
Dünya kocaman bir sofradır da, senin sandalyen hep başkasının hatırasına yaslanmıştır ne zaman 'anne' ya da 'baba' desen, sesin yankılanıp yine senin kimsesizliğine çarpar.
2010
"Uykudan uyanmış
Gülermiş bakarmış
Annesi onu çok öpermiş severmiş..."
Bu tatlı ninninin her bir notası, duvarların arasından süzülüp odaya dolarken, Derin için dünyanın en keskin bıçağına dönüşüyordu. Annesinin o kadife gibi yumuşak, sevgi dolu sesi yan odanın duvarlarını aşıp bu cehenneme ulaşıyordu. Derin, zayıf düşmüş başını buz gibi duvara yasladı sesin geldiği yöne doğru bakarken sanki ruhu bedeninden çekiliyordu. Her gece, kim olduğunu bilmediği o görünmez kardeşe ya da hayale söylenen bu ninni, Derin'in kalbine saplanan bir çivili mühür gibiydi.
Odanın geri kalanı kör edici bir beyazlıktı. Hastane sterilliğinde, ruhsuz ve acımasız bir beyazlıktı bu. Fakat bu saflığı bozan, odanın köşelerine ve özellikle Derin’in zincirlendiği yere sıçramış olan kirli, kurumaya yüz tutmuş kan izleriydi. O lekeler, bir ressamın rastgele fırça darbeleri değil, Derin’in kendi damarlarından sökülen yaşamın kanıtlarıydı.
Bedeninde sağlam tek bir yer kalmamıştı. Kollarındaki şırınga izleri sanki cildinin altında mor birer nehir gibi akıyordu. Derisi, yediği darbelerin etkisiyle bir haritaya dönmüştü siyah, mor ve yeşilin en çirkin tonları vücudunda bir savaş alanı yaratmıştı. Bileklerindeki sert urganlar, her hareketinde derisini biraz daha aşındırıyor, kemiğine kadar ulaşmak ister gibi sıkıyordu.
Derin, nefesini bile sessizce alarak o şefkat dolu sesi dinlemeye devam etti. Gözleri tam karşısındaki camın soluk yansımasına takıldı. Kendi yüzüne, o paramparça edilmiş çehresine bakarken zihninde sadece tek bir soru yankılanıyordu. "Neden?"
Neden yan odadaki o görünmez çocuk öpülerek uyandırılırken, o burada şırıngalarla uyutuluyordu? Neden annesinin sesi başkasına cenneti müjdelerken, ona sadece bu beyaz cehennemi bırakmıştı? Kendi yansımasında bir kusur, bir nefret sebebi aradı. Oysa orada sadece sevilmeye aç, saçlarının okşanması için dünyaları verebilecek küçük, kırık bir kız çocuğu vardı.
Annesi onu sevmiyordu. Ve bu gerçek, vücudundaki tüm yaralardan, akan tüm kanlardan daha fazla canını yakıyordu.
Eskiden, sokakların ayazında tek başına titrerken sığındığı bir masalı vardı. “Belki de beni kaçırdılar,” diye fısıldardı kendi içine. “Gerçek annem şu an her yerde beni arıyor. Bir gün kapı açılacak ve beni bu soğuktan çekip alacak.” Bu düşünce, onun zihnindeki tek sıcak kuytu, tek kaçış kapısıydı. Ama o beyaz odanın kapısı üzerine kilitlendiği gün, o masalın tüm sayfaları kana bulanarak yırtıldı.
Derin hiç aptal olmamıştı. Derin sadece annesi konusunda çok aptal olmak istemişti.
Annesi, Derin’i sadece o odaya hapsetmemişti onu o ruhsuz beyazlığın içine, ümitleriyle birlikte diri diri gömmüştü. Artık kurtarılmayı bekleyen bir prenses değil, kendi annesi tarafından cehenneme sürgün edilmiş bir kurban olduğunu anlamıştı.
Başını duvara yasladı soğuk beton, tenindeki yangını biraz olsun dindirmek ister gibiydi. Yüzünde, insanın içini parzalayan (1) o zehirli ve acı tebessüm belirdi. Gözleri, pencerenin ardındaki "diğer dünyaya," yan tarafındaki kardeşi için hazırlanan o şatafatlı kutlamaya kaydı. Bahçede tatlı bir telaş, neşeli bir koşturmaca vardı. Her yer, yan odadaki o "şanslı" çocuğun doğum günü için uçuş uçuş pembe tüllerle, balonlarla süslenmişti.
Odanın sessizliğinde, dışarıdan gelen gülüşme sesleri yankılanıyordu. Derin, kendi doğum gününü düşündü ona pasta yerine şırıngaları, şefkat yerine kırbaç seslerini, sevgi yerine dipsiz bir cehennemi hediye eden o aynı insanlar, şimdi kardeşi için hangi "cenneti" paketlediklerini tartışıyorlardı.
Pembeler içinde boğulan o bahçe, Derin’in kanlı beyaz odasının tam karşısında duran bir hakaretti. Kendi kanıyla boyadığı o köşeden, kardeşine sunulan hayatı izlerken aslında sadece bedeninin değil, ruhunun da o gün orada, o beyaz duvarların arasında can verdiğini biliyordu.
O beyaz sessizliğin tam ortasında, ruhunun son kırıntısı da yere düşen bir cam misali tuzla buz oldu. Derin, o küçük bedeniyle o odada bir kez daha ama bu sefer temelli öldü.
Annesinin yan odadan gelen o kadife yumuşaklığındaki sesi, dışarıdaki pembe şenliğin neşeli çığlıklarıyla birleşiyordu. O ses, başka bir çocuk için cennetin kapılarını aralarken Derin için her bir nota, açık yaralarına dökülen kızgın yağ gibiydi. Olduğu yerde kalakaldı. Sırtındaki o soğuk duvar, artık tek dostu, tek sığınağıydı.
Yüzünde o bildik, zehirli tebessüm peyda oldu. Gamzesini saklayan, sadece dudaklarının kenarına iliştirilmiş, içinde tek bir damla neşe barındırmayan o yarım gülüş yine acısını sakladığı ama nefretinin maskesiydi. Bu, kaderine duyduğu derin bir nefretin maskesiydi.
Bedeninden süzülen taze kanların, beyaz zeminde kendine yol alışını donuk gözlerle izledi. Eskiden, sokakların o kör karanlığında her annenin çocuğunu bir gün bir köşede bırakıp gittiğini, bunun dünyanın kuralı olduğunu sanırdı. Öyle inanmak onu daha az acıtıyordu. Ancak şimdi, o camın ardındaki dünyay; o öpülen, sarılınan, üzerine titrenen çocukları görünce gerçeğin o devasa, paslı kazığı kalbine saplandı. Dünya sadece ona karşı bu kadar zalimdi. Sadece o, sevilmeyecek kadar "fazlalık" görülmüştü.
O odada ona neden o resimleri çizdirdiklerini hiçbir zaman kavrayamadı. Haftada bir kez önüne sürülen boş kâğıtlar ya da yarım bırakılmış figürler, sanki zihninin kıvrımlarında saklanan o karanlık labirenti çözmek için kullanılan birer anahtardı. Ama Derin, o labirenti kimseye açmayacaktı. Çaldığı ve büyük bir maharetle sakladığı boya kalemleri, onun bu beyaz cehenneme atacağı son imzaydı. O imza bittiğinde, hikâye de nihayete erecekti.
Bedenindeki tüm yaralar sızlarken, o sadece elindeki kaleme odaklandı. Duvarda yükselen devasa kuş kanatlarını bir ustanın titizliğiyle işliyordu. Göz pınarlarında biriken o yakıcı yaşları büyük bir nefretle geri itti. Çünkü o biliyordu. Gözlerinden düşen her damla, hayatından bir parçayı söküp götüren uğursuz bir takastı.
Takvimler zihnine birer mezar taşı gibi kazınmıştı.
24 Kasım 2009: İlk büyük yaş süzüldü ve Gökhan sonsuzluğa gittği gündü.
11 Ocak 2010: Gözyaşları yanaklarını ıslattı ve ailesinden geriye sadece enkaz kaldığı gündü.
8 Mayıs 2007: Henüz küçücük bir çocukken ağlamış ve kalbini o yaşlarla beraber toprağa gömmüştü.
Şimdi ise 8 Mayıs 2010 yaklaşıyordu. Kaybedecek neyi kalmıştı ki? Bir ruhu vardı, onu da zaten bu beyaz duvarlara feda etmişti. Ağlamaktan vazgeçti artık gözyaşı değil, mürekkep akıtacaktı.
On bir yaşındaki bir kızın parmaklarından dökülen o kanatlar, dünyanın en ünlü ressamlarını bile kıskandıracak bir ihtişama sahipti. Her bir tüyü acıyla, her bir gölgeyi yalnızlıkla tarıyordu. Siyah kalem beyaz duvarda her iz bıraktığında, Derin kendinden bir parçayı oraya mühürlüyor ve bu ona buruk bir zafer hissiyle tebessüm ettiriyordu.
Arkasındaki kapının sürgüsü gürültüyle çekildi. Şaşırmadı. Odadaki her bir santimi izleyen o soğuk kamera gözlerinin farkındaydı. Geriye bile bakmadı kalemi duvarda dans etmeye devam etti. "Yine ne yapıyorsun?"
Sesin sahibi, biyolojik olarak babasıydı ama bu kelime Derin’in zihnindeki hiçbir sevgiye karşılık gelmiyordu. Adam, odanın eşiğinde sanki vahşi bir yırtıcıyı izler gibi mesafeli duruyordu. Mavi’den o tehlikeli, ne yapacağı kestirilemeyen küçük kızdan ölümüne korkuyordu.
Onun gözünde Derin sadece bir çocuk değil, öngörülemez bir felaketti. Küçücük boyuyla koca bir adamı camdan aşağı iten, elindeki sivri kalemlerle cellatlarının gözlerini oyan sadece kardeşine tokat attılar evi yakan, o "deli" kızdı o. Derin, bu korkuyu biliyordu ve bu korku, onun bu beyaz boşluktaki tek gücüydü.
Evet, o deliydi. Hiç kimsenin olamayacağı kadar özgür, hiç kimsenin dayanamayacağı kadar kırık ve her şey bittiğinde arkasında siyah kanatlar bırakacak kadar kararlı bir deli...
Derin, elindeki kalemi duvardan çekmedi. Arkasındaki o varlığın, sözde babasının korkudan titreyen nefesini ensesinde hissediyordu. Dudaklarına yayılan o buz gibi, mekanik gülümsem; odayı saran beyazlıktan bile daha ürperticiydi. "Seni öldürme planları?"
Kelime, odada soğuk bir metal parçası gibi yere düştü. Adam, bu cümlenin ağırlığını dağıtmak istercesine zoraki, kuru bir kahkaha patlattı. Fakat bu ses, neşeden çok bir imdat çığlığına benziyordu. Kapı eşiğinden bir santim bile içeri giremiyordu. Odanın içinde duran on bir yaşındaki bu zayıf kız değil, uyanmayı bekleyen kadim bir felaketti sanki. Aklı çıkıyordu yine de o hastalıklı ego, hâlâ korkutan tarafın kendisi olduğuna inanmak için çırpınıyordu.
Oysa Derin, hayata enkazların altından, eksinin bile en dibinden başlamış olmasına rağmen bu beyaz cehennemde ipleri gizli bir ustalıkla eline almıştı. O bir deliydi ama stratejisini kendi kanıyla çizen, her adımını bir sonrakini yıkmak üzerine kuran bir deliydi.
Her şeyi bitirme planları bile hazırdı ama imzasını bitirmeyi bekliyordu.
İçindeki o amansız yangın, ciğerlerini kavurmaya devam ediyordu. Her nefesi bir kor parçası gibiydi ama o sustu. Acısını kelimelere değil, siyahın en koyu tonlarına akıttı. Karşısındaki o "bilim insanı" kılıklı canavarlar, haftalık resim seanslarıyla onun ruhunun röntgenini çektiklerini sanıyorlardı. Derin’in zihnindeki ilk düşünceyi, o ham ve korumasız anı yakalamak istiyorlardı.
Ama yanılıyorlardı.
Derin, o beyaz duvara zihnindeki ilk şeyi değil, son şeyi çiziyordu her seferinde. Odanın dışındakilerin asla anlayamayacağı o "son şeyi..." Her şey bittiğinde ne olacağını, kimin nefesinin en son kesileceğini ve bu beyaz duvarların nasıl kırmızıya boyanacağını resmediyordu.
Kalem duvarda gıcırdayarak ilerlerken, Derin sadece bir kuşun kanatlarını değil o kanatların altına saklanmış olan kaçınılmaz sonu işliyordu. Kapıdaki adamın korkusu, Derin’in en büyük sanat eseriydi.
"Mor, mor, mor..." Adamın sesi, odanın steril beyazlığında keyifli bir melodi gibi çınladı ama bu neşe, tırnağın camda çıkardığı o rahatsız edici gıcırtıdan farksızdı. "Kendine fazla güveniyorsun küçük kız. Ama bir şeyi unutuyorsun sen ne yaparsan yap, ne kadar ileri gidersen git, her bir zerrenle benim eserimsin. Benim parmak izlerim var ruhunda."
Derin, kalemi tutan elini yavaşça indirdi. Hareketleri bir makinenin soğuk hassasiyetindeydi. Buzdan yontulmuş bakışlarını ağır ağır adama çevirdi. Adamın elinde, her zamanki gibi o sinir bozucu beyaz pamuk şeker vardı. Beyaz, kabarık ve bulut gibi hafifti. Derin için bu şeker sadece bir yiyecek değil, babasının diğer taraftaki "gerçek" kızına duyduğu iltimasın, o sahte şefkatin somut bir simgesiydi. Pamuk şeker masumiyetti Derin ise o masumiyetin kurban edildiği sunaktı.
Derin başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde ne öfke vardı ne de bir damla yaş sadece dipsiz, kapkara bir hissizlik ile bakıyordu. "Bundan korkmalısın zaten," dedi sesi, bir mezar sessizliği kadar durgun ve ürpertici çıkarken. "Tam da bu yüzden uykuların kaçmalı. Senin gibi bir şeytanın, kendi elleriyle yoğurduğu biricik başyapıtı olduğum için..."
Bir adım bile atmadı ama o sözler adamın göğsüne bir kurşun gibi saplandı. "Beni sen yarattın," diye devam etti Derin, dudaklarında o gamzesiz, zehirli tebessümle. "İçimdeki her bir boşluğu nefretle, her bir kırığı intikamla doldurdun. Bir gün bu eserin, sahibini tanımayacak kadar 'kusursuz' olduğunu anladığında işte o gün bu beyaz oda senin de mezarın olacak."
Adam, elindeki pamuk şekerin sapını farkında olmadan sıktı. Derin’in bu dinginliği, haykırışlarından çok daha tehlikeliydi. Küçük bir kızın bedenine hapsolmuş bu devasa karanlık, artık ne bir babayı ne de bir yaratıcıyı tanıyordu. O artık sadece kendinin ve çektiği acıların kulu olmuştu. "Ve benim kaybedecek hiçbir şeyim yokken senin çok var."
"Boyundan büyük konuşuyorsun," dedi adam. Sesi sert çıkmaya çalışsa da, odadaki o ağır sessizliğin içinde titreyen bir teli andırıyordu.
Derin, elindeki siyah kalemi duvarda bıraktığı son izden çekti. Boyu küçük, bedeni sıska ve hırpalanmıştı ama bakışlarındaki o buz dağı, karşısındaki devasa adamı yutacak kadar büyüktü.
"Boyumla değil, aklımla konuşuyorum," dedi Derin. 11 yaşındaki bir çocuğun oyun bahçesi hayallerinden değil, bir savaş meydanının barut kokulu stratejilerinden süzülüp gelmişti bu cümle. "Ama haklısın sende olmayan, hiç tanışmadığın bir kavram hakkında bu kadar takılı kalman senin için yorucu olmalı."
Adamın yüzü sinirden seğirdi. Kapı eşiğinde, o görünmez sınırın gerisinde kalmaya devam ederek dişlerinin arasından tısladı. "Aptal... Yaşamak için şu an diz çöküp bana yalvarıyor olman gerekiyordu."
Derin, dudaklarının kenarına o zehirli, gamzesiz tebessümü yeniden yerleştirdi. Başını hafifçe sağa eğdi, bileklerindeki o ağır, paslı prangaları bilerek sarsarak metalik bir gürültü çıkardı. O gürültü, adamın bir adım geri gitmesine neden oldu.
"Seni yalvartmak varken neden kendimi yorayım?" diye sordu Derin, sesi bir celladın son fısıltısı kadar pürüzsüz ve soğuktu. "Bak bana. Bileklerimde senin vurduğun bu demirler varken bile, nefesim enseni yakıyor. Bu prangalar varken bile şu eşiği geçip yanıma gelemeyen bir korkak için fazla büyük cümleler kuruyorsun. Kim daha özgür acaba? Bu odada zincirlenmiş olan ben mi, yoksa dışarıda benden korkarak titreyen sen mi?"
Adamın elindeki beyaz pamuk şeker, öfkeyle sıkılan parmaklarının arasında sönüp gitti. Derin'in bu "deliliği" aslında en berrak gerçekti ve adam bunu biliyordu. 11 yaşındaki bu küçük kız, sadece bir "eser" değil, yaratıcısını yok edecek bir kıyametti.
Derin, bir anda delirmiş gibi gülmeye başladı. Ama bu gülüşte bir çocuğun neşesi değil, bir yıkımın ayak sesleri vardı. Kahkahaları boş odanın steril beyazlığında yankılanırken, zincirlerinin metalik şıkırtısı bu korkunç senfoniye eşlik ediyordu. Kapıdaki adam, elindeki pamuk şekerle bir heykel gibi donup kalmıştı çünkü bu ses, onun uykularını kaçıran o kabusun tam kendisiydi.
"Uyurken..." dedi Derin, kahkahalarının arasından süzülen zehirli bir fısıltıyla. "Korkudan titreyerek odama gelip beni kontrol eden sen değil misin? Nefes alıp almadığımı değil, o nefesi senin boğazına ne zaman dolayacağımı merak ediyorsun."
Derin, ağır prangalarını bir onur madalyası gibi havaya kaldırdı. Gözleri, babasının en derinindeki o zayıf noktaya, korkunun kaynağına odaklanmıştı.
"O kadar dehşet içindesin ki beni buraya prangalaman, üzerime kapıları kilitlemen yetmiyor. Gece olduğunda kendi odanın kapısını da defalarca kilitliyorsun, değil mi? 11 yaşındaki, eli kolu bağlı bir kızın rüyalarına girip seni boğmasından korkuyorsun. Senin hapishanen bu oda değil baba senin hapishanen, benim gözlerimin içine baktığında gördüğün o kaçınılmaz sonun."
Derin bir an sustu. Odanın havası birden ağırlaştı, sanki görünmez bir fırtına patlak vermek üzereydi. Doğruldu, zincirlerinin izin verdiği ölçüde babasına yaklaştı ve o buz gibi yemini, odadaki kameraların bile duymasını isteyerek haykırdı
"Tanrı şahidim olsun ki ecelin benim elimden olacak. Bu beyaz odayı bana mezar etmeye çalıştın ama ben senin celladın olarak doğdum. O kapıyı istediğin kadar kilitle. Ben zaten senin zihninin içindeyim."
Adamın elindeki beyaz pamuk şeker yere düştü. Masumiyetin son kırıntısı, o kanlı zeminde tozlara karışırken Derin’in siyah kanatlı kuşu duvarda özgürlüğe doğru ilk adımını atmıştı bile.
2024
Hastanenin o kendine has, geniz yakan dezenfektan kokusu ciğerlerime dolarken karşımda duran adama, "doktor" maskesinin ardındaki gerçeği arar gibi baktım. Sesimdeki şüphe, buz gibi bir metalin yere düşerken çıkardığı o tiz sese benziyordu.
"O kadar uzun bir ameliyat geçirir geçirmez, doğrudan normal odaya alınıyor. Öyle mi?"
Gözlerim doktorun üzerindeki önlükte, duruşunda, ellerinde geziniyordu. Bir şeyler uymuyordu. Tıbbi protokollere, hayatın olağan akışına, hatta yerçekimine bile aykırı bir sakinlik vardı bu işte.
Doktor, sanki çok basit bir reçete yazıyormuş gibi istifini bozmadan cevap verdi. "Evet," dedi, sesi o kadar ruhsuzdu ki bir an karşımda bir insan değil de programlanmış bir makine olduğunu düşündüm. "Doktoru olarak yoğun bakımda kalmasına gerek görmedim. Değerleri stabil."
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı, adama bir adım daha yaklaştım. "Bir ameliyattan sonra mı? Saatlerce süren, bedeni hallaç pamuğuna (2) çeviren o operasyondan sonra yoğun bakımı pas geçtiniz?"
Zihnimde alarm zilleri çalıyordu. Mantıklı bir açıklama bekliyordum ama karşımda sadece duvardan bir surat vardı. Tam o esnada, doktorun tam arkasında kalan ameliyathanenin o buğulu, puslu camına gözüm takıldı.
Işığın kırıldığı o buzlu yüzeyin arkasında bir karaltı vardı.
Bir silüet... Hareketleri o kadar sessiz, o kadar hayaletvariydi ki bir an halüsinasyon gördüğümü sandım. Ancak o gölge, benim dikkatimin oraya kaydığını, bakışlarımın camın arkasındaki o belirsiz figüre odaklandığını fark eder etmez aniden geri çekildi. Görülmekten korkan, ya da belki de bir şeylerin açığa çıkmasından çekinen o sarsak ama hızlı hareketler ile uzaklaştı.
Gölge, camın kenarındaki karanlıkta kayboldu. Kalbimdeki ritim hızlandı. Doktorun bana anlattığı masal artık umurumda değildi asıl hikâye, o buğulu camın arkasındaki karanlıkta saklanıyordu.
"Benim dağda sıktığım her kurşunun bir adresi, attığı her adımın bir hesabı vardır doktor," dedim sesim artık bir tehditten ziyade, infazı verilmiş bir hüküm gibi yankılanıyordu koridorda. "Mantığın bittiği yerde nefes almam, o yüzden hâlâ hayattayım."
Doktorun itiraz etmesine, o kibirli cümlesini tamamlamasına izin vermedim. Bir aslanın pençesini atması kadar hızlı bir hareketle boynundaki manyetik kartı çekip aldım. Kartı okuyucuya okuttuğumda, dijital kilidin o tiz ve ruhsuz "klik" sesi sanki yaklaşan felaketi haber verir gibi boşlukta asılı kaldı. Kapı aralandığı an, o buğulu camın ardındaki gölgenin bir halüsinasyon olmadığını, canlı bir kâbus olduğunu anladım.
İçerideki hava, dışarıdaki hastane kokusundan çok daha soğuk, çok daha metalikti. Geniz yakan yoğun bir iyot kokusu ve neşterin buz gibi çeliğini anımsatan o tekinsiz koku ciğerlerime doldu. Tepedeki devasa cerrahi lambalar, gölgesiz bir aydınlık yaratmak için tasarlanmış yapay güneşler gibi parlıyor, yerdeki pürüzsüz epoksi zemini bir buz pisti kadar kaygan ve kör edici kılıyordu.
Gölge, tam oradaydı. Kapının hemen arkasında, bir sırtlan gibi bizi dinliyordu. İçeri daldığım an belimdeki silah, elimin bir uzantısı gibi çoktan yerini almıştı. Namluyu o karanlık silüete, o duygusuz plastik maskeye doğrulttum.
Ameliyathanenin kapısı ardımdan kapandığında, dünya bir anda sustu. Dışarıdaki hastane uğultusu yerini, geniz yakan yoğun bir iyot ve neşterin soğuk çeliğini anımsatan metalik bir kokuya bıraktı. Burası bir oda değil, bir mabet gibiydi ama hayata değil, ölüme ve sancıya adanmış bir mabetti sanki. Tepedeki devasa cerrahi lambalar, gölgesiz bir aydınlık yaratmak için tasarlanmış yapay güneşler gibi parlıyor, yerdeki pürüzsüz epoksi zemini bir buz pisti kadar kaygan ve kör edici kılıyordu.
O, tam karşımdaydı. Maskesinin ardındaki solukları, cihazların ritmik ve ruhsuz bip seslerine karışıyordu.
"Hadi ama!" diye gürledim. Sesim, paslanmaz çelikten yapılmış alet masalarına çarparak keskin bir yankıyla geri döndü. Alay sesimin her bir tonunda his ediliyordu. "Gel kollarıma da o maskenden bir öpücük çalayım!"
Koşmaya başladığında, botlarımın zeminle her teması bir kamçı şaklaması gibi ses çıkarıyordu. Aramızdaki mesafe, üzerinde henüz kurumamış cerrahi sıvıların izleri olan yeşil örtülü masalarla doluydu. O, bir ceylanın son çırpınışıyla sendeliyor, ellerini o gümüş renkli, soğuk tepsilere dayayarak destek alıyordu. Tepsiler büyük bir gürültüyle yere devrilirken, içindeki pensler (3) ve makaslar etrafa birer şarapnel parçası gibi saçılıyordu. Metalin betona vuruşundaki o tiz çığlık, kulaklarımı tırmalıyordu.
Hızlıydı ama adımları bir yerlerde kırılıyordu. Vücudunun bir tarafını hafifçe koruyarak kaçması, omuzlarının her sarsılışında verdiği o sessiz acı sinyali her halinden belliydi. Onu kovalarken aslında bir "insanı" değil, parçalanmış bir ruhu kovaladığımı hissediyordum. Maskeli figür, bir sonraki odaya geçmek için cam bölmeli kapıya çarptığında, o buğulu camın üzerinde elinin kanlı izi kaldı. O iz, tertemiz beyazlığın ortasında, ihanetin ve gizlenen gerçeklerin ilk mührüydü.
Işıklar bazen gözümü alıyor, onu sadece bir silüet, bir gölge oyunu gibi görmeme neden oluyordu. Koridordaki oksijen tüplerinin yanından geçerken havada asılı kalan o steril soğukluk, ciğerlerimi yakıyordu. Yaralı olduğunu düşündüğüm birinin nasıl bu kadar hızlı olabildiğine dair mantığım iflas etmişti ama peşindeki o vahşi iştah, beni durdurmaya yetmiyordu.
O sendeledikçe, içimdeki o karanlık kahkaha daha da yükseliyordu. Fakat farkında değildim kovaladığım o maskeli "şeytan", az önce kalbini ameliyat masasında bırakıp gelen o yaralı kızın ta kendisiydi.
Sesi... O maskenin ardındaki ses, ameliyathanenin o boş, metalik yankısıyla birleşince bir tını değil, doğrudan beynimin içinde patlayan bir bomba gibi geldi. "Senin kollarında olmak çok isterdim Mor," dedi. Gülüşü, bir neşterin cam üzerinde kayması kadar rahatsız edici ve keskindi. Tam arayı kapatacakken, ağır bir tıbbi malzeme dolabını devasa bir hırsla yoluma itti. "Ops, dikkat et!" diye bağırdığında, metalin zeminde çıkardığı o tiz sürtünme sesi kulaklarımı tırmaladı. Geriye doğru bir adım atıp o koca metal yığınının yeri sarsan gürültüsünü savuşturdum. Toz ve ilaç kokuları havaya saçılırken, durmadım. Bir kaplanın çevikliğiyle dolabın üzerinden sıçradım botlarımın altındaki o epoksi zemin artık bana yetmiyordu.
"Ama maalesef," dedi, merdiven boşluğuna doğru yönelirken. Sesi hâlâ o uğursuz neşeyle sarsılıyordu. "Şu anda bu hayalimizi sonraya bırakmak zorundayız."
"Yalnız beni 'Mor' diyecek kadar tanıyorsan," diye gürledim, her adımda ciğerlerime dolan o steril hava sanki ateşe dönüşüyordu. "Dediğimi yapacağımı, seni o maskenin altından söküp alacağımı bilecek kadar da tanıman gerek!"
Bu hastanenin ameliyathane koridorları bitmek bilmeyen bir labirent gibiydi. Beyaz duvarlar, soğuk neon ışıklar ve birbirinin kopyası kapılar vardı. Zaman ve mekân algım silinmişti. Ama sonra, koridorun sonundaki o devasa, boydan boya camın önünde durmak zorunda kaldığında, dudaklarımda zafer kokan bir kahkaha peyda oldu.
"Bu kadar kolay olacağını hiç düşünmüyordum," dedim, silahımı indirmeden ama parmağım tetikte, ona bir avcı gibi yaklaştım. "Yolun sonu, tatlım."
O da durdu. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının sarsılışından kahkaha attığını biliyordum. Soğuk, her zerresiyle donmuş bir kahkahaydı. "Seni yanıltmak istemem tabii ki," dediği an, camın pervazına imkansız bir çeviklikle tırmandı.
"Hadi ama..." dedim, bir yandan ona doğru atılırken. "Hep aynı taktikler. Camdan atlamak mı?"
Sözümü bitirmeme bile izin vermedi. Bir kuşun kanat çırpışını andıran o ürpertici hafiflikle boşluğa bıraktı kendini. Arkasında sadece camın üzerine sinmiş o belli belirsiz parmak izi kaldı. Durmadım. Düşünmedim. İçimdeki o durmak bilmeyen intikam ve merak duygusuyla, bir sanrı edasıyla ben de camdan boşluğa süzüldüm.
Gecenin karanlığı ve aşağıda bekleyen o meçhul zemin bizi kucaklamak için ağzını açmıştı. Rüzgâr kulaklarımda uğuldarken, kovaladığım o silüetin havada süzülen siyah pelerini, geçmişin karanlık sayfalarından kopup gelen bir gölge gibiydi.
Gecenin karanlığında, yerçekimine meydan okuyan o delice kahkaham rüzgâra karıştı. Onunla birlikte boşluğa süzülürken, bir sonraki hamlesini okumaya çalışıyordum. Havada geçen o birkaç saniye sanki saatler sürmüş gibi zihnime kazındı. O, bir hayalet çevikliğiyle yan odanın camına asılıp içeri daldığında, ben de hemen bitişiğindeki camın pervazına tutundum. Camın gürültüyle kırılıp binlerce kristal parçasına ayrılması, yeni aydınlanan havanın sessizliğini bir cam kırığı gibi deşti.
İçeri daldığımda kendimi bir hasta odasının ortasında buldum. Serum askıları, monitörlerin ritmik bip sesleri ve şaşkınlıktan ağzı açık kalmış bir ihtiyar vardı. Adamcağız elindeki bardağı düşürmek üzereyken, yüzümdeki o vahşi sırıtışla doğruldum.
"Rahatsız olmayın, devam edin..." diye mırıldandım sesim bir nefes nefese kalmış bir aslanın hırıltısı gibiydi. Hiç durmadım, odanın kapısını bir omuz darbesiyle açıp koridora fırladım.
Tam o anda, yan odanın kapısı da aynı şiddetle patladı. O gölge, o maskeli bela, benimle aynı anda koridorun o bitmek bilmeyen beyazlığına adım attı. Bir an için göz göze geldik o cansız plastik maskenin ardındaki bakışların, benim içimdeki fırtınayla nasıl dalga geçtiğini hissettim."Köşe kapmacayı hiç sevmem bu arada!" diye bağırdı, koşmaya başlarken. Sesi koridorun yankısıyla katlanıyor, sanki her taraftan geliyormuş gibi beynimi tırmalıyordu. "Az önce senin yüzünden hemşireyle sevişen doktorun odasını bastım resmen!" diye kükredi Gölge, sesi koridorda yankılanırken. "Gözlerim kanıyor!"
Hızımı hiç kesmeden, sanki sabah sporuna çıkmışız gibi gayet neşeli bir sesle cevap verdim. Sinirden deliye dönmek üzere olduğumu da biliyordum. "İyi ya işte. İnsanlara da değişik bir deneyim olmuştur. Rutinleri bozuldu, heyecan geldi hayatlarına."
"Kadın manyak çıktı diyorum!" diye bağırdı, bir köşeyi dönerken sendeleyerek. "Kocası baskına geldi sandı, herifi az kalsın camdan atlıyordu korkudan!"
"Benden daha mı deliydi? Kırıldım gücendim."
"Yok senin eline su dökemez."
"Sen benimle çene çalacağına çeksene kendini sağa," dedim, aradaki mesafeyi bir tık daha kapatarak. "Zaten yoruldun, belli."
"Yok kalsın, ben böyle iyiyim. Kaçmaya devam!"
Sesindeki o hafif titremeyi yakalayınca sesimi biraz daha yumuşatıp, en 'şefkatli' tonumu takındım. Şefkat masmemin altına yine alayı da ekledim. "Bak yaralısın zaten. Gel şuraya, öpeyim de geçsin. Naz yapma."
Gölge olduğu yerde hafifçe tökezledi, iğrenmiş bir sesle bağırdı. "İstemem, kalsın! Eksik ol hatta direkt yok ol!"
"Gerçekten kalbimi kırıyorsun ama," dedim, elimi hayali bir kalp ağrısıyla göğsüme koyarak.
Gölge başını hafifçe arkaya çevirip bana bir anlık 'ciddi misin sen?' bakışı attı. "Sende kalp mi var be?!"
Hadi ama! Dağda bayırda, karda kışta ne pusular kurmuş, ne teröristler kovalamıştım ama hayatımda hiç kimsenin peşinden bu kadar uzun süre, bu kadar nefessiz koşmamıştım. Botlarımın beton zemine vuruşu koridorda bir davul sesi gibi gümlerken, aradaki mesafeyi kapatmak için ciğerlerimi parçalıyordum.
"Götüne nitro mu taktın it!" diye kükredim sinirle. Öfkem artık adrenalinle karışmış, damarlarımda saf bir yangına dönüşmüştü. "Durduğunda o nitroyu sana yedireceğim!"
O ise bir yandan sendeliyor, bir yandan da o imkansız hızıyla hemşire arabalarının, sedyelerin arasından zikzaklar çizerek süzülüyordu. Beyaz duvarlar, floresan ışıklar ve şaşkın bakışlı hastane personeleri...Her şey yanımızdan bir film şeridi gibi hızla geçip giderken, bu labirentin sonunda o maskeyi indireceğime dair kendime söz verdim.
Hayır yani anasını satayım üzerinde asker üniforması olan biri bir maskeliyi kovalıyor insan bir yol vermez. Bir çelme takar birşey yapar!
Bunlar benden daha deli!
Merdiven boşluğundaki o metalik soğukluk, ciğerlerime çektiğim her nefeste genzimi yakıyordu. Ayaklarım zemine her çarptığında çıkan o tok ses, zihnimde çalan bir savaş tamtamı gibiydi. Bedenimde fiziksel bir acı, sızlayan bir yara yoktu ama ruhumun o dikiş tutmaz yırtıkları, beni bu kovalamacanın içine bir zehir gibi itiyordu.
O, hemen altımdaydı. Maskesinin o plastik, ruhsuz parıltısını basamakların arasından görüyordum. Aramızdaki mesafe sadece birkaç saniyeye, bir el uzatımı kadar yakınlığa inmişti. Avcı bendim, o ise kapana kısılmak üzere olan bir fareydi. Onu o merdivenlerin sonundaki karanlıkta boğmaya yeminliydim.
Tam o anda, tepemden o ses düştü. Bir balyoz gibi, tüm irademi sarsan o otoriter ses kulaklarımı doldurdu."Derin! Dur!"
Albay’ın sesi, boşlukta bir kırbaç gibi şakladı. Kaslarım benden bağımsız bir refleksle kaskatı kesildi. Yıllarca iliklerime işlenen o disiplin, bir anlığına intikamımın önüne devasa bir barikat kurdu. Sadece bir saniye. Kalbim bir kez çarptı, maskeli gölge o bir saniyeyi bir ömür gibi kullandı.
"Siktir! Siktir ya!" Gırtlağımdan yükselen o hayvani nida, merdiven boşluğunun paslı demirlerine çarparak geri döndü. Öfkem o kadar büyüktü ki, göğüs kafesime sığmıyordu. Sağ yumruğumu var gücümle yanındaki o pürüzlü duvara geçirdim. Eklemlerimin patladığını, kemiklerimin o soğuk betonla girdiği savaşı hissettim. Fiziksel bir yaram yoktu belki ama o duvarda bıraktığım kanlı iz, içimdeki o dinmeyen yangının dışa vurumuydu.
Aşağıdan gelen o alaycı, hafif kahkahanın son kırıntısı kulağıma çalındı. Yangın çıkış kapısının o ağır, nihai kapanma sesiyle birlikte her şey bitti. Yine gitmişti. Bana "Mor" diyecek kadar yakın olan, geçmişimin o kirli aynasını taşıyan gölge, karanlığın içinde eriyip gitmişti.
Yumruğumu duvarda sabit tutarak alnımı o soğuk betona yasladım. Soluklarım düzensizdi. Albay’ın yukarıdan gelen ağır adımları, her basamakta bana kaybettiğim o fırsatı hatırlatıyordu. 11 yaşındaki o kız çocuğu, o beyaz odada nasıl çaresizce duvarları boyadıysa ben de şimdi bu merdivenlerde kendi öfkemle aynı duvarları boyuyordum.
"Bu sefer," diye fısıldadım, sesim bir yemin gibi döküldü dudaklarımdan. "Bu sefer çok yakındın. Ama bir dahaki sefere araya Tanrı bile girse, o maskeyi yüzünle beraber söküp alacağım."

Mecburi bir duruşla, içimdeki o vahşi hırsı dizginleyip komutanın yanına adımladım. Kahretsin, tam zamanında mı gelmişti yoksa her şeyi berbat etmek için mi buradaydı? Onu yakalamama, o maskeyi söküp atmama ramak kalmıştı.
İşin en berbat kısmı, Albay’a "peşimde geçmişimden gelen bir ruh hastası var" diyemezdim. Bu benim savaşım, benim karanlığımdı. Susmak zorunda olmaktan, o lanet sessizliğe hapsolmaktan nefret etsem de adımlarımı yavaşlattım. Hiçbir şeyden haberim yokmuş, sadece koridorda dolaşıyormuşum gibi sahte bir ifadeyi yüzüme yerleştirip yanına yürüdüm.
"Komutanım..." dedim, sesimi şaşkınlık ve yorgunluk arasındaki o ince çizgiye oturtarak dizginledim.
Albay tam karşımda durdu. Bakışları, bir tarayıcı gibi tepeden tırnağa bedenimde geziniyordu. Üzerimde kan izi, barut kokusu ya da bir darbe belirtisi arıyordu oysa benim yaram dışarıdan bakınca görülecek cinsten değildi. Ensemden süzülen soğuk ter, sırtımdaki o görünmez yükle birleşip ağırlaşıyordu. Kaşlarımı hafifçe çatarak, bu teftişin nedenini anlamaya çalışır gibi baktım ona.
"Sana bir şey oldu mu?" dedi. Sesi, her zamanki otoriter tonunun aksine, içinde gizleyemediği insani bir kaygıyla titriyordu.
"Anlamadım komutanım?" diye mırıldandım. Sesim, saatlerdir konuşmamışım gibi pürüzlü çıkmıştı.
"Kardeşin vurulmuş Derin, sana bir şey oldu mu?"
O an, sanki dünya bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. Sertçe yutkundum. Boğazıma oturan o yumru, maskeli adamın kaçışından daha fazla canımı yaktı. Yaman Onu o kaosun ortasında, o hastane odasının steril savunmasızlığında bırakıp gitmiştim. Bir hayaletin peşinden, geçmişin haykırışlarına kapılıp kardeşimi yalnız bırakmıştım.
Zihnimde bir anda Yiğit belirdi. O neredeydi? Beni koruması, yanımda durması gereken o adam hangi cehennemin dibindeydi? Ama ona kızmaya hakkım yoktu çünkü ben de Gökhan’ın mezarının o sessiz çağrısına, o kanlı gülün gizemine kapılıp Yaman’ı bir kenara itmiştim.
Albay, bir cevap bekler gibi gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. Bakışlarındaki o korumacı sertlik, beni suçluluk duygusuna daha fazla gömüyordu. Başımı yavaşça iki yana salladım, sesimi sabit tutmaya çalışarak fısıldadım. "Olmadı."
Bu tek kelimelik cevapla birlikte, Albay’ın omuzlarındaki gerginliğin bir nebze olsun dağıldığını gördüm. Derin, rahatlamış bir nefes verdi. O nefes, benim omuzlarıma binen suçluluk yükünü daha da ağırlaştırdı. O beni koruyabildiği için şükrederken, ben kovaladığım o ruh hastasının ve geride bıraktığım kardeşimin enkazı altında eziliyordum.
Hastanenin beyaz koridoru bir kez daha üzerime yıkılmaya başladı. Beyaz odalar, kan izleri ve hiç bitmeyen o ninniler. Şimdi tek bir gerçek vardı. Yaman yaralıydı ve ben, o yarayı saran ellerin sahibi olmam gerekirken, bir katilin gölgesini kovalıyordum.
"Neden oraya bakıyordun?" dedi Albay, bakışlarını üzerime sabitleyerek. Koridorun sessizliğinde sadece benim hızlanan kalp atışlarım vardı sanki. Ne söylemem gerektiğini tartarken, zihnimdeki dişliler hızla döndü çok uzun düşünmek, şüpheyi davet etmekti.
"Yiğit bir anda yok oldu da onu arıyordum," dedim, sesime yalandan bir sitem ve merak ekleyerek. En basit yalan, içinde bir parça gerçek barındıran olandı Yiğit gerçekten de ortada yoktu.
Albay’ın kaşları şüpheyle yukarı kalktı. "Koşa koşa mı?"
Soru, havada asılı kaldı. Bir an duraksasam da hemen toparladım. "Komutanım, Yaman'ın ameliyattan çıkma haberini vermek istedim de..." dedim, sesimi biraz daha heyecanlı ve telaşlı bir tona büründürerek. "Onu bulursam haberi ilk ben vermek, beraber Yaman'ın yanına gitmek istedim."
Albay bu cevabı tartarken gözlerini kısmıştı. Peşimdeki o maskeli hayaleti, yangın merdivenindeki o kanlı yumruğumu ve içimdeki o sönmek bilmeyen intikam yangınını bu masum abla-kardeş telaşının ardına gizlemiştim. Şüphe duyuyordu, biliyordum ama şu an için bu yalan, ikimizi de o karanlık merdiven boşluğundan uzak tutmaya yetmişti.
Albay şimdilik bu zayıf bahaneme inanmış görünse de, bakışlarındaki o tortulu şüpheyi hissedebiliyordum. Alt kata inerken botlarımızın hastane zemininde çıkardığı ritmik sesler, zihnimdeki gürültüye eşlik ediyordu. Ameliyathanenin önüne vardığımızda, o "doktor" kılıklı sahtekârın hâlâ orada olduğunu gördüm. Yüzündeki o sarsılmaz sakinlik, yerini kontrolsüz bir öfkeye bırakmıştı.
"Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz!" diyerek sert bir sesle üzerime doğru yürüdü doktor bozuntusu. Sesi koridorda yankılanırken, Albay’ın varlığından aldığı güçle kaşlarımı en çatık haliyle ona diktim. Adamın gözlerinin içine, o maskeli hayaleti kovalarken elimde kalan tek kozu, yani onun boynundan kopardığım manyetik kartı ve az önce bana söylediği o sahte ismi gizlice gösterdim.
Avucumun içindeki kart, bir tehdit mektubu gibi parlıyordu. Bakışları kartı gördüğü an buz kesti az önceki o kof cesareti, yerini bir suçlunun panik dolu sessizliğine bıraktı.
Albay, aramızda dönen bu dilsiz savaşı, bu tekinsiz gerilimi anlamlandırmak ister gibi ikimize bakıyordu. Elimdeki kartı, Albay'ın görüş açısına girmeyecek şekilde ustalıkla gizlerken "Doktor Bey biraz fazla gergin sanırım komutanım," dedim buz gibi bir sesle. "Kardeşimin durumu hakkında bilgi almak istediğim için bana tepki gösteriyor olabilir."
Doktorun yutkunduğunu, o beyaz önlüğün içindeki omurgasının çöktüğünü gördüm. Şimdi ikimiz de biliyorduk. O kapının arkasında sakladığı şey her neyse, artık benim avucumun içindeydi.
"273 numaralı odada," dedi doktor bozuntusu, kelimeler boğazına dizilirken. Gözlerindeki o kaçak ifadeyi zihnime kazıdım onunla hesabım henüz bitmemişti. Albay’ın otoriter adımları koridorda yankılanırken, bir gölge gibi hemen arkasından yürüdüm. Zihnimde hâlâ o yangın merdivenindeki maskeli silüet ve kulağımda çınlayan "Mor" fısıltısı vardı.
Odanın kapısına vardığımızda, içeride narkozun etkisinde, makinelerle hayata tutunmaya çalışan bitkin bir Yaman bulacağımı sanıyordum. Ama kapıyı açtığım an gördüğüm manzara, tüm mantık sınırlarımı zorladı.
"Oha amına koyayım," diye mırıldandım, sesim kendi kulağıma bile yabancı gelmişti.
Yaman, beyaz hastane önlüğünün içinde, sargılarının arasından sızan o tekinsiz dirayetle ayaktaydı. Az önce ameliyat masasından kalkan ve şu anda yatması gereken adam sanki sadece hafif bir baş ağrısı çekiyormuş gibi odanın ortasında dikiliyordu. Bu imkansızdı. Bu, tıp dünyasının değil, başka bir karanlığın konusuydu.
"Derin..." dedi Yaman, bizi karşısında görmeyi beklemiyormuş gibi irkilerek.
Sesindeki o titreme, alnından süzülen birkaç damla terle birleşince durumun vahameti iyice ortaya çıktı. Bakışlarımı bir tarayıcı gibi bedeninde gezdirdim. Yarası neredeydi? Ne kadar derindi? O ter damlaları acıdan mıydı yoksa başka bir şeyin yan etkisi miydi? Ona da bir şey yapmış mıydı? Bedenini süzerken, her bir kasının nasıl gerildiğini, ayakta durmak için nasıl bir irade savaşı verdiğini görebiliyordum. Ameliyattan çıkan bir insanın, dikişleri patlamadan bu şekilde durabilmesi için ya acı hissinin olmaması ya da damarlarında normal bir kanın dolaşmıyor olması gerekirdi.
"Kardeşin mi?" Albay’ın sorusu odadaki gerilimi bir sis bulutu gibi kaplarken, Yaman’ın alnındaki o ter damlalarının sadece yorgunluktan olmadığını hissedebiliyordum. Bakışlarımı odanın her köşesine, yerdeki sargı bezlerine, monitördeki o sabit ama ruhsuz ritme diktim. Bir şeyler dönüyordu ve bu oyunun kuralları tıp kitaplarında yazmıyordu. Sadece kafa salladım albayın sorusuna.
"Sen neden ayaktasın?" diye sordum. Sesimdeki o keskin şüpheyi, bir askerin soğukkanlılığıyla maskelemeye çalıştım ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.
"Lavaboya gittim," dediğinde kaşlarım istemsizce yukarı kalktı. Sesi pürüzsüz görünmeye çalışsa da kelimelerin ardındaki o boşluğu görebiliyordum. Bir insan az önce neşter yemiş, narkozun o ağır uykusundan yeni uyanmışken nasıl olur da lavabo telaşına düşerdi?
Bu hastanede mantık iflas etmişti. Az önce ameliyattan çıkan birinin yoğun bakımın o steril sessizliğinde, makinelerle çevrili olması gerekirdi ama o karşımda, sanki sıradan bir pansumandan çıkmış gibi dikiliyordu. Bunlar beni gerçekten aptal mı sanıyordu? Yoksa gördüğüm bu tablo, o maskeli hayaletin bana fısıldadığı o büyük yalanın bir parçası mıydı?
Albay da benimle aynı şaşkınlık çukuruna düşmüştü. Adımlarını Yaman’a doğru bir adım daha yaklaştırarak, "Az önce ameliyattan çıkmadın mı evlat sen?" dedi. Sesindeki o otoriter ama merak dolu ton, odadaki gerginliği daha da tırmandırdı. "Bu ne hız?"
Yaman, Albay’ın "evlat" hitabına hafifçe yutkunarak karşılık verdi. Gözleri bir anlığına bana kaydı, sanki benden bir onay ya da bir işaret bekliyor gibiydi. O an anladım Yaman’ın ayakta olması bir mucize değil, gizlenmesi gereken bir zorunluluktu. Bir şeyler saklanıyordu, hem de gözümüzün içine bakıla bakıla.
Odanın o ağır ilaç kokusu genzimi yakarken, avucumun içinde doktorun o manyetik kartını daha sıkı kavradım. Eğer bu çocuk ayaktaysa, ya o ameliyat hiç yapılmamıştı ya da Yaman bizim bildiğimiz "insan" sınırlarının çok ötesinde bir acı eşiğine sahipti.
Yaman’ın "Anestezi erken geçti" yalanı, bir askeri hastanede büyümüş olan benim için kof bir sesten ibaretti. Anestezi geçse bile, o neşterin açtığı doku böyle direnç göstermezdi. İçimdeki o huzursuzluk, yangın merdivenindeki öfkemle birleşip bir patlamaya dönüştü.
"Ne demek erken geçti etkisi?"
"Ne bileyim Derin ben?" dedi Yaman, sesindeki o bıkkınlık aslında bir şeyleri gizleme çabası gibiydi. "Doktordan da bir bok anlamadım zaten. Saçma sapan davrandı."
"Nasıl bir saçma?" diye sordu Albay. Sesi artık sadece meraklı değil, bir sorgu subayının keskinliğine bürünmüştü. Şüphe tohumları odanın steril havasına çoktan ekilmişti.
Daha fazla bu tiyatroyu izlemeye tahammülüm kalmamıştı. Zihnimde o sahte doktorun bakışları ve maskeli adamın "Mor" deyişi dönerken, "Uzan!" dedim. Sesimdeki o soğuk komut, odadaki herkesi bir anlığına dondurdu. Yaman itiraz etmeden yatağa çöktüğünde, saniyeler içinde cebimdeki çakıyı çıkardım. Metalin o keskin parıltısı, hastane ışıklarının altında bir cellat gibi parladı.
"Ne yapıyorsun Derin!" diye gürledi Albay. Tam o anda Batur da kapıdan içeri dalmıştı elindeki çakıyı ve Yaman’ın üzerine eğilmiş halimi görünce ikisi de neye uğradığını şaşırdı.
Onlara cevap vermedim. Hatta onları duymadım bile. Tek odak noktam, o beyaz sargıların altında dönen boklardaydı. Sargıyı tek bir hamlede sıyırdım. Altındaki dikişlere, o taze yara izine baktım. Ama bakmak yetmezdi. Sağ elimle, tüm gücümü vererek yaranın tam üzerine, o kesiğin merkezine baskı yaptım.
Yaman’ın boğazından yırtıcı bir inleme koptu, bedeni yatakta bir yay gibi gerildi. Ellerini refleksle ellerimin üzerine koydu, beni durdurmaya çalıştı ama parmaklarım o yaranın derinliğini, dokunun tepkisini ölçmek için oradaydı. Gözlerimi Yaman’ın acıyla kısılan gözlerine diktim.
Eğer bu gerçek bir ameliyat yarasıysa, şu an ellerimin altında kan gölüne dönmesi ve dikişlerin patlaması gerekirdi. Ama ben başka bir şey arıyordum. Odanın içinde Yaman’ın acı dolu hırıltısı ve Albay ile Batur’un şok içindeki nefesleri yankılanırken, parmak uçlarımda hissettiğim o tekinsiz sertlik, bu ameliyatın büyük bir yalan olduğunun kanıtıydı.
Odanın içindeki hava, bir hastane odasından ziyade bir sorgu hücresinin buz gibi sessizliğine bürünmüştü. Yaman’ın "Ne yapıyorsun, acıyor!" feryadı duvarlarda yankılanırken, zihnimdeki şüphe bir bıçak gibi bileniyordu. Bakışlarımı bir an bile o beyaz sargıdan ayırmadan Batur’a döndüm. Üniformasının içindeki o kaskatı duruşuyla emir bekliyordu.
"Dikiş dikmek için bir şeyler getir," dedim, sesimdeki otorite odadaki oksijeni tüketir gibiydi. Batur’un gözleri anlık bir tereddütle Albay’a kaydı hiyerarşinin o sarsılmaz duvarı, benim öfkemle Albay’ın sükuneti arasında duruyordu. Albay, engel olamayacağını anladığı o noktada sessizce kenara çekilip oturduğunda, hepimize baktı.
"Komutanım bir şeyler ters gidiyor," dedim, bakışlarımı Albay’ın şüphe dolu gözlerine dikerek. "Yarasını kontrol edeceğim."
Albay’ın göğüs kafesinden dökülen o sıkıntılı nefes, odadaki gerilimi daha da ağırlaştırdı. "Askersin sen Derin, doktor değil," dediğinde, sesindeki o uyarıcı ton aslında bir korkuyu bastırıyordu. Haklıydı, elimde bir tıp diploması yoktu ama bir askerin bedenini, bir yaranın nasıl kanaması gerektiğini ve acının sahtesini tanıyacak kadar çok ölümün içinden geçmiştim.
Cevap vermedim. Sadece sargıyı tek bir hamlede sıyırdım ve parmaklarımı o taze görünümlü dikişlerin üzerine, tam merkeze var gücümle bastırdım. Yaman’ın bedeni yatakta bir yay gibi gerildi, elleri refleksle ellerimin üzerine kapandı ama ben bir milim bile kımıldamadım. Eğer bu gerçek bir neşter izi olsaydı, şu an ellerimin altından sıcak bir kanın süzülmesi, dikişlerin feryat ederek patlaması gerekirdi. Oysa hissettiğim şey, etin altına ustalıkla gömülmüş, yabancı ve sarsılmaz bir dirençti. Odanın o ağır dezenfektan kokusu, birazdan patlayacak olan gerçeğin ağırlığıyla iyice geniz yakmaya başlamıştı.
"Askerim ve sivili korumak benim görevim, öyle değil mi?" diye sordum, kaşlarımı kaldırıp bakışlarımı Albay’ın gözlerine mühürleyerek. "Bir kez güvenin komutanım. Sadece bir kez."
Albay’ın o çelik gibi sert bakışlarında bir anlık bir tereddüt, ardından teslimiyet parladı. "Git!" dedi Batur’a, sesi odanın içinde bir emir tınısıyla yankılandı. Batur dışarı fırlarken ben çoktan Yaman’ın karnındaki o tuhaf görüntüye odaklanmıştım.
Dikişlerin üzerine eğildim. Işık, taze dikiş iplerinin üzerinde soğukça parlarken kaşlarım iyice çatıldı. "Acemice dikilmiş..." diye mırıldandım kendi kendime. Parmak uçlarımı dikişlerin çevresinde gezdirirken hissettiğim şey zihnimi bulandırdı. "Ve... ve sanki bir kez bu dikiş patlamış."
Eğilip dikişlerin derinliğine, deri üzerindeki o düzensiz izlere baktım. Yanılmıyordum ilk atılan dikişlerin yerleri belliydi ama üstüne bir kat daha geçilmişti. "İki kere dikmişler," dedim sesimi yükselterek. Başımı kaldırıp doğrudan Yaman’ın gözlerinin içine baktım. "Neden? Hangi ara patlattın Yaman? Ne yaptın da bu hale getirdin?"
"Ben patlatmadım!" dedi Yaman, sesi savunma refleksiyle aniden yükselerek. Gözlerinde saf bir şaşkınlık, yarasından dolayı acı ve hafif bir korku vardı. "Ne patlatması Derin? Ne diyorsun sen?"
Albay oturduğu yerden kalkıp yanımıza geldi. O da eğilip patlamış yerlerdeki o eski dikiş izlerini, o düzensiz delikleri inceledi. Ben yarayı elimle kontrol edip altındaki dokuyu tartarken Batur nefes nefese içeri daldı. Elindeki dikiş setini masaya bırakırken Albay’ın sesi buz gibi duyuldu. "Evlat, bu dikişler patlamış."
"Ben hiçbir ters hareket yapmadım efendim!" diye atıldı Yaman, sesi titriyordu. "Lavaboya gidene kadar evet, acısı vardı ama hiçbir şekilde zarar gelmedi. Yemin ederim, kendimi kasmadım bile!"
Yaman’ın yeminleri odanın içinde asılı kalırken ben dikişlerin o acemi, aceleyle atılmış haline tekrar baktım. Bu dikişleri bir cerrah değil, eli titreyen bir amatör dikmiş gibiydi. Daha da kötüsü, dikişlerin altındaki deri gerginliği sanki içeride bir şey varmış gibi dışarı doğru baskı yapıyordu.
Albay, Batur’un elindeki çantayı bana uzattığında tereddüt etmeden aldım. Parmaklarım, o sahte doktorun ameliyathanedeki görüntüsünü ve o maskeli silüetin hayalet gibi süzülüşünü zihnimin bir köşesine hapsetti. Şimdi odak noktam sadece Yaman’dı.
Batur, Yaman’ın yanına geçip "Eli hafiftir lan, korkma," diyerek ona moral vermeye çalışıyordu ama Yaman’ın gözlerindeki o saf korkuyu görebiliyordum. Eldivenleri sertçe ellerime geçirdim o plastik ses, sessizlikte bir tokat gibi patladı. Kolonyayı bıçağın üzerine boşaltırken çıkan o keskin alkol kokusu, genzimi yaktı.
"Zeze, ne oluyor?" diye sordu Yaman. Sesi, omuzlarındaki yükün altında ezilen küçük bir çocuğun sesi gibiydi.
"Bilmiyorum!" dedim, sesimdeki o çaresiz öfkeyi bastıramayarak. "Sikim ki aklım çalışmıyor ve hiçbir şey bilmiyorum!" Ağzımdan kaçan küfürle birlikte Albay’ın elini omzumda hissettim. O ağır, güven veren el, nerede olduğumu ve yanımda kimin olduğunu sert bir şekilde hatırlattı. "Affedersiniz komutanım," diye mırıldandım, çenemi sıkarak. Öfkem kendimeydi ipuçlarının arasında kaybolmuş olmamaydı.
"Her şeyi bilemezsin Derin," dedi Albay. Sesi sakin, bir o kadar da derinden geliyordu. Ben bıçağın ucunu o acemice atılmış, iki katlı dikişlere yaklaştırırken devam etti. Onun varlığı, o an dağılmak üzere olan dikkatimi toplayan tek şeydi.
"Bilmediğim şeyler etrafımda dolaşıyorsa bilmek zorundayım," diye karşılık verdim. Bıçağın soğuk ucunu ilk dikişe taktım. Yaman’ın canı acımasın diye milimetrik hareket ediyordum ama elimdeki bıçak, sadece deriyle değil, bu hastanenin kurguladığı o devasa yalanla savaşıyordu.
Dikişleri tek tek keserken, Yaman’ın dişlerini sıkışını ve Batur’un nefesini tutuşunu hissedebiliyordum. "Özür dilerim..." dedim canını yaktığım için. O ise sıcak bir tebessüm etmeye çalışıyorken dudaklarını birbirine bastırdı. İlk kat dikiş açıldığında, altından çıkan o manzara beklediğim gibi bir "iyileşme süreci" değildi. Deri katmanının altında, o taze yaranın derinliklerinde bir şeyler parladı. Kanın arasında, herhangi bir şey var mı diye kontrol ettim. Yara fazla derindi. Bıçak sanki en dibine kadar girmişti.
Yaman’ın sesi, geçmişin tozlu raflarından gelen bir fısıltı gibi kulaklarımda yankılandı. "En yakında olanı bile göremezsin," dediğinde, bıçağı tutan parmaklarımın bir anlığına kasıldığını hissettim. O acı dolu tebessüm, zihnimdeki 11 yaşındaki o kız çocuğunun duvarlara kazıdığı korkularla birleşti. "Sus," dedim ama sesim kendi kulaklarıma bile güçsüz ulaştı.
Batur, timin doktoru olmanın getirdiği soğukkanlılıkla yanıma geçtiğinde, ona yer açmak için bir adım geri çekildim. Gazlı bezi yaraya bastırıp kanı temizlediği her saniye, odadaki oksijenin biraz daha azaldığını hissediyordum. Batur'un çatılan kaşları, gerçeğin düşündüğümüzden çok daha karanlık olduğunun habercisiydi.
"Komutanım," dedi Batur, sesi bir asker raporu kadar net ama bir o kadar da şaşkındı. "Yara sadece yüzeysel. Derin olmayan bir bıçak kesiğiymiş sanırım."
Başımı hızla kaldırıp Yaman’ın gözlerine kilitlendim. "Bıçak çizdi mi?" dedim, kelimeleri tek tek vurgulayarak. "Çizdi mi, batırdı mı Yaman?"
"Çizdi Derin," dedi Yaman, sanki bu basit bir detaymış gibi. "Göğsümde iki tane yara vardı. Birine bıçak batırdı, orayı korkmam için çizdi."
Tereddüt etmeden üzerindeki tişörtü bıçağın tek hamlesiyle kestim. Kumaş iki yana açıldığında, gördüğüm manzara karşısında midemin kasıldığını, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.
"Ha siktir..." Fısıltım odanın sessizliğinde bir bomba gibi patladı. Yaman’ın göğsünde iki değil, tam üç yara vardı. Bir kez daha "Ha siktir..." diye fısıldadım. Batur gazlı bezle son kalıntıları sildiğinde, o dehşet verici gerçek gün yüzüne çıktı. Batur’un parmağıyla işaret ettiği o üçüncü iz, diğerlerinden çok daha yeni, çok daha hırpalanmış duruyordu.
"Biri özellikle yarayı derinleştirmiş," dedi Batur, bakışlarını benden Albay’a çevirerek. Sesi titriyordu. "Ve... ve yeni bir yara açmış. Bu ameliyat izi değil Derin. Bu, bir şeyi saklamak ya da bir şey aramak için sonradan açılmış bir yarık."
Albay’ın yanımda kaskatı kesildiğini, Batur’un elindeki gazlı bezin kanla ağırlaştığını gördüm. Ameliyathanedeki o sahte doktorun, Yaman’ın vücudunda sadece bir "tedavi" yapmadığı artık gün gibi ortadaydı. O maskeli hayalet sadece kovalamaca oynamamıştı Yaman’ın bedenine, bizim daha yeni fark ettiğimiz bir "imza" ya da "emanet" bırakmıştı.
"Ya başka bir şey yaptılarsa?" diye sordum Albay’a. Sesim, buzullardan kopup gelmiş bir rüzgâr kadar soğuktu ama o sesin derinliklerinde, ciğerlerimi parçalayan o tanıdık korku titriyordu. Birini daha kaybetmek... Hayatımın geri kalanını iki mezar taşı arasında gidip gelerek, mezar taşı severek geçirmek istemiyordum artık. Yüzümdeki o kaskatı maskeyi korumaya çalışsam da parmak uçlarımın titremesine engel olamıyordum.
"Derin, o zaman yapacak bir şey yok şu anda," dedi Albay. Sesi mantıklıydı, askeriydi ama benim için fazla kabullenmişti.
"Bakmaya devam edebiliriz," dedim, bir adım öne çıkarak. Batur, yanımda bir kale gibi durup hemen başıyla beni onayladı. Biz bu timde beraber nefes almış, beraber kan dökmüş, askeriyede de her an beraberdik o da en az benim kadar hissediyordu bu tekinsizliği.
"Adamı diri diri ameliyat ediyorsunuz resmen!" diye gürledi Albay. Bakışları, Yaman’ın acıyla gerilmiş yüzü ile benim kanlı eldivenlerim arasında gidip geliyordu.
"Şu anda çektiği acıyla bir şey olmaz ama eğer içeride bir şey varsa bu onu öldürebilir!" Sesim bu sefer daha sert, daha savunmacı çıktı. Yaman’ın omuzları çökmüş, nefesi hırıltılı bir hal almıştı.
Batur, elindeki kanlı gazlı bezi bir kenara bırakıp hızla bana, sonra da Yaman’a baktı. Gözlerinde o anlık profesyonel parıltı belirdi. "Uyutalım?" dedi Batur, sesi bir öneriden çok bir çözüm yolu gibiydi. "Lokal anestezi ya da hızlı bir sedasyon... Eğer içeride gerçekten bir şey varsa, Yaman’ın kasmaması lazım. Derin, izin verirsen onu bayıltabilirim, böylece daha derin bakabiliriz."
Yaman’ın gözleri bir anlığına benimkilere değdi. O korku dolu ama bana güvenen bakış, kalbime bir neşter gibi saplandı. Eğer onu şimdi uyutursak ve o yaradan çıkacak olan şey beklediğimizden daha kötüyse, bu onun gördüğü son görüntü olabilirdi.
"Ölürsem de sorun yok," dedi Yaman, sanki hayatı bir bozuk paraymış gibi kolayca fırlatıp atarak.
"Şamar oğlanına çeviririm seni he!" dedi Batur, o kendine has hırçın ama dostane tavrıyla araya girerek. "Ulan elimde ölme, valla döverim."
Yaman, acıyla kısılan gözlerini Batur’a çevirip hafifçe sırıttı. "Cesedimi mi döveceksin?"
"Ebesini bile beklerim!"
"Derin!" dedi Yaman, bir anda panikle bana sığınarak. "Beni şu manyağın eline bırakma."
Batur, elinde tuttuğu anestezi iğnesiyle sanki ona hakaret edilmiş gibi kaşlarını kaldırdı. "Ben manyak? Ulan kardeşin benden daha manyak!"
Odadaki bu absürt atışma, Yaman’ın çektiği acıyı ve benim damarlarımda akan o soğuk korkuyu bastırmaya yetmiyordu. Artık sabrımın son sınırındaydım bir yanda kanlı bir yara, bir yanda geçmişin hayaletleri, diğer yanda ise bu iki "ayarsızın" bitmek bilmeyen didişmesi vardı.
"Kesin ulan!" diye kükredim, ikisine birden gözlerimden şimşekler çakar gibi bakarken. Sesim odanın duvarlarında yankılanıp Albay’ın bile bir anlık duraksamasına neden oldu. "Batur, tek kelime daha edersen seni o yangın merdiveninden aşağı sallandırırım!"
Batur, ciddiyetimi ve içimdeki o patlamaya hazır volkanı saniyeler içinde fark edip hemen kaskatı kesildi. Elindeki iğneyi sıkıca tutup omuzlarını dikleştirdi. "Emredersiniz komutanım," dedi, sesindeki o alaycı tonun yerini profesyonel bir itaat almıştı.
Odanın havası bir anda tekrar o ağır, tıbbi ve askeri sessizliğe büründü. Batur’a başımla işaret verdim. Artık şaka, atışma ya da tereddüt vakti bitmişti. Yaman’ın o son güven dolu bakışını zihnime kazıdım ve Batur iğneyi damar yoluna yaklaştırırken ben neşteri o üçüncü, gizemli yaranın üzerine tekrar hizaladım.
Yaman’ın sesi, anestezinin o ağır ve sisli uykusuna çekilirken bile hâlâ muzip çıkıyordu. "1... 3... 7..." Sayılar dudaklarının arasından kopuk kopuk dökülürken, bilinci yavaşça karanlığa teslim oldu. Göz kapakları tamamen kapandığında, odadaki o tuhaf enerji bir anda yerini neşter kadar keskin bir sessizliğe bıraktı.
"Çocuk asalları sayacaktı," dedi Batur, ortamdaki o boğucu gerginliği dağıtmak ister gibi hafifçe kıkırdayarak.
"Mal, asal sayılarda 1 mi var?" diye sordum, gözlerimi Yaman’ın göğsündeki o tekinsiz yarıktan ayırmadan. Parmaklarım, neşterin metalik soğukluğuyla bütünleşmişti.
"Yok mu?" dedi Batur, sahici bir merakla bana bakarken.
"Yok."
"Matematiği hiç anlamıyorum ya," diye mırıldandı Batur. O an, bu saçma sapan muhabbetin altında yatan o derin stresi görebiliyordum. Hepimiz sınırdaydık.
"Şimdi sevdirme bana matematiği," dedim, sesimdeki buz tabakasını koruyarak. Albay’ın orada olduğunu, her hareketimizi bir şahin gibi izlediğini bildiğim için içimdeki o galiz küfürleri dilimin ucunda yuttum. "Seni asal sayılarla çarpar bölerim Batur, işine odaklan!"
Batur hemen ciddileşip elindeki gazlı bezle yaranın çevresini son kez temizledi. Albay, Yaman’ın başucunda bir abide gibi dikiliyordu bakışları, o az önce "1"den başlayıp asallara niyetlenen çocuğun üzerindeydi.
"Başlıyorum," dedim, neşterin ucunu o üçüncü, düzensiz ve yeni açılmış yarığın tam üzerine yerleştirirken.
Yaman artık tamamen uyuyordu; o acı dolu tebessümü silinmiş, yüzü o solgun hastane ışıklarının altında çocuksu bir masumiyete bürünmüştü. Neşterin ucunu deriyle buluşturduğumda, o acemice atılmış dikişlerin altındaki dokunun neden bu kadar gergin olduğunu anlamak için milimetrik bir kesik attım. Parmaklarımın ucunda hissettiğim o sert, hayata dair olmayan nesneye ulaştığımda odadaki herkes nefesini tuttu.
Bu bir mermi çekirdeği değildi. Bu, o sahte doktorun oraya, Yaman’ın bedenini bir kargo kutusu gibi kullanarak yerleştirdiği bir şeydi.
Odanın içindeki oksijen çekilmiş, zaman o küçücük kutunun kapağında asılı kalmıştı. Avucumun içindeki o metalik soğukluk, az önce Yaman’ın bedeninden, canlı bir dokunun içinden çıkmamış gibi yabancı ve sahteydi. Dizlerimin üzerine, o soğuk hastane zeminine çöktüğümde, parmağımın yarısı kadar olan o kutu dünyanın en ağır yüküymüş gibi geliyordu.
Bakışlarımı Albay’a çevirdim. Gözlerinde ilk defa ne yapacağını bilemeyen bir adamın o huzursuz gölgesini gördüm. "Aç," dedi sadece. Sesi, bir emirden çok, sonunu bildiği bir hikâyeyi okumaktan kaçınan birinin fısıltısı gibiydi.
Zihnimde senaryolar çarpışıyordu. Bir mikroçip? Bir takip cihazı? Ya da bizi havaya uçuracak kadar küçük ama etkili bir düzenek? Nefesimi tuttum, ellerimin titremesini durdurmak için parmaklarımı kutunun kenarlarına kenetledim ve o kapağı milim milim araladım.
Kapağın altından çıkan şey, görmeyi beklediğim her türlü teknik cihazdan daha korkunçtu.
Kutunun tam ortasında, kusursuz bir işçilikle yapılmış, küçücük beyaz bir gül maketi duruyordu. Ama dehşet verici olan o sahte gül değil, onun etrafına bir kefen gibi özenle sarılmış gerçek bir gül yaprağıydı. O yaprak, kutunun içindeki steril havada bile hâlâ o taze, baygın kokusunu koruyordu sanki az önce bir bahçeden değil, bir mezardan koparılmış gibi duruyordu.
"Bu ne lan?" diye fısıldadı Batur, üzerime eğilirken. Sesi bir rüzgâr gibi geçti gitti.
Başımı kaldırmadım. O beyaz gül, o saflık timsali çiçek, benim karanlık geçmişimin tam ortasına bırakılmış bir bombaydı aslında. Beyaz gül, "ölümün masumiyeti" demekti. Beyaz gül, "seni izliyorum" demekti. O maskeli ruh hastası, Yaman’ın vücudunu sadece bir taşıyıcı olarak kullanmamış kardeşimin kanını, bana bu zarif ama kan dondurucu mektubu iletmek için mürekkep yapmıştı.
Albay yanımda kaskatı kesildi. Odanın içinde yankılanan tek ses, Yaman’ın anestezi altındaki düzenli ama savunmasız nefesiydi. O an anladım ki, bu bir savaş ilanı değildi. Bu, çoktan başlamış bir katliamın, üzerime atılan ilk beyaz çiçeğiydi.
Boğazıma bir düğüm oturdu, yutkunamadım. Odanın içindeki herkes sadece bir kutu ve anlamsız bir gül maketi görüyordu ama ben kendi geçmişimin parçalanmış cesedini görüyordum. O kutu, içine sadece bir gül değil, benim henüz kimseyle paylaşmadığım karanlığımı sığdırmıştı.
Beyaz gül yaprağının o kadifemsi dokusunun altına gizlenmiş küçük, kâğıt parçasını fark ettiğim an, kanım çekildi. Albay ve Batur’un dikkati kutunun tuhaflığındayken, yılların verdiği o refleksle parmaklarımı bir gölge gibi hareket ettirdim. Notu, kimsenin ruhu duymadan avucumun içine hapsettim ve hızlıca üniformamın kolunun altına gizledim. Kâğıdın tenime değen o buz gibi varlığı, bir kor ateş gibi yakıyordu beni.
Batur’a döndüğümde, o şaşkınlığını profesyonel bir soğukkanlılıkla bastırmış, yarayı temizlemeye geri dönmüştü. Ben de hiçbir şey olmamış, o kutudan sadece bir oyuncak çıkmış gibi kanlı gazlı bezlere uzandım. Ellerim titremesin diye bütün irademi parmak uçlarıma topladım Yaman’ın açık yarasını, geçmişimin üzerine toprak atar gibi büyük bir titizlikle temizlemeye başladım.
O sırada Albay’ın gür sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Telefonunu kulağına götürmüş, emirlerini birer kurşun gibi diziyordu. "Doktoru bul!" dedi, sesi koridorda yankılanacak kadar sertti. "Derin üsteğmenin kardeşini ameliyat eden o doktoru hemen bulup bana getirin!"
Albay’ın öfkesi odadaki havayı titretiyordu ama benim zihnim sadece kolumun altındaki o kağıt parçasındaydı. O doktorun artık çoktan otoparkın karanlığında ya da hastanenin dehlizlerinde izini kaybettirdiğini biliyordum. O sadece bir piyondu gerçek oyuncu, Yaman’ın göğsüne bu kanlı mektubu bırakan ve benim "Mor" olduğumu bilen o hayaletti.
Kardeşimi bu hastanedeki kasaplara emanet etmememin ne kadar doğru olduğu, Yaman’ın göğsünden çıkan o metal kutuyla kanıtlanmıştı. Odanın içinde geçen o iki saat, ömrümden on yıl alıp götürmüştü sanki. Batur’la birlikte, her bir dikişi sanki bir sanat eseri işliyormuşuz gibi büyük bir titizlikle attık her ilmekte o sahte doktorun bıraktığı pisliği temizledik.
Ayağa kalktığımda sırtımdaki ağrıyı yeni fark ediyordum. Kanlı eldivenleri hırsla çıkarıp tıbbi atık kutusuna fırlattım. "Bitti komutanım," diyen Batur’un sesinde bile o bitkinlik vardı. Sadece kafa sallamakla yetindim. Kelimeler boğazımda düğüm düğümdü.
Kapının kilidini çevirdiğimde metalik ses odada yankılandı. Özgürlük değil, yeni bir savaşın başlangıcıydı bu. Elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Ekranın ışığı yüzüme vururken, kolumun altına gizlediğim o kağıt parçasının varlığı tenimi yakıyordu. Albay hâlâ dışarıdaki ekiplerle emir yağdırırken, benim yapmam gereken ilk şey bu notun sahibine giden yolu bulmaktı.
Telefonun rehberine ya da mesajlarına girmeden önce bir an duraksadım. Kime güvenebilirdim? Bu hastanenin koridorları bile dinleniyorken, kimi arayacaktım?
Yiğit’in sesi, o karmaşanın ortasında sığındığım tek liman gibiydi. "Mavi..." deyişiyle birlikte, o hastane odasının buz gibi havası bir anlığına dağıldı. Sesindeki o hüzünlü titreşim, en sert kalkanlarımı bile birer birer düşürüyordu. Onu neden bu kadar umursadığımı, neden sesindeki o ufacık kırılmanın benim içimde depremlere yol açtığını sorgulamak istemiyordum. Sadece o sese ihtiyacım vardı.
"Bir şey mi oldu?" diye sordum. Sesim, kendi iradem dışında bir şefkatle yumuşamıştı. Albay’ın dışarıdaki gürültüsü, Batur’un içerideki hareketliliği silinip gitti o an sadece ben ve telefonun ucundaki o yaralı ses kalmıştık.
"Yok, Gökhan’ın mezarına geldim de..." dedi Yiğit, sesi toprağın altından geliyormuş gibi boğuk ve bitkindi. "Ondan."
Gökhan’ın adı geçtiği an, göğsüme bir ağırlık çöktü. Elimi kolumun altındaki o nota, geçmişimin kanlı izine götürdüm. Gökhan’ın mezarı başında duran adamla, Yaman’ın başında neşter tutan bendim. İkimiz de aynı karanlığın farklı kıyılarında boğuluyorduk.
"Anladım," diyebildim sadece. Sesimdeki o güçlük, bütün o askeri disiplinimin ne kadar ince bir ipe bağlı olduğunu gösteriyordu. "Yiğit, Yaman ameliyattan çıktı. Ama burada işler çok karışık." Birkaç saniye sustum. Nefesimi bile tuttum. O an profesyonel bir yardım değil, sadece onun varlığını istiyordum. "Yiğit, gelir misin?"
"Gelirim," dedi tereddüt etmeden. O tek kelime, o anki en büyük güvenliğimdi.
Telefonu kapattığımda ekranın kararan yansımasında kendi yüzüme baktım. Maskem hâlâ yerindeydi ama gözlerimdeki o korku, notun içindeki sırla birleşmişti. Yiğit yoldaydı o gelene kadar o notu açıp geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeye hazır mıydım, bilmiyordum.
İçimdeki o ses durmuyor, Yiğit’in adını her duyduğunda daha da hırçınlaşıyordu. Ondan nefret eden o yanım, "Neden onu aradın?" diye bağırıp duruyordu. Ona sığınmaktan, onun o hüzünlü "Mavi" deyişine bir anlık bile olsa teslim olmaktan nefret ediyordum. Ama şu an o sesi dinleyecek, kendimle savaşacak lüksüm yoktu. Yaman’ın dikişlerinden sızan kan kadar gerçekti bu çaresizlik.
Albay dışarıdan odaya geri döndüğünde, omuzlarında tüm dünyanın yükünü taşıyor gibiydi. O sert, disiplinli komutan gitmiş yerine yüzündeki çizgiler derinleşmiş, bakışları kararmış bir adam gelmişti. Bana öyle bir mahcubiyetle baktı ki, o an ne diyeceğini duymadan ruhum üşüdü.
"Derin, bir sorun var kızım," dediğinde, bir asker gibi kaskatı kesilip karşısına dikildim. "Kızım" demişti. Bu kelime normalde bir sığınak olurdu ama şu an bir veda mektubu gibi yankılanıyordu koridorda.
"Sorun ne komutanım?" dedim. Sesimdeki buz tabakası, içimdeki o nefret dolu sesi bastırmaya çalışıyordu.
"Toprak timini General çağırmış," dedi Albay, her kelimeyi sanki birer kurşunmuş gibi ağır ağır dökerek. "Sen, Yiğit ve Batur da girmek zorundasınız yani. Ben de."
Zaman durdu. Kalbim, Yaman’ın yaşam destek ünitesinin ritminden bile daha hızlı vurmaya başladı. Yiğit hem yanımda olmasına muhtaç olduğum hem de yüzünü görmeye tahammül edemediğim o adamla birlikte bu odadan, kardeşimin başından koparılacaktım.
"Ama... Ama Yaman?" Sadece bu üç kelime döküldü dudaklarımdan. Daha demin ellerimle diktiğim, göğsünden o lanetli kutuyu çıkardığım kardeşimi bu kurtlar sofrasında, bu sahte doktorların arasında nasıl bırakırdım?
Albay’ın bakışlarındaki o çaresizlik, bir komutanın en büyük yenilgisiydi. "General çağırdığı için elimden bir şey gelmiyor," dediğinde, odadaki oksijenin tamamen çekildiğini hissettim.
Yiğit’in koridora girdiği an, içerideki hava bir kat daha ağırlaştı. Üzerindeki o mezarlık sessizliği, yağmura çalmış toprak kokusuyla birleşip doğrudan genzime doldu. Karşımda durup o lanet olası kelimeyi, "Mavi..." diye fısıldadığında, içimdeki nefret dolu ses tekrar pençelerini çıkardı. Ama bu sefer ona cevap verecek mecalim yoktu. Sadece başımı hafifçe salladım.
"Karargahtan çağırmışlar," dedim. Sesimdeki o ruhsuz ton, aslında içimde kopan kıyametin bir yansımasıydı.
Yiğit, şaşkınlıkla ve o her zamanki korumacı tavrıyla Albay’a döndüğünde, sanki aramızdaki o görünmez bağı bir kez daha teyit etmiş gibi olduk. "Komutanım ama Yaman?" sorusu dudaklarından döküldüğünde, Albay artık patlama noktasına gelmişti.
"Ulan..." dedi İbrahim Albay, dişlerinin arasından. "Siz ikiniz tencere kapak gibi aynı şeyleri söylüyorsunuz! General çağırmış diyorum, yapacak bir şey yok!"
Albay’ın bu tepkisi, bir komutanın çaresizliğini öfkeyle maskeleme biçimiydi. Yiğit ile aynı cümleyi kurmuş olmak, içimdeki o nefret yanını daha da hırslandırdı. Biz ne zaman böyle tek bir parça haline gelmiştik? Ne zaman birbirimizin nefesi olmuştuk da aynı anda aynı korkuyu dile getiriyorduk?
"Kurt timini nöbetçi olarak dikecekmiş," diye ekledim, durumu kabullenmiş ama sindirememiş bir ifadeyle.
"Tamam," dedi Yiğit, sesindeki o hüzünlü tonun yerini profesyonel bir sertlik alırken. Hemen telefonuna uzandı. "Alparslan'a söylerim o zaman. Onlar burayı kale gibi tutar."
Yiğit’in o kendinden emin duruşu, Alparslan ve Kurt timinin buraya gelecek olması bir nebze olsun içimi soğutsa da, kolumun altındaki o not hâlâ orada, tenime değen bir yılan gibi duruyordu. General bizi sadece bir görev için çağırmıyordu sanki bizi Yaman'ın başından, belki de o notun asıl anlamından uzaklaştırmak için çekiyor gibiydi.
Odanın ortasında, baygın yatan kardeşimin başında üç asker ve bir komutan... Hepimiz görünmez bir elin kuklası gibi farklı yönlere savrulmak üzereydik.
Karargahın koridorlarında yankılanan bot seslerimiz, adeta yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. Üniformanın o tanıdık, ağır dokusu tenime değdiğinde Kıdemli Üsteğmen Derin geri dönmüştü ama içimdeki abla, Yaman’ın o savunmasız halini bir türlü söküp atamıyordu. Kolumun altındaki o kağıt parçası, artık sadece bir not değil, tenime mühürlenmiş bir suç ortağı gibiydi.
İbrahim Albay’ın koruma askerlerinden biri tam karşımızda çelikten bir duvar gibi bittiğinde, bakışlarımı ona diktim. Selam verişindeki o kaskatı hal, Karargah’ın içindeki havanın dışarıdaki hastane odasından bile daha tekinsiz olduğunu fısıldıyordu.
Ancak zihnimin labirentlerinde sadece o iki kelime dönüp duruyordu. "Eksik dikiş."
Yaman’ın bedenine o neşteri vuran el, aslında benim ruhuma bir kanca takmıştı. General’in bizi neden bu kadar acil çağırdığı, o beyaz gülün kokusu ve bu notun gizemi... Hepsi aynı kördüğümün parçalarıydı. Ve ben, o düğümü çözmek yerine gerekirse parçalamaya hazırdım.
Yiğit yanımda, o her zamanki hırçın ama güven veren sessizliğiyle dururken, askerin gözlerinin içine baktım. "General nerede?" diye sordum, sesimdeki soğukluk koridordaki havayı bir bıçak gibi kesti.
Cevapsız sorular benim için birer zayıflıktı ve ben hayatım boyunca zayıf kalmayı asla kabul etmemiştim. O kapıdan içeri girdiğimizde sadece emirlere değil, o kutuyu Yaman’ın içine kimin yerleştirdiğine dair ipuçlarına da bakacaktım. "Bir şey mi oldu?" diye sordum direkt. Sesimdeki o sorgulayıcı ton, karargahın koridorlarındaki o soğuk disiplini bile geriyordu.
"Komutanım, İbrahim Albay başka bir yere gitmek zorunda kaldı. Görev iptal oldu. İsterseniz Toprak timinin yanına inebilirsiniz. Ayrıca size iletmemi istedi. Akın Komutan iyileşse de şimdilik buraya gelmek istemedi. Yiğit Komutan ile beraber Toprak timine komutanlık etmenizi ve aynı şekilde onları karargahta tutmanızı istedi, bilginiz olsun," dedi asker, karşımda kaskatı bir halde.
Kafa salladım sadece. Akın Komutan’ın başka bir göreve gitmeden önce birkaç gün istirahat etmesi gerektiğini İbrahim Albay zaten kararlaştırmıştı, bunu biliyordum. Ama bu ani "görev iptali" ve bizi apar topar hastaneden çekip buraya hapsetme hamlesine ne gerek vardı? Bu hiç normal değildi. Sanki biri bizi Yaman'ın başından uzaklaştırmak için koca bir karargahı piyona çevirmişti.
Toprak timinin yanına doğru ilerlerken Yiğit de tam arkamdaydı. Onun varlığını, sırtımda hissettiğim o tanıdık ama bir o kadar da nefret ettiğim ağırlıktan anlıyordum. Hangara doğru yol aldık ve ağır metal kapıdan içeri girdiğimizde, timin bot sesleri aynı anda beton zemine çarptı. Herkes selam vermeye başlamıştı.
"Rahat!" dedim, sesim hangarın devasa boşluğunda çelik bir kırbaç gibi şakladı.
Tim karşımızda hazır ol vaziyetinde beklerken, zihnim hâlâ üniformamın kolunun altına gizlediğim o kağıttaydı. "Eksik dikiş." Bu sadece bir not değildi bu, o sahte doktorun ya da arkasındaki o gölgenin bana, "İstediğim zaman en yakınına kadar sızarım," deme şekliydi.
Gözlerim timin üzerinde tek tek gezinirken, Yiğit hemen yanımda durdu. İkimiz de şimdi bu timin başındaydık. Onunla yan yana durmak, omuz omuza komuta etmek... İçimdeki o hırçın ses tekrar bağırmaya başladı. Ondan nefret ediyordum ama şu an bu koca hangarda, sırlarımı bilmese de acımı en iyi o anlıyordu.
"Toprak Timi!" diye seslendim. "Karargahta kalıyoruz. İkinci bir emre kadar kimse sınır dışına çıkmayacak. Her an, her şeye hazırlıklı olun."
Yiğit’in bakışlarını üzerimde hissettim ama ona dönmedim. O kağıdı okumam, o "eksik dikiş"in ne anlama geldiğini çözmem lazımdı. Eğer Yaman’ın içinde hâlâ bir şey varsa ve ben onu orada bırakıp buraya geldiysem kendimi uzun bir süre af edemezdim.
Hangardaki o uğultulu, erkeksi sohbetin sesleri kulaklığımın arkasında boğuk bir gürültüye dönüştü. Masadan kendimi soyutlayıp o metalik dünyaya daldım. Silahımın parçalarını tek tek önüme dizdiğimde, parmaklarımın ucundaki o yağlı, soğuk his beni bir nebze de olsa sakinleştiriyordu.
Ancak zihnim, silahımın mekanizmasından çok daha karmaşık bir kördüğümün içindeydi.
Her bir parçayı özenle silerken, üniformamın kolunun altındaki o küçük kağıt parçasının varlığı, tenime atılmış bir dikiş gibi sızlıyordu. "Eksik dikiş..." diye fısıldadı içimdeki o karanlık ses. Silahın sürgüsünü çekerken çıkan o keskin metal sesi, sanki Yaman’ın göğsündeki o yaradan gelen bir sesti.
Ya gerçekten bir şeyi gözden kaçırdıysak? Ya o kutunun içindeki gül sadece bir oyalama, asıl zehir ise Yaman'ın derinliklerinde bir yerlerdeyse?
Silahın namlusuna ışığa doğru tutup baktığımda, gördüğüm tek şey pürüzsüz bir metal değil, o kanlı beyaz gülün hayaliydi. Yiğit’in masadaki varlığı, onun o hüzünlü ve suçlayıcı "Mavi" deyişi zihnimde yankılanıp duruyordu. Ondan nefret etmek kolaydı asıl zor olan, bu koca karargahta kendimi bu kadar kapana kısılmış hissetmekti. İbrahim Albay neden bizi buraya çekmişti? Neden görev iptal edilmişti?
Parmaklarım silahın parçalarını birleştirirken otomatiğe bağlamıştı ama düşüncelerim darmadağındı. "Eksik dikiş... Eksik dikiş..."
Ne kadar süre o metalik sessizliğin içinde kaldığımı bilmiyordum. Ancak duyularım, bir askerin en keskin silahı olan o içgüdüyle aniden şahlandı. Havada süzülen o tanıdık, ağır ama otoriter koku hangarı doldurdu. İbrahim Albay'ın kokusu. Az önce "başka yere gitti" denilen adamın kokusu, hangarın tozlu havasına karışmıştı.
Başımı hafifçe kaldırdığımda, az önce bir hayalet gibi yok olan Albay’ın, tam karşımda bir kaya gibi dikildiğini gördüm.
Anında ayağa fırladım. Kulaklığımı sertçe boynuma indirdim. Göğsüm, heyecandan değil, o nottaki uyarının ve Albay’ın bu beklenmedik dönüşünün yarattığı o tekinsiz gerilimden dolayı hızla inip kalkıyordu.
"Komutanım?" dedim, sesimdeki o şaşkınlığı asker disipliniyle ezmeye çalışarak.
Albay’ın yüzünde, az önceki o mahcup ifadeden eser yoktu. Bakışları, masanın üzerindeki parçalanmış silahım ve benim kaskatı duruşum arasında gidip geldi. O an anladım ki bu sessiz karargahın içinde, o notun sahibinden daha tehlikeli oyunlar dönüyordu.
Anında ayağa kalkıp kulaklığımı boynuma indirdim. Toprak timi olarak hepimiz hazır olda selam verdik. Selamdan sonra kulaklığımı masadaki silahımın yanına bıraktım. Albay’ın keskin bakışları hepimizin üzerinde gezindi ama yine en uzun benim üzerimde durdu. O bakışlarda bir şey vardı saklanan bir gerçek mi, yoksa yaklaşan bir felaketin uyarısı mıydı bilmiyordum1?
"Sadece kontrol için gelmiştim. Kimse hangardan ayrılmasın," dedi ve son bir kez bana bakıp çıktı.
Masaya geri döndüğümde, timin içindeki o sessiz yaraları görmeye başladım. Kaan... Doğum günü yaklaşıyordu. Gözleri kağıtlarımda, kalemlerimde geziniyordu. Benden o resmi istediğini söyleyemiyordu ama o masum beklentisi havada asılıydı. Diğer yanda Tolga... O neşeli çocuktan eser kalmamıştı. Önündeki yemek buz gibi olmuştu ve o tek bir lokma bile almamıştı. Uzun zamandır bir şey yemediğini, omuzlarının çöküşünden anlıyordum.
Elimi kağıda götürdüm. Kaan için bir şeyler çizmeye niyetlensem de, kalemim sanki benden bağımsız hareket ediyordu. Kağıdın bir köşesine Kaan'ın istediği o taslağı atarken, orta yerine farkında olmadan o beyaz gülün keskin hatlarını çizmeye başladım.
Tolga’nın o sönmüş hali, içimdeki abla tarafını Yaman’ın başındaki nöbetten bile daha sert bir şekilde tetiklemişti. Bazı yaralar dikişle, bazıları ise sadece bir tas sıcak yemekle iyileşirdi. Karargahtan çıkmadan önce motorun selesine attığım o saklama kabı, şu an hayat kurtaran bir mühimmat gibiydi.
Hangarın o ağır havasından sıyrılıp dışarıdaki çardağa doğru ilerledim. Mantının kokusu, karargahın o metalik ve barut kokan havasına karışırken Tolga’yı uzaktan seçtim. Omuzları çökmüş, gözleri uzaklara dalmış bir halde oturuyordu.
Yanına yaklaştığımda, askeri disiplinle irkilip ayağa kalkmaya yeltendi. Bakışları bir anlığına benimle buluştu ama ben, bir üsteğmenden ziyade bir abla, bir dost gibi elimi omzuna koydum. O sert dokunuşumla onu tekrar yerine oturttum. "Selam beklemiyorum Tolga, iştah bekliyorum," dedim, sesimdeki o buz tabakasını biraz olsun incelterek.
Elimdeki kabın kapağını açıp önüne bıraktım. Buharı üzerinde tüten o ev mantısının kokusu bir anda çardağı sardı. Tolga’nın gözleri kaba düştüğünde, o donuk bakışlarında ilk kez bir kıvılcım çaktı. "Kendi ellerimle hazırladım. Eğer bir tekini bile tabakta bırakırsan, bunu sana askeri bir itaatsizlik sayarım," dedim, ciddiyetle karışık bir tınıyla. Ama gözlerim, aslında onun yüzündeki o gölgeyi arıyordu.
Onun yemeğe başlamasını beklerken, zihnimdeki o notun hayaleti hala benimleydi. Yaman'ın göğsünden çıkan o beyaz gül ve Tolga'nın bu açıklanamaz hüznü... Karargahın sessizliği altında bir şeyler kaynıyordu ve ben, timimin tek bir ferdinin bile bu kazanda yanmasına izin vermeyecektim.
Tolga elini titreyerek çatala uzatırken, ona doğru biraz daha eğildim. "Anlatacak mısın?" diye sordum, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona düşürerek. "Yaman'ın ameliyatından beri üzerinde bir ölü toprağı var. Mesele sadece yorgunluk değil, biliyorum. Nedir seni böyle yiyip bitiren?"
"Komutanım," dedi Tolga. Sesindeki o titreme, az önce hangardaki o ruhsuz halinin dışavurumu gibiydi. Hiçbir şey demedim sadece elimdeki mantı kabını, sanki dünyanın en önemli mühimmatıymış gibi önüne koydum.
"Bitecek," dedim. Tek bir kelime ettim. İtiraz kabul etmeyen, tartışmaya kapalı, keskin bir emir verdim.
Tolga, önündeki mantıya sanki bir mucizeymiş ya da bir patlayıcıymış gibi şaşkın şaşkın baktı. Ben ise ona bakmaya devam ediyordum. Gözlerinin içine değil omuzlarına, titreyen ellerine, üzerinden atamadığı o ağır havaya... Yine yüzüne doğrudan bakmıyordum ama varlığım tam karşısında bir duvar gibi dikiliyordu.
"Komutanım, zahmet etmeseydiniz," dedi mahcup bir şekilde. Sesi içine kaçmıştı.
"Silah arkadaşıma mantı yapmak için izin mi alacaktım?" dedim, sesimdeki o buz gibi tonun arkasına gizlenmiş gizli bir sahiplenmeyle. Yüzünde, dudaklarının kenarında çok kısa, buruk bir gülümseme oluştu. Ama o karanlık bulutlar hala oradaydı.
"Ben yemek..." diye söze başlayacak oldu iştahının olmadığını, yiyemeyeceğini söyleyecekti, biliyordum. O cümleyi tamamlamasına izin vermeden, onu susturmak için sert, delici bir bakış attım.
"Bana yalan söylemeyi aklının ucundan bile geçirme," dedim.
İçimdeki o nefret dolu yanım hala bir yerlerde Yiğit’e, kadere, o kutunun içinden çıkan nota sövüp duruyordu ama şu an önceliğim Tolga’ydı. Onun bu halde olması, timin bir parçasının eksilmesi demekti.
Elimdeki mantıyı en sonunda uzanıp kendi önüne çekti. "Bitecek," diye bir kez daha tekrarladım, altını çizer gibi. İtiraz edecek gibi oldu, dudakları kıpırdadı ama gözlerimde gördüğü o sarsılmaz kararlılık karşısında geri adım attı. Çatalını yavaşça kaba daldırdı ve önündeki mantıyı yemeye başladı.
Ben ise o yerken yanındaki boşluğa, uzaklara daldım. Zihnimde hala o not, o "eksik dikiş" uyarısı bir saatli bomba gibi tik tak ediyordu. Yaman hastanede, Tolga burada, Yiğit ise hemen arkamızda bir yerlerdeydi... Ve ben, tüm bu parçaları bir arada tutmaya çalışırken kendi içimdeki uçuruma düşmemeye çalışıyordum.
İlk kaşığı ağır ağır ağzına götürdü sanki tadından çok sıcaklığına sığınıyor gibiydi. Bakışları buğulu kaseden yukarı kaydı ve doğrudan gözlerime kenetlendi. "Teşekkür ederim," dedi sesi, yorgun bir yankıdan farksızdı. Sadece hafifçe başımı sallamakla yetindim, sessizliğin koruyucu zırhına bürünmüştüm.
"Anneminki gibi olmuş," dediği anda, bakışlarımdaki o mesafeli duvar çatladı. Gözlerimi kaçıramadım. Bakışlarını tabağına sabitleyip devam etti. "Anneler Günü bugün. "Cevap vermedim. Sessizliğim, anlatacaklarına açtığım geniş bir yol gibiydi. O yolun sonundaki uçuruma doğru yürümeye başladı. "Annem aramamı bekliyordur şimdi. Söz vermiştim, bu kez yanında olacaktım. Gidecektim de. Tam kapıdan çıkacakken o görev emri geldi. Üzerine bir de son birkaç günün o bitmek bilmeyen yükü binince karşındaki Tolga ancak bu kadar olabiliyor komutanım. Eksik, kırık, dökük..."
"Ne olduğu hakkında bir fikrim yok," dedim, sesimdeki katılığı korumaya çalışarak. Oysa gerçeği, kalbine saplanan o zehirli oku biliyordum. Sevdiği kadının bir başkasına mühürlenişini.
"Vermiyorlar komutanım," dedi sesi titreyerek. "Askere kız vermeyiz, diyorlar. Sanki biz bu üniformanın içinde etten kemikten değilmişiz gibi. Başka biriyle evleniyor. Daha doğrusu, başka birinin hayatına mahkum ediyorlar onu."
Elleri titreyerek cebine gitti. Bir süre o daracık boşlukta bir şeyler aradı, sanki tüm hayatını o cepte saklıyormuş gibi telaşlıydı. Sonunda kadife bir kutu çıkardı. Kutunun kapağını yavaşça, sanki içinden bir feryat yükselecekmiş gibi sakınarak açtı ve tam önüme bıraktı. Lambanın cılız ışığı altında iki altın halka soğuk soğuk parlıyordu kavuşamamış iki hayatın nişanesi gibiydi. Hemen ardından, cebinden buruşmuş bir karton parçası çıkardı. Masanın üzerine, yüzüklerin yanına bırakılan o davetiye, aslında bir aşkın idam fermanıydı.
"Komutanım," dedi Tolga, sesi bir kağıt kesiği kadar ince ve sızılıydı. "Sevdiğim kadın kendi elleriyle getirdi bana bu ölümü. Kendi elleriyle verdi düğün davetiyesini." Bakışları, masanın üzerinde duran o beyaz kağıda çakılı kalmıştı sanki bir davetiyeye değil de, üzerine toprak atılan bir mezara bakıyordu.
İçinde bulunduğu durumun ağırlığı odadaki havayı kurutuyordu. Tolga’yı çok az tanımama rağmen, o gözlerdeki yangını görebilmek için kahin olmaya gerek yoktu. Adamın ruhu, o kadının etrafında örülüydü. Önündeki mantıdan aldığı her kaşık, boğazına dizilen birer taş gibiydi. Yüzündeki o zifiri karanlık ifadeyi daha önce hiçbir askerde görmemiştim her çiğnemede sanki sevdiği kadının ondan bir adım daha uzaklaştığını hissediyor, bu gerçekle dişlerini sıkarak yüzleşiyordu. Onun bu sessiz çığlığını hissetmek, kendi göğüs kafesimin daraldığını, kalbimin bir pençe tarafından sıkıştırıldığını hissettiriyordu bana.
"Komutanım," dedi aniden, bakışlarını o lanetli kağıttan çekip doğrudan gözlerimin içine dikerek. Artık saklanmıyordu. Haftalardır yüzünde taşıdığı o çelikten asker maskesi düşmüş, altındaki yaralı çocuk açığa çıkmıştı. "Benden ne isterseniz yaparım. Ölüme gidin derseniz, gözümü kırpmam. Ama bu..." Duraksadı, boğazı düğümlendi. "Bu çok başka bir şey. Onu kaybetmek... Daha o tören gerçekleşmeden, ben burada, bu masanın başında biterken... Bu beni unufak ediyor komutanım."
"Davetiyeyi vermek zorunda bıraktılar," dedi Tolga, sesi bir harabe gibi çökerken. "Vermeyecekti normalde. Babasının gölgesi üzerine bir kabus gibi çökünce mecbur kaldı. O anı unutamıyorum komutanım... Elleri, rüzgarda kalmış incecik bir yaprak gibi titriyordu. Gözyaşları yanaklarından akarken sesi çatallaşıyor, her kelime boğazına cam kırıkları gibi batıyordu." Acı bir tebessüm geçti yüzünden. "Sanki o gün benden nefret ettiğini, bir başkasına aşık olduğunu haykıran o değilmiş gibi..."
Cümlesini bitirdiğinde oda, kurşun gibi ağır bir sessizliğe gömüldü. Söyledikleri, etrafımızda aşılmaz bir duvar örmüştü sanki. Oturduğum yerde kasıldığımı hissettim. Zihnimde tek bir soru yankılanıyordu. Ne yapabilirim?
Eğer bu dünya, birbirini sevenleri kendi rızalarıyla kavuşturmayacak kadar zalimse ben de o kaderi zorla değiştirmeyi, o insanları gerekirse fırtınaların ortasında birleştirmeyi kendime borç bilecektim. İnsan, ruhunun yarısını kaybettiğinde ya da ondan bir uçurum kadar uzağa itildiğinde neler hisseder, bunu benden daha iyi kim anlayabilirdi? Benim kalbimdeki yara, onun gözlerindeki bu yangını sönmeden tanımama yetiyordu.
Masadaki davetiyeye uzandım. Parmaklarım o soğuk kağıdın üzerinde gezerken kızın ismini zihnime kazıdım. Tolga ile bir süre daha konuştuk havadan, sudan ama aslında en çok da o derin boşluktan. Sözcüklerimiz tükenip de sessizlik bir sis gibi çöktüğünde, içimdeki o vahşi karar çoktan netleşmişti. Birlikte içeri girdiğimizde, Tolga’nın yüzündeki o simsiyah kasvet bir nebze olsun dağılmış, yerini yorgun bir kabullenişe bırakmıştı. Ancak bakışlarındaki o derin hüzün, silinmeye niyetli olmayan bir mühür gibi orada asılı durmaya devam ediyordu.
Tam o anda, kapının eşiğinde beliren bir askerin sert tekmili sessizliği bir bıçak gibi böldü. İbrahim Komutan ve Generalin bizi aşağıda, harekat merkezinde beklediği emri odaya düştü. Yerimizden kalktık aramızdaki o ağır duygusal bağın üzerine askeri disiplinin soğuk zırhını geçirdik. Koridor boyunca sessiz, tek sıra halinde ilerlerken botlarımızın mermer zeminde çıkardığı o ritmik, sert yankılar, yaklaşan bir fırtınanın habercisi olan bir marş gibi kulaklarımızda çınlıyordu.
Aşağı indiğimizde hava değişmişti; oda barut ve metal kokuyordu. İbrahim Komutan ve General, çelikten birer heykel gibi karşımızda dikiliyorlardı. Verilen kısa ve keskin komutlarla saniyeler içinde ip gibi sıraya dizildik. Topuklarımızın birbirine vuruş sesi odada yankılandı ve yerini mutlak bir sessizliğe bıraktı. Göğüs kafesimizi sıkıştıran o gergin hava, ciğerlerimize çektiğimiz her nefesi bir yük haline getiriyordu.
General, ellerini arkasında birleştirmiş, her birimizin gözlerinin içine en derinlerimize bakmak istercesine bakarak yürümeye başladı. Tam ortamızda durduğunda bakışları bir noktaya kilitlendi.
"Bugün günlerden ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu.
Sesi sadece bir soru değil, odanın her köşesine çarpan, duvarları titreten bir gök gürültüsüydü. Her kelimesinde yılların verdiği o sarsılmaz ağırlık, her hecesinde ise insanın iliklerine kadar işleyen bir kararlılık vardı. Gözleri üzerimizde gezerken, bu sorunun sadece bir takvim yaprağıyla ilgili olmadığını hepimiz hissetmiştik.
"Bugün günlerden hasret giderme günü," dedi General. Sesi az önceki gök gürültüsü halinden sıyrılmış, daha tok ve babaç bir tona bürünmüştü. "Bugün günlerden kavuşma günü. Sevgi günü... Aile günü. Bugün günlerden saygı, mutluluk ve teşekkür günü. Bugün günlerden gurur günü."
Son kelimesini de odaya bir emanet gibi bıraktı ve sustu. Kurduğu her cümle, odanın soğuk duvarlarına çarpıp yankılanıyor; her birimizin zihninde farklı bir hatırayı uyandırıyordu.
Hepimiz nefesimizi tutmuş, bu duygusal fırtınanın nereye varacağını bekliyorduk. O sessizlik anında odadaki hava öyle ağırlaşmıştı ki, sanki zaman durmuş, dünya sadece bu odanın içindeki askerlerden ibaret kalmıştı. Komutan, gözlerinde uzak bir anının parıltısıyla bir an duraksadı ve o kısa ama sarsıcı emri verdi. "Benimle yeterince konuşuyorsunuz zaten. Gidin, ailenizle konuşun. Bugünlük beni boş verin."
Söyledikleri kulaklarımda uğuldamaya başladı. "Aile..." Bu kelime, benim için sadece beş harften ibaret, içi boş ve buz gibi bir kavramdı. Diğerleri belki de zihinlerinde annelerinin sesini, babalarının güven veren gölgesini canlandırıyordu bense sadece ayazda kalmış kaldırımları ve kimsesizliğin o keskin kokusunu hatırlıyordum. Aile kelimesi, bana yıldızlar kadar uzak, ulaşılmaz bir masaldı. Bir sokak çocuğu için "aile", hiç sahip olamadığı bir lükstü ve Generalin bu iyi niyetli emri, benim göğüs kafesimde tanımı olmayan sessiz bir sancıya dönüşmüştü.
"GERİYE DÖN!"
Generalin komutu bir kırbaç gibi havayı yardı. Sesindeki sarsılmaz güç, ruhumuzdaki profesyonel askeri refleksleri uyandırmıştı; hepimiz aynı saniyede, tek bir vücut gibi topuklarımızın üzerinde döndük.
Ve tam o anda, o taş koridor bir anda hayatın renklerine boyandı. Herkesin karşısında, sanki bir mucizenin izdüşümü gibi ailesi duruyordu. Ak saçlı anneler, gururdan omuzları dikleşmiş babalar, heyecanla yerinde duramayan kardeşler. Arkadaşlarımdan yükselen o şaşkınlık ve mutluluk nidası odayı doldurdu. İnsanların gözlerinde yanan o saf, katıksız parıltı her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Ama benim önüm... Benim önüm, sadece soğuk mermerlerin ve ruhsuz betonun uzandığı uçsuz bucaksız bir boşluktu. Bakışlarımın çarpacağı, ellerimin uzanacağı bir gölge bile yoktu.
"ÜÇ ADIM İLERİ! VE ATIŞ SERBEST!"
Generalin bu son emriyle disiplin zincirleri tamamen koptu. Herkes, sanki bir savaşı kazanmışçasına kendine ait olan o sıcaklığa, ailesine doğru koşmaya başladı. Hıçkırıklar, sevinç dolu çığlıklar ve birbirine kavuşan kolların çıkardığı sesler, dünyanın en güzel ama benim için en acı senfonisi gibi etrafa yayıldı. Oda bir anda insan teninin, hasretin ve kavuşmanın kokusuyla doldu.
Gözlerim kalabalığın içinde istemsizce gezindi. Benim gibi sokak çocuğu olan Yiğit için bile gelen birileri vardı onun bile sığınacağı bir liman açılmıştı bu fırtınalı dünyada. Ben ise o mahşeri kalabalığın tam ortasında, görünmez bir camın arkasından hayatı izleyen o küçük sokak çocuğuydum yine. Etrafım bayram yeriydi, içim ise terk edilmiş bir sokağın ayazı.
O neşe tufanının içinde daha fazla kalamadım. Kahkahalar ve birbirine çarpan tenlerin sesi, benim sessizliğimi döven birer çekiç gibiydi. Kalbimde devasa bir kara delik gibi büyüyen o boşluk hissi, beni oradan, o yabancı mutluluktan uzağa itiyordu. Adımlarımı hangara doğru yönlendirdim orası en az ruhum kadar soğuk ve ıssızdı. Cam kenarındaki o her zamanki yerime çöktüm. Başımı soğuk cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Birbirine sarılan, kopmamacasına kenetlenen o aileleri görmek yüreğimin en derin yerine, paslı bir dikenin yavaş yavaş saplanması gibiydi.
Bazen, sadece bazen kendime sormaktan alıkoyamıyorum. Allah bana bir aile verseydi, bir ismimin arkasında duracak bir soyadım, akşam eve döndüğümde ışığı yakan birileri olsaydı bugün nasıl bir insan olurdum? Bu soru, zihnimin karanlık koridorlarında dizginlenemez bir fırtına gibi esiyor, dokunduğu her anıyı yerle bir ediyordu.
Dünyayla arama duvar örmek istercesine kulaklığımı taktım ve rastgele bir şarkıyı sığınağım bildim. Müzik, çocukluğumdan beri kaçtığım her yangında benim için serin bir kuyuydu ama bu kez o kuyu kurumuştu. Notalar ruhuma değmiyor, şarkının sözleri bir kulağımdan girip diğerinden hiçbir iz bırakmadan çıkıp gidiyordu. Gözlerimi dışarıdaki o bayram yerinden çekemedim.
Timdeki her bir arkadaşım, hayatlarının en güneşli dakikalarını yaşarken, ben o güneşin altında donuyordum. Bu yalnızlık, sanki işlemediğim bir suçun bana kesilmiş müebbet cezası gibiydi. Göğsümün sol tarafında, tam kalbimin üzerinde fiziksel bir ağrı vardı sanki biri göğüs kafesimi elleriyle daraltıyor, nefesimi çalmaya çalışıyordu.
Hayatımda eksik olanları, o hiç var olmamış boşlukları düşünmek gece yarısı zifiri karanlık bir gökyüzüne bakmak gibiydi. Sonu yoktu, sınırı yoktu... Sadece baktıkça içine çeken, baktıkça insanı yutan dipsiz bir boşluk. Yıldızsız, aysız ve rehbersiz bir karanlığın tam ortasında bırakılmıştım.
Bu kimsesizlik, sanki henüz doğmadan üzerime mühürlenmiş, hayatın bana kestiği en ağır cezaydı. Bazen kelimeler, insanın içindeki o yangını tarif etmeye çalışırken sadece küle dönüşüyor yetmiyordu. Göğsümün tam ortasında, dünyanın tüm denizlerini doldursalar yine de taşmayacak, asla kapanmayacak bir çukur taşıyordum. Kalbim, sanki her nefes alışımda biraz daha kurşunlaşıyor; aldığı her darbeyle kaburgalarıma baskı yaparak canımı yakıyordu.
Dışarıda birbirine sarılan o insanlar, sanki başka bir evrenin parçasıydı. Ben ise o evrene ait olmayan, unutulmuş bir gölgeydim. Kalbimdeki ağrı, sadece bir duygu değildi artık somut, keskin ve her atışında "yalnızsın" diye fısıldayan bir cellattı.
Ailesi toprağın altına saklanmış ya da bu dünyada hiç iz bırakmamış olan her ruh, böyle günlerin şafağında içinden bir şeylerin kopup gittiğini, bir bağın koptuğunu hissederdi. Anneler Günü, Babalar Günü... Bu özel isimler, bizim gibi kimsesizler için yalnızlık denilen o dipsiz, karanlık kuyunun ağzının sonuna kadar açıldığı zamanlardı. İnsan, dünyanın geri kalanı bir el tarafından sıkıca tutulurken, boşlukta kalan elini koyacak bir cep, sığınacak bir gölge arıyordu.
Bazen ateşler içinde sayıklarken alnına değecek serin bir el, bazen telafisi zor bir hata yaptığında "geçecek" diyen o sarsılmaz ses, bazen de kalbi ilk kez bir başkası için çarptığında anlatacak bir sırdaş... İnsan, ruhunu yaslayacağı bir omuz arıyordu. Benim için anne kokusu, sabah rüzgarı gibi tanımsız baba sıcaklığı ise hiç gidilmemiş bir şehrin haritası gibiydi. Sıcacık bir yuva ve birinin karşılıksız şefkatiyle sarmalanmak, benim gerçeğime hiç uğramayan, sadece masalların sayfalarında kalmış birer hayaldi.
Gecenin en koyu anında, içimden yükselen "yanımda biri olsun" feryadı, boş hangarın duvarlarına çarpıp cılız bir yankıya dönüşüyor kimseye ulaşamadan karanlığın içinde eriyip gidiyordu. İsteklerim bile sahipsizdi.
BÖLÜM SONU
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |