
Bir çocuk, annesinin dizinde uyumak yerine babasının kanında yıkandığı gün, artık dünyada sığınabileceği hiçbir gökyüzü kalmamış demektir.
2024
O kan gölüne bakarken ruhumun çekildiğini hissettim. O kadar donuk, o kadar ifadesizdim ki bu hissizlik canımı herhangi bir yaradan daha çok yakıyordu. Gözlerimdeki buz tabakası o kızıl denize çarptıkça ufalanıyor, her bir parçası kalbime batıyordu.
Yutkunamadım. Boğazımda koca bir cam kırığı var gibiydi. Nefes alamadım çünkü ciğerlerim havayı değil, o genzi yakan ağır demir kokusunu reddediyordu. Sanki yerdeki o kan benim damarlarımdan boşalmıştı da ben, kendi ölümümü dışarıdan izleyen bir hayalet gibiydim.
Silahı tutan parmaklarım gevşedi, kollarım yanıma sanki bana ait olmayan, işlevini yitirmiş iki cansız uzuv gibi düştü.
"Yiğit..." diye fısıldadım. Sesim bir insanın sesinden çok, rüzgârda titreyen bir yaprağın hışırtısına benziyordu. Kendimi tanıyamıyordum. "Çok... Çok kan var..."
Yiğit, sesimdeki o parçalanmışlığı duyduğu an duraksadı. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının sarsıldığını gördüm. Bir anlığına profesyonel asker kimliği çatladı omuzları çöktü. Hızla geri dönüp vücudunu bana siper etti.
"Bakma Mavi," dedi, sesi bir emirle yalvarış arasında gidip geliyordu. Elini yüzüme siper etmek ister gibi uzattı ama hemen geri çekti. "Sakın bakma."
Beni korumak için arkasına aldı ve silahının namlusunu karanlığa doğrultarak içeri daldı. Ama ben orada, o güvenli gölgede kalamazdım. İçimdeki korku, hayatta kalma içgüdümden daha büyüktü. Birine daha bir şey olması korkusu bedenimi ele almıştı. Gökhan gibi, birinin daha bu kanlı sessizliğe gömülmesi düşüncesi beni uyuşukluğumdan çekip çıkardı.
Titreyen ellerimle silahımı tekrar kavradım. Dizlerimin bağı çözülse de, her adımda o kanlı izlere basma dehşetiyle sarsılsam da içeri adımımı attım.
Koridorun sonundaki odaya ulaştığımızda Yiğit kapıyı tekmesiyle açtı. İçeride gördüğümüz şey, yerdeki kandan daha korkunçtu.
Oda, bir hafıza odasına dönüştürülmüştü.
Duvarlarda Yaman’ın çektiği fotoğraflar değil, benim çocukluğumdan, Gökhan’la olan son anlarına kadar onlarca siyah beyaz fotoğraf asılıydı. Odada ne Yaman vardı ne de bir başkası... Sadece odanın ortasında, tavandan sarkan tek bir papatya buketi duruyordu. Papatyaların beyaz yapraklarına kan damlıyordu.
Ve tam o sırada, arkalarındaki kapı yavaşça, kendiliğinden kapandı.
Bedenim, yılların verdiği refleksle zihnimden daha hızlı hareket etti. O kapı kapandığı an, damarlarımdaki kanın donduğunu değil, aksine kaynamaya başladığını hissettim. Korku, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Kapıya ulaştığımda kilit sesini beklemedim arkasındaki direnci hissedince bütün gücümle kapıya bir tekme savurdum.
Kapı büyük bir gürültüyle açılırken, eşikte bekleyen gölgenin sendeleyip terasa doğru fırladığını gördüm. "Kaç bakalım," diye kükredim. Yıldırım gibi peşine takıldığımda, adımlarım yerdeki kan izlerini silercesine sertti.
Arkasından nefes nefese koşarken, içimdeki o sokak çocuğu dizginlerinden boşaldı ve avazım çıktığı kadar bağırdım. "Senin o sülaleni ipe dizer, gelmişini geçmişini her sabah kahvaltıda niyet niyetine köpeklere çifteceğim ulan! Seni elime geçirdiğimde yedi ceddini itina ile sikmezsem bana da Derin demesinler!"
O terasa doğru kaçarken aramızdaki mesafe santim santim kısalıyordu. Her adımda Gökhan’ın, bodrumun ve o kanlı ayak izlerinin intikamı ciğerlerime doluyordu. Terasa çıktığında kaçacak yeri kalmayacaktı. Oraya ulaştığında, onu o terasın betonuna öyle bir gömecektim ki, kemiklerinin sesini aşağıdaki mahalle bile duyacaktı.
Terasta rüzgar sert esiyordu saçlarım yüzüme çarpıyor ama bakışlarımı bir an bile karşımda duran o karaltıdan ayırmıyormuş. Aramızdaki mesafe her adımda kısalırken, içimdeki o yırtıcı hayvanı zincirinden kurtarmıştım. Korkumun üstünü nefretle örtmüş, buz gibi bir maske takınmıştım.
"Yolun sonu sanki, ha?" dedim, dudaklarımda hiç de dostane olmayan, bıçak kadar keskin bir tebessümle. Ben ona doğru yürüdükçe, o her adımımı tartarak geriye doğru çekiliyordu. Aramızdaki bu gerilim, patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
"Yolun sonunu ben belirlerim, Mor," dedi. Sesi o kadar duygusuzdu ki, sanki karşımda bir insan değil de etten kemikten bir duvar vardı.
"Benim olmadığım yerlerde evet," diye tersledim onu, sesimdeki soğukluk terastaki rüzgarı bile bastırıyordu. İçim içimi kemiriyordu; Yaman neredeydi? O yerdeki kan onun muydu? Her saniye zihnimde bir felaket senaryosu dönüyordu ama ona zayıflığımı göstermeye niyetim yoktu. "Senin derdin ben değil miyim? Ne istiyorsun bu insanlardan?"
O meşhur, robotik sesiyle cevap verdi. Maskesinin arkasındaki gözlerinin üzerimde gezindiğini hissedebiliyordum. "Benim derdim seni seven ve üzen herkesle," dedi. Ses tonundaki o sapkın sahiplenme duygusu midemi bulandırdı. "Seni ağlatanın dünyasını yakarım, seni seveni ise o yangının ortasına atarım. Sen sadece bana, o karanlığa aitsin."
Elim silahımın kabzasında terlerken, Yiğit’in arkamdan terasa çıktığını duydum. Botlarının beton üzerindeki sesi, bu karanlık tiyatronun perdesini kapatmak üzereydi.
Maskeli adam, terasın demirliklerine bir adım daha yaklaştı. Arkası uçurumdu.
Yiğit’in o parçalanmış sesi, maskeli adamın soğuk kelimelerinden çok daha sert çarptı ruhuma. Silahımın namlusunu o karanlık silüetten bir an bile ayırmamak için dirensem de, kalbimdeki o ani sızıyla başımı arkama çevirdim.
Gördüğüm manzara, az önce yerdeki kan gölünden daha beterdi.
Yiğit’in elleri... O az önce bana dokunmaya kıyamayan, saçımı geriye atan elleri dirseklerine kadar taze, kıpkırmızı bir kanın içindeydi. Sanki ellerini o kızıl denize daldırmış ve çıkaramamış gibiydi. Omuzları çökmüş, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi kan içindeki avuçlarına bakıyordu.
"Ne o kan?" diye fısıldadım. Sesim boğazımda asılı kaldı. Dünya üzerime yıkılıyordu; az önce Yiğit'e "Yaşa" diyen ben, şimdi onun ellerindeki o ölümle diz çökmek üzereydim.
Arkamdaki o robotik, ruhsuz ses bir bıçak gibi araya girdi. "Yaman'ındır."
O an zaman durdu. Kulaklarımda uğuldayan o ses, beynimin kıvrımlarında yankılandı. Yaman'ındır... Az önce içeri girerken omuz omuza olduğum Yiğit, ne ara o kanın içine girmişti? Ya da o kan, Yiğit’in ellerine nasıl bu kadar çabuk bulaşmıştı?
Hızla arkamdaki o maskeli iblise döndüm. Gözlerimden ateş çıkıyordu nefretim korkumu, endişem mantığımı yutmuştu. Silahımı tekrar ona doğrulturken parmağım tetikte titredi.
"Onu öldürdün mü?" diye bağırdım, sesim terasın duvarlarında yankılanarak boşluğa düştü. "Onu öldürdün mü ulan?!"
Maskeli adam, demirliklerin üzerinde bir heykel gibi dikilmeye devam etti. Yiğit ise arkamda hıçkırığa benzer bir nefes alıp dizlerinin üzerine çöktü. Ellerindeki kan, terasın betonuna damlıyordu.
"Ben öldürmedim Mor," dedi adam, sesi her zamankinden daha ürpertici bir sakinlikle. "Sadece Yiğit'e bir seçim sundum. Ve o, ellerini kirletmeyi seçti. Şimdi sor bakalım ona... Yaman'ın kanı neden onun avuçlarında?"
Maskeli adam, söylediği o zehirli kelimeleri havada bırakıp alt kattaki açık cama doğru akılalmaz bir çeviklikle atlayarak gözden kaybolurken, dünya üzerime yıkılmaya başladı. Yiğit’in o hali... O ellerindeki kan...
"Yemin ederim ben bir şey yapmadım," dedi Yiğit, sesi bir çocuğun masumiyetini kanıtlama çabası kadar çaresizdi. Gözleri ellerindeki o ıslak, kızıl lekeye kilitlenmişti sanki o kanın kendisine ait olmadığını dünyaya haykırmak istiyordu.
"Öldü mü?" diye fısıldadım. Sesimdeki titreme artık bir fırtınaya dönüşmüştü. Yiğit'in yanına ulaştım, dizlerimin bağı çözülürken onun yanına çöktüm. "Yiğit, bir şey söyle! Ona ne oldu? Yaman nerede?"
Yiğit, bakışlarını ellerinden çekip bana döndüğünde gördüğüm şey saf bir yıkımdı. Gözbebekleri titriyor, nefesi boğazına diziliyordu.
"Yüzü tanınmaz bir ceset var aşağıda..." dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar cansız çıkıyordu ki, o an ölmeyi, yerin dibine girmeyi diledim. "Yaman... Yaman'ın bilekliği var ama kolunda."
Kalbim durdu. Zaman durdu. Ciğerlerime giden hava birer iğneye dönüştü. Yaman... O neşeli, o her şeye rağmen gülümseyen çocuk... Şimdi yüzü bile olmayan bir ceset miydi?
Yiğit’in ellerindeki kan, o "yüzü olmayan" cesedi kontrol ederken mi bulaşmıştı? Yoksa maskeli adamın dediği o "seçim" gerçekten yapılmış mıydı?
"Hayır," dedim başımı iki yana sallayarak. "Hayır, olamaz. Bir bileklik hiçbir şey ifade etmez Yiğit. Bak bana! Belki o değildir, belki bir tuzaktır."
Ama Yiğit’in bakışlarındaki o kesinlik, o korkunç kabulleniş beni susturdu. Bir asker, kardeşim dediği insanın bilekliğini, künyesini, o kendine has kokusunu asla unutmazdı.
O terasın soğuğunda, bir yanımızda kaçan o gölge, alt katımızda ise yüzü olmayan bir ölümle kalakaldık. İçimdeki o nefret dolu kadın bir anda sustu yerini sadece Yaman için ağlayan o yaralı kız çocuğuna bıraktı.
Bedenim, sanki bir depremin merkez üssüymüşçesine zangır zangır titriyordu. Yiğit’in arkamdan bir şeyler bağırdığını duydum ama kelimeler kulaklarımda uğuldayan o fırtınaya çarpıp geri dönüyordu. Merdivenlere doğru atıldım her bir basamak, kalbime saplanan birer hançer gibiydi.
"Ölemez," diye fısıldadım, kendi sesim bile bana yabancıydı. "Benim kardeşim, daha ben ona doyamadan, ona bir kez olsun 'kardeşim' diyemeden gidemez."
Nefesim kesiliyor, akciğerlerim birbirine yapışıyordu. Aşağıdaki o meçhul cesedin ruhu, bir karabasan gibi boğazıma çökmüştü. Adımlarım o kadar dengesiz, o kadar perişandı ki, merdivenlerin ortasında ayağım boşa düştü. Dünyanın döndüğünü, merdivenlerin altımdaki zeminden kaydığını hissettim. Son anda, parmaklarımın eklemleri beyazlayana kadar korkuluklara tutundum. Avuç içlerim metalin soğukluğuyla yandı ama durmadım.
Yeniden o kan kokulu evin içine daldım.
Koridordaki o uğursuz, el ayasıyla yapılmış kan izleri şimdi daha parlak, daha canlı görünüyordu. Evin içindeki hava o kadar ağırdı ki, her nefes alışımda genzimde o demir tadını hissediyordum. Oturma odasına doğru ilerlerken, eşikte duraksadım.
Gözlerim, salonun ortasında, o bembeyaz halının üzerinde yatan karaltıya kilitlendi.
Her yer kan içindeydi. Beyaz halıdan eser kalmamış, ev bir kasap dükkanına dönmüştü. Ve orada... tam ortada duran o figür. Yiğit’in dediği gibi, yüzü... yüzü artık yoktu. Ama kolundaki o deri bileklik, Yaman’ın her sabah takarken "Bu benim uğurum Zeze" dediği o kahverengi deri bileklik, sanki bir haykırış gibi oradaydı.
Dizlerimin üzerine düştüm. Kanın soğuk ıslaklığını pantolonumda hissettim ama umursamadım. Elim, titreyerek o bilekliğe doğru uzandı.
"Yaman?" diye inledim. "Yaman, kalk. Şaka de. 'Korkuttum seni' de, hadi aslanım..."
"Ze... Zeze..."
O ses... Bir fısıltı kadar cılız ama zihnimde patlayan bir bomba kadar şiddetli. Çocukken bana taktığı o isim, kan gölünün ortasında bir can simidi gibi ruhuma çarptı. Başımı hızla o tarafa çevirdiğimde, kapı pervazına tutunmuş, ayakta durmakta zorlanan Yaman’ı gördüm. Üstü başı kan içindeydi, yüzü kireç gibiydi ama oradaydı. Nefes alıyordu.
O yerdeki yüzü olmayan ceset... O o değildi.
Yaman’ın gözleri bir anlığına benimkilerle buluştu, sonra dizlerinin bağı çözüldü. O an yer çekimini yok saydım nasıl bir hızla oraya ulaştığımı, nasıl o kanlı zeminde kaymadan onu yakaladığımı bilmiyorum. Kollarım arasına yığıldığında, ağırlığıyla birlikte kalbimin üzerine koca bir dünya çöktü.
"Yaman aç gözünü! Yaman!" diye bağırdım. Göğsüme yasladığım başı sarsılıyordu. Onu kaybetme korkusu, bir askerin soğukkanlılığını, bir tim liderinin otoritesini, bendeki tüm profesyonelliği söküp atmıştı. Ben artık sadece ablasıydım ve kardeşim kollarımda soluyordu.
"Yaman, bak bana, buradayım! Zeze burada!" diye haykırdım, ellerimle yüzünü sarmalarken. Ama göz kapakları bir daha açılmadı. Nabzını bulmaya çalışırken parmaklarımın titremesinden kendi kalp atışımı bile ayırt edemez hale gelmiştim.
Korku, yerini vahşi bir öfkeye ve çaresizliğe bıraktı. Başımı arkaya atıp tüm binayı inletecek o feryadı kopardım. "YİĞİT!"
Sesim duvarlarda yankılandı, camları titretti. Neredeydi bu adam? Az önce terasta ellerindeki kanla yüzleşen, dünyası yıkılan o Yiğit hangi cehennemdeydi?
"Yiğit, yardım et! Yiğit buraya gel!"
Kapıdan tek bir adım sesi gelmedi. Evdeki o ölümcül sessizliğin içinde sadece Yaman’ın hırıltılı nefesi ve benim parçalanan çığlığım vardı. Yiğit gelmiyordu.
Yiğit’in bot sesleri koridorda yankılanıp yanımızda bittiğinde, dünya üzerindeki tek dayanağım oymuş gibi ona baktım. Gözlerimdeki o vahşi çaresizlik, diller dökemediğim bir imdat çığlığıydı.
"Yardım et!" diye inledim. Sesim artık çıkmıyor, boğazımda birer hıçkırık olarak boğuluyordu.
Yiğit, saniyeler önce terasta dağılmış olan o adam değildi artık. Yanımıza diz çöktüğünde yüzündeki o donuk ifade gitmiş, yerini keskin bir askeri disipline bırakmıştı. Benim güçsüzce sarıldığım, kollarımın arasından kayıp giden Yaman’ı tek bir hamlede kavradı. Yaman’ın o kan fışkıran yarasına avuç içleriyle, tüm gücüyle bastırdı.
O an sanki zaman büküldü. Yıllardır aldığım tüm eğitimler, sahada yaptığım düzinelerce müdahale, dikiş attığım yaralar, durdurduğum kanamalar... Hepsi zihnimden silinmişti. Bir askeri cerrah kadar soğukkanlı olabilen ben, şimdi nefes almayı bile unutan, parmaklarını oynatmaktan aciz bir yabancıya dönüşmüştüm.
Sadece izliyordum. Yiğit’in kanlı ellerinin Yaman’ın beyaz teninde bıraktığı o korkunç izleri, Yaman’ın her sarsıntısında kalbimin durduğunu hissederek izliyordum.
"Mavi, kemerini çıkar!" diye bağırdı Yiğit. Sesi bir emir gibi odayı doldurdu ama ben sadece ona bakıyordum. "Mavi! Kendine gel! Turnike yapmam lazım, kemerini ver!"
Onun bağırmasıyla irkildim. Titreyen ellerimle belimdeki kemiğe uzandım ama parmaklarım birbirine dolanıyordu. O an anladım ki, ben sadece kardeşimi değil, kendimi de o kan gölünde kaybetmiştim.
"Ölmeyecek..." diye sayıkladım, kemeri ona uzatırken. "Ölemez Yiğit, izin verme."
Yiğit kemeri hızla Yaman'ın bacağına sararken gözlerini bir an bile kardeşimin yüzünden ayırmıyordu. "Benim yanımdayken kimse ölemez Mavi," dedi dişlerinin arasından. "Hele ki senin canın olan biri. Asla."
Yiğit’in sesi, Yaman’ın hırıltısı, dışarıdaki rüzgar Her şey bir anda sessize alındı. Dünya, o kanlı salonun ortasında, dizlerimin üzerine çöktüğüm o noktada durdu.
Nefes almayı denedim ama göğüs kafesim çelikten bir zırhla kaplanmış gibiydi milim oynamıyordu. Boğazıma düğümlenen o hava, keskin bir cam kırığına dönüştü. Ciğerlerim boşlukta çırpınan bir kuş gibi sarsılıyor ama içeriye tek bir zerre oksijen girmiyordu.
Gözlerim açık kalmıştı. Kırpamıyordum bile. Bakışlarım, Yiğit’in kanlı elleriyle Yaman’ın yarasını kapatmaya çalıştığı o noktaya çakılı kaldı. Kırmızı… Her yer çok fazla kırmızıydı. O renk, zihnimdeki tüm hatıraları, tüm kelimeleri, tüm askerlik yeminlerini silip süpürdü.
"Mavi!"
Yiğit’in sesi çok uzaktan, sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuk tınlıyordu. Omzumdan sarstığını hissettim ama bedenim benim değilmiş gibiydi. Kaskatı kesilmiştim. Bir heykelden farksız, parmak uçlarıma kadar buz kesmiş halde kalakaldım.
Duyularım birer birer kapandı. Önce koku gitti, o ağır demir kokusunu duymaz oldum. Sonra sesler silindi. Sadece kendi kalbimin, kulaklarımda yankılanan o düzensiz, zayıf vuruşlarını duyabiliyordum. Donmuştum. Zamanın ve mekanın dışında, sadece acının tam merkezinde bir buz kütlesi gibi duruyordum.
Yaman’ın elinin hafifçe seğirdiğini gördüm ama tepki veremedim. Zihnim, bu kadar çok ölümü, bu kadar çok kanı ve bu kadar çok ihaneti artık taşıyamıyordu. Şalterler inmişti. Karanlık, salonun köşelerinden süzülüp görüş alanımı daraltmaya başladı.
Yiğit, Yaman’ı kucağına alıp ayağa kalkarken bana doğru bir şeyler haykırdı ama ben sadece boşluğa, o yerdeki kanlı el izlerine bakıyordum. Ruhum bedenimden ayrılmış, yukarıdan bu enkazı izliyor gibiydi.
"Ben... Ben onu da öldürdüm."
Sesim, ruhu çekilmiş bir cesedin son nefesi gibi döküldü dudaklarımdan. Ellerime baktım. parmak boğumlarımın arasından sızan o sıcak, yapışkan kızıllık Gökhan’ın kanına karışıyordu zihnimde. Dokunduğum her can soluyor, sevdiğim herkes bu kan denizinde boğuluyordu. Ben bir asker değildim artık, ben sadece felaketin kendisiydim.
Yiğit, bu kabusun içinde sarsılmaz bir kaya gibi önümde bitti. Omuzlarımdan tutup beni öyle bir sarstı ki, boynum geriye düştü. Gözlerindeki o çiğ ışık, donmuş zihnime bir iğne gibi battı.
"Mavi, yalvarırım kendine gel!" diye kükredi yüzüme doğru. Sesi hem bir emir hem de bir yakarıştı. "Yaman için kendine gel! O ölmedi, anlıyor musun? Onu öldürmesine izin vermeyeceğim!"
Sertçe yutkundum. Boğazımdaki o cam kırıkları canımı yaktı ama beni uykumdan uyandırdı. Ruhum bedenime ağır bir yük gibi geri döndü. Yiğit, Yaman’ı tek hamlede kucağına alıp kapıya yöneldiğinde, ben robotik, ruhsuz ama odaklanmış adımlarla peşinden gittim.
Bahçede duran, kime ait olduğunu ne o an ne de sonra hiç umursamayacağım o arabanın kapısını Yiğit açtı. Yaman’ı arka koltuğa yatırdığında ben de yanına çöktüm.
Zaman kaybetmedim. Üzerimdeki kazağı tek hamlede çıkarıp atletimle kaldım. Soğuğu hissetmiyordum bile hissettiğim tek şey Yaman’ın teninin gitgide soğumasıydı. Kazağı rulo yapıp o korkunç yaranın üzerine bütün ağırlığımla bastırdım.
"Yaşayacaksın," diye fısıldadım, gözlerim Yaman’ın solgun yüzüne kilitliyken. "Zeze'yi bir kez daha kimsesiz bırakmayacaksın küçüğüm."
Yiğit şoför koltuğuna atlayıp motoru var gücüyle bağırttı. Tekerlekler asfaltta çığlık atarak dönerken, araba bir mermi gibi karanlığın içine fırladı. Ben ise kollarımda kardeşimin hayatını tutuyordum her saniye, avuçlarımın arasından kayıp gitmeye çalışan o ince ruhu tutmaya çalışıyordum.
Araba, gecenin karanlığını bir bıçak gibi yararak hastaneye doğru uçarken, içerideki sessizlik dışarıdaki motor gürültüsünden daha sağırdı. Ellerim, Yaman’ın yarasının üzerindeki kazağa kenetlenmişti. Kazağın kumaşı artık tamamen ağırlaşmış, parmaklarımın arasından sızan o sıcaklık kucağımı göle çevirmişti.
(BÖLÜYORUM AMA O KADAR UĞRAŞIYORUM SATIR ARASI BOOOOLLLLL BOLLLLL YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN)
"Benim yüzümden," diye fısıldadım, gözlerimi bir an bile Yaman’ın yüzünden ayırmadan. "Hepsi benim yüzümden."
Yiğit, direksiyonu kırarken dikiz aynasından bana baktı. "Saçmalama Mavi! Bastır o kazağa, sakın bırakma!"
Onu duymuyordum bile. Zihnimde sadece bir film şeridi dönüyordu. Gökhan’ın son bakışı, bodrumdaki o hayalet ses, ve şimdi kollarımda sönen bu can. Ben bir zehirdim. Dokunduğum, sevdiğim, korumaya çalıştığım her şeye bulaşan, onları yavaş yavaş çürüten bir zehir. Eğer o eve gitmeseydim, eğer bu davanın peşini bıraksaydım, Yaman şu an o koltukta kan kaybediyor olmayacaktı.
"Ben öldürdüm," dedim tekrar. Sesim bir mırıltıdan farksızdı ama içimdeki çığlıklar dünyayı yıkacak güçteydi. "Getirdiğim her yere ölümü de taşıyorum. Ben yaşarken, kimse güvende değil."
Hastanenin acil servis ışıkları göründüğünde Yiğit arabayı neredeyse kapının içine sokacak kadar sert bir frenle durdurdu. Sağlık görevlileri sedyeyle koşarken ben hâlâ kazağı bastırıyordum. Elleri ellerimin üzerine kapandığında, parmaklarımı çözmek zorunda kaldılar.
Yaman’ı sedyeye alıp içeri hızla götürürlerken, ben arabanın arka koltuğunda, üzerimde sadece ince bir atletle, ellerim ve kollarım dirseklerime kadar kana bulanmış halde kalakaldım.
Şok, bir buz kütlesi gibi tüm bedenimi esir almıştı. Araba kapısı açık, ayaklarım dışarıda ama ben hareket edemiyordum. Bakışlarım koltuktaki o boşluğa, kazağımdan sızan o devasa kan lekesine kilitlenmişti.
Yiğit yanıma geldi, kapıyı tamamen açıp önümde diz çöktü. "Mavi, hadi. İçeri girmeliyiz. Yaman’ın sana ihtiyacı var."
Ona bakmadım bile. Dudaklarım titriyor ama tek bir kelime çıkmıyordu. Zihnimdeki tek görüntü, ellerimdeki kandı. Gökhan’ın kanıyla Yaman’ın kanı birbirine karışmıştı hangisi kimindi artık ayırt edemiyordum. Sadece ellerimin bu kandan asla temizlenmeyeceğini biliyordum.
Hastanenin o soğuk, florasan ışıklarla aydınlanmış koridorunda, bir ceset gibi hissiz adımlarla lavaboya ulaştım. Aynadaki yansımama bakmadım bakarsam göreceğim o yıkılmış kadını tanımaktan korktum.
Musluğu sonuna kadar açtım. Suyun buz gibi soğukluğu tenime çarptı ama yetmedi. Sabunu avuçlarıma doldurup ellerimi birbirine kenetledim. Sertçe, derimi soymak istercesine ovmaya başladım.
"Geçmiyor," diye inledim, sesim fayanslarda yankılanırken. "Neden gitmiyor?"
Gözlerimin önüne Gökhan'ın o son anları geldi. Ellerimdeki kızıllık sadece Yaman'ın taze kanı değildi artık yıllardır ruhumda taşıdığım o eski, kurumuş yaraların kanıydı. Ben sildikçe, lavabonun beyaz porselenine süzülen su daha da kırmızı akıyordu sanki.
Daha sert sürttüm. Tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim, derim kızarmaya, yer yer çatlamaya başladı. Acıyı hissetmiyordum sadece o rengin ellerimden silinmesini istiyordum. Ellerim kanamaya başladı ama ben farkı göremiyordum. Kendi kanım, Yaman’ın kanı, Gökhan’ın sessizliği... Hepsi parmaklarımın arasında birleşmişti.
"Temizlen!" diye bağırdım boş lavaboya doğru. "Temizlen artık!"
O an kapının pervazında bir karaltı belirdi. Yiğit, elleri ve yüzü hâlâ o gecenin izlerini taşırken, aynadan bana bakıyordu. Gözlerinde acıma yoktu, sadece derin bir keder ve beni bu delilikten çekip alma isteği vardı.
Yazarın Anlatımıyla
24 Mayıs 2010
Beyaz... Dünyanın en masum rengi olması gereken o beyaz, küçük kızın zihninde ebedi bir işkencenin rengiydi. Duvarlar beyazdı, zemin beyazdı, ona dokunan eldivenler beyazdı. Ama o odadan çıkan her şey, eninde sonunda kırmızıya boyanırdı.
"İtaat et artık!" diye kükredi o ses. Nefretle dolu bir el, kızın zayıf saçlarına asılıp kafasını geriye doğru çekti. "Ben ne istediysem onu yap Mor! Sen benim eserimsin, anlıyor musun?"
Küçük kızın, yani o zamanki adıyla Mor'un, boğazından yırtıcı, delirmiş gibi bir kahkaha döküldü. Gözleri acıyla dolsa da ruhu hâlâ o karanlık zincirleri kırmaya çalışıyordu. Beyaz odanın steril kokusu genzini yakıyordu. Beyazın temizlik demek olduğuna dair masalları kim uydurmuştu? Burada hiçbir şey temiz değildi ne duvarlar, ne vicdanlar, ne de o adamın kana bulanmış zihni...
"Temiz değil..." diye mırıldandı Mor, kanlı dudaklarının arasından. "Burada her şey kirli."
Adamın gözü döndü. Kızın ince boynundaki damarların gerildiğini görmedi bile. Mor'un kafasını, odanın o kusursuz beyazlıktaki duvarına var gücüyle çarptı.
Dünya bir anlığına karardı, sonra her yer parlak yıldızlarla doldu. Şakağından sızan o sıcak, koyu kırmızı sıvı, beyaz duvarın üzerinde aşağı doğru süzülürken sanki bir sanat eseri yaratıyordu. Mor, dik başlılığını korumaya çalıştı yumruklarını sıktı, tırnaklarını avuç içlerine geçirdi ama bedeni ihanet ediyordu. Dizleri titredi, ruhu bir kuş gibi kanat çırpsa da kafesi çok dardı.
Canı yanıyordu. Ama neresi? Şakağındaki o zonklama mı, saç köklerindeki o yanma mı, yoksa göğüs kafesinin altında ezilen o küçük kalbi mi? Bilmiyordu. Acı artık bir bölgeye ait değildi acı onun tüm varlığı olmuştu.
Mavi, o küçük gövdesinden beklenmeyecek bir dirençle omuzlarını dikleştirdi. Üstündeki beyaz elbise, kendi kanıyla çizilmiş bir harita gibiydi. Odanın köşesinde duran vazodaki beyaz güller, saflığın değil, yaklaşan cenazenin habercisi gibi boyunlarını bükmüştü. Gökhan’ın en sevdiği çiçeklerdi bunlar en saf sevgilerin temsilcisi... Ama şimdi bu odadaki her şey gibi onlar da kirlenmeye mahkumdu.
Adam, karşısındaki bu küçük kızın dik duruşundan, o sönmeyen bakışlarından besleniyordu. Zihnindeki karanlık labirentlerde dolaşan pis düşünceler, bir yılan gibi dillerinden sökülürken sırıttı. Kızın boyuna kadar eğildi nefesi, Mavi'nin yüzündeki taze kan kokusuna karıştı.
"Seninle çok güzel eğleneceğim sanırım," dedi adam, sesindeki o sapkın neşeyle. "Kırılman ne kadar sürer merak ediyorum, Mor. Kaç darbe sonra 'efendim' diyeceksin?"
Küçük kızın dudaklarında ise kanlı, belli belirsiz bir tebessüm peydah oldu. Adamın gördüğü tek şey savunmasız bir kurbandı oysa karşısında oturan, kendi sonunu elleriyle beslediği bir cellattı. Haberi yoktu. Bu odadan sağ çıksa bile, o küçük kızın zihnine ektiği nefretin bir gün devasa bir darağacına dönüşeceğini bilmiyordu.
O beyaz odanın duvarları, dünyanın en ağır günahına şahitlik etmek üzere daralıyordu. Adamın gözlerindeki o karanlık, bir insanın bakabileceği en derin çukurdu. Mavi’nin saçlarını çeken, kafasını duvarlara vuran o nefret, yerini mide bulandırıcı bir arzuya bırakmıştı.
Üvey abisi… Hiçbir zaman temiz düşünceli biri olmamıştı ama şu anki düşünceleri daha pis bir durumdaydı.. Kendi kardeşinin ruhunu, bedenini, geleceğini parçalamayı aklına koymuştu.
Adamın o kirli eli, Mavi’nin titreyen tenine ilk temasını gerçekleştirdiğinde, odadaki o sahte sessizlik parçalara ayrıldı. Mavi, hayatında hiç atmadığı kadar büyük bir çığlık kopardı. Bu bir acı çığlığı değildi bu, onurunun, çocukluğunun ve varlığının son kalesini savunan bir ruhun feryadıydı.
Dövülmeye alışmıştı. Aç kalmaya, karanlıkta kilitli kalmaya, hakarete… Hepsine göğüs gerebilirdi ama bu… Bu, ölümden daha ağır bir karanlıktı.
Adam, Mavi’nin iki ince bileğini tek bir pençeyle kavrayıp başının üzerine, o soğuk beyaz duvara yasladı. Mavi çırpındıkça, adam daha çok zevk alarak sırıttı. Kızın çığlıkları koridorlarda yankılanırken, dışarıdaki herkes kulaklarını tıkadı. O evin içindeki her canlının ruhu, o çığlıkla birlikte sessizliğe gömüldü. Kimse gelmedi. Kimse o kapıyı açmadı.
Odanın kapısı kilitlendiğinde, anahtarın yuvasında dönen sesi Mavi için dünyanın sonu demekti. Beyaz duvarlar artık bir oda değil, bir mezardı. Küçücük bir kızın çığlıkları, betonun soğukluğuna çarpıp parçalanıyor, ama dışarı sızmıyordu.
Mavi direndi. Tırnaklarını adamın kollarına geçirdi, dişlerini etine geçirdi vahşi bir kedi gibi hayatta kalmaya çalıştı. Ama o "abi" denilen iblisin gücü karşısında bedeni zayıf kaldı. İki eli tepesinde birleşip o soğuk duvara sabitlendiğinde, Mavi’nin ruhu bedeninden ayrılmak istedi.
Adamın o pis nefesi boynunda gezerken, Mavi gözlerini sımsıkı kapattı. Zihninde Gökhan’la koşturduğu güneşli günleri canlandırmaya çalıştı ama karanlık her şeyi yutuyordu.
Sonra o an geldi. Küçük bir çocuğun asla taşımaması gereken bir yük, Mavi’nin üzerine bir çığ gibi düştü. Masumiyeti, o beyaz odanın ortasında binlerce parçaya ayrıldı. Canı sadece fiziksel bir acıyla yanmıyordu; ruhu sanki diri diri toprağa gömülüyordu.
Adam işini bitirdiğinde, Mavi artık bir insan değil, kenara atılmış bir bez bebekten farksızdı. Ama iblisin hırsı sönmemişti. Yaşadığı o hayvani tatmin, yerini bir korkuya bıraktı kızın bakışlarındaki o ölü ama nefret dolu ifadeyi gördü.
"Sana sustuğun sürece hayatta kalacağını söylemiştim!" diye kükredi adam.
Mavi’nin o dağılmış halini görmeye tahammül edemiyormuş gibi, hıncını yumruklarından çıkardı. Zaten bitkin olan bedeni, üst üste gelen darbelerle sarsıldı. Yüzüne inen her tokat, karnına atılan her tekme Mavi’yi o beyaz zeminde biraz daha sürükledi.
En sonunda adam, kan içindeki kızı saçlarından tutup kapıya kadar sürükledi. Merdivenlerin başındaki o boşluğa ulaştığında, sanki bir çöp poşeti atıyormuşçasına Mavi'yi boşluğa bıraktı.
Mavi, basamaklara çarparak aşağı yuvarlanırken hiçbir şey hissetmedi. Ne kemiklerinin kırılma sesini duydu ne de canının yanışını. En son hatırladığı şey, merdivenlerin sonundaki o taş zemine çakıldığında, şakağından akan kanın altındaki mermeri boyamasıydı.
O taş zemin üzerinde, ölümün soğuk nefesi Mavi’nin teninde geziyordu. Kemikleri kırılmış, ruhu çiğnenmiş, çocukluğu o merdivenlerin başında infaz edilmişti. Normal bir insanın o darbeden sonra nefes alması bile mucizeyken, Mavi bir mucizeyi değil, bir kıyameti seçti.
Parmak uçları buz gibi mermere tutundu. Her hareketinde vücudunda binlerce cam kırığı dolaşıyordu. Şakağından akan kan gözüne giriyor, dünyayı ona kıpkırmızı gösteriyordu. Ama o, o kırmızılığın içinden doğdu. Bedenindeki her bir hücre "dur" diye bağırırken, o nefretinden aldığı güçle dizlerinin üzerinde doğruldu.
Mutfak tezgahının üzerinde duran o ekmek bıçağına uzandı. Eli küçücüktü, parmakları titriyordu ama bıçağın sapını kavradığında o titreme bıçak gibi kesildi. O an, o metal parçası Mavi’nin elinde bir oyuncak değil, bir adalet terazisiydi.
Ruhsuz, sessiz, bir hayalet gibi merdivenleri geri tırmandı. Her basamakta içinden bir parça daha koptu, her basamakta daha da devleşti.
Üst kata çıktığında kapı aralıktı. İçeride, o iblis, sanki az önce bir hayatı karartmamış gibi banyoda aynanın karşısında kendini temizliyordu. Islık çalıyordu belki de... Mavi’nin o taş zeminde can verdiğinden o kadar emindi ki, arkasından yaklaşan ölümün kokusunu alamayacak kadar körleşmişti.
Mavi, kapı eşiğinde durdu. Beyaz elbisesi yırtılmış, her yerinden kan damlıyordu. Ama gözleri... Gözleri artık bir çocuğun gözleri değildi. Adamın sırtı ona dönüktü. Mavi, elindeki bıçağı avucunun içinde daha da sıktı. Sapı etine gömüldü ama o acıyı duymadı.
Adımını attı. Ses çıkartmadı. Adam tam havluya uzandığı anda, Mavi tüm varlığını, tüm acısını ve tüm nefretini o bıçağa yükleyerek ileri atıldı.
"Öl!" diye bağırmadı. Sadece vurdu.
Bıçak, adamın sırtına, kürek kemiklerinin hemen altına büyük bir hırsla saplandı. Adamın şaşkınlık ve acı dolu iniltisi banyonun fayanslarında yankılanırken, Mavi bıçağı geri çekmedi. Daha derine, daha derine itti. Az önce canını yakan, hayallerini yıkan o dev adamın, küçücük bir kızın elinde nasıl bir zavallıya dönüştüğünü izledi.
Bıçağı adamın sırtından çektiğinde çıkan o ıslak ses, odadaki sessizliği ebediyen bozdu. Adam, yüzünde dehşet dolu bir şaşkınlıkla arkasına dönmeye çalıştı ama bacakları onu taşımadı mermer zemine sırt üstü devrildi. Az önce bir tanrı edasıyla hükmettiği o odada, şimdi kendi kanının üzerinde çırpınan bir böcekten farksızdı.
Mavi, bıçağı iki eliyle kavradı. Küçücük parmakları kanın kayganlığıyla zorlansa da, içindeki o devasa nefret bıçağı eline mühürlemişti. Gözleri tamamen kararmıştı. O an orada olan, o canı yanan küçük kız değildi o, cehennemin kapılarını bizzat açmış bir intikam meleğiydi.
Bıçağı havaya kaldırdı. Gözlerinde ne bir damla yaş ne de bir tereddüt vardı.
Birinci darbe. Bu, çalınan çocukluğu içindi.
İkinci darbe. Bu, o beyaz odadaki çığlıkları içindi.
Üçüncü, dördüncü, beşinci...
Mavi, kafayı yemiş gibi, bir makine düzeniyle ama bir canavarın hırsıyla bıçağı adamın kalbine indirmeye devam etti. Adamın elleri Mavi’yi durdurmak için havaya kalktı ama her darbede biraz daha güçsüzleşerek yana düştü. Mavi durmıyordu. Her darbede adamın göğüs kafesinden fışkıran sıcak kan Mavi’nin yüzüne, gözlerine, beyaz elbisesine sıçrıyordu.
Mavi artık nefes nefeseydi ama durmaya niyeti yoktu. Bu onun ikinci cinayetiydi. İlki ruhunu öldüren adamdı, ikincisi ise o ruhun katilini yok eden kendisiydi. Yerdeki cesedin göğsü o kadar çok darbe almıştı ki, artık ortada bir insan bedeni değil, kıpkırmızı bir enkaz kalmıştı.
Son kez, tüm gücüyle bıçağı o durmuş kalbin tam ortasına sapladı ve orada bıraktı. Elleri titreyerek geri çekildiğinde, yüzündeki kanlar arasından sadece donuk, boş gözleri parlıyordu.
Yaşama ihtimali kalmamıştı. Mavi, kendi elleriyle o iblisi cehenneme göndermişti ama o gece o evden çıkarken, o küçük kız da orada, o kan gölünün içinde ölü bırakılmıştı.
Mavi'nin anlatımıyla
Nefesim ciğerlerime uğramıyordu. Lavabonun seramiğine çarpan suyun sesi, zihnimdeki o çığlıkları susturmaya yetmiyordu. Musluğun altına tuttuğum ellerimi, derimi yüzmek istercesine birbirine sürttüm. Tırnaklarım etime batıyor, soğuk su yaralarımın üzerinde sızlıyordu ama ben sadece o rengi görüyordum.
"Kan neden gitmiyor?" dedim, sesim yabancı bir hırıltı gibi fayanslarda yankılandı. "Yiğit, neden temizlenmiyor?"
Yiğit’in yanıma yaklaştığını, gölgesinin üzerime düştüğünü hissettim ama durmadım. Parmak boğumlarım beyazlayana, avuç içlerim çiğ bir et gibi kızarana kadar devam ettim. Suyu sertçe kapattığında bile elim otomatik bir refleksle tekrar metal musluğa uzandı o an, sıcak ve büyük elleri buz kesmiş parmaklarımı hapsetti.
"Kan olur elin," dedim hızla. Sesimdeki dehşet, ellerimin titremesine karıştı. Onu da bu kirlenmişliğe bulaştırmak istemiyordum. Elimi çekmeye çalıştım, o karanlık nehre onu da sürüklemekten korktum.
Ama Yiğit izin vermedi. Avcumun içini kavrayıp yüzüne yaklaştırdığında, gözlerindeki o sarsılmaz bakışı gördüm. Geri çekilmek, saklanmak, o beyaz odanın anılarında kaybolmak istedim ama o, tek bir hamlede belimi kavrayıp beni kendine mühürledi. Aramızdaki mesafe kapandığında, burnuma dolan o taze toprak ve barut kokusu, 2010’un o demir kokulu kan kokusunu bir anlığına bastırdı.
"Bak bana," dedi fısıltıyla. Sesi, harabeye dönmüş zihnimde yankılanan tek gerçeklikti. "Ellerinde kan yok Mavi. Sadece senin canının acısı var. Ve o acıyı tek başına yıkamana izin vermeyeceğim."
Yutkunamadım. Gözlerimin önüne babamın o son bakışı, annemin o korkunç şefkati geldi. Yiğit’in sıcaklığı, benim buzdan duvarlarımı eritiyordu ama ben o duvarların altında kalmaktan korkuyordum.
"Gördüğün her kan, çocukluğundan kalan bir hayal" diye devam etti. "Ama bu gerçek, Mavi. Ben gerçeğim."
"Hayır, bak! Görmüyor musun?" diye bağırdım, ellerimi gözlerinin önüne getirerek. Parmaklarımdan süzülen o hayali kızıllık, lavabonun beyazlığına değil, ruhumun tam ortasına akıyordu. "Bak, her yer kan! Silince geçmiyor, yıkadıkça daha çok artıyor!"
Ona engel olmak istedim. Kirliydim ellerimde bir çocuğun katledilmiş masumiyeti, bir babanın son nefesi, bir kardeşin sızan hayatı vardı. Ama o durmadı. Kaçmaya çalıştıkça beni kendine daha çok çekti, aramızdaki o uçurumu bedenlerimizin sıcaklığıyla kapattı.
Ve sonra o imkansız şey oldu.
Yiğit, o kanlı olduğunu iddia ettiğim ellerimi avuçlarının içine aldı. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, dudaklarını ellerimin üzerine bastırdı. Her bir hücremi, her bir parmak boğumumu sanki kutsal bir yarayı iyileştirmek ister gibi öpmeye başladı.
"Kan olacak..." diye fısıldadım, dehşet içinde. "Her yerin kan olacak Yiğit, yapma..."
Zihnimde bir geçit töreni başladı. Abimin sırtına sapladığım bıçağın sıcaklığı, babamın göğsünden fışkıran o son hayat belirtisi, Yaman’ın kucağımda soğuyan teni ve Gökhan’ın üzerime sinen ölümü... Hepsi ellerimdeydi. Hepsi o dudakların değdiği yerdeydi.
"Kan... Katilim ben," dedim. Sesim, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak gibi titredi, kırıldı, yok oldu. Kendi sesimi tanıyamadım bu, o beyaz odada hıçkıran Mor'un sesiydi.
Yiğit sadece avcumun içini değil, elimin üzerini de öptü. Dudaklarının sıcaklığı, ellerimdeki o hayali kanın soğukluğunu yakıp geçiyordu. Başını kaldırdı, alnını alnıma yasladı. Nefesi nefesime karışırken, tüm o cinayetlerin, tüm o acıların üzerinde bir fırtına gibi esti.
"Eğer sen katilsen Mavi," dedi sesi göğüs kafesimi titreterek, "ben senin suç ortağın olmaya razıyım. Senin ellerindeki o kan, benim de ellerimdir. Yıkama onları. Bırak beraber kirlenelim ya da beraber arınalım."
Dünya durdu. O an anladım ki, ben sadece o gece babamı öldürmemiştim ben o gece şefkati de öldürmüştüm. Ama şimdi, bu hastane lavabosunun başında, ellerimde bir adamın dudakları varken, ölen o şefkat mezarından doğrulmaya çalışıyordu.
"Ben katilim, temizlenemem ki. Benim ruhum bataklıkta Yiğit. Leş gibi kokuyor her yerim. Ben temizlenemem!" Sesim koridorda bir feryat gibi yankılandı. Kendimden tiksiniyordum. Dokunduğum her güzel şeyi o bataklığa, o 2010 gecesinin karanlığına çekiyordum. Gökhan’ı, Yaman’ı... Şimdi de Yiğit’i. "Görmüyor musun? Seni de çekiyorum. Çık git buradan, kurtar kendini benden!"
Yiğit, söylediklerimi hiç duymamış gibi ellerini yüzümün iki yanına yerleştirdi. Avuç içleri sıcaktı, elleri titreyen ruhumu sabitleyen birer çapa gibiydi.
"O bataklıkta sen varsan, orası benim için cennettir Mavi," dedi. Sesi o kadar emin, o kadar berraktı ki, zihnimdeki o kirli sular bir anlığına duruldu. Parmak uçlarıyla elmacık kemiklerimi yavaşça, sanki dağılmamdan korkuyormuş gibi okşadı.
Biliyorum, bunu bir başkası yapsa şu an onu oracıkta mahvederdim. Temas, benim için sadece bir saldırı ya da bir savunma biçimiydi. Ama o dokunduğunda... O dokunduğunda on beş yıldır kuşandığım o ağır zırh, paslı bir metal yığını gibi ayaklarımın dibine çöküyordu. Çıplak ve savunmasız kalıyordum.
Gözlerimin önüne düşen, kanla karışmış terden alnıma yapışan her bir saç telini, bir pırlantaya dokunur gibi nazikçe kenara çekti. "Başkasının günahı senin değil Mavi. Sen sadece hayatta kalmaya çalışan o küçük kızsın."
"O günahın sebebi benim," diye inledim. Eğer o gün o odada o kadar dik durmasaydım, eğer o bıçağı o kadar hırsla saplamasaydım. Belki de bugün bu kanlı döngü devam etmeyecekti.
"O günah dünyanın en güzel şeyi o zaman," dedi Yiğit, gözlerimin en derinine bakarak. "Çünkü o günah seni bugün benim karşıma getirdi. Sen katil değilsin Mavi, sen hayatta kalan tek kişisin. Ve şimdi o küçük kızı eve götürme vakti."
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü, elindeki kan izine karıştı. O an anladım Yiğit beni kurtarmaya çalışmıyordu. Yiğit, benimle birlikte o bataklığın dibine oturmaya razı oluyordu.
Geriye doğru attığım her adımda, o sığınağım olan sıcaklığın yerini zemheri bir ayaz aldı. Yiğit’in sıcaklığına alışan tenim, gerçekliğin o buz gibi duvarına çarptı.
"Ben... ben nefes almaya gideceğim..." Sesim, boğazımda biriken o cam kırıklarının arasından, ancak bir fısıltı kadar çıkabilmişti. "Bir şey... Bir şey olursa ara."
Arkamı dönüp o sapsarı hastane ışıklarına doğru bir adım attığımda, bileğimde yeniden o sarsılmaz ama bu kez yalvaran baskıyı hissettim. Yiğit bırakmıyordu.
"Gitme," dedi, sesi koridordaki ölüm sessizliğini yırtarak. "Mavi, bu halde gitme. Kendini o karanlığın içine atma."
Durmadım. Durursam, o sıcaklığa teslim olursam, bir daha asla savaşamazdım. Bileğimi onun parmaklarının arasından, ruhumdan bir parça koparıyormuş gibi sertçe kurtardım. Ona döndüğümde gözlerimdeki o boşluk, on beş yıl önceki o beyaz odanın boşluğuyla aynıydı.
"Ölüyorum, görmüyor musun?" dedim, sesimdeki o yıkım ilk kez bu kadar çıplaktı. "İçeride Yaman ölürken, ben burada her saniye bin kez ölüyorum Yiğit! Bu halde kalırsam seni de öldüreceğim. Görmüyor musun?"
Kapıdan çıkarken bedenim bir yaprak gibi titriyordu. Hastanenin o ağır, dezenfektan kokulu havası ciğerlerimi yakarken, kendimi dışarıdaki karanlığa, o dondurucu geceye attım. Ellerim hâlâ kan kokuyordu, ruhum hâlâ o taş zeminde yatıyordu.
Hastanenin o boğucu havası, dışarıdaki dondurucu rüzgarla çarpıştığında yüzüme bir tokat gibi indi. Aren'in getirdiği motor, otoparkın karanlığında hırçın bir hayvan gibi beni bekliyordu. Ayaklarım neredeyse yere değmiyordu koşmuyor, sanki kendi cenazeme yetişmeye çalışıyordum.
Yiğit'in arkamdan gelen adım seslerini duydum ama o eşikte durdu. Biliyordum, eli kapı kolunda asılı kalmıştı. Beni bırakmak istemiyordu ama Yaman'ı, o ameliyat masasında canıyla pençeleşen kardeşimizi tek başına bırakmaya vicdanı el vermiyordu. O an, Yiğit’in omuzlarına binen o devasa yükün altında ezildiğini hissetsem de dönüp bakmadım. Bakarsam gidemezdim.
Motorun üzerine atladığımda kaskı takmadım rüzgarın o buz gibi nefesi yüzümdeki o hayali kanları temizlesin istedim. Motoru çalıştırdığımda çıkan o gürültülü kükreme, zihnimdeki feryatları bastırdı.
Gazı sonuna kadar çevirdim.
Şehir, ışıklı bir bulanıklıktan ibaretti artık. Tehlikeli bir hızla şeritlerin arasından süzülürken, ölümün hemen yanımda, rüzgarın içinde benimle yarıştığını biliyordum. Kadran 180'e dayandığında bile yavaş geliyordu sanki ne kadar hızlı gidersem, geçmişimdeki o beyaz odadan o kadar uzaklaşacaktım.
Ama zihnim durmuyordu. Tekerlekler asfalta her vurduğunda, kulağımda o vazonun parçalanma sesi yankılanıyordu. Gözlerimi her kırptığımda, ellerimdeki kanın rüzgarda kurumak yerine daha da tazelendiğini görüyordum.
Rotam belliydi. Mezarlığa giden o ıssız yol, şimdi en güvenli sığınağım gibi görünüyordu. Yaşayanların arasında nefes alamıyordum, belki de ölülerin arasında o tanıdık sessizliği bulurdum.
Mezarlığın demir kapısı, ruhumun paslı sesiyle gıcırdayarak açıldı. Burası benim için bir kabristan değil, bir zaman makinesiydi. Attığım her adımda, hastanenin o sapsarı ışıkları siliniyor, yerini servilerin rüzgardaki hışırtısına bırakıyordu. Ezbere bildiğim, her bir taşını parmak uçlarımla tanıdığım o yolları ruhsuz bir gölge gibi katettim.
Gökhan’ın başucuna geldiğimde, bedenim daha fazla bu yükü taşıyamadı. Dizlerim toprağa sertçe çarptı. O toprağın soğukluğu, sanki Gökhan’ın elleriymiş gibi bacaklarımı kavradı.
Hâlâ kan koktuğuna yemin edebileceğim ellerimi önüme getirdim. Titreyen parmaklarım, ay ışığının altında birer suç aleti gibi parlıyordu.
"Ben katilim," dedim, sesim toprağın derinliklerine sızmaya çalışarak. Utanç, bir urgan gibi boğazıma dolandı. "Gökhan, ben seni öldürdüm. Senin katilin de benim. Yiğit değil... Silahı çeken el, tetiğe basan parmak değil sadece suçlu olan."
Bakışlarımı mezar taşına, o soğuk mermere diktim.
"Seni ben vurdum aslında," diye fısıldadım, gözyaşlarım ellerimdeki o hayali kanlara damlarken. "O gece o evden sağ çıktığım gün, dokunduğum her güzel şeyi ölüme mahkum ettim. Seni sevdiğim için öldün sen. Benim hayatımda kaldığın için, bana sığındığın için... Eğer ben o gece o çöplüğün dibinde ölseydim, sen bugün burada olmayacaktın."
Avuçlarımı toprağa gömdüm. Tırnaklarımın arasına dolan toprak, ellerimdeki kanı gizlemek ister gibiydi.
"Herkesi öldürüyorum Gökhan. Önce babamı, sonra abimi. Şimdi de Yaman’ı ölüme sürükledim. Ben bir canavarım, Gökhan. Ve bu canavar senin mezarının başında af diliyor."
Sessizlik, mezarlığın en büyük çığlığıydı. Gökhan cevap vermedi. Rüzgar, servilerin arasından sanki "Biliyorum" der gibi geçti.
"Benim ölmem gerekiyordu." Sesim bir inilti gibi çıktı, içimdeki o devasa boşluğun yankısıydı bu. Bedenim iki büklüm oldu sanki o on beş yılın, o beyaz odanın, o kanlı vazonun ağırlığı bir anda omuzlarıma binmişti. Alnımı toprağa yasladım. Gökhan’ın üzerini örten o soğuk, sessiz toprağa...
"Benim olmam gerekiyordu o toprağın altında. Gökhan, neden sen kendini seçtin? Neden benim yerime o merminin önüne atladın?"
Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Mezarlığın o ağır havası ciğerlerimi yakıyordu. Onu koruyamamıştım. Kendimi korumaya çalışırken, benim gölgemde duran herkesi birer birer ateşe atmıştım.
"Yiğit de bana senin gibi bakıyor..." dedim, sesimdeki acı mezar taşlarını çatlatacak kadar derindi. "Görüyorum o bakışı. Senin o gece bana baktığın gibi, o da sanki beni kurtarabileceğine inanarak bakıyor. Ölecek... O da ölecek, görmüyor mu? O da bitecek, fark edemiyor mu? Benimle olan herkesin sonu ya kara toprak ya da sönmeyen bir acı."
Ellerimi topraktan çekip dizlerimin üzerindeki kan izlerine baktım. Üzerimde hâlâ bir askeri pantolon ve iç çamaşırı vardı. Hastanede üzerime sıçrayan Yaman’ın kanı, eski anıların hayali lekeleriyle birleşmişti.
"Benim beyazlarım kana bulanmış. Neden hâlâ bana öyle, sanki bembeyazmışım gibi bakıyor?"
Çünkü ben artık o "beyaz" odadaki küçük kız değildim. Ben o beyaz elbiseyi kendi ellerimle kızıla boyamıştım. Yiğit’in o bakışlarındaki saflık, benim karanlığıma ağır geliyordu. Onun aydınlığı, benim içimdeki cesetleri daha belirgin kılıyordu.
"Gökhan, yalvarırım bir şey söyle," diye fısıldadım mezar taşına sarılarak. "Beni yanına al ya da onu benden uzaklaştır. Bir can daha feda etmeye gücüm kalmadı."
"Benim yaşamaya gücüm kalmadı."
Sesim, rüzgarın bile duymaktan korkacağı kadar cılız bir fısıltıydı. Alnımı Gökhan’ın isminin yazılı olduğu o buz gibi mermere yasladım. Mermerin soğukluğu, zihnimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Diğer elimde, avucumu yakan o bıçağı tutuyordum. Bıçakla aramda artık bir düşmanlık yoktu o benim tek gerçeğim, tek sadık dostumdu.
Ona öyle bir ruhsuzlukla bakıyordum ki, sanki bedenim burada, bu mezar taşının önünde diz çökmüş olsa da ruhum çoktan Gökhan’ın yanına, o toprağın altına sızmıştı. On beş yıl önceki o beyaz odada ölmeliydim. O gün ölmeyen her parçam, bugün bir başkasının canını yakıyordu.
Bıçağın keskin ucunu, bileğimin o ince derisine, hayatın nabzının attığı o yere yaklaştırdım. Sadece küçük bir kesik... Sadece bir anlık bir cesaret ve sonra her şey bitecekti. Ne kanlı beyazlar kalacaktı, ne de annemin o kulaklarımdan silinmeyen fısıltısı.
Tam o an, sessizliği bozan o titreme cebimde yankılandı.
Dünya durdu. Bıçağı tutan elim havada asılı kaldı. Titreyen parmaklarımla telefonu cebimden çıkardım. Ekrandaki ışık, karanlık mezarlıkta yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yabancı bir numara. Ve o iki cümle.
X: Başında neden bir sargı bezi var?
X: İyi misin Mor?
Nefesim boğazımda düğümlendi. Etrafıma bakındım servilerin gölgeleri, mezar taşlarının sessizliği. Kimse yoktu. Ama o beni görüyordu. Şu an, bu mezarın başında, elimde bıçakla beklediğimi biliyordu. Şakağımdaki o kendi yaranın, kafamı vurduğu o yerin üzerine yapıştırdığım sargı bezini görecek kadar yakındaydı.
"Mor..." diye fısıldadım. Bu ismi sadece o odadakiler biliyordu. Sadece o cehennemin içindekiler.
Telefonun ekranındaki o yabancı numara, karanlığın ortasında bir bomba gibi titremeye başladığında, parmağım kendiliğinden "cevapla" tuşuna gitti. Artık korku bile hissetmiyordum sadece koca bir boşluk, bir de o ruhsuzluk vardı.
"Mor?" dedi o robotik, metalik ses. Kulağımda yankılanan bu ses, on altı yıl önceki o beyaz odanın gıcırtısı gibiydi. Gözlerim mezarlığın servileri arasında, mezar taşlarının gölgelerinde gezindi. Onu bulmak, bu gece bu mezarlığa bir ceset daha eklemek istiyordum ama karanlık sadece sessizliği yansıtıyordu. "Başında neden sargı var?"
"Salak mısın sen?" dedim. Sesim buz gibiydi, duygulardan arınmış, sadece nefretin kalıntısı kalmış bir ses. "Sen kafama vurup bayıltıp kaçtın ya? Yaman'dan ne istedin! Neden vurdun onu!"
Karşı taraftan gelen kısa bir sessizlikten sonra o ruhsuz ses tekrar konuştu.."Yaman kim? Hem... ben sana vurmadım!"
"Ya siktir git!" diye kükredim mezarlığın sessizliğine doğru. Telefonu tutan elim titriyordu ama bu kez korkudan değil, kontrol edemediğim o saf öfkedendi. "Oyun mu oynuyorsun benimle? Kimsin sen? Karşıma çıksana!"
Dizlerimin üzerindeki o güçsüz halimden sıyrılıp bir hışımla ayağa kalktım. Atletimin beyazı toprağa ve kana bulanmıştı ama artık umurumda değildi. Belimdeki silahın kabzasına parmaklarımı doladım metalin soğukluğu bana kim olduğumu hatırlattı. Bakışlarımı kimsesizler mezarlığının her köşesinde, her bir gölgede gezdirdim.
"Neredesin?" dedim dişlerimin arasından. "Eğer oradaysan, eğer beni izliyorsan karşıma çık! Bak, burası mezarlık. İşi bitirmek için en doğru yer. Seni bu isimsiz taşların altına gömmeden buradan gitmeyeceğim!"
O sırada, telefonun diğer ucundan tuhaf, boğuk bir gülme sesi geldi. Robotik sesin altından sızan o gerçek insan tınısı, kanımı dondurmaya yetti.
"Yanlış avın peşindesin Mor," dedi ses, fısıltıya dönerek.
Gözlerimdeki o fer fer yanan nefret, mezarlığın zifiri karanlığını delip geçiyordu. Dişlerimin birbirine çarparken çıkardığı ses, ruhumdaki o devasa fay hattının kırılma sesiydi. Avcumun içinde sıktığım telefon, artık bir iletişim aracı değil, boğazına yapışmak istediğim o iblisin ta kendisiydi.
"Ben sana vurmaya bile kıyamam," dediğinde, midemdeki o ekşi su boğazıma tırmandı. Bu şefkat değildi bu, kurbanıyla oynayan bir katilin sapkın zevkiydi. Ama ben kurban olmayı on beş yıl önce o merdivenlerin dibinde bırakmıştım.
"Senin ebeni domaltıp her hücresini farklı pozisyonlarda sikerim!" Sesim, mezar taşlarının üzerinde bir kırbaç gibi şakladı. Net, katı ve öldürücü çıkıyordu. Bir zamanlar çığlık atan o küçük kızın boğazından artık sadece bu metalik hırıltı yükseliyordu. "Kafamı mı buluyorsun sen benimle lan! Seni o terasa kadar nefes nefese kovalayan bendim! Adım seslerini, o iğrenç maskenin altından hırıldayan nefesini duydum. Garajda da bendim! Şimdi karşıma geçmiş, 'vurmadım' diyerek aklımla mı oynuyorsun?"
Öfkem, damarlarımda akan kanı kaynatıyordu. Sol elimle silahımın kabzasını öyle bir sıktım ki, parmak boğumlarımın beyazladığını karanlıkta bile görebiliyordum. Şakağımda, sargı bezinin altındaki o taze yara, yediğim darbenin kanıtı olarak zonkluyordu. Her atışında bana o anı, o ensenimde biten gölgeyi hatırlatıyordu.
"Terasa kadar kovaladım seni!" diye haykırdım yeniden, kimsesizler mezarlığındaki o sahipsiz ruhları uyandırırcasına. "Sonra nereye yok olduysan oldun! Bir gölge gibi dağıldın mı sanıyorsun? Havaya mı karıştın? Hayır... Sen sadece korkaksın. Karşıma çıkamayan, sadece karanlığın arkasından fısıldayan bir korkaksın!"
Gözlerim, bir avcının hırsıyla servilerin arkaqsını tarıyordu. Eğer o an bir karaltı görsem, tetiği ezmek için bir saniye bile düşünmezdim. Beyaz atletimde kan lekeleri kurumuş, üzerime yapışmıştı. Ben artık bu mezarlığın bir parçası gibiydim yürüyen bir ölüydü bedenim ama dilimdeki o zehir, karşımdakini cehenneme sürüklemeye yeminliydi.
"Seni o yok olduğun yerden çıkaracağım," dedim, sesim bu kez ölümcül bir sessizliğe bürünerek. "Ve o zaman, o kıyamadığın ellerimin seni nasıl parça parça ettiğini izleyeceksin."
Telefonun ucundaki o robotik ses, mezarlığın üzerine çöken sisi değil, ruhumdaki bütün sığınakları dağıtacak o zehirli cümleyi bıraktı. "Sana ben vurmadım Mor. Üzüldüğün insanlara dikkat et. Yakında seni en çok üzen onlar olacak."
Duyduklarım, on beş yıl önce şakağıma inen o vazo darbesinden daha şiddetli bir sarsıntı yarattı zihnimde. İçimde bir şeyler koptu bir yerlerde, en güvenli sandığım köşede bir fay hattı yarıldı. Az önce telefondaki sese küfürler yağdıran o devasa öfke, yerini buz gibi bir dehşete bıraktı.
"Ne saçmalıyorsun?" diye fısıldadım. Sesim, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak gibi güçsüzleşmişti. Az önceki o hırçın kadından geriye, sadece karanlıkta yolunu kaybetmiş o küçük kızın şaşkınlığı kalmıştı.
"Sırtını dayadığına dikkat et," dedi ses, her bir kelimeyi zihnime bir mühür gibi basarak. O metalik tını, bu kez alaycı değil, korkutucu derecede sakindi. "Seni en çok öldüren o olacak."
Ve o an telefon yüzüme kapandı.
O ses kulağımda yankılanırken, telefonun ışığı yüzümde soluk bir beyazlık bıraktı. Mezar taşlarının gölgeleri üzerime doğru uzanırken, sırtımı dayadığım o hayali duvarın un ufak olduğunu hissettim. Yiğit'in sıcak elleri, saçlarımı okşayan parmakları ve "Ben senin suç ortağınım" deyişi... Hepsi birer şüphe okuna dönüştü.
Eğer vuran o değilse. Eğer kovaladığım o gölge sadece bir yemse... Ben o gece o terasta, tam da o sarsıntıyı yaşadığım anda, güvenli sığınağımın aslında celladımın kucağı olduğunu mu fark edememiştim?
Elim, sargısını söküp attığım şakağıma gitti. Yaranın sızısı, kalbimdeki o yeni açılan yarığın yanında hiç kalıyordu. Telefonu sıktım, ekrandaki karaltıya baktım.
Dünya durmuştu ama benim için yeni bir kıyamet başlıyordu. Çünkü ben, düşmanımdan gelen kurşuna alışkındım ama dostumdan gelen o "şefkatli" hançerle nasıl savaşacağımı bilmiyordum.
Titreyen parmaklarımın arasında sönen telefon ekranıyla birlikte, sanki dünyadaki son ışık da sönmüştü. Ayağa kalktım ama zemin ayaklarımın altından kayıyordu. Adımlarımı sağlam basmaya, o "Mor"un o sarsılmaz duruşunu korumaya çalıştım yapamadım. Otoparkın girişine kadar attığım her adımda, biraz daha ufalanıyordum.
Motora bindiğimde kaskı takmak aklımın ucundan bile geçmedi. Rüzgarın, zihnimdeki o zehirli fısıltıları söküp atmasını istiyordum. Gazı sonuna kadar kökledim. Hız ibresi kontrolsüzce yükselirken, geçtiğim yollar sadece birer ışık hüzmesinden ibaretti.
Neden? Neden sürekli bana bunu yapıyordu? Neden tam birinin sıcaklığına, birinin "suç ortağıyım" deyişine inanacak olsam, altımdaki dünya başıma yıkılıyordu? Hayat, beni neden hep o kanlı beyaz odada, tek başıma bırakmak için yemin etmişti?
Hastanenin önüne motoru nasıl park ettiğimi, asansöre nasıl bindiğimi hatırlamıyordum. Ameliyathanenin olduğu kata çıktığımda, o steril koku ve boğucu sessizlik beni bir duvar gibi karşıladı. Koridorun ortasında durdum. Yiğit oralarda mıydı, bilmiyordum bakmadım bile.
Bedenimdeki tüm güç çekilmiş gibi, ameliyathanenin o soğuk kapısının hemen yanındaki duvara yaslanarak yere çöktüm. Sırtım soğuk betona değdiğinde ürperdim ama kıpırdamadım. Bacaklarımı karnıma doğru çekip kollarımı dizlerime doladım. Başımı dizlerimin arasına gömdüğümde, on altı yıl önceki o küçük kızın, o devasa acının içinde küçücük kaldığını hissettim.
Şu an bir asker, bir katil ya da bir intikamcı değildim.
Sadece yarası kanayan ve o yarayı saracak kimsesi kalmamış, dünyadan saklanmaya çalışan o kimsesiz çocuktum. Kimsesizler mezarlığından çıkmıştım ama ruhum hala oradaydı. Sırtımı yasladığım bu duvar bile sanki üzerime yıkılacakmış gibi geliyordu.
Zihnimde sadece o ses yankılanıyordu: "Seni en çok öldüren o olacak."
Yazarın Anlatımıyla
Ameliyathanenin o keskin, ruhsuz beyaz ışığı Yiğit’in yüzüne vururken, o ışığın ulaşamadığı koridorun en ucunda, karanlığın içine sığınmış Mavi’den habersizdi. Yiğit, sanki bir heykel gibi kapının önünde dikiliyor, ama içindeki fırtınalar her nefesinde göğüs kafesini biraz daha zorluyordu.
Kısık bir nefes verdi; ciğerlerine dolan dezenfektan kokusu, genzindeki o acı metal tadını daha da belirginleştiriyordu. Zihni darmadağındı. Bir yanında kanından canından öte olan Yaman, ölümle kalım arasındaki o ince çizgide yürüyordu diğer yanında ise ruhunun parçası olan Mavi, her an kendini uçurumdan aşağı atacakmış gibi deli dolu, dizginlenemez bir acıyla savruluyordu.
İçinden kaçıncı duayı ettiğini, hangi kelimelerle Tanrı’ya yakardığını artık o da bilmiyordu.
"Onu koru," diye fısıldıyordu kalbi. "Mavi’yi o karanlığın içinde kaybetmeme izin verme. Yaman’ı da o masadan sağ çıkar, bizi bu gecenin sabahına eksik bırakma."
İçindeki o derin sıkıntı, sanki görünmez bir elin kalbini avuçlayıp sıkması gibiydi. Nefesi arada bir kesiliyor, boğazında bir yumru olup düğümleniyordu. Sonra bir anlık bir refleksle, yaşama tutunur gibi derin bir nefes alıp kendine gelmeye çalışıyordu.
Yiğit, sırtını o soğuk duvara yasladı. Gözleri kapalıydı ama zihni açıktı. Mavi’nin o az önce mezarlığa giden, motorunu bir intikam aracı gibi süren hali gözünün önünden gitmiyordu. Onun canını tehlikeye atması, Yiğit için Yaman’ın ameliyatta olması kadar ağır bir yüktü.
O, bu hayatın tüm yükünü omuzlamaya hazırdı yeter ki Mavi o köşede küçülmesin, yeter ki Yaman o kapıdan sedyeyle değil, nefesiyle çıksın. Ama koridorun o uzak, en karanlık köşesinde dizlerini kendine çekmiş oturan o kadının, sırtını dayadığı dağdan şüphe ettiğinden henüz haberi yoktu.
Yiğit, koridorun o bitmek bilmeyen ıssızlığında gözlerini kısarak ileriye baktığında, karanlığın içinden sızan o ruhsuz yüzü fark etti. Mavi oradaydı dünyanın en ağır yükünü omuzlarına almış, soğuk hastane zemininde bir çocuk gibi ufalmıştı. Dizlerini kendine çekmiş, başını o dizlerin üzerine yaslamış, dış dünyayla tüm bağlarını koparmış gibiydi. Yiğit’in ona doğru attığı adımlar, kalbinin atışlarını bastıracak kadar ağırdı.
Fakat Yiğit daha yanına varamadan, o sessizliğin içinden ince, kırılgan ve bir o kadar da ürpertici bir ses yükseldi. Mavi’nin o güzel ama ruhu çekilmiş sesi, boş koridorda yankılanırken zaman bir anlığına durdu.
"Uykudan uyanmış, gülermiş bakarmış..."
Mavi bir ninni fısıldıyordu. Ama bu, huzurlu bir uykuya çağrı değil, uyanılamayan bir kabusun iç çekişiydi. Yiğit olduğu yerde çakılı kaldı. Attığı o birkaç adım, havada asılı kaldı.
"Annesi onu çok öpermiş severmiş... Okula gidermiş, yazarmış çizermiş... Babası onu çok öpermiş severmiş..."
Sözler döküldükçe Mavi’nin sesi daha da titredi. Bir zamanlar sahip olamadığı o sahte cenneti, o paramparça edilmiş çocukluğu sayıklıyordu. Yiğit, onun bu halini izlerken göğüs kafesinin daraldığını hissetti. Mavi’nin sesi sona yaklaşırken, sanki bir plağın takılması gibi kelimeler eksilmeye başladı.
"Annesi onu çok... Babası onu çok... Herkesler onu çok severmiş, severmiş."
Sustu. Cümlenin sonu gelmedi. Sevgiyi tanımlayan o fiiller, Mavi’nin zihninde o kanlı odanın gürültüsüyle silinmişti. Yiğit, onun bu kimsesiz hali karşısında ilk kez bu kadar aciz hissetti. Sırtını dayadığı dağ olmak istediği bu kadının, kendi içinde koca bir uçurumdan aşağı düşüşünü izliyordu.
Mavi hâlâ başını kaldırmamıştı. Sanki bu ninniyi bitirdiğinde, o beyaz odadaki küçük kız gerçekten ölecekti. Yiğit, aralarındaki o birkaç metrelik mesafeyi nasıl aşacağını bilmiyordu çünkü Mavi şu an ne bu koridordaydı ne de bu hastanede. O, on altı yıl önceki o odada, sevgi bekleyen ama sadece kan bulan o küçük kızın yanındaydı.
Yiğit, o ninninin yarım kalan son kelimesinde kalbinin durduğunu hissetti. Daha fazla o mesafede, o buz gibi sessizlikte bekleyemedi. Adımları bu kez kararlıydı aradaki tüm engelleri, tüm şüpheleri ve o koridorun karanlığını ezip geçti. Yanına vardığı an, sanki bir hazineyi düşmekten kurtarır gibi eğildi ve tek bir hamlede Mavi’yi o soğuk zeminden çekip kollarının arasına aldı.
Onu kendine öyle bir bastırdı ki, sanki kendi vücut ısısını ona pompalayarak o donmuş ruhu çözebileceğine inanıyordu. Ama Mavi’nin bedenine dokunduğu an, Yiğit’in elleri titredi. Mavi, yaşayan bir insandan ziyade, kışın ortasında unutulmuş bir mermer parçası kadar buz gibiydi.
"Mavi..."
Sesi bir feryat gibi çıktı. Titreyen elleriyle Mavi’nin çenesinden tutup yüzünü yavaşça kaldırdı. Gördüğü manzara, Yiğit’in içindeki o son direnci de kırdı. Kızın yüzü, o beyaz odanın duvarlarından daha beyaz, dudakları ise hayata dair tüm renkleri kaybetmiş bir tondaydı.
"Mavi, iyi misin?" dedi, sesi panik ve şefkatin korkunç bir karışımıyla titrerken. Alnına düşen kanlı saçları, o sargısız yarayı sakınarak geriye attı. "Mavi, bir şey söyle... Yalvarırım bir şey söyle."
Mavi, ona bakmıyordu. Bakışları koridorun boşluğunda, belki de on beş yıl öncesinin hayaletlerinde asılı kalmıştı. Yiğit’in o devasa sıcaklığına rağmen bacaklarını daha çok kendine çekti, küçüldü, bir embriyo gibi kendi acısının içine kıvrıldı. Sonra, o çatlamış dudaklardan dökülen soru, Yiğit’in sırtına bir hançer gibi saplandı. "Benim sevdiğim insanlar neden ölüyor?"
Sesinde ne bir öfke vardı ne de bir isyan. Sadece kabullenilmiş bir lanetin o bitkin yorgunluğu vardı.
"Gökhan öldü Yiğit... Babam öldü. Annem zaten hiç yoktu. Şimdi de Yaman..." dedi, bakışlarını sonunda Yiğit’in gözlerine sabitleyerek. O gözlerdeki şüphe, telefonun ucundaki sesin ektiği o zehirli tohum, acıyla harmanlanmış bir şekilde parlıyordu. "Bana dokunma. Bana yaklaşırsan sen de öleceksin. Ben dokunduğu her şeyi çürüten o kız çocuğuyum.
Yiğit, duydukları karşısında Mavi’yi daha da sıkı sardı. Onu bırakmak demek, bu karanlığa teslim etmek demekti.
Yiğit, üzerindeki kalın montu Mavi’nin titreyen bedenine bir kalkan gibi sardı. Onu sarmalamak, sanki dağılmak üzere olan bir ruhun parçalarını bir arada tutmaya çalışmak gibiydi. Onu zorlanmadan, sanki dünyanın en narin ama en ağır yükünü taşıyormuş gibi kendine çekti. Alnını Mavi’nin o buz kesmiş alnına yasladığında, ikisinin nefesi soğuk koridorda birbirine karıştı.
Yiğit’in eli, Mavi’nin bembeyaz yüzünde yavaşça gezindi. Avcuyla kızın yanağını kavradı; o sıcaklık Mavi’nin tenine değdiğinde, zamanın çarkları bir anlığına durdu.
"Beraber ölürüz," dedi Yiğit, sesi bir yeminden farksızdı. Eğer son bu olacaksa, o sona beraber yürümeye razıydı.
Mavi, gözlerini Yiğit’in gözlerine sabitledi. O an, zihnindeki o robotik sesin ektiği şüphe tohumları, Yiğit’in bu saf bağlılığı karşısında ezildi. Dudaklarından dökülen tek kelime bir yalvarıştı "Ölme."
Yiğit, bu fısıltıyla beraber içindeki tüm barajların yıkıldığını hissetti. "Bu halde olma o zaman," dedi, sesi artık bir fısıltıdan da öteydi, bir ruhun diğerine yakarışıydı. "Sen böyleyken, ben zaten yaşıyor sayılmam Mavi. Bu halin zaten ölüm."
İkisi de o sessizliğin, o acı dolu kucaklaşmanın içinde birbirlerinin nefesiyle ısınıyordu ki, koridorun sonundan, o sessizliği bir bıçak gibi kesen sert ve otoriter bir ses yankılandı.
"Mavi?"
İkisi de aynı anda başlarını kaldırdı. Koridorun ışıkları altında, yüzünde endişe ve kontrol etmeye çalıştığı bir öfkeyle duran kişi Akın Komutan’dı. Gözleri önce Mavi’nin o perişan halini, ardından Yiğit’in ona sarmalanmış kollarını taradı.
Akın’ın bakışlarında, bir komutanın disiplininden çok daha fazlası vardı orada, Mavi’ye duyduğu o gizli, derin ve imkansız aşkın kıvılcımları yanıyordu. Mavi’nin en savunmasız anında yanında olanın kendisi değil de Yiğit olması, Akın’ın yumruklarını sıkmasına neden oldu.
Yiğit, Akın’ın bakışlarındaki o sahiplenici ifadeyi fark ettiğinde kollarını Mavi’nin etrafında daha da sıkılaştırdı. Bir yanda Mavi’nin uğruna ölmeyi göze aldığı adam, diğer yanda ona geldiğinden beri sessiz bir hayranlıkla, bir asker sadakatiyle aşık olan komutan...
Akın Komutan, aralarındaki mesafeyi sert adımlarla kapatırken gözlerini bir saniye bile Mavi'den ayırmadı.
Mavi, o az önceki kırılgan çocuk maskesini tek bir sarsıntıyla yüzünden söküp attı. Yiğit’in kollarındaki o teslimiyet, yerini çelikten bir iradeye bırakmıştı. Sanki o buz gibi hastane zemini ona güç vermiş gibi, zayıflığını o koridorun karanlığına gömdü. Dimdik durdu; omuzları gergin, bakışları ise bir bıçak kadar keskindi.
Hâlâ yerde oturan Yiğit’e elini uzattı. Bu, sadece bir yardım eli değil "Ben buradayım ve biz beraberiz" demenin sessiz, sarsılmaz bir kanıtıydı. Şu an ne hastane kokusu ne de ameliyathanenin kırmızı ışığı umurundaydı. Zihni, dışarıdan gelen tüm gürültülere kapılarını kapatmış, sadece Yiğit’e odaklanmıştı. Onunla konuşmalıydı o "sırtını dayadığın kişi" cümlesinin hesabını, o karanlık şüpheyi ancak Yiğit’in gözlerine bakarak yok edebilirdi.
Akın Komutan’ın varlığı, Mavi için o an koridordaki isimsiz bir gölgeden farksızdı. Ancak Akın için durum öyle değildi. Sevdiği kadının bir başka adama elini uzatışını, ona olan o derin bağlılığını izlemek, ciğerine kor bir ateşin düşmesi gibiydi. Bakışları, kıskançlık ve otoritenin karışımıyla daha da koyulaştı.
"Neler oluyor?" diye sordu Akın, sesi koridorda yankılanan bir emir gibi sertti.
Mavi, başını yavaşça çevirdi. Gözlerinde ne bir geri adım ne de bir açıklama yapma isteği vardı. Sesindeki o buz kütlesi, Akın’ın komutan sıfatını unutturacak kadar sertti.
"Özel hayatım sizi ilgilendirmiyor," dedi Mavi. Kelimeler ağzından birer mermi gibi çıktı. Karşısındaki adamın rütbesi, onun ruhundaki barikatları aşmaya yetmiyordu. "Burada bir asker olarak değil, bir insan olarak bulunuyorum. Ve bu hayat, bu acı sadece bana ait."
Yiğit, Mavi’nin elini tutup ayağa kalkarken, Akın Komutan ile arasındaki o görünmez savaş hattının daha da gerildiğini hissetti. Mavi, onu korumak için değil, onu yanına çekmek için o eli uzatmıştı. Akın ise, reddedilmenin ve dışlanmanın verdiği o ağır sessizlikle, sıktığı yumruklarını gizlemeye çalışıyordu.
Akın Komutan’ın damarları, Mavi’nin o buz gibi reddedişiyle öfkeden şişmişti. Dudakları, otoritesini sarsan bu çıkışa karşılık verecek sert kelimeler için aralandı ancak tam o sırada ameliyathanenin o uğursuz, kırmızı ışığı söndü. Koridorun sessizliğini, metalik bir gıcırtıyla açılan çift kanatlı kapıların sesi böldü.
Mavi, Akın’a sırtını döndü. Yiğit ise nefesini tutmuş, bakışlarını kapıdan çıkan yeşil önlüklü figürlere sabitlemişti. Az önceki o gergin "erkeklik" savaşı, ölümün soğuk gerçekliği karşısında bir anda anlamını yitirdi.
Doktorlar, üzerlerindeki yorgunluğu ve ellerindeki kan izlerini gizlemeye çalışmadan koridora çıktılar. En öndeki doktor, maskesini çenesine indirirken gözleri önce Mavi’nin o bembeyaz yüzünde, sonra da Yiğit’in titreyen ellerinde gezindi. Akın Komutan bile bir adım geride kalarak, profesyonel duruşunun ardındaki o insani endişeyle doktorun ağzından çıkacak kelimelere kilitlendi.
Mavi’nin az önceki o dimdik duruşu, doktorun yüzündeki o belirsiz ifadeyi gördüğü an hafifçe sarsıldı. Yiğit’in elini daha sıkı, sanki ondan can alıyormuşçasına sıktı. O an ne Akın’ın aşkı ne de X’in şüphe dolu fısıltıları vardı; sadece ameliyathanenin içinden sızan o ölümcül sessizlik vardı.
Doktor derin bir nefes aldı ve doğrudan Mavi’nin gözlerine baktı.
BÖLÜM SONU
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |