31. Bölüm

28. Bölüm : "Kanlı Tiyatro"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

 

 

 

 

İnsan, kıyısını kaybettiği denize aşıktır ama boğulmaya başladığında ilk nefret ettiği sudur.

2024

Bahçeyi çevreleyen devasa, siyah ferforje parmaklıklar, içerideki lüksü korumak için değil de sanki dışarıdaki gerçek hayatın içeri sızmasını engellemek için dikilmiş gardiyanlar gibiydi. Ayaklarımızın altındaki çakıl taşları bile özenle seçilmişti her adımımızda çıkan o çıtırtı, buradaki sahte sessizliği yırtan tek sesti.

Hava kararmaya başlamıştı ve bahçenin her köşesine gizlenmiş sarı spot ışıkları, devasa palmiyelerin ve budanmış şimşirlerin üzerine vuruyordu. Işıklar parlaktı ama ısıtmıyordu. Malikânenin devasa cam cephesinden yansıyan ışık, nizamiyenin o gri ve samimi havasıyla taban tabana zıttı. Burası zenginliğin değil, mutlak bir ıssızlığın başkentiydi.

Kadın, geniş mermer merdivenlerin en üst basamağında duruyordu. Arkasındaki devasa kapı, bir mabedin girişi kadar görkemli ama bir o kadar da ürkütücüydü. Kadının üzerindeki kürkün dokusu, o loş ışıkta yumuşak görünse de, bakışlarındaki o sertlik her şeyi buz kesiyordu. Elindeki ince, uzun sigarasından çıkan duman, rüzgarda kıvrılarak havaya karışırken o dumanın bile bu lüksün bir parçası olduğunu hissedilebiliyordu.

Ve tam ortada o pahalı, cansız objelerin arasında biri vardı. Uğruna yaşamak yerine ölmeyi seçtiğim biri vardı. Gökhan. Üzerindeki kıyafetler pırıl pırıldı, markaydı ama o çocuk bu kıyafetlerin içinde bir emanet gibi duruyordu. Bahçedeki fıskiyeden akan suyun sesi, çocuğun o masum gülümsemesiyle birleştiğinde, bu lüks malikâne bir anda 2009'un o soğuk mezarlığına dönüştü zihnimde.

Etrafta tek bir oyuncak yoktu. Tek bir dağınıklık, tek bir hayat belirtisi... Sadece heykeller, ölü bitkiler ve her köşeden bizi izleyen Gökhan'ın ruhu vardı sanki. Bu ev, yaşayan bir yer değil, anıların ve günahların gömüldüğü bir lahitti.

Yiğit’in kolu belime daha sıkı sarıldığında, bu buz gibi atmosferin içinde birbirimizden başka sıcaklığımız olmadığını bir kez daha anladım. Karşımızdaki manzara şuydu. Milyon dolarlık bir bahçe, paha biçilemez bir lüks ve o lüksün ortasında "fazlalık" muamelesi gören, abisinin gözleriyle bize bakan bir çocuk.

Kadının o "gayet rahat" tavrı, ruhumdaki yangına benzin dökmekten farksızdı. Sesi, sanki sıradan bir tablodan ya da bir mücevherden bahsediyormuş gibi pürüzsüz ve duygusuzdu. Benim içimde dünyalar yıkılıp, kasırgalar her şeyi yerle bir ederken o, mermer merdivenlerin üzerinde bir kraliçe gibi dikilip kendi caniliğini sergiliyordu. "Ona çok benziyor öyle değil mi?"

Bu cümle bir soru değildi bir hatırlatmaydı. Bir işkenceydi. Gözlerimden süzülen yaşları bu kez gizleme gereği duymadım. Gurur ya da asker disiplini şu an nizamiyede, kilometrelerce uzağımızda kalmıştı. Karşımda, 14 yıl önce toprağa verdiğim Gökhan duruyordu. Aynı gülüş, aynı bakış, aynı masumiyet... Nefesim ciğerlerime uğramıyor, boğazımda bir cam kırığı varmış gibi her solukta canımı yakıyordu.

Küçük Gökhan, bana doğru bir adım attı.

O an, zihnim 2009'un o karanlık kışına, mezarlık başındaki feryatlarıma, parçaladığım o vazolara dönmek için korkunç bir çekim hissetti. Geriye gitmek, o çocukla beraber o sokaklarda kaybolmak istiyordu ruhum. Ama buradaydım. 2026'daydım. Yiğit'in kolu belime dolanmış, beni ayakta tutuyordu. Zihnimi burada, bu malikânenin soğuk bahçesinde tutmak için kendimle savaşmaya başladım.

"Gökhan..." diye fısıldadım yine. Çocuk, adını duyduğunda duraksadı, başını yana eğip bana merakla baktı. Abisinin o meşhur meraklı bakışıyla...

"Sen kimsin?" dedi çocuk. Sesi bile Gökhan’ın çocukken kulaklarımda çınlayan o tınısıyla aynıydı.

Kadın, tepeden bakan bir tavırla sigarasını savurdu. "Görüyorsun ya Mor," dedi ismimi bir hakaret gibi kullanarak. "Babası öldüğünde bu çocuk da Gökhan gibi bir 'hiçlik' olarak kaldı elimde. Onu bu evin içine hapsetmekten yoruldum. Ya şimdi onu alıp gidersiniz, ya da bu akşam o kapının dışında kalır."

Yiğit’in belimdeki elinin titrediğini, parmaklarının kumaşımı sıktığını hissettim. O da yıkılmak üzereydi ama benim için dik duruyordu. Kadının sesi, zihnimdeki 2009 kışının rüzgârıyla birleşip kulaklarımı tırmaladı. "Şimdi de senin insanlığını sorgulayalım," derken yüzündeki o iğrenç, zafer kazanmış ifade her şeyi özetliyordu. Beni en hassas yerimden, hiç sahip olamadığım o "anne" ve "koruyucu" kimliğimden vuruyordu. "Onu öylece sokakta mı bırakacaksın yoksa bakacak mısın?"

O an beynimin içinde bir fay hattı kırıldı. Bakmak mı? Ben mi? Ben, her gün ölümü meslek edinmiş, ruhu barut kokan, kalbi buz tutmuş bir kadın Gökhan’ın kopyası olan bu çocuğun sorumluluğunu nasıl alırdım? Onu koruyamazdım. Benim dünyam karanlıktı, mermilerle doluydu. Onu da abisi gibi bir gün bir tabutta kefene sarılı halde toprağa emanet etme düşüncesi, nefesimi tamamen kesti. Ben ölebilirdim, bin kez ölebilirdim ama bir Gökhan’ı daha kaybetmeyi kaldıramazdım.

Ama bu kadının sanki bir maldan kurtulmak istiyormuş gibi takındığı o rahatlık... 14 yılın birikmişliği bir volkan gibi patladı. Yiğit’in elinden sıyrıldım. Zihnimdeki o "disiplinli asker" sustu yerine o malikânede vazoları kıran, adaletsizliğe kükreyen o küçük kız geldi. Üzerine öyle bir hızla yürüdüm ki, kadın ne olduğunu anlayamadan sert yumruğum suratında patladı.

Elmacık kemiğinin üzerine inen darbemle kadın acı bir çığlık atarak geriye, o pahalı mermer merdivenlerin üzerine savruldu. Kürkünün etekleri yere serilirken, o kusursuz makyajı bir anda kan ve şaşkınlıkla dağıldı.

"Madem bakmayacaksın neden doğurdun!" diye bağırdım var gücümle. Sesim nizamiyeyi değil, tüm şehri inletecek kadar yüksekti. "Neden her defasında bir canı sokağa atma hakkını kendinde görüyorsun? Senin rahmin bir mezarlık mı, her doğurduğunu ölüme itiyorsun!"

Kadın yere kapaklanmış, eliyle yüzünü tutarken dehşetle bana bakıyordu. Hayatında ilk kez birisi onun o parayla satın aldığı dokunulmazlığını yerle bir etmişti. "Mavi! Dur!" Yiğit’in arkadan gelip kollarımı tuttuğunu hissettim ama gözlerim kadının üzerindeydi.

Küçük Gökhan, birkaç metre ötede donup kalmıştı. Gözleri korkuyla açılmıştı. O an durdum. Yumruğum sıkılı, göğsüm hızla inip kalkarken çocuğun o bakışıyla karşılaştım. O bakışta abisini gördüm. Abisi de annesinden korkardı.

Yiğit’in çelik gibi kollarının arasında çırpınırken, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. "Bırak Yiğit! Bırak seveceğim ebesini bırak!" diye haykırıyordum. Kelimelerim boğazımda düğümleniyor, o çocuğun orada olduğunu hatırladıkça dilimin ucuna gelen en ağır küfürleri yutmak zorunda kalıyordum. Ama öfkem o kadar devasaydı ki, sanki vursam o malikâneyi tek hamlede yerle bir edecektim.

Fakat o an, görüş alanımdaki bir detay bütün dünyamı dondurdu.

Gökhan...

O küçük çocuk, bahçedeki koca çınarın gölgesine sığınmış, iki küçük eliyle kulaklarını sımsıkı kapatmıştı. Vücudu titriyor, gözlerini sımsıkı yummuş sanki bu dünyadan yok olmak istiyormuş gibi büzülmüştü. O sahne, zihnimdeki 2009 kışını bir bıçak gibi yardı. Gökhan da öyle yapardı. Annesi bağırdığında, babası evi terk ettiğinde, sokaktaki o gürültüler koptuğunda kulaklarını kapatır, içine kaçardı.

Öfkem, yerini bir anda buz gibi bir dehşete bıraktı. Yiğit’in kollarının arasından sıyrıldım ama bu sefer kadına saldırmak için değildi.

Yada belki de birazcık öyleydi.

"Sen..." dedim, sesim az önceki haykırışımın aksine ölümcül bir sakinliğe bürünmüştü. "Sen ona vurdun mu?"

Annesi, yerdeki kürkünün üzerinden bana bakarken yüzündeki şaşkınlık ve korkuyla kekeledi. "Ne?"

Ona cevap vermedim. Gözlerimi ondan çekip çocuğun yanına yürüdüm. Az önce kadının suratında patlattığım sağ elimin eklemleri kanıyordu o kanın Gökhan’a, o masuma bulaşmasını istemedim. Hızla elimi kamuflaj pantolonuma sildim, kanın izini kumaşa gömdüm.

Önünde diz çöktüm.

İçimde, söndürülmesi imkansız yangınlar vardı. Ciğerlerim kavruluyor, kalbim Gökhan’ın adıyla atıyordu. Titreyen ellerimi yavaşça ona doğru uzattım ama dokunmaya korkuyordum. Sanki dokunsam, tıpkı abisi gibi avuçlarımın içinden kayıp gidecekti.

"Gökhan..." dedim, sesimi en yumuşak tonuna çekmeye çalışarak. "Hey... Aç gözlerini. Geçti. Kimse sana zarar veremez artık."

Çocuk, kulaklarındaki ellerini milim kıpırdatmadan gözlerini hafifçe araladı. O bakışlarda gördüğüm tek şey, bir çocuğun taşıyabileceği en ağır yüktü. Korku.

"Seni almaya geldim," dedim yutkunarak. "Seni o sokağa, o karanlığa bırakmaya değil seni gerçekten yaşatmaya geldim."

Bahçenin o ağır, sahte çiçek kokusuyla karışık lüks parfüm kokusu genzimi yakıyordu. Dizlerimin üzerindeydim altımdaki o pahalı çakıl taşları diz kapaklarıma batıyordu ama hissettiğim tek acı, tam karşımda duran bu küçük bedenin varlığıydı.

Küçük Gökhan, o koca çınarın gölgesinde büzülmüş, ürkek gözlerle beni süzüyordu. Bakışları bir ara belimdeki kılıfında duran siyah, soğuk metale silahıma kaydı. Göz bebeklerinin korkuyla büyüdüğünü, omuzlarının biraz daha çöktüğünü gördüm. Silah, onun dünyasında sadece bir ölüm ya da korku aracıydı, biliyordum.

Hemen ellerimi, avuç içlerim ona bakacak şekilde havaya kaldırdım. Bir askerin teslimiyeti değil, bir ablanın "buradayım" deyişiydi bu.

"Bak, sana zarar vermem tamam mı?" dedim. Sesimi, içimdeki o fırtınadan arındırıp en şefkatli tınısına çektim. "O sadece bir parça metal. Benim işimin bir parçası. Ama senin için hiçbir anlamı yok."

Uslu uslu, minicik bir hareketle kafa salladı. O kadar itaatkârdı ki, bu itaat kalbimi parçaladı. Bir çocuk bu kadar uslu olmamalıydı bir çocuk yaramazlık yapmalı, ses çıkarmalıydı.

"Adın ne?" diye sordum, yüzünde bir ışık görmeyi umarak.

"Adım yok," dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar derinden geliyordu ki, rüzgar esmese duyulmayacaktı.

Kulaklarım uğuldamaya başladı. "Ne demek yok?" diye sordum, dehşetle Yiğit’e bir anlık bakış atarken. Yiğit arkamda bir heykel gibi donmuş, yumruklarını sıkmaktan eklemlerini beyazlatmıştı.

"Vermediler..." dedi çocuk, bakışlarını suçlu bir çocuk gibi yere indirip merdivenlerde oturan o kadına kaçırarak.

"Bana bak," dedim. Sesimdeki titremeyi durduramıyordum. Elimi usulca uzattım sanki bir kuşun kanadına dokunur gibi narin bir hareketle çenesini kavradım. Yüzünü yavaşça ışığa doğru çevirdim.

İşte o an gördüm.

Teninin beyazlığında, şah damarının hemen üzerinde duran o kızarık, çiğ duran, deri altına kadar inmiş derin kesik izini... Bir neşterin ya da bir cam kırığının bıraktığı o vahşi imzayı. Kan beynime sıçradı. O an nizamiyeyi havaya uçurabilir, bu evi kökünden sökebilirdim.

"Kim yaptı bunu?" dedim. Sesim artık bir fısıltı değil, yaklaşan bir çığın gürültüsüydü. "Kim yaptı sana bunu?"

"Söyleyemem," dedi.

Gözlerindeki o ifadeyi tanıdım. 2009'da aynaya baktığımda gördüğüm ifadenin aynısıydı. Çaresizlik. Bir çocuk, kendisine zarar veren celladı söyleyemiyorsa, o cellatla aynı sofrada oturmaya mahkûm edilmiş demekti.

İçimdeki fırtınayı, o devasa yıkımı bastırmak için kendimi zorladım. Dünyanın en ağır yükü, bir çocuğun saç tellerine sinmiş olan o korkuydu. Titreyen elimi saçlarına götürdüm ipek gibiydi, tıpkı Gökhan’ınki gibi... "Bana söylersen kimseye söylemem," dedim, sesimi bir ninninin şefkatine bürüyerek. "Hadi anlat bakalım."

"Beni öldürür," dedi.

O iki kelime, kulaklarımda bir bomba gibi patladı. Bir çocuk, annesinden bahsederken "öldürür" diyordu.

"Hiçbir bok yapamaz!" diye kükredim bir anda. Kontrolümü kaybetmiştim. Ama çocuğun omuzlarının sarsıldığını, benden bile korktuğunu fark ettiğimde dünyam başıma yıkıldı. Hemen yutkundum, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Bak... Bak bana. Bana söylersen, yemin ederim sana kimse hiçbir şey yapamaz. Ben seni korurum. Biz seni koruruz."

Küçük Gökhan, dudaklarını birbirine bastırdı. Konuşmadı. Konuşmaya dermanı yoktu ya da kelimelerin yetmeyeceğini biliyordu. Sadece o küçük, titreyen elini yavaşça kaldırdı. İşaret parmağıyla, mermer basamaklarda oturan, az önce attığım yumruğun etkisiyle yüzünü tutan o kadını gösterdi.

Zaman durdu. Kalbimdeki ritim, yerini kulaklarımdaki uğultuya bıraktı.

Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimdeki taşlar etime batmış, ruhumdaki ağırlık ise bedenimi yere çivilemişti ama ben kalktım. Elimi çocuğun çenesinden çekmedim sanki o teması bırakırsam ikimiz de yok olacakmışız gibi. Arkamı döndüm. Az önce yere serdiğim o "anne" denilen canavara baktım.

Bakışlarım mermi olsa, o kadını olduğu yerde infaz ederdi. Bakışlarım mermi olsa, o lüks malikâne bir mezarlığa dönüşürdü. "Nasıl yaptı?"

Sesim artık benden çıkmıyordu. Sanki 2009'da toprağa giren Gökhan'ın sesiydi bu. Sanki sokaklarda aç kalan, dövülen, kimsesiz bırakılan tüm çocukların ortak hırıltısıydı. Kadına doğru bir adım attım. Her adımımda mermer zemin çatlıyordu sanki.

"Nasıl yaptın o kesiği?" dedim, kadının tam karşısında durarak. "Hangi aletle, hangi hakla, hangi vicdanla dokundun ona?"

Kadın, patlamış dudağının arasından bir şeyler mırıldanmaya çalıştı, yüzündeki korku artık bir dehşete dönüşmüştü. Çünkü karşısında bir asker değil, kendi elleriyle yarattığı bir cellat duruyordu.

Yiğit arkamda kaskatıydı. Çocuğun kulağını kapatıp kapatmadığını bilmiyordum ama o an tek bir şeyi biliyordum. Bu gece o neşterin, o camın, o her neyse... Onun hesabını bu kadının ruhundan söke söke alacaktım.

Kadını içeri savurduğumda, o devasa meşe kapı üzerimize kapandı. Dışarıdaki dünya Yiğit, isimsiz çocuk, nizamiyedeki aileler bir anda silindi. Artık sadece bu buz gibi salonun ortasında, bir avcı ve köşeye sıkışmış, nefesi korkudan ekşimiş bir av vardı.

Salonun yüksek tavanındaki o devasa kristal avize, titreyen ellerimle sıktığım kurşunun etkisiyle adeta bir ağıt yakıyordu. Tavandan yağan kristal parçaları, kadının o pahalı, sahte ipekten elbisesinin üzerine birer cam kırığı yağmuru gibi dökülüyordu. Her bir parça, o çocuğun boynundaki yaranın diyeti gibiydi. "Polisi ararım..." diye inledi kadın.

Dudaklarımda beliren o çarpık, zehirli gülümseme yüzümdeki tüm insani ifadeyi sildi. Gözlerimdeki o deli ışığı, salonun loş aydınlatmasında bile seçiliyordu. Telefonu kapatıp cebime tıkarken, beylik tabancamın namlusundan süzülen ince, gri dumanı gördüm. Barutun o geniz yakan kokusu, şu an benim için dünyanın en pahalı parfümünden daha güzeldi.

Telefonu tek elimle tuşlarken, yüzümdeki ifade bir heykel kadar hareketsizdi ama parmaklarım o üç rakamı tuşlarken adeta bir piyano resitali veriyormuşçasına zarifti. Hattın öbür ucundaki memur "Acil durum, dinliyorum," dediği o salise, ruhumdaki o buz gibi Üsteğmen'i bir mahzene kilitledim.

"Acil! Acil destek kuvvet lazım!" Kendi sesimdeki o sahte titremeyi, o genizden gelen hayvani korkuyu duyduğumda kendime hayran kaldım. Sesim, memurun kulak zarından geçip doğrudan ilkel korkularına dokunuyordu. Adamın nefesinin kesildiğini, o an orada benimle birlikte o cehennemi yaşadığını hissettim. Bu, Tanrı olmanın en kısa yoluydu. Birinin gerçekliğini sadece sesinle inşa etmek.

"Bir kadın... Silahlı bir saldırı..." derken, gözlerim yerde bir böcek gibi çırpınan kadının üzerindeydi. Beylik tabancamı kılıfından sıyırdım. Metalin soğukluğu avucumu yakarken, namluyu kadının hemen yanındaki sehpanın üzerindeki boş duvara diktim.

Kapalı alanda patlayan merminin sesi, telefonun hoparlöründen geçip memurun beynine bir balyoz gibi indi. Kurşun milyonluk duvarı çiğneyip geçerken çıkan o tok sesle beraber kadın yere kapaklandı. O gerçek bir çığlık atıyordu, ben ise kurgusal bir kıyamet.

"Hanımefendi ne oluyor! İyi misiniz?!" diye bağırıyordu memur. Sesi artık bir insan sesi değil, bir panik sinyaliydi.

"Ben Üsteğmen Mavi Derin Yıldırım... Şu anda bir saldırı altınday-"

Lafımı bilerek yarım bıraktım. Bir sanatçı, eserini en vurucu yerinde keserdi. Namluyu bu kez tepemizdeki o devasa kristal avizeye doğrulttum. Tetiği ezdim.

Kristaller, telefonun açık mikrofonuna birer cam kırığı senfonisi gibi çarparak dökülürken, kadının üzerine yağan parçaların her birinde kendi vahşi yansımamı gördüm. Memur telefonda adımı haykırırken, ekranın kırmızı kapatma tuşuna bastım. O sessizlik... İşte o sessizlik, hayatımda duyduğum en saf melodiden bile daha güzeldi.

Evi dolduran yoğun barut dumanı, kadının pahalı parfümünü bir leş gibi boğdu. Telefonu cebime bıraktım artık sadece biz vardık. Namlusu hâlâ cehennem gibi tüten silahı, kadının o kriz geçiren, hıçkıran ağzının hemen altına, çenesine yerleştirdim. Metalin sıcaklığı tenini dağlarken, eğilip kulağına o buz gibi, ruh hastası sakinliğimle fısıldadım.

"O memur şu an senin için değil, benim 'kahramanlığım' için bütün şehri ayağa kaldırıyor. Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde, senin ağzındaki bu barut tadını değil, benim sahte gözyaşlarımı görecekler."

Silahın namlusunu çenesine biraz daha gömdüm, gözlerindeki o son umut kırıntısını da ezip geçerek. "Şimdi söyle bakalım... 14 yılın hesabını bu on dakikaya nasıl sığdıralım? Çığlık mı atacaksın, yoksa sadece ölmek için yalvaracak mısın? Seçim senin çünkü burada tek adalet benim namlumun ucunda."

"Seni polise şikayet ederim."

"Polisi ben zaten aradım bebeğim," diye fısıldadım. Sesim, bir mezar sessizliğinin içindeki yılan tıslaması kadar tekinsizdi. "Ama onlar seni kurtarmaya değil, bir kahramanı pusudan çıkarmaya geliyorlar. Senin ölümün, benim vatan görevim olacak. Anlıyor musun?"

Yavaş, ritmik adımlarla üzerine yürüdüm. Postalımın altındaki kristal parçalarının ezilirken çıkardığı o 'çıt' sesi, salonun akustiğinde birer idam mangasının ayak sesleri gibi yankılanıyordu. Kadın geri geri sürünürken, arkasındaki o paha biçilemez beyaz koltuğa çarptı. Kaçacak yeri kalmamıştı.

"Vazoyu devirdi diye ha?" dedim, namluyu usulca kadının çenesinin altına, o titreyen gırtlağına yasladım. Silahın sıcak metali, kadının buz kesmiş tenine değdiğinde vücudunun kasıldığını hissettim. "O vazo senden daha kıymetliydi değil mi? O çocuktan, Gökhan’dan daha değerliydi o porselen parçası..."

Bir adım daha yaklaştım. Şimdi nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Benimki barut ve intikam kokuyordu, onunkisi ise çürümüş bir korku.

"Bak bana," dedim, boştaki elimle suratına okkalı bir tokat indirerek. Kafası yana savruldu. "O gün o çocuğun isimsiz mezar taşı için sana diz çökmüştüm. Ama bugün, bu isimsiz çocuğun canı için seni bu mermerlere gömeceğim. Polisler kapıyı kırana kadar geçecek o on dakika, senin ebedi cehennemin olacak."

Gözlerimi bir an bile kırpmıyordum. Zihnimdeki Derin, 2009'da kırılan o vazonun parçalarını tek tek bu kadının ruhuna saplıyordu. Delilik miydi bu? Belki. Ama adaletin bittiği yerde, Mavi'nin cinneti başlardı.

"Şimdi anlat," dedim, namluyu biraz daha bastırarak. "O çocuk her canı yandığında neden kulaklarını kapatıyor? Onu bu sessizliğe nasıl mahkûm ettin?"

Gözlerimdeki ışık, az önce patlayan mermilerin namlu aleviyle yıkanmış gibi tekinsizce parlıyordu. Salonu kaplayan o keskin barut kokusu, kadının pahalı Fransız parfümlerini boğup atmıştı. Silahın sıcak namlusunu, kadının tam o titreyen gırtlağına, o küçük çocuğun boynundaki yaranın tam hizasına bastırdım.

"Bak bana," dedim. Sesim, bir bıçağın kemiğe dayanırken çıkardığı o gıcırtılı, soğuk sese benziyordu. "O vazo devrildiğinde çocuğun canının yandığını mı düşündün, yoksa o paha biçilemez porselenin mi?"

Kadın konuşmaya çalıştı ama namlunun baskısı nefesini kesti. Gözbebekleri dehşetten iğne ucu kadar kalmıştı. Postallarımın altındaki kristal kırıkları, her hareketimde bir can çekişme sesi gibi gıcırdıyordu. Eğildim, yüzümü onun o sahte mükemmelliğine yaklaştırdım. Şimdi sadece biz vardık bir de duvarlarda yankılanan 14 yıllık sessizliğin çığlığı.

"O çocuk her ses duyduğunda kulaklarını kapatıyor," diye fısıldadım, sesimdeki delilik şimdi tamamen yüzeye çıkmıştı. "Çünkü senin o zehirli sesinden kaçmaya çalışıyor. Ama şimdi kaçış yok. Polisler kapıyı kırana kadar bu evde sadece benim sesim yankılanacak."

Silahı indirmeden, boşta kalan elimle kadının o pırlanta küpeli kulağını sertçe kavradım. Acıyla inlediğinde, bu ses benim için dünyanın en güzel senfonisiydi. "Duyuyor musun?" dedim, uzaktan gelen ama her saniye yaklaşan o tiz polis sirenlerini işaret ederek. "Onlar senin için gelmiyor. Onlar 'Saldırı altındaki kahraman Üsteğmen'i kurtarmaya geliyorlar. İçeri girdiklerinde seni bu halde bulacaklar yıkılmış, darmadağın ve suçlu. Ben ise sadece vatanını ve o sabiyi koruyan bir asker olacağım."

Namluyu çenesinden çekip, az önce kurşunla parçaladığım duvardaki o taze deliğe sürttüm. Sıcak beton tozu silahın ucuna bulaştı.

"Şimdi söyle bana..." dedim, kadının saçlarından tutup kafasını duvara, o kurşun deliğinin yanına sertçe yaslarken. "O çocuğun bir adı yoksa, senin bu dünyada bir nefes alma hakkın var mı?"

Dışarıda Yiğit’in motorunun sesi polislere karışıyordu. Yiğit, kucağında abisinin yaşayan kopyasıyla beklerken, içeride Mavi 14 yıl önce yarım kalan o infazı, zekice kurgulanmış bir tiyatroyla tamamlıyordu.

"Bırak beni!" diye feryat ettiğinde, bu ses kulağıma bozuk bir keman sesi gibi cızırtılı ve zevksiz geldi. Yavaşça sanki bir ayini başlatıyormuşçasına önünde diz çöktüm. Dizim yerdeki kristal parçalarına battı, acıdı ama bu fiziksel sancı, ruhumdaki o devasa boşluğun yanında bir hiçti.

Elimi uzattım. Parmak uçlarım, az önce dehşetten bembeyaz kesilmiş yanağına dokundu. Bu bir şefkat değil, bir otopsiydi.

"Niye ya daha eğlenecektik," dedim. Sesimdeki o yapay, çocuksu hüzün, odadaki kan donduran atmosferle birleşince ortaya çıkan şey tam bir şizofreni şaheseriydi. Dudaklarım büzülmüş, gözlerim sahte bir merakla parlıyordu. "Oyun daha yeni başlıyordu oysa."

Yerdeki o vazoyu, 14 yıl önce bir çocuğun hayallerini ve nefesini kesen o porselen celladı elime aldım. Kadına biraz daha yaklaştım öyle ki, nefesim yüzündeki ter damlalarını titretiyordu.

"O çocuk sana 'yapma anne' dedi mi?"

Sorum, odanın duvarlarında yankılanırken kadının hıçkırığı boğazında bir yumru gibi düğümlendi. Bakışlarımda artık o sahte oyunbazlık yoktu sadece saf, katıksız bir delilik vardı.

"Yalvarırım ne istersen veririm!" diye inledi kadın. Sesi, ruhunu satmaya hazır bir pazarlıkçının titrekliğiyle doluydu.

"Gökhan'ı verebilir misin?"

Bu ismi telaffuz ettiğim an, sanki malikânenin duvarları üzerime yıkıldı. Sesimdeki o çocuksu ton bir anda yok oldu yerini mezar derinliğinde, her harfi intikamla bilenmiş bir hırıltıya bıraktı. Acı, bir anlığına maskemin altından sızdı ama onu hemen o zifiri karanlığa, ruhumun en ücra köşesine geri gömdüm.

Doğuştan gelen o nadir, ürpertici mor gözlerimi kadının gözbebeklerine diktim. Bakışlarımda sadece bir insanın nefreti yoktu o bakışlarda sönmüş bir hayatın, yarım kalmış bir çocukluğun ve birazdan başlayacak olan o kanlı on dakikanın mutlak hükmü vardı.

Vazoyu havaya kaldırdım. O pahalı, antika porselenin ışık altındaki parıltısı, kadının gözlerindeki son umut kırıntısıyla yarışıyordu.

Vazo kadının kafasında infilak (2) ederken, öteki elimi bir yılan çevikliğiyle dudaklarına kenetledim. Çığlığı avucumun içinde boğuldu, sadece genzinden gelen o aciz hırıltıyı hissettim. Porselen parçaları birer şarapnel gibi etrafa dağılırken, avucumun altındaki o titreme... İşte o, paha biçilemezdi.

"Şşşt... Sessiz ol bebeğim," diye fısıldadım, sesimdeki o sahte şefkat zehirli bir bal gibiydi. "Bak, her yer ne güzel parlıyor şimdi. Kristaller, porselenler... Tıpkı bir masal diyarındayız."

Yerdeki parçaların arasından en sivri, en keskin, kenarı hala taze kanla parlayan o büyük parçayı seçtim. Gökhan’ın boynundaki o derin, sessiz haritayı hatırlar gibi... Parçayı kadının boynuna, tam o 14 yıllık izin üzerine yerleştirdim.

"Bakalım bu hatıra senin teninde nasıl duracak?"

Keskin porseleni etine bastırıp ağır ağır çekerken, yüzümde neredeyse çocuksu bir merak vardı. Kanın o sıcak, metalik kokusu burnuma dolduğunda hafifçe geri çekildim. Kadının bilincinin bulanıklaştığını gördüğümde, işimi garantiye almak için saçlarından kavrayıp kafasını arkadaki mermer duvara pat diye vurdum. Gözleri devrilip bedeni yığılırken, cebimden o sadık dostumu, çakımı çıkardım.

"Ay... Acıdı mı Tatlım?"

Şimdi sıra tiyatronun dekorundaydı. Odanın içinde bir derviş gibi dönmeye başladım. Bir yandan sehpaları tekmeliyor, tabloları bıçak darbeleriyle parçalıyor, bir yandan da baygın kadına bakıp kıkırdıyordum.

"Vah vah... Ne kadar da korkunç bir hırsız girmiş eve böyle!"

Bir vazoyu daha duvara fırlattım, parçaların gürültüsü kahkahama karıştı. Kadının yanına eğilip yanağına çakının soğuk yüzüyle hafifçe vurdum.

"Oy... Kıyamam ben sana. Çok mu acıdı? Çok mu canın yandı 'anneciğim'?" dedim, sesimi incecik, dalga geçen bir tona bükerek. "Merak etme, polis amcalar gelip seni bu korkunç hırsızdan kurtaracak olan o 'kahraman' Üsteğmen'e teslim edecekler. Ama o zamana kadar... birazcık daha dağıtmamız lazım, değil mi?"

Çakımla kendi kolumda, üniformamın dikiş yerini de yırtarak yüzeysel ama çok kanayan bir çizik açtım. Acı, damarlarımdaki adrenalini kamçıladı. Kendi kanımı kadının yüzüne birkaç damla sıçrattım sanki boğuşmuşuz, sanki o beni kurtarmaya çalışırken ben kendimi feda etmişim gibi...

Odanın ortasında durup esere baktım. Devrilmiş koltuklar, parçalanmış porselenler, kan gölleri ve baygın bir kurban. Tam bir kaos başyapıtı. Uzaktan gelen siren seslerini duyduğumda, yüzümdeki o deli gülümsemeyi anında sildim.

Gözlerimi ovuşturup kızarttım, nefes nefese kaldım ve kapıya doğru, "YARDIM EDİN! KADINI ÖLDÜRECEKLER!" diye feryat ederek koşmaya hazırlandım.

Dışarıdaki siren sesleri, kapının metalik gürültüyle yerinden sökülmesiyle birleşti. O an, zamanı bir saniyeliğine durdurdum. Yerde baygın yatan kadının soğuk bedenini kucağıma çekerken, bir şefkat abidesi gibi görünmek adına başını göğsüme yasladım. Parmaklarım, kadının saçlarının arasındaki kendi imzam olan o dehşeti gizlerken, yüzüme "paniklemiş kurtarıcı" maskesini taktım.

Polisler içeri daldığında, odadaki barut ve taze kan kokusu ağır bir sis gibi çökmüştü. Gözlerimi hafifçe büyüterek, ellerimi gerçekten korkuyormuşum gibi titretmeye zorladım. Cüzdanımı cebimden çıkarırken, deri kılıfın üzerindeki her bir çizik, oynadığım bu muazzam oyunun bir parçasıydı.

"Üsteğmen Mavi!" diye bağırdım sesimdeki o sahte titreme, profesyonel bir oyuncuyu bile kıskandıracak cinstendi. Kimliğimi, havada asılı duran toz bulutunun içinde sallarken gözlerimdeki o vahşi parıltıyı kimse fark etmiyordu.

Kadının nabzını kontrol ediyormuş gibi yaparak başını daha sıkı tuttum. Onu bu hale getiren darbeyi indiren eller, şimdi onu hayata döndürmeye çalışıyormuş gibi görünüyordu. Bu kanlı tiyatroyu ben yazmıştım, başrolü ben kapmıştım ve perdeyi kapatacak olan da bendim. Kurallar sadece benim zihnimde yazılıydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gün sonra

Evin içindeki hava, dağılmış eşyaların yarattığı o kaotik görüntüyle birleşince ağırlaşmış, soluması güç bir toz bulutuna dönüşmüştü. Yerdeki kırık vazo parçalarından sızan su, parkenin damarlarına yavaşça işlerken, kadının titreyen omuzları karşımda birer yenilgi anıtı gibi duruyordu. Ona yaklaşmadım bile sadece sesimin o pürüzsüz, ürpertici sakinliğiyle odayı doldurdum. "Buna sakın bir tehdit deme," dedim, sesimdeki buz gibi tınıyı gizleme gereği duymadan. "Bu sadece, kocanın duymasını istemeyeceğin o kirli sırların, polise vereceğin ifadenin samimiyetine bağlı olduğunu hatırlatan küçük bir uyarı." Kadının gözlerinde çakan o saf korku, yaptığım oyunculuğun ve kurduğum hilenin en büyük zafer tacıydı. Artık ondan kurtulmuştum kendi yalanlarının içinde boğulurken beni de beraberinde dibe çekemeyecekti.

Dışarı çıktığımda, sokaktaki keskin ve serin hava yüzüme bir tokat gibi çarptı ama zihnimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Başarmıştım ama bu zaferin tadı ağzımda metalik, paslı bir his bırakıyordu. Adımlarım beni insanlardan uzağa, gölgelerin içine çekiyordu çünkü artık sadece o kadından değil, kendimden ve geçmişimden de kaçıyordum. Yiğit dahil, tanıdığım her yüz sanki üzerime yıkılacak birer duvar gibi geliyordu üzerime. Kimseyle konuşacak, kimsenin tesellisine sığınacak gücüm kalmamıştı. Görüş alanımdaki her silueti o sanıyor, kalbimin ritmini bozan o tanıdık korkuyla sarsılıyordum.

Gökhan’ın kardeşi... Onun adını düşünmek bile göğüs kafesimde devasa bir mengenenin sıkışmasına neden oluyordu. Onu görmeye, o gözlerdeki hesap soran bakışlarla yüzleşmeye henüz hiçbir hücrem hazır değildi. Sanki köşeyi dönsem karşımda belirecekmiş gibi bir his, ensemdeki saçları dikleştiriyordu. Bu yüzden kaçıyordum Yiğit’ten, arkadaşlarımdan, sokak lambalarının aydınlattığı o tanıdık caddelerden... Bir hayaletten kaçar gibi, kendi gölgemden bile saklanarak, o sarsıcı yüzleşme anını biraz daha ertelemek için karanlığın en derin yerini kendime sığınak yapıyordum.

Cebimdeki telefonun keskin titreşimi, zihnimdeki karmaşayı bir bıçak gibi kesti. Kim olduğunu kontrol etme gereği bile duymadan, reflekslerimin komutasıyla ekranı kaydırıp kulağıma götürdüm. Hattın ucundaki ses, otoritenin ve disiplinin somut hali olan İbrahim Albay’dı. Az önceki o kaçış psikolojisi, yerini anında çelik gibi bir ciddiyete bıraktı. "Emredin komutanım," dedim sesimdeki o titrek korkuyu ve dağınıklığı tek bir saniyede yutarak, boğazımdaki düğümü profesyonelliğin soğukluğuyla çözdüm. Sesim tam da olması gerektiği gibi, pürüzsüz ve sarsılmaz çıkmıştı.

Albay’ın sesi her zamanki gibi kısa ve özdü. "Mavi, karargâha gel hemen." Bu emirde ne bir soruya yer vardı ne de bir itiraza. Kelimeler havada asılı kalırken, askeri disiplinim o anki tüm kişisel sancılarımı bir kenara itti.

"Emredersiniz komutanım," diye yanıtladım, lafı uzatmanın gereksizliğini bilerek. Telefonu kapatırken dünya etrafımda yeniden şekilleniyordu az önceki o hırsızlık oyunu ve kaçış planları, yaklaşan görevin ağırlığı altında silinip gitti.

Vakit kaybetmeden motoruma doğru koştum. Ayaklarımın yere vuruşu, içimdeki o ani yükselen adrenalinle ritim tutuyordu. Motorun soğuk metaline dokunduğum an, avuç içlerimdeki terin yerini sıkı bir kavrayış aldı. Kontağı çevirdiğimde motorun o kükreyen gürültüsü, zihnimdeki tüm sesleri susturan tek gerçeklik oldu. Kaskımın vizörünü indirdiğimde, dış dünyayla aramdaki tek bağ rüzgarın uğultusu ve önümdeki bitmek bilmeyen asfalttı. Şimdi ne Yiğit ne de Gökhan’ın kardeşi vardı sadece emir, görev ve karargâha giden o hız dolu yol kalmıştı.

Karargahın yüksek beton duvarları görüş alanıma girdiğinde, motorun kükreyen sesini nöbetçi kulübesinin önünde ani bir frenle kestim. Motorun sıcak metalinden gelen o çıt çıt sesleri rüzgarın uğultusuna karışırken, anahtarı havada kısa bir kavis çizerek nöbetçi askerin avucuna bıraktım. Bir kelime etmeme gerek yoktu o anahtarın ağırlığı, motorun düzgün bir yere çekilmesi gerektiğinin dilsiz emriydi. Botlarımın beton zeminde çıkardığı ritmik ve sert sesler, zihnimdeki tüm dağınıklığı süpürüp yerini çelikten bir disipline bırakıyordu. Hızlıca üniformamın içine sığındım o kumaşın omuzlarımdaki ağırlığı sanki ruhumdaki tüm gedikleri kapatan bir zırh gibiydi.

Karargah merkezinin ağır kapılarını itip içeri girdiğimde, ortamdaki yoğun konsantrasyon ve gerginlik yüzüme bir sis bulutu gibi çarptı. Gözlerim ilk önce aşina olduğum yüzlere, masanın etrafında dizilmiş bizim timin üyelerine çarptı hepsi oradaydı, sessiz ve tetikte. Ancak masanın başındaki yabancı siluet, odadaki tüm havayı değiştiriyordu. Omuzlarındaki rütbeler, İbrahim Albay kadar kıdemli birinin varlığını müjdeliyordu ama bakışlarındaki o yabancı, sorgulayan ifade buz gibiydi. Adımlarım bir an bile teklemeden, askeri bir refleksle hazır ola geçtim topuklarımın birbirine çarpma sesi odada yankılandı.

İbrahim Albay’ın "Otur kızım," komutuyla sandalyeye yerleşirken, yabancı albayın bakışları bir tarayıcı gibi üzerimde geziniyordu. Sessizlik, odadaki telsiz cızırtılarından daha gürültülüydü. Sonunda o yabancı ses, buz kütlelerinin birbirine sürtünmesi gibi soğuk ve alaycı bir tonla odaya yayıldı. "Mavi?" dedi, ismimi sanki bir bilmeceyi çözer gibi telaffuz ederek. Gözlerini kısmış, beni değil de sanki yetersiz bir ekipmanı inceliyor gibiydi. "Bu küçük kız mı?"

Kelimeler kulaklarımda uğuldamaya başladığında, damarlarımda akan kanın aniden ısındığını hissettim.

"Küçük kız" mı demişti bana?

Gelde sövme.

Sakin ol geri zekalı o komutan.

Omuzlarımdaki o görünmez yüklerin, girdiğim çatışmaların ve susturduğum korkuların hiç haberi yokmuş gibi kurulan bu cümle, göğüs kafesimin altında sessiz bir volkanın fitilini ateşledi. Hazır ol duruşumun bozulmasına izin vermedim ama bakışlarımdaki o asilik, askeri disiplinin sınırlarını zorlayacak kadar belirginleşmişti. Odanın içindeki o ağır barut kokusuna şimdi, gururumun zedelenmesiyle ortaya çıkan o yakıcı hırs karışmıştı.

Odanın ortasındaki o buz gibi sessizlik, yabancı albayın dudaklarından dökülen sözlerle bir kırbaç gibi şakladı. "Seni bana gereksiz övmüşler demek ki," dediğinde, havada asılı kalan o küçümseyici ton zihnime bir kurşun gibi saplandı.

Gözlerimi bir an bile kırpmadan, bakışlarımı onun çelik grisi gözlerine kenetledim. İçimdeki o asice yükselen öfkeyi disiplinimin soğukkanlılığıyla dizginleyerek, sesimin tınısını bir emir kadar net ve pürüzsüz tuttum. "İnsanların dedikleriyle değil, yaptıklarım ile ilgilenir, beni o şekilde yargılamaya devam edersiniz komutanım." Bu, sadece bir cevap değil omuzlarımdaki rütbenin ve dökülen terin bir savunmasıydı. Kimsenin, rütbesi ne olursa olsun, beni bir çırpıda silip atmasına izin vermeye niyetim yoktu.

Adamın yüzündeki o sert hatlar, cevabımla birlikte daha da derinleşti. Bakışları, üzerimdeki üniformayı değil de sanki bir çocuk kostümünü inceliyormuş gibi alaycı bir merakla üzerimde gezindi. "Kaç yaşındasın sen?" diye sordu, sesindeki otoriteyi bir baskı aracı olarak kullanarak. "Askeri okul yerine direkt askeriyeye mi geldin?" Sorusu odada yankılanırken bizim timin üyelerinin nefeslerini tuttuğunu hissedebiliyordum.

"Yirmi dört, komutanım," dedim yaşımın küçüklüğünü değil, o yaşa sığdırdığım savaşçıyı vurgularcasına. Sesimdeki o yalın kararlılık, masadaki telsiz cızırtılarını bile bastırıyordu.

Ancak o geri adım atmadı. Aksine, bir avcı gibi masanın üzerine doğru eğilip soğuk gözlerini yüzüme dikti. "Ne işin var burada?" dedi, her kelimeyi tane tane, zehirli birer ok gibi fırlatarak. "Evinde neden değilsin asker?" Bu soru, sadece bir sorgulama değil, varlığımı ve seçtiğim bu zorlu yolu kökten reddedişti. Boğazımda bir düğüm değil, çelik bir yumruk oluştu.

Bakışlarımı karargahın o gri, soğuk duvarlarında, operasyon haritalarında ve timimin sertleşmiş yüzlerinde gezdirdim. Sonra tekrar ona döndüm ve hayatımın en yalın gerçeğini söyledim. "Tam olarak şu anda evimdeyim, komutanım."

Albay Ali’nin bakışları, bir kağıdı buruşturup atar gibi pervasızca üzerimde gezindi. "Burayı evin olarak belleme, yakında gönderirim," dedi, sesindeki o buz gibi kesinlik odadaki havayı bir kez daha dondururken. "Çok kalmasın," diye ekledi, sanki karşısında bir asker değil de geçici bir misafir varmış gibi. Ancak bu sözler bende bir geri adım değil, omurgamda çelikten bir dikleşme yarattı.

Bakışlarımı bir milim bile saptırmadan, vatan toprağına olan o sarsılmaz aidiyetimi sesime sığdırdım. "Gittiğim yerde Türk bayrağı varsa, orası da evim olur komutanım." Bu cümle, odanın duvarlarında yankılanırken sadakatimin rütbelerden öte olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

Ortamdaki elektriklenme dayanılmaz bir boyuta ulaştığında, İbrahim Albay’ın otoriter sesi bir kılıç gibi araya girdi. "Tamam yeter," diyerek konuyu sertçe kesti ve yanındaki meslektaşına, Ali’ye döndü. O an odadaki sessizlikte sadece nefes alışverişler duyuluyordu. Başımı hafifçe çevirdiğimde, masanın etrafındaki timin bakışlarını üzerimde hissettim. Ama en çok Yiğit’in bakışları... Onun gözleri, diğerlerininkinden farklı olarak daha yoğun, daha derin ve sanki içimdeki o fırtınayı okumaya çalışır gibi üzerime çakılı kalmıştı. Bakışlarında hem bir takdir hem de anlamlandıramadığım bir koruma içgüdüsü saklıydı.

İbrahim Albay, Ali’ye dönerek sordu. "Ali, ne yapıyorsun?" Sesi, bir dostu uyarır gibi olsa da altındaki o komutan ciddiyeti hissediliyordu.

Albay Ali ise hala o kibirli duruşundan ödün vermeyerek, "Ne yapıyorum? Ona gerçekleri söylüyorum," diye savundu kendini. Ancak İbrahim Albay’ın sabrı artık taşmıştı önündeki dosyayı işaret ederek, odadaki herkesin göğsünü kabartacak o gerçeği masaya bıraktı.

"Onun dosyasını bir kere bile açmadan konuşma Ali. Kıdemli üsteğmen o." Bu sözler, "küçük kız" yaftasını bir toz bulutu gibi dağıtırken, omuzlarımdaki rütbenin sadece bir metal parçası değil, kanla ve terle kazanılmış bir onur olduğunu tescilledi.

İbrahim Albay’ın dudaklarından dökülen tek bir kelime, "Toprak," odadaki tüm atomları harekete geçirmeye yetti. Masanın etrafındaki tim, sanki görünmez bir yay fırlatılmışçasına aynı anda ayağa kalktı. O an odadaki sessizlik, yerini botların beton zeminde çıkardığı o tok ve kararlı sese bıraktı. Timdeki her bir askerin bakışları, birer namlu gibi Ali Albay’a çevrilmişti o gözlerdeki saf nefret ve korumacı sadakat, rütbelerin bile ötesine geçen bir siper kardeşliğinin kanıtıydı. İbrahim Albay, otoritesini odanın her köşesine yayarak, "Derin komutana bütün görevi anlatırsınız," dedi ve eliyle kapıyı işaret ederek o son noktayı koydu: "Çıkın."

Sırayla kapıya yönelirken, her adımda odadaki o elektrik yüklü atmosferi arkamızda bırakıyorduk. En arkada kalmayı tercih ettim adımlarımı yavaşlatıp kapıdan çıkmadan hemen önce duraksadım. Başımı hafifçe çevirip Ali Albay’a son bir kez baktım. Bakışlarımda ne bir öfke ne de bir kırgınlık vardı sadece "buradayım ve gitmiyorum" diyen o sarsılmaz üsteğmen duruşu saklıydı. Hemen önümde, odadan çıkan son kişi olan Yiğit’in o geniş ve gergin omuzlarını takip ederek koridorun serinliğine adım attım. Onun sessizliğindeki o yoğunluk, koridorun gri duvarları arasında bile hissediliyordu.

Koridora çıktığımızda, odadaki o resmiyetin yerini timin bastırılmış öfkesi aldı. Aren, yumruklarını sıkmış, yüzündeki o sert ifadeyle yanıma yaklaştı. "Bir kere dosyanızı açsa bu şekilde konuşmazdı," dedi; sesi, bir dostun haksızlığa karşı duyduğu o saf sinirle titriyordu. "Bütün kadın askerlere aynısını yapıyor komutanım, takmayın siz." Aren’in sözleri koridorda yankılanırken, timin geri kalanının da aynı fikirde olduğunu hissettim. Omuzlarımdaki rütbe belki Ali Albay için sadece bir metal parçasıydı ama bu koridordaki adamlar için o rütbe, birlikte dökülen terin ve kazanılan her zaferin simgesiydi.

Koridorun gri ve ruhsuz duvarları arasında ilerlerken, Efe’nin sesi yankılanan bot seslerimize karışan kısık bir fısıltı gibi ulaştı kulağıma. Etrafı, duvarların bile kulağı varmışçasına teyakkuzda (3) bir bakışla süzdükten sonra, "Evet komutanım," dedi; sesinde yıllanmış bir tanıklığın ağırlığı vardı. "Buraya ilk geldiğim yıl, bir kadın askeri görevden uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Onun zihniyetine göre bu üniforma sadece erkek omuzlarına layık. Kadınların bu saflarda yeri olmadığına inanıyor." Efe’nin anlattıkları, Ali Albay’ın az önceki o zehirli bakışlarının arkasındaki karanlığı bir bir aydınlatıyordu.

Ancak içimdeki fırtınaya rağmen, üzerimdeki üniformanın bana yüklediği o çelik disiplini bir an bile gevşetmedim. Duraksayıp her birine, omuz omuza çarpıştığım bu adamlara teker teker baktım. Bakışlarımda otoritenin getirdiği o mesafeli duruş vardı. "Her şeye rağmen o bir albay arkadaşlar," dedim, sesimi koridordaki herkesin duyabileceği ama dışarı taşmayacak o net tonda tutarak. "Arkasından konuşmak bize yakışmaz, askeri ahlak bunu hoş karşılamaz." Bu bir savunma değil, sadık olduğum o katı bir gereğiydi rütbe, şahsiyetten bağımsız bir saygıyı mecbur kılıyordu.

İşte tam o an, grubun en gerisinde duran ama varlığıyla tüm koridoru dolduran Yiğit adımını öne attı. Bana döndüğünde, gözlerindeki o kor gibi yanan öfkeyi görmek için kahin olmaya gerek yoktu. Dişlerini sıktığı çenesindeki seğirmeden belliydi o, benden bile daha fazla bilenmişti bu haksızlığa. "Sırf kadın diye bir askeri hor görmek de o Türk bayrağı taşıyan üniformayı giyen birine yakışmaz Mavi," dedi. Adımı telaffuz edişindeki o vurgu, rütbe duvarlarını yıkan cinstendi. Sesindeki hiddet, kurallara olan bağlılığıyla vicdanı arasında sıkışıp kalmış bir adamın haykırışı gibiydi. Yumruğunu sıkarak koridorun sonundaki boşluğa baktı ve zehir gibi bir iç çekişle ekledi. "Şu rütbe farkı olmasa keşke... Keşke omuzlarındaki o yıldızlar seni veya beni tutuyor olmasaydı."

Hazırlık odasının o kendine has, metal ve silah yağı kokan havasını içime çekerken zihnimi Ali Albay gibi gereksiz gürültülerden tamamen arındırdım. Onu, dosyamın kapağını bile açmamış o sığ fikirleriyle beraber koridorun karanlığında bırakmıştım. Benim için o, operasyon haritasındaki bir pürüzden fazlası değildi artık. Çelik yeleğimin kayışlarını sıkarken, parmaklarımın her hareketi bir ritüel gibiydi. Bizim hayatımız tam olarak buydu işte ucu bucağı belli olmayan bir görev, her seferinde sonuncuymuş gibi edilen gizli vedalar, mucizevi dönüşler ve sonra her şeyin en başa, o ilk merminin namluya sürülüşüne sarışı...

Dünya bizi yetersiz görmek için bahaneler ararken, biz çoğu zaman kimsenin bilmediği, sormadığı o en ağır yüklerin altında omurgamızı dik tutuyorduk. Erkek meslektaşlarım için askeriye, fiziksel bir güç ve strateji oyunuydu belki onların dünyasında "salak saçma" detaylara yer yoktu. Dağ başında, sıfırın altındaki soğukta sadece düşmanla ve doğayla savaşırlardı. Oysa biz kadınlar, omuzlarımızdaki mühimmat çantasından çok daha ağır bir yükü, kendi biyolojimizi de yanımızda taşıyorduk.

Bir operasyonun ortasında, pusuda beklerken ya da bir kayanın ardında nefesimi tutmuşken gelen o sancıyla baş etmek, kimseye belli etmeden regl dönemiyle uğraşmak... Dağlarda, imkanların tükendiği o ıssız coğrafyada kadın olmak, sadece düşmanla değil, kendi bedeninle de sessiz bir anlaşma yapmanı gerektiriyordu. Erkeklerin asla anlamayacağı, bizimse birbirimize bakınca tek bir mimikle anlaştığımız o gizli savaşımızdı bu. Tüm bu zorluklara rağmen o üniformayı üzerimde taşımak, Ali Albay gibilerin hayal bile edemeyeceği bir iradeyle omuzlanmış, kutsal bir seçimdi.

Postallarımın bağcıklarını, sanki damarlarımdaki kanı durdurmak istercesine son bir kez daha, hırsla sıktım. O metal deliklerin arasından geçen siyah kordonun gerilme sesi, odadaki sessiz hazırlığa eşlik ediyordu. Aren’in o muzip ama yorgun sesi sessizliği böldüğünde, başımı kaldırmadan gülümsedim. "Komutanım yeter da, sıkıp sıkıp durdunuz. Bağcık kopacak birazdan," diyen sesindeki o şakanın esintisi, yaklaşan fırtına öncesi küçük bir meltem gibiydi. Ama benim zihnim çoktan dağların doruklarına ulaşmıştı hata kabul etmeyen o coğrafyada, ayağımdaki postalın bile bana ihanet etmesine izin veremezdim.

Eğildiğim yerden doğrulurken, yüzüme omuzlarımdaki rütbenin ağırlığını giydim. Gözlerimi Aren’e dikip sesimi o bildiği, hafif tehditkâr ama sarsılmaz tona ayarladım "Aren, emir komuta bende biliyorsun, değil mi?" dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Dönüşte mekik, şınav istemiyorsan ses kes." Aren’in yüzündeki o şakacı ifadenin, yerini anında askeri bir ciddiyete bırakışını izlemek bir gelenek gibiydi.

Sertçe yutkundu, boğazındaki o görünmez düğümü aşağı itti ve topuklarını birleştirerek, "Emredersiniz komutanım," dedi. Bu, aramızdaki o dilsiz sevginin ve disiplinin en saf haliydi.

İbrahim Albay’ın tanıdığı on beş dakikalık o dar zaman dilimi, profesyonelliğin getirdiği bir hızla eriyip bitmişti. Herkes ne yapacağını, neyi nereye koyacağını ezbere biliyordu saniyelerle yarışmak bizim fıtratımızda vardı. Hangarın o geniş, metalik serinliğine çıktığımızda, güneşin son ışıkları üniformalarımızın üzerinde soluk birer parıltı bırakıyordu. Birer birer, bir saatin dişlileri gibi yerimize oturduk ve hangarın önünde ip gibi dizildik. Rütbe sırasına göre dizilmiş o saf, sadece bir asker grubu değil vatanın çelikten örülmüş bir duvarı gibiydi. En önde Yiğit, yanında ben... Omuz omuza, nefes nefese, önümüzdeki bilinmezliğe doğru hiza aldık.

Hangarın tavanında asılı olan Türk bayrağı, hafif rüzgârın dokunuşuyla ağır ağır dalgalanırken kumaşın hışırtısı, uzaktaki jet motorlarının o kulak tırmalayan tiz sesiyle birleşiyordu. Sanki tüm dünya bu gürültünün içinde kaybolmuş, sadece biz, o beton zemine çakılmışçasına sabit duran tim, zamanın dışına çıkmıştık. İbrahim Albay’ın her adımı, hangarın genişliğinde yankılanan birer mühür gibiydi. Önümüzde durduğunda, bakışları birer birer üzerimizde gezindi ve yine, o tanıdık ağırlığıyla benim üzerimde mola verdi. Arkasında duran Ali Albay’ın gözlerindeki o küçümseyici, "sen burada ne yapıyorsun" diyen bakışlarını ise tenimde soğuk bir el gibi hissediyordum. Ama ona bakmadım bakışlarımı sonsuz bir ufka dikmiş, disiplinin bana kazandırdığı o sarsılmaz iradeyle heykelden bir anıt gibi durmaya devam ettim.

Bu yoğun ve sorgulayıcı bakışlar son zamanlarda üzerimde bir gölge gibi dolaşıyordu. Eğer burası bir karargah, üzerimdeki de onurum olan üniformam olmasaydı, o bakışlara verecek çok daha farklı cevaplarım olurdu. Ancak bizim dünyamızda ilgi bir yük, disiplin ise her şeydi. Ben, alkışların ya da hayranlık dolu bakışların kadını değildim ben gölgelerin, dağların ve verilen görevi sessizce bitirmenin kadınıydım. İbrahim Albay, stratejinin son detaylarını odadaki herkesin zihnine kazıdıktan sonra, sesi hangarın metal duvarlarında yankılanan o tok ve mutlak emri verdi. "Emir komuta sende, Derin."

Bu cümleyle birlikte göğüs kafesimin içindeki o yabani kuş kanat çırpmaya başladı. Başımı, askeri bir vakarla hafifçe öne eğip, "Emredersiniz komutanım!" dedim. Sesim, beton kadar sağlam ve pürüzsüz çıkmıştı ama ruhumun derinliklerinde kopan fırtınayı sadece ben biliyordum.

Tam o sırada Ali Albay, sanki bu karar bir hata silsilesiymiş gibi bir adım öne çıktı. Parmağıyla Yiğit’i işaret ederken, sesi zehirli bir ok gibi havayı yardı "Onda olmalı," dedi komutayı bir erkeğe, kendi zihniyetine daha uygun gördüğü bir "savaşçıya" devretmek istiyordu.

Yiğit, bu teklifi bir lütuf gibi değil, bir hakaret gibi karşıladı. Yanımda, tıpkı benim gibi dimdik dururken, bakışlarını Ali Albay’ın gözlerine birer buz parçası gibi fırlattı. Aramızdaki o görünmez ama sarsılmaz bağın gücüyle konuştuğunda, sesi karargahın tüm gürültüsünü susturdu. "Mavi, benden daha zeki bir asker komutanım," dedi, her kelimesi Ali Albay’ın örümcek ağlarıyla kaplı önyargılarını parçalayıp atıyordu. Yiğit, sadece beni savunmuyor, benim profesyonelliğime olan mutlak inancını masaya vuruyordu. "Aklınıza gelemeyecek işleri başaracak türden bir asker o." Bu sözler, hangarın içinde bir onur madalyası gibi asılı kaldı.

İbrahim Albay’ın gür sesi, hangarın soğuk ve metalik boşluğunda bir yemin gibi yankılandı "TOPRAK!" Bu isim bizim için sadece bir tim adı değil, birbirimize kopmaz halatlarla bağlı olduğumuzun, toprağın altına girsek de beraber gireceğimizin dilsiz nişanıydı. Komutanın "Allah yolunuzu açık etsin," deyişiyle birlikte, omuzlarımıza binen yük biraz daha ağırlaştı ama adımlarımız hiç olmadığı kadar hafifledi. Ali Albay’ın o zehirli sessizliğini ve yenilgiyle geri çekilişini arkamızda bırakarak, helikopterin dönen pervanelerinin yarattığı toz fırtınasına doğru, gözlerimizde sadece görevin o soğuk parıltısıyla ilerledik.

Helikopterin içine doluştuğumuzda, pervanelerin kulakları sağır eden o ritmik uğultusu zihnimdeki gürültüyü bastıran tek şeydi. Gökyüzüne yükselirken, altımızda küçülen dünyayla birlikte kişisel tüm sancılarımı da geride bıraktım. Artık ne Ali Albay’ın önyargıları ne de Gökhan’ın kardeşinin hayaleti vardı sadece bir sonraki adımın, bir sonraki saniyenin planı mevcuttu. Zihnim, bir satranç ustasının titizliğiyle binlerce olasılığı tarıyor, her sokağı, her köşe başını, adamın kaçabileceği her deliği tek tek analiz ediyordu. Kağıt üzerinde her şey bir çocuk oyuncağı kadar basitti. Hedefe git, paketi al ve dön. Ama biz o tozlu sahaların tozunu yutanlar, gerçeklerin kağıttaki mürekkep kadar pürüzsüz olmadığını çok iyi biliyorduk.

Bu adam, adeta avucumuzun içinden sızan bir cıva gibiydi. Her seferinde tam parmaklarımızı üzerine kapatacakken bir gölge gibi kayboluyor, bizimle dalga geçercesine geride sadece izini bırakıyordu. Kaçışları artık bir strateji değil, gururumuza indirilmiş sessiz bir darbeydi. Peşinden koşmaktan yorulmamıştık ama sabrımızın sınırları artık son kerteye dayanmıştı. Helikopterin içindeki o loş ışıkta timimin yüzlerine baktım Yiğit’in kasılmış çenesi, Aren’in tetikte bekleyen bakışları... Hepimiz aynı sessiz andı içmiştik. Bu sefer o el, o tetiğe ya da o kapıya uzanamayacaktı. Bu sefer hata payı yoktu bu sefer oyun onun kurallarıyla değil, Derin'in planıyla son bulacaktı.

Bilgi ekranıma düştüğü an, dudaklarımın kenarında çarpık ve tehlikeli bir gülümseme belirdi. Koca bir villa, gürültülü bir müzik ve sahte bir ihtişam... Adam resmen kapılarını sonuna kadar açmış, üzerine bir de "Gelin, beni alın," diye bağıran o görünmez tabelayı asmıştı. Madem bu kadar ısrarcıydı, biz de bu daveti geri çevirecek kadar kaba insanlar değildik. Türk askerinin nezaketi, bazen bir namlunun ucunda, bazen de gecenin karanlığında sessizce gelirdi.

Kendini bu toprakların "babası" sanan, bir avuç koruması ve parasıyla dünyaya hükmettiğini düşünen o herifin saltanatı, kumdan bir kale gibi çökmeye mahkûmdu. Bizim gibi hayatını namlu ucunda geçiren adamları küçümsemek, yaptığı en büyük ve son hatası olacaktı. O villanın pırıltılı ışıkları, birazdan operasyonun o soğuk ve gri gerçekliğiyle sönecekti. Sözde hüküm sürdüğü o dört duvar, bu gece onun mezarı değilse bile kafesi olacaktı.

Zihnimde o adamın görüntüsü belirdikçe, "Amık keli," diye mırıldandım dişlerimin arasından. Sadece varlığı bile sinir uçlarıma dokunmaya yetiyordu. O gereksiz özgüveni, o üstten bakan tavırları... Hepsi birazdan botlarımızın altında ezilecekti. Yumruğumu sıktım, içimdeki o yükselen öfkeyi profesyonelliğimin altına gizledim. Şimdi sinirlenmenin sırası değildi, ama o herifi ensesinden tutup yere çaldığımda, biriken tüm bu hıncımı o anın soğukkanlılığıyla beraber kusacaktım.

Helikopterin içindeki o boğucu sessizlik, dışarıdaki karanlığın öncüsü gibiydi. Tolga’nın gözlerini yumup kendi içindeki savaşa hazırlanışı, Yiğit’in namlunun soğuk metalini parmaklarıyla bir kez daha teyit edişi... Herkes kendi zihnindeki haritayı çiziyordu. Sonunda helikopter alçaldığında, pervanelerin asfalta ya da toprağa vuran rüzgarı, yaklaşan kıyametin habercisi gibi uğuldadı. Kapaklar açıldığı an içeri dolan o gece ayazı, sadece yüzüme çarpmakla kalmadı Ali Albay’ın küçümseyen bakışlarını da, Gökhan’ın kardeşinin yarattığı o kaçış arzusunu da dondurup geride bıraktı. Hafif sisin içinde, gökyüzünün bile bizi yargılar gibi üzerimize kapandığı o tekinsiz atmosferde, ayaklarım yere değdi.

Adrenalinin damarlarımda bir nehir gibi gürlemesini engellemek imkansızdı. O an, zihnimin derinliklerinden kopup gelen o sözler, dudaklarımdan dökülmeye başladı. Şarkı değil, bir meydan okumaydı bu adaletsizliğe, üzerime atılmaya çalışılan o "küçük kız" yaftasına ve her türlü haksızlığa karşı sessiz bir çığlık. "Yine birilerini kızdırdım..." diye mırıldanırken, sesim gecenin sisiyle birleşip havaya karıştı. Kendi karanlığıma, kendi lanetime bir selam çakıyordum. Dünyanın adaletsizliğiyle savaşmak için, adaletin kendisi olmayı seçmiştim.

Yine birilerini kızdırdım

Yağıyor üstüme tanrının laneti

Ne hain, ne katil, ne de hırsızdım

Tanrınız buysa beyler, yok hiç adaleti."

Telsizden gelen hafif cızırtılar ve ekibin çevre emniyeti alışının ortasında, Yiğit’in silueti görüş alanıma girdi. Omuzlarındaki o ağır yükü ve az önceki öfkesini bir kenara bırakmış, sadece bana odaklanmıştı. Adımları kararlı ama sessizdi bir avcı gibi değil, sanki bir yangını söndürmeye gelir gibi yaklaşıyordu. Mırıldandığım sözlerin sonu havada asılı kalırken, tam yanımda bitti. Bakışları, az önce şarkıyı söyleyen dudaklarımda ve sisin içinde parlayan gözlerimde gezindi. Kaşlarını hafifçe kaldırıp o derin, sorgulayan bakışlarını yüzüme diktiğinde kalbimdeki ritim, adrenalinle değil, onun bu beklenmedik yakınlığıyla teklemişti. "Bir şey mi oldu?" diye sordum, sesimdeki o sarsılmaz asker duruşunu korumaya çalışarak.

Gecenin sisi, aramızdaki o görünmez gerilimi daha da koyulaştırırken Yiğit’in beklenmedik sözleri havada asılı kaldı. "Hayallerime kavuşacak yer buldum," derken sesindeki o tuhaf, yumuşak tını, üzerimdeki çelik yeleğin ağırlığını bir anlığına unutturdu bana. Kavgadan sonra, o sert rütbe çatışmalarının ardından benden kaçmasını beklerken, o aksine ruhumun en kuytu köşelerine sızmaya çalışıyordu. "Devam etsene mırıldanmaya," dediğinde, bir askerin değil, sanki bir sığınağa muhtaç bir adamın sesiydi duyduğum.

Şaşkınlığımı gizleyemeden kaşlarımı çattım aramızdaki o uzaklaşan helikopter gürültüsünde ve bot sesleri arasında fısıltımı nasıl duyduğunu sorgularken, o sadece başını yana eğip çocuksu ama bir o kadar da derin bir ısrarla gözlerimin içine baktı. "Ne diye sorguluyorsun?" derken aslında sormak istediği çok daha fazla şey vardı, biliyordum. Hafifçe iç çekip omuz silktim ve kelimeleri gecenin ayazına bıraktım. Şarkı, aramızda bir köprü gibi uzanırken Yiğit’in bakışlarındaki o ifade, binlerce mermiden daha sarsıcıydı. Bir anlığına operasyonun, villanın, o kel herifin ve Ali Albay’ın dırdırının ötesinde sadece iki ruhun çarpışması kalmıştı geriye.

Gökyüzünden hızla zemine yaklaşan helikopterin yarattığı o boşluk hissi, tam o an içimde de yankılandı. Şarkının son mısralarını birlikte, dilsiz bir anlaşmayla tamamladığımızda bakışlarımız kilitlendi. Gözlerinde, geçmişin tozlu raflarından fırlayıp gelmiş, henüz söylenmemiş itirafların ve yaşanmamış bir hayatın yükü vardı. Beni o kadar derine çekiyordu ki, sanki orada boğulacağımı bilsem bile elini bırakmayacak gibiydim. Bir an için zaman durdu operasyonun soğuk gerçekliği, Yiğit’in gözlerindeki o hüzünlü derinliğin gölgesinde kaldı. Ama bu huzur, yaklaşan fırtınanın en sessiz ve en tehlikeli anıydı.

Gecenin sisi, Yiğit’in dudaklarından dökülen o soruyla birlikte aniden zehirli bir dumana dönüştü. "Gülmen için illa onu mu hatırlatmamız lazım?" dediğinde, sanki buz tutmuş bir göle sert bir taş atılmış gibi, içimdeki o kırılgan tabaka boydan boya çatladı.

O ana kadar profesyonelliğin arkasına gizlediğim ne varsa, tek bir cümleyle yerle bir olmuştu. Gözlerimi ondan kaçırırken, sesimdeki o titremeyi gizlemek adına sert ve ruhsuz bir "Ne alaka?" döküldü dudaklarımdan. Ama nafileydi yara açılmıştı bir kere ve kan sızmaya başlamıştı.

Yiğit, bu kez geri çekilmedi. "Gülmek sana o kadar yakışırken, neden saklıyorsun?" diye sordu sesi, her şeye rağmen beni bu karanlıktan çekip çıkarmak isteyen bir halat gibiydi. Ancak benim karanlığım, öyle basit bir ışıkla aydınlanacak cinsten değildi. Bakışlarımı villanın uzaktaki siluetine, operasyonun getireceği ölüme diktim.

"İçimden gelmiyor çünkü," dedim, sesimdeki o derin boşluğu kendim bile duyabiliyordum. "Onu kaybettikten sonra güldüğüm her şey onu hatırlatıyor. Ve buna gülüşüm de dahil." Gökhan’ın gidişiyle beraber, içimdeki o neşeli kız çocuğunu da o toprağa kendi ellerimle gömmüştüm.

Sessizlik, helikopterin uğultusunu bile bastıracak kadar ağırlaştığında, Yiğit’in bakışlarını üzerimde hissettim. O bakışlarda sadece acıma değil, bir suçluluk duygusunun o yakıcı ağırlığı vardı. Haklıydım Gökhan’ı öldüren kurşun belki onun namlusundan çıkmamıştı ama o, o anın bir parçasıydı. O katilin yanında durmuş, ruhumun katledilişini izlemişti. Ondan bu yüzden nefret etmek istiyordum, onu o geçmişin karanlığına gömmek istiyordum ama bir yanım, bu ortak acının içinde ona tutunuyordu.

Gökhan'ı öldüren biz değildik ama biz de katildik.

O, izleyerek ben ise yaşamaya devam ederek... Biz, kendi yasımızın hem kurbanı hem de infazcısıydık. Gökhan’ın katili sadece bir can almamıştı, bizim birbirimize bakarken gördüğümüz o masumiyeti de bir mermiyle delip geçmişti. Şimdi önümüzde duran bu villa ve o "kel herif", belki de bu içimizdeki sessiz çığlığın patlayacağı o son cepheydi.

Yiğit’in arkamdan mırıldandığı sözler, gecenin rüzgarına karışıp yitip gitti. Belki de duymak istemediğim için zihnim o frekansı reddetmişti. Sadece botlarımın yerdeki kuru yaprakları ezen hışırtısına odaklanarak yürümeye devam ettim. Ama içimdeki o sızlayan boşluk, susturulmayacak kadar gürültülüydü. "Biliyor musun?" dedim aniden, sesimdeki ani yumuşama beni bile şaşırttı. Yiğit, sanki bu anı bekliyormuş gibi pür dikkat bana döndü bakışları bir koruma kalkanı gibi üzerime serildi. "Bana papatya verirdi," dedim, gözlerimin önüne gelen o bembeyaz yaprakların hayaliyle dudaklarımın kenarına buruk bir gülümseme yerleşti. O an, Gökhan’ın kokusu sisin arasından sızıp burnumun direğini sızlattı.

Yiğit’in "Biliyorum," diyen fısıltısı, sanki çok eski ve yasaklı bir duanın yankısı gibiydi.

"Papatya saflık ve masumiyeti simgeler," diye devam ettim sesimdeki o hayalperest ton, yerini bir anda acı bir alaya bıraktı. Yüzümdeki gülümseme artık buz gibiydi. "İkisi de bende olmayan şeyler." Elimi belimdeki silahın kabzasına götürdüm. Ellerim barut kokuyordu, ruhum ise çoktan kararmıştı. Masumiyet, o kanlı pusuda Gökhan’la birlikte toprağa karışmıştı.

Yiğit durdu, bakışları kalbimin olduğu yere saplandı. O derin, insanı çırılçıplak bırakan gözleriyle sordu. "Acıyor mu? Kalbin canını yakıyor mu?" Bu soru, profesyonelliğimin arkasına ördüğüm duvarlarda devasa bir gedik açtı.

Kaşlarımı kaldırıp ona, sanki imkansız bir şeyden bahsediyormuş gibi baktım. "Benim bir kalbim yok ki," dedim omuz silkerken sesimdeki o düzlük, gerçeğin ta kendisiydi. "Onun öldüğü gün atmayı bıraktı. Orada sadece bir boşluk var, Yiğit. Soğuk ve boş bir çukur."

Bu son sözle aramızdaki o görünmez ama yakıcı bağ koptu artık sadece iki asker, iki ölüm makinesiydik. Villanın heybetli ve tekinsiz silueti önümüzde yükselirken, duyguların yerini buz gibi bir sessizlik ve görev bilinci aldı. Diğerlerinin de birer gölge gibi mevzilendiğini, nefeslerini bile operasyonun ritmine uydurduklarını hissedebiliyordum. Gözlerimle bahçe duvarını ve nöbetçi kulelerini taradım. Vakit gelmişti. "Aren, Kaan, Davut, Batur," dedim telsize sesim şimdi bir komutanın çelikten iradesiyle yankılanıyordu. Telsizden gelen o eşzamanlı, kararlı onay sesleri, gecenin sessizliğini yırtacak olan fırtınanın ilk gök gürültüsüydü.
Gecenin zifiri karanlığında, villanın bahçesine sızan gölgelerimiz birer ölüm meleği gibi sessizdi. Telsizden gelen o kararlı onay seslerinin ardından, "Götlerinizi kollayarak arka kapıdan giriş yapın, ön taraftan giren bizler için yolu temizleyin," komutum havada asılı kaldı. Dudaklarımda sinsi, tehlikeli bir gülümseme belirdi avucumun içindeki silahın soğukluğu, damarlarımdaki adrenalinle yarışıyordu. "Toprak," dedim, sesimdeki o vahşi tınıyı gizlemeden. "Hadi biraz ses çıkaralım."

İçeri süzülürken tek bir yaprak bile kımıldamadı. Yiğit, sanki bir gölge gibi hemen ardımdaydı elindeki susturucu takılı silahı, ikimiz için de ölümcül bir kalkan görevi görüyordu. O kadar yakındı ki, nefesinin sıcaklığını ensemde hissedebiliyordum. "Mavi," diye fısıldadı adımı telaffuz edişindeki o tuhaf yumuşaklık, profesyonelliğimin çelikten duvarlarını bir anlığına sarstı. Ona bakmamak için kendimi zorlasam da, bakışlarımız o dar koridorda, namluların gölgesinde bir saniye için buluştu. Hemen başımı çevirdim, bu tehlikeli yakınlıktan kaçarcasına... Yiğit ise o her zamanki, ne yapacağı belli olmayan tavrıyla hafifçe güldü. "Vurulursan kurşuna kafa atmak yok, yoksa seni ben öldürürüm," dedi sesi, ölümün kıyısında edilen bir şaka gibi ürperticiydi.

"Ne olur, üzülür müsün?" diye sordum, sesimdeki alaycı tonun arkasına saklanarak. Aslında vereceği cevaptan korkuyordum ama merakım korkumun önüne geçmişti.

"Üzülürüm," dedi direkt. Hiç duraksamadan, hiç düşünmeden. Bakışlarını bir an bile çekmeden, en derinlerime sızarak söyledi bunu. O sarsılmaz asker duruşumun arkasında, küçük bir kız çocuğunun şaşkınlığını yaşadım o an. Kalbimdeki o boşluk, bir anlığına tuhaf bir sızıyla doldu.

"Nasıl yani?" dedim, kafamın karıştığını, o çelik zırhımın çatladığını hissettirerek.

"Güvendiğim ve yanımda olmasından mutlu olduğum birini kaybedersem, üzülürüm," dedi. Kelimeler havada asılı kalırken, tam o saniyede Yiğit’in arkasındaki gölgeden fırlayan adamı fark ettim. Reflekslerim duygjularımın önüne geçti tetiğe dokunmamla kurşunun adamın alnının ortasında patlaması bir oldu. Adam yere yığılırken, Yiğit’in itirafı da ruhumun karanlık bir köşesine yığılmıştı. Ona cevap veremedim verilecek her cevap, Gökhan’a olan ihanetim ya da Yiğit’e olan teslimiyetim gibi hissettirecekti. Silahımın dumanı havaya karışırken, aramızdaki o ağır sessizlik, villanın içinden yükselen ilk çatışma sesleriyle parçalandı.

"Sen önce kendi götüne sahip çık," diye çıkıştım, sesimdeki sinir aslında kendime olan öfkemden besleniyordu. Aramızda bu denli şeffaf bir bağın kurulması, gardımı düşürmesi canımı sıkıyordu.

Yiğit, bu gerginliğime rağmen dudaklarındaki o sinir bozucu gülümsemeyi silmedi. "Neden?" dedi, ses tonuna yaydığı o hafif alayla. "Üzülür müsün?"

"Hee," dedim, gözlerimi abartılı bir şekilde devirerek. "Oturup başında ağlarım hatta, hiç sorma."

"Gözün çıkacak gözün, devirip durma," dedi, gülüşü bir anlığına koridorun karanlığına yayıldı. Omuz silkerek önüme döndüm ama içimde büyüyen o karanlık öfkeyi bastıramıyordum. Her şey o kadar tanıdıktı ki... Bu şakalaşmalar, bu birbirini koruma içgüdüsü, bu ölümün kıyısında yürürken tutunacak bir dal arayışı. Sanki bir filmi başa sarmış gibiydik aynı kısır döngü, aynı acı sonun hayali üzerime çöküyordu. Bir gün yine birini kaybedecektik ve ben bu yükü bir kez daha kaldırabilir miydim, bilmiyordum.

Villanın soğuk duvarları arasında ilerlerken her gölgeye, her nefes sesine tetikteydik. Ama o an fark ettim ki, biz sadece etrafımızdaki düşmanı değil, birbirimizi de kolluyorduk. Aramızdaki bu görünmez kalkan, bir askerin silah arkadaşına duyduğu güvenden çok daha fazlasına evriliyordu. Birbirimize güvenmeye cüret ettiğimiz her saniye, hayatın bizden zorla kopardığı o insani duyguları, masumiyeti ve aidiyeti sanki düşmanın elinden geri çalıyor gibiydik.

Arka grubun sızmasını beklerken sırtımı soğuk duvara yasladım. Sessizlik, villanın içinde pusuya yatmış bir canavar gibiydi. Bu görev bittiğinde her şeyin durulmasını, seslerin kesilmesini ve zihnimin sakinleşmesini ne kadar çok istiyordum... Ama biliyordum sakinlik bizim gibi ruhlar için sadece bir illüzyondu. Fırtına dindiğinde geriye kalan tek şey, o sarsılmaz yalnızlığım ve Gökhan’dan kalan o ağır boşluk olacaktı.

Telsizden beklediğimiz o kısa ve buz gibi "Temiz" komutu kulaklığımda yankılandığında, damarlarımdaki kanın akış yönü değişti. O an, saniyelerin dakikalara, dakikaların asırlara dönüştüğü o eşikte duruyorduk. İçimdeki tedirginlik, karnımın tam ortasında soğuk bir taş gibi ağırlaşmıştı ama bu taşın beni aşağı çekmesine izin veremezdim. Zihnimin kıyılarında bir sürü soru işareti fırtına öncesi martılar gibi uçuşuyordu. Bu sefer gerçekten bitecek miydi? Yoksa bu da mı bir hayal kırıklığı olacaktı? Soruları birer birer susturup, yerlerine o katı, pürüzsüz asker iradesini koydum.

Zihnimdeki gürültüyü dağıtmak, en azından timin üzerindeki o ağır sessizliği biraz olsun kırmak için Batur’a doğru döndüm. Sesime yapay bir neşe katarak, "Hadi lan Batur. Yaşlandın mı?" diye seslendim. Amacım hem kendimi hem onları bu boğucu gerilimden bir nebze olsun çekip almaktı.

Ancak Batur’un sesi, her zamanki o şakacı tınısından arınmış, garip bir vakara bürünmüştü. "Ne yaşlanması komutanım," dedi bir süre duraksadı, o sessiz saniyelerde sanki kendiyle bir hesaplaşmaya girdi. "Daha çok var yaşlanmama." Sesindeki o ince kırılma, dışarıdan ne kadar normal görünmeye çalışsa da ruhunda devasa bir fırtınanın koptuğunu ele veriyordu. O an anladım ki, her birimiz kendi içimizde farklı cephelerde savaşıyorduk.

Onun bu derinliğini dağıtmak istercesine, "Sen yaşlandın mı bilmem ama ben seni burada beklemekten yaşlandım," dedim. Dudaklarımdan çıkan bu cümle, sadece bir şaka değil ömrümün yarısının dağ başlarında, harabe binaların kuytularında birilerini veya bir şeyleri bekleyerek geçip gitmesine duyduğum o sessiz isyandı. Zaman, bir su gibi parmaklarımızın arasından akarken, biz sadece o suyun bıraktığı çamurlarla uğraşıyorduk. Her bekleyiş, her pusuda geçen saat, ömrümüzden bir parça daha koparıp o dipsiz kuyuya fırlatıyordu.

Batur, ortamı yumuşatmak adına o bildik manevralarından birini yaptı. "Sizi tanıdığımdan beri içinizde 70 yaşında bir nene yatıyor zaten komutanım," dediğinde, telsiz hattından timin o bastırılmış, kısa kıkırtıları yükseldi. Karanlığın içinde birkaç çift gözün bana gülümseyerek baktığını hissedebiliyordum. Ben de hafifçe gülümsedim ama bu gülümseme yüzümdeki o donuk, camdan maskeyi kırmaya yetmedi. Gözlerimdeki o feri çekilmiş bakışlar, ruhumun çoktan yaşlandığını, o 70 yaşındaki nenenin çoktan yorgun düşüp köşesine çekildiğini haykırıyordu. Şimdi gülümseme sırası değil, mermilerin konuşma sırasıydı.

"Tamam işte Batur," dedim, sesimdeki dalga geçer tonu koruyarak ama parmağım tetikteki o milimetrik boşluğu çoktan almıştı. Cümlem bitmeden, Çağrı’nın henüz fark etmediği, arkasındaki gölgeden süzülen adamı tek bir mermeyle yere serdim. Merminin çıkış sesi, susturucunun boğukluğuyla birleşip havada asılı kaldı. Davut, şok içinde bir bana, bir de az önce can veren o bedene baktı. Ölüm, bu koridorlarda o kadar zahmetsiz, o kadar hızlıydı ki... Bir mermi, bir hayatın tüm hatıralarını saniyeler içinde silebiliyordu. Ben ise o merminin ötesinde, bu karanlığın tam kalbine yürümek istiyordum.

Davut, "Sağ olun komutanım," dediğinde sesindeki o hafif titremeyi yakaladım. Gözlerindeki şaşkınlık, bu coğrafyada hayatta kalmak için fazla lükstü. Ona sadece sert bir kafa sallayarak cevap verdim teşekkürün yeri burası değildi.

"İçimdeki yetmiş yaşındaki nene uyanmasın," diye ekledim, az önceki o absürt şakayı ciddiyetle harmanlayarak. Ardından bakışlarımı Çağrı’ya diktim. "Kolla arkanı, yoksa düşmandan önce benden dayak yiyeceksin." Çağrı’nın toparlanışını, omuzlarının dikleştiğini görmek içimi bir nebze rahatlattı.

Batur, "Buyurun, uyanmasın tabii komutanım. Temiz," dedi. Sesi hala gülümser gibiydi ama artık o "nene" gitmiş, yerine buz gibi bir asker gelmişti. Davut ise bir daha hata yapmamaya yeminliymiş gibi silahına daha sıkı sarıldı. Ve işte o an... Telsizden gelen o beklenen, keskin komut kulak zarımı titretti.

İçeri dalış yaptık. Kapının menteşelerinden kurtuluş sesi, botlarımızın betonla buluşması ve adrenalinin damarlarımı birer kor gibi yakması... Kalbim, Gökhan’ın öldüğü günden beri ilk kez bu kadar hızlı, bu kadar "hayattayım" dercesine atıyordu. Her atış, biraz daha hızlanıyor; her atış, beni o "kel"in saltanatına bir adım daha yaklaştırıyordu. Artık şaka bitmiş, merhamet geride kalmıştı.

Merdivenlerin o dar ve boğucu alanında, Yiğit’le adeta tek bir vücut gibi hareket ediyorduk. O, sırtını sırtıma yaslamış, geriye doğru her adımıyla arkamızı kollar mermiden bir kalkan gibi dururken ben, namlunun ucundaki kaderi belirleyen taraftaydım. Merdiven boşluğundan başımı uzattığım o kritik saniyede, Yiğit’in "Mavi, eğil!" komutu bir emirden ziyade bir içgüdü gibi çarptı kulaklarıma. Hiç sorgulamadan kendimi yere bıraktığımda, başımın üzerinden geçen o tek kurşun sesi ve hemen ardından Yiğit’in arkamdaki hedefi etkisiz hale getirişi... Ölümle aramızda sadece birkaç santimlik bir sadakat vardı.

"Eyvallah," dedim, yerdeki tozun arasından doğrulurken.

Yiğit, o her zamanki kendine has, biraz asi biraz da sahiplenici tavrıyla, "Eyvallahın ile yaşa," dedi. Sesi, bu kan kokulu villanın içinde duyduğum en gerçek şeydi. Gülüşü, sanki bu cehennemin ortasında açmış bir papatya kadar aykırı ama bir o kadar da hayata bağlayıcıydı.

En üst kata, o sahte saltanatın kalbine ulaştığımızda, havada asılı kalan o kesif korku kokusunu alabiliyordum. O kel herif, kendini dev aynasında gören o zavallı, şimdi bir farenin deliğe sığınması gibi masanın altına büzülmüştü. Adımlarım yere tok ve alaycı bir ritimle vurdu. "Bak bak bak," dedim, sesimi odanın her köşesine yayarak. "Azrail geldi ama alacağı can saklanmış." Sesimdeki o soğuk neşe, odadaki oksijeni tüketiyordu. Masaya doğru ağır adımlarla yaklaştım, her adımımda onun titreyen nefesini biraz daha yakından duyuyordum.

"Ama bilmediği bir şey var," dedim ve tüm hıncımı, tüm birikmiş öfkemi kollarımda toplayarak o ağır masayı tek bir hamlede kenara fırlattım. Masanın gürültüyle yere çarpışıyla, onun korkudan büyümüş gözleriyle burun buruna gelmemiz bir oldu. Karşımda, az önceki o sözde hükümranlığından eser kalmamış, sadece titreyen bir et yığını vardı.

Eğilip parmaklarımı o yağlı saçlarına doladım ve onu bir paçavra gibi dizlerinin üzerine çöktürdüm. Bakışlarım, Gökhan’ın katiliyle olan o karanlık randevumun provasını yapar gibi keskindi. "Koparılma emri gelmiş bir baş, bedende fazla durmaz," dedim, sesim artık bir mezarın derinliğinden geliyor gibiydi. Gözlerindeki o yalvaran ifadeye, akıttığı o sahte korku terlerine baktım. Onu hemen orada öldürüp bu hesabı kapatmak vardı ama hayır bu kadar kolay olmayacaktı.

İçimdeki karanlık, onun o kirli varlığını bu odada daha fazla solumayı reddediyordu. Odanın lüksü, parıltısı ve bu adamın zavallılığı beni boğuyordu. Tam o sırada, yüzüme o çocuksu ama zehir zemberek eğlenen ifademi yerleştirdim. Yüzüne iyice yaklaştım, nefesimi hissedeceği kadar yakınına... "Ceee, buldum seni!" dedim.

Bu, bir çocuk oyununun değil, bir kabusun son cümlesiydi. Arkamda Yiğit’in silahını indirmeden bizi izlediğini, omuzlarımdaki bu ağır yükü benimle paylaştığını bilmek bu karanlık zaferin tek tesellisiydi.

"Ben bir şey yapmadım," diye inledi, sesi o lüks odanın duvarlarında acizce yankılandı. Bu cümle, bu dünyada duyduğum en büyük yalandı. Yapmadıkları değil, yaptıklarıyla bu masanın altına sığınmıştı. Bakışlarım, köşede dekoratif ama bir o kadar da işlevsel duran ağır metal sopaya kaydı. Parmaklarımın ucunda bir karıncalanma hissettim.

"Koparılma emri," dedim, sesimi bir celladın fısıltısı kadar soğuk tutarak, "özellikle bana verildiği takdirde o baş bedende bir saniye bile fazla durmaz."

Onu hemen orada, alnının ortasına bir mermi sıkıp susturacağımı sanıyordu. Korkusu o kadar yoğundu ki, zihninin içinde dönen çarkların gıcırtısını duyabiliyordum. Ama benim planım ölümden daha uzun sürecek bir iz bırakmaktı.

Tam o sırada Yiğit’in sesi duyuldu. Silahını indirmemişti ama bakışları doğrudan benim üzerimdeydi. "Şerefsiz, eğer işe yaradığı için nefes alıyorsa, bir şekilde o nefesi almaya devam etmesi gerekir," dedi. Sesi bir uyarı mıydı yoksa beni bu karanlığın içinden çekip alma çabası mı, ayırt edemiyordum. Bakışlarımız havada çarpıştı o saniyelerde gözlerindeki o "yapma, kendini bu kadar kaybetme" diyen endişeyi gördüm. Bakışlarımı hızla kaçırdım. Beni tanıyordu ellerimin ne kadar kirlenebileceğini, ruhumun ne kadar kararabileceğini biliyordu.

Benim elimin ne kadar kirli olduğunu en iyi o biliyordu.

Bilmedikleri de vardı.

"Eee, tamam o zaman," dedim, dudaklarımın kenarında çarpık ve ürkütücü bir gülümseme belirirken. "Yeni solunum yolları açarım ben de." Sopayı elime aldığımda metalin soğukluğu avucumu yaktı. İçimdeki öfke dindiği an, yerini saf bir intikam arzusuna bırakıyordu.

Her hamlemde, her adımımda o dipsiz karanlığa biraz daha yaklaşıyordum. Gökhan’ın öldüğü gün başlayan o büyük savaş, şimdi bu villanın üst katında, bir elinde sopa diğer elinde geçmişin hayaletlerini tutan bir kadınla devam ediyordu. Yiğit arkamda bir gölge gibi dururken, ben ruhumun en derinindeki o canavarı dizginlemekle serbest bırakmak arasındaki o ince çizgide dans ediyordum.

"Alın beni bu ruh hastasından!" diye feryat etti adam sesi korkudan çatallaşmış, o az önceki heybetinden eser kalmamıştı.

Timden yükselen o senkronize kahkaha, villanın yüksek tavanlarında yankılanırken, Yiğit’in yüzündeki o çarpık gülümseme her şeyi özetliyordu. Bizimkiler için bu bir operasyonun en keyifli anıydı avın köşeye sıkıştığı, maskelerin düştüğü o an. Ama benim için sessizlik, her kahkahadan daha ağır, her telsiz cızırtısından daha anlamlıydı. Her kelime zihnimde birer mermi gibi sekiyordu.

"Aaaa, çok ayıp," dedim, sesime yapay bir kırgınlık katarak. "Neyimi gördün de şimdi bana ruh hastası diyorsun?" Cümlem biter bitmez, bütün o bastırılmış öfkeyi sağ yumruğuma sığdırıp yüzünün tam ortasına indirdim. O kemik kırılma sesi, burnundan gelen o tok çıtırtı, ruhumdaki o kaşıntıyı bir anlığına dindirdi. Kan, pahalı halıya damlamaya başlarken başı cansız bir bebek gibi yana düştü. "Ben masum bir kızım," dedim, yüzümdeki o ürkütücü neşeyi bozmadan. Ama içimde bir şeyler; sanki Gökhan’ın hayaleti ellerimi tutuyormuş gibi bir his, yakamı bırakmıyordu. "Ya da belki de değilim," dedim omuz silkerek. Masumiyet, çok uzak bir limanda bıraktığım, adı unutulmuş bir gemiydi artık.

Aren, sanki bir tiyatro oyununu izliyormuş gibi keyifle, "Dimii, dimii, çok masumsunuz komutanım," diye seslendi.

Batur da geri kalmadı, "Tabii," dedi, "melek mübarek."

"Eskortun doğurduğu..." diye fısıldadım adamın kulağına doğru. Arkasına geçip kollarını bir mengene gibi büktüğümde, kemiklerinin sınırlarını zorladığımı biliyordum. "Donalta donalta siksinler seni inşallah," diye mırıldandım bu bir bedduadan çok, hak ettiği geleceğin bir ilanıydı. Gözlerimdeki o sert, buz tutmuş ifade Yiğit’inkilerle buluştuğunda, onun bu karanlığımı nasıl iştahla izlediğini, hatta bu karanlığın içinde bana nasıl eşlik ettiğini gördüm.

Bu vahşeti, bu intikam kokan anı kabullenmiştim. Ben buydum. Onların "ruh hastası" dediği, vatanın ise "kahraman" diye çağırdığı o gri bölgedeydim. Adamın acı dolu iniltileri arasında, timin o koruyucu çemberinin ortasında, kendi cehennemimin tadını çıkarıyordum.

Yiğit’in o geniş omuzları sarsılarak attığı kahkaha, odadaki barut ve ter kokusuna karıştı. "Amin," dedi, sesi o kadar rahattı ki sanki bir savaş alanında değil de eski bir dost meclisindeydik. "Terbiyeli kızımıza bak lan. Küfür etme dedikçe daha çok ediyor."

"Aaaaa, ayıp oluyor! Tıka kulağını o zaman," dedim, adamın kafasını dizimle sertçe aşağı bastırırken. Bakışlarımı o titreyen et yığınına çevirip sesimi iyice alaycı bir tona büktüm. "Ben buna sövmeyeyim de kime söveyim? Vatan toprağına mı?" Adamın iniltileri, ruhumdaki o bitmek bilmeyen fırtınanın en sevdiğim müziği haline gelmişti.

Bir süre daha o "kelin" zavallılığıyla eğlendik. Aslında yaptığım şey sadece bir sorgulama ya da sindirme değildi içimdeki o kanayan yaranın, Gökhan’dan kalan o derin boşluğun hıncını çıkarıyordum. Her sert hareketimde, her aşağılayıcı cümlemde kendimi biraz daha kaybediyor ama bir yandan da göz ucuyla Yiğit’i takip ediyordum. Yiğit, bu vahşetin tam ortasında duran tek gerçek, tek sükûnet noktasıydı. Onun orada olduğunu bilmek, arkamı kolladığını hissetmek yıllardır inşa ettiğim o soğuk ve aşılmaz duvarlarda minik, sıcak delikler açıyordu. Bir şekilde, onun varlığı içimdeki o kadim boşluğu, belki de hiç tatmadığım bir güven duygusuyla yamıyordu.

Ama o lanet olası gerçek her zaman olduğu gibi ensemde bitiverdi. Bu toz duman dindiğinde, helikopterin motor sesleri kesildiğinde, ben yine o sağır edici sessizliğimle ve aynadaki yabancıyla baş başa kalacaktım. Yiğit’in bana bakarken taşıdığı o anlamlandıramadığım, belki de anlamaktan korktuğum güven... O bakışlar, hayatım boyunca hiç sahip olmadığım bir şeye davet ediyor gibiydi beni.

Adamı bir paket gibi sürükleyerek villanın o lüks merdivenlerinden aşağı indirdik. Dışarı çıktığımızda gece ayazı tekrar yüzüme çarptı ama bu sefer üşütmedi. Telsizin mandalına bastım, sesimdeki o profesyonel ve buz gibi tınıyı geri kuşanarak merkeze bağlandım.

İbrahim Albay’ın "Dinliyorum kızım," diyen sesi telsizin cızırtıları arasından sızıp zihnime ulaştığında, omuzlarımdaki gerginliğin bir nebze olsun dağıldığını hissettim. O, bu karmaşanın içinde babacan kalabilen tek sığınaktı.

"Görev başarılı komutanım. Musap elimizde," dedim, adamın adını her hecesine nefretimi sığdırarak telaffuz ettim.

"Kutluyorum sizi," dediğinde, sesindeki o gizli gülümsemeyi görmesem de duydum. O gülüşün içinde Ali Albay’ın suratının alacağı o morarmış ifadenin hazzı mı vardı, yoksa evlatlarını sağ salim geri alacak olmanın verdiği huzur mu, kestiremiyordum. Ama bir gurur vardı bizi, özellikle de beni o kurtlar sofrasına atıp sağ çıkacağımızı bilmenin verdiği o sarsılmaz gurur.

"Toprak timi yuvaya dönmek için emrinizi bekliyor," dedim. Sesim artık bir buz kütlesi kadar stabil ve duygusuzdu. Görev bittiğinde giydiğim o profesyonel zırh, az önce villada yaşadığım o insani sarsıntıları, Yiğit’le olan o tuhaf yakınlaşmayı ve içimdeki nenenin yorgunluğunu çoktan örtmüştü.

"Gelin kızım," dedi Albay. Sadece iki kelimeydi ama yuvaya çağrılışın o kısa ve öz huzuru, helikopterin yaklaşan pervane seslerine karıştı.

Onun gözlerinde de hepimizin ortak madalyası olan o ağır yük vardı. Kaybedilen dostların sızısı, verilen zor kararların soğukluğu ve bir sonraki şafağı görüp görmeyeceğimizden emin olmamanın getirdiği o tuhaf yorgunluk. Ama bu sefer bir şeyler farklıydı. Eskiden bu yükü tek başıma omuzladığımda, rütbelerim bile altında ezildiğim birer beton kütlesine dönüşürdü. Şimdi ise Yiğit’in o sessiz ama sarsılmaz gölgesi yanımdayken, bu zifiri karanlık yol sanki bir nebze daha katlanılabilir geliyordu.

Aramızdaki o dilsiz itiraf havada asılı kalmıştı. Acı azalmıyordu ama paylaşılınca, altında kalıp ezilmiyordun. Gökhan’ın katiliyle olan o karanlık dansımızda Yiğit sadece arkamı kollamamış, ruhumun uçurumdan aşağı yuvarlanmasına da engel olmuştu. İkimiz de kirliydik, ikimiz de bu dünyanın günahlarını üniformalarımızın altında taşıyorduk ama birlikteyken, bu karanlık bile bir çeşit sığınağa dönüşüyordu.

"Toprak." dedim, sesim gecenin o dilsiz sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Ay ışığı, üniformalarımızın üzerindeki tozu ve kanı gümüşi bir renge boyarken, tim bir makinenin dişlileri gibi aynı anda bana döndü. Bakışlarındaki o "Acaba başka bir emir mi var?" diyen sorgulayıcı ifadeyi tek bir nefeste erittim. "Yuvaya dönüyoruz."

Bu iki kelime, bir askerin duyabileceği en güzel melodiydi. Haftalarca süren, botlarımızın ayağımıza yapıştığı, uykunun haram olduğu o uzun cehennemlerden sonra bu hız bizi şaşırtmıştı. Sanki kader bu gece bize bir kıyak geçmek istemiş, ölümü kapı eşiğinde fazla bekletmemişti. Ama biz, şaşırmaya bile vaktimiz olmayan adamlardık.

Helikopterin pervaneleri uzaktan birer dev kanat sesi gibi duyulmaya başladığı ana kadar bekleyecektik. Musap’ı yerdeki tozun toprağın içinde toparlamaya başladım. Ama benim "toparlamak" anlayışım, İbrahim Albay’ınkiyle pek uyuşmazdı. Adamın suratına, sanki bir sanat eserini düzeltiyormuş gibi iştahla baktım.

"Ya şimdi bu yamuk yüzlü piç-" diye başlamıştım ki, Yiğit’in o kalın ve otoriter sesi aramıza girdi.

"Küfür etme lan küfür!"

Başımı hızla ona çevirdim, boynumdaki damarların gerildiğini hissedebiliyordum. "Kesme lan sözümü!" dedim, sesimdeki o hırçın tınıyı saklama gereği duymadan. "Kafayı bir gömeceğim şimdi, göreceksin." Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. O an ne karargah vardı, ne Ali Albay, ne de yerdeki o zavallı... Sadece Yiğit’in o meydan okuyan ama içten içe beni dizginlemeye çalışan bakışları vardı. Ve ben, o bakışlardan kaçmak yerine tam ortasına yerleştim.

Tekrar yerdeki "pakete" dönüp, sanki çok mantıklı bir cerrahi müdahaleden bahsediyormuşum gibi devam ettim. "Şimdi bu yamuk yüzlü arkadaşın yüzünü düzeltmek için birkaç yumruk işe yaramaz mı be? Simetri takıntım var benim, biliyorsun."

Aren’in "Komutanım öldürmeyin ha sakın," diyen sesi, gecenin gürültüsü arasında bir şaka gibi dağıldı.

"Ölürse ağlar mısın Aren?" diye sordum, sesimdeki buz gibi alayla. Gözlerimi yerdeki o yığın haline gelmiş heriften bir saniye bile ayırmıyordum.

Tolga, Aren'in yerine atıldı. "Kıçımıza kına yakarız komutanım," dediğinde timin içindeki o vahşi ama samimi gülüşler bir kez daha yükseldi.

Bu bizim hayatımızın gerçeğiydi birinin sonu, diğerinin huzuru olurdu. "Tabii ki öyle yapacaksınız," dedim, sesimdeki kesinlikle. Merhamet, bizim buralara uğramayı yıllar önce bırakmıştı.

"Komutanım öyle yaklaşmayın da adama," dedi içlerinden biri, belki de Musap’ın her an kalbinin durmasından korkarak.

"Tabii ki canım," diye mırıldandım kendi kendime, elimdeki o simsiyah, havasız torbayı bir celladın ipini hazırlar gibi sıkıca kavrayarak. "Ben bu şeref yoksununa çiçekle mi yaklaşacaktım? Kırmızı halı serip 'Hoş geldiniz ekselansları' mı diyecektim?"

Tam o esnada Yiğit’in o kalın, her kelimesi göğüs kafesimde yankılanan sesi duyuldu. "Mavi, öldürseydin adamı direkt. Cesedi en azından Türkiye'ye tek parça halinde ulaşırdı." Sesi yine o korumacı ama bir o kadar da beni kışkırtan tondaydı.

Elimdeki torbayı sıkıca tutarak başımı ağır ağır ona doğru kaldırdım. Ay ışığı Yiğit'in yüzünün yarısını gölgede bırakırken, gözlerimdeki o hırçın parıltıyı görmesini istedim. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, dudaklarımın kenarına o en sevdiğim zehirli gülüşümü yerleştirdim.

"Ne yapsaydım lan?" dedim, her kelimenin üzerine basa basa. "Adamın kafasına torba geçirirken, ‘Pardon beyefendi, kafanıza bir torba geçirmem gerekiyor da, iki dakika izninizle torbayı takabilir miyim?’ mi deseydim? Yoksa nezaketen bir de kahve mi ısmarlasaydım gitmeden?"

Yiğit’in gözlerindeki o belli belirsiz gülümsemeyi yakaladım beni delirtmek hoşuna gidiyordu, ama bu deliliğin içinde ona olan güvenimin ne kadar büyük olduğunu da çok iyi biliyordu.

Yiğit omuz silkip o her zamanki "haklıyım ama uzatmayacağım" tavrıyla, "Konuşmasaydın. Direkt geçirivereydin torbayı," dediğinde, adamın çırpınması ile kalkan toz bulutu aramıza girdi.

"Canım sıkılıyor ondan," dedim, sanki dünyanın en sıradan şeyinden bahsediyormuşum gibi. İçimdeki o dinmek bilmeyen huzursuzluğu ancak bu hırçınlıkla bastırabiliyordum.

Tolga’nın kahkahası motor gürültüsünü bile bastırdı. "Komutanım, sizin canınız sıkılınca adam mı dövüyorsunuz?" diye sordu, sesi hem hayranlık hem de hafif bir korku taşıyordu.

Başımı ona çevirdim. Gözlerimi kısıp, sesimi bir bıçak sırtı kadar keskinleştirerek sordum: "He, Tolga, bir sonraki de sen olmak ister misin? Bak, benim canım çok çabuk sıkılır, bilirsin."

Timin kahkahaları geceye yayılırken, yerdeki adamın kafasına torbayı tek hamlede geçirdim. O karanlığın içinde yüzüne bir yumruk daha salladım kemik sesi ruhumdaki o kaşıntıyı bir anlığına dindirdi. Kelepçeleri bileklerine etini kesecek kadar sertçe geçirirken, ağzımdan dökülen kelimelere engel olamadım. "Yedi ceddini siktiğimin şerefsizi. Anan doğurmamış, sıçmış seni. Allah seni köpek diye yaratmak istemiş ama kontenjan doluymuş herhalde. Köpeğe hakaret amına koyayım, sana köpek demek."

Yiğit, bu küfür sağanağının altında derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı. "Ağzından bal damlıyor," dedi, sesindeki o ince alayla.

Gülerek ona döndüm. Adrenalin ve sinirin karışımıyla yüzüm aydınlanmıştı. "Dimi dimi? Yine ben, yine ben! Terbiye denince akla gelen tek kişi, Mavi Derin," dedim, elimi göğsüme vurarak.

Yiğit, bu halime dayanamayıp başını yana eğdi o karanlık bakışlarının arasından sızan o nadir, samimi gülümsemeyi gördüm. Sanki "Sen iflah olmazsın ama ben seni böyle kabul ettim," der gibiydi.

Aren, sanki bir istatistik tutuyormuş gibi araya girdi "Komutanım, timdeki herkesin ettiği küfürleri toplasak bile sizin tek seferde ettiklerinizin yanına yaklaşamayız. Sizinki artık bir sanat dalı olmuş."

Omuz silktim, üzerimdeki o ağır ve kan kokulu atmosferi bu çocuksu atışmalarla dağıtmaya çalışıyordum. "Bana ne oğlum? Sanki size küfür ediyorum. Paşama bak!" dedim ve yerde paketlenmiş halde yatan Musap’ın ensesine botumun ucuyla sert bir tekme geçirdim.

Adam, torbanın altından gelen boğuk ve acı dolu bir iniltiyle kıvrandı artık gurur falan kalmamıştı onda. "Yalvarırım, şu kadının elinden alın artık beni!" diye bağırdığında, timin kahkahaları helikopter pistinin beton zemininde yankılandı.

Ama Yiğit gülmüyordu. Gözleri, her zamanki o karanlık ve ne okunduğu belli olmayan derinliğiyle üzerimdeydi.

Tolga, elindeki tüfeği omzuna asarken Yiğit’e dönüp o meşhur sinsi gülümsemesini takındı. "Komutanım, fark ettiniz mi? Mavi ne zaman sinirlense sizinle atışıyor. Sizce de bu bir tesadüf mü?"

Yiğit, ağır ağır kaşlarını kaldırarak bana baktı. O an zamanın yavaşladığını hissettim. "Bence," dedi sesi her zamankinden daha kalın ve kendinden emin çıkarken, "bu gayet mantıklı bir analiz. Demek ki Mavi'nin bana özel bir ilgisi var."

Gözlerimi devirdim, kalbimin o lanet olası ritmini bastırmak için savunmaya geçtim. "Sana ilgim mi var? Asıl senin bana bir düşkünlüğün var. Ne zaman sinirlensem karşıma dikiliyorsun. Acaba Yiğit’in bilinçaltında ne yatıyor? Hı?"

Yiğit, dudaklarını büzerek başını hafifçe öne eğdi. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki bir yangın yerine dönüştü. "Bilemiyorum Mavi," dedi, sesi fısıltıdan hallice ama tüm timin duyabileceği kadar netti. "Belki de seni izlemek hoşuma gidiyordur."

Sessizlik.

Yuh!

Helikopterin pervaneleri bile sanki o an durdu. Timin o az önceki şamatacı hali bıçak gibi kesildi yerini bastırılmış kıkırdamalara ve birbirine atılan sinsi bakışlara bıraktı. Gecenin ortasında, o ayazın altında, göğüs kafesimin içinde bir yerlerin ısındığını hissettim. Bu, Gökhan’dan sonra ilk kez hissettiğim o garip, ürkütücü ama bir o kadar da hayatta tutan histi. Yiğit, gözlerini gözlerimden çekmiyor, adeta ruhumdaki o fırtınanın dinmesini bekliyordu.

Yiğit’in o itirafı, helikopterin soğuk metal tabanından kalbime doğru yükselen bir ısı dalgası gibiydi. "Ben sana çoktan kaybettim," derken sesi o kadar sakin, o kadar kabullenmişti ki kurşun yapsalar göğsümden sekmezdi, öyle bir tesirdi bu.

Tolga’nın "Ulan, aşkın en militarize hali…" diyen o hayranlık dolu iç çekişi sinir uçlarıma dokundu. Kendimi toparlamam, o sarsılmaz "Mavi" zırhını tekrar kuşanmam gerekiyordu.

"Aşk mask anlamam ben Tolga," dedim, sesimi en sert, en pürüzlü haline getirerek. "Ben aşkı vatanıma bağlamışım." Bu benim savunma mekanizmamdı duyguları üniformanın altına, vatan borcunun gerisine itmek.

Yerdeki Musap’a, sanki tüm bu duygusal karmaşanın suçlusu oymuş gibi nefretle baktım. "Göt," diye mırıldanarak Yiğit’in yanındaki yerimi aldım. Omuz omuzaydık artık.

Yiğit, omuz silkip dudaklarındaki o iflah olmaz gülümsemeyle bana takılmaya devam etti. "Öldürseydin bari. Adam daha az acı çekerdi."

"Sürülsün eskortun doğurduğu döl israfı piç," diye homurdandım. İçimdeki volkan ancak bu kelimelerle soğuyordu.

Yiğit bu kez gerçekten yüzünü ekşitti o hiyerarşik ve ahlaki duvarı devreye girdi yine. "Etme da artık küfür," dedi, sesindeki o hafif sertlik bir komutan uyarısından ziyade, sanki beni bu karanlıktan korumak isteyen bir dostun sitemi gibiydi.

"Ya sana mı ediyorum? Sana ne?" dedim omuz silkerek. Ama biliyordum ki, o küfürler aslında adama değil, kendi içimdeki o zapt edemediğim fırtınayaydı. Yiğit ise o fırtınanın ortasındaki tek limandı.

Bazen cidden canım sıkılıyordu. Birine çakıp, onu duvara mıhlamak isteği içimde bir yerde kıpırdanıyordu. Ve şu an Yiğit, o duvar olmaya en aday kişiydi.

İçimde bir şeyler sıkışıyordu. Nefes aldıkça batıyordu o keskin sancı. Neredeyse bir yıl olmuştu tanışalı timle de, onunla da... Ve artık kabul etmek istemediğim o gerçek tokat gibi çarpıyordu yüzüme: Ben bu insanlara alışıyordum.

Korkutucu olan tam da buydu.

İçlerinden biri olması gerektiği yerde olmadığında, mideme sert bir yumruk yemiş gibi hissediyordum. Kalbime değil, direkt mideme. Çünkü kaybetmenin acısı önce oraya vururdu insan asıl sancıdan önce o mide bulandırıcı boşluğu hissederdi.

Ben birine alışmaktan ölesiye korkuyordum. Çünkü ne zaman birine alışsam, gidiyordu. Ne zaman birine ısınsam, kayboluyordu. Ne zaman birini sevsem ölüyordu. Bu, üzerimde dolaşan kara bir lanet gibiydi. Ve ben, bu timden birini daha kaybetmeye asla dayanamazdım.

Etrafıma göz gezdirdim. Aren heyecanla bir şeyler anlatıyor, Davut ise Tolga’ya laf yetiştiriyordu. Batur, yaralı adamın başına torbayı geçirmekle meşguldü. Hepsinin bende ayrı ayrı yeri vardı artık. İçlerinden birine zarar gelse zarar vereni de, verdireni de dünyayı dar eder, yakardım.

O sırada başımı çevirip Yiğit’e baktım. Ama ben daha ona dönmeden önce, onun gözlerinin zaten üzerimde olduğunu fark ettim. Beni izliyordu; sessizce, derinden ve sanki içimdeki o savaşı görüyormuş gibi.

Bana değilmiş gibi, bakışlarını hızla başka bir yere kaçırdı hemen.

Aklımın içindeki her şey, o an kontrolümden çıkıp ağzımdan bir kurşun gibi fırladı. "Yiğit."

Neden söylediğimi, neden ismini bu şekilde andığımı bilmiyordum. Ne diyeceğimi, nereye bağlayacağımı da... Ama Yiğit, ismini duyar duymaz adeta bir emir almışçasına bana baktı. Gözleri, hep olduğu gibi keskin, hep olduğu gibi karanlıktı. "İyi ki tanıştık," dedim.

Bunu niye söylemiştim? Bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum. Ama içimde bir şeyler can çekişiyor, boğuluyor gibiydinsanki o üç kelimeyi söylemesem her şey daha da kötüleşecekti. O nefes darlığını kurtarmam gerekiyordu.

Yiğit, olduğu yerde buz kesti. Bir an ne dediğimi, neden şimdi dediğimi çözmeye çalışır gibi baktı bana. Sonra bakışları daha da derinleşti. Sanki zihnimin o karmaşık dehlizlerinde, o sıkı sıkıya kapattığım kitabın kapaklarını aralamaya, bir şeyler okumaya çalışıyordu.

Onun o donmuş, delici bakışları altında kendimi savunmasız hissetmek beni çileden çıkardı. Hemen o bildik, hırçın duvarımı ördüm ve homurdandım. "Bön bön ne bakıyorsun oğlum bana? Çakacağım şimdi ağzına."

Yiğit’in dudak kenarı hafifçe kıvrıldı, ama o bildiğimiz alaycı gülüşlerden biri değildi bu. Daha çok bir kabulleniş gibiydi. "Yapma," dedi usulca. Bana baktı. Ama bu seferki bakışı farklıydı içinde o her zamanki alaycı parıltı yoktu. Daha çok, bir makinenin dişlileri arasına sıkışan bir taşı inceler gibi sorgulayan, derin bir bakıştı bu. "Ayarlarım ile oynama," dedi.

Ne?

Cidden mi?

"Senin ayarların ile nasıl oynuyorum? Yiğit, mal mı oldun oğlum?" dedim, sesimi yükselterek. "Kendinle beraber beni de mi mal etmek istiyorsun? Ne ayarı, ne oynaması?"

O, o her zamanki "Yiğit" gülüşüyle başını hafifçe öne eğdi. Sesindeki o tuhaf yumuşaklıkla, "Boş ver," dedi sadece.

Gözlerimi devirdim, her zamanki savunma refleksimle. "Gözün çıkacak gözün," diye homurdandı ama o hala gülümsüyordu. O gülüşte beni sinir eden bir şey vardı sanki aklımın içindeki o boğulan, o korkan tarafın ne olduğunu çoktan çözmüş gibiydi. Bilmiyordu işte. Bilmemesi gerekiyordu. Benim bile kendime itiraf edemediğim o zayıflıkları onun ellerine bırakamazdım.

O yüzden konuyu sertçe dağıtmaya karar verdim. Silahımı yalandan havaya kaldırıp namlusunu ona doğru doğrultmadan ama varlığını hissettirerek, "Bana seni öldürmemem için geçerli bir sebep ver," dedim.

Yiğit, namlunun ucundaki o görünmez ölüme ya da benim hırçınlığıma gözünü bile kırpmadan baktı. "Kıyamazsın," dedi, o kadar emindi ki kendinden, o an gerçekten tetik düşürsem merminin havada duracağına inanabilirdim.

Ters ters iç çektim, yenilginin verdiği o ekşi tatla. "Haklı göt," diye mırıldandım.

Yiğit bu sefer tam anlamıyla bir kahkaha attı, sesi gecenin karanlığına karıştı. "Küfür etme küfür! Ayıp," dedi, sanki az önce o derin cümleyi kuran o değilmiş gibi. "Ağır başlı, terbiyeli, hanım hanımcık bir kız olman lazım senin."

İleride ağır ağır uçan bir baykuş gibi süzüldü sesi, zihnimin kuytularına kondu. Ve ben de, gözlerimi o koyu bakışlarından bir saniye bile ayırmadan, "Ben hanım hanımcık olsam, sen burada olmazdın Yiğit," diye fısıldadım. Sesimdeki o meydan okuyan ton, rüzgarın uğultusuna karıştı. "Barbie olmayı sana bırakıyorum, ben harbilikten devam ediyorum," dedim ve omuz silkerek yanından geçip gittim.

"Lan!" diye bir tepki yükseldi arkamdan. Yiğit’in o şaşkın ama hırslı hali sesine yansımıştı. Hemen peşimden gelip yanımda bitti. "Barbie falan ayıp oluyor he, yakışıyor mu benim gibi adama?"

"Aynen tamam ondan," dedim, alaycı bir tınıyla. Bakışlarım hala yerdeki adamdaydı ama Yiğit'in üzerimdeki baskısını hissedebiliyordum.

Bana öyle bir ters baktı ki sanki o an orada beni sorguya çekecekti. "Beni öldürecek gibi bakmayı kes," diye güldüm, dişlerimi göstererek. Amacım sadece onu kışkırtmaktı.

Ama Yiğit’in bakışları o an aniden dondu. Gözleri yüzüme, özellikle de o anki gülüşüme çakılı kaldı. Bakışlarının dudaklarımın kıvrımlarında, gözlerimin kenarındaki o ufak çizgilerde saniyelerce gezindiğini hissettim. Sonra, sanki kendi kendine konuşur gibi çok kısık bir sesle mırıldandı. "Ayarlarımla oynama diyorum, nefes alsa ayarlarımı bozuyor kız..."

Ne dediğini tam duymamıştım, rüzgar kelimelerini yutmuştu. Merak da etmiyordum ya da merak etmekten korktuğum için o kapıyı kapalı tutuyordum.

Tam adama doğru, son bir hamleyle yürümeye niyetlendiğim esnada, dağın arkasındaki o koyu gölgenin içinde yabancı bir hareketlilik fark ettim.

Öylece donakaldım.

Vücudumdaki tüm kaslar bir anda yay gibi gerildi. Eğer gözlerim bu yorgunluğun ve adrenalinin ortasında beni yanıltmıyorsa, orada birileri vardı. Hem de olmaması gereken birileri.

Nefesimi tuttum. Kalbim az önceki heyecandan değil, saf bir avcı içgüdüsüyle küt küt atmaya başladı. Gözlerimi kısıp o karanlık noktayı, o huzursuz kıpırtıyı taradım. Elim gayriihtiyari silahımın kabzasına gitti.

Gözlerimi kısıp o zifiri karanlığı santim santim kazıdım. Dağın yamacı, sanki toprağın kendisi canlanmış gibi hafifçe dalgalanıyordu. Kayaların arasına, çalıların dibine ölü birer yılan gibi çöreklenmişlerdi. Üzerlerindeki kamuflaj, gecenin dokusuna bir zehir gibi karışmıştı. Eğer içimdeki o yırtıcı içgüdü bir anlığına uyanmasa, hepimiz o yamacın eteklerinde birer ceset torbasına girecektik.

O mucize, parmağımın ucunda bir yıldırım gibi çaktı.

"SİPER ALIN!"

Sesim, vadinin duvarlarında bir balyoz gibi patladı. Tam o saniyede, yamacın karanlığından sızan bir namlu ağzı alevi, Batur’un göğsüne kilitlenmişti. Batur, bir refleks dehasıyla gövdesini yana fırlattığında, havayı yırtan o mermi az önce kalbinin olduğu yere, beton duvarda koca bir delik açarak saplandı. Toz ve taş parçaları havada uçuşurken ölümün o soğuk rüzgarı hepimizin ensesinden geçti.

Ama asıl mide bulandırıcı olan, yerdeki o siyah torbalı pisliğin genzinden gelen o çiğ kahkahaydı. "Eee, Türk askeri..." diye hırladı, sesi bir sırtlanın leş üzerindeki hırıltısını andırıyordu. "Yolun sonuna geldiniz işte. Buradan ancak tabutla çıkarsınız."

O an, zihnimdeki tüm şalterler aynı anda attı. Damarlarımda akan kanın yerini kaynayan bir asit aldı. Gözlerimdeki o donuk ifade, yerini cehennemden fırlamış bir kora bıraktı. "Ebesinin amına soktuğumun şerefsizi!" diye tısladım. Sesim bir insanın gırtlağından çıkmıyor gibiydi sanki paslı bir bıçak, kemiğe sürtünüyordu. "Kes o lağım kokan sesini, yoksa o ses tellerini tek tek söküp ciğerine düğümler, her bir zerresini ayrı ayrı sikerim senin!"

Torbalı adamın omuzları istemsizce kasıldı, kahkahası boğazında düğümlendi. Az önce ölümü müjdeleyen o cüretkar duruşu, sesimdeki o çiğ ve saf nefretin karşısında eriyip gitti. Etrafımız mermilerle dövülürken, tepemizde ölüm kanat çırparken bile; o herif, gözlerimin içindeki o zapt edilemez canavarı gördü.

Ölümün kıyısındaydık, mermiler vızıldıyordu ama o şerefsiz, celladının karşısında olduğunu o an iliklerine kadar hissetti. Korku, bir sis gibi üzerine çöktü.

Sırtımı dayadığım kayanın soğuk yüzeyi, vızıldayan mermilerin şiddetiyle sarsılıyordu. "Siktir siktir siktir!" diye mırıldandım, dişlerimin arasından sızan her kelime birer barut fıçısı gibi patlamaya hazırdı. Bu sadece bir çatışma değildi bu, pusuya düşürülmüş bir aslanın pençelerini son kez çıkarma ayiniydi.

Kafamı milimetrik bir hesapla kayanın kenarından çıkardım. Dürbünün o soğuk camı gözümle birleştiği an, dünya durdu. Sadece hedefler ve onların canını alacak olan o ince artı göstergesi kalmıştı.

Tetik düştü.

İndirdim.

Bir daha.

İndirdim.

Nefes al, ver.

İndirdim.

Ama mühimmatın bitişi, namludan gelen o kuru, metalik sesle yüzüme bir tokat gibi çarptı. Orospu çocukları sürü halinde, korkularını kalabalıklarına gizleyerek her yerden sızıyorlardı. Çember daralıyordu; bizi bu vadinin dibine gömmeye yemin etmişlerdi.

"İyi misiniz?" diye gürledim telsize, sesimdeki o çiğ otoriteyi koruyarak.

"İyiyiz!" cevabı timin her bir neferinden birer yemin gibi yükseldi.

Zihnim hızla çalışıyordu. Helikopter... Eğer şu an o pervaneler bu vadide yankılanırsa, onları gökyüzünde birer havai fişek gibi patlatırlardı. Gelmemeliydi. En azından biz bu çemberi yarmadan gelmemeliydi.

Dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiğim sızladı. Büyük tüfeğin mermisi bitince, o artık sadece bir metal yığınıydı acımadan yana fırlattım. Kendi tabancamı kılıfından bir yılan gibi sıyırdım. Yan ceplerimi yokladım, parmaklarım o soğuk metal şarjörlere çarptı. Sadece iki yedek.

Toplamda 21 mermi.

21 mermi, 21 mezar taşı demekti.

"21 kişiyi daha sikelim bakalım," diye fısıldadım kendi karanlığıma. Ciğerlerimi yakan o barut kokulu nefesi içime çektim ve kayanın korumasından bir ölüm meleği gibi sıyrıldım.

Saymaya başladım. Her sayı, bir hayatın sönüşü, bir cesedin toprağa düşüşüydü.

Bir. Alnının ortasından.

İki. Göğüs kafesinin tam boşluğuna.

Üç. Dört. Beş...

Parmaklarım tetiği her ezdiğinde, bir şerefsizin daha dünyadaki süresi doluyordu. Zihnim artık bir bilgisayar gibiydi; sadece hedefleri görüyor, sadece ölümleri sayıyordu.

On.

Sayılar arttıkça vadi daha da sessizleşiyordu sanki.

On beş.

Şarjör değişimi; metalin metale çarpma sesi, bu sessizliğin içindeki tek gerçekti.

Yirmi.

Ve o son mermi... Namluda bekleyen son gazap. Nişangahı, en yakındaki gölgenin tam ortasına kilitledim. Parmak boğumum tetiği yavaşça ezdi.

Yirmi bir.

Yirmi bir mermi.

Yirmi bir leş.

Sürgü geride asılı kaldı. Tabanca artık boştu ama etrafımdaki o küçük çemberde artık kıpırdayan bir canlı kalmamıştı. Göğsüm hızla inip kalkarken, boş şarjörü yere bıraktım. Artık sadece ben, bıçağım ve içimdeki o dinmek bilmeyen nefret kalmıştı.

"Siktir. Mermi bitti," dedim, metalik bir boşlukla geride kalan sürgüye bakarak. Sesimdeki o çiğ çaresizlik, vızıldayan mermilerin arasında kaybolup gitmedi.

Yiğit, saniyeler içinde durumu kavradı. Hiç tereddüt etmedi, bir an bile düşünmedi; sanki canından bir parçayı bana devrediyormuş gibi kendi şarjörünü tek hamlede çıkardı. "Yakala!" dedi, sesi barut kokulu rüzgarı yarıp geçti.

Şarjörü havada süzülürken yakaladım. O an Yiğit'in gözleri bir saniye bile üzerimden ayrılmadı o bakışlarda sadece bir silah arkadaşının desteği değil, ismini koyamadığım o sarsılmaz mühür vardı.

"Eyvallah," dedim, şarjörü silaha takıp mermiyi namluya verirken. Sesimdeki soğukkanlılık, Yiğit’in o her zamanki kurtarıcı gölgesine olan güvenimdendi.

"Eyvallahın ile yaşa," dedi Yiğit, yüzündeki o ölümcül ama hayranlık dolu gülümsemeyle.

Gülümsemeden edemedim. Bu cehennemin tam ortasında, mermiler havada vızıldarken, onun gözlerinin yine benim gülüşüme takıldığını hissettim. O bakışlardaki derin anlamı çözmek, o anın gizemine dalmak istesem de savaşın gerçekliği beni sertçe geri çekti.

Tam o sırada, havayı yırtan o ıslık sesiyle her şey değişti.

Bir sis bombası tam ortamıza düştü. Geniz yakan, göz yaşartan o ağır kimyasal duman saniyeler içinde her yeri kör bir beyazlığa boğdu. Görüş mesafem sıfıra inerken, timin silüetleri dumanın içinde birer gölge gibi yitip gitmeye başladı. Herkes bir süre daha körü körüne çatışmaya, ayakta kalmaya çalıştı; ama o dumanın içindeki puslu sessizliği hissettiğimde acı bir gerçek zihnime bir hançer gibi saplandı.

Bu dumandan, bu pusudan sağ çıkacak tek kişi bendim. Çünkü ben, karanlığın ve imkansızlığın içinde doğmuştum.

Sis bombasının o boğucu, geniz yakan kimyasal dumanı her yeri kapladığında, timin ağır ağır devrilişini izledim. Önce Batur, sonra Tolga... Hepsi sanki görünmez bir cellat iplerini kesmiş gibi yere yığılıyordu. Ama ben... Ben o dumanın içinde dimdik duran tek yabancıydım.

Babamın, o canavarın, çocukluğumda vücudumu bir laboratuvar faresi gibi kullanarak üzerimde denediği her zehir, her ağır ilaç bugün benim zırhım olmuştu. Yıllarca damarlarıma akıttığı o acı, şimdi bu gazın içinde bana nefes aldırıyordu. Geçmişin yaraları, bugünün kalkanına dönüşmüştü.

Etrafımı bir avcı titizliğiyle taradım. Ciğerlerim yanıyor, boğazım asit içmişim gibi kavruluyordu ama bilincim pırlanta gibi keskindi. Ölmeyecektik. En azından bu dumanın içinde değil.

Mor gözlerim, damarlarımdaki adrenalin ve ruhumdaki o vahşi koruma içgüdüsüyle iyice koyulaşmış, neredeyse siyaha dönmüştü. Bu karanlığın içinde parlayan tek şey, benim o lanetli ama güçlü bakışlarımdı.

"Dayanın," diye fısıldadım, sesim dumanın içinde kaybolurken. "Sizi buradan ben çıkaracağım."

Hızla yere çömeldim. Hedef küçülterek, baygın yatan arkadaşlarımın yanına süründüm. Mermiler... Mermi lazımdı. Yiğit'in, Batur'un, Aren'in yeleklerindeki dolu şarjörleri birer birer topladım. Başımı bir an bile kaldırmıyordum mermiler üzerimden birer veda öpücüğü gibi vızıldayarak geçiyordu. Normalde ölümü kucaklamaktan çekinmezdim ama şimdi durum farklıydı.

Şu an benim hayatım, onların hayatının teminatıydı. Yiğit hayatta kalmalıydı. Tim hayatta kalmalıydı. Bu benim boynumun borcu, ruhumun kefaretiydi.

Tam o sırada, Yiğit’in henüz tam kapanmamış, puslu gözlerinin üzerimde olduğunu fark ettim. Bilinci kapanmak üzereydi ama bakışları hala bendeydi. O dumanın içinde bir hayalet gibi dolaşan beni, arkadaşlarını korumak için mermi toplayan o hırçın kızı izliyordu. Bakışları, sanki son nefesinde bana bir emanet bırakıyormuş gibi ağırdı.

Yiğit’in bilinci, o yoğun gaz bulutunun içinde bir mum alevi gibi titriyordu ama dili hala o bildik, alaycı kıvraklığındaydı. "Ne yapıyorsun, Mavi?" dedi, sesi dumanın içinden boğuk ama bir o kadar da yakın gelerek. En son bakışları gülüşümde asılı kalmıştı, şimdi ise merakla beni süzüyordu.

"Yavaş ol," diye uyardı beni, hafifçe öksürerek ama o vazgeçemediği gülüşüyle. "Mermileri toplarken birilerini vurursun sakarlığınla!"

"Sıkı dur, Yiğit!" dedim, parmaklarım çakılların ve barut kokulu toprağın arasından şarjörleri bir bir avlarken. "Bu kadar stresin arasında adam gibi yardım etmiyorsun ama ben burada hepinizi kurtarmaya çalışıyorum! Bir kere de söylenme be!"

"Hadi be, ben sana katıldım da…" Yiğit, sanki bir pazar gezintisinde her an bayılabilirmiş gibi değil de kahvede muhabbet ediyormuşuz gibi devam etti. "Sana mermi gerekse de, ben hep arkandayım. Ama yine de çaktırma, karizmamız çizilmesin!"

Her iki elimi de pençe gibi kullanarak, her yere dağılmış mermileri toplamaya devam ettim. "Uzanma oraya, tembel!" dedim ona, bakışlarımı bir saniye için ona yönlendirerek. "Senin işin bitti, emekli moduna geçtin sen. Ben devam ediyorum!"

Efe'nin yanına sürünerek yaklaştım, onun mermilerini de yeleğinden söküp aldım. Kar maskemi, o boğucu dumanı biraz olsun süzmesi için ağzımla sıkıca tutuyordum sesim boğuk çıkıyordu ama öfkem berraktı. "Bu kadar malzeme topladık," dedim, dişlerimin arasından. "Geriye bir tek şey kalıyor. Kimse bayılmasın. Çünkü bayılanı uyandırmam, direkt geberteceğim, haberiniz olsun."

Dumanın içinde bir gölge gibi hareket ederken, Yiğit'in gözlerinin mıknatıs gibi üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. O, bilincini açık tutmak için direnen son kale gibiydi bir yandan kendini dumanın uykusuna bırakmamaya çalışıyor, bir yandan da her an tetikte bekleyen bir kurt gibi etrafı tarıyordu.

Ölümün burnumuzun dibinde olduğu bu cehennemde, hala birbirimize laf yetiştirmemiz aslında en büyük isyanımızdı. Yiğit’in o halsiz bakışlarında gizlenen o derin anlamı, o korumacı sıcaklığı hissetmek... İşte bu, damarlarımdaki zehirden daha güçlü bir bağışıklık sağlıyordu bana. Onun için, onlar için bu dumanı yırtıp geçecektim.

Dumanın beyaz karanlığı içinde Yiğit’in o dev cüssesinin ağır çekim bir film karesi gibi yere devrilişini izledim. O her zaman her şeyi kontrol eden, "Ben sana çoktan kaybettim" diyen adam, şimdi bilincinin kıyılarında sürükleniyordu. O an içimdeki boşluk bir kara delik gibi büyüdü ama o boşluğun içinden bir canavar fırladı. Gökhan’ı kaybettiğim günkü o tanıdık mide bulantısı geri gelmişti ama bu sefer o bulantının kusmasına izin vermeyecektim.

"YİĞİT!" diye haykırdım. Sesim vadide yankılanan mermilerin sesini bastırdı.

"Hay sikim!" diye tısladım dişlerimin arasından. Yiğit’in az önce bana attığı şarjörü büyük bir hınçla tabancama tokatladım. O artık baygındı, tim baygındı; yani artık tek sınır bendim. Artık ne bir komutan ne de bir kadın asker vardı sadece mermisi bitene kadar öldüren, mermisi bitince parçalayan bir ölüm makinesi kalmıştı.

Dumanın içinden sızmaya çalışan ilk gölgeyi gördüm. Daha silahını doğrultmasına fırsat bile vermeden, Yiğit’ten aldığım emanetle alnının tam ortasına bir delik açtım.

"Gel gel, ebesinin nikahına kadar yolun var!" diye bağırdım sisin içine doğru.

Bir yandan Yiğit’in gövdesinin önüne siper aldım, bir yandan da tek elimle ateş etmeye devam ettim. Gözlerim mor değil, artık saf bir nefretin siyahıyla parlıyordu. Her tetik düşüşünde, her düşen bedende Yiğit’in kapanan gözlerinin intikamını alıyordum.

"Sizi bu toprağa gömmeden, bu dumandan çıkmayacağım!"

Görüş açım daraldıkça öfkem daha da keskinleşti. Ayağa fırlayıp başka bir kayanın gölgesine bir hayalet gibi süzüldüm, kendimi o gri kayalıkların bir parçası haline getirdim. Artık sadece bir asker değil, bu dağın nefes alan intikamıydım. "Dayanabildiğim kadar dayanacağım," diye fısıldadım kendi karanlığıma. Eğer bugün bizim için o son şafak sökecekse, yanımızda götüreceğimiz leşlerin hesabı bu vadiye sığmayacaktı.

Teker teker, makine düzeninde şarjör değiştirdim. Her şıkırtı, bir ölümün habercisiydi. Gördüğüm her silüeti, her kıpırtıyı affetmeden indirdim. Tim üyeleri siperlerinde, dumanın uykusunda sessizce yatıyorlardı. Onların üzerine tek bir mermi çekirdeği düşmesin diye, ateşi tamamen kendi üzerime çekiyordum. Ben buradayken, o namluların onlara dönmesine izin vermezdim.

"Ebesinin amına soktuğumun şerefsizleri! Yedi ceddini siktiklerim! Amına koyduğumun sikikleri!" Sesim namlumdan çıkan alevle yarışıyordu. Her küfürle bir tetik düşürüyor, her hakarette bir göğüs kafesini parçalıyordum. Ağzım dolusu sövmek, içimdeki o zehirli boşluğu boşaltmanın tek yoluydu. Ölümün soğuk nefesi ensemdeydi ama ben ondan daha soğuktum.

Mermilerimin tükendiğini, şarjörlerin birer birer boşaldığını hissediyordum. Yine de durmadım. Kafamı kayanın üst sınırına, o tehlikeli çizgiye çıkardım ve tepeye çöreklenmiş birkaç gölgeyi daha sonsuz karanlığa gönderdim.

Tam o anda... Dünya durdu.

Enseme çarpan o sert, metalik ve buz gibi darbeyle görüşüm anında karardı. Beynimin içinde bir şimşek çaktı ve tüm sinir uçlarım koptu. Dizlerimin bağı çözülürken, bilincimin son kırıntıları zihnimin karanlık koridorlarında yankılandı.

Karanlığa gömülürken tek bir korku içimi yakıp kavurdu. Onlara dokunacaklar. Tim... Çocuklar... Ve o.

Zarar gördüğü takdirde ruhumun parça parça olacağını hissettiğim o tek kişi. Kendimden bile sakladığım, ama bu kör karanlıkta ayan beyan ortaya çıkan o gerçek.

Yiğit.

Onun ismini son bir kez sessizce sayıkladım ve karanlık beni tamamen yuttu.

Bölüm Sonu

 

 

Bölüm : 13.11.2024 11:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...