
İnsanlarla dolu bir odada, anlatacak çok şeyin varken sadece gülümsediğin o an kalabalığın gürültüsü aslında senin sessizliğinin çığlığıdır.
25 Kasım 2009
Ortam, yas tutan bir evden ziyade, bir müzenin soğuk teşhir salonunu andırıyordu. Şehrin en lüks semtlerinden birinde, yüksek duvarların ardına gizlenmiş o devasa malikâne Gökhan’ın kanının bulaştığı sokaklara inat, mide bulandırıcı bir temizlik içindeydi.
Bahçedeki devasa çam ağaçları, üzerine çöken gri sisle birlikte birer gardiyan gibi dikiliyordu. Yerler, en pahalı mermerlerle döşenmişti ama Derin’in çıplak ayakları o mermerlere değdikçe sanki buzun üzerinde yürüyor gibi sızlıyordu. İçeride, kristal avizelerden süzülen yapay ışıklar duvardaki antika tabloların ve kadının üzerindeki o ağır, simsiyah kürkün üzerinde parlıyordu.
Gökhan'ın Annesi... O devasa, kadife kaplı koltukta, elinde kristal bir kadeh tutarak oturuyordu. Parmağındaki elmas yüzük, Gökhan’ın ölüm haberini veren Derin'in yüzüne bakarken bile parıl parıl parlamıştı. Etrafta pahalı mumların kokusu vardı ama Derin için o koku, çürümeye yüz tutmuş bir vicdanın kokusundan farksızdı.
"Onu orada öylece bırakacak mısınız?" diye bağırdığında, sesi o yüksek tavanlı salonda yankılanıp geri dönmüştü. Küçük kızın üzerindeki yırtık pırtık, çamurlu giysiler bu lüksün ortasında bir leke gibi duruyordu. Sabahtan beri ne kadar da dil döküştü aslında.
Kadın, ipekli siyah elbisesinin eteklerini düzeltti. Tek bir saç teli bile dağılmamıştı. Masanın üzerindeki gümüş tepside duran porselen fincanına uzanırken, sanki bir böceğe bakıyormuş gibi tiksintiyle süzdü Derin’i. Onun için zenginlik, sadece bankadaki rakamlar değil rahatsız edici her duygudan evlat acısından bile yalıtılmış bir hayattı.
"Çoktan ölmeliydi," dediğinde, sesi o ihtişamlı salonun soğuk mermerlerinde sekti. Derin sinirden gözleri kızarıştı.
Duvardaki saat, pırlantalarla süslü sarkaçıyla "tik-tak" ederek akmaya devam ediyordu. Gökhan’ın kalbi durmuştu ama bu evdeki lüks saatler, bu kadının kusursuz hayatı için zamanı hala en pahalı ritmiyle tutmaya devam ediyordu.
"Ya senin insanlığın nerede!" Derin’in sesi, o yüksek tavanlı salonun her bir köşesine çarparak büyüdü. Boğazı parçalanırcasına haykırırken, gözü masanın üzerindeki o antika, belki de bir servet değerindeki porselen vazoya takıldı. Hiç düşünmedi. İçindeki o devasa boşluğu ve haksızlığı susturmak ister gibi, vazoyu küçük elleriyle kavrayıp var gücüyle mermer zemine fırlattı.
Tuzla buz oldu.
Derin ilk kez yüzü gülüyor, ilk kez bu kadar haykırıyordu.
Canının canı gitmişti.
O paha biçilemez vazo, tıpkı Gökhan’ın kalbi gibi saniyeler içinde binlerce keskin parçaya ayrıldı. Cam kırıkları, kadının ipekli ayakkabılarının dibine kadar saçıldı. O lüks evde ilk kez "mükemmel" olan bir şey parçalanmıştı. "Ya sizin insanlığınız nerede! Kalbiniz nerede sizin!" diye bağırdı, ciğerleri yanarken. "Kimse kalmadı mı bu koca dünyada tek bir insan!"
Kadın, bu beklenmedik vahşi tepki karşısında sarsıldı. O asil duruşu ilk kez bozulmuş, yüzündeki o kibirli ifade yerini bir korkuya bırakmıştı. Şokun etkisiyle geri çekilirken sanki üzerine sıçrayan cam kırıklarından değil de Derin’in sesindeki o saf adaletten kaçıyordu. "Ne yapıyorsun sen!" diye cırladı kadın, sesi ilk kez titreyerek.
"Bu aptal dünyada tek bir insan evladı kalmadı mı ya?" Derin’in elleri titriyor, saçları darmadağın olmuş bir halde kadının üzerine yürüyordu. "Her şeye yer olan bu koca dünyada... Paraya, kürke, bu koca eve, şu saçma sapan vazoya yer olan bu dünyada, Gökhan’a bir mezar yeri yok mu? Kendi oğluna bir toprak parçasını çok görecek kadar mı bitti her şeyiniz?"
Mavi, o gün o mermerlerin üzerinde yalınayak dururken, sadece bir vazoyu değil, o kadının inşa ettiği o yalan dünyayı da paramparça etmişti. Ama ne vazo geri geliyordu, ne de Gökhan.
Sadece Mavi'nin kalbi, o cam kırıklarıyla beraber bir daha birleşmemek üzere dağılmıştı.
Derin, elleri kan içinde kalana kadar kırmak, dökmek ve bu sessiz ihtişamı yerle bir etmek istiyordu. Koluyla etrafı işaret ederek, o altın varaklı duvarlara, devasa tablolara haykırdı. "Şu koca evde bir çocuğa bakacak yerin mi yoktu da mezara girmesine sebep oldun!"
Kadın, hâlâ o fildişi kulesinden aşağı bakmaya çalışıyordu. Soğuk, duygusuz ve bir o kadar zehirli sesiyle kendini savundu. "Onun kaderi oydu!"
"Onun kaderi senin yüzünden öyle oldu!" diye gürledi Derin. Bir vazoyu daha kavradığı gibi duvara çarptı. Paha biçilemez porselen, kadının az önce "kader" dediği o yalanın tam üzerine patladı.
Derin artık sadece ağlayan bir kız çocuğu değildi. O an, içinde yıllar sonra tüm Türkiye’nin tanıyacağı o stratejik zekanın ve korkusuz askerin ilk tohumları atıldı. Güzellikle, gözyaşıyla merhamet gelmeyeceğini anlamıştı. Artık masada sadece tehdit vardı. Bir adım daha attı, gözlerini kadının o korkuyla büyüyen göz bebeklerine dikti. "Yemin ederim," dedi, sesi artık titremeyen, ölümcül bir sakinliğe bürünen o tondaydı. "Giderim kocana oğlunun aslında kaçırılmadığını, senin onu bir çöp gibi sokağa attığını söylerim!"
Malikânenin o yüksek tavanlı salonuna bir anda mezar sessizliği çöktü. Kadının yüzündeki o kibirli maske, çatlayarak yere düştü. Zengin bir koca, prestijli bir soyadı ve yalanlarla örülmüş bir itibar... Hepsi, bu küçük kızın dudaklarının arasından çıkacak iki cümleye bakıyordu.
Derin, o gün o kadının boğazına manevi bir ilmek geçirmişti. Gökhan’a bir mezar yeri bile vermeyen bu kadını, kendi lüksünün içinde diri diri gömmeye yemin etmişti. "Sana yemin ederim," dedi Derin, sesi artık ağlamaktan hırıltılı ama bir o kadar da çelik gibi sert çıkıyordu. "Onun isimli bir mezar taşı olmazsa, gider her şeyi bütün kanıtlarıyla kocana veririm." kadının üzerine doğru bir adım attı. "Ona ait bir mezar olamazsa dünyanı yakarım."
O an, Derin’in içindeki o oyun oynamak isteyen, şefkat bekleyen küçük kız son nefesini verdi. On yaşında bir kez daha büyümüştü ama bu büyüme, bir fidanın boy atması değil, bir ağacın yıldırım çarpmasıyla kömürleşmesi gibiydi. İçindeki çocuğu, Gökhan’ın yanına, o hayali mezara kendi elleriyle gömmüştü.
Kadın, pırlanta küpelerinin altındaki solgun yüzüyle geriye sendeledi. İnşa ettiği o yalan imparatorluğunun, bu küçük kızın öfkesiyle sarsıldığını görüyordu. Prestijini, kürkünü ve o sahte huzurunu kaybetmekten, öz oğlunun cesedinden daha çok korkuyordu. "Tamam!" dedi en sonunda, sesi tiz ve korkak bir tınıyla. "Tamam, en iyi mezarı yaptıracağım, tamam! Yeter ki sus!"
Derin, kadının bu teslimiyetine bakarken yüzünde mide bulantısı dolu bir ifade belirdi. Zafer kazanmış gibi hissetmiyordu sadece bu dünyanın ne kadar kokuşmuş olduğunu bir kez daha tescillemişti. "Oğlun olduğu için değil, sadece benim dediklerimden korktuğun için yapacak kadar şerefsizsin!" dedi Derin, yerdeki cam kırıklarının üzerinden geçip kadına doğru bir adım atarken. "Şu zenginlikte bile fakirsin sen. Öyle bir fakirlik ki bu, içine ne bir evlat sevgisi sığıyor ne de bir parça vicdan.
2024
Yalnızlık bazen bir tercih değil, etrafın ne kadar kalabalık olursa olsun sesinin kimseye ulaşmadığını fark ettiğin o buz gibi uyanış anıdır. En sevdiğin insanların arasındayken bile, zihnindeki o derin boşluğun içinde yankılanan kendi sesinden başka bir şey duymazsın. Gülersin, eşlik edersin, oradaymış gibi yaparsın ama aslında ruhun çoktan o odadan çıkmış, kimsenin uğramadığı karanlık bir sokak lambasının altında tek başına oturmuştur.
Asıl can yakan şey, anlatacak bir hikayen kalmaması değil anlatacak binlerce cümlen varken, onları emanet edebileceğin tek bir omuz bulamamaktır. Telefonundaki yüzlerce isme bakarken parmağının hiçbirine gidemeyişi, içindeki fırtınayı "iyiyim" kelimesinin arkasına saklamak zorunda kalışın... Bir süre sonra bu sessizlik o kadar ağırlaşır ki, sadece yutkunmak bile boğazında bir cam kırığı keskinliği bırakır.
En nihayetinde yalnızlık, birinin yokluğu değil birinin varlığına duyduğun o çaresiz ama cevapsız açlıktır. Akşam eve döndüğünde seni karşılayan o sağır edici sessizlik, sadece bir oda dolusu eşyadan ibaret değildir o sessizlik, senin dünyadaki görünmezliğinin tescilidir. Kendi yankınla baş başa kaldığında anlarsın ki en büyük kimsesizlik, insanın kendi içinde kaybolup da onu aramaya gelen tek bir el bile bulamamasıdır.
Sessizce cam kenarına oturmuş, dışarıdaki hayatı bir yabancı gibi izlemeye devam ediyordum. Avuçlarımın içindeki boşluk hissi büyürken, izlemekten başka bir çarem olmadığını bilmenin o ağır yükü omuzlarıma binmişti. Dışarıda, nizamiyenin önünde birbirine sarılan, kokusunu içine çeken askerleri ve annelerini gördüğümde, kalbimden sökülüp gelen o cümle döküldü dudaklarımdan. "Acım beni, ahım sizi yaksın anne..."
Kendi sesim bile bana yabancıydı. Yutkunamıyordum. sanki boğazımda cam kırıkları vardı ve her nefes alışımda canımı biraz daha yakıyorlardı.
"Yalnız kalmışsın." General’in sesi, hangarın soğuk ve yüksek tavanında yankılanarak boşluğu doldurdu. Başımı kaldırdığım anda, o kökleşmiş askeri refleksle anında dik durup ayağa fırladım. Vücudum bir yay gibi gerilmişti. General, bakışlarını üzerimden çekmeden ağır adımlarla kenara geçip oturdu. Kısa ve keskin bir emir verdi. "Otur."
Dediğini yaptım, eski yerime iliştim ama sırtım hâlâ bir tüfek kadar gergindi. General, tepeden tırnağa beni süzerken sanki üniformamın altındaki o kimsesiz çocuğu görmeye çalışıyordu. "O kadar konuştukları Mavi sen miymişsin?" dedi, sesi odayı dolduran uğultuyu bastırarak. "Kaç yaşındasın sen?"
"24 komutanım."
Şaşkınlığı, yüzündeki sert hatların arasından bir anlığına sızdı. Gözlerini rütbelerime dikti. "Nasıl Kıdemli Üsteğmensin?"
"İki kere erken terfi aldım. Okula da erken yazıldım."
"Nasıl? Hangi görevlerde?"
General’in soruları birer kurşun gibi ardı ardına gelirken, gözlerimi onunkilere mühürledim. Kaçmak yoktu, o zorunlu göz temasını kurdum. "Biri üç sene önce..." dedim, sesimdeki o soğuk profesyonelliği geri çağırarak. "Mühimmat bittiği, etrafımıza bombalar döşendiği ve sivillerin olduğu bir binada takılı kalmıştık. Tim komutanı olduğum zaman diliminde şehit vermeden destek kuvvet gelene kadar yaralıları korumuş, hatta onlar gelene kadar bombaların çoğunu imha etmiştim."
General hafifçe öne eğildi, ortamdaki hava sanki biraz daha ağırlaştı. "Timin neredeydi?"
"Diğer köyde kalmışlardı."
Gözlerini kısmış, bu yaşta bu kadar yükü nasıl taşıdığımı tartıyordu. "İkinci terfiyi nasıl aldın?"
"Kırmızı bülten ile aranan ve İstanbul'un göbeğinde canlı bombalar yerleştiren birini imha ettim."
"Sen o askersin..." dedi hatırlamış gibi.
Hangarın geniş, metal tavanı her kelimemizi soğuk bir yankıyla üzerimize geri fırlatıyordu. İçerisi mazot, paslanmış demir ve dışarıdan sızan o yabancı mutluluğun buruk kokusuyla doluydu. General, hemen yanımda, heybetli bir gölge gibi oturuyordu. Üniformasındaki madalyaların hafif metali, camdan sızan cılız ışıkta belli belirsiz parlıyordu her biri binlerce yaşanmışlığın nişanesi gibi sessiz ve vakur duruyordu.
Dışarıdaki neşe, odayı ikiye bölen kalın camın arkasında sessiz bir sinema filmi gibi akıyordu. Bir askerin annesine sarılışını izledim kadının başındaki yemeni hafifçe kaymış, oğlunun üniformasını gözyaşlarıyla ıslatıyordu. Onların dünyasında güneş açmışken, bu tarafta, General ile benim aramda buzdan bir sessizlik hüküm sürüyordu. Camın soğuğu şakağıma işliyor, dışarıdaki o sıcak kavuşmaların aksine ruhumu donduruyordu.
General, söylediklerimi dinlerken bakışlarını bir an bile ayırmadı. Gözleri, sadece bir askeri değil, o asker üniformasının içine gizlenmiş yaralı bir hayatı okumaya çalışıyor gibiydi. Odanın köşesindeki eski bir jeneratörün ritmik uğultusu, kalbimin düzensiz atışlarına eşlik ediyordu. Masanın üzerindeki toz taneleri, havada asılı kalan o ağır itirafların etrafında dans ediyordu.
Mavi, yani ben 24 yaşında, iki erken terfi almış, onlarca bombayı çıplak elle imha etmiş o "kahraman", şimdi o devasa hangar boşluğunda sadece küçük, sahipsiz bir çocuk gibi kalmıştım. Generalin varlığı, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyor, sanki tavan üzerimize biraz daha çöküyordu. Terfileri anlatırken sesimdeki o profesyonel tını, camın diğer tarafındaki "anne" çığlığıyla çarpışıp paramparça oluyordu. Burada, bu soğuk mermerlerin üzerinde, rütbelerim bile beni üşümekten kurtarmaya yetmiyordu.
"Adını çok duydum," dedi, sesinde az önce şaşkınlığın yerini alan açık bir gurur vardı. "Talip ben."
General, elini bana doğru uzattığında bir an duraksadım. O el, sadece bir rütbenin değil, bir babacanlığın da uzanışı gibiydi bu yüzden bakışlarım kısa bir an o elde asılı kaldı. Çok bekletmeden, askeri nezaketle ama sıkıca kavradım elini. "Mavi Derin Yıldırım," dedim. İsmim, o boş hangarın içinde ilk kez bu kadar ağır, bu kadar rütbeli tınlamıştı. General hafifçe başını salladı, ismimi zihnine kazıyor gibiydi.
"Deli diyorlar ama senin için?" dedi, gözlerinde muzip bir pırıltıyla.
Hafifçe dikleştim, dudaklarımın kenarında belli belirsiz, meydan okuyan bir kıvrılma belirdi. "Her Türk biraz delidir komutanım. Atalarımız karadan gemi yürütmüş, bizimkisi onların yanında sadece biraz fazlalık."
Bu cevabım üzerine tok bir kahkaha attı, başını sallayarak onayladı beni. Ardından bakışlarını tekrar dışarıdaki o kalabalığa, kavuşma sahnesine çevirdi. Sesi biraz daha yumuşamış, insani bir tona bürünmüştü. "Ailen seninle gurur duyuyor olmalı. Gelemediler mi?"
İçimde bir yerlerde bir tel koptu ama yüzümde tek bir kas bile oynamadı. Bakışlarımı camdaki yansımamdan ayırmadan sanki sadece hava durumundan bahsediyormuşum gibi dümdüz bir sesle cevap verdim. "Ailem yok."
Bu iki kelime, odadaki o sıcak havayı bir anda bıçak gibi kesti. Dosyamın o sarı sayfalarında, aile kısmında "Yetimhaneden alındı" ibaresinin büyük harflerle yazıldığını biliyordum belli ki General Talip dosyamın o teknik kısımlarına henüz göz atmamıştı. Şaşkınlığı, sessizliğin içine bir sis gibi çökerken ben hâlâ dışarıdaki yabancı annelerin yabancı oğullarına sarılışını izliyordum. "Ne demek yok?"
General’in sesi, bu kez otoritesinden değil, duyduğu gerçeğin yarattığı o sarsıcı boşluktan dolayı titredi. Bakışları yüzümdeki her bir çizgiyi, her bir yara izini yeniden okumaya çalışıyordu.
Dudaklarımda, sadece yüzeyde kalan, ruhuma hiç uğramayan soğuk bir tebessüm belirdi. "Ülkedeki tek sokak çocuğu ben değilim ya komutanım," dedim, sesimdeki buz tabakasını hiç bozmadan. "Ben sadece o sokaklarda ölmeyip yaşamayı başaran, üniforma giymiş bir tanesiyim, o kadar."
"Ailene ne oldu?" diye sordu, sesi bu sefer fısıltı kadar kısık ve ürkekti. Sanki alacağı cevabın altından kalkamayacağını hissediyor gibiydi.
"Bilmem," dedim, bakışlarımı dışarıdaki kalabalıktan çekip karanlık hangar zeminine sabitleyerek.
Bilmem... Aslında her saniyesini, her damla kanı ve her kırılan kemiği ezbere biliyordum. Zihnimin karanlık odalarında, o on bir yaşındaki Mavi hâlâ elinde bir bıçakla bekliyordu.
Üvey abim, ruhumu ve bedenimi paramparça edip beni o karanlığa gömdüğünde, çocukluğumu onun kanıyla yıkamıştım. Onu kendi ellerimle öldürürken, sadece bir can almamış, geri kalan ömrümü de o cinayete kurban vermiştim. Babam olacak o adamı da aynı gün, aynı öfkeyle silmiştim yeryüzünden. Beni saflığa, beyazlığa mahkum etmemesi gerekirken çocukluğumun bembeyaz sayfasını cehennem kırmızısına boyadıkları için onun da celladı olmuştum.
Annem ise... O meşhur, o hastalıklı aşkının arkasına sığınmış, gerçekleri görmekten kaçmak için intiharı seçmişti. Geride bıraktığı çocuğunun yangınıyla ilgilenmek yerine kaçmayı tercih etmişti. Kurtulmuş muydu? Yoksa o da kendi cehennemini yanında mı götürmüştü, hiçbir zaman öğrenememiştim.
Ailem, benim hayata gözlerimi açtığım andan itibaren celladım olmaya yemin etmişti. Ben de hayatta kalmak için, kendi cellatlarımın celladı olmak zorunda kalmıştım.
Şimdi üzerimdeki bu şanlı üniforma ve göğsümdeki rütbeler, o on bir yaşındaki çocuğun kanlı ellerini örtmeye çalışan görkemli birer perdeydi sadece.
Zihnimin karanlık dehlizlerinde sakladığım, ruhumu bir yılan gibi zehirleyen asıl gerçek ise başkaydı. Ben, sadece bir yetim değil bu ülkenin topraklarında kırmızı bültenle aranan, vatan haini ilan edilmiş iki insanın biyolojik kızıydım. Damarlarımda dolaşan kanın her zerresinde onların ihanetinin izi vardı. Ben, her gün korumaya yemin ettiğim devletin en büyük düşmanlarının meyvesiydim.
Tam da bu yüzden, aynadaki aksime her baktığımda kendimden bir kez daha nefret ettim. Göğsümdeki o şerefli Türk bayrağını her öptüğümde, köklerimin utancı ciğerlerimi dağlıyordu.
Tarık General, derin bir iç çekerek başını ağır ağır salladı. Bakışlarında bir acıma değil, daha çok hayatın sillesini yemiş birine duyulan o tuhaf saygı vardı. "Deliliğin sokaklardan geliyor desene..." diye mırıldandı kısık bir sesle. Sesi, sessizliğin içinde kaybolup giden bir veda gibiydi.
Sadece hafifçe başımı salladım. Kelimeler boğazıma birer taş gibi dizilmişti ne inkâr edecek gücüm vardı ne de daha fazlasını anlatacak cesaretim. Sessizliğimle onu onayladım. "İyi bir askersin Derin," dedi aniden. Bana ilk kez ismimle, o kimsesiz "Derin"liğimle seslenmişti.
"Teşekkür ederim komutanım," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. Ama içimdeki o on bir yaşındaki çocuk, bu takdirin altında eziliyordu.
"Teşekkür et diye demiyorum," dedi General, bakışlarını tekrar camın ötesindeki kalabalığa çevirerek. Sesi bu kez çelik gibi sert ve tartışmaya kapalıydı. "Ailenin olmamasını, o boşluğu artık umursama. Sadece askerliğine, o tertemiz geleceğine odaklan ve devam et. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin senin gibi, küllerinden doğan kurtlara ihtiyacı var."
Gözlerimi camdaki yansımama diktim. General’in bu sözleri, kanımdaki o gizli zehri temizlemese de, üzerimdeki üniformanın neden benim tek gerçek ailem olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Ben, ailesi tarafından öldürülmeye çalışılan ama vatanı tarafından yaşatılan o çocuktum.
"Umursuyor olsam şu anda asker değil, çoktan toprak olmuştum komutanım," dedim. Sesimdeki o hissiz ton, yılların nasır tutmuş acısından süzülüp gelmişti.
Aslında kalbimdeki o yangını, ruhumun her bir hücresine sızan o keskin ağrıyı bir görseler, yine böyle soğukkanlı konuşabilirler miydi? Merak ediyordum. Benim yaşadıklarımın binde birini, o karanlık odalardaki sessiz çığlıklarımı bir anlığına tatsalar, yine de hayata böyle dimdik devam edebilirler miydi? Yoksa o yükün altında saniyeler içinde ezilip giderler miydi?
General, bu ağır sözlerimin ardından omzuma dostça, belki de bir babanın evladına verebileceği o en ağır ama en güven dolu dokunuşla dokundu. Hangarı terk edip bot sesleri uzaklaştığında, odada kalan tek şey benim ağır nefeslerimdi. O an, sanki ciğerlerimdeki hava çekilmiş, ruhum havasız bir fanusun içinde kalmış gibi derin, sarsıcı bir nefes çektim içime.
Ayağa kalkmaya yeltendiğimde dizlerim ihanet etti. Duvardan destek alarak doğrulmaktan, bir yere tutunarak ayakta kalmaktan nefret ediyordum ama o an başka çarem yoktu. Parmaklarım soğuk duvara gömülürken kalbim, göğüs kafesimi parçalamak istercesine acıyordu. Gözpınarlarım yanıyor, içimdeki o çocuk hıçkıra hıçkıra ağlamak için yalvarıyordu; ama ben o kapıyı çoktan kilitlemiştim.
Nefessiz kalmış birinin can havliyle dışarı atılması gibi hangardan çıkacakken, cebimdeki telefonun keskin sesi sessizliği bıçak gibi böldü. Durdum. Titreyen ellerimi dizginleyip telefonu çıkardım. Ekranda Yiğit'in kardeşi, bizim Alparslan'ın ismini gördüğümde o buz gibi, hissiz askeri maskem anında yüzüme geri oturdu. Duygularımı bir çekmeceye kilitleyip telefonu yanıtladım.
"Sorun ne?" Sesim, az önceki yıkımdan eser kalmamışçasına mesafeli ve otoriterdi.
"Komutanım, Yaman Bey'i kardeşi Ilgaz Bey ile eve götürüyoruz. İzniniz var mı?"
"Var," dedim, tereddüt etmeden. O hastanenin steril koridorları, Yaman'ın yarasına iyi gelmezdi. Üstüne birde o yalancı doktor olayı patlak verince eve gitmesi daha mantıklı geliyordu. Kendi canından, kardeşinin yanında olması en iyisiydi. "Alparslan, nasıl oldu? Yaman iyi mi?"
"Beni bile gömer komutanım, o derece iyi," dedi Alparslan. Sesindeki o hafif neşe, odaya sızan bir ışık gibiydi. Görmese de hafifçe başımı salladım, içimdeki o sıkışmışlık hissi bir nebze olsun dağılır gibi oldu.
"Eve girene kadar yanlarından ayrılmayın," dedim, sesimi daha da sertleştirerek. "Gözünüzü üzerlerinden ayırmayın."
"Emredersiniz komutanım!"
Görünmez olmak istiyordum. Kimsenin yüzüne bakmak, kimsenin mutluluğuna çarpmak istemediğim için gölgelere sığınarak dışarı doğru adımladım. Ancak karargahın koridorları sanki bana tuzak kurmuştu bir cama daha denk geldim. Orada da aynı sahne vardı. Başka kollar, başka gövdeleri sımsıkı kucaklıyordu. Havada asılı kalan o sevgi kokusu, ciğerlerime bir zehir gibi doluyordu.
Biliyordum, bu kural hiç değişmezdi. Ailesini kaybetmiş ya da o sıcaklığı hiç tatmamış insanlar için hayat, ucu bucağı olmayan devasa bir boşluktan ibaretti. Bu boşluk, sadece özel günlerde değil aldığın her nefeste, içtiğin her yudum suda, sessizliğin her tınısında kendini hatırlatırdı. Biz, bu boşluğun içine doğmuş, acıyı bir üniforma gibi üzerimize giymiş insanlardık.
Daha fazla bakamadım. Dışarıdaki o pırıltılı mutluluk, içimdeki kırgınlığı bir canavar gibi besleyip büyütüyordu. Bakışlarımı camdan kaçırıp tek sığınağıma, bileğimdeki o yıpranmış bilekliğe çevirdim. Parmaklarım, onun dokusunda yavaşça, sanki kutsal bir emanete dokunur gibi gezindi. Derisine sinmiş o hayali kokuyu duymaya çalıştım.
Onu özlüyordum...
Sesinin yankısını, parmak uçlarının tenimde bıraktığı o eşsiz dokunuşu, dünyadaki tüm karanlığı aydınlatabilecek o gülüşünü... Şu hayatta sahip olduğum her rütbeden, kazandığım her zaferden daha çok özlüyordum onu. Hatırası, buz tutmuş yüreğimde küçük bir kibrit alevi gibi cılız bir sıcaklık bırakıyor ama sönmeye yüz tuttukça yerini tarif edilmez, keskin bir sızıya bırakıyordu.
Onsuz geçen her saniye, sanki eksik bir uzuvla yaşamaya çalışmak gibiydi.
Dışarı çıkmanın, o kalabalığın içinden yaralanmadan geçmenin imkansız olduğunu anladığımda, adımlarımı kendi sığınağıma, odama yönelttim. Alt kat bayram yeriydi kucaklaşmalar, kahkahalar ve kavuşmaların gürültüsüyle çalkalanıyordu. Ama üst katta, koridorlarda ölüm sessizliği vardı. Kimsenin olmadığı o boş koridorda, kartımı kilide okuttuğumda çıkan mekanik ses, sessizliği bir bıçak gibi kesti.
İçeri girdim. Kapı arkamdan kapandığı an, dünyanın geri kalanıyla bağımı koparmış gibi hissettim.
Zihnimdeki gürültüyü susturmak için kulaklığımı taktım müzik değil, sadece sessizliğin ritmi dolsun istedim. Postallarımı çıkarırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Yorulan sadece etim kemiğim değildi her bir hücrem, her bir sinir ucum ve en çok da ruhum yorgunluktan can çekişiyordu. Başımın ayrılmaz bir parçası olan bordo beremi sanki bir kutsal emaneti yerine koyar gibi özenle masanın üzerine bıraktım. Pantolonu çıkarmaya mecalim yoktu sadece belimi sıkan, nefesimi daraltan kemeri söküp beremin yanına fırlattım.
Gün boyu kusursuz bir düzenle, aşırı sıkı bir şekilde topladığım saçlarımı serbest bıraktım. Lastiği çekip aldığımda saçlarım omuzlarıma döküldü. Parmaklarımı saç diplerime daldırıp masaj yaparken, oradaki zonklama bana ne kadar gergin olduğumu hatırlatıyordu.
Ama biliyordum şu an bu odada, bu sessizliğin ortasında sızım sızım ağrıyan tek yerim saç diplerim değildi. Göğüs kafesimin altında, hiç dolmayan o boşluk, saç diplerimdeki ağrıdan çok daha derin, çok daha kadim bir sancıyla zonkluyordu. Üniformanın zırhı çıkmıştı ama altındaki o korunmasız çocuk, şimdi bu dört duvar arasında yapayalnız kalmıştı.
Masadaki kilitli çekmeceye elimdeki notu, sanki içinde patlamaya hazır bir bomba varmışçasına bıraktım. Şu an o satırlarla yüzleşecek, o kelimelerin ağırlığını omuzlayacak tek bir zerre gücüm kalmamıştı. Kilit sesinin ardından odaya yine o sağır edici sessizlik doldu.
Üzerimdeki üniformanın gömlek kısmını, o omuzlarımdaki rütbelerle birlikte ağır ağır çıkardım. Sadece asker yeşili badimle kaldığımda sanki o zırhın altındaki gerçek Derin ortaya çıkmıştı biraz daha çıplak, biraz daha kırılgandı sanki. Adımlarım beni yatağın soğuk çarşaflarına sürükledi.
Yatağın içine sığındığımda, dünyanın tüm saldırılarından korunmak ister gibi cenin pozisyonuna büküldüm. Kendi sıcaklığıma sokulurken, kulaklığımdaki melodi dışarıdaki hayatın gürültüsünü çok uzaklara, ulaşamayacağım bir yere itiyordu. Gözlerim ağırlaşırken, odanın karanlığına daldım.
Ne intikam hırsı, ne geçmişin kanlı izleri, ne de kırmızı bültenli bir ailenin kızı olmanın utancı... O an hiçbirini düşünemeyecek kadar bitkindim. Gözlerimi kapatmadan hemen önce, zihnimdeki son görüntü bileğimdeki o sızlayan özlemdi.
Çok geçmeden, ruhumu kemiren o ağır üzüntü ve bedenimi esir alan bitkinlik el ele verdi beni karanlık, rüyasız ve sığınak bildiğim o derin uykunun kollarına bıraktı.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum zaman, o ağır uykunun içinde akışkanlığını yitirmişti. Ancak rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgide, şakağımda dolaşan yumuşak bir dokunuş hissettim. Biri saçımı okşuyordu. O kadar nazik, o kadar yabancı bir histi ki... Aynı anda odaya dolan kokular burnuma çarptı ev yapımı börek kokusu, anne parfümü, ter ve o tanıdık askeriye kokusu birbirine karışmıştı.
Bedenim, yılların verdiği o sert refleksle bir yay gibi gerildi. Gözlerimi hızla açtığımda gördüğüm manzara, zihnimin kilitlerini zorladı.
Baş ucumda bizim tim duruyordu ama yalnız değillerdi. Arkalarında, az önce camın arkasından gıptayla izlediğim o aileler, anneler ve babalar vardı. Kendi mahremimde, o en korunmasız halimde bu kadar çok insanın bakışları altında kalmak ruhumu nefessiz bıraktı. Kulağımdaki kulaklığı tek bir hamleyle çekip çıkardım. Yorgunluğumu bir kenara itip yavaşça doğruldum her bir uzvum hâlâ sızlasa da otoritemi geri çağırmam gerekiyordu.
"Bir sorun mu var?" diye sordum. Sesim, uykunun getirdiği boğukluğu yırtıp geçen bir endişeyle anında sertleşmişti. Gözlerim tek tek üzerlerinde gezindi. Alparslan, Yiğit ve diğerleri... Hepsinin gözlerinde, omuzlarındaki rütbeleri unutturan, insani ve can yakıcı bir şefkat vardı. Bu bakışlar, omuzlarımdaki yükten daha ağır geliyordu. Onların ailelerinin meraklı ve sevgi dolu gözleri, göğüs kafesimde kaçacak yer bırakmayan bir basınç yaratıyordu.
İçeride bir yerlerde o "kırmızı bültenli" geçmişim avaz avaz bağırıyor, bu insanların saflığının benim karanlığımla kirletilmesinden korkuyordu.
Saçımdaki o yabancı ama huzur verici dokunuşun sahibine, Yiğit’e çevirdim bakışlarımı. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı zihnim bu yakınlığı nereye koyacağını bilemiyordu. Hemen başucunda duran kadını fark ettiğimde nefesim göğsümde asılı kaldı. Kadın, tıpkı Aren gibi sarışındı yüzündeki her hat, bir annenin merhametiyle yoğrulmuş gibi yumuşaktı.
"Kızım..." dedi kadın.
Sesi, bir camın çatlaması gibi titrek ve kırılgandı. Gözlerindeki o yaşlı bakışta, içimdeki o derin boşluğa sızmaya çalışan bir şeyler vardı. Ona bakarken ilk kez geri çekilmek, saklanmak istedim. O "kızım" deyişindeki sıcaklık, benim buzdan krallığımı tehdit ediyordu. Anlamaktan, o kelimenin ağırlığı altında ezilmekten ölesiye çekiniyordum.
İçimdeki asker, bu sessizliği felaketle bağdaştırdı. "Lan birine bir şey mi oldu?" diye endişeyle bağırdım adeta.
Sesim her ne kadar o bildikleri sert, ödün vermez komutan tonunda çıksa da, sesimin titremesine engel olamayan o sinsi paniği gizleyemiyordum. Yataktan hızla doğrulurken gözlerim timin üzerinde bir radar gibi gezindi. Alparslan, Yiğit, hepsi oradaydı. Birinin yaralandığına, birinin gittiğine dair bir kan, bir eksiklik arıyordum. "Cevap versenize! Kim gitti? Ne oldu?"
Timdekiler, aynı anda ve yavaşça başlarını 'hayır' anlamında salladılar. Ama bu sessizlik beni sakinleştirmek yerine daha da geriyordu. Eğer kimse ölmediyse, bu insanlar neden benim kilitli odamda, benim baş ucumda ağlıyorlardı? Neden bana, sanki dünyanın en kimsesiz insanıymışım gibi bakıyorlardı?
Yiğit’in annesinin o dolu gözleri, benim iki erken terfimin, imha ettiğim onlarca bombanın ve öldürdüğüm cellatların bile siper olamayacağı bir darbe indiriyordu ruhuma.
"Hele sen ne fuşki yemeye burda duraysun?" Sesin geldiği yöne, Akın komutanın hemen arkasında dikilen, kaşları çatık ama bakışları babacan adama çevrildim. Akın komutan izinliydi, memleketindeydi ama şimdi burada, odamın ortasında, babasıyla karşımda dikiliyordu. Karadeniz’in o hırçın rüzgarı odaya girmiş gibiydi.
"Nerde dursaydım?" dedim, her bir kelimeyi tartarak. Zihnim hâlâ bir saldırı, bir sızıntı, bir "sorun" arıyordu. Bu kadar insan neden buradaydı ve neden benden hesap soruyorlardı?
"Dizimin dibinde ula!" diye gürledi adam, sanki ben onun yıllardır görmediği haylaz kızıymışım gibi.
"Niye?" diye sordum, sesimdeki o meşhur soğukkanlılık bu kez gerçek bir şaşkınlığa teslim olmuştu. Gerçekten nedenini çözemiyordum.
"Türk askeri değil misin evladım sen?" Bu kez Batur’un annesi girdi araya. Sesi o kadar yumuşak ama o kadar otoriterdi ki, General Talip bile bu kadar net emir veremezdi. "Tabi bizim yanımızda olacaksın, nerde olacaksın başka? Yalnız başına bu dört duvarda mı?"
O an Tolga’nın babası, yanındaki koca oğlunun kafasına yalandan bir şamar indirdi. "Ben sadece bu deyusa baba olacak değilim ya!" dedi, Tolga’yı işaret ederek. "Bizim bir oğlumuz varsa, bir de kızımız var demektir."
Anlamıyordum. Biri bana burada ne olduğunu, bu insanların benim o kimsesizliğime neden böyle pervasızca, böyle hesapsızca daldığını anlatmalıydı. Kırmızı bültenli anne babamı, çocukluğumun kanlı ellerini, cellatlarımı biliyorlar mıydı? Hayır. Onlar sadece bir camın arkasından yalnızlığına baktıkları o "Mavi"yi, yani evlatlarının canını emanet ettiği o kızı görüyorlardı.
Gözlerim dolmasın diye dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem sızladı. Göğsümdeki o meşhur boşluk, şimdi bu yabancı ama tanıdık insanların sevgisiyle dolmaya çalışırken canımı her zamankinden daha çok yakıyordu.
Batur’un annesi, hiçbir uyarı vermeden, sanki en doğal hakkıymış gibi beni kendine doğru çekti. O an bir saldırı bekleyen kaslarım, kollarının arasındaki o yumuşaklık ve un kokulu şefkatle ne yapacağını şaşırdı. Burnuma dolan o sıcak, "anne" kokusuyla zihnimdeki tüm savunma mekanizmaları birer birer devre dışı kaldı. "Rüya anlattı kızım, biliyoruz," diye fısıldadı kulağıma.
O an dünya durdu. "Biliyoruz" demişti. Yalnızlığımı, o dört duvar arasına sığdırdığım kimsesizliğimi, cam kenarlarında başkalarının mutluluğunu izleyişimi... Her şeyi biliyorlardı ve buna rağmen buradaydılar. Korktuğum o "acıma" duygusu yoktu bakışlarında sadece geç kalınmış bir kucaklaşmanın telafisi vardı.
Bir şey diyemedim. Dudaklarım birbirine mühürlenmiş, kelimelerim boğazımdaki o devasa yumruya takılıp kalmıştı. Gözlerim bulanıklaştı, dünya bir sis bulutunun arkasında kaldı ama ağlamadım. Ağlayamazdım ben Derin’dim, ben Mavi’ydim. Ama kollarım, benden bağımsız bir şekilde kalkıp kadının sırtına dolandı. Tereddütle, sanki dokunursam kırılacak bir hayalmiş gibi ama tüm ruhumla sarıldım ona.
"Ya, abla..." dedim, sesim çatlamasın diye verdiğim o amansız mücadele yüzünden incecik çıkmıştı. "Ağlamasanıza ya. Ağlanacak ne var bunda?"
Göz ucuyla diğerlerine baktım. Akın Komutan’ın o hırçın babası, Tolga’nın şakacı babası, Yiğit’in dolmuş gözleri... Hepsi oradaydı. Koridorda asker selamı verdiğim bu adamların babaları, anneleri şimdi bana sanki yıllardır kayıp olan evlatları dönmüş gibi bakıyorlardı. Tek tek yaklaştılar. Her biri sarıldığında, göğsümdeki o meşhur boşluğun kenarlarından bir parça koptuğunu hissettim.
Bu bir istila değildi. Bu, yıllardır tek başına cephede savaşan bir askerin, hiç beklemediği bir anda gelen "aile" takviyesiydi. Omuzlarımdaki rütbeler hâlâ oradaydı ama altındaki Derin, ilk kez bu kadar güvende hissediyordu.
"Güzel yürekli kızım benim..."
Kaan’ın annesinin sesi, odadaki o ağır askeri havayı dağıtıp yerine çocukluğumda hiç duymadığım o şefkatli tınıyı bıraktı. Kalbimdeki sızı, bu kez bir kurşun yarası gibi değil, donmuş bir toprağın baharda çatlaması gibiydi. Acıtıyordu ama can da veriyordu.
Sonra Yiğit’in ailesi yaklaştı. Ellerindeki o sıcaklık, yılların buz kestiği tenimde sanki iyileştirici bir merhem gibi gezindi. Yiğit ile yan yana dururken, onun ailesinin kollarında kendime yer bulmak... Bu, benim için bir operasyon planından çok daha karmaşık, çok daha zordu. "Yiğit gibi sen de artık bizim öz olmasa da yavrumuzsun."
Bu söz, ruhumun en karanlık köşesine tutulmuş bir fener gibiydi. Ben, cellatların kızı ben, çocukluğunu elleriyle gömen o kız... Şimdi biri çıkmış, hiçbir bedel ödememi beklemeden beni "yavrusu" ilan ediyordu. Boğazımdaki o taşlaşmış yumru büyüdü, nefesimi kesti. Dayanamadım bu kadar çok sevgi, bu kadar çok gözyaşı benim gibi bir "Gölge" için fazlaydı.
"Gözünüzü seveyim silin gözyaşlarınızı," dedim sonunda. Sesim, bir askeri disiplinle o paniği bastırmaya çalışsa da, içindeki o çocuksu çaresizlik her kelimemden sızıyordu. "Hani ne diye ağlıyorsunuz? Bir şey yok ki..."
Neyi gizlemeye çalışıyordum? Kendi yalnızlığımın ağırlığını mı, yoksa onların bu merhametinin beni darmadağın etmesinden duyduğum korkuyu mu?
"Sulak gözdür kızım bunlar," dedi Akın’ın babası, o hırçın Karadeniz şivesiyle araya girerek. Odanın içindeki o ağır dramatik havayı, bir balyoz darbesiyle dağıtıverdi. "Bizim buraların yağmuru bitmez, bunların da gözyaşı. Takılma sen onlara, gel hele şöyle!"
O an anladım ki, bu insanlar benim rütbelerimi, vurduğum hedefleri ya da o kilitli çekmecede sakladığım karanlık geçmişimi görmüyorlardı. Onlar sadece, bir ranzanın üzerinde cenin pozisyonunda uyuyan ve saçının okşanmasına muhtaç olan o yorgun askeri görüyorlardı. Ve ben, hayatımda ilk kez, birilerinin beni sadece ben olduğum için kucaklamasına izin veriyordum.
"He ben mi sulak gözüm Temel?" Akın komutanın annesi, elini beline koyup kocasına öyle bir bakış fırlattı ki, cephede mermiye kafa atan ben bile babasının yerinde olmak istemezdim. "Ula sen az önce 'bu kız ne diye böyle tek başına kalmış' diyerek benden çok ağlamıyor muydun?"
Temel amca sanki büyük bir sırrı ifşa olmuş gibi bir an duraladı, sonra o meşhur Karadeniz inadıyla dikleşti. "Kim, ben mi?" dedi, sesini yükselterek. "Karı, sen yalan söylemeye de başlamışsın! Benim gözümden yaş akmaz, sadece toz kaçmıştır ula!"
"Temel abi, hadi yengem yalan söyledi, ben de mi yalan söylüyorum?" diye araya girdi Aren’in babası. Yüzündeki o muzip gülümseme, Temel amcayı iyice köşeye sıkıştırmıştı.
"Susun ula! Ağlamam ben, Türk erkeği ağlamaz!" diye gürledi Temel amca ama yüzündeki o mahcup ifade her şeyi ele veriyordu.
İşte o an, göğüs kafesimin ardındaki o ağır kaya parçası hafifledi. Dudaklarımı birbirine mühürleyip kıkırdamamı bastırmaya çalıştım, başımı öne eğdim ama omuzlarımın sarsılmasına engel olamadım. Yıllardır sadece emir vermek ya da acıyla inlemek için açılan dudaklarım, bu samimiyet karşısında yenik düşmüştü.
"Sen şu uşağa bak bir de bana gülüyor!" Temel amca, sanki bunu bekliyormuş gibi bir anda devasa kolunu omzuma attı ve beni hiç beklemediğim bir güçle kendine çekti. Kolunun altındaki o sert ama güven veren sıcaklık, babamdan gördüğüm o yıkıcı güçten o kadar farklıydı ki... "Ula deli kız, yalan söylüyor bunlar yalan. Ben ağlar mıyım hiç? Dağ gibi adamım ben!"
Gülmemek için kendimi zorlayarak başımı kaldırdım ve ona baktım. "Ben inandım şahsen Temel abi," dedim. Sesimdeki o soğuk profesyonellik, yerini bir çocuğun oyunbaz tonuna bırakmıştı.
Temel amca, bu cevabım üzerine gururla timin geri kalanına baktı. "Gördünüz mü?" dedi, beni iyice sahiplenerek. "Kafalı kızın hali başka oluyor! Anlıyor adamın hasını."
Odadaki o ağır hüzün saniyeler içinde dağılmış, yerini bir aile sofrasının gürültülü neşesine bırakmıştı. O an anladım ki, Mavi Derin Yıldırım olarak ben sadece düşmanla savaşmayı biliyordum. Ama şimdi, bu koca yürekli insanlar bana bir şey daha öğretiyordu. Kendi acımın celladı olmak yerine, bir ailenin "deli kızı" olabilmeyi.
"O sana kıyamadığı içindir," dedi Batur’un annesi, hâlâ gözlerinin içi parlayarak.
Davut, her zamanki o yerinde duramayan muzipliğiyle araya girdi, yüzünde yarım bir tebessüm belirdi. "Kıyamadınız mı gerçekten komutanım?" diye sordu, sesindeki o hafif alaycı tınıyla sınırları zorlayarak.
Temel abinin kolunun altından hafifçe sıyrıldım, kaşlarımı çatarak Davut’a döndüm. "Şimdi sana kıyarım Davut," dedim, sesimi yapay bir sertlikle bileyerek. "Hele bir Temel abinin sinirlerini hoplat, bak o zaman aile falan dinliyor muyum."
"Siz zaten bir bana kıyıyorsunuz komutanım," diye sızlandı Davut, boynunu bükerek. O an odadaki hava, az önceki o ağır hüzünden tamamen arınmıştı. "Temel abi gelmişken merhamet eylemesini de öğretir misin lütfen?"
Kaan, meşhur film repliğini taklit ederek o tok sesiyle bağırdı. "Sen seçilmiş kişisin Recep!" Odada bir kahkaha tufanı koptu. Timin bu birbirine kenetlenmiş hali, ailelerin gözlerindeki gururla birleşince odanın duvarları genişledi, nefes alabileceğim bir alan açıldı.
Gülüşmeler hafiflediğinde bakışlarımı tekrar yere indirdim. İçimdeki o en dürüst ama en çıplak gerçeği fısıldadım. "İnsanların ağlamasını sevmiyorum. Söz konusu bensem, özellikle..."
Bu cümle, odadaki neşeli havayı bir anlığına dondurdu. Yalnızlığımı, bunca yıldır omuzlarımda taşıdığım o sessiz çığlığı bir anlamda ifşa etmiştim. Benim için ağlanması demek, benim için üzülünmesi demekti ben ise buna hiç alışık değildim. Ben sadece yaraları saran ya da yaralayan olmuştum birinin benim için sızlaması, kaskatı kesilmeme neden oluyordu.
"Kız diyor ağlamayın işte, silin gözyaşlarınızı!" diye gürledi Kaan’ın babası, ortamdaki o duygusal çukuru hızla kapatarak. "Hadi bakalım, madem ağlamıyoruz, o zaman bu kızın karnını doyuruyoruz. Süzülmüş kalmış buralarda!"
"Dur, sonra yeriz," dedi Tolga’nın annesi, kararlı bir tavırla yanıma yaklaşırken. "Sen niye gelmiyorsun be kızım yanımıza?"
Sesinde, bayramda eve gitmeyen çocuğuna çıkışan bir annenin o çok tanıdık, o çok özlenen azarlaması vardı. Bir cevap vermeme, bir bahane üretmeme fırsat tanımadan Tolga’nın tüm ailesi bir duvar gibi etrafımı sardı. Kaçamadım. Sımsıkı sarıldıklarında, üzerimdeki o ağır haki badinin bile beni bu kadar sıcak tutamayacağını hissettim.
"Bana bak, aileniz biz senin," dediler.
O an, kilitli çekmecemdeki o karanlık notun, kırmızı bültenli geçmişimin ve çocukluğumdaki o kimsesiz gecelerin ağırlığı bir anlığına hafifledi. Bu sözler, ruhumdaki o devasa uçuruma atılmış sağlam bir halat gibiydi. Boşluk dolmamıştı belki ama artık o boşluğa düşmeyeceğimi biliyordum.
En son Efe’nin annesi yaklaştı. Diğerlerine göre daha sessiz, daha vakur bir hali vardı. Kollarını bana sardığında, beni sadece kucaklamadı sanki elleriyle beni geçmişin tüm gölgelerinden, attığım her mermiden ve aldığım her yaradan korumak ister gibi sıkıca tuttu. O sarılışta, "Dinlen artık" diyen sessiz bir melodi vardı.
Bir komutan olarak değil, bir evlat olarak omuzlarımı serbest bıraktım. İlk kez, birinin beni taşımasına izin verdim.
Odada yükselen o samimi kahkahalar, anne duaları ve Karadeniz şivesinin neşesi... Hepsi bir anda uğultuya dönüştü. Yiğit’in bakışlarındaki o yoğunluğu gördüğümde, etrafımızdaki kalabalık birer silüete evrildi.
"Mavi, konuşabilir miyiz?" Sesi her zamankinden daha tok, daha boğuk çıkmıştı. Sadece başımı salladım. Kimsenin dikkatini çekmeden, gölge gibi sıyrıldık o sıcak kalabalığın arasından. Yiğit, sanki bir yere yetişiyormuş ya da bir yangından kaçıyormuş gibi bileğimi kavradı. Parmaklarının basıncı, tenimdeki nabız atışlarımı kontrol altına almak ister gibi sertti. Beni dışarıya, nizamiyenin o loş ve sessiz koridoruna çıkardı.
Durdu. Sırtı bana dönüktü, omuzları aldığı ağır bir yükün altında eziliyormuş gibi çökmüştü. Birkaç saniye sadece o ağır sessizlikte soluk alışını dinledim. Sonra bir anda sanki içindeki baraj kapakları patlamış gibi bana döndü.
"Ben kafayı yiyeceğim tamam mı?" diye gürledi. Sesi koridorun beton duvarlarında yankılanıp yankılanıp üzerime çarptı.
Gözlerine kilitlendim. O gözlerde... O gözlerde tarif edilemez bir acı vardı. Ama bu bildiğim, nefret ettiğim o ezik "acıma" duygusu değildi. Bu, adaletsizliğe duyulan, kanatan bir ızdıraptı. Yiğit, benim yerime acı çekiyordu.
"Mavi, kimse mi ya?" dedi, sesi ilk kez bir cam kırığı kadar keskin bir titremeyle bölündü. Ellerini yanlara açtı, çaresizce bir cevap bekler gibiydi. "Mavi, bir kişi bile sana sarılmadı mı bu hayatta? Ya evlat edinilmedin mi sen? Neden hâlâ böylesin?"
Yüzüne bakarken zihnimin kilitli odalarındaki o eski tozlar havalandı. Yetimhanenin kışın buz tutan o gri çarşafları, bayram sabahları kapıya bakıp da gelmeyecek olanı beklemenin o ağır sancısı... Yiğit, benim hayatım boyunca biriktirdiğim o koca sessizliği tek bir soruyla darmadağın etmişti.
"Neden hâlâ bir zırhın içindesin?" der gibi bakıyordu.
Bileğimi tutan eli gevşedi ama bırakmadı. O an anladım Yiğit benim rütbelerimi, vurduğum hedefleri ya da kırmızı bültenli ailemi değil sadece o ranzada cenin pozisyonunda uyuyan, saçının okşanmasına muhtaç ama bundan ölesiye korkan o küçük kızı görüyordu. Ve o küçük kız, Yiğit’in bu isyanı karşısında ilk kez gardını düşürmek üzereydi.
Yiğit’in sesi, koridorun o rutubetli sessizliğinde sadece bir fısıltı değil, ruhuma inen bir darbe gibi yankılandı. Bakışları yüzümde ağır ağır gezinirken, bir elini kaldırdı ve sanki kırılacak bir porselene dokunur gibi avucunu yanağıma yasladı. Tenimin sıcaklığı onun buz kesmiş parmaklarıyla buluştuğunda, aramızdaki o kalın duvarın ilk kez bu kadar tehlikeli bir şekilde sarsıldığını hissettim.
"Mavi, canım çok yanıyor," dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki, bu acıyı sadece göğüs kafesinde değil, kemiklerinde hissettiğine yemin edebilirdim. "Sen dünyaları kalbine sığdırırken, kimsenin seni bir yere sığdıramaması... Kimsenin sana bir ev olamaması canımı yakıyor." Gözlerimin içine bakıyordu o meşhur "Mavi" bakışlarımın altındaki o enkazı, o dipsiz kuyuyu görüyordu. "İzin ver sana yuva olayım..."
"Yakmasın," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, nefesinin sıcaklığı dudaklarıma çarpıyordu. Ne askeri disiplin, ne etrafımızdaki loş koridor, ne de içerideki aileler vardı. O an sadece ikimiz ve aramızda asılı kalan o devasa geçmiş vardı. "Eğer bir ailem olsa, onların şu anki halimden daha iyi olacağına emin miydik? Belki de bu yalnızlık beni ben yapan şeydir Yiğit."
Yiğit, söylediklerimi duymuyordu bile. Zihni geçmişin o karanlık dehlizlerine takılıp kalmıştı. Parmağı yanağımın üzerinde, o görünmez yara izlerini takip eder gibi gezinirken derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerindeki o ifadeyi tanıdım. Öldürücü bir suçluluk duygusu güzel yeşil gözlerinde yer edinmişti.
"O öldüğünde..." dedi, sesi boğazında düğümlenerek. Gökhan’dan bahsediyordu. Benim tek sığınağımdan, tek yüreğimden. "O öldüğünde yanında olsaydım, bu kadar acı çeker miydin Mavi? Seni o enkazın içinden ben çekip alsaydım, yine böyle mi bakardı gözlerin?" Nefesim kesildi. Ciğerlerime giren hava bir anda cam kırıklarına dönüştü. Geçmişin o kan kokulu hatırası, koridorun ortasına bir ceset gibi seriliverdi. "Mavi, Gökhan öldükten sonra seninle beraber büyüseydik, acını unutur muydun?"
Gözlerimi bir an bile kaçırmadım ondan. Gerçek, can yakıcıydı ama Yiğit bunu duymak zorundaydı. "Unutmazdım," dedim, sesim bu kez buz gibi net, bir o kadar da yorgun çıktı. "Acı unutulmaz Yiğit, sadece onunla yaşamayı öğrenirsin." Parmaklarımın ucuyla, yanağımdaki elini hafifçe kavradım. "Sadece bu kadar çok yara almazdım belki de. Belki bu kadar çok kanamazdım."
Koridordaki hava ağırlaştı. Yiğit’in gözlerinden bir damla yaşın süzülüşünü izledim o yaş benim dökemediğim, yıllarca içime akıttığım o tuzlu suyun bedeli gibiydi. O an anladım ki, Yiğit sadece benimle konuşmuyordu o, beni kurtaramadığı her yıl için kendinden af diliyordu.
Yiğit’in sesi artık bir feryat değil, bir yıkımın sonrasındaki o sağır edici sessizlik gibiydi. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, yılların biriktirdiği o devasa uçurumu kapatmaya yetmiyordu. Üzerime doğru attığı o küçük ama kararlı adım, benim tüm savunma hatlarımı darmadağın etti.
İstemsizce, bir refleksle geri çekildim. Sırtım koridorun o soğuk, pürüzlü duvarına çarptığında kaçacak yerimin kalmadığını anladım. Yiğit, avını köşeye sıkıştırmış bir avcı gibi değil kaybettiği en değerli hazinesini bulmuş ama ona dokunmaya korkan bir adam gibi tam karşımda durdu. "Yalvarırım bana ne yaptığımı söyle..." diye fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki, sadece kalbimle duyabiliyordum. "Bana ne yaptığımı söyle ki, seni bu yalnızlığın içinde bir saniye bile bırakmayayım. Bu karanlığı nasıl dağıtacağımı öğret bana."
Gözleri, yeşilin en hüzünlü tonuna bürünmüştü. Bakışlarında bir pusula arayan denizci çaresizliği vardı. Dudaklarım kurudu, nefesim Yiğit’in nefesine karıştı. Aramızdaki bu tehlikeli yakınlık, üzerimdeki üniformadan daha ağır geliyordu. "Çok geç kaldın..." dedim.
Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, bir o kadar da kırılgandı. Bu bir suçlama değildi sadece bir durum tespitiydi. Ben çoktan o yalnızlığın içinde katılaşmış, o karanlığı kendi tenim gibi kabullenmiştim. Onu oradan söküp atmak, derimi yüzmekle eşdeğerdi.
Yiğit’in bakışları derinleşti, elini tekrar yüzüme yaklaştırdı. Parmak uçları cildime değdiği an, sanki ruhumdaki tüm sinir uçları aynı anda uyarıldı. Yavaşça, sanki her zerresini ezberlemek ister gibi yüzümü okşadı.
"Her şeyin bir telafisi vardır Mavi," dedi, sesi çelik gibi bir kararlılık ama ipek gibi bir yumuşaklıkla sarıldı etrafıma. "Ölenleri geri getiremem, geçen yılları geri döndüremem ama bundan sonrasını tek başına yaşamana izin vermem."
Yutkunamadım. Boğazımdaki o meşhur yumru, kalbime doğru inmiş, orada her atışta canımı yakan bir kor ateşe dönüşmüştü. Onun o derin yeşil gözlerine bakarken, hayatımda ilk kez birinin beni gerçekten "gördüğünü" hissettim. Rütbelerimi değil, vurduğum hedefleri değil sadece oradaki, o duvarla onun arasında sıkışıp kalmış, nefesi kesilen Derin’i...
O an, nizamiyenin dışındaki tüm dünya sustu. Sadece onun parmaklarının tenimde bıraktığı o yakıcı iz ve ikimizin birbirine karışan düzensiz nefesleri kaldı.
Yiğit’in o yeşil gözlerindeki şefkat dolu parıltı bir anda söndü yerini geçmişin tozlu raflarından fırlayan karanlık bir boşluk aldı. Sırtım hâlâ koridorun o buz gibi duvarına yaslıydı, aramızdaki mesafe ise bir itirafla kapanmayacak kadar derinleşmişti. "Yalvarırım sana..." dedi, sesi artık bir fısıltıdan çok bir sayıklama gibiydi. "Yalvarırım söyle."
Zihnimde fırtınalar kopuyordu. Bir yanda Yaman’ın hastane odasındaki bitkin hali, gözlerindeki o can havliyle verdiği söz... Diğer yanda ise tam karşımda, ruhu avuçlarımın içinde eriyip giden Yiğit’in yalvarışları. İki kardeşin arasına çekilen o ince sır çizgisi, benim boynuma dolanan bir urgana dönüşmüştü.
"Yapamam," dedim. Sesim, kendi kulağıma bile bir yabancının itirafı gibi geldi.
"Neden?" diye sordu, gözlerini bir an bile ayırmadan.
"Söz verdim."
"Kime?"
"Yaman'a..." dedim, ona bakarak. Birini kaybetmenin, o boşluğun insanı nasıl bir canavara dönüştüreceğini benden iyi kimse bilemezdi. Yaman da bunu biliyordu. "Yiğit, yapamam."
Yiğit’in yüzündeki o sarsılmaz ifade ilk kez çatladı. Elini yüzümden çekmedi ama parmakları kaskatı kesildi. "Ne konuda söz verdin?"
Boğazımdaki o taşlaşmış yumruyu zorlukla yuttum. Bakışlarım onun derin yeşillerine kilitlendiğinde, Yaman’ın korumaya çalıştığı o kırılgan gerçeği daha fazla saklayamadım. "Senin tekrar kendine bir şey yapmandan korkuyor," dedim bir anda.
Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz koridordaki hava buz kesti. Yiğit, sanki yüzüne sert bir tokat yemiş gibi afalladı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, yüzüme bakarken zihnindeki parçaları birleştirmeye çalışıyordu ama nafileydi.
"Ne tekrarı?" dedi, anlamaz gözlerle. Sesi bu kez korkutucu derecede kısıktı. "Ne tekrarından bahsediyorsun sen Mavi?"
Şimdi ikimiz de o uçurumun kenarındaydık; ben bir sözü tutmakla bir hayatı iyileştirmek arasında, o ise hiç hatırlamadığı ya da hatırlamak istemediği bir geçmişin eşiğinde.
Yiğit’in o yeşil gözleri, bir gerçeğin ağırlığı altında değil, devasa bir saçmalığın ortasında kalmış gibi büyüdü. Elini yüzümden yavaşça çekti az önceki o şefkatli adamın yerini, zihni bulanan ve ihanete uğramış hisseden bir asker aldı. "Daha önce intihar girişimin olduğunu söyledi," dedim. Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz koridorda buz gibi bir rüzgar esti.
"Ne?" dedi Yiğit, sesi alaycı bir şaşkınlıkla yükselerek. "Mavi ciddi misiniz?" kaşları çatılmıştı. "Askerim ben asker. Çürük raporum mu var benim? İntihar falan etmedim ben!"
Gözlerinde tek bir yalan kırıntısı yoktu. Gerçekten bilmiyordu ya da birileri bu gerçeği onun zihninden söküp atmıştı. Ama benim için artık bu sırrın bir önemi kalmamıştı. Göğüs kafesimin altındaki o devasa basınç, bir volkan gibi patladı. Yılların yorgunluğu, Yaman’ın sırları, timin ağırlığı ve karşımda duran bu adamın her bakışıyla ruhumu paralaması artık taşınamaz bir yüktü. "Bilmiyorum!" dedim en sonunda, sesim koridorun tavanında yankılanıp her bir tuğlaya çarparak. "Yiğit yoruldum ben anlamıyor musun?"
Gözlerim dolmuştu ama bu kez saklamadım. Bir adım üzerine yürüdüm, tüm o profesyonel maskemi nizamiyenin zeminine fırlatıp atarak. "Sürekli seninle yan yana olup kalbimin senden nefret etmesinden... Seni gördükçe aklımın acımasından ama yine de senden bir adım uzağa gitmek istememden! Sana söyleyemediğim, içimde bir zehir gibi biriktirdiğim her şeyden çok yoruldum ben!"
Nefes nefese kalmıştım. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe artık bir savaş alanıydı. Ona olan öfkem, aslında kendime olan öfkemdi. Onu sevmemem gerekiyordu, ondan kaçmam gerekiyordu ama o elini yüzüme her koyduğunda, o sahte dünyam başıma yıkılıyordu.
"Yaman bir şeyler saklıyor, sen bir şeyler inkar ediyorsun... Ben ise hepinizin arasında, o kilitli kapıların ardında nefes almaya çalışıyorum," dedim sesim titreyerek. "Bana ne yaptığını soruyordun ya... İşte bunu yapıyorsun. Beni kendimle savaştırıyorsun!"
Yiğit, bu patlamam karşısında donup kalmıştı. Az önceki o inkar dolu öfkesi, yerini derin bir sarsıntıya bıraktı. Benim gibi bir "buz kraliçesinin" karşısında böyle darmadağın oluşu, ona verilmiş en büyük cevaptı.
"Ben zaten savaşlardan yeteri kadar yara almadım mı?" Sesim titredi, bir telin kopmadan hemen önceki o son sesi gibi. Yiğit’e değil de, sanki beni bu hayata fırlatan o acımasız kadere soruyordum bu soruyu. "Yeter... Ne yapıyorsanız durun artık."
"Mavi..." dedi Yiğit. Sesi bir fısıltıydı, belki de bir özür. Ama artık kelimelerin merhem olma vaktini çoktan geçmiştik.
"Sus!" dedim, otoritemin son kırıntılarını kullanarak ama hıçkırığımı bastıramayarak. Başımı hızla eğdim, gözümden süzülmeye yeltenen o asi yaşı elimin tersiyle sertçe sildim. Yenilgimi görmesini istemiyordum ama ruhumun çıplaklığı koridorun o soğuk havasında asılı kalmıştı. ederek onu durdurdum.
"Sizi kırmamak için kendimi paramparça etmekten, birine ben koşarken onun bana bir adım bile gelmemesinden yoruldum! İyi bir insan olmak için, o karanlık geçmişimi gömmek için savaşırken o karanlığın beni her gece daha derinlerine hapsedişinden bıktım! Ben sizin için kendimi ateşe atarken, sizin beni dumanınızla boğmanızdan yoruldum!"
Nefes nefese kalmıştım. Göğsüm hızla inip kalkarken, yıllardır içimde biriktirdiğim o koca barajın kapakları artık parçalanmıştı. Karşımda duran adam, benim her şeyimdi nefretim, insanlığım, aşk? sığınağım ve en büyük yaram. Ve ben, ilk kez onun karşısında güçlü değil, sadece "insan" olmanın ağırlığıyla eziliyordum.
"Beni benden aldınız Yiğit..." diye fısıldadım, sesimdeki öfke yerini derin bir tükenmişliğe bırakırken. "Geriye hiçbir şey bırakmadınız."
Yiğit’in o yeşil gözlerinde, az önce parçaladığım ruhumun yansımalarını gördüm. Sesindeki o çaresiz tını, beni durdurmak için son bir halat gibi atıldı ortaya. Ama ben, o halatı kendi ellerimle kesmeye çoktan karar vermiştim. "Bana o şeyi söylemezsen biz hiç düzeltemeyiz Mavi."
Yanıma bir adım daha attı. Aramızdaki o birkaç milimlik mesafede, ikimizin de birbirine karışan solukları koridorun buz gibi havasını ısıtamıyordu. Gözleri, yüzümün her bir hattında bir çözüm yolu, bir çıkış kapası arıyordu. "Mavi bize ne oluyor?" diye sordu, sesi bir harabenin altından gelen son yaşam belirtisi gibiydi.
Az önce göğsümün ortasından fışkıran o kor ateş, saniyeler içinde dondu. Kalbimin kapılarını, üzerine koca kilitler vurarak tekrar kapattım. Az önceki o darmadağın kadın gitmiş yerine bakışları buz tutmuş, ruhu çelikten örülmüş Derin geri gelmişti.
"Biz diye bir şey olmuyor," dedim. Sesim, bir bıçağın soğuk metali kadar düz ve ruhsuzdu. Eğilip fısıldadım, her kelimem aramızdaki o son bağı koparıp atan birer darbeydi. "Biz diye bir şey olamıyor Yiğit."
Yiğit, sanki bir mermi darbesi yemiş gibi yutkundu. Boğazındaki o sert hareket, yaşadığı yıkımın fiziki kanıtıydı. Aramızdaki o tehlikeli yakınlığı birkaç adım geri giderek bozdum. Onun o devasa varlığını, üzerimdeki etkisini geride bırakmak ister gibi kendimi geri çektim.
"Gitme," diye fısıldadı arkamdan. Bu kelime, koridorda bir hayalet gibi dolandı peşimden gelip omuzlarıma asıldı. Durdum. Ama ona dönmedim. Yüzümde, sadece aynadaki yansımamın tanıyabileceği, acı ve hüzünle yoğrulmuş o zehirli tebessüm belirdi.
"Hiç gelmedim ki," dedim.
Adımlarım, nizamiyenin yankılı zemininde kendi cenaze marşım gibi ses çıkarırken arkama bakmadım. Ben hiçbir zaman onun dünyasına tam anlamıyla girmemiştim. Ben sadece camın arkasından izleyen, dokunduğu her şeyi kanatan o "Mavi"ydim. Gelmediğim bir yerden gitmek, sadece bir illüzyondan ibaretti.
Yiğit'in Anlatımıyla
Yutkunamadım. Yemin olsun, o giden kadının arkasından bırak yutkunmayı, ciğerlerime bir gram nefes çekemedim. "Hiç gelmedim ki," demişti. Ruhumun orta yerine bir pimi çekilmiş el bombası bırakıp gitmişti. O koridorda yankılanan ayak sesleri, benim kalbimin üzerinde yürüyen birer ordu gibiydi. Her adımında biraz daha eksildim, biraz daha ufalandım.
Harabe şeklinde, her bir uzvum başka bir yöne dağılmış gibi adımlarım bizi odada bekleyen sevdiklerimize yöneldi. Ama daha kapıya ulaşamadan, yolumun üzerine bir duvar gibi dikilen Akın Yüzbaşıyı fark etmemle durmak zorunda kaldım.
Yüzbaşı... Elleri yumruk olmuş, boğumları beyazlamıştı. Gözlerindeki o ifade, bir operasyonun ortasında düşmanı fark eden bir askerin öfkesiyle aynıydı. Sinirle, hatta nefret eder gibi bakıyordu bana. "Sizin aranızda ne var?" diye sordu. Sesi, nizamiyenin duvarlarını kesecek kadar keskin ve zehirliydi.
Az önceki o duygusal enkazın altından çıkmaya çalışırken, bu soru zihnime bir balyoz gibi indi. Ona anlamaya çalışıyor gibi baktım. Zihnim hâlâ Mavi’nin "biz olamıyoruz" diyen fısıltısındaydı.
"Anlamadım komutanım?" dedim, sesimdeki o bitkinliği gizleyemeyerek.
"Sevgili misiniz?" dediğinde, kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Bir anda içimdeki o yıkıntının yerini, Mavi’yi koruma içgüdüsüyle karışık bir savunma refleksi aldı.
"Neden soruyorsunuz?" Sesimdeki o soğuk ve mesafeli ton, aramızdaki rütbe farkını bile bir anlığına unutturmuştu. Akın Yüzbaşı’nın Mavi’ye olan bakışlarındaki o "farklı" pırıltıyı şimdi daha iyi görüyordum. Bu sadece bir komutanın, timindeki askeri merak etmesi değildi. Bu, mülkiyetini korumaya çalışan bir adamın hırıltısıydı. "Burada sizi ilgilendiren bir şey yok komutanım."
Sesim, kendi kulağıma bile yabancı gelecek kadar buz gibi çıkmıştı. İçimdeki enkazın tozları arasından, ilk kez Akın Yüzbaşı’ya bir üstüm olarak değil, bir rakip olarak bakıyordum. Gözlerindeki o hırçın ifadeyi gördüğümde yanılmadığımı anladım. Bu bir disiplin sorgusu değildi bu, sevdiği kadının az önce bir başka adamın kollarında, onun avucunun içinde erimesine şahit olmuş bir adamın kudurmuş haliydi. Kıskançlık, koridordaki havayı barut gibi yakıyordu.
"Uzak dur," dedi, yanıma kadar gelip nefesini yüzümde hissettirerek. Kaşlarımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktım. Korkmuyordum kaybedecek bir şeyi kalmayan adamın cesareti vardı üzerimde.
"Neden?" diye sordum, sesimdeki alaycı tonu gizlemeden.
"Senden nefret ettiğini görmüyor musun?"
Bu cümle... Mavi’nin az önce suratıma haykırdığı o nefret dolu cümlelerinin çıkarımıydı. Göğüs kafesimin ortasına bir hançer gibi saplandı, canımı yaktı, nefesimi kesti. Ama bunu ona belli etmeyecektim. Acımı Akın’ın önüne bir zafer ödülü gibi bırakmayacaktım. "Bu sizi ilgilendiren bir konu değil komutanım," dedim, kelimelerin üzerine basarak.
Daha cümlem bitmemişti ki, görüş alanıma giren ani bir hareketle sarsıldım. Akın’ın yumruğu, bir balyoz gibi elmacık kemiğime indi. Başım yana savruldu, ağzıma dolan o metalik kan tadıyla durdum. Geriye sendeleyip düşmedim sadece durup, yüzümdeki sızıyı ruhumdaki sızıyla takas ettim. "En çok beni ilgilendiren bir şey!" diye kükredi Akın.
Yavaşça başımı doğrultup ona baktım. Gözlerindeki o kontrolsüz tutku, o sahiplenme arzusu... Akın Yüzbaşı, Mavi’ye sadece değer vermiyordu o, Mavi’ye aşıktı. Ve bu aşk, onu bir komutandan çok, bir cellada dönüştürüyordu. Baş parmağımla dudağımın kenarındaki kanı sildim ve ona doğru yarım bir adım attım. "Onu bir mülk gibi göremezsin Akın," dedim, bu sefer 'komutanım' demeyi reddederek. "Mavi senden de, benden de, bu nizamiyeden de büyük. Ve eğer ondan uzak duracak birisi varsa, o kişi rütbesinin arkasına saklanıp yumruk atan sen olmayacaksın."
Koridorda sadece ikimizin ağır nefesleri ve az önce patlayan o yumruğun yankısı kaldı. İçeride ailelerimiz varken, dışarıda iki adam bir kadının gölgesi için birbirini parçalamanın eşiğine gelmişti. "Kes sesini!"
Akın’ın kükremesiyle nizamiyenin kapısı ardına kadar açıldı. İçerideki neşe, yerini derin bir sessizliğe ve dehşete bıraktı. Aileler, az önce kahkahalar attıkları o iki adamı şimdi birer yaralı kurt gibi birbirine diş bilerken bulmuştu. "Ne oluyor gençler?" Babamın sesi araya girdi.
Yüzündeki o meraklı ama otoriter ifadeyi gördüğümde başımı yana çevirdim. Ağzımdaki kanı yutkunurken, "Yok bir şey baba," dedim. Sesimdeki o yorgunluk, "her şey bitti" demenin başka bir yoluydu.
O sırada Temel amca, yani Akın’ın babası, hiç beklemediğim bir hızla öne atıldı. Akın’ın kolundan öyle bir tuttu ki, o koca cüsseli Yüzbaşıyı bir çırpıda duvara itti. Az önceki o sevimli Karadeniz şivesi, şimdi bir fırtınanın uğultusuna dönüşmüştü. "Ne n’apsun ula sen?" diye gürledi Temel amca. Gözlerinde, oğluna duyduğu o sert sevgi ve disiplin parlıyordu. "Bu uşağa ne diye vuruysun, ne yaptı da sana?"
"Baba sen karışma!" Akın, babasının elinden sıyrılmaya çalışırken bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. Gözlerinde Mavi’yi kaybetmenin korkusuyla harmanlanmış bir nefret vardı. Tam üzerime tekrar yürüyecekken, Alparslan bir gölge gibi aramıza girdi.
Yanında Ebrar, yüzünde korku dolu bir ifadeyle dururken Alparslan demir gibi parmaklarıyla kolumu kavradı. "Abi sakın!" dedi, sesi uyarı doluydu. "Sakın yapma, ailelerin önünde olmaz!"
Alparslan beni geri çekerken, ben sadece Akın’ın gözlerinin içine bakıyordum. Yüzümdeki sızı umurumda bile değildi. O an anladım ki, bu koridorda sadece biz değil, Mavi’nin o hiç gelmediği "biz" ihtimali de ailelerimizin gözü önünde can veriyordu.
Temel amca Akın’ın yakasına yapışmış onu sarsarken, koridorun öteki ucunda Mavi’nin gitmiş olduğu o karanlık boşluğa baktım. Bir yanda bizi birbirimize kırdıran o gizli aşk, bir yanda Yaman’ın sakladığı sırlar, bir yanda da dağılmak üzere olan bir tim...
"Herkes sakin olsun," diye bağırdı Akın’ın babası, sesindeki o otoriteyle nizamiyeyi titretirken. "Akın, geç içeri! Yiğit uşağım, sen de gel buraya. Nedir derdiniz anlatacaksınız!"
İçerideki o sıcak yemek kokusu şimdi burnuma barut kokusu gibi geliyordu.
Koridorun havası artık sadece barut değil, yıllardır bastırılan o zehirli öfkeyle de dolmuştu. Babam ve Alparslan’ın elleri omuzlarımda değil, sanki bir suçluyu zapt eder gibi kollarımdaydı. Beni Mavi’nin o az önce fırtınaların koptuğu, hâlâ onun kokusunun sindiği odasına doğru sürüklerken, Temel amcanın sesi kalabalığın uğultusunu delip geçti.
"Yavru uşak nerede?"
Sesi o kadar babacan, o kadar endişeliydi ki bir an için duraksadım. Mavi’yi soruyordu o buzdan kaleyi, o kimsesiz kızı... Ama Akın’ın cevabı koridoru bir kez daha buz kesti.
"Gitti!" dedi Akın, sesi bir namludan fırlayan mermi kadar sertti. Gözleri kan çanağına dönmüştü, parmağıyla beni işaret ederken sesi hırıltıya dönüştü. "Hep bunun yüzünden! Onun gitmesine bu sebep oldu!"
Bu söz, sabrımın son kırıntısını da yakıp kül etti. Akın tekrar üzerime atılmaya yeltenince, ben de kollarımı beni tutanlardan kurtarmak için hamle yaptım. İkimiz de orta yerde, ailelerimizin dehşet dolu bakışları arasında birbirine diş bileyen iki yaralı kurt gibiydik. Kolumdan asılan babamın gücünü bile hissetmiyordum o an.
"Ulan sana ne benim Mavi ile kavga etmemden!" diye bağırdım. Sesim gırtlağımı yırtarcasına çıktı. "Sana ne! Kimsin sen? Onun sahibi mi sanıyorsun kendini?"
"Yiğit, sus!" dedi babam arkadan, sesindeki o uyarıcı tonu ilk kez bu kadar şiddetli duyuyordum. Ama duramıyordum.
"Mavi ile aramdaki her şey, her kavga, her gözyaşı sadece bizi ilgilendirir!" diye devam ettim, Akın’ın gözlerinin içine nefretle bakarak. "Sen sadece rütbenin arkasına saklanıp, o gittiğinde faturayı bana kesen bir korkaksın Akın Yüzbaşı! Eğer o gittiyse, senin o boğucu sevgin yüzünden gitti!"
Akın’ın yüzü bembeyaz oldu. Temel amca oğlunu tekrar duvara yapıştırırken, Alparslan beni odaya sokmak için kapıyı tekmesiyle açtı. İçerideki o sessizlik, dışarıdaki bu cehennemle dalga geçer gibiydi. Mavi’nin masasının üzerindeki o düzenli dosyalar, yarım kalmış çayı. Hepsi oradaydı ama o yoktu.
Ve Akın’ın babasının dışarıdan gelen o yıkılmış sesi kulaklarımda çınladı. "Ula durun! Kız tek başına nereye gider bu saatte? Düşmanı var, belası var... Siz burada birbirinizi yerken o uşak ateşe mi yürür?"
Odanın içindeki hava artık sadece barut değil, yılların biriktirdiği o zehirli rekabetle de yanıyordu. Batur’un arkadan gelen o rasyonel, "Ona bir şey olmaz" diyen sesi, bu devasa yangının yanında cılız bir kıvılcım gibi kaldı. Çünkü mesele artık Mavi’nin güvenliği değil, iki adamın gururu ve yaralı kalbiydi.
"Siz ikiniz de aynı kıza mı sevdalısınız?"
Akın komutanın annesinin o titreyen, şaşkınlık dolu sesi odada buz gibi bir sessizlik yarattı. Bir an için zaman durdu. Annelerin o keskin sezgisi, nizamiyenin tüm rütbe ve hiyerarşisini tek bir soruyla yerle bir etmişti. Akın’la göz göze geldik. O bakışlarda sadece nefret yoktu aynı kadına duyulan o yıkıcı, o imkansız tutkunun aynadaki yansıma vardı.
"Evet."
İkimizin ağzından da aynı anda, tek bir mermi gibi çıktı o kelime. Evet, seviyorduk. Evet, bu karmaşanın, bu kavganın, bu nizamiyeyi ayağa kaldıran öfkenin tek sebebi oydu. Bu itirafla birlikte içimdeki o son fren mekanizması da koptu rütbe, saygı, askerlik... Hepsi o an çöpe gitti. Tek istediğim, sinirimi yakan bu adamın boğazına sarılmaktı.
"Lan durun!" Babamın gürlemesiyle kendimi bir köşede, Akın’ı diğer köşede buldum. Babam, iki devin arasına giren bir terbiye edici gibi ikimizi de sertçe itmişti. "Salak mısınız oğlum siz? Üç yaşındaki çocuklar gibi!"
"Ne üç yaşındaki çocuklar gibi abi?" diye kükredi Akın. Sesindeki o çaresiz kıskançlık odanın duvarlarını sarsıyordu. Gözlerini babama dikti ama parmağıyla beni işaret ediyordu. "Kızın kalbini kırmalara doyamadı senin oğlun! Onu her gün biraz daha bitirdi!"
O an beynime kan sıçradı. Onun Mavi’yi benden daha iyi tanıdığını iddia etmesi, benim ona verdiğim zararı onun önüme sermesi... Bu, yaramın üzerine tuz ruhu dökmek gibiydi. "Çok üzüldüysen sen olsaydın yanında!" diye bağırdım, sesim gırtlağımı yırtarcasına çıktı. "Neredeydin o enkazdan çıkarken? Neredeydin o her gece kabuslarla uyanırken? Madem bu kadar çok seviyordun, neden onu iyileştirmedin?"
"İzin verseydi olacaktım!" diye bağırdı Akın, sesi bu sefer bir itirafın ezikliğiyle kısıldı.
Yüzümde o en zehirli, en acı tebessüm belirdi. Ona doğru bir adım atıp, tüm gerçeği suratına bir tokat gibi çarptım. "Demek ki seni istemiyormuş!"
Oda bir kez daha o sağır edici sessizliğe gömüldü. Akın’ın yüzü bembeyaz oldu, yumrukları titredi. Bu, savaş alanında söylenebilecek en ağır sözdü. Onu sevebilirdi, onun için ölebilirdi ama Mavi’nin o kapalı kapılarının ardındaki anahtar onda değildi. Hiçbir zaman da olmamıştı.
Odadaki o sağır edici bağrışmalar, babamın öfkesi ve Akın’ın o hazmedemediği gerçeğin suratına çarpmasıyla oluşan gürültü bir anda uğultuya dönüştü. Cebimdeki telefon, sanki dünyanın sonunu haber verir gibi ısrarla titreşiyor, odanın içindeki bu kaosu bölmek istiyordu. Bir kez, iki kez... O kadar ısrarlıydı ki, Akın’ın gözlerinin içine nefretle bakarken mecburi olarak geriye çekildim.
"Bitti sanma!" diye mırıldandım Akın’a doğru, ama zihnim çoktan o ekrandaki isme kaymıştı. Odadan çıktım, koridorun o keskin soğuğu yüzüme çarparken telefonu kulağıma götürdüm. İçeriden hâlâ Akın’ın babasının gürleyişi ve babamın sakinleştirme çabaları geliyordu ama o sesler artık çok uzaktaydı.
"Alo?" dedim, sesimdeki öfke ve yorgunluk birbirine karışmıştı.
Telefondaki ses konuşmaya başladığında, koridorun tavanı üzerime çöktü sandım. Damarlarımdaki kanın çekildiğini, kalbimin o düzensiz atışının bir anda donduğunu hissettim. Saniyeler önce Akın’a karşı hissettiğim o kor ateşten öfke, yerini buz gibi bir dehşete bıraktı. Zaman durdu, koridordaki hava oksijensiz kaldı.
Duyduğum şey, imkansızdı. Duyduğum şey, Mavi’nin o az önceki "Hiç gelmedim ki" deyişinden bile daha yıkıcıydı.
Parmaklarımın gücü çekildi. Az önce Akın’ın boğazına sarılmak için can atan ellerim, şimdi bir telefonu tutamayacak kadar aciz kalmıştı. Cihaz, parmaklarımın arasından kayıp nizamiyenin soğuk zeminine düştüğünde çıkan o tok ses, zihnimdeki sessizliği parçaladı.
Telefon yerde, ekranı hala yanarken ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Gözlerim koridorun boşluğuna dikildi.
Mavi gitmişti. Ama şimdi gelen bu haberle sanki her şey, herkes gitmişti. İçeridekilerin kavgası, Akın’ın aşkı, benim nefretim... Hepsi bir anda anlamını yitirdi. Dünya durdu ve ben o boşluğun tam ortasında, nefes almayı unutmuş bir halde öylece kala kaldım.
Mavi’nin Anlatımıyla
Motorun o soğuk metalik gövdesine yaslanmış, yaklaşık yirmi dakikadır kışladan çıkış iznim için gereken prosedürlerle uğraşıyordum. Gitmem gerekiyordu bu gürültüden, bu insanların üzerime yıktığı o ağır anlamlardan, en çok da kendimden kaçmam gerekiyordu.
Tam kaskımı elime alıp motorun üzerine atlayacaktım ki, nizamiyenin çıkış kapısında bir karaltı belirdi. Adımları düzensiz, sanki her an yere kapaklanacakmış gibi sarsak...
Telefonumu hızlıca cebime koyup dikkat kesildim. Yiğit’ti bu. Ama benim az önce arkamda bıraktığım o öfkeli, o dik başlı adam değildi. Bir eli kalbinin tam üzerine kenetlenmiş, göğüs kafesi sanki içeriden biri tarafından parçalanıyormuş gibi hızla inip kalkıyordu. Nefessiz kalmış gibiydi yüzü o loş ışıkta bembeyaz, gözleri ise daha önce hiç görmediğim bir dehşetle doluydu.
Endişe, bir bıçak gibi saplandı göğsüme. Kaşlarım istemsizce çatılırken ayaklarım benden bağımsız olarak ona doğru birkaç adım attı. Sonra aramızdaki o "biz olamıyoruz" dediğim buzdan barajı hatırlayıp durdum. Ama durmam, onun o çaresizce havayı solumaya çalışışını izlemem çok uzun sürmedi. Gururumu nizamiyenin zeminine gömüp yanına koştum.
"Yiğit..." diye mırıldandım, sesimdeki o titremeye engel olamayarak. "İyi misin? Ne oldu?"
Cevap vermedi, veremedi. Ciğerlerine oksijen ulaşmıyor, sanki biri boğazını görünmez ellerle sıkıyordu. Elindeki telefonu öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları beyazlamış, cihazın ekranı avucunun içinde un ufak olacakmış gibi duruyordu. "Yiğit, bak bana! Nefes al!"
Ellerim omuzlarına gitti. Az önce ona "Hiç gelmedim ki" derken takındığım o maske, onun bu hali karşısında paramparça olmuştu. O telefonun ucunda her ne duyduysa, Yiğit’i, o yıkılmaz dağı olduğu yere devirmişti. Gözleri gözlerime değdiğinde, o derin yeşillerde sadece acı değil, saf bir korku gördüm.
Bu, bir askerin ölümden korktuğu o an gibi değildi. Bu, dünyasının merkezindeki bir şeyin yok oluşuna tanıklık etmiş bir adamın bakışıydı. "Kim aradı?" dedim, sesimdeki korku büyürken. "Yiğit, konuş benimle!"
Yiğit, başını yavaşça kaldırıp gözlerime baktığında, o yeşil derinliklerde gördüğüm tek şey saf, katıksız bir dehşetti. Bir anda, sanki hayatta kalmak için tek dayanağı benmişim gibi elimi kavradı. Parmakları buz gibiydi ama beni öyle sıkı tutuyordu ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Başımı eğip ona baktım. Göğsü hâlâ düzensizce inip kalkıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Yiğit söylesene, birine bir şey mi oldu?" diye sordum. Sesimdeki o soğukkanlı tonu korumaya çalışıyordum ama içimde bir yerlerin titrediğini biliyordum.
"Bebek..." dedi, sesi bir fısıltıdan daha kısıktı. Dudakları titriyordu. "Çocuk..."
Ne dediğini anlamaya çalışırken zihnimde binlerce ihtimal uçuştu. Sakin olmasını, anlatmasını söyledim ama o cevap vermek yerine, sanki o cihaz elini yakıyormuş gibi telefonu direkt avucuma bıraktı. Hiç tereddüt etmeden telefonu kulağıma yasladım.
"Alo?" dedim, buz gibi bir sesle.
"Alo?" dedi karşıdaki ses.
O an, dünya ayaklarımın altından kaydı. Zaman bir anlığına durdu, nizamiyenin tüm gürültüsü bıçakla kesilir gibi sustu. Ben de tıpkı az önce Yiğit’in olduğu gibi, olduğum yerde çakılıp kaldım.
O sesi tanıyordum. O tınıyı unutmam, zihnimin dehlizlerinden silip atmam imkansızdı.
Arayan kişi Gökhan’ın annesiydi.
Gökhan’ı küçücük bir çocukken sokağa atan, onu o kirli battaniyelerin ve açlığın kucağına terk eden, ölürken bile adını anmaya tenezzül etmeyen o kadın... Şimdi, yıllar sonra neden Yiğit’i arıyordu? Neden şimdi, biz tam da bu enkazın ortasındayken ortaya çıkmıştı?
Yiğit’e baktım. Bana öyle bir tutunmuştu ki, sanki bıraksa o koridorun zeminine yığılıp kalacaktı. Gökhan’ın ölümü bizim ortak yaramızdı ama o kadının varlığı, o yaranın üzerine asit dökmekle eşdeğerdi.
"Bebek..." diye mırıldandı Yiğit tekrar, gözleri dolarken.
Kelimeler ağzımdan birer mermi gibi çıkarken, Yiğit’in omuzlarımdaki ellerinin sarsıldığını hissettim. Karşıdaki kadının sesi, geçmişin küf kokulu bodrum katlarından gelen bir fısıltı gibiydi zehirli ve ruhsuz.
"Neden aradın?" dedim, sesimdeki buz tabakası nizamiyenin dondurucu havasından daha keskindi. "Yıllar önce öldürülen oğlun yeni mi aklına geldi?"
"Gökhan ile aynı kaderi yaşamasını istemezdin değil mi kimsenin?" dedi, sesi o kadar duygusuzdu ki bir an onun insan olduğundan şüphe ettim. Bir cellat gibi hüküm veriyordu. "Ben de öyle düşünüyorum."
"Ne zırvalıyorsun sen?" diye kükredim. Yiğit, benden destek alarak doğrulmaya çalışıyordu ama hala nefesleri daralıyordu.
"Gökhan'ın kardeşi için de Gökhan gibi bir kimsesizler mezarlığı ayarla diyorum Mor."
Kanımın damarlarımda ters aktığını, beynimin içinde şimşeklerin çaktığını hissettim. Gökhan’ın kardeşi... O kadının yeni bir günahı daha vardı ve bu günahın bedelini yine masum bir çocuk ödemek üzereydi. "Sikerim!" dedim, sesim kısık ama ölümcül bir tehdit barındırarak. "Bu sefer seni elimden alacak kimse de yok, seni kendi ellerimle öldürürüm kadın! Duyuyor musun beni?"
"Bu sefer sokağa atmak yerine Yiğit'i aradım ya zaten," dedi, hiç istifini bozmadan. Arsızlığı kanımı donduruyordu. "Onu ben koruyamam. Sokağa bırakmak son çarem."
Telefonu kulağımdan çektiğimde ellerim titriyordu. Yiğit’e baktım o yıkılmaz, o sert askerin gözlerinde ilk kez böylesine bir çaresizlik görüyordum. O çocuk, Gökhan’ın kanından, canındandı. Bizim sokağa atılan çocukluğumuzun, yarım kalan hikayemizin son parçasıydı. "Yiğit..." dedim, gözlerinin içine odaklanarak. "Bunu yapmasına izin vermeyeceğiz."
Yiğit yutkundu, boğazındaki düğümü zorlukla aşarak fısıldadı. "Mavi, o daha çocuk... Gökhan'ın kardeşi... Onu o kadının eline, o sokaklara bırakamam."
Motorun anahtarı avcumun içinde etimi keserken kararımı vermiştim. Bu artık bir izin meselesi, bir rütbe meselesi değildi. Bu, Gökhan’a olan borcumuzdu. "Neredesin?" diye sordum telefona geri dönerek. "Adresi ver. Eğer o çocuğun kılına zarar gelirse, yemin ederim seni o sokağa gömerim."
Kadının telefonda verdiği o adres, sanki zihnime atılmış bir kor ateş gibiydi. Titreyen ellerimle telefonu cebime tıktım. Yiğit hâlâ aldığı haberin şokuyla, kalbi dışarıdan duyulacak kadar sert çarparken ona tek kelime etmedim. Sadece elini sıkıca kavradım ve onu kışlanın çıkışına, motoruma doğru sürüklemeye başladım.
Yiğit, ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamayan boş bakışlarla bana uyuyordu. O an rütbe, Akın, içerideki aileler ya da az önceki kavga... Hiçbiri yoktu. Sadece Gökhan’ın yarım kalan hikayesinin son parçası ve o sokağın soğukluğu vardı.
Motorun başına geldik. Kaskımı takarken gözlerimin içindeki o eski, intikam dolu yangını gördüğüne emindim. "Bin," dedim sadece. Sesim bir emir gibi değil, bir sığınak gibi çıktı.
Önce ben bindim, motorun soğuk selesiyle temas ettiğimde 2009’un o buz gibi mermerlerini anımsadım. Ardından Yiğit’in binmesini bekledim. Fazla oyalanmadan, sanki bir an durursak o çocuk da Gökhan gibi elimizden kayıp gidecekmiş gibi arkama yerleşti.
O an, zaman büküldü.
Tıpkı ilk tanıştığımız, birbirimize yabancı ama bir o kadar da mecbur olduğumuz o ilk günkü gibi kollarını belime sardı. Elleri karnımın üzerinde birleştiğinde, omuzlarımda hissettiğim o devasa yükün bir kısmının ona geçtiğini hissettim. Başını hafifçe omzuma yasladı nefesi kaskımın altından boynuma sızıyordu.
"Mavi..." diye fısıldadı motorun gürültüsünü bastırmaya çalışan bir sesle. "Onu orada bırakmayacağız, değil mi?"
"Söz verdim Yiğit," dedim dişlerimin arasından. Gaz kolunu sertçe çevirdim. "Gökhan'ın yapamadığı o isimli mezar taşını, bu çocuk için bir ömre dönüştüreceğim."
Motorun tekerlekleri nizamiyenin asfaltını ağlatarak döndüğünde, arkamızda şaşkın bir tim, öfkeli bir Yüzbaşı ve darmadağın bir aile bıraktık. Biz, kendi geçmişimize ve bir masumu kurtarmaya doğru rüzgarı yırtarak ilerliyorduk.
Gaza yüklendikçe rüzgar kaskımın vizöründen içeri sızıyor, geçmişin o küf kokulu anılarını dağıtmaya çalışıyordu. Yiğit’in elleri belimde öyle bir kenetlenmişti ki, kemiklerimin sızladığını hissedebiliyordum. Korkuyor muydu, yoksa o çocuğa geç kalmaktan mı endişeleniyordu bilmiyorum ama nefesi ensemde, titreyen ruhu tam sırtımdaydı.
Normalde bu yolu yarı sürede bitirirdim. Tek olsam, motoru her virajda asfaltı kazırcasına yatırır, hızın sınırlarını zorlardım. Ama arkamda Yiğit varken, onun bu dağılmış halini bir de fiziksel bir tehlikeye atamazdım. İlk kez kendimden başka birini, kendi hız tutkumdan daha çok önemsiyordum.
Yaklaşık bir saat geçmişti. Adres, şehirden yalıtılmış, sadece en tepedekilerin nefes alabildiği o lüks ve soğuk semtlerden birindeydi. Motoru o devasa, ferforje kapılı malikânenin önünde sert bir frenle durdurduğumda, lastiklerden gelen o cılız ses sessizliği bıçak gibi kesti.
Burasıydı. 2009'un o kabus kokan evi...
Yiğit ellerini yavaşça belimden çekti ama hemen inmedi. Bir süre öylece durup önümüzdeki o şatafatlı, her yerinden kibir akan binaya baktı. Burası Gökhan’ın reddedildiği, Mavi’nin ise çocukluğunu bıraktığı yerdi.
"Geldik," dedim kaskımı çıkarırken. Saçlarım yüzüme dağılmıştı ama gözlerimdeki o hedef odaklı buz tabakası hiç çözülmemişti.
Yiğit motordan indiğinde dizlerinin titrediğini gördüm. Elindeki o telefon hala avucunun içindeydi. Kapıdaki güvenlik görevlisi bize doğru yaklaşırken, Mavi kimliğim ruhumu ele geçirdi. Yiğit’in elini bir kez daha sıktım bu sefer güç vermek için değil, birlikte olduğumuzu hatırlatmak için.
Gördüğüm şey sadece bir çocuk değildi. Gördüğüm ölümüyle ruhumu donduran, mezar taşı için savaştığım, kalbindeki mermiyi kendi göğsümde taşıdığım o çocuğun canlanmış haliydi.
Bize doğru koşan o çocuk, geçmişin karanlık dehlizlerinden çıkıp gelen bir ışık mıydı, yoksa o kadının bize hazırladığı en büyük oyunun parçası mı?
"Gökhan..." Sesim bir fısıltıdan öteye geçemedi. Boğazımda bir yumru, gözlerimde 14 yılın birikmiş yaşı... Bedenim, sanki bir hayalet görmüşçesine kaskatı kesildi. Yiğit’in arkamda taş kesildiğini, onun da aynı mucizeye ya da aynı kabusa baktığını hissedebiliyordum.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |