28. Bölüm

25. Bölüm : "Gül"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

 

 

 

Gökleri göğsünde bir kuş gibi uyuttun da, O seni bir mısralık yere sığdıramadı sen O’nu her nefesinde ağırlarken, O senin varlığını bir vedaya sığdırdı.

Yazarın Anlatımıyla

Güneşin her gün üzerine doğduğu bu topraklar, içinde fırtınalar kopan tek bir ruhu dindirmeye yetmez. İnsan, bütün bir ömrü, tüm şehirleri ve tanımadığı binlerce yüzün kederini o küçücük göğüs kafesine sığdırır da koca dünya bir kişiye nefes alacak kadar geniş bir boşluk bırakmaz. Sanki gökyüzü herkes için uçsuz buçaksız bir mavilikken, sığamayanlar için üzerine her an kapanmaya hazır bir tavan gibidir.

Kalp, içine aldığı her hatırayla biraz daha ağırlaşırken, dışarıdaki hayat bu ağırlığı taşıyacak bir zemin sunmaz. Sevilenler, gidilen yollar ve kurulan hayaller kalbin içinde devasa bir mülk inşa eder fakat dünya, bu mülkü bir toz zerresi kadar bile önemsemez. Kalbe sığan o muazzam genişlik, dünyanın dar sokaklarında ve katı duvarlarında hep bir yankı gibi çarpıp geri döner. En acısı da budur belkide. İçeride bir evren taşırken, dışarıda bir sokağa bile ait olamamak.

Bir noktadan sonra yutkunmak imkansızlaşır çünkü boğaza düğümlenen şey sadece kelimeler değil, dünyanın kabul etmediği o devasa iç dünyadır. Dünya, sadece sığ düşüncelerin ve sığ duyguların mekanıdır bu yüzden derin olan her şey dışarıda kalmaya, kıyıda köşede solmaya mahkumdur. Kendi içine sığdırdığı koca bir kâinatla, dışarıdaki sessiz boşluğa bakıp kalmak, insanın sessizce tükenişidir.

Karargah merkezinin üzerine sanki fırtına öncesi bir ağırlık gibi, derin ve keskin bir sessizlik çökmüştü. Uzakta, rüzgarın uğultusuyla titreyen ahşap çardağın gölgesinde bir siluet vardı Çiğdem. Aren, mesafelerin ötesinden onu izlerken, havadaki o metalik barut kokusuna karışan rutubetli toprak kokusunu içine çekti. Genç kadının her şeyden habersiz, yanaklarından süzülen yaşları gördüğünde göğüs kafesinde bir şeylerin parçalandığını hissetti. Çiğdem sessizdi acısını içine, en derine gömüyor, hıçkırıklarını boğazındaki o görünmez düğümde boğuyordu.

Aren’in kalbi, mantığının ördüğü duvarları yumrukluyor, ona gitmek için aklına yalvarıyordu. Ne kalbini susturabiliyor ne de o duvarları tam anlamıyla yıkabiliyordu. Tek bir isteği vardı. O güzel gözlerden süzülen, kristal birer cam parçası gibi yanağını kesen o yaşların durması.

Çiğdem, titreyen parmaklarıyla gözlerini sildi. Üzerindeki askeri üniformanın sert kumaşı, sanki bir zırh değil de nefesini kesen bir cendere gibi göğsüne baskı yapıyordu. Hareket edemiyordu, düşünemiyordu sanki ruhu bedeninden çekilmiş, geriye sadece ağır bir boşluk kalmıştı. Kaybediyordu. Her saniye, parmaklarının arasından kayıp giden bir kum tanesi gibi eksiliyordu hayatından. Babasının ölüm haberi, ruhunda henüz kabuk bağlamamış tüm yaraları kanatmıştı.

Aren, bu yıkımın sebebini henüz bilmiyordu ama Çiğdem’in omuzlarındaki o görünmez yükü kilometrelerce öteden bile hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamadı. Postallarının sert zeminde çıkardığı ritmik sesler sessizliği bölerken, birkaç adımda yanına ulaştı. Ama tam dibinde, buz gibi bir gerçekle duraksadı. Ne diyecekti? Onu geçmişin enkazında bırakıp giden, kalbini bir harabeye çeviren kadına ne sunabilirdi?

Cevabı bulamadı ama bedeni gururundan önce hareket etti. Yanına oturduğunda, aralarındaki havada asılı kalan o gergin ve buruk koku daha da belirginleşti. Cebindeki mendil paketini çıkarıp Çiğdem’in önüne bıraktı. Sesi, içindeki fırtınayı gizlemeye çalışan bir soğukkanlılıkla çıktı. "Ağlayınca daha bir çirkin oluyorsun."

Çiğdem, başını bile kaldırmadan bacaklarını kendine doğru çekti. Kendi kollarıyla kendini sarmaladı sanki dünya üzerine yıkılmasın diye son bir savunma hattı kuruyordu. "Aren git. Seninle uğraşacak durumda değilim."

Aren, bu savunmayı beklemiyordu ama geri adım da atmayacaktı. "Birincisi, beni kovamazsın. İkincisi, ikimizin üzerinde de üniforma var ve ben şu anda senin komutanınım."

"Komutan" kelimesi, askeri bir refleksle Çiğdem’in omurgasını dikleştirdi. Gözlerindeki yaşları sertçe silip ayağa kalkmaya yeltendi. Aren’in sesi bu kez daha otoriter ama alt perdeden bir şefkatle duyuldu.

"Otur." Emir vermekten nefret ederdi ama biliyordu ki bu kadına emir vermezse, o acı denizinde tek başına boğulmayı seçecekti. Çiğdem, "emir demiri keser" sessizliğiyle yerine sindi. Bakışları boşlukta asılıydı.

"Bir şey mi istiyorsunuz, Komutanım?"

Aren, kızın yanındaki boşluğa çökerken havanın soğukluğu tenine değdi. Emir vermekten nefret ettiği kadar komutanım demesinden de nefret ediyordu. Çiğdem ile olan tek iletişimi askeri olmasını istemiyordu. Peçeteyi, bir barış antlaşması sunar gibi yavaşça önüne itti. "Neden ağlıyorsun?"

Çiğdem’in bakışları sertleşti, araya o görünmez, dikenli telleri çekti. "Özel hayatım ile ilgili emirlere cevap vermek zorunda değilim."

Aren sadece, "Peki," dedi. Öylece oturdu. Sessizliğin içinde sadece birbirlerinin nefes alışverişleri ve rüzgarın çardağın çatısında çıkardığı inilti vardı. Ona sarılmak, omuzlarındaki o ağır yükü tek bir hamlede söküp atmak istiyordu. Onu her ne ağlatıyorsa, onu yok etmek, dünyayı onun için yakmak istiyordu. Ama eli kolu, geçmişin kırgınlıklarıyla bağlıydı. Çaresizlik, geniz yakan o tozlu tat gibi boğazına oturdu.

Aren, sessizliği bir zırh gibi kuşanıp izlemeye devam etti. Boğazında düğümlenen kelimeler, sanki bozuk bir saatin paslı dişlileri gibi birbirine takılıyordu. Ne demeliydi ki? Karşısında duran bu kadın, ardında enkazdan farksız bir adam ve iyileşmesi imkansız pürüzlü yaralar bırakıp gitmişken, onunla nasıl bir köprü kurabilirdi? Bahçenin havası, bayat bir kederin ve rutubetli duvarların o keskin, geniz yakan kokusuyla ağırlaşmıştı.

"Babamı kaybettim," dedi Çiğdem bir anda. Sesi, boşlukta yankılanan kırık bir cam parçasının zemine çarpma sesi kadar soğuk ve keskindi. Aren, olduğu yere çivilendi parmak uçlarının karıncalandığını, etrafındaki dünyanın bir anlığına flulaştığını(1) hissetti.

"Ne?"

Dudaklarından dökülen bu tek hece, zihnindeki gürültüyü susturmaya yetmedi. Duyduğu şeyin gerçekliğini tartmaya çalışırken, Çiğdem’in yüzündeki her bir çizgiyi, solgun ve kağıt kadar ince görünen tenini ilk kez görüyormuş gibi inceledi. Şaka mıydı bu? Yoksa zihninin ona oynadığı zalim bir oyun mu?

Aren, adamın hasta olduğunu biliyordu ama iyileştiği haberi bir umut gibi her şeyi örtmüştü. Çiğdem’in gözünden süzülen tek bir damla yaş, yanaklarında ıslak ve yakıcı bir iz bırakarak düştü.

"Yalan söyledim," dedi Çiğdem, sesi titreyerek. Sesi artık sadece bir fısıltı değil, eski bir kumaşın yırtılma sesi gibi hırıltılıydı. "Babam... eğer senden vazgeçersem tedaviyi kabul edeceğini söyledi. O son pazarlığı ben değil, onun inadı uğruna yaptı."

"Bunda yalan söyleyecek bir tarafı yok," dedi Aren. Sesi, soğuk bir mermere çarpan metal kadar ruhsuz çıkmıştı. İnkar etmek, kabullenmekten daha az can yakıyordu o an.

"Var çünkü anlardın," dedi Çiğdem. Gözünden süzülen damla, yanağındaki soğuk rüzgarın etkisiyle buz gibi bir iz bırakarak çenesine doğru yol aldı. "Beni anlayan tek insan senken, bu sırrı senin gölgenden bile saklayamazdım. Sorgulardın. Bakışlarımdaki o korkuyu, sesimdeki o titremeyi bulup çıkarırdın. Ve eninde sonunda babamın nefesi için senin kalbinden vazgeçtiğimi anlardın."

Babasının nefesi için sevdiği adamın nefesinden vaz geçmişti.

​​​​​Aren’ın bakışları uzaklara, bahçenin karanlığına daldı. "Sen hiç benim olmadın ki," diye fısıldadı. Sesi, kurumuş yaprakların rüzgarda sürüklenirken çıkardığı o hışırtı kadar yorgundu. Aslında içindeki fırtına bambaşkaydı ama Çiğdem’in zihnini bu taze acıdan, babasının kaybından uzaklaştırmak için başka bir yol bilmiyordu. Öfke, yastan daha iyi bir sığınaktı.

Çiğdem, oturduğu o soğuk ve kıymıklı tahta çardaktan yavaşça kalktı. Dizleri birer kağıt parçası gibi titriyordu. Aren onu durdurmadı gitmesine izin verir gibi göründü. Ancak kızın sendeleyen adımlarını, omuzlarının çaresiz çöküşünü izlerken içindeki o koruyucu dürtü yeniden uyandı.

Aren, birkaç büyük adımla mesafeyi kapattı. Çiğdem’in soğuktan morarmış, buz kesmiş elini tek bir hamlede kavradı. Parmakları kızın tenine değdiğinde, aralarındaki o elektrikli ve tanıdık gerilim havayı titretti. Çiğdem hiçbir şey sormadan, bir gölge gibi onun peşine takıldı. Arka bahçeye doğru ilerlerken, bastıkları otların üzerindeki çiğ damlaları ayakkabılarına o ıslak ve ağır kokuyu bulaştırıyordu.

Çiğdem, ruhunun enkazı altında ezilirken bir gerçeği adı gibi biliyordu. Şu an ona sadece Aren iyi gelebilirdi. Dünya üzerindeki binlerce ses bir araya gelse, Aren’in o derin sessizliğindeki şefkati taklit edemezdi. Kimse değil, sadece o dinlerdi kelimelerin arkasına saklanmış o dilsiz feryatları sadece Aren duyardı.

Aren, Çiğdem’i bahçenin soğuk ve yosun tutmuş taş duvarına hafifçe yasladı. Kızın beli duvara değerek onu üşütmesin diye arkasına kendi eline koydu. Aradaki tüm mesafeyi tek bir nefeste eritip tam önüne dikildi geniş omuzlarıyla kızı dış dünyadan koparan, et ve kemikten örülmüş sıcak bir kafes yarattı. Etrafta gece sefasının o baygın kokusu ve toprağın serinliği vardı ama ikisinin arasındaki hava, kederin hararetiyle ısınıyordu.

Aren, o meşhur açık yeşil gözlerini Çiğdem’in kederden bulanıklaşmış gözlerine dikti. Bakışları, bir yarayı sarmak ister gibi yumuşak ama bir o kadar da derine nüfuz ediciydi.

"Çok mu acıyor canın?" diye fısıldadı. Sesi, gece rüzgarının ağaç dalları arasında dolaşırken çıkardığı o ince sızı gibiydi.

Elinin tersiyle kızın yanağındaki ıslaklığı sildi, ardından parmakları sıkı bir at kuyruğu yapılmış, gergin saçlarına doğru kaydı. Saç tellerinin o sert duruşu, Çiğdem’in ayakta kalmak için sergilediği o zoraki direnci simgeliyordu sanki. Aren, kızı kırmaktan korkan bir zanaatkar gibi, parmak uçlarıyla saç diplerini yavaşça okşadı. Dokunuşu, ipeksi bir yumuşaklıkla başlayıp kızın titremesini dindirmek istercesine güven veren bir ağırlığa dönüştü. Gecenin karanlığında bir enkaz gibi duruyordu.

Çiğdem, sadece kafa sallayabildi. O an, içinde biriken tüm barajlar yıkıldı ve ağlaması gecenin sessizliğini yırtan şiddetli bir fırtınaya dönüştü. Aren, kızın sarsılan vücudunu daha sıkı kavrayıp onu kendi göğsüne mühürledi. Çiğdem, başını o tanıdık, deterjan ve hafif tütün kokan göğse yerleştirdiğinde, sanki dünyanın en güvenli limanına demir atmıştı.

"Ben yaşar sandım..." dedi hıçkırıklarının arasından sızan o boğuk ve parçalanmış sesle. Aren’in eli, kızın saçlarında adeta huzur veren bir ritimle gidip geliyordu. "Ben iyileşir sandım Aren... Her şeyin düzeleceğine inanmıştım."

Çiğdem’in dizlerindeki dermanın çekildiğini, vücudunun bir kum torbası gibi ağırlaştığını fark eden Aren hiç düşünmeden onu kucağına aldı. Bahçenin taş merdivenlerine çöktüğünde, kucağındaki kızı sanki fırtınada kanadı kırılmış küçük bir kuşu korur gibi sarmalamaya devam etti. Çiğdem, yüzünü Aren’in boynuna, o şah damarının attığı sıcak çukura gömdü. Orada, Aren’in nabzını hissetmek ona hayatta olduğunu hatırlatan tek şeydi.

Aren, bir yandan kızın saçlarını ipeksi bir yavaşlıkla okşarken, bir yandan da günlerdir zihnini kemiren o soruyu sordu. Sesi, gecenin karanlığına karışan buğulu bir fısıltı gibiydi. "Ne zaman öğrendin?"

Çiğdem’i uzaktan izlediği o uzun hafta boyunca, kızın gözlerindeki ferin sönüşüne, yüzündeki o kireçsi solgunluğa şahit olmuştu. İçten içe bir şeylerin koptuğunu biliyordu.

"Bir hafta oldu," dedi Çiğdem. Sesi artık sadece ezilmiş bir kâğıdın hışırtısı kadar kısık ve yorgundu. O bir hafta, genç kızın omuzlarına koca bir ömrün yükünü bindirmiş gibiydi.

Aren, boynuna gömülmüş olan o titreyen başın üzerine, saç tellerinin arasına derin ve teselli dolu bir öpücük kondurdu. Dudakları kızın saçlarına değdiğinde, o sıkı at kuyruğundan sızan şampuan kokusunun arasına karışmış kederin o tuzlu, geniz yakan kokusunu içine çekti. Sırtını arkasındaki pürüzlü ve buz kesmiş duvara sertçe yaslarken, kucağındaki Çiğdem’i sanki değerli bir mücevheri saklar gibi biraz daha kendine çekip yerini sabitledi.

"Neden bana gelmedin?" diye sordu. Sesi, karanlıkta ağır ağır yanan bir köz gibi kısık ama kor gibi sıcaktı.

Çiğdem, yüzünü Aren’in teninden ayırmadan, sesi boynuna çarparak yankılanacak şekilde konuştu. "Ne diyecektim? 'Aren, ben senin kalbini paramparça ettim, ruhunu kanattım ama şimdi babamı kaybettim, tut elimi' mi diyecektim?" Sesi, kırılmış ince camların birbirine sürtünmesi gibi tırmalayıcı ve hüzün doluydu.

"Evet," dedi Aren. Sesi bu kez rüzgarda savrulmuyor, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi ikiye bölüyordu. "Deseydin," O kadar net, o kadar tavizsizdi ki. Çiğdem’in göğsündeki o sıkışmışlık hissi Aren'ın kararlılığı karşısında sarsıldı. Aren gözlerini gökyüzündeki o donuk yıldızlara dikip tekrar etti. "Deseydin Çiğdem. Bin kez kırsan da, bin kez gelsen yine toplardım bizi."

"Sana bunu yapamazdım," diye fısıldadı Çiğdem. Sesi, rüzgarda savrulan son bir sonbahar yaprağı kadar cılızdı. "Yeni biri vardı hayatında. Seni bir kez daha paramparça edip o düzenini bozamazdım."

Aren, duyduğu cümlenin yarattığı boşlukla kaşlarını çattı. Gözlerinde, gerçeğin yakıcılığına eşlik eden anlam veremez bir pırıltı belirdi. "Kim?" dedi, sesi gecenin sessizliğine karışan boğuk bir yankı gibiydi. "Hayatımda kimse yok Çiğdem. Senin bıraktığın o boşlukta yankımdan başka kimse kalmadı."

Çiğdem cevap vermedi. Kelimelerin artık bir hükmü yoktu. Sadece daha fazla sokuldu Aren’in göğsüne oradaki tanıdık sıcaklığı, askeri üniformasının altına gizlenmiş o güven veren kalp atışını yüzünde hissetmek istedi.

"Uykun mu var?" dedi Aren, parmak uçlarını kızın yüzünde, ipeksi ama kederden gerilmiş teninde gezdirirken.

"Uyuyamıyorum," dedi Çiğdem. Bu bir kelime değil, sanki bir ruh çekilmesiydi. Acı içinde inlediğinde, sesi Aren’in boynuna sıcak ve nemli bir sızı gibi çarptı. "Bir haftadır... Gözlerimi her kapattığımda dünya üzerime yıkılıyor Aren. Çok az uyuyabildim."

Aren, bu itirafın ağırlığıyla sarsıldı. Kızın kucağındaki bedeni sanki içindeki tüm canı çekilmiş, sadece ince bir iskeletten ibaretmiş gibi hafif ama ruhu bir o kadar ağırdı. Daha fazla düşünmeden, Çiğdem’i bir bebeği sarmalar gibi göğsüne bastırarak ayağa kalktı. Kaslarının gerildiğini, bastıkları yerdeki çakıl taşlarının hışırtısını ve gecenin o nemli, isli kokusunu hissediyordu. Arabaya doğru ilerledi.

Şimdi sadece tek bir amacı vardı. Çiğdem’i bu uykusuzluk cehenneminden çekip çıkarmak.

"Bunu kendine yapma..." dedi Çiğdem. Sesi, ezilmiş bir gül yaprağı kadar yumuşak ve bir o kadar da çaresizdi. Kendi yarattığı yıkımın altında kalmışken, Aren’ın ona bu kadar sadık kalması ruhunu sızlatıyordu.

"Bunu bize yapma," dedi Aren, kelimelerin üzerine basa basa. Sesi bu kez sadece bir fısıltı değil gecenin karanlığını yırtan kadifemsi bir güçtü. Bakışlarını yoldan çekip bir anlığına Çiğdem’e çevirdi o an gözlerinden taşan şefkat, arabanın içindeki tüm havayı yasemin ve yağmur sonrası toprak kokusu gibi sardı. "Bırak yanında olayım. Bırak omuzlarındaki o koca dünyayı beraber sırtlayalım. Neden bizi bu sessizliğe mahkûm ediyorsun? Neden tek başına savaşmaya çalışıyorsun?"

"Çünkü..." dedi Çiğdem, gözlerinden süzülen bir damla yaş, dudaklarının kenarına tutunurken. "Çünkü sen mutlu olmayı hak ediyorsun Aren. Benim gibi yıkılmış, her yanı yara bere içinde bir enkazı değil sana çiçek açacak bir baharı hak ediyorsun."

Aren, arabayı yolun kenarına, o zifiri karanlığın ve denizin uğultusunun duyulduğu tenha bir köşeye çekti. Motoru durdurduğunda sessizlik, aşkın en yoğun haliyle arabayı doldurdu. Çiğdem’e doğru döndü, eliyle kızın yüzünü avuçladı. Başparmağı, kızın titreyen dudaklarında ipeksi bir dokunuşla gezindi.

"O zaman benim ol," dedi Aren. Sesi bir emir değil, bir duanın en içten yakarışı gibiydi. "Benim mevsimlerim seninle başladı Çiğdem, seninle mühürlendi baharımın çiçeği de, kışımın ayazı da yalnızca sensin. İnsanların uzak diyarlarda aradığı o saadet, meğer bir yabancının avuçlarında değil, senin o yorgun bakışlarının kuytusuna gizlenmiş bir hazineymiş. Eğer bu dünyada nefes almanın bir ödülü varsa, o ödül senin kalbinde uyanmaktır. Seni benden, beni cennetinden etme. Çünkü benim senden başka sığınacak bir göğüm, senden gayrı gidecek bir yolum yok."

Gözleri, Çiğdem’in gözlerinin içinde yeşil bir yangın gibi parlıyordu. O an arabanın içi acının içinden filizlenen, her şeye rağmen vazgeçmeyen o eskimiş ama eskimeyen aşkın kokusuyla dolup taştı.

"Benden vazgeç Aren," diye fısıldadı Çiğdem. Sesi, kurumuş bir daldan kopan son yaprağın zemine çarpması kadar güçsüz ve kederliydi. Kendi içindeki karanlığın Aren'ı da yutmasından, onun o aydınlık ruhunu karartmaktan korkuyordu. Ama Aren ondan vaz geçerse öleceğini de biliyordu. Aklı ile savaş halindeydi.

Aren’ın açık yeşil gözleri, bir fırtına öncesi deniz gibi aniden koyulaştı o yumuşak bakış yerini çelik gibi sert ve sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. Direksiyonu sıkan parmak boğumları beyazlamıştı. "Senden vazgeçtiğim gün," dedi, sesi yerin yedi kat altından gelen bir uğultu kadar derinden ve ürpertici çıkıyordu. "Şahadet haberim bile gelemesin sana Çiğdem. Eğer kalbim senden başkası için atacaksa, o toprak beni içine dahi kabul etmesin."

Arabanın içindeki hava bir anda yoğunlaştı, sanki oksijen çekilmiş de yerine statik bir elektrik ve yıllanmış bir hasretin kokusu dolmuştu. Çiğdem olduğu yerde çakılı kalmıştı ne bir adım geriye gidebilecek gücü vardı ne de Aren’ın o yakıcı çekimine kapılacak cesareti kalmıştı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç santimdi ama o boşluk, binlerce yıllık bir özlemle zonkluyordu.

Aren, kızın gözlerindeki o ürkek, o hırpalanmış ifadeyi görünce kalbinin sızladığını hissetti. Onu zorlamak, korkularını tetiklemek istemiyordu. Avucundaki o kadifemsi sıcaklığı bırakıp elini kızın yüzünden yavaşça çekmeye, kendi karanlık köşesine dönmeye niyetlendiği o anda dünya durdu.

Çiğdem, sanki son bir nefesle hayata tutunur gibi, aniden ileri atıldı. Titreyen elleriyle Aren’ın boynuna sarıldı parmakları adamın ensesindeki kısa saçlara dolanırken, tüm korkularını ve hayırlarını o küçük boşluğa gömdü. Dudakları Aren’in dudaklarıyla buluştuğunda, bu sadece bir öpücük değil iki yaralı ruhun birbirine kan nakli yapması gibiydi.

O an arabanın içine, yağmurun ıslattığı eski kitapların o huzurlu kokusu ve yıllardır bastırılan bir tutkunun harareti yayıldı. Çiğdem, Aren’in dudaklarında kendi evini bulmuştu.

Aren, sanki avuçlarında dünyanın en nadide, en çabuk kırılacak mücevherini tutuyormuş gibi büyük bir hassasiyetle karşılık verdi. Bu öpücükte acele yoktu yılların biriktirdiği o sağanak özlemi, her bir saniyeye yayarak dindirmek ister gibiydi.

O kemikli, güçlü elini Çiğdem’in yüzüne yerleştirdiğinde, parmak uçları kızın teniyle buluştu. Avuç içindeki o silah tutmaktan sertleşmiş, hayatın yüküyle nasır bağlamış doku, Çiğdem’in pürüzsüz cildinde derin bir tezat oluşturuyordu. Aren, o sertliğin kızın canını acıtmasından korktuğu için dokunuşunu bir tüyün süzülüşü kadar hafif tutmaya çalıştı. Nasırları, kızın teninde adeta yaşanmışlıkların ve fedakarlıkların mührü gibi yavaşça gezindi.

Gecenin karanlığında, arabanın o loş sessizliğinde sadece birbirlerinin solukları duyuluyordu. Aren onu, her bir zerresini ezberlemek ister gibi, en saf duygularını dudaklarına akıtarak öptü. Bu, bir kavuşmadan ziyade, iki ayrı nehrin hırçın bir denizde birbirine karışması gibiydi.

İçerideki hava giderek ısınırken, geniz yakan o tutkulu ve hüzünlü koku tüm kabini sardı. Zaman kavramı yitip gitti sadece kalp atışlarının o ritmik vuruşları ve ciğerlerindeki hava tükenip göğüs kafesleri sızlayana kadar devam eden o derin çekim kaldı. Nefessiz kalana, dünya etraflarında dönmeyi bırakana kadar birbirlerine tutundular.

Ayrıldıklarında, alınları birbirine dayalıyken solukları birbirinin yüzünü yakıyordu. Aren’in dudaklarında kalan o tuzlu gözyaşı tadı, aşkın acıyla nasıl bu kadar kusursuz bir şekilde harmanlandığının kanıtı gibiydi.

Arabanın içindeki o dar alan, Aren’ın tek bir hamlesiyle dünyanın en korunaklı sığınağına dönüştü. Çiğdem’i, sanki ağırlığı yokmuş gibi bir tüy hafifliğiyle kavrayıp kucağına çekti. Genç kızın bedeni, Aren’ın çelik gibi sert ama bir o kadar güven veren göğsüne çapraz bir şekilde yerleştiğinde, yüzü otomatik olarak o bilindik limana adamın boyun çukuruna gömüldü.

Aren, kızın şakağına, saç diplerine şefkat dolu, uykuyu çağıran huzurlu bir öpücük kondurdu. Sesi, vites kutusunun derisinden ve motorun derinden gelen mırıltısından bile daha kısıktı. "Uyu..."

Çiğdem’in göz kapakları, bir haftanın biriktirdiği o kurşun gibi ağır yorgunlukla yavaşça kapandı. Aren’ın teninden yayılan o sıcaklık ve hafif erkeksi koku, zihnindeki tüm fırtınaları dindiren bir iksir gibiydi. "Nereye gidiyoruz?" diye mırıldandı. Sesi, uykunun eşiğinde, sisli bir vadide yankılanan bir fısıltı kadar uzaktı.

Aslında cevabın bir önemi yoktu. Aren’ın kucağında olduğu sürece, araba uçuruma da sürülse, Çiğdem için orası dünyanın en huzurlu yeriydi. Gecenin karanlığı camlardan süzülüp içeri dolarken, Aren bir eliyle direksiyonun pürüzlü yüzeyini kavradı, diğer eliyle de kucağındaki kızın parmaklarını, yumuşak bir kumaşı okşar gibi sakinleştirdi.

Çiğdem’in sıcak nefesi Aren’ın boynuna her çarptığında, adamın damarlarında elektrikli bir sızı dolaşıyordu. Ama o, bu sızıyı bir kenara itip sadece kızın huzuruna odaklandı. Gözleri yoldaki beyaz çizgilerin akışındaydı, ama ruhu kucağındaki o küçük kadına düğümlenmişti.

"Cennete," diye fısıldadı Aren.

Bu kelime, arabanın içindeki nemli ve ağır havada asılı kaldı. Aren için cennet ne bulutların üstündeydi ne de masallarda. Cennet, tam şu an kucağında nefes alan, yüzünü boynuna saklayan o yaralı kadının, kalp atışlarının tam ortasındaydı.

Karargahın yüksek tavanlı odasında hava, İbrahim Albay’ın öfkesiyle adeta elektriklenmiş, solunması güç metalik bir kokuyla ağırlaşmıştı. Albay, odanın bir ucundan diğer ucuna adımlarken, postallarının sert tabanları zemindeki parkelerde düzenli ama tehditkar bir gürültü çıkarıyordu. Her dönüşünde omuzlarındaki rütbeler, odanın loş ışığında keskin ve soğuk yansımalar bırakıyordu.

Zihninde tek bir isim yankılanıyordu. Derin.

Emri altındaki o "kaçık", o öngörülemez fırtına Mavi Derin Yıldırım'da. Derin, bir askerden ziyade, pimi çekilmiş ve nereye fırlatıldığı belli olmayan bir el bombası gibiydi. İbrahim Albay, masasının üzerindeki kristal kül tablasına sert bir bakış attı parmakları öfkeden seğiriyor, telefonu her eline aldığında ekranın soğuk camında Derin’in cevap vermeyen profilini görüyordu. Sabahtan beri süregelen bu sessizlik, Albay’ın sabrını gerilmiş bir keman teli gibi inceltmişti.

Tam o sırada, kapının ağır ahşap dokusu üzerine inen o kararlı vuruş, odadaki sessizliği bir bıçak gibi böldü. "Gir!"

Emri, boğazından paslı bir zincirin gıcırtısını andıran sert bir tonda döküldü. Kapı yavaşça açıldığında Batur içeri girdi. Odadaki havanın ağırlığı, Batur’un yüzüne isli bir duman gibi çarptı. Albay, gözlerini kapıya dikmiş, bir avcı gibi gelecek haberi bekliyordu.

"Komutanım," dedi Batur, sesi odadaki gerginliğe uyum sağlayarak tok ve temkinli bir hal almıştı.

İbrahim Albay durdu. Elleri arkasında kenetli, göğsü aldığı derin nefeslerle bir körük gibi inip kalkıyordu. "Batur," dedi, sesi fırtına öncesi sessizliğin o tekinsiz tınısını taşıyordu. "Bana o delinin nerede olduğunu söyleyeceksin. Yoksa bu karargahı bugün onun başına değil, hepinizin başına yıkarım!"

"Derin komutanın kardeşine saldırı düzenlenmiş."

Bu cümle, odadaki havayı bir anda buz kesti. Batur, işittiği kelimelerin ağırlığı altında ezilirken, zihninde Derin’in paramparça olmuş yüzü belirdi. Onun o sarsılmaz, çelikten iradesinin nasıl bir enkaza dönüşeceğini düşündükçe şakaklarına zonklayan bir ağrı saplandı kafayı yemek üzereydi. Bir kurşun yese bu kadar canı yanmazdı.

"Derin komutan. polislere bildirdi," diye devam etti ses, sanki her kelime boşluğa düşen bir taş gibi yankılanıyordu. Batur bile Derin'in o adamları kendisi öldürmeden polise vermesine şaşırıyordu.

Albay olduğu yerde kalakaldı. Yıllardır cephelerde, en zor kararların merkezinde dimdik duran o adam, ilk kez kelimelerin bittiği o uçurumun kenarındaydı. Boğazındaki düğüm yutkunmasına izin vermedi. Zihni, polislere sığınmak zorunda kalan bir Derin’in çaresizliğiyle doldu. Kim bilir o mağrur omuzlar şimdi nasıl çökmüştü? Kaç sessiz çığlık, odasının duvarlarında yankılanıp geri dönmüştü? Kaç kez, sesini kimseye duyuramadan içindeki o yangınla bağırmıştı?

Albay’ın bakışları bir noktaya kilitlendi o an sadece Derin’in canının ne kadar yandığını değil, bu yangının neleri kül edeceğini düşünüyordu.

Albay, sanki üzerine binen tonlarca ağırlığı itmek istercesine ağır ağır ayağa kalktı. Masasındaki evraklar, odadaki düzen, dışarıdaki hayat... Her şey anlamını yitirmişti.

"Derin..." dedi, sesi adeta bir kâğıt gibi yırtılarak çıktı boğazından. "Derin'e bir şey olmuş mu?"

Yıllarca ordular yönetmiş o gür ses, şimdi kendi içinde bir savaş veriyordu. Sesini güçlü tutmak, o çelikten duruşunu korumak için çabaladı ama kelimeler dudaklarından dökülürken titremesine engel olamadı. O an ne rütbe kalmıştı ne de otorite. İçinde sessizce yükselen dualar, zihninin en kuytu köşelerine yayıldı. O kız ne kadar deli dolu, ne kadar başına buyruk olursa olsun gökyüzünün altında yaşamayı en çok hak eden, ruhu tertemiz kalmış tek insandı. Ona bir şey olması, dünyanın adaletine olan son inancının da sönmesi demekti.

"Bilmiyoruz komutanım," cevabı odaya düştüğü anda, Albay için zaman durdu.

Hiçbir protokolü, hiçbir emri ya da kuralı umursamadan kapıya yöneldi. Adımları öfke ve korkunun karışımıyla yeri dövüyordu. Arkasından bir gölge gibi gelen Batur’un varlığını bile ancak kapıdan çıkarken fark etti.

Albay, dışarıdaki soğuk havayı ciğerlerine çekerken dişlerinin arasından tek bir soru fısıldadı. "Hangi hastanedeler?"

Hastanenin adı dudaklardan döküldüğü an, Albay için dış dünya bir uğultudan ibaret kaldı. O sarsılmaz gövdesi, şimdi içindeki korkuyla titreyen bir fidan gibiydi dualar diline değil, doğrudan ruhuna mühürlenmişti. Koridorları adeta uçarcasına geçti. Arabaya ulaştıklarında Batur, komutanının direksiyon başında dağılacağını bildiğinden sessiz bir çeviklikle sürücü koltuğuna geçti. Motorun kükreyişi, asfaltı yırtan lastiklerin çığlığına karışırken yol, bitmek bilmeyen karanlık bir şeride dönüştü.

Aynı dakikalarda Derin, hastanenin o keskin ilaç ve sterilite kokan koridorlarında boğuluyordu. Duvarlar üzerine yıkılıyor, tavan göğüs kafesine baskı yapıyordu. Kendini dışarıya, bahçenin en unutulmuş, en gölge köşesine attı.

Önündeki bankta, bitmiş bir sigara paketinin enkazı duruyordu. İkinci paketin de dibini görmüştü ama içindeki o amansız yangın soğumuyordu. Yaşarken gömülmek gibiydi bu nefes alıyor ama ciğerlerine hava yerine cam kırıkları doluyordu. Elinden hiçbir şey gelmiyordu ya, işte o çaresizlik Derin gibi bir kadın için ölümün en saf haliydi.

Hastanenin o ıssız köşesinde, dünyanın gürültüsünden uzakta, zihninde kaçıncı kez altmışa kadar saydığını çoktan karıştırmıştı. Zaman, akıp giden bir su değil, üzerine çöken gri bir duman bulutuydu. Titreyen parmakları paketten son bir dal çıkardı. Çakmağın cılız alevi, gözlerindeki o devasa boşluğu bir anlığına aydınlatıp söndü.

Bir sigara daha yaktı dumanı gökyüzüne değil, sanki doğrudan kaderine savurdu.

Yiğit, hastanenin gölgelerine sığınmış, gözlerini Derin’den ayıramıyordu. Aralarında metreler olsa da aynı acının kucağında nefes alıyorlardı. Yiğit’in parmakları arasında, zamanın soldurduğu ama hatırasının taptaze kaldığı Gökhan’ın resmi vardı. Resimdeki yüze bakarken, "kardeşim" dediği o insanın eksikliğini, göğüs kafesinde yankılanan küt bir ağrı gibi yeniden hissetti.

Aşağıda, dumanların arasında oturan Derin’in avuçlarında da aynı yüz, aynı bakışlar vardı. İki ayrı hayat, aynı kağıt parçasında birleşmişti. Yiğit, sanki Gökhan hemen yanındaymış gibi fısıldadı; sesi, rüzgârda dağılan bir ağıt gibiydi.

"Affet beni kardeşim..." Gözleri bulutlandı, sesi kederin en koyu tonuna büründü. "Affet... Senin emanet ettiğin, canını verdiğin o Gece Kuşları'nı kendi ellerimle paramparça ediyorum."

Bu itirafın ağırlığı altında omuzları çöktü. Orada, o sessiz tanıklıkta daha fazla kalamazdı. İçindeki fırtına dinmek bilmiyordu bir yanı ameliyathanede yaşam savaşı veren Yaman’ın yanında kalmak için yalvarırken, diğer yanı Gökhan’ın soğuk mezar taşına kapanıp af dilemek için onu sürüklüyordu.

Kalbi, sanki içine kurşun dökülmüş gibi göğsüne ağır gelmeye başladı. Son bir kez Derin’in o ıssız haline baktı. Onu burada, hastane sınırları içinde bilmek belki de bu karanlık gecedeki tek tesellisiydi. Gökhan’ın mezarına doğru sessizce uzaklaşırken, arkasında sadece duman ve kırık dökük anılar bıraktı.

Yiğit'in Anlatımıyla

Direksiyonu sanki bir hayatın sonuna sürer gibi sıkıyordum. Araba, gecenin zifiri karanlığını yırtarak ilerlerken hız göstergesindeki artış, içimdeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Mezarlığa ulaşana kadar yollar altımdan kayıp gitti. Oraya bir ziyaretçi gibi değil de, sanki asıl ait olduğum yere geri dönüyormuşum gibi bir çekim hissediyordum. Toprağın çağıran o soğuk huzuruna ihtiyacım vardı.

Arabanın kapısını sertçe kapatıp içeri girdim. Adımlarım, o alışılmadık sessizliğin içinde yankılanıyordu.

Daha önce ayaklarımın buraya gelmeye pek cesareti olmamıştı. Şimdi ise taşlı yollarda yürürken zihnimde sadece o vardı. Mavi. Acaba o, bu yolları kaç kez gözyaşlarıyla aşındırmıştı? Kaç gece bu soğuk sessizliğe sığınmıştı?

Gökhan’ın mezarı görüş alanıma girdiği an, omuzlarıma sanki görünmez bir el baskı yaptı. Görkemli bir suç işlemişim gibi başımı önüme eğdim. Kaçamadığım o gerçek, bir urgan gibi boynuma dolandı. Evet, bir suç işlemiştim. Ben, ona ait olan bir şeyi, onun en kıymetlisini çok sevmiştim. Emanetine göz dikmiş gibi değil de, sanki onun yarım bıraktığı canı kendi canıma katmış gibi hissetmenin o ağır utancı içimi kemiriyordu.

Mezarın başına vardığımda durdum. Ayaklarımın altındaki toprak sanki titriyordu. Bakışlarımı kaldırdığımda gördüğüm manzara, kalbimdeki karanlıkla dalga geçer gibiydi. Mezarın üzerini, ay ışığı altında parıldayan, saf ve tertemiz beyaz güller kaplamıştı. O beyazlık, benim ellerimdeki kirle taban tabana zıttı.

Öylece dikildim altı toprak, üstü gül kokan o sessizliğin içinde ruhumun infazını bekledim.

"Özür dilerim," diye fısıldadım. Kelime, dudaklarımdan döküldüğü anda havada asılı kaldı, sanki mezarlıktaki o ağır sessizlik bu günahı kabul etmek istemiyordu. Bakışlarımı toprağından kaçırdım ona bakacak, o mermer taştaki isme gözlerimi dikecek yüzüm kalmış mıydı gerçekten?

"Özür dilerim Gökhan..." Dizlerimin bağı çözüldü, mezarın kenarına, sanki dünyanın tüm yükü omuzlarıma binmiş gibi çöktüm. Toprağın üzerine serilen o beyaz gülleri izlemeye başladım. Bu güllerin dilini biliyordum her bir yaprağında Mavi’nin parmak izi, her bir taç yaprağında onun bitmek bilmeyen yasının kokusu vardı. O bembeyaz saflık, benim içimdeki karmaşayı yüzüme vuruyordu.

"Seni çok seven birini... ben de çok sevdim," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, sanki derin bir kuyudan geliyormuş gibi kısık ve titrek çıkmıştı. "Sevmemem gereken birini, senin boşluğunu doldurmak için değil, senin sevdiğin o ruhun ışığına kapıldığım için sevdim." Ama bu sevda, göğsümde bir onur madalyası değil, bir ihanet nişanı gibi duruyordu.

Emanetine sahip çıkamadığımı itiraf etmek, ölmekten daha zordu. Gözlerim güllerin beyazlığında kaybolurken fısıltım hıçkırığa dönüştü.

"Gökhan... Ben senin bana bıraktığın emanetleri koruyamadım. Ne Gece Kuşları'nı bir arada tutabildim ne de o küçük kızın kalbindeki cam kırıklarını engelleyebildim. Her şey elimden kayıp gitti, ben sadece seyrettim."

"Sanki canı çok yanmış be kardeşim..." diye fısıldadım, sesim mezarlıktaki rüzgârın içinde kaybolup giderken. "İçinde öyle yangınlar yakmış ki, dumanı tütmesin diye ruhunu feda etmiş. O yangınların alevi gözlerine kadar taşmış da, kimse içeri girip o enkazı görmesin diye etrafına sarsılmaz surlar örmüş. Kimseyi yakmasın diye kendini kül etmeyi seçmiş."

Zihnimin bir köşesinde onun o sert, o tavizsiz çehresi belirdi. Ama ben o maskenin ardındakini görebiliyordum.

"İçinde Mavi çığlıklar atarken, o dünyaya karşı Derin olmuş. Omuzlarına binen bu yükle savaşabilmek için ismini bile sertleştirmiş."

Onun o eşsiz yüzü hayalime düştüğünde, bu kederin ortasında dudaklarımda istemsiz, acı bir tebessüm yeşerdi. "Bir tanrıça kadar heybetli ve güzel olmuş ama güzelliği kadar derdi de boyunu aşmış. Sanki gökyüzünde melek olmak için yaratılmış da, cezasını çeksin diye bu kör karanlığın içine, dünyaya fırlatılmış gibi..."

Bakışlarımı beyaz güllerden ayırıp mezarın sessizliğine diktim. Biliyordum bu itirafları ancak sen dinlerdin Gökhan, ama aslında en çok senin duymaman gereken şeylerdi bunlar.

"Biri ona samimiyetle 'kal' dese, sanki ömrünün sonuna kadar o dizin dibinden ayrılmayacakmış gibi... Sevgiye, şefkate o kadar aç ki ama bir yandan da o kadar korkuyor ki... Dokunsan kırılacak ama baksan dünyayı yakacak gibi duruyor."

"Seni o kadar çok, o kadar saf seviyor ki..." Sesim titredi, kelimeler boğazımda düğüm düğüm oldu. "Sanki o sevgi bu dünyaya fazla sadece onun için cennetler yaratılmış gibi. Ama o ne yaptı biliyor musun? O koca sevgiyi alıp seni içine gömdü, sonra da üzerine kendi hayatını toprak diye attı. Seni yaşatmak için kendini o sevginin altına hapis bıraktı."

Gözümden süzülen o tek damla yaş, yanağımda sıcak bir iz bırakarak süzüldü. Hızla sildim onu sanki güçsüzlüğümü Gökhan’dan bile saklamak istiyormuşum gibi.

"Bazen..." dedim, dudaklarımda acının en koyu tonuyla bezenmiş bir tebessüm belirdi. "Bana öyle bir bakışı var ki, o an ciğerlerimdeki hava çekiliyor sanıyorum. Sadece bakışı da değil, her hali... Yürüyüşü, susuşu, sigarasından çektiği o dertli duman Hepsi nefesimi birer birer kesiyor."

Zihnimde o anın görüntüsü belirdi hani Albay’ın ona bir baba gibi, bir sığınak gibi sarıldığı o an. Boğazım hıçkırıkla doldu, gözlerim yeniden bulutlandı.

"Geçen gün Albay ona sarıldığında..." Sustum, o anı yeniden yaşıyormuş gibi yutkundum. "Öylece kalakaldı Gökhan. Sanki taş kesildi, sanki daha önce birinin ona dokunması, onu sarmalaması yasakmış gibi. O öylece donup kaldığında, benim de nefesim kesildi, ruhum çekildi. O an içimden tek bir soru geçti, beynimi kemirdi durdu..."

Bakışlarımı mezar taşına, Gökhan’ın görünmez gözlerine diktim ve o can alıcı soruyu fısıldadım. "Gökhan... Ona hiç mi kimse sarılmadı? Kimse mi 'korkma, geçecek' deyip saçlarını okşamadı? Bu kız bu kadar mı kimsesiz, bu kadar mı şefkate yabancı büyüdü?"

"O, bütün dünyayı merhametiyle kalbine sığdıran o küçük kızı..." Sesim hıçkırıkla karışık bir feryada dönüştü. "Kimse mi kendi kalbine misafir etmedi Gökhan? Kimse mi onun fırtınalı ruhuna bir sığınak olmadı, kimse mi 'buradasın, güvendesin' diyerek üzerine titreyemedi?"

Mezarlığın ayazı yüzüme çarparken, içimdeki yangın daha da harlanıyordu. Bu kadar mı zordu bir yetimin elinden tutmak? Bu kadar mı imkansızdı o koca dünyanın yükünü onun minik omuzlarından bir anlığına olsun almak?

Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim, yıldızlar bile o an sanki bu haksızlığa şahitlik etmekten utanıyormuş gibi solgundu. Dişlerimin arasından dökülen son kelimeler, kaderin kendisine yöneltilmiş bir sitemdi. "Onun erkenden bir melek olması için dünya bu kadar mı uğraştı? Toprak mı daha çok sevdi onu, yoksa biz mi ona nefes alacak yer bırakmadık?"

Gökhan’ın mezarından son bir nefes alarak doğruldum. Artık sorular bittiği, sadece geride kalanların acısıyla yüzleşme vaktinin geldiği o noktadaydım. Parmaklarımdaki toprak lekesini silmedim o leke, bugün işlediğim o "sevme" suçunun ve emanete sahip çıkamayışımın sessiz nişanı olarak orada kalsın istedim.

"Gökhan, ben... ben gerçekten özür dilerim," dedim bir kez daha. Sesim, rüzgârın mezar taşları arasında çıkardığı o uğultuya karışıp kayboldu. Avuçlarımı dizlerime dayayıp başımı öne eğdim bu, bir adamın kendi vicdanı önünde diz çöküşüydü. "Onu çok sevdim. Öyle böyle değil... Ruhumun sınırlarını zorlayacak, kalbimin duvarlarını çatlatacak kadar çok sevdim."

Boğazımda biriken o acı tortuyu yutkunmaya çalıştım ama olmadı.

"Sevmemem gerekiyordu, biliyorum. Sana böylesine büyük bir aşkla, her bir zerresiyle bağlıyken onunla ilgili gizli düşler kurmamam, hayallerime onu katmamam gerekiyordu. Görevim sadece gölge olmaktı Gökhan. Onu sadece uzaktan izlemem, başına bir şey gelmesin diye canımı siper etmem gerekiyordu. Ama ben... ben o gölgeyi kendime zindan ettim. Onu görmeden duramıyorum, onu düşünmeden nefes alamıyorum."

Duraksadım. Zihnimde, karanlık bir ormanda ansızın açan o bembeyaz, kusursuz ışık belirdi. "Bir gülüşü var kardeşim..." derken, sesimdeki kederin yerini tuhaf, hüzünlü bir hayranlık aldı. "Sanki dünyanın en kıraç toprağında, yüzyılda bir kez açan o nadir çiçekler gibi. O çiçeğin tek bir yaprağını görebilmek için bin yıl beklesen her bir saatine, her bir saniyesine, o bitmek bilmeyen bekleyişin her bir anına değecekmiş gibi."

Gözlerim mezarın üzerindeki beyaz güllere kaydı. "Ben o çiçeğin kokusuna kapıldım Gökhan. Senin kokuna emanet edilmiş o çiçeği, kendi bahçeme ekmek istedim. Affet beni... Çünkü ben kendimi bile bu yangından kurtaramıyorum."

"Ve ben..." dedim, sesimdeki titremeyi dizginleyerek. "Ben bu yangından kurtulmak da istemiyorum Gökhan. Yanıp kül olmayı, bu acının içinde yok olup gitmeyi senin yokluğuna tercih ederim."

Zihnimin bir köşesinde Yaman’ın o kanlı, o cansız görüntüsü silik bir leke gibi belirdinama o kapıyı hızla kapattım. Şu an değildi. Yaman’ın haliyle yüzleşecek gücü kendimde bulamıyordum. Tek bir gerçek vardı ruhumu zapt eden.

Mavi.

Sadece onun için konuşmak, sadece ona dair sızlamak istiyordum.

"Gökhan..." dedim mezarın kenarını sıkıca kavrayarak. "Ben onun kalbini kırdım ama nasıl yaptığımı hatırlamıyorum. Aramızda ne geçti, hangi kelime o saf ruhunu paramparça etti bilmiyorum. Hafızam bana ihanet ediyor ama onun gözleri... Onun gözleri yalan söylemiyor."

Bir an duraksadım, Mavi’nin o hançer gibi saplanan bakışları hayalime düştü. "Bana hayal kırıklığıyla bakıyor be kardeşim. Sanki dünyanın en güvenli limanına sığınmış da, o liman fırtınada onu terk etmiş gibi bakıyor. Ben o bakışların altında her saniye yeniden ölüyorum. Ciğerlerim nefessiz kalıyor, ruhum bedenime dar geliyor. O anlarda o bakışı gördüğüm o saniyelerde, hiç var olmamış olmayı diliyorum. Hiç doğmamış, onun o güzel yoluna hiç çıkmamış olmayı..."

Mezarlığın sessizliğine gömüldüm. Kendimi hiçliğin içinde kaybolurken buldum. "Onun kalbindeki o enkazın sebebi benim ama o enkazı nasıl kaldıracağımı bilemeyecek kadar acizim."

"O beni affetsin istiyorum..." Sesim, toprağın derinliklerine sızmak istercesine kısıldı. "Ama affetmesi için tek bir adım bile atamıyorum. Öylece duruyorum karşısında. Bazen bakışlarında o sessiz çığlığı yakalıyorum sanki 'Bana bir sebep ver,' diye yalvarıyor, 'Seni yeniden sevebilmem için tek bir kelime et,' diyor. Ama dilim mühürlü, zihnim karanlık... Hiçbir şey diyemiyorum Gökhan. Sustukça batıyorum, battıkça daha da susuyorum. Ona 'sığmıyorsun' dediler oysa o sığmıyor değil, bu dünyaya fazla geliyordu. Sonunda onu, sığabildiği tek yer olan kendi yalnızlığına gömdüler."

Bakışlarım, Mavi’nin o saf duygularını temsil eden bembeyaz güllerin üzerinde bir hayalet gibi gezindi. Gözlerim o beyaz denizin huzuruna tutunmaya çalışırken, aniden görüş alanıma giren bir aykırılıkla buz kestim.

Zaman durdu, nefesim boğazımda asılı kaldı.

Beyazların arasına sinsice sızmış, sanki oraya ait değilmiş ama orayı ele geçirmiş gibi duran o şeyi gördüğümde ellerim titreyerek uzandı. Parmaklarımın ucunda, masumiyeti kirleten bir leke gibi duran o gülü elime aldım.

Gülün yaprakları, beyaz güllerle alay edercesine, taze bir yaranın sızıntısı gibi kan kırmızıydı. Beyazın ortasındaki o kırmızılık sanki dökülen tüm o gizli yaşların, verilen tüm sessiz sözlerin ve feda edilen canların bir nişanıydı. Elime aldığım o gül, bir çiçekten ziyade, karanlık bir haberin ilk cümlesi gibiydi.

Gülün o çiğ kırmızısı, ay ışığının altında adeta nabız gibi atıyordu. Sanki biri, "Burada sadece masumiyet yok, burada ölüm ve intikam da var," demek istemişti.

Bölüm Sonu

 

 

 

 

Bölüm : 06.11.2024 00:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...