seçebildi.

On beş yaşındaki Mavi Derin, o an kararını vermişti. Bu tiyatronun son perdesi yakındı. Bu sahte "anne" figürüyle yaşayacağı son "özel gün" bu olacaktı.

Üvey annesi onun için gelmemişti. Mavi, kapı açıldığında bir anlığına belki de hayatında son kez onun kendisi için gelmiş olabileceği ihtimaline tutunup içten içe sevinse de bu sevinç kursağında kaldı. Annesi, Mavi’nin yanına gelmek yerine, bakışlarını ondan bir yabancıymış gibi kaçırarak en arkadaki bir kızın yanına oturdu.

Mavi, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısına yer vermeden, mermer bir heykel kadar ifadesiz bir şekilde sınıftan çıktı. Cebindeki telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu ancak o, bu çağrıları umursamadan adımlarını doğrudan yangın merdivenlerine yöneltti.

Normalde disiplin cezası alma riski yüzünden kimsenin uğramaya cesaret edemediği bu ıssız merdivenler, onun kaçış rotasıydı. Mavi, daha önceden keşfettiği ve kimsenin ruhunun bile duymadığı o gizli sığınağına, kazan dairesine indi. O tozlu ve karanlık köşeye, üzerine bulaşacak kirleri zerre kadar umursamadan sessizce oturdu.

Okulun yukarısındaki katlarda neşe, sahte tebessümler ve çiçek kokuları hüküm sürerken yerin kat kat altında, paslı boruların ve uğuldayan kazanların arasında zaman durmuştu. Mavi Derin, o tozlu köşeye büzüldüğünde on beş yaşındaydı ama bakışlarındaki yük, asırlık bir yorgunluğu taşıyordu.

Toz zerreleri, yukarıdan sızan cılız ışık hüzmelerinde dans ederek üzerine çökerken genç kızın yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu. Üvey annesinin az önce sınıfta sergilediği o görmezden geliş, Mavi’nin kalbinde yeni bir yara açmamıştı sadece zaten orada olan devasa bir boşluğu tescillemişti. O kadın için Mavi, hayatının pürüzsüz örtüsü üzerindeki bir lekeydi. Ve o gün, o lekeyi yok sayarak en arkadaki yabancı bir kızın yanına oturması, Mavi’ye bu dünyadaki yerini bir kez daha fısıldamıştı. "Sen, yoksun."

Cebindeki telefon, bu yokluğu bozmak istercesine ısrarla titremeye devam ediyordu. Muhtemelen Kaan’dı arayan. Kaan, onun bu sessiz çığlıklarını duyan, o evin içindeki tek sığınaktı belki de ama Mavi için "iyi niyet" bile bir prangaydı. Ona sevgiyle bakılmasına dayanamıyordu çünkü her sevgi dolu bakışın altında gizlenmiş o zehirli "acıma" duygusunu seziyordu.

On beş yaşındaki o küçük omuzlar, bir ailenin merhametini taşıyamayacak kadar gururluydu.

Kazan dairesinin o ağır, isli havasını içine çekti. Burası tekinsizdi, pisti ve karanlıktı. Ama en önemlisi burası dürüsttü. Borular sızdırıyor, karanlık gizlemiyordu. Mavi, parmak uçlarıyla yerdeki tozları karıştırırken kendi kendine fısıldadı. Aile olmak, lüks salonlarda Anneler Günü kutlamak değildi onun zihninde. Aile olmak, bu kazan dairesi gibi dumanı tüten, yaralı ve gerçek olmaktı.

Tam o sırada, kazan dairesinin ağır metal kapısı ince bir gıcırtıyla aralandı. Mavi’nin gözleri, bir avcının dikkatiyle o yöne kilitlendi. Karanlığın içinden süzülen bir silüet, merdivenleri ağır ağır inmeye başladı. Gelen her kimse, Mavi’nin bu gizli mabedine izinsiz girmişti.

Mavi yerinden kalkmadı, sırtını duvara daha da sert yasladı. Gelen müdürdü. Ondan gizlendi. O an, bu karanlık bodrumun dibinde, on beş yaşındaki bu kızın hayatını sonsuza dek değiştirecek o ilk "Gece Kuşu" fısıltısı duyulmak üzereydi.

2024

İnsanın iç dünyası, her an yön değiştirebilen hırçın bir rüzgar gibidir. Sabahın ilk ışıklarında kalbinizi ısıtan bir şefkat, akşamın karanlığında yerini keskin bir soğukluğa bırakabilir. Duygular, sabit duran limanlar değil, sürekli akan, bazen taşan bazen de çekilen nehirlerdir. En büyük yanılgımız ise bir duygunun sonsuza dek aynı yoğunlukta kalacağını sanmaktır. Oysa insan, kendi içinde her gün yeniden şekillenen bir bilmecedir.

Bazen nefret, öyle güçlü bir zırh gibi kuşanılır ki, kişi bu karanlığın içinde kaybolduğunu fark etmez bile. Ancak hayatın garip bir cilvesidir bu en derin öfkenin hemen altında, bastırılmış bir özlem veya kontrol edilemeyen bir arzu yatar. Hücreleriniz o kişiden ya da o andan kaçmak isterken, ruhunuzun derinliklerinde bir yerlerde ona doğru çekildiğinizi hissedersiniz. Nefret, aslında bir bağdır bazen sevgiden bile daha sıkı düğümlenmiş, insanı nefret ettiği şeye esir eden görünmez bir zincirdir.

Sonunda insan anlar ki hissettiği hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir. Öfke, sevginin yaralanmış halidir nefret ise ilginin en karanlık yüzüdür. Bu karmaşanın içinde savrulurken, aslında sadece insan olduğumuzu hatırlarız. Duygularımız değiştikçe biz de dönüşürüz bazen özgürleşerek, bazen de kendi yarattığımız o yoğun hislerin esiri olarak yaşamaya devam ederiz.

Başındaki sızı o kadar keskindi ki, göz kapaklarım benden bağımsız bir şekilde birbirine mühürlenmişti onları aralamak, tonlarca ağırlıktaki bir kapağı kaldırmak gibiydi. Etraf o kadar karanlıktı ki, gözlerimi açtığımda bile hâlâ kör olduğumu sanıyordum. Hiçbir ışık hüzmesi, hiçbir silüet yoktu.

Kafamı kaldırmak için ufak bir hamle yaptığımda, acı şakaklarımdan aşağı zehir gibi süzüldü ve dudaklarımdan istemsiz bir inilti döküldü. Dişlerimin arasından zifiri karanlığa sert bir küfür savurdum.

Ben hâlâ o bodrumda mıydım?

Burnuma dolan o iğrenç, geniz yakan rutubet kokusu değişmemişti. Kafamı ağır ağır kaldırıp bir şeyler görebilme ümidiyle boşluğu taradım ama karanlık bir duvar gibi yüzüme çarpıyordu. Başımın içindeki zonklamaya rağmen sarsılarak ayağa kalktım. Dengen yerinde değildi sanki dünya ayaklarımın altından kayıyordu.

Aldığım darbeden ilk kez bu kadar dengesiz çıkıyordum.

Bu normal miydi?

Yerdeki o soğuk ve sert zemine bakarken zihnimdeki parçaları birleştirmeye çalıştım. O adamın attığı darbe, o narin ama ölümcül dokunuş... Hafızam orada kesiliyordu. Peki, Yiğit neredeydi? Kapıyı yumruklayan, benim için feryat eden o adam, kapıyı açtıktan sonra beni burada böylece bırakıp gitmiş miydi?

Bu imkansızdı. Yiğit beni bu halde görse, dünyayı ayağa kaldırırdı. Yoksa Yiğit hiç içeri girememiş miydi? Yada ona da mı birşey yapmıştı? Ya da o gördüğüm, duyduğum her şey o yabancının kurduğu devasa bir illüzyonun parçası mıydı?

Karanlığın içinde elimi duvara yaslayıp ilerlemeye çalışırken kalbim, korkuyla değil, ihanete uğramışlık hissinin verdiği o yakıcı öfkeyle atmaya başladı.

"Cidden bunu yapacak kadar şerefsiz misin?" diye fısıldadım kendi karanlığıma. Sesim, boş bodrumun rutubetli duvarlarında yankılanırken, bu sorunun muhatabı hem o maskeli gölge hem de beni burada bıraktığına inanmak istemediğim Yiğit’ti. Başım, içindeki her şey yerinden oynamış gibi zonkluyor, attığım her adımda dünya etrafımda bir tur dönüyordu.

Soğuk duvarın pürüzlü yüzeyine tırnaklarımı geçirerek destek aldım. Bir süre öylece durup dengemi topladıktan sonra duvarı bıraktım. Sarsak ama inatla sağlam bastığım adımlarla merdivenlere yöneldim. Kapıya ulaşıp kolu indirdiğimde, dışarıdan sızan o çiğ koridor ışığı bir bıçak gibi gözlerime saplandı. Refleksle gözlerimi kısıp başımı yana çevirdim acı, şakaklarımdan ensemine doğru bir elektrik akımı gibi yayıldı.

Kendime gelmeye çalışırken gözlerim kapının kilidine takıldı. Durdum.

Zihnimde Yiğit’in kapıyı delicesine yumruklayan sesi, menteşeleri zorlayan o gürültülü darbeler yankılanıyordu. Ama karşımda duran kilidin üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Kapının sert metal gövdesine, menteşelerine baktım ne bir zorlama, ne bir ezik, ne de benim az önce sıktığım o kurşunun izi... Kapı, sanki hiç dokunulmamış gibi sapasağlam ve yerli yerindeydi.

Donup kaldım. Ensemdeki tüyler ürperirken, o bodrumda yaşadığım boğuşmanın, o seslerin ve o adamın gerçekliğini sorgulamaya başladım. Eğer kilit parçalanmadıysa, eğer Yiğit o kapıyı hiç zorlamadıysa... Ben az önce kiminle, hangi cehennemin ortasında dövüşmüştüm?

Yüzümden süzülen sıcak kan, her adımda çeneme, oradan da soğuk beton zemine damlıyordu. Metalik koku burnuma dolarken bu sızı, yaşadıklarımın bir hayal olmadığını kanıtlayan tek dürüst şeydi. O kapıda hasar olmayabilirdi ama benim bedenimde o boğuşmanın izleri, taze bir harita gibi kazılıydı.

Sarsak adımlarla merdivenleri tırmandım. Her basamak, kafamdaki zonklamayı körüklüyor her nefes, ciğerlerime birer iğne gibi batıyordu. Yine de o yangın merdiveninin kapısını itip askeriyenin o steril, soğuk ve keskin düzenine adım attığımda, ruhumdaki o vahşi Mavi'yi bir kılıfa soktum.

Karşımda gördüğüm ilk kişi Akın Komutan oldu.

Elimi ensemdeki zonklayan yaranın üzerine bastırdım. Kan, parmaklarımın arasından sızıp bileğime doğru yol alıyordu. İlk birkaç adımım dengesizdi, bir yıkıntıyı andırıyordum ama ona doğru yaklaştıkça omurgama o tanıdık askeri disiplin geri yüklendi. Adımlarım dikleşti, bakışlarım keskinleşti. Yaralı olabilirdim ama hâlâ ayaktaydım. "Komutanım..." dedim.

Sesim, o bodrumun rutubetli derinliklerinden geliyormuş gibi buz gibi ve mesafeli çıktı. Karşısında bir asker olmanın verdiği o ağır sorumlulukla, tüm acımı maskeleyerek dümdüz durdum.

Akın Komutan sesimi duyup bana döndüğünde, o her zaman sarsılmaz görünen yüz ifadesi bir anda yerle bir oldu. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü karşısında nizamiyeden çıkan bir asker değil, cehennemden sağ çıkmış bir savaşçı duruyormuş gibi bakıyordu.

"Derin, ne oldu!" Akın Komutan’ın sesi, askeriyenin sessiz koridorunda bir patlama gibi yankılandı. Her zamanki otoriter duruşu saniyeler içinde yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Yanıma nasıl geldiğini anlamadım bile o hamle yaparken ben hâlâ zihnimdeki o imkansız mantık hatasıyla boğuşuyordum.

Deli gibi atan nabzımı ve zonklayan başımı bir kenara itip hızla arkama, az önce çıktığım kapıya baktım. Gözlerim, kendi ellerimle çektiğim o tetiğin, o metalik patlamanın bıraktığı izi aradı. O kurşunu ben sıkmıştım. Barut kokusunu almış, merminin kilit mekanizmasına çarpışını kulaklarımla duymuştum. Ama Kapı, sanki fabrikadan yeni çıkmış gibi kusursuzdu. Tek bir çizik, tek bir ezilme, tek bir kurşun deliği yoktu.

Kaşlarım, sanki birbirine mühürlenmek ister gibi daha da sertçe çatıldı. Gerçeklik algım, ayaklarımın altından kayan o ıslak zemin gibi beni bir kez daha boşluğa bıraktı. Deliriyor muydum? Yoksa o bodrum, içinde zamanın ve mekanın büküldüğü bir karadelik miydi?

"Ne oldu sana? Cevap ver!" Akın Komutan, sorusunu yinelerken hiç vakit kaybetmeden boyunluğunu çıkardı ve ensemden aşağı süzülen taze kanın üzerine sertçe bastırdı. Acı, bir anlığına gözlerimi karartsa da dik durmaya devam ettim.

Gözlerim hâlâ o kapıdaydı. Akın Komutan’ın endişeli bakışları yüzümde geziniyor, elleri kanımı durdurmaya çalışıyordu ama ben sadece o "yok olan" mermiyi düşünüyordum.

"Ben..." dedim, sesim çatallı ve yabancı bir tondan geliyordu. "Ben birini gördüm komutanım."

Duraksadım. Eğer kapıda kurşun izi yoksa, gördüğüm o yeşil gözler, burnuma gelen o papatya kokusu ve Yiğit'in dışarıdaki haykırışları. Hepsi sadece bir sanrı mıydı?

Gözlerimi o pürüzsüz, lekesiz kapıdan zorla ayırıp Akın Komutan’ın endişe dolu gözlerine sabitledim. Eğer ona bodrumdaki o hayaleti, duyduğum sesleri ve kapıda olmayan kurşun izini anlatırsam, beni doğrudan akıl hastanesine ya da görevden uzaklaştırmaya gönderirdi. Gerçeklik ile hayal arasındaki çizgi benim için bile bu kadar bulanıkken, ona kanıtlayabileceğim hiçbir şeyim yoktu.

"Derin, konuş benimle! Kim yaptı bunu?" dedi Akın Komutan, sesindeki telaş giderek artarken. Elleri hâlâ ensemdeki boyunluğun üzerinde, kanı durdurmaya çalışıyordu.

Boğazımdaki o düğümü zorla yuttum. Bakışlarımı yere indirip, sanki kendi sakarlığımdan utanıyormuşum gibi bir ifade takındım. "Kimse komutanım," dedim, sesimdeki buzu eritip yerine bitkin bir ton yerleştirerek. "Merdivenlerden düştüm."

Akın Komutan’ın elleri bir an duraksadı. İnanmadığı her halinden belliydi bakışları yüzümdeki morluklarda ve kaşımın üzerindeki o darbede gezindi. "Merdivenlerden düşmek mi?" diye sordu, sesi kuşkuyla kısılarak. "Bu halin sadece bir düşmeyle açıklanacak gibi değil Derin. Yüzün, gözün..."

"Karanlıktı," diye kestim sözünü, yalanımı sağlamlaştırmak adına. "Bodrum katının ışıkları yanmıyordu. Bir ses duydum, hızlıca aşağı ineyim derken basamağı kaçırdım. Kafamı duvara vurdum, sonra da demir trabzanlara. Tamamen kendi dikkatsizliğim."

Derin bir nefes alıp başımı hafifçe yana eğdim, acıyla yüzümü buruşturdum. Bu yalanı yutmalıydı. Çünkü eğer o kapıda bir kurşun izi yoksa, benim verdiğim o savaş askeriyenin kayıtlarında sadece "sinir krizi" veya "halüsinasyon" olarak geçecekti.

Sonra da kafayı yemiş bu diyerek çürük raporu ile mesleğimi elimden alacaklardı.

Akın Komutan bir süre yüzüme baktı. Gözlerinde, gerçeği arayan ama bulamayan o huzursuz ifadeyi gördüm. Sonunda boyunluğunu biraz daha bastırıp koluma girdi. "Şu an bunu tartışmayacağız. Yürü, revire gidiyoruz. O yaranın dikişe ihtiyacı var."

Sarsak adımlarla koridorda ilerlerken, zihnim hâlâ o bodrumdaki papatya kokusunda ve asla atılmamış gibi duran o mermide takılı kalmıştı.

Yiğit’in sesini duyduğum an, zihnimdeki tüm mantık silsilesi bir kez daha çöktü. Oysa az önce bodrumda kapıyı yumruklayan, "Mavi!" diye feryat eden o adamın sesi kulaklarımda hâlâ yankılanıyordu. Ama karşımda duran Yiğit... Üzerinde üniforması yoktu. Dağınık saçları, üzerindeki pijamaları ve yüzündeki o mahmur ama dehşete düşmüş ifadeyle yeni uyanmış gibiydi.

"Ne oldu sana, ne bu halin!" diyerek Akın Komutan’ın yerini aldı.

Beklemediğim bir hızla yüzümü ellerinin arasına aldığında, parmaklarının sıcaklığı yüzümdeki buz gibi kanla temas etti. Saçlarımı büyük bir telaşla kenara çekip yaralarımı incelemeye çalışırken gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir panik vardı.

"Ne oldu sana? Kim yaptı?" Sorularını peş peşe sıralarken sesi titriyordu. "Derin, konuş benimle!"

Öylece kalakaldım. Bakışlarım onun pijama takımıyla benim yüzümdeki taze kan arasında gidip geldi. Eğer Yiğit şu an uyandığı haliyle buradaysa... Eğer o kapıda kurşun izi yoksa... Bodrumda dışarıdan gelen o haykırışlar kime aitti? O maskeli adamın "Onun Mavi'si olmaya mı karar verdin?" derken bahsettiği kişi bu uykudan yeni çıkmış gibi duran Yiğit değilse, kimdi?

Akın Komutan yanımızda dikilmiş, şüphe dolu bakışlarını üzerimizde gezdirirken Yiğit’in elleri yanaklarımı yakıyordu.

"Merdivenlerden düştüm Yiğit," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Karanlıktı, önümü göremedim. Önemli bir şey değil."

Yiğit’in kaşları neredeyse birleşecek kadar çatıldı. Ellerini yüzümden çekmeden gözlerimin en derinine baktı. "Yalan söylüyorsun," diye fısıldadı, Akın Komutan’ın duyamayacağı kadar kısık ama bir o kadar keskin bir sesle. "Senin gibi bir asker merdivenlerden düşüp bu hale gelmez. Kim yaptı dediysem o yaptı!"

Akın Komutan'ın arkamızdan savurduğu o sert uyarılar ve "Durun!" emirleri, koridorun soğuk betonunda yankılanıp etkisini yitiriyordu. Yiğit, rütbe ya da nizam tanıyacak halde değildi eli elimi öyle bir hırsla kavramıştı ki, parmaklarının boğumları bembeyaz kesilmişti. Şaşırtıcı olan, üzerindeki pijamalara ve yeni uyanmış görüntüsüne rağmen ellerinin bir ceset kadar buz gibi olmasıydı.

Neredeyse sürüklenerek revire doğru ilerlerken, zihnimdeki soruların gürültüsü başımdaki sızıyı bastırmaya başladı. Koridorun ortasında, daha fazla adım atmayı reddederek elimi bir anda ondan çektim.

Yiğit, avucundaki boşlukla beraber durmak zorunda kaldı. Omuzları gergin bir yay gibi titriyordu. Yavaşça bana döndüğünde, gözlerindeki o kontrolsüz öfke ve endişe karışımı ifadeyle karşılaştım.

"Nereye gidiyoruz?" dedim, sesimdeki her bir kelimeyi buzlu suya batırıp çıkarır gibi net söyleyerek.

"Revire gidiyoruz Derin! Kan kaybediyorsun, görmüyor musun?" dedi, tekrar elimi tutmak için hamle yaparak.

Geriye doğru bir adım attım. Bakışlarım, onun yüzündeki o 'yeni uyanmış' uykulu ifadeyle ellerindeki o tezat dondurucu soğukluk arasında gidip geldi. "Yiğit, az önce neredeydin?" diye sordum. Sesim kısık ama bir o kadar suçlayıcıydı.

Duraksadı. "Uyuyordum! Sesleri duyup fırladım dışarı. Ne saçmalıyorsun sen?"

"Ellerin..." dedim, kendi ellerimi göğsümde birleştirerek. "Ellerin neden karın içinde kalmış gibi buz gibi o zaman? Ve neden pijamalarınla buradasın ama ben aşağıda senin sesini duydum? Kapıyı yumrukluyordun Yiğit. 'Mavi' diye bağırıyordun!"

Yiğit’in yüzündeki ifade bir anlığına dondu. O an, koridordaki lambalardan biri cızırtıyla kırpıştı. "Ben aşağıya falan inmedim," dedi, sesi bu sefer ürkütücü bir sakinliğe bürünmüştü. "Ben sadece sesini duyup koştum. Endişelenince de bedenim soğudu. Derin, sen gerçekten iyi değilsin. O darbe sandığından daha ciddi..."

"Ne saçmalıyorsun sen, duydum diyorum!" diye kükredim adeta. Çenemden süzülen kan, bağırmamın şiddetiyle üniformamın yakasına sıçradı ama umurumda bile değildi. Acı beni ayık tutan tek şeydi ve ben, kulağımla duyduğum o feryatların, o kapı yumruklama seslerinin hayal olmadığını biliyordum. Üstelik o sesleri duyduğumda henüz darbe almamıştım bilincim yerindeydi, zihnim berraktı.

Yiğit, sanki karşısında bir asker değil de bir akıl hastası varmış gibi kaşlarını çatarak baktı bana. "Mavi sen kafayı sıyırmışsın," dedi, sesi hem öfkeli hem de çaresiz çıkıyordu. "Ben orada olsam, o şerefsizin seni bu hale getirmesine izin verir miydim sanıyorsun? Kapıyı mı beklerdim?"

"Kanıtla lan o zaman!" diye bağırdım tekrar. İspat istiyordum. Gerçekliğimin alt üst olmasına dayanamıyordum.

Yiğit, cebinden telefonunu hızla çıkarıp ekranı yüzüme doğru çevirdi. Gözlerim ışığa alışmaya çalışırken saatin gece dört olduğunu gördüm. Kan dondurucu bir sessizlik çöktü içime o bodrumda tam bir saat boyunca baygın kalmıştım. Ama asıl darbe saatten değil, açık olan arama kaydından geldi.

Ekranda, tam bir buçuk saatlik bir arama kaydı vardı. Konuştuğu kişi kardeşi Alparslan’dı. Yiğit, hoparlöre basıp aramayı başlattığında, karşı taraftan Alparslan’ın uykulu ve aşırı sinirli sesi yankılandı. "Ulan bir buçuk saat konuştun zaten, bırak da uyuyayım artık!" diye gürledi Alparslan. "Başlarım senin aşkına da, uykusuzluğuna da! Kapat şu telefonu artık Yiğit!"

Telefonun ekranındaki süre akmaya devam ediyordu. Yiğit bir buçuk saattir yatağında, telefonu kulağında kardeşiyle dertleşiyordu. Benim bodrumda can çekiştiğim, o sesleri duyduğum, o kapının yumruklandığı her saniye boyunca Yiğit bu koridordan kilometrelerce uzaktaki odasındaydı.

Dünya etrafımda yavaşça dönmeye başladı. Sırtımdaki ürperti, yerini derin bir boşluğa bıraktı. Eğer Yiğit odasındaysa, eğer Alparslan onunla konuştuğuna şahitlik ediyorsa kafayı yemiş olmalıydım. Bodrumda benim ismimi haykıran, o kapıyı neredeyse yerinden sökecekmiş gibi yumruklayan kişi kimdi? Ve daha da önemlisi, o yabancı neden Yiğit’in sesini bu kadar kusursuz bir şekilde taklit etmişti?

Yiğit telefonu kapatıp bana döndü. Gözlerindeki endişe şimdi yerini bir korkuya bırakmıştı. "Derin sen aşağıda ne duydun bilmiyorum ama ben orada değildim."

"Senin sesin oradaydı..." diye mırıldandım, sesim artık bir fısıltıdan farksızdı. Hafızam bana ihanet ediyor olamazdı. O yumruk seslerini, o "Mavi!" diye haykırışları sadece kulaklarımla değil, tüm kemiklerimle hissetmiştim. "Ben o kapıya kurşun sıktım Yiğit! Kendi ellerimle. Nasıl olur da tek bir iz bile kalmaz?"

Zihnimdeki parçalar birbirine girerken, hayret ve korku yerini ani bir öfkeye bıraktı. Bir cevap bulmalıydım. Birilerinin benimle oyun oynamasına izin veremezdim. Başımın zonklamasını, yüzümden süzülen kanı umursamadan arkamı döndüm ve sarsak ama hızlı adımlarla merdivenlere yöneldim. Üst kattaki kamera odasına ulaşmak için her basamağı ikişer ikişer çıktım. Arkamdan Yiğit’in "Dur, bu halde nereye!" diyen sesini duyuyordum ama duramazdım.

Sistem odasının önündeki ekrana ulaşıp ellerim titreyerek ilgili katın, o karanlık koridorun kayıtlarına girdim. Ama ekrana baktığımda gördüğüm şey, başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu.

Kamera kaydı yoktu. Görüntü falan donmamıştı kamera fiziksel olarak orada değildi. Sistemde o açıya dair hiçbir veri akışı görünmüyordu. Sanki o koridor askeriyenin haritasından silinmişti.

"Kamera sökülmüş..." dedim dehşetle. "Biri her şeyi önceden ayarlamış."

Yiğit yanıma ulaştığında nefes nefeseydi. Gördüğü manzarayla o da donup kaldı ama hâlâ mantıklı bir açıklama arıyordu. Kolumdan tutup beni kendine çevirdi.

"Mavi, gözünü seveyim mantıklı düşün!" dedi, sesi hem bir yalvarış hem de bir sarsma gibiydi. "Burası bir askeriye. Eğer sen gerçekten o silahı patlatsaydın, o kapıyı o kadar şiddetle yumruklasaydın, sence sadece ben mi duyardım? Nöbetçiler, tim, Akın Komutan... Herkes oraya yığılmaz mıydı? Kimse gelmedi Mavi! Kimse bir şey duymadı çünkü aşağıda hiçbir şey olmadı!" Gözlerimin içine bakarken sesi titredi. "Sen... Sen aşağıda ne yaşadın bilmiyorum ama duyduğun her şey zihninin bir oyunuydu belki de."

Ona bakarken hissettiğim tek şey buz gibi bir yalnızlıktı. Eğer o sesler gerçek değilse, yüzümdeki bu kan, ensemdeki bu darbe izi nereden gelmişti? Kendi kendimi mi dövmüştüm? Yoksa karşımda duran Yiğit de dahil olmak üzere herkes, benim delirdiğime inanmamı sağlayacak devasa bir kumpasın parçası mıydı?

Şok dalgası iliklerime kadar yayılırken, titreyen ellerimi durdurmak için tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Hemen elim refleksle her zaman yanımda taşıdığım, Gece Kuşları’ndan kalma o eski alışkanlıkla sakladığım kayıt cihazıma gitti.

Yoktu. Yerinde sadece koca bir boşluk vardı.

"Siktir ama artık!" diye inledim dişlerimin arasından. Her şey bir bir buharlaşıyordu kanıtlarım, sesler, o kurşun deliği... Sanki birileri geçmişi sile sile peşimden geliyordu. Ellerimi sinirle pantolonumun cebine attığımda parmak uçlarım küçük, sert ve metalik bir şeye çarptı.

Duraksadım. Nefesim boğazımda düğümlendi.

Bu, ana kayıt cihazım değildi. Daha küçük, yedek bir birimdi. Acil durumlar için cebime attığım o minik cihaz... Eğer şansım varsa, o bodrumdaki boğuşmanın, o seslerin ve o hayalet adamın tek kanıtı şu an avucumun içindeydi. Ama bunu şu an ne Yiğit’e ne de Akın Komutan’a gösterebilirdim. Kimin tarafında olduklarını, neyi sakladıklarını bilmiyordum.

Yiğit hâlâ endişeli gözlerle yüzümü inceliyordu. Ondan hemen kurtulmam, yalnız kalmam gerekiyordu.

Yüzüme sahte, bitkin bir tebessüm yerleştirdim. Sesimi biraz daha yumuşatarak, "Haklısın galiba..." dedim, sanki teslim olmuşum gibi. "Ben revire gideyim. Geçen gün verdikleri o uyku ilaçları... Uykusuzlukla birleşince kafa yaptı sanırım. Halüsinasyon gördüm herhalde."

Yiğit, bu ani kabullenişimle bir an duraksadı. Gözlerinde bir rahatlama belirtisi belirdi ama şüphe kırıntıları hâlâ oradaydı. "İlaç mı? Derin, neden başta söylemedin?" dedi, koluma hafifçe destek vererek. "Gel, dikişlerin atılsın, sonra seni yatıralım."

"Sen git Yiğit," dedim, elimi omzuna koyup onu durdurarak. "Zaten pijamalarla yakalandın Akın Komutan'a, git üstünü değiştir yoksa başın yanacak. Ben revire kendim geçerim, söz."

Yiğit, bu uysal tavrımı görünce derin bir nefes aldı sanki üzerindeki o devasa yük kalkmıştı. "Tamam," dedi fısıldayarak. "Hemen gidip üstümü değiştiriyorum, sonra yanına geleceğim. Bir yere kaybolma Mavi."

O koridorun karanlığında gözden kaybolana kadar bekledim. Sırtımı soğuk duvara yasladım ve elimi cebime attım. Parmaklarımın arasındaki o küçük, soğuk metali çıkardım. Bu benim cihazım değildi. Benimki daha kaba, daha eski bir modeldi. Bu ise pürüzsüz, neredeyse görünmez kadar küçük ve üzerinde hiçbir marka barındırmayan, profesyonel bir dinleme ya da kayıt cihazıydı.

Bunu cebime ben koymamıştım.

Bunu o koymuştu. O boğuşma sırasında, bana o narin dokunuşuyla dokunduğunda ya da beni bayılttığı o son darbede... Ruhum bile duymadan bu cihazı üzerime yerleştirmişti.

Nabzım kulaklarımda güm güm atarken, cihazın üzerindeki tek bir düğmeye bastım. Revirin kapısına doğru yürürken, cihazdan gelen ince bir cızırtı sesi duyuldu. Sonra, sanki yanımdaymış kadar net, o maskeli adamın sesi yankılandı. Ama bu sefer sesi Yiğit’in taklidi değildi o robotik, ruhsuz ve tüyler ürperten kendi sesiydi.

"Kayıtlar silinir Mavi, mermiler kaybolur, kapılar düzelir..."

Cihazdan gelen sesle birlikte olduğum yerde çivilenmiş gibi kaldım.

"Ama zihnine ektiğim o şüpheyi hiçbir dikiş kapatamaz. Şimdi git ve o 'ailene' bak. Onların ne kadar gerçek olduğunu, senin ne kadar deli olduğunu tartmalarını izle. Papatyalar solduğunda, yine bana geleceksin."

Ses kesildi. Ardından sadece benim bodrumdaki hızlı soluk alışverişlerimin ve o hayali Yiğit’in kapıyı yumruklama seslerinin kaydı oynamaya başladı. Ama bir farkla... Kayıtta Yiğit’in sesi yoktu. Sadece benim boşluğa doğru "Yapma Yiğit!" diye bağırdığım, kendi kendime konuştuğum sesler vardı.

Adam, kanıtı yok etmemişti. Kanıtı, beni delirdiğime ikna edecek şekilde manipüle edip cebime bırakmıştı.

 

Yazarın Anlatımıyla

Gece, mezarlığın sessizliği üzerinde ağır bir yorgan gibi duruyordu. Rüzgâr, selvi ağaçlarının arasından ıslık çalarak geçerken, karanlığın içinde bir gölge dikiliyordu. Mezartaşının önünde duran adamın sesi, bu sessizliği bir bıçak gibi kesti.

"Aptal kızın yaptığına bak!" dedi, sesi hem öfke hem de garip bir hayranlık barındırıyordu. Bakışlarını mezarın üzerindeki taze topraktan ayırmıyordu. Yüzünde çarpık, neredeyse hastalıklı bir gülüş belirdi. "Sen öldüğünden beri iyice saldırgan oldu bu," diye mırıldandı, kendi kendine konuşmanın verdiği o tekinsiz rahatlıkla. "Bir de gerçekleri öğrense ne olacak acaba? O zaman bu saldırganlığı kime dönecek?"

Dizlerinin üzerine çöktü. Mavi’nin her geldiğinde, sanki sevdiği adamın göğsüne yaslanıyormuşçasına uzandığı o soğuk toprağın yanına oturdu. Parmak uçlarıyla toprağı karıştırdı. "Hâlâ seni sevecek kadar aptal," dedi, mezarın altındaki ölüye bir hakaret savurur gibi.

Sesi sertleşti, tonundaki o kıskançlık gizlenemez bir boyuta ulaştı. "Hayır yani, bir insan neden bu kadar aptal olabilir ki? Ölü bir bedene sadık kalmak... Hangi çağda yaşıyoruz?"

Öfkesi bir anlık parlama gibi sönüverdi. Mezarı, sanki altındaki kişinin hâlâ bir değeri varmış gibi, titiz bir yavaşlıkla temizlemeye başladı. Elleri toprağın üzerinde gezinirken sesi aniden kısıldı, yumuşadı ve tehlikeli bir şefkate büründü.

"Bir tanrıça kadar güzel ama..." dedi, bakışları uzaklara, belki de şu an revirde kan içinde olan Mavi’ye daldı. "Ay Tanrıçası bence. Işığını sadece karanlıkta saçan, soğuk ama büyüleyici..."

Bu kelimeleri söylerken dudaklarında, ilk kez sahici ama bir o kadar da ürkütücü bir tebessüm peydah oldu. Tekrar mezara döndü, artık sesi sitemkârdı. "Ölmeseydin onu daha fazla görebilirdik. Senin sayende bana yaklaşırdı. Şimdi ise..." Elindeki toprakları savurarak ayağa kalktı. "Şimdi beni düşman bellemiş. Ama bilmiyor ki, düşman bellediği kişi, onun gerçekliğini koruyan tek kişi."

Gecenin zifiri karanlığı, adamın itirafıyla daha da koyulaştı. Mezarlığın buz gibi havası, bu yangını söndürmeye yetmiyordu. Az önce bir düşman gibi konuşan o sert ses, şimdi yaralı bir hayvanın iniltisi kadar kırılgan ve derinden geliyordu.

"Onu tüm kalbimle seviyorum," dedi mezartaşına doğru. Gözleri, içinde biriken yaşlarla parladı bir celladın gözlerinden sızan merhamet kadar çelişkiliydi bu yaşlar. "Tanrı şahidim olsun ki, onu çok seviyorum."

Mezarın başında, sanki karşısında o varmış gibi hayallere daldı. Mavi’nin o hiç kimseye göstermediği, sadece karanlık köşelerde kendi kendine kaldığında yüzüne sızan o hüzünlü ifadeyi düşündü.

"O kadar üzgün bakıyor ki..." diye mırıldandı, hayranlık yüzündeki her bir çizgiyi esir alırken. "Sanki hayat onu hiç güldürmemiş. Ama sadece tek başınayken tutmuyor bakışlarını, o anlarda maskesi düşüyor." Bir an için Mavi’nin o nadir, saklı gülüşünü hatırlar gibi oldu. "Bir insan bu kadar güzel gülebilir mi? İnsan gülüşü ile cennetler yaratan, tek bir gözyaşı için koca cehennemler yaratır mı?"

Dizlerinin üzerine çöküp, sanki sevdiği kadının saçlarını okşuyormuş gibi mezardaki toprağı şefkatle okşadı. Elleri toprağa gömülürken sesi bir yemine dönüştü. "Onu saklamak istiyorum. Onu tüm dünyadan, etrafındaki o şeytanların elinden koparıp almak istiyorum."

Ancak bu tutkulu yemin, mezarlığın soğuk gerçeğine çarparak sönüverdi. Mezardaki ölüye baktı o mezar, aralarındaki en büyük engeldi. Omuzlarını çaresizce silkti.

"Ama ne kadar imkansız, değil mi?" dedi, acı bir gülümsemeyle. "Ben onun gözünde bir canavarım, sense bir kahraman. Ve kahramanlar asla gerçekten ölmezken, canavarlar asla gerçekten sevemez sanıyor."

Ayağa kalktı, üzerindeki toprakları silkelerken bakışları tekrar sertleşti. Mavi’ye bıraktığı o kayıt cihazı, aslında hem bir koruma hem de bir hapishaneydi.

"Görüşürüz Yiğit," dedi, sesi buz gibi bir rüzgarla birlikte mezarlığın derinliklerine dağılırken. Son bir kez arkasına bakmadan, karanlığın içinde kaybolmak üzere yürümeye başladı.

Gecenin sessizliği, bu son itirafla birlikte sanki kutsal bir sessizliğe büründü. Mezarlığın paslı kapısından dışarı adımını atarken, gökyüzündeki soluk aya bakıp hafifçe gülümsedi. Bu, içinde hem büyük bir yıkımı hem de devasa bir sadakati barındıran bir gülümsemeydi.

"Özür dilerim dünya," diye fısıldadı rüzgâra karşı. Sesi, sanki tüm insanlığa karşı işleyeceği büyük bir suçun peşin kefareti gibiydi. "Onun gülüşü, seni durdurmaya değer."

Onun için dünya, Mavi’nin dudaklarının kenarında başlayıp biten bir yerdi. Eğer o gülecekse, dünya dönmeyi bırakabilirdi eğer o mutlu olacaksa, bütün düzen yerle bir olabilirdi. Mezardaki Yiğit’in sessizliği, koridordaki Yiğit’in sahteliği ve askeriyenin soğuk duvarları... Hiçbiri, bu adamın Mavi’ye olan hastalıklı ama bir o kadar da saf tutkusunun önüne geçemezdi.

Karanlıkta kaybolurken, cebindeki diğer cihazın ekranı hafifçe aydınlandı. Mavi’nin revirdeki her nefes alışını, her kalp atışını oradan izleyebiliyordu.

Dünya durmuştu çünkü Mavi yaşıyordu. Ve bu adam, Mavi’yi kendi yarattığı o karanlık cennette saklamak için dünyayı ateşe vermeye çoktan hazırdı.

 

Mavi'nin anlatımıyla

Kafayı yememe ramak kalmıştı, hissediyordum. Şakaklarımdaki zonklama sadece aldığım darbeden değil, gerçekliğin etrafımda bir kağıt gibi yırtılmasından kaynaklanıyordu. Ciddi falan olamazlardı. Tüm bunlar, benim zihnimin bana oynadığı o iğrenç, hastalıklı oyunlardan biri olamazdı.

Her şeyi biliyordum o boğuşmayı, metalik kan kokusunu, Yiğit’in o kulak tırmalayan haykırışlarını... Hepsi oradaydı, avuçlarımın içindeydi. Ama her şeyin bu kadar kusursuz, bu kadar akıl almaz bir hızla nasıl eski haline döndürüldüğünü anlamıyordum. Yapamazdı. Kimse, binlerce askerin, nöbetçinin ve teknolojik sistemin olduğu bir karargâhta, sadece bir saat içinde bir savaş alanını tertemiz bir koridora dönüştüremezdi.

Yaptı diyelim hadi o kadar profesyonel, o kadar hızlıydı ki her şeyi sildi... Peki hangi ara her şeyi böylesine kusursuz bir düzene sokmuştu? Kapıdaki o mermi izini nasıl yok etmişti? Kameraları ne zaman sökmüştü? Bu tamamen saçmalıktı! Mantığım, bu durumu kabul etmemek için beynimin içinde çığlık atıyordu.

Ya herkes kör ve sağırdı ya da ben gerçekten o karanlık bodrumda ruhumu bırakmıştım.

Ellerimi yüzüme kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım ama nafile. Cebimdeki o yabancı cihaz bacağıma battıkça, birinin dışarıda bir yerlerde benim bu çaresizliğimi izleyip güldüğünü hissedebiliyordum. Eğer Yiğit gerçekten bir buçuk saattir odasındaysa ve ben aşağıda onun sesini duyduysam... Bu, düşmanımın sadece silahıyla değil, benim en büyük sığınağımla, yani geçmişimle ve sevdiklerimle beni vurduğu anlamına geliyordu.

Kendi kendime fısıldadım. "Ben delirmedim. Sadece onlar fazla iyi."

Güneşin ilk ışıkları askeriyenin gri duvarlarına vururken, ben hâlâ aynı labirentin içinde dönüp duruyordum. Gece boyu gözüme uyku girmemişti her gözümü kapattığımda o kapının pürüzsüz yüzeyini ve Yiğit’in o uykulu halini görüyordum. Kafayı yememek için tek bir şansım vardı. Buradan uzaklaşmak.

Hızla ayağa kalktım. Adımlarım beni sanki bir mıknatıs çekiyormuş gibi alt kattaki garaja, motorumun yanına götürdü. Rüzgarın yüzüme çarpmasına, bu saçma sapan bilmeceden birkaç saatliğine de olsa kaçmaya ihtiyacım vardı.

Tam köşeyi dönüyordum ki, bir duvara çarpmışçasına sarsıldım. Karşımdan gelen kişiyle omuz omuza çarpışmıştık. Kaşlarımı çatarak başımı kaldırdığımda karşımda yine onu, Yiğit’i buldum.

Ama bu seferki Yiğit farklıydı. Geceki o telaşlı, "Delirdin sen" diyen adam gitmiş yerine omuzları çökmüş, ruhu çekilmiş bir gölge gelmişti. Gözleri o kadar dalgındı ki, çarptığı kişinin ben olduğumu fark etmesi birkaç saniyeyi aldı. Bakışları benimkilerle kesiştiği an, sanki canı yanmış gibi gözlerini hızla kaçırdı. Yer altındaki o cesur, her şeyi yumruklayan adamdan eser yoktu.

"İyi misin?" dedim. Sorunun dudaklarımdan dökülmesine ben bile şaşırmıştım. Onu sorgulamam, yalanlarını yüzüne vurmam gerekiyordu ama o an bakışlarındaki o tarif edilemez keder, içimde bir yerleri sızlattı. Bir şey olmuştu. Sanki gece yarısı ben o bodrumda ölürken, o da kendi odasında başka bir kıyamet yaşamıştı.

"Çok... Çok sert çarpmadın zaten, sorun yok," dedi.

Sesi mi titremişti bana mı öyle gelmişti? Bir askerin sesi bu kadar savunmasız çıkamazdı. Bakışları hâlâ yerdeki betonla benim botlarım arasında gidip geliyordu. Bir şeyler gizliyordu ya bana karşı duyduğu o devasa suçluluk duygusunu ya da gerçekten onu üzen bir şeyler yaşamıştı. Emin değildim.

Bakışlarım, onun yüzündeki o çözemediğim boşlukta takılı kaldı. Kaşlarım istemsizce çatılırken, zihnim hâlâ dün geceki o seslerin ve kapıdaki olmayan mermi izinin karmaşasındaydı.

"Onu sormadım," dedim sesimi düz bir tonda tutmaya çalışarak. "Durgun gözüküyorsun. Sanki burada değilmişsin gibi." ona bir kez daha kısaca baktım ve sorumu yeniledim. "İyi misin?"

Yiğit, bakışlarını benden kaçırıp koridorun sonundaki belirsiz bir noktaya sabitledi. "Öyle mi gözüküyorum?" diye sordu. Sesi, sanki çok uzaklardan, yankılı bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi ruhsuzdu.

Cevap vermedim. Sadece gözlerine bakmaya devam ettim o kaçtıkça ben üstüne gittim. Koridordan geçen diğer askerlerin bot sesleri aramıza giriyor, nizamiyenin rutini etrafımızda akıyordu ama ben durmuştum. Onu dinlemek, o sessizliğin altındaki çığlığı duymak için bekliyordum.

"Dökül," dedim. Tek bir kelime, net bir emirdi.

"Boşver," dedi sadece. Yanımdan geçip giderken omzu hafifçe omzuma çarptı. Bir anlığına durup sırtına baktım.

Yok cidden fazla maldı. Boş vereceksem sormazdım dimi? Geri zekalı.

Omuzları sanki görünmez bir yükün altında eziliyor gibiydi. Ne olduğunu anlamıyordum ama içimdeki huzursuzluk katlanarak artıyordu. Hızlı adımlarla peşinden gittim ve yanına ulaştım.

"Nereye?" diye sordum.

"Eve."

"Neden? Daha mesai bitmedi."

"Tim izinli bugün," dedi duraksayarak. Bakışları hâlâ yerdeki karolardaydı. Biraz daha yeri incelerse Bok mu var lan yerde? diye sorabilirdim. "Yaman da dün gece eve gitmemiş. Ona bakmaya gideceğim. Merak ediyorum."

İçimde bir yerlerde o bodrumdaki yalnızlığımın sızısı nüksetti. Tek başıma kalmak, o seslerle baş başa kalmak istemiyordum. "Bende geleyim," dedim bir anda.

Yiğit durdu. Yavaşça bana döndüğünde gözlerindeki o savunmasızlık beni dehşete düşürdü. Öyle bir bakıyordu ki, sanki tüm dünya üzerine yıkılsa sadece benim yanımda durmam onu ayakta tutacaktı. "Yalvarırım gel," diye fısıldadı.

O an anladım korkan sadece ben değildim. Yiğit de bir şeylerden kaçıyordu ya da bir şeylerin üzerine gitmek için ihtiyaç duyduğu cesareti benim gözlerimde arıyordu.

Yalvarırım gel.

Dudaklarından dökülen bu iki kelime, bir ricadan çok bir can havli gibiydi. Yiğit gibi bir adamın, bir askerin, sesindeki bu korumasızlık beni olduğum yere çiviledi. Normalde "gelme" demesini, beni başından savmasını ya da en azından "sen bilirsin" demesini beklerdim. Ama o, sanki uçurumun kenarındaydı da elimi tutmazsa düşecekmiş gibi bakıyordu.

Kaşlarım daha da çatıldı. İçimdeki o kuşkucu ses, “Bu işte bir iş var,” diye bağırıyordu ama gözlerindeki o ıstırap o kadar gerçekti ki, onu bu halde tek başına bırakamazdım.

"Tamam," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. "Motorla geldim. Sen mi sürersin, ben mi?"

"Ben sürerim," dedi, sanki zihnini meşgul edecek mekanik bir işe ihtiyaç duyuyormuş gibi. "Rüzgara ihtiyacım var."

Birlikte garaja indik. Kaskımı ona uzatırken ellerinin hafifçe titrediğini fark ettim. Motorun üzerine bindiğinde, o her zamanki sert ve kendinden emin duruşundan eser yoktu. Arkasına bindiğimde, ellerimi beline koymak yerine motorun arkasındaki tutacaklara sabitledim. Aramızdaki mesafe sadece birkaç santimdi ama hissettiğim soğukluk kilometrelerce uzaktan geliyordu.

Motor kükreyerek karargâhtan çıktı. Yol boyunca tek bir kelime bile etmedik. Yiğit, motoru tehlikeli bir hızla sürüyordu sanki peşimizde dün geceki o gölge adam varmış gibi kaçıyorduk. Ama asıl kaçtığı şeyin dışarıda değil, kendi içinde olduğunu biliyordum. Hızlı sürmesini sorun etmedim. Aklını bulandıran duygulardan bu şekilde kaçmak istiyorsa yapabilirdi.

Yaman’ın evinin önüne geldiğimizde motoru sertçe durdurdu. Kaskını çıkardığında saçları dağılmış, yüzü iyice solmuştu. Eve bakarken bir an duraksadı, sanki içeri girmeye korkuyordu.

"Yiğit," dedim koluna dokunarak. "Yaman’a bir şey mi oldu? Neden bu kadar gerginsin?"

Yiğit’in sesi, rüzgarın uğultusunda kaybolup gitmeyecek kadar ağır ve kederliydi. Beni yatıştırmak için "Olmadı" dese de, bakışları bin parçaya bölünmüş bir ayna gibiydi her bir parçasında ayrı bir acı yansıyordu.

"Ölüyorum sanki Mavi," dedi, elini kalbinin üzerine götürürken. Sesi bir itiraftan çok, bir veda gibi tınlıyordu. "Kalbimde bir sızı var ve ben bu sızının nedenini anlayamıyorum."

Neden veda eder gibi konuşuyordu?

Motorun soğuk metaline yaslanırken, karşımda duran bu adamı tanıyamıyordum. O, cephede kurşunlara göğüs geren, timin sarsılmaz kayası Yiğit değil bir gecede ruhu yaşlanmış, kimsesiz kalmış bir çocuk gibiydi. Bakışlarındaki o derin boşluk, dün geceki bodrum katındaki karanlıktan daha korkutucuydu.

Bir anda durdu ve gözlerimin tam içine baktı. Gözbebeklerinde titreyen bir korku vardı. "Başkasının yaptığı bir şey seni kirletir mi?" diye sordu.

Soru, havada asılı kaldı. Bir bıçak gibi ikimizin arasına saplanmıştı.

Bana öyle bir bakıyordu ki sanki karşımda omuzlarında rütbeler taşıyan kocaman bir adam değil de, işlediği bir suçun altında ezilen ya da kendisine yüklenen bir günahın ağırlığıyla diz çökmüş, avutulmaya muhtaç küçücük bir çocuk vardı. O an anladım Yiğit sadece Yaman için endişelenmiyordu. Yiğit, kendi içindeki bir canavardan ya da kendisine söylenen korkunç bir gerçekten kaçıyordu.

Dün geceki telefon konuşması, Alparslan’ın o kızgın sesi, bodrumdaki o hayalet görüntüler... Hepsi bu soruyla birleşti. Başkasının yaptığı bir günahın bedelini neden o ödüyormuş gibi hissediyordu?

Elimi, hâlâ titreyen koluna daha sıkı sardım. Onu bu karanlığın içinden çekip çıkarmam gerekiyordu ama hangimizin daha derin bir çukurda olduğunu kestiremiyordum.

Yiğit’in sorusu, Yaman'ın evindeki bahçesindeki soğuk havayı bir anda dondurdu. Gözlerindeki o çocuksu çaresizlik, omuzlarındaki rütbelerden daha ağırdı. "Başkasının yaptığı bir şey seni kirletir mi?" derken aslında kendini mahkum ettiği o karanlık hücrenin kapısını aralamıştı.

Motorun metaline daha sert yaslandım, bakışlarımı bir an bile ondan ayırmadım. Sesim, rüzgarın uğultusunu kesecek kadar net ve bir o kadar da şefkat doluydu.

"Bak bana Yiğit," dedim, elimi kalbinin üzerindeki elinin üstüne koyarak. "Gökyüzü, altındaki toprak çamura battı diye kirlenir mi hiç? Ya da bir ayna, karşısındaki çirkinliği yansıtıyor diye kendi parlaklığından bir şey kaybeder mi?"

Yutkundu. Gözlerindeki o sızı, sözlerimi duyduğunda hafifçe titredi.

"Başkası senin adına bir günah işleyebilir, senin üzerine bir gölge düşürebilir hatta senin adını kirli bir ağza malzeme yapabilir," diye devam ettim, sesimi bir tık daha alçaltarak. "Ama ruhun senin mülkündür Yiğit. Kapısını içeriden kilitlediğin sürece, kimse elinde çamurla içeri giremez. Eğer sen o eylemin tetiğini çekmediysen, elindeki barut kokusu sadece bir kokudur yıkarsın geçer. Ama vicdanındaki o saflık... İşte onu senden kimse söküp alamaz."

Bir adım daha yaklaştım, aramızdaki o buz gibi mesafeyi tamamen yok ettim. "Eğer birileri bir pislik yaptıysa, o pislik yapanın ellerinde kalır. Sen sadece o kirden geçen bir yolcusun. Üstündeki tozu sirkeler ve yürümeye devam edersin. Seni sen yapan şey, başkasının sana sürdüğü leke değil, senin o lekeye karşı nasıl dik durduğundur."

Gözlerinden bir damla yaş süzülecek gibi oldu ama geri itti. Bakışları, ilk kez bir parça huzur bulmuş gibi yumuşadı. O an, karşımda o küçük çocuğu değil, benim omzuna yaslanabileceğim o güçlü adamı yeniden gördüm.

Ama kalbim onun omzunda tesseli bulmama izin vermeyecek kadar kırgın ve kızgındı.

"Şimdi toparlan," dedim hafif bir gülümsemeyle. "Çünkü biz o lekeyi sürenlerin peşine düşeceğiz, üzerimizde kalmasına izin vermeyeceğiz."

Yiğit’in fısıltısı, aramızdaki o gergin sessizliği paramparça etti. Sözleri, bir itiraftan çok bir günah çıkartma gibi dökülüyordu dudaklarından. Sesi o kadar kırılgandı ki, dokunsam dağılacak bir cam parçası gibiydi. "Benden nefret etmenden nefret ediyorum," dedi, bakışları yüzümde çaresizce gezinirken. "Bana nefret dolu gözlerle bakma Mavi. Ben zaten acı çekiyorum."

Göğüs kafesim daralıyor, nefesim boğazıma düğümleniyordu. Aramızda asılı kalan o "hatırlanmayan" şeyler, devasa bir uçurum gibi büyüyordu. "Hatırlamadığın şeyler var," dedim, sesim titremesin diye yumruklarımı sıkarak.

"Hatırlat Mavi," dedi, aramızdaki son mesafeyi de yok ederek bir adım yaklaştı. Gözlerinin içindeki o karanlık dehlizlerde kaybolduğumu hissettim. "Yalvarırım hatırlat."

"Kendini kaybedersin Yiğit," diye uyardım onu. Çünkü gerçekler bazen bir insanın taşıyabileceği tüm yüklerden daha ağırdı. Gerçekler insanı özgür kılmaz, bazen ebediyen hapsederdu.

Ama o durmadı. "Sen yokken hiç kazanamadım ki," dedi.

Kalbim, göğüs kafesimi döven bir maraton koşucusu gibi delicesine atmaya başladı. Yutkundum, ellerimin titremesini gizlemek için motorun soğuk metaline daha sıkı tutundum. "Böyle konuşma Yiğit. Yapma."

"Doğru olan bu ama," dedi, sesi bu sefer şaşırtıcı bir netlikle çıktı. Gözlerindeki hüzün, yerini keskin bir kararlılığa bırakmıştı. "Bana yaşadığın acının beterini yaşat ve beni affet Mavi. Kır, dök, mahvet ama sonunda o affı bana ver."

"Her şeyini kaybedersin..." dedim fısıltıyla. Eğer anlatırsam, eğer o perdeyi kaldırırsam, geri dönebileceği bir evi, bir rütbesi, bir kimliği kalmayabilirdi.

Gözlerimin en derinine, ruhuma dokunur gibi baktı ve o can yakıcı cümleyi kurdu. "Her şeyim sensin."

O an dünya durdu. Ne bodrumdaki o hayalet sesler, ne o bana mesajlar atıp ölümümı isteyen gizemli isim, ne de sırtımdaki o sızlayan yara... Hiçbiri bu cümlenin yarattığı sarsıntı kadar ağır değildi.

"Ben her şeyimi bir ölüm ile kaybettim," dedim, sesimdeki buz tabakası çatlamaya başlarken. Gözlerimin önünden o mezar, o soğuk toprak ve o karanlık gece geçti. "Sen bir ölüme razı gelebilir misin?"

Yiğit, tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Bakışları yüzüme mühürlenmişti. "Tanrı şahidim olsun, senin saç teline zarar gelmesine bile razı gelemem," dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki, yer sarsılsa bu kadar etkilenmezdim.

"O zaman affedilecek hiçbir şey yok," diye mırıldandım.

Hızla arkamı dönüp yürümeye başladım. Onu orada, o ağır itirafların altında bırakmak zorundaydım çünkü ellerimin titremesi artık gizlenecek gibi değildi. Montumun cebine ellerimi yumruk yaparak soktum, adımlarım beni o belirsizliğe doğru götürürken arkamdan o soru geldi. Soğuk bir namlu gibi ensemde hissettim sesini. "Ölsem affeder misin?"

Duraksadım. Dünya bir anlığına sessizliğe gömüldü. Kalbim, adını bile koyamadığım bir korkuyla kasıldı. "Etmem," dedim arkama bakmadan. Sadece tek bir kelime. Ama içinde koca bir nefretin ve daha büyük bir korkunun izi vardı.

Ölmesini istemiyordum. Daha birkaç gün öncesine kadar intikam hırsıyla, onu kendi ellerimle yok etmek için yanıp tutuşan o kadın gitmiş, yerine onun tek bir acı feryadında içi titreyen biri gelmişti. Aptal beynim ona nefret kusmamı emrediyordu ama kalbim, her çarptığında onun ismini sayıklıyordu.

Attığım adımları bir anda kestim. Kendi içimdeki o savaşı durdurdum ve hızla geri dönüp karşısına dikildim. Aramızdaki mesafeyi tek hamlede yok ettim. Gözlerinin içine bakarken sesimdeki o sert ama yalvaran tonu gizleyemedim. "Ölme Yiğit. Yaşa."

Yüzüne doğru fısıldadım, nefesim nefesine karışırken. "Yaşa ki, benden nefret etmene sebep olan o gerçeği beraber yıkalım. Yaşa ki, seni affetmem için bana bir sebep ver. Ölürsen, bu hikaye yarım kalır. Ve ben yarım kalmış bir acıyı bir kez daha taşıyamam."

Yiğit’in gözlerinde bir parıltı belirdi bir umut kırıntısı mı yoksa daha büyük bir yıkımın habercisi miydi, seçemiyordum. Elini yavaşça yüzüme doğru kaldırdı ama dokunmaya cesaret edemedi, eli havada asılı kaldı.

Dokunsun istedim. O nasırlı, sert ama benim yanımda her zaman titreyen elleri bir kez olsun yanağıma değsin, tenimdeki o buz dağı onun sıcaklığıyla eriyip gitsin istedim. Ama yapmadı. Parmak uçları tam yanağımın hizasında, havada asılı kaldı sanki dokunursa beni yıkacakmış ya da kendisi kül olacakmış gibi geri çekildi. Sadece alnıma düşen birkaç saç telini, rüzgarın azizliğinden kurtarıp geriye attı.

Parmak uçları buz tutmuştu. Ölümün soğukluğu mu, yoksa korkunun mu sinmişti tenine, ayırt edemedim.

"Gidelim," dedi en sonunda. Sesi bir uçurumun kenarından yankılanır gibi fısıltı halindeydi.

Yaman’ın evine doğru yürürken adımlarım birbirine dolanıyordu. Ellerim hâlâ kontrolsüzce titriyordu ve onun da benden kalır bir yanı yoktu; omuzları dik durmaya çalışsa da ruhunun diz çöktüğünü görebiliyordum. Zihnim tam bir savaş alanıydı. Neler hissettiğimi, neye inandığımı artık ben bile çözemiyordum.

İçimde iki ayrı kadın yaşıyordu ve ikisi de birbirini boğazlıyordu.

Birinci kadın, Gökhan’ın o son bakışını unutamıyordu. Onun katledilmesine, bir hiç uğruna harcanmasına sessiz kalan, o gün orada durup hiçbir şey yapmayan Yiğit’e karşı hınç doluydu. Bedenimdeki her bir hücre, her bir sinir ucu ondan nefret etmek, onu yok etmek için ant içmişti. Aklım, ona verilen her tavizi Gökhan’a ihanet sayıyordu.

Ama diğer kadın... Diğer kadın tam bir haindi. O kadın, Yiğit’in tek bir bakışıyla tüm savunma mekanizmalarını indiriyor, onun o çocuksu çaresizliğine sarılmak istiyordu. Bir çekimin, kara delik kadar güçlü bir cazibenin tam ortasında, bile isteye ateşe yürüyordu.

Kalbim sadece kırgın değildi; kalbim paramparçaydı. Ve en acısı da şuydu ki; bu parçaların yarısı intikam için Yiğit’e bilenirken, diğer yarısı hala sadece onun avuçlarında ısınabiliyordu.

Ondan uzak durmam gerekiyordu bu bir hayatta kalma meselesiydi. Ona her yaklaştığımda, kendi uçurumumun kenarında bir adım daha atıyordum. Ama o, sanki görünmez bağlarla beni kendine mühürlemişti.

"Neden bilmiyorum..." dedi bir anda, sesi sokağın sessizliğinde yankılanarak. Yanımda yürürken bakışları etrafı tarıyor ama hiçbir noktada durmuyordu. "İçimde çok kötü bir his var Mavi. Sanki... sanki bir şeyler yanlış yere yerleştirilmiş gibi."

Adımlarım yavaşladı. Göğüs kafesimin altındaki o tanıdık ağırlık, onun sözleriyle daha da katmerlendi. Bodrumdaki o hayalet sesler, silinen kamera kayıtları, Yiğit’in olmayan mermi izleri... Hepsi birer yapboz parçasıydı ama tabloyu bir türlü tamamlayamıyordum.

"Kuruntu yapıyoruz sanırım artık ikimiz de," dedim, kendimi bile ikna edemeyen bir ses tonuyla. "Zihnimiz bize oyun oynuyor. Uykusuzluk, baskı başka bir şey değil."

Yiğit yavaşça kafa salladı ama yüzündeki o gölge gitmedi. "Herhalde," diye fısıldadı.

Yaman’ın evinin önüne geldiğimizde, o "kötü his" bir buz dağı gibi tepemize çöktü. Dışarıdan her şey normal görünüyordu. perdeler çekiliydi, sokak sakindi. Ama havada, genzi yakan o tarif edilemez gerginlik vardı.

Yiğit elini belindeki silaha götürürken bana baktı. O an, omuz omuza verdiğimiz binlerce çatışmanın hatırası aramızdan geçti. Nefretim bir saniyeliğine uykuya daldı ve yerini sadece hayatta kalma güdüsüne bıraktı.

Kapının önüne vardığımızda, Yiğit anahtarını çıkarmak için hamle yaptı ama durdu. Kapı zaten aralıktı. Sadece birkaç milim. Ama o milimler, içerideki felaketin kapı eşiğinden sızan davetiyesi gibiydi.

"Kapı neden açık?" diye fısıldadım, sesim rüzgârın arasında kaybolup gidecek kadar zayıftı. Ama kalbim, o kapının aralığından sızan karanlığa karşı göğüs kafesimi dövüyordu. Elim refleksle belimdeki silahımın kabzasına giderken, Yiğit beni korumak ister gibi bir adım öne geçti. Artık o yaralı çocuk gitmiş, yerine profesyonel bir asker gelmişti.

Ama bu profesyonellik, gördüğümüz manzarayı kaldırmaya yetecek miydi, emin değildim.

Kapıyı yavaşça, metalin metale sürtme sesini en aza indirerek ittiğinde nefesimi tuttum. İçeriden gelen o ağır, demir kokulu esinti yüzüme çarptı. Gözlerim yerdeki parkelere kaydığı an olduğum yerde donup kaldım. Kanım çekildi, parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim.

Yer, kanlı ayak izleriyle doluydu.

Düzensiz, panik içinde atılmış adımlar değil sanki biri evin içinde sakin bir ritimle dans etmiş, her köşeyi o kızıl lekeyle işaretlemişti. Ayak izleri koridorun karanlığına, Yaman’ın odasına doğru uzanıyordu. Ama asıl kan dondurucu olan şey izlerin şekliydi. Bunlar bir bot izi ya da çıplak ayak izi değildi.

Sanki birisi, kanlı bir eldiveni ayağına geçirmiş ve yerlere el ayasıyla basarak ilerlemişti.

Yiğit’in sırtının gerildiğini gördüm. Silahının emniyetini açtığında çıkan o küçük "klik" sesi, evin ölümcül sessizliğinde bir bomba etkisi yarattı. Başını hafifçe bana çevirdi gözlerinde az önce bana "ölme" diyen o adamdan eser yoktu. Sadece saf bir dehşet ve görev bilinci vardı.

"Arkamda kal," dedi fısıltıyla. Ama ben çoktan silahımı çekmiş, namluyu o karanlık koridora doğrultmuştum. Gökhan’ı kaybettiğim gün gibi, birilerini daha bu karanlığa kurban vermeye niyetim yoktu.

Bölüm Sonu

 

Bölüm : 03.11.2024 01:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...