
Mezar taşına adını kendisi yazan bir adamın telaşsızlığı var üzerinde sanki gidişini bekleyen bir kişi bile kalmamış gibi, kendi yasını henüz hayattayken tutuyordu.
Cehennemden kurtuluş
2012
On üç yaşındaydı. Dünyanın en canlı, en hayat dolu olması gereken yaşındaydı ama Derin, elini soğuk toprağın üzerinde gezdiren küçük bir hayaletti artık. Yaraları iyileşmişti derisi kapanmış, morluklar sönmüş, kesikler yerini beyaz ince çizgilere bırakmıştı. Ama ruhunda açılan o derin yaralar... Onlar kanamaya devam ediyordu. Dışarıdan bakıldığında sadece "sessiz bir çocuk" gibi duruyordu ama içeride, her nefes aldığında göğüs kafesine batan o görünmez cam kırıklarının acısını bir tek o biliyordu.
Canı yanıyordu.
Sessizce oturdu mezarın başına. Dizlerini karnına çekti, sırtını o soğuk taşa yasladı. Buraya gelirken hiç korkmuyordu, hiç yalnızlık çekmiyordu. Çünkü burası, onun gerçek evi gibiydi. Sanki o da buradaki ölülerden biriydi de, yanlışlıkla toprağın üstünde unutulmuştu.
Bir mezarlık yuva olabilir miydi?
Ölülerle konuşmak, canlılarla konuşmaktan daha kolaydı. Ölüler yargılamazdı, ölüler bağırmazdı, ölüler çekip gitmezdi.
Gözlerini kapatıp başını taşa biraz daha yasladı. Rüzgar, mezarlıktaki ağaçların dallarını birbirine çarparken zihninde aynı soru yankılandı. On üç yaşındaki biri, ölü bir ruha sahip olabilir miydi?
Cevabı avuç içindeki toprakta saklıydı. Evet, olabilirdi. Eğer sevdiği her şeyi o toprağa kendi elleriyle gömmüşse, eğer çocukluğu bir gece yarısı ansızın elinden alınmışsa, bir çocuk pekalâ ölü bir ruhla yaşayabilirdi.
"Ben de buradayım," diye fısıldadı toprağa doğru. Sesi rüzgarda kayboldu ama o duyduğuna emindi. Mezarın soğuk mermerine kısa bir buse kondurdu. "Ben de sizinle beraberim, sadece henüz beni içeri almadınız."
"Naber yakışıklı..." dedi Derin, dudaklarının kenarında açan o hüzünlü gamzelerle. Üzerinde okul üniforması, sırtında ağır kitaplar... Okuldan çıkar çıkmaz ayağının tozuyla buraya, en sevdiği insanın sessiz yurduna gelmişti. "İşe gideceğim birazdan ama gitmeden seni bir göreyim dedim. Özledim sanki, ne bileyim..."
Küçücük elleriyle toprağı okşadı. Aydın amca ona defalarca yalvarmıştı, "Kızım çalışma, biz sana bakarız," demişti ama Derin için bu imkansızdı. O, sokağın tozunu yutmuş, ekmeğini taştan çıkarmayı yedi yaşında öğrenmiş bir çocuktu. Kimseye yük olamazdı, kimsenin merhametine sığınarak karnını doyuramazdı. Sokakların ona öğrettiği o "her işi yapma" becerisi, on üç yaşında olmasına rağmen ona kapıları aralamıştı. Yoruluyordu, elleri nasır tutuyordu ama en azından o eve ekmek götürürken başı dik oluyordu.
Oysa o evde her saniye, kendini bir sığıntı gibi hissediyordu. Aydın ve Kaan'ın sevgisi sanki üzerine bol gelen bir ceket gibiydi hem ısıtıyor hem de içinde kayboluyordu. Kaan, Derin'in geceleri bir gölge gibi süzülüp gitme huyunu bildiği için adeta kızın nöbetçisi olmuştu. Onu kendi odasından ayırmıyor, gece yarısı her sıçrayarak uyandığında gözü hemen yandaki yatağa, Derin'e kayıyordu.
Kaan her uyandığında, Derin'in tavanı izleyen o açık gözlerini görüyordu. Kız hiç uyumuyordu. Karanlıkta parlayan o gözler, acının en saf haliyle Kaan’ın kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu. Derin oradaydı, bedeni o odadaydı ama ruhu çoktan gitmişti. Kaan ne yaparsa yapsın, o küçük kızın zihnindeki yangını söndüremiyordu.
"Beni bekliyorlar, gitmem lazım," dedi Derin ayağa kalkarken. Üniformasını silkeledi, mezar taşına sanki sevdiğinin yanağını okşar gibi son bir kez dokundu. "Yine geleceğim. Sakın yerinden kıpırdama, tamam mı?"
Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı ama gözleri yine o eski, ölü ifadesine büründü. Arkasını dönüp mezarlıktan çıkarken, on üç yaşındaki bir çocuğun omuzlarında taşıdığı bu devasa dünya, adımlarını her geçen saniye daha da ağırlaştırıyordu.
Mezarlıktan çıkmak için attığı o ilk adım havada asılı kaldı. Omurgasından yukarı tırmanan o tanıdık ses, Derin’i olduğu yere mühürledi. Kafasını çevirip bakmasına gerek bile yoktu o sesin tonundaki endişeyi, o seste saklı olan koruma içgüdüsünü kilometrelerce öteden tanırdı. "Derin..."
Sadece ismini söylemişti Aydın Bey ama o tek kelimenin içinde "Seni aradık," "Korktuk," ve en çok da "Neden buradasın?" sorusu gizliydi. Yanında Kaan vardı. Kaan’ın okul kapısında beklemekten yorgun düşmüş gözleri, Derin’i sağ salim görünce bir anlığına parladı, sonra yerini o derin kederli bakışa bıraktı.
Kaan, Derin’i okul çıkışında bulamayınca kalbinin nasıl sıkıştığını bir kendi biliyordu. Derin’in dünyası iki duraktan ibaretti. Ya o rüzgarın sertçe tokatladığı, her an yıkılacakmış gibi duran harabe binanın çatısında, dünyanın gürültüsünü yukarıdan izlerdi ya da burası... Sessizliğin vatanı.
Aydın Bey, yavaş adımlarla kızın yanına yaklaştı. Kaç gece bu soğuk taşların arasında, üzerindeki ince hünkâr yeleğiyle toprağa sarılıp uyurken bulmuştu bu küçük kızı? Kaç kez kucağına alıp eve taşırken, Derin’in uykusunda bile "Gitme..." diye sayıklamasına şahit olmuştu?
Derin, onlara bakarken o meşhur savunma kalkanını hemen kuşanmıştı. Omuzlarını dikleştirdi sanki az önce mezar taşıyla dertleşen o değilmiş gibi ifadesini sertleştirdi. "Beni mi beklediniz?" dedi, sesi hırçın ama bir o kadar da kırılgandı. "İşe gidecektim ben. Gecikirsem yevmiyemi keserler."
Aydın Bey içini çekti. Bu çocuğun gururu, boyundan büyüktü. Adımları toprağı incitmemeye çalışarak Derin’in tam önünde durdu. Kaan ise bir adım geride, Derin’in gözlerindeki o kaçış isteğini okuyordu.
"Yevmiyen benden olsun kızım," dedi Aydın Bey yumuşak bir sesle. Eli, kızın saçına gitmek istedi ama durdu Derin’in ürkmesinden, bir kedi gibi pençelerini çıkarmasından korktu. "Hadi, gidelim artık. Evde yemek hazır, Kaan da bütün gün senin için bekledi."
Derin, Kaan’a baktı. Kaan’ın o her şeyi anlayan ama hiçbir şeyi dile getirmeyen suskunluğu, küçük kızın canını en çok yakan şeydi. Çünkü Kaan, Derin’in sadece "fazlalık" hissini değil, içindeki o koca boşluğu da görüyordu.
Kaan, Derin’in zayıf omuzlarını sıkıca tutarken gözlerinin içine öyle bir bakıyordu ki, sanki oradaki o karanlığı elleriyle söküp almak istiyordu. "Derin, annem yüzünden mi?" diye tekrar sordu, sesi bu kez daha boğuk, daha canı yanmış bir haldeydi. "Sofraya neden oturmuyorsun, neden her fırsatta bu evden kaçıyorsun biliyorum artık. Onun fısıltılarını, o bakışlarını..."
Aydın Bey, oğlunun bu beklenmedik çıkışıyla olduğu yerde donup kaldı. Polislik yıllarının getirdiği o keskin gözlem yeteneği, bu kez kendi yuvasının içindeki çatlakları görememiş olmanın verdiği bir ağırlıkla sınanıyordu. Kaan’ın sesindeki o titreyen öfke ve çaresizlik, Aydın Bey’in zihnine bir kurşun gibi saplandı.
Derin, omuzlarındaki o sıcak ellerin ağırlığıyla durdu. Kaçmak istedi ama Kaan’ın bu dürüstlüğü karşısında bir anlığına pusulasını kaybetmiş gibiydi. Gözlerini kaçırdı, ayaklarının dibindeki kuru toprağa baktı. On üç yaşındaki o küçük bedenin içinde, koca bir kadının gururu ve bir yetimin sessizliği savaşıyordu.
"Fark etmez," dedi Derin, sesi rüzgarın içinden süzülen bir bıçak kadar keskindi. "Kimin ne dediği, ne hissettiği önemli değil Kaan. Ben fazlalığım, bunu herkes biliyor. Sen de, baban da, o da..." Başını kaldırıp Kaan’ın gözlerinin içine dik dik baktı. O an o gözlerde çocukluğun o masum parıltısından eser yoktu. "Ben kimseden bir şey istemiyorum. Kimsenin ekmeğine ortak olmuyorum. Kendi paramı kazanıyorum, kendi yoluma gidiyorum. Annene söyle, korkmasın onun hiçbir şeyinde gözüm yok."
Aydın Bey, birkaç adım yaklaştı. Kalbi sıkışıyordu. Eve yorgun argın geldiği o akşamlar, sofradaki sessizliği yorgunluğa yormuştu hep. Karısının o sessiz, zehirli imalarının küçük bir kızı mezarlık köşelerine, yıkık binalara ittiğini nasıl anlayamamıştı?
"Derin..." dedi Aydın Bey, sesi bir rica gibi çıktı. "Kızım, bak bana."
Derin bakmadı. Kaan’ın omuzlarındaki ellerinden sıyrıldı, bir adım geri çıktı. O mesafe, sadece birkaç santim değildi onlara kurduğu o devasa duvarın bir parçasıydı. "Ben işe geç kalıyorum," dedi soğukça. "Akşam gelirim. Ya da gelmem, bilmiyorum."
Arkasını dönüp mezarlığın çıkışına doğru yürümeye başladığında, arkasında darmadağın bir baba ve gözyaşlarını içine akıtan bir abi bırakmıştı. Kaan, elleri boşlukta kalmış bir şekilde babasına döndü. "Görüyor musun baba?" dedi hıçkırıklar arasından. "O burada yaşamıyor, o burada sadece ölmeyi bekliyor. Ve biz... biz sadece izliyoruz."
Aydın Bey, oğlunun işaret ettiği o daracık mezara baktı. Bir insan evladı, toprağın altına sığmayı, sıcak bir yuvanın çatısı altına sığmaya tercih ediyorsa; o yuvada artık hiçbir taş yerinde değildi demektir. Kaan’ın sesi, mezarlıktaki o ölüm sessizliğini bir tokat gibi yardı. "Şuraya bile sığabilen kızı, o koskoca eve sığdıramadı baba..."
Aydın Bey, polislik hayatı boyunca binlerce suçlu görmüştü ama şu an, kendi evindeki o sessiz suçun büyüklüğü karşısında dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Kaan devam etti, her kelimesi babasının kalbine bir çivi gibi çakılıyordu: "Annem Derin’in yaralarını sarmak yerine onda yeni yaralar açtı. Kız zaten yeterince yaralı. Zaten her nefesi canını yakıyor, bir de annemin fısıltılarıyla boğuluyor."
Aydın Bey, elini o soğuk mezar taşına koydu. Derin'in gecelerce burada, bu taşın soğuğuna sığınarak neyi aradığını şimdi daha iyi anlıyordu. Dışarıdaki dünya canını o kadar yakıyordu ki, buradaki sessiz ölüm ona bir ninni gibi geliyordu.
"Haklısın oğlum," dedi Aydın Bey, sesi bir enkazın altından geliyor gibiydi. "Ben adaleti hep dışarıda aradım. Evimin içindeki yangını görmedim."
Gözlerini kıstı, mezarlığın çıkışına doğru, o küçücük bedeniyle dimdik yürüyüp giden Derin’in arkasından baktı. Kızın omuzlarındaki o koca dünya, Aydın Bey'in rütbelerinden de, silahından da daha ağırdı.
"O kız o eve gelecek Kaan," dedi Aydın Bey, sesindeki o polis otoritesi bu kez bir baba kararlılığıyla birleşmişti. "Ve o evde artık kimse fısıldamayacak. Kimse o sofrada onu yabancı gibi hissettirmeyecek. Eğer o evde ona yer yoksa, o evi başımıza yıkarız, yine de o kızı o mezar taşının soğuğuna bırakmayız."
Kaan sadece başını salladı. Ama biliyordu Derin’in ruhundaki o yaralar bir günde kapanmayacaktı. O gece Derin işten döndüğünde, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Aydın Bey'in gözlerindeki o hüzünlü öfke, bu akşam o evde büyük bir fırtınanın kopacağının habercisiydi.
2024
Aynı kandan olmanın sağladığı o sahte güven duygusu, bazen dünyanın en büyük yalanına dönüşür çünkü birinin canından kopmuş olmak, onun ruhuna dokunabileceğin anlamına gelmez. Bazen en büyük gurbeti, anahtarının olduğu o evin koridorlarında yaşarsın.
Akşam yemeğinde tıkırdayan kaşık seslerinin arasındaki o derin sessizlikte, aslında kimsenin seni gerçekten duymadığını fark etmek, dışarıdaki kimsesizlikten çok daha ağır bir yük bindirir omuzlarına. Seni doğuranlar ya da seninle büyüyenler, sadece zihinlerindeki o eski fotoğrafa bakıp senin kim olduğunu bildiklerini sanırlar oysa sen o fotoğrafın çok uzağında, onların hiç uğramadığı kuytularda can çekişiyorsundur.
Onlar için sen sadece bir isim, bir sorumluluk veya bir alışkanlıksındır ruhunun hangi yaradan kan sızdırdığını, hangi hayalin altında ezildiğini bilmeye bile gerek duymazlar. İşte bu yüzden, kan bağının o soğuk prangasından kurtulup hiç tanımadığın birinin bakışında "evini" bulduğunda anlarsın ki gerçek aile seni var edendir, seni sadece bir nüfus kaydı olarak görenler değil. Kendi canından olanların seni bir yabancı gibi izlemesi, insanı hayattayken gömen o en dilsiz kimsesizliktir.
“MAVİ!”
Zihnimin duvarlarına çarpan bu çığlık, sadece bir isim değil, sanki ruhuma atılan bir kancaydı. Bilincim, zifiri bir kuyunun dibinde asılı kalmış gibiydi. Göz kapaklarım, onlar artık benim bir parçam değil, üzerime dökülmüş soğuk ve katı birer kurşun kütlesiydi. Her hücrem pes etmem için fısıldarken, o tanıdık, dik başlı damarım sızladı. Ben diz çökenlerden, yana yatanlardan değildim karanlık beni yutmak istiyorsa önce çiğnemesi gerekecekti.
Gözlerimi aralamak, dünyanın en ağır yükünü kaldırmak gibiydi. Kirpiklerimin arasından sızan ışık, beynimin arkasına bir bıçak gibi saplandı. Ensemden aşağı süzülen o zonklama, her nabız atışıyla birlikte "buradayım" diyordu. Boğazımdan, paslı bir metalin sürtünmesini andıran boğuk bir inilti döküldü.
"Hele şükür... Aklımı aldın, aptal."
Ses, hemen yanı başımda, bir sis perdesinin arkasından geliyordu. Kelimeler havada asılı kaldı, bulanıklaştı. Sesin sahibi henüz sadece bir gölgeydi ama tınısındaki o korkuyla karışık öfke, ortamdaki barut kokusuna ya da odadaki o ağır rutubete karışıyordu. Görüşüm hâlâ netleşmemişti ama o sesin tonundaki aceleci rahatlama, başıma geleceklerin henüz bitmediğinin habercisiydi.
Bilincim, bulanık bir suyun yüzeyine vuran yağmur damlaları gibi parça parça toplandı. Sesler bir birine girmiş, gerçeklik ise zihnimin içinde kirli bir çamur gibi ezilmişti. Ensemdeki o zonklama artık sadece bir acı değil, varlığımı hatırlatan ritmik bir işkenceydi.
Gözlerimi birkaç kez hızla kırpıştırıp puslu perdeyi yırttım. Bakışlarım önce boşluğa, sonra yukarıya, kollarımın bittiği yere tırmandı.
Şimşek o an çaktı.
Bileklerimi kavrayan soğuk, dişli ve paslı metal... Tavandan sarkan zincirler, etime gömülmek için pusuda bekleyen akbabalar gibi gerilmişti. Kollarım göğe açılmış bir beddua gibi yukarı uzanıyor, ayak uçlarım ise yerle teması kesmemek için titreyen bir direnç gösteriyordu. Tam ortada, bir sarkaç gibi asılıydım. Ne geri çekilebiliyordum ne de ileri atılabiliyordum sadece acının ve metalin hükmündeydim.
Boğazımda biriken o metalik kan tadını tükürmek istercesine, dişlerimin arasından zehirli bir hırıltı döküldü. "Hay bu zinciri bağlayanın da, bağlatanın da, yedi ceddini sikeyim..."
Sesim, rutubetli duvarlara çarpıp bana geri döndü. Kendi sesimin tınısındaki o çiğ öfke, damarlarımdaki uyuşukluğu yırttı geçti. Kafamı, boynumdaki o cellat sızısına inat dikleştirdim. Gözlerimdeki pus dağılırken, yerini saf, katıksız bir kine bıraktı.
Bedenim zincirlenmiş olabilirdi ama ruhum o paslı halkaların hiçbirine sığmazdı. Ben ömrümce boyun eğen tarafta durmamıştım diz çöktürülen değil, diz çöktüren elin sahibiydim. Ve şimdi, bu metal parçaları sadece canımı yakıyordu irademi değil.
Bakışlarım, bulanık bir sisin içinden sıyrılıp Yiğit’in yüzüne kilitlendi. Gözlerindeki o saf, katıksız endişe zincirlerin soğukluğundan daha fazla sızlattı içimi. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ama o an sanki kilometrelerce öteden, bir uçurumun kenarından bana sesleniyordu.
"Mavi..." dedi. Sesi, sanki bir cam kırığı üzerinde yürüyormuşçasına titrek, kırılgan. "Ödümü kopardın. Kaç kere seslendim, duymadın. Kafanın arkasından da kan akınca bir şey oldu sandım."
Kanın sıcaklığı ensemden aşağı, omuriliğime doğru sinsi bir yol çiziyordu. Ama benim lügatimde kan, mağlubiyetin değil, hayatta kalmanın ıspatıydı. Gözlerimi onun gözlerine diktim kelimelere dökülmeyen, sadece cephede omuz omuza vermiş adamların anlayabileceği o sessiz dille cevap verdim ona. "İyiyim."
Kısa ve net çıktı sesim. Bir emir kadar kesindim. Sesimdeki o boğuk hırıltı bile otoritemden bir parça koparamamıştı. Yiğit, sanki o tek kelimeyle omuzlarındaki dünyayı yere bırakmış gibi hafifçe kafa salladı.
Ama benim hesabım bitmemişti. Gözlerimi birer avcı feneri gibi karanlığın içine tuttum. Gölgedeki siluetleri, soluk alıp verişleri, omuzların duruşunu tek tek taradım. Dışarıdan bakınca hepsi oradaydı ama savaşçı dediğin, yarasını en derine saklayandı. İçeriden sızıyor olabilirlerdi ruhları ya da bedenleri bir yerinden gedik vermiş olabilirdi. Onların her birinin nefesini, kendi ciğerimde hissetmeden bu zincirler beni boğmaya devam edecekti.
"Bir şey oldu mu lan size?" diye hepsine bakarken sordum. Zincirlerin şıkırtısı, sesimin sertliğiyle bastırıldı.
Karanlığın içinden, o rutubetli duvarları titreten, tek bir ağızdan çıkan o kutsal koro yükseldi. "İyiyiz komutanım!"
O an, bileklerimi kesen metalin acısı sustu. Ensemdeki sızı uyuştu. Askeri bir disiplinle, tek bir vücut gibi verilen o cevap kulağıma dünyanın en güzel melodisi, ruhuma en tatlı şerbet gibi geldi.
Hâlâ hayattaydık. Hâlâ bir aradaydık. Ve en önemlisi hâlâ benim emrimdeydiler.
Gözlerim, hapsedildiğimiz bu gri boşluğu bir radar gibi taradı. Burası bir oda değil, beton bir tabuttu. Hiçbir yere açılmayan, ışığı ve umudu yutan, pencerisiz, sağır bir boşluk... Duvarların çatlaklarından sızan o keskin rutubet kokusu, ciğerlerime dolan her nefeste bir balçık gibi boğazıma yapışıyordu. Ama daha beteri vardı genzimi yakan, genzimi dağlayan o ağır, taze boya kokusu. Sanki birileri bu infaz haneyi bizim için yeni cilalamış, kan izlerini taze kimyasallarla örtmeye çalışmıştı.
Odanın tam ortasında, cellat sessizliğiyle duran o tekli sandalyede takıldı bakışlarım. Biz ise o sandalyenin iki yanına, tavandan sarkan birer sergilenmiş av gibi sabitlenmiştik. Bedenimdeki her bir kas lifi sanki üzerinden koca bir ordu geçmişçesine sızlıyordu. Her bir eklemim, yediğim darbelerin faturasını ödetmek istercesine bağırıyordu.
Tam o sırada, o ses duyuldu. Sırtımdaki terin soğumasına sebep olan, az önce duyduğum askeri disiplinin o saf tınısını bir bıçak gibi kesip atan o pis ses odanın pis havasını daha da kirletmek istercesine yükseldi. "Vay vay vay..."
Ses, ağır ve alaycıydı sanki her kelimesi bir lağım çukurundan süzülüp gelmiş gibi kirliydi. Adımları, beton zeminde tok ve güvenli yankılanıyordu. Her adımda o ses daha da netleşiyor, daha da yakıcı bir hal alıyordu.
"Uyuyan Güzel de uyanmış demek."
Bu sesin sahibi, sadece bir düşman değil o anın tüm kasvetini, yediğimiz o dayakların acısını ve zincirlerin ağırlığını bana tekrar hatırlatan bir parazitti. Başımı, enseme batan binlerce iğneye inat, o sese doğru çevirmeye çalıştım.
Kendi sesimden sonra duyduğum bu ilk yabancı ses, içimdeki o uyuyan canavarı uyandırmaya yetti. Zincirlerimin soğukluğu, damarlarımdaki sıcak öfkeyle yarışmaya başladı.
Boynumdaki o paslı sızıya inat, kafamı yavaşça sola doğru çevirdim. Göz ucuyla, arkamda bir gölge gibi dikilen o gövdeyi baştan aşağı süzdüm. Bakışlarım, bir avcının kurbanını tartması gibi ağır ve aşağılayıcıydı.
"O 'Uyuyan Güzel' diye adlandırdığın kişi..." dedim, sesimdeki her bir harfi birer mermi gibi namluya sürerek. Gözlerimi bir yılanın dikkatiyle daralttım. "...seni öyle bir uykuya sokar ki, tabutunun kapağını bile açamazlar sikik. Uyuyan güzel sikmesin seni."
Adam, bu çiğ ve sert çıkışımla duraksamadı aksine, avının çırpınışından zevk alan bir sırtlan gibi yaklaştı. Tam karşımda durdu. Göz göze geldik. Bakışları, etimi kesen o zincirlerden daha kirliydi.
"Tı tı tı tı..." diye cık cıkladı, sanki yaramaz bir çocuğu azarlıyormuş gibi o iğrenç üstünlük taslayan tavrıyla. Tiksintimi gizleme gereği duymadan gözlerimi devirdim.
"Sen..." dedi, yüzündeki o çarpık gülüşle. "Elleri bağlı bir kadın olarak fazla mı konuşuyorsun ha?"
İşte o an, ortamdaki tüm o rutubet ve boya kokusu dağıldı. Dudaklarımın kenarı, bir uçurumun kenarı gibi yavaşça yukarı kıvrıldı. Bu, bir teslimiyet değil karanlık, diş gıcırdatan ve insanın ruhunu donduran bir gülümsemeydi. Ellerim zincirli olabilirdi ama zihnim ve dilim, onun hayal bile edemeyeceği kadar hür ve keskindi.
Bir "iyilik meleği" edasıyla, sesimi yumuşatarak, adeta kulağına bir ninni fısıldar gibi konuştum. "Yaklaş da bir öpeyim gel."
Sesimdeki o yapay şefkat, odadaki gerilimi bir yay gibi gerdi. Gözlerimdeki o deli pırıltı, "gel de celladınla tanış" diyordu. Ben Derin'dim beni zincire vurmak, bir fırtınayı kutuya hapsetmeye çalışmakla aynıydı. O sandalyeye oturttuğu kişinin sadece bir "kadın" olduğunu sanıyorsa, hayatının en büyük ve muhtemelen son hatasını yapmak üzereydi.
Zincirlerin izin verdiği o son santime kadar gövdemi ileri sürdüm, boynumu bir namlu gibi ona doğru uzattım. Gözlerimi daraltıp, yüzüne o zehirli alayla bakmaya devam ettim.
"Sen elleri bağlı bir kadından fazla mı korkuyorsun ha?" Sesimdeki o buz gibi tını, odadaki rutubeti bile dondurdu. Bakışlarım adamın yüzünde, bir avcının kurbanını süzdüğü o keskinlikle gezindi. "Sen elleri bağlı bir kadın olarak düşündüğün kişinin bir Türk askeri olduğunu unutmuşsun herhalde. Olsun. Üzerine kendi kanınla öğretince görürsün."
Adam, kollarımı ve o paslı halkaları bir kez daha kontrol etti. Bağlı olduğumdan, çaresizliğimden o kadar emindi ki o iğrenç, çirkef güveniyle bir adım daha yaklaştı. Artık leş gibi nefesi suratımdaydı. Yanımdaki Yiğit’in çenesinin nasıl bir hırsla kasıldığını, zincirlerinin nasıl zangırdadığını görüyordum. Yiğit, her an o demiri parçalayıp adamın gırtlağına çökecek gibi gerilmişti.
"Sen neyine güveniyorsun bu kadar?" dedi adam, yüzündeki o çarpık sırıtışla. "Burada Türk askeri olman hiçbir işe yaramıyor. Türk askeri olman bir işe yaramayacak asker."
O an dudaklarımda soğuk, insanın içini ürperten bir gülümseme peydah oldu. Gözlerimden ateş fışkırıyordu.
"Allah’ıma, vatanıma, bayrağıma." dedim, her kelimeyi bir yemin gibi vurgulayarak. "Bak, bu kavramlar sana çok uzak. Anlamaya çalışsan da kafan basmaz. Hem sen neyine güveniyorsun bu kadar? Sahibine güvenip de bana burada itlik yapma."
Cümlem biter bitmez, bedenimdeki tüm o dayak acısını ve hırsı alnımda topladım. Zamanın durduğu o salisede, başımı bir balyoz gibi öne savurdum. Adamın burnunun tam üstüne, o kıkırdağın pes ettiği noktaya öyle bir kafa attım ki o kuru kemik sesini sadece duymadım, beynimin içinde hissettim.
Adam acıyla geriye savrulurken, dişlerimin arasından o kanlı öfkeyi tükürür gibi konuştum. "Bir Türk askerine bu kadar yaklaşırsan görürsün ebenin amını!"
Adam sanki görünmez bir yayla yerden yukarı fırlatılmış da, havadayken canı çekilmiş gibi ağır çekimde yere çakıldı. Ne bir feryat ne de bir küfür... Kafa darbemle birlikte zihni karanlığa gömülürken, bedeni bir çuval gibi beton zemine serildi. O an, o pencerisiz, gri odanın kasvetli sessizliği bir anda yırtıldı.
Bizimkilerden yükselen kahkahalar, o boş ve rutubetli deponun duvarlarına çarpıp çoğalarak geri döndü. Az önce üzerimize çöken o ağır hava, şimdi moralleri şahlandıran bir zafer şölenine dönüşmüştü. Tolga, kahkahalarının arasından nefes nefese bağırdı. "Komutanım! Efsane vurdunuz, elinize sağlık!"
Bakışlarımı ona çevirdim. Yüzümdeki o sert, tavizsiz ifadeyi bozmadan, askeri bir kısalıkla cevap verdim. "Eyvallah."
Basit, tok ve net. Bir asker için bundan daha fazlasına gerek yoktu. Yiğit, yüzünde o meşhur, diş gösteren sırıtışıyla ekledi. "Eyvallah ile yaşa!" Sonra bakışlarını benden çekip yerde bir solucan gibi kıvranan adama çevirdi. Sesi, boş odada bir kamçı gibi şakladı. "Lan pişt, alo! Ölme lan hemen. Daha ben girmedim!"
Yiğit’in o sabırsız, intikam isteyen tonu odayı doldururken kafamı yavaşça ona doğru çevirdim. Tek kaşımı, "dur bakalım" dercesine havaya kaldırdım. Gözlerimiz çakıştı o bendeki o tehlikeli kararlılığı, ben ise ondaki o dizginlenemez öfkeyi gördüm.
"Hop hop hop," dedim, sesimi bir perde daha sertleştirerek. Gözlerimi Yiğit'ten çekip yerde burnunu ve gururunu tutan o zavallıya diktim. Sesim artık bir bıçak kadar keskindi. "Benim onunla çok güzel işlerim var."
Yiğit’in yüzündeki o hırçın sırıtış daha da yayıldı. Gözlerinde, bir sonraki hamlemi merak eden o muzip ama karanlık parıltıyla sordu. "Ne yapacaksın?"
Hiç duraksamadım. Gözlerimi bile kırpmadan, buz gibi bir sakinlikle cevabı yapıştırdım. "Götüne bayrak direği sokacağım."
Sözlerim havada asılı kaldı. Bir sessizlik çöktü odaya hani fırtınadan hemen önce doğanın sustuğu o tekinsiz an vardır ya, tam öyle. Laf, rutubetli duvarların arasında bir tekmil gibi çınladı. Yiğit sustu, ben sustum. Sadece zincirlerin hafif şıkırtısı duyuluyordu.
Bu sırada yerdeki o zavallı, hırıltılı nefesler eşliğinde zor bela doğruldu. Burnunun üzerindeki eli kan içindeydi o koyu, sıcak sıvı parmaklarının arasından süzülüp çenesine, oradan da tozlu zemine damlıyordu. Sersemlemişti ama kibri hâlâ can çekişiyordu. Arkasında bekleyen adamlarına döndü, sesi acıdan çatallanmıştı. "Video kaydı açın. Hemen!" dedi, yüzünde o iğrenç, aptal gülümsemeyi zorla yeşerterek. "Şu askerlerle biraz eğlenelim bakalım..."
Gözlerimi devirdim. İçimden bir "Sabır ya sabır" çektim. Adamın kafa tası çatlamıştı belki ama içindeki o kalın kafalılık hâlâ sapasağlam yerindeydi. Mesajı almamakta ısrar ediyordu Türk askerinin zincirliyken bile dünyayı başına yıkabileceğini hâlâ idrak edememişti.
Kafamı dikleştirdim, sesimi o beton duvarları döven bir tokat gibi odanın her köşesine savurdum. "Çekin çekin! Ben bunun götüne bayrak direğini sokarken de çekin!"
Sesim boş depoda yankılanırken, gözlerim adamın gözlerine mermi gibi saplandı. Artık bu bir sorgu ya da işkence değildi bu, kimin daha önce kırılacağına dair bir irade savaşıydı. Ve ben, o direği oraya sokmadan bu dünyadan göçmeye niyetli değildim.
Hepsinde aynı bakış vardı sanki karşımda bir komutan değil de, tımarhaneden son sürat kaçmış bir kaçık varmış gibi süzüyorlardı beni. O "Bu kadın artık tamamen sapıttı" diyen ifadeleri görünce, yüzüme o sahte ama zehirli neşeyi yerleştirdim.
"Ne bakıyorsunuz oğlum öyle?" dedim, gözlerimi birer faltaşı gibi açarak. Sesimdeki o tekinsiz heyecan, zincir şıkırtılarını bile bastırdı. "O poz boşuna giderse üzülürüm ben. İnsanın emek verdiği işi belgelesin istiyor!"
Adam, burnundan sızan kanı umursamadan, yaşadığı şokun etkisiyle yanındakilere döndü. Az önce kafatasına inen o balyoz gibi darbeyi, burnunun tuzla buz oluşunu bir anlığına unutmuş gibiydi. Ya da yediği kafa sadece kemiğini değil, mantığını da sarsmıştı.
"Al şu ruh hastasını," dedi, sesi hem nefret hem de gizli bir dehşet barındırıyordu.
Onun bu "ruh hastası" nitelemesi, damarımdaki o deli kanı iyice hızlandırdı. Dişlerimi birbirine sürterek, sadece kendi kendime söyleniyormuş gibi ama odadaki her bir kulak duysun diye hırladım. "Ne ruh hastalığımı gördü şimdi bu piç ha?"
Tam o sırada, Aren’in o baskılanmış, kahkaha atmamak için kendi kendini yiyen sesini duydum. Bizimkilerin bu ortamda bile ironiden vazgeçmemesi, en büyük madalyamdı.
"Komutanım," dedi Aren, sesindeki o titrek alayı bastırmaya çalışarak. "Kesinlikle adamın götüne bayrak direği sokup göklerde sallandırma hayali size ait değildi."
Aren'in bu cümlesi, o rutubetli deponun kasvetini bir saniyeliğine askeri bir koğuşun neşesine çevirdi. Ölüm yanı başımızda bekliyor olabilirdi ama biz o ölümün yüzüne bakıp bayrak direğinden bahsediyorduk. Gözlerimi Aren’e çevirdim; bakışlarımdaki o "Beni iyi tanıyorsun" ifadesi, düşmanımızın en büyük kabusu olacaktı.
Bakışlarımı Aren’e çevirdim, dudaklarımda o tekinsiz, alaycı kıvrılmayla tısladım. "Lan," dedim, sesimi bir öğretmenin öğrencisine verdiği ders tonuna bürüyerek. "Ben bu götü sence gökyüzünde sallandırır mıyım? Güzelim gökyüzünü bu göt lalesi yüzünden boka çevirmek istemem. Estetik zevkime ters."
Bu cümle, düşmanın yüzünde bir anlık şaşkınlık yarattı o anlık boşluk, benim avımdı. Adam, kollarımı çözmek için o gaflet anıyla bana doğru hamle yaptığı saniyede, zaman benim için yavaşladı. Zincirlerin serbest kaldığı o ilk milimetre, özgürlüğümün ilanıydı.
Dirseğimi sertçe kırdım, omzumu tüm gövdemin ağırlığıyla ileri savurdum. Yumruğum adamın çenesine indiğinde çıkan o tok ses, odadaki tüm sesleri kesti. Adamın çenesi sanki bir menteşesinden kopmuş gibi feci bir açıyla sağa kaydı. Gözlerindeki ferin bir anlığına söndüğünü gördüm.
Yiğit, bu seri ve vahşi hamlemi izlerken başını iki yana salladı. "Lan bunlar akıllanmıyor!" dedi, sesi hem hayret hem de bitmek bilmeyen bir öfke barındırıyordu.
Batur’un o meşhur, sinir bozucu kıkırdaması karanlık köşeden yükseldi. "İşte," dedi, sanki bilimsel bir gerçeği açıklar gibi rahat bir tavırla. "Bunlarda da kural beyni olanı içeri almıyorlar."
"Ve illa sikik tipli olacaklar," diye ekledim. Adamın sersemlemiş yüzüne, birincisinden daha sert, daha intikam dolu bir yumruk daha çaktım. Etin kemiğe çarpışındaki o çiğ ses, kulağıma en güzel mermi sesi gibi geldi. Yumruğumun indiği her noktada adamın yüzü biraz daha dağılıyordu.
"Şu tipe bak gece görsen altına koyuverirsin. Kabus gibi tipi var it herifin." Sesimdeki o aşağılayıcı tiksinti, adamın fiziksel acısından daha derin bir yara açıyordu. Karşımda bir düşman değil, sadece yok edilmesi gereken, estetikten yoksun bir çöp parçası vardı. Ve ben, o çöpe layık olduğu muameleyi büyük bir zevkle gösteriyordum.
İki adamın kollarından aynı anda yakaladığım gibi, tüm gövdemin ağırlığını ve bacaklarımdaki o patlayıcı gücü kullandım. Onları birer kukla gibi savurup, kafalarını aynı anda gri beton duvara çarptırdım. O kuru, tok ses odayı doldurdu. Betonla kafatası arasında çıkan o sarsıcı tını, kulağıma dünyanın en tatlı melodisi gibi geldi. Birinin kasıklarına ayağımın tabanıyla öyle bir tekme gömdüm ki, adamın nefesi boğazında düğümlenip acı bir hırıltıya dönüştü.
"Tövbe haşa ama Batur, düşünsene..." dedim, nefes nefese ama o deli sakinliğimi koruyarak. "Senin kızın gece gece bu adamı görüyor."
Efe’nin kahkahası, deponun rutubetli havasında yankılandı. "Gece gece görmesine gerek yok ki komutanım," dedi, sanki çok normal bir muhabbetin içindeymişiz gibi neşeyle. "Bir sabah bile görse, çocukta kalıcı travma açar. Evlatlıktan reddeder bizi."
Tam o sırada, odadaki tüm o alaycı hava bir bıçak gibi kesildi. Yiğit’in sesi, deponun her bir köşesinde yankılanan, kulak zarlarını zorlayan bir çığlık gibi patladı. "MAVİ DİKKAT!"
Bu ses, sadece bir uyarı değildi bir felaketin habercisiydi. Zaman o milisaniyede yavaşladı. Yiğit’in gözlerindeki o saf korkuyu gördüm benim için endişelenen bir yoldaşın, bir insanın dehşetini... Kendi zafer sarhoşluğumun ve dövüşün ritminin arasında, arkamdaki o sinsi gölgeyi, üzerime gelen o yeni ve çok daha büyük tehdidi fark etmek için sadece bir salisem vardı.
Vücudum, zihnimden daha hızlı bir tepkiyle kaskatı kesildi. Tehlike, ensemdeki tüyleri ürperten o soğuk nefes kadar yakındı.
Yiğit’in uyarısı henüz havada yankılanırken, ense kökümde o ince, sinsi sızıyı hissettim. Bir iğnenin soğuk ucu derimi delip geçtiğinde, damarlarıma dökülen sıvı buzdan bir yılan gibi omuriliğimden aşağı süzüldü. O an, dünyanın sesi kısıldı görüntüler bir anlığına titredi. Sanki biri bedenimin şalterine uzanmış, tüm o öfkeyi ve gücü tek bir hamleyle söndürmeye yeltenmişti.
Ama ne mümkün...
Zihnimde o saniyede bir duvar örüldü. O buz gibi yılan, damarlarımın içinde ilerlemeye çalışırken benim kanımın sıcaklığına, o yılların eğitiminden geçmiş çelik gibi irademe çarptı. Normal bir insan olsaydı, dizlerinin bağı çoktan çözülmüş, gözleri geriye kayarak o rutubetli betona bir ölü gibi yığılmıştı.
Ama karşılarındaki kişi "normal" bir insan değildi. Ben Mavi'ydim.
Yıllarca vücuduma zerk edilen her bir ilaç, damarlarımdan geçen her bir serum ve bağışıklığımın sınırlarını zorlayan her bir zehir... Hepsi bugün için bir kalkandı. Bedenim, bir laboratuvarın en karanlık köşelerinden çıkmış bir panzehir deposu gibiydi. Beni devirmek istiyorlarsa, o elindeki oyuncağın içindekinden çok daha fazlasına, bir orduyu uyutacak kadar büyük bir doza ihtiyaçları vardı.
Bakışlarım bir anlığına puslansa da, saniyeler içinde o gri odayı tekrar net bir şekilde gördüm. Ensemdeki iğneyi umursamadan, başımı ağır ağır o sinsi saldırıyı yapan gölgeye doğru çevirdim. Gözlerimdeki o deli pırıltı sönmemişti aksine, damarlarımdaki o kimyasal savaşı kazanmış olmanın getirdiği vahşi bir gururla daha da parlıyordu.
Tam ilacın damarlarımdaki o buzdan dansını bozup, kontrolü yeniden ele almaya başlamıştım. Bilincimin o puslu perdesi aralanıyor, bedenimdeki o kısa süreli felç hali yerini tanıdık bir öfkeye bırakıyordu. Toplamda iki, belki üç dakikalık bir sarsıntıydı bu Mavi’yi durdurmaya yetmeyecek kadar kısa bir mola...
Ancak o toparlanma anının zayıflığından yararlanan sinsi bir gölge, hesapta olmayan o hamleyi yaptı.
Ensemde, tam iğnenin girdiği o sızlayan noktada metalin buz gibi, sert ve acımasız soğukluğunu hissettim. Silahın arka kabzası, bir balyozun ağırlığıyla kafatasımın dibine indi. O an her şey bitti. Işıklar söndü, sesler birer uğultuya dönüştü.
Zeminle buluşmam, o sarsılmaz imajıma inat, bir çuval patates gibi oldu ruhsuz, kontrolsüz ve ağır. Betonun soğukluğunu yüzümde hissettiğim o salisede, karanlık bir çığ gibi üzerime çöktü. Sert, hızlı ve mutlak bir karanlık...
Belirsiz bir zamanın kucağından, ciğerlerimi yakan bir kokuyla çekilip çıkarıldım. İlk çarpan şey, o çiğ ve ağır toprak kokusuydu. Sanki yeni kazılmış bir mezarın dibindeydim. Bu kokuya, genzimi dağlayan metalik bir pas ve her nefeste göğsümün ortasına bir balçık gibi yapışan rutubet eşlik ediyordu.
Gözlerimi araladım. Göz bebeklerim, zifiri karanlıkla amansız bir kavgaya tutuştu puslu gölgeler yavaşça katı duvarlara dönüştü. Zihnimdeki ilk düşünce, soğuk bir gerçeklik gibi yüzüme çarptı.
Hâlâ yaşıyordum.
Bu, onlar için verilmiş en büyük infaz kararı, benim içinse yarım kalmış bir rüyanın burukluğuydu. Şehitlik, o en yüce kavuşma hayalim, bir kez daha parmaklarımın ucundan kayıp gitmişti. Kader beni bu karanlık betonda tutuyorsa, bunun bir bedeli olacaktı.
Burası o gri oda değildi. Beton duvarlar daha dar, üzerime çöken karanlık daha sağırdı. Sırtım, buz gibi bir metal zemine yaslanmıştı o soğukluk, damarlarımda uyuşmuş olan kanı tekrar harekete geçiren bir kamçı gibiydi. Başımı yavaşça sağa sola çevirdim. Gözlerim Yiğit’i aradı, kulağım Batur’un kıkırtısını ya da Aren’in sakin sesini bekledi.
Ama oda sessizdi. Ben yalnızdım.
Timden eser yoktu. Her biri başka bir hücrenin, başka bir işkencecinin karanlığına savrulmuştu belki de. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Bir Türk askerini yalnız bırakmak, onu çaresiz bırakmak demek değildi. Aksine, beni zincirlerimden ve sorumluluklarımdan arındırmışlardı. Artık korumam gereken bir omuz omuza arkadaşım yoktu sadece yok etmem gereken bir düşman sürüsü vardı.
Yalnızlık, benim için bir zayıflık değil, onların üzerine salınacak bir cehennemin başlangıcıydı. Karanlığın içinde görünmez bir tebessüm dudaklarıma yerleşti. Madem beni bu toprağın üstünde bıraktılar, o zaman bu toprağı onlara mezar etmek boynumun borcuydu.
"Evet... Güzel asker de uyanmış."
Ses, hemen tepemde, bir lağım çukurundan sızan pislik gibi yankılandı. Bilincim daha tam yerine oturmamışken, bu sesin çiğliği midemi bulandırdı. Kafamın içindeki o balyoz darbeleri henüz dinmemişken, bu herifin varlığı bile nefes almamı zorlaştırıyordu.
"Konuşma lan kulağımın dibinde," dedim, sesimdeki her bir kelimeyi birer mermi çekirdeği gibi namluya sürerek. Öfkem, başımdaki ağrıdan daha büyüktü. "Başım ağrırken senin o cırtlak sesini çekemeyeceğim."
Adam durmadı. Aksine, o mide bulandırıcı, nahoş güveniyle bir adım daha yaklaştı. "Altıma alınca..." dediğinde, kelimeleri ağzında kirli bir sakız gibi çiğniyordu. Bakışlarımı sertçe ona çevirdim.
O ise, iğrenç bir sırıtışla önündeki erkekliğini tutmuş, bir zafer kazanmışçasına bana bakıyordu. Gözlerindeki o hayvanca istek, odadaki toprak kokusunu bir anda irin kokusuna çevirdi. "Başka yerlerin de ağrıyacak," diye ekledi, sesindeki o sapkın tatminle.
Gözlerimi devirmedim. Tiksinmedim bile. Artık o aşamayı çoktan geçmiştim. Dudaklarımda sadece ölümcül bir alaycılık vardı. Gözlerimi onun o zavallı, aşağılık haline diktim ve buz gibi bir sakinlikle cevabı yüzüne çarptım. "Kral uğraştırma beni, çevir onu kendi götüne sok şimdi."
Sesim beton duvarlarda bir tokat gibi yankılandı. Karşımda bir cellat değil, sadece tekmelemem gereken bir leş varmış gibi bakıyordum ona. Onu kendi pisliğinde boğmaya niyetliydim ve bunun için kollarımın bağlı olup olmaması zerre umurumda değildi. Benim iradem, onun o sefil şehvetinden çok daha büyüktü.
"Senden istediğimiz videoları aldıktan sonra ben seninle uğraşacağım." Adamın sesi, içine düştüğü o sapkın hayalin heyecanıyla titriyordu. Tehdidi havada süzülürken, ben hala o iğrenç teklifin absürtlüğüne takılmıştım. Dudaklarımın kenarı, bir bıçak yarası gibi yukarı kıvrıldı.
"Ebenle randevumuz var ama bizim," dedim, sesimdeki o umursamaz tonu bir kalkan gibi önüme koyarak.
"Konuş sen konuş," dedi adam, yüzündeki o çarpık hırsla kamerayı tam karşımda sabitleyerek. Lensin o soğuk, camdan gözü tam kalbimin üzerine dikildi. "Asker, ülkene küfredecek kadar ileri gideceksin. Haber kanallarında çıkacaksın. Canlı!"
Bu cümleyi duyduğum an, göğüs kafesimin derinliklerinden gelen o sarsıcı dalgayı tutamadım. Başımı geriye atıp, deponun tavanını titretircesine gür bir kahkaha patlattım. Kahkaham, adamın o ucuz kurgusunu, o zavallı planını ve kameranın o sahte otoritesini bir toz bulutu gibi darmadağın etti. Beton duvarlardan dönen sesim, odadaki her bir zerreyi dövüyordu. Bu, bir askerin değil bir bayrağın, bir vatanın sesinin o küçük odaya sığmayıp taşmasıydı.
Gözlerimden yaş gelene kadar, o adamın yüzündeki şaşkınlığı ve giderek artan o dehşeti izleyerek güldüm. Benim kanım o toprağa akardı da, o dilden tek bir leke vatanın ismine değmezdi. Bunu anlayamayacak kadar aptal oluşu, bu dünyadaki en büyük komediydi.
Benim kahkahalarım deponun rutubetli duvarlarında kamçı gibi şaklarken, ortamdaki o kirli havaya tezat, üzerinde tek bir toz bile olmayan şık giyimli bir kadın girdi içeri. Adımları özgüvenli, elindeki notları ve tavrıyla bir tiyatro sahnesine hazırlanmış gibiydi. Adam kamerayı ayarlarken, kadın o ezberlenmiş, zehir zemberek sorularını sıralamaya başladı. Türkleri, vatanımı, onurumu lekelemek için ağzını her açtığında, ben bir kat daha fazla güldüm.
Odada bir anlık sessizlik oldu. Kameraman, şık giyimli kadın ve o sapkın adam... Hepsi birbirine "Bu kadın gerçekten kafayı yedi herhalde" dercesine, soru soran gözlerle bakmaya başladılar. Onların o şaşkınlığı, benim en büyük eğlencemdi.
"Amına koduğumun çocukları..." dedim, kahkahalarımın arasından taşan o katıksız nefretle. Sesimdeki alay, odadaki her bir eşyayı titretiyordu. "Bak hele bak bak yarrama bak."
O an, tüm o aşağılayıcı ve sert ifademi bir kenara bıraktım. Sanki bir ilkokul fotoğrafı çekiliyormuşum gibi, yüzüme dünyanın en saf, en duru ve en "masum" gülüşünü takındım. Başımı hafifçe yana eğip doğrudan kameranın o soğuk merceğine kilitlendim.
Gözlerimdeki o deli pırıltı, bu masum gülüşün arkasında yatan binlerce yıllık öfkeyi saklıyordu. O lensin içinden, bu videoyu izletecekleri her bir haine, her bir düşmana doğrudan ruhumu gösteriyordum. Bu gülüş, bir teslimiyet değil "Beni buraya hapsettiğinizi sanıyorsunuz ama asıl ben sizi bu kameranın içine gömeceğim" diyen bir meydan okumaydı.
Kadın, üzerindeki o pahalı kumaşın verdiği sahte güvenle, sanki karşısında zincire vurulmuş bir asker değil de bir suçlu varmış gibi o "terbiye" maskesini takındı. Ama benim terbiyem, vatanın sınırlarında biterdi hainin karşısında ise sadece dilimin ve yumruğumun adaleti konuşurdu. "Lütfen saygılı olun. Canlı bir yayın bu."
"Kes lan amına kodumun orospusu!" Kahkahamı bir bıçak gibi kestim. Sesimdeki o ani ve sert geçiş, odadaki havayı bir anda vakumlayıp aldı.
Kadın bir anlığına irkildi ama o ezberletilmiş senaryoyu kusmaya devam etti. "Sizi yönetenler lüks içinde. Neden hâlâ seni sömüren bir bayrak için sadık kalıyorsun?" gibi o bayat, o zehirli cümleleri sıralarken yüzüne sadece tiksinerek baktım.
"Ne zırvalıyorsun sen be?" dedim, gövdemi ona doğru bir ok gibi fırlatarak. Karanlığın içinden ona öyle bir bakış fırlattım ki, o şık ceketinin altında titrediğini hissettim. Gözlerim birer kor parçası gibi yüzünde gezindi. "Ulan gelmişsin burada bunların iti olarak bana konuşuyorsun. Kaça sattın kendini?"
Bu soru, o pahalı elbiselerin, o bakımlı saçların ve o sözde kibar tavrın altındaki kirli gerçeği tek hamlede yüzeye çıkardı. Onun "piyon" dediği şeyin arkasında yatan bin yıllık onuru, onun o satılık ruhu asla kavrayamazdı. Karşımda duran şey bir kadın ya da bir gazeteci değildi sadece üç kuruşa onurunu, beş kuruşa vatanını pazarlayan bir vitrin mankeniydi.
"Piyonmuş..." diye mırıldandım, bu sefer sesimdeki öfke yerini derin bir aşağılamaya bırakırken. "Sen daha 'sadakat' kelimesinin harflerini bir araya getiremezken, ben o bayrağın gölgesinde ölmeyi düğün sayıyordum. Şimdi söyle bakalım o şık elbiseni hangi kanlı parayla aldın?"
Kadın, dudaklarından dökülen her kelimeyle sanki bir mahkemede yargıçmış gibi kibirle dikildi karşımda. "İşgal... Kanla beslenen toplum... Barbar mirası..." Bu kelimeler, onun gibilerin bizi tanımlamak için kullandığı o tozlu, içi boş sözcüklerdi. Dünyanın bizden nefret ettiğini söylerken gözlerinde yapay bir acıma vardı. Utanmamı bekliyordu. Diz çökmemi, vatanımın tarihinden utanç duyup boyun eğmemi umuyordu.
Başımı yavaşça sağa eğdim. Yüzümdeki o vahşi, o saf ve kocaman tebessümü her bir hücresine kadar hissetmesini sağladım. Gözlerimdeki pırıltı, az önce sorduğu her soruyu bir kibrit çöpü gibi yakıp kül etti.
"Senin gibileri mezara sokmak mı?" dedim, sesimdeki o derin huzurla. Sesim, bir annenin çocuğuna masal anlatması kadar yumuşak ama bir celladın fermanı kadar kesindi.
Kadın donup kaldı. O "barbarlık" suçlamasının altına gömülmemi beklerken, ben o barbarlığı bir onur madalyası gibi göğsüme takmıştım. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, o en saf ve en karanlık neşemle devam ettim. "Dünyanın en mükemmel şeyi olabilir."
Bu cümle, odadaki tüm o sahte entelektüel havayı bir anda dağıttı. Ona "barbar" olduğumu kanıtlamıyordum ona, onun gibi satılık ruhların sonunun her zaman benim elimden olacağını, bunun da benim en büyük hayat amacım olduğunu söylüyordum. Eğer vatanımı korumak, onun gibi hainleri toprağın altına süpürmek "barbarlıksa", evet ben o mirasın en sadık bekçisiydim.
Yüzümdeki o tebessüm, kadının midesine oturan bir taş gibi ağırlaştı. Artık karşımda özgüvenli bir sorgucu yoktu karşımda, kendi kazdığı kuyuya düşmek üzere olan, ölümün soğuk nefesini ilk kez bu kadar masum bir gülüşün ardında hisseden bir korkak vardı.
Zaman, o küf kokulu hücrenin köşelerinde eriyip gitmişti. Bilincim, karanlığın içinde bir sarkaç gibi gidip geliyordu bazen bir asır geçmiş gibi ağır, bazen bir saniye kadar uçucu. Ama o sarkaç bir noktada durdu. Damarlarımdaki o asil kan, damıtılmış bir öfkeyle kaynamaya başladı. O sessiz, metalik yalnızlığı parçalamanın tek bir yolu vardı. Ruhumun kükremesi.
Ciğerlerimde kalan son oksijeni, vatan toprağının ağırlığıyla birleştirip boğazımı yırta yırta haykırdım.
"BİZ DAĞLARA ATARIZ PUSU!"
Sesim, o dar beton duvarlara çarptığında sanki oda genişledi, tavan yükseldi. Bu sadece bir marşın mısrası değildi bu bir künyeydi, bir pusulaydı, ölüme atılan bir kahkahaydı. "Ben buradayım!" diyordum. "Zincirleriniz etimi kesebilir ama irademe dokunamazsınız!"
Sustuğumda, o sessizlik bir anlığına celladım gibi üzerime çöktü. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir yumruk gibi tekledi. "Duymadılar mı?" diye geçirdim içimden. Yoksa... Yoksa artık nefes almıyorlar mıydı?
Ama sonra, o soğuk duvarların arkasından, derinlerden gelen bir gök gürültüsü koptu. Bir değil, iki değil, sanki koca bir ordu aynı anda nefes almış gibi o tanıdık, o muazzam ses yankılandı.
"BİZ DAĞLARA ATARIZ PUSU!"
Yiğit’in o gür, beton deviren sesi tam arkamdaki duvardan, sanki kemiklerimin içinden geliyormuş gibi patladı. O an, yüzümdeki o vahşi tebessüm iyice yayıldı. Normalde görsem "Kes be sesini Yiğit," diyeceğim o herifin sesini, sanki dünyanın en güzel senfonisini dinliyormuşum gibi özlemiştim. Yalnız değildim. Yan odada bir aslan daha vardı.
Damarlarımdaki adrenalin bir sel gibi boşaldı. Boğazım acısa da, sesim o yırtıcı tınıyla yankılandı.
"HARAM OLDU GECE UYKUSU!"
Sesim çatlıyordu, ciğerlerim yanıyordu ama ruhum sanki o hücreden çıkmış, bulutların üzerine yükselmişti. Hemen ardından timin diğer üyeleri, sanki tek bir gövdeden çıkan bir gök gürültüsü gibi katıldılar bize. O soğuk, rutubetli depo bir anda titredi.
"HARAM OLDU GECE UYKUSU!"
Hücrelerin duvarları bu kükreyişle sarsılırken, ben çoktan planımı devreye sokmuştum. "Komandoya bir yudum su!" diye bağırmaya devam ederken, sesimin yüksekliğini bir paravan olarak kullanıyordum. Onlar bizim "moral tazelediğimizi" ya da sadece "son bir veda marşı" söylediğimizi sanıyorlardı. Aptallar...
Marşın o devasa gürültüsü, benim ellerimi serbest bırakmak için metalin metale sürtünme sesini, o ince ama kritik tıkırtıları mükemmel bir şekilde örtüyordu. O şık giyimli kadın ve kameraman şaşkınlıkla birbirine bakarken, ben marşın ritmine uyarak bileklerimi o soğuk metalin üzerinde zorluyordum. Sesimiz odayı doldurdukça, ben özgürlüğüme giden o sessiz ama ölümcül yolu açıyordum.
Kameraların o soğuk mercekleri üzerimde sabitken, bu durumun tadını çıkarmaya başladım. Bir Türk askeri için dünya bir sahneydi ve ben şu an en sevdiğim rolü oynuyordum. Kendi küllerinden doğan bir fırtına.
"Komandoya bir yudum su!"
Her bir harf, o rutubetli tavanı delip göğe çakılan birer mıh gibiydi. Sesimiz bir ritüele, bir ibadete dönüştü beton zemin ayaklarımın altında bir deprem gibi titriyordu. Bizimkiler sadece bağırmıyordu her bir hücreden yükselen o haykırış, bu leş kokulu depoyu bir kaleye çeviriyordu. İstediğim tam da buydu. Onların korkusunu, bizim ise sarsılmaz varlığımızı odaya kazımak.
"Vermez misin Konya kızı!" diye çınlattım ortalığı. Sesim arşa değdi, sanki gök yarıldı da o ses oradan sızdı.
Bu sefer, tüm o kargaşanın, o toplu haykırışın üstünden yükselen, adeta fırtınanın merkezinden gelen bir ses duyuldu. Aren. Onun sesi, sanki yerin altından gelen bir uğultu gibi gürledi.
"BİR ELİNDE EL BOMBASI!"
Marş henüz bitmemişti, o devasa enerji odada dönüp duruyordu ama benim içimdeki o deli kadın çoktan uyanmıştı. Bu ölüm kalım savaşının ortasında bile Aren'le taşşak geçme isteği içimde bir yangın gibi kıpırdandı. Dudaklarımın kenarı, o masum ama zehirli gülüşle tekrar kıvrıldı. Zihnimden geçen tek bir cümle vardı, marşın bir sonraki mısrasına hazırlanırken kendi kendime fısıldadığım. "Seninle taşşak geçecek konular vermiş oldun Aren."
Ama duramazdım. Bu marşı, bu iradeyi, bu devasa kükreyişi durdurabilecek hiçbir dünyevi güç yoktu. Kameraya son bir kez, "izleyin ve sonunuzun nasıl geleceğini görün" dercesine baktım.
Marşın o devasa, ezici gücü artık sadece duvarları değil, düşmanımızın zayıf iradesini de çatır çatır çatlatıyordu. Sesimiz birer balyoz gibi indikçe, onların o sahte otoriteleri kumdan kaleler gibi dağılıyordu.
"Bir elinde kasaturası!"
Hücrelerin ötesinden, Yiğit’in, Batur’un, Efe’nin ve Aren’in sesleri birleşip tek bir devin kükreyişine dönüştü. Beton sarsıldı, çelik kapılar zangırdadı. Bu artık bir marş değildi bu, o daracık, leş kokulu depoyu onlara mezar edeceğimizin resmi ilanıydı. Amacım tam on ikiden vuruyordu. O heriflerin sinir uçlarını tek tek koparıyor, akıl sağlıklarını ellerinden alıyordum. Kameraya bakarken gözlerimdeki o vahşi neşe, onları delirtmeye yetiyordu.
"Sırtında da sırt çantası!"
Tam o mısranın bitişinde, sabrın son kırıntısı koptu. O şık kadının arkasındaki adamlardan biri, ya da belki de dışarıdaki o itlerden biri, kontrolünü tamamen kaybederek bir köpek gibi havladı. "KESİN SESİNİZİ!"
Kurtun olduğu yerde çakallar ne zamandır söz sahibiydi?
Dudaklarımdaki tebessüm daha da derinleşti, neredeyse kahkahaya dönüşecekti. Korku... İşte buydu. O bağırtının arkasında otorite değil, saf bir panik vardı. Bizim sesimiz onları boğuyordu. Bizim varlığımız, o ufacık hücrelerde bile onlardan daha özgür olduğumuzu yüzlerine çarpıyordu.
Başımı hafifçe yana eğdim, kameranın merceğine odaklandım. Sanki o bağıran herifin gırtlağını o an sıkıyormuşum gibi bir ifadeyle fısıldadım.
"Daha yeni başladık koçum... Sesimiz henüz arşa değdi, birazdan tepenize inecek."
Ah be... ah be salak... O lafı etmeyecektin işte. Sen "sus" dedikçe bizim kanımız daha gür akmaz mıydı sanıyorsun? Sen bağırdıkça bizim tellerimizin daha sert tınlayacağını hesaplayamadın mı? Ben ve susmak... Aynı cümlede bile birbirine küfür eden iki kavramdı bunlar.
"Sırtında da sırt çantası!" diye bir daha gürledim. Bu seferki sesim sadece ciğerlerimden değil, direkt olarak atalarımın toprağın altındaki hiddetinden geliyordu. Daha hırçın, daha kavgacı, daha "ölümüne" bir tonla...
Her hece bir kurşun, her kelime bir dipçik darbesiydi sanki. O heriflerin o cılız psikolojilerini lime lime edip, üzerine bir de şanlı bir nefretle tükürüyordum. "İKİNCİ BÖLÜK ASLANLARI!" diye bağırdım boğazım yırtılırken hissettiğim o metalik kan tadı, ağzımdaki en güzel lezzetti o an.
Sesim bir kükreme oldu, bir emir oldu, tüm dünyaya bir başkaldırı oldu. Duvarlardan sekip o heriflerin kulak zarlarında patlarken, adımlarını duydum. Yaklaştılar... O korkak adımlarıyla benim olduğum yöne doğru süzüldüler. Ama tam kapının eşiğinde, o görünmez ama aşılmaz duvara çarptılar. Yaklaşamadılar. Çünkü yaklaşmak için sadece et ve kemik değil, mangal gibi bir yürek lazımdı o da bunlarda ne gezerdi?
Ben orada, o karanlığın ortasında, ellerimdeki kelepçelerin artık sadece birer aksesuar olduğu o vahşi duruşumla bekliyordum. Diz çökmemiştim, başım eğilmemişti. Dişlerimi birbirine sürterek, gözlerimi o kapının deliğine dikmiştim. Bakışlarımdaki o saf, arıtılmış ölüm vaadini gördükleri an, durdular.
Karşılarında bir esir yoktu. Karşılarında, mühimmatı bitse de dişleriyle boğaz parçalamaya hazır bir kurt vardı.
Beni o zincirlere vurduklarında, sadece etimi kısıtladıklarını sanan o zavallı nöbetçi, bir Türk kadınını küçümsemenin bedelini hayatıyla ödemişti. Adam, o sapkın özgüveniyle bana yaklaşma gafletinde bulunduğu an, omuz kaslarımdaki tüm gücü paslı zincirlere verdim. Vücudumu bir yay gibi havaya kaldırıp bacaklarımı onun pis boynuna doladığımda, duyduğum tek şey omurlarından gelen o çatlama sesi ve zincirlerin şangırtısıydı. Canı cehenneme, bir leş daha toprağa düştü.
Ama durmadım. Boğazımdaki o yırtıcı kükreyişi kesmedim. Bir yandan öldürüyor, bir yandan o kutsal marşı onlara mezar ninnisi gibi okuyordum.
"ŞIRIL ŞIRIL SUYUN AKIŞI!"
Hücreye doluşmaya çalışan diğerleri de payını aldı. Karanlığın içinden çıkan bir hayalet gibiydim ellerim bağlıydı ama ruhum ve bacaklarım özgürdü. Her bir hamlem, bir hayatın sönüşüydü. Onları susturdum. Sustukça marşın sesi daha da gürleşti.
"Beline de bağlamış al nakışı!"
Sesim artık bir sesten fazlasıydı namludan çıkan o mermi kadar keskin, dağ başındaki ayaz kadar soğuktu. Birini daha, tam o mısranın nakaratında, kafatası duvara çarparken alnının ortasından hayali bir kurşunla, gerçek bir darbeyle indirdim. Yere düşen bedeninin o ağır gürültüsü, bastığım toprağı bile titretti.
"Komandonun bir bakışı!"
Bakışlarım, karşımdaki son sağ kalana odaklandığında, adamın gözlerinde ölümü gördüm. Bir hamle daha, bir ceset daha... O oda artık cesetlerle dolmuş, havası taze kan kokusuyla ağırlaşmıştı. Eğer bu sahneyi izleyen bir yabancı olsaydı, dehşet içinde diz çöküp dua etmeye başlardı. Ama benim için dua edecek kimse yoktu, buna ihtiyacım da yoktu.
Çünkü ben o an ne bir kurbandım, ne de bir esir... Ben, haksızlığın üzerine inen o kutsal gazabın, o karanlık gecede edilen duaların bizzat kendisiydim.
"Yetmedi sana Konya kızı!" Daha mısra havada asılıyken, bir gölge daha önümde dizlerinin üzerine çöktü. Bedenine inen o darbe, ruhunu yerinden sökmüş gibiydi vücudu bir anlığına kasılıp gerildi, sonra bir paçavra gibi betona yığıldı. Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki, ağzımdaki metalik tat iyice yoğunlaştı.
"Yetmedi mi lan!?" diye hırladım, gözlerimdeki o cinnet parıltısıyla. "Benim için dua etmeyeceksin... BENİ DURDURMAK İÇİN TANRI'DAN AF DİLEYECEKSİN!"
Onların duaları beni bağlamazdı ben onların günahlarının bedeliydim.
"Vatan aşkı canımdadır!" Bir diğeri daha... Bu seferki darbe tam hedefe oturdu. Adamın kolları istemsizce titredi, bacaklarındaki tüm güç çekildi. Gözleri o camlaşmış, donuk ifadeye bürünürken, bir hainin daha bu dünyadaki süresi dolmuştu. Benim için her düşen beden, toprağa borcumun ödenmesiydi.
"Bayrak sancak kanımdadır!" Bağırırken göğüs kafesim bir yangın yeri gibi kavruldu, ciğerlerim o rutubetli havayı yakarak dışarı attı. Ama ne gam? Her haykırışım bir isyan fişeği, her hamlem bir ilahi hüküm gibiydi. Ben bağırdıkça duvarlar titriyor, onlar sustukça vatan nefes alıyordu.
"Atasının yanındadır!" Göğsünden darbeyi yiyen adamın beyaz gömleği, saniyeler içinde o bildiğim, o taptığım al renge boyanmaya başladı. Kanı, kirlettiği toprağa sızarken o iğrenç bedeni bayrağımın rengine büründü. Benim zaferim, onun son nefesinde çıkan o boğuk hırıltıda yankılandı.
Ve o an, tüm gücümle, ruhumu o deponun karanlığına fırlatırcasına haykırdım:
"İKİNCİ BÖLÜK ASLANLARI!"
Bu haykırış kendimi avutmak için değildi bu, o sinsi kameranın arkasındakileri, dışarıda bekleyen korkakları ve bu planı kuran her bir piyonu delirtmek içindi. İçimdeki o çığlık kulaklardan değil, onların en derinindeki korkunun tam merkezinden koptu.
Odada artık ayakta kalan sadece bendim. Kan kokusu, toprak kokusuna galip gelmişti. Zincirlerim hâlâ bileklerimdeydi ama ben, o odadaki tek özgür varlıktım.
"Devre devre gelir gider!" diye gürledim bir kez daha. Önümde dizleri boşalan adamın yüzündeki o "anlamışlık" ifadesi, aslında bir teslimiyetti. Bizi çözmeye, bizi anlamaya çalışmanın bedeli her zaman ölüm olurdu. "Sen bizi çözdüğünde... çoktan ölmüş olacaksın, sikik," diye fısıldadım, leşinin üzerinden geçerken.
"Ne gam kaldı, ne de keder!" mısrasıyla birlikte bir beden daha ağır metalin üzerine yığıldı. Artık odada sadece ben, marşım ve o korkak kalmıştı.
Gözlerimi, odanın o en kuytu, en karanlık köşesine diktim. Bana o iğneyi saplayan, damarlarıma o buzdan yılanı salan o şerefsiz piç... Şimdi o elindeki kıçı kırık telefonla, titreyen parmaklarıyla beni çekmeye çalışıyordu. Ölmeden önce çekeceği son şey, hayatının en büyük hatası olacaktı.
"Coşku ile yemin eder!" diye haykırdım. Sesim artık bir insan sesi değil, pençesini avının gırtlağına geçirmek üzere olan bir kurdun kükremesiydi. Her adımımda metal zemin inliyor, o ise her adımımda bir santim daha geri kaçmaya çalışıyordu. Ama sırtı o soğuk betona çarptığında, kaçacak hiçbir yeri kalmadığını anladı.
Gözlerindeki o saf dehşeti görmek, damarlarımdaki tüm o kimyasal sızıyı alıp götürdü. Telefonun ışığı yüzümü aydınlatırken, ben onun için sadece bir "görüntü" değildim ben onun eceliydim.
"İKİNCİ BÖLÜK ASLANLARI!"
Sesim odada öyle bir yankılandı ki, telefonun o cam merceği bile korkudan çatlayacak gibi oldu. Karşısında bir esir değil, zincirlerini kendi etiyle, kemiğiyle ve marşıyla parçalamış bir gazap vardı. Köşeye sıkışmış bir fare gibi titrerken, o masum ama ölümcül gülüşümü takındım ve elimi ona doğru uzattım.
"Belgeselin sonuna geldik, koçum. Kapanışı ben yapacağım."
"Mardin, Şırnak, Şenova’ya…" Sesimdeki o tekerleme gibi akan ton, ölümün ritmiyle birleşti. Gözlerim yerdeki o sivri, paslı ve aç demire takıldı. Onu elime aldığımda hissettiğim o ağırlık, sanki ruhumdaki tüm yükü hafifletti. Yiğit ve tim, o kapının eşiğinde ya da hücrelerin parmaklıkları ardında, nefeslerini tutmuş beni izliyorlardı. Yiğit’in gözlerinde o alışık olduğum sertlikten eser yoktu orada saf, katıksız bir hayranlık ve "İşte benim Mavi’m" diyen o derin rahatlama vardı.
"Hakkari, Yüksekova’ya…" Demiri adamın göz hizasında bir sarkaç gibi salladım. Adamın titreyen dizleri, odaya yayılan idrar kokusu... Hepsi zevkimi ikiye katlıyordu.
"Lütfen… dur," diye inledi. Sesi bir farenin son çırpınışı gibiydi.
"Lan bu altına sıçtı." Dedim. "Hay sikim leş gibi kokuyor."
Hafifçe omuz silktim. Dudaklarımda o masum ama zehirli gülüşle fısıldadım. "Ben durmayı, vatan toprağına ilk bastığım gün unuttum koçum."
"Dağlara çıkacağız dağlara!"
Kükreyişimle birlikte adamı tek bir hamlede yere serdim. Ense köküne inen o ilk darbe, sadece bir başlangıçtı. O yerle bir olmuş, haysiyeti sıfırlanmış bedeni altına aldım. Ve dediğimi yaptım. Ben, verdiğim sözleri asla yarıda bırakmazdım.
O soğuk, sivri demiri tüm öfkemle, tüm gücümle o aşağılık bedene sapladım. Metalin etle buluştuğu o iğrenç ses, odadaki marşın en yüksek notası gibiydi. Demir, adamın diğer tarafından fırlayıp çıkarken, o hayvanca çığlık duvarlarda patladı. Boğazından çıkan her acı dolu hırıltı, ruhumdaki bir yarayı iyileştiriyor, yüzümdeki tebessümü daha da vahşileştiriyordu.
Ayağa kalktım, üzerimdeki kan sıçramalarını umursamadan ellerimi çırptım. Yiğit’e döndüm, gözlerimdeki o deli pırıltıyla ona baktım.
"Sözümü tuttum," dedim, yerdeki leşe bakmadan bile. "Götüne girecek demiştik, girdi."
"Eşkıya vuracağız eşkıya!" Sesim, odadaki o ağır ölüm sessizliğini bir cam gibi tuzla buz etti. Kameraya doğru ağır, emin ve bir o kadar da tehditkar adımlarla yürüdüm. Yüzümdeki o vahşi neşe, lensin içinden onları izleyen her kim varsa ruhunu titretecek kadar gerçekti. "Video boşa giderse çok üzülürüm ha," dedim, gözlerimi hafifçe kısarak kameraya o meşhur, deli işi göz kırpışımı fırlattım.
Canlı yayın kamerasının dibine kadar geldim. Merceğe o kadar yakındım ki, nefesim lensi buğulandırdı. O buğunun ardındaki gözlerim, bir kurdun avına son kez bakışı gibiydi.
"Ne oldu paşam?" dedim, sesimdeki o zehirli alayla. Kamerayı sanki eski bir dostun omzunu tutar gibi nazikçe elime aldım. "Ulan cidden Türk askerini yenebileceğinizi mi sandınız? Cidden bu zincirlerin bizi tutabileceğine, bu duvarların bizi susturabileceğine inandınız mı?"
Kahkaham, kameranın mikrofonunu patlatırcasına odada çınladı. Elimdeki kamerayla beraber cesetlerin arasında, kendi zafer alanımda bir tur attım. Bu bir savaş suçunun belgesi değil, bir kahramanlık destanının canlı yayınıydı.
"Ben Derin..." dedim, sesimi bir sır verir gibi alçaltarak. Başımı hafifçe eğdim ve kameranın o soğuk camına, cellatların rüyalarına girecek o ölümcül öpücüğü kondurdum. "Memnun oldum. Tiyatroma hoş geldiniz."
Gözlerimdeki o masum gülüş aniden sönüp yerini saf bir kine bıraktı. Kamerayı tüm gücümle kavradım ve o "paşaların" ekranlarındaki son görüntümün, üzerlerine hızla gelen bir beton duvar olmasını sağlayarak cihazı duvara fırlattım.
Görüntü kesildi. Ses sustu. Karanlık odaya geri döndü ama bu sefer karanlık benden korkuyordu. Kamerayı parçaladığım o duvarın önünde, Yiğit’in ve timin bakışları altında doğruldum.
"Tiyatro bitti beyler," dedim, ellerimdeki kanı üzerime silerken. "Şimdi gerçek sahneye, dağlara dönme vakti."
"Eeeee beyler, sizde iyice tembelleşmişsiniz ha!" Sesimdeki o yapay neşe, aslında içimdeki titremeyi bastırmak içindi. "Tek başıma bahar temizliği yaptım burada." Elimdeki tabancayı, özgürlüğümüze engel olan o son prangalara, zincirlere doğrulttum. Her tetik çekişimde bir halka koptu, her kıvılcım bir aslanı serbest bıraktı. Önce Yiğit’in bileklerindeki o utanç metalini parçaladım. Ardından Aren, Batur ve diğerleri... Kurşun sesleri o dar odada özgürlüğün senfonisi gibi yankılandı.
Hepsini kurtardıktan sonra, üzerimdeki kan lekelerini umursamadan Yiğit’e döndüm. Kaşlarımı yalancıktan çatıp, "Marşı yarıda kestiniz. Pü size, yazıklar olsun," diye söylenmeye başladım. Amacım ortamdaki o ağır havayı dağıtmaktı ama Yiğit buna izin vermedi.
Daha lafım havada asılıyken, koca bir dağ üzerime devrildi sandım. Kolları bedenimi öyle bir sardı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Elleri sıcaktı benim ellerimdeki o kurumuş, yabancı kanın soğukluğuna inat, yaşam doluydu. Öylece kaldım... Kollarım yanıma düştü, dilim damağım kurudu.
"Her seferinde aklımı alıyorsun… En sonunda ben öldüreceğim seni," dedi boğuk, titreyen bir sesle. Sesi tam kulağımın dibinde, kalbimin atışını hızlandıran bir frekansta yankılandı.
O an dünya sustu. Deponun rutubeti, cesetlerin çirkinliği, az önceki o vahşi intikam hırsı... Hepsi silindi. Yiğit’in göğsüne yaslıyken içime çektiğim o koku, zihnimin kilitli kapılarını zorladı. Gökhan… Gökhan’ın o huzur veren, güven kokan kokusuna benziyordu. Burnuma çarpan o eski, tozlu ama tertemiz anılar, şu anki yıkımın ortasında bir vaha gibiydi.
Gözlerimi kapattım. İlk defa o "sert asker" zırhımın çatladığını, altındaki yorgun kadının nefes aldığını hissettim. Hiçbir şey diyemedim. Sadece o kokuyu ciğerlerimin en ücra köşesine hapsetmek istedim.
"Sakin ol şampiyon. Daha ölmedim," dedim. Sesimdeki o eski, alaycı tınıyı yakalamaya çalıştım ama kendi kulaklarıma bile sahte geldi. O zırhın çatladığını ikimiz de biliyorduk.
Yiğit, kollarını benden çekmek yerine beni biraz daha kendine hapsetti. Gözlerini gözlerime diktiğinde, orada gördüğüm şey öfke değil, katıksız bir korkuydu. Ölümden korkmayan bu adam, benim yokluğumdan dehşete düşmüştü. "Lütfen Mavi…" dedi, sesi çatlamış bir toprak gibi kuruydu. "Lütfen bırak ölmeyi… Sana tek bir zarar bile gelmesin. Sen zarar gördükçe ben ölüyorum."
Bu bir emir değildi. Bu bir komutanın askeriyle kurduğu diyalog da değildi. Bu, ruhu ruhuna mühürlenmiş bir adamın son yakarışıydı.
Öylece kaldım. Kollarının arasında, o kan kokulu deponun ortasında, zamanın tüm dişlileri birbirine geçip kilitlendi. Nefes almayı unuttum sanki nefes alırsam bu anın büyüsü bozulacak, tekrar o sert ve duygusuz dünyaya dönecektik. Hareket etmedim. Sadece bekledim.
Göğsüme baskı yapan o koca cüssesinin altında, kendi kalp atışlarımın bir davul gibi çınlamasını bastırmaya çalıştım. O kalp, sadece vatan için, sadece bayrak için attığını sanırdım ama şu an Yiğit’in her bir kelimesiyle ritim değiştiriyordu. O beni bırakana kadar, o güvenli limandan ayrılmaya cesaret edemedim. Çünkü biliyordum ki o kolların dışındaki dünya hâlâ cehennemdi, ama bu kolların arası… Bu kolların arası benim tek sığınağımdı.
Gözlerimi kapatıp başımı omzuna yasladığımda, içimdeki o vahşi kadın bile bir anlığına uykuya daldı. Derin gitmiş, sadece Mavi kalmıştı.
Yiğit kollarını benden çektiğinde, ayaklarımın altındaki zemin sanki hâlâ sallanıyordu. Boşluğa düşmüş gibi hissettim. Ben, Derin... Dağda kurşunların arasında dans eden kadın, şimdi iki kelimeyi bir araya getirecek cesareti kendimde bulamıyordum. Korku buydu işte. Ölümden değil, bu kadar derinden hissedilmekten korkuyordum.
Sonunda o ağır sessizliği, ruhumu gizlediğim o meşhur maskemi takarak bozdum.
“Hadi ama Yiğit,” dedim, sesime biraz "eski Derin" tozunu serpiştirerek. “Yaşıyorum. Korkma lan bu kadar. Kötüye bir şey olmaz, bilmiyor musun?”
Yiğit cevap vermedi. Sadece baktı. Öyle bir bakıştı ki bu sanki ruhumun en ücra köşesine sızmış, orada Gökhan’dan kalan o son sızıyı bile görmüş gibiydi. Derin, ağır ve bir o kadar da yakıcı...
O sırada ortamın o duygusal yoğunluğunu tam bir balyoz darbesiyle dağıtan o ses geldi.
“En sonunda ben öldüreceğim seni!” dedi Batur. Sesindeki o saf sinir ve rahatlama karışımı gürültü odayı doldurdu. Omzuma öyle bir vurdu ki, sendeledim. “Aklımı aldın geri zekâlı mal! Bir çakacağım şimdi ağzına!”
Az kalsın dengemi kaybedip o "meşhur" demirin yanına düşecektim. Hemen kendimi toparladım, kaşlarımı çatıp o her zamanki otoriter ama muzip tavrıma geri döndüm.
“Hop hop hop hop!” dedim, elimi dur işareti yapar gibi kaldırarak. Sonra parmağımla üzerimdeki kanlı, yırtık pırtık ama hâlâ asaletini koruyan üniformayı işaret ettim. “Üniforma var lan üstümde. Dikkat et, karşında komutanın duruyor. Elin kolun oynamasın Batur, yakarım canını!”
Batur burnundan soluyarak bana bakarken, timin diğer üyelerinin de yüzündeki o gergin ifade yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Ölümün kıyısından dönmüştük, evet. Ama daha bitmemişti. Bu leş kokulu depodan çıkacak ve asıl hesabımızı dışarıda soracaktık.
Gözlerimi ondan çekip ellerime indirdim. Kan. Tırnak diplerime kadar işlemiş, bileklerimden süzülüp üniformamın kumaşına bir mürekkep gibi yayılmıştı. Öylece izledim o kırmızılığı. Bir insanın canının çekilmesi ne kadar da ağırmış... Hele ki o can bir haine aitse, insanın eline bulaşan o leke daha da bir yapış yapış oluyordu. Su değildi bu, şaraba da benzemiyordu. Bu, lanetin en koyu tonuydu.
Az önce demirle dünyasını değiştirdiğim o pisliğin cesedine doğru dönüp, içimdeki o bitmek bilmeyen asabı dışarı kustum.
“İnşallah ahirette melekler seni donata donata siker!” dedim, sesimdeki o tiksinti odayı bir kez daha doldurdu. “Amın evladı! Orospu çocuğu yüzünden şu üstümün başımın haline bak ya. Çakacağım şimdi bir tane!” Üstüme bakıyordum kan sıçramış, iğne yapılmış, zincir izleri çıkmış... Kendi halime değil, o şerefsize bulaşmış olmama yanıyordum. Elimdeki kanı sanki silkince geçecekmiş gibi salladım.
“Lan yeter! Küfür etme küfür. Ne çok küfür ettin sen,” dedi Yiğit, o tok ve otoriter sesiyle araya girerek.
Başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Gözlerinde hâlâ o az önceki sarılmanın kalıntıları vardı ama bir yandan da "Mavi, kendine gel" diyen o klasik komutan duruşuna bürünmüştü.
Dudaklarımı büzüp masum bir ifade takınmaya çalışarak. “Adamın kanı bile kalitesiz, baksana kumaştan çıkmayacak bu leke. Ayrıca ağzım bozulmadıysa bu kansızın yüzünden bozuldu. Ben normalde İstanbul hanımefendisi gibi bir kadınım, bilmiyor musunuz?”
Diğerleri arkada bıyık altından gülerken, Yiğit sabır dilercesine içini çekti. Ama biliyordum o küfürlerim bile şu an ona, hayatta olduğumun en büyük kanıtı gibi geliyordu.
“Sen bir eğilsene ağzının ortasına vurayım bir tane,” dedim, sesimdeki ciddiyeti korumaya çalışarak. Gözümü bile kırpmıyordum. Bir vursa duvara yapıştıracak adamı, sanki elime alacakmışım gibi tehdit ediyordum.
İstesem alırdım.
Yiğit, o her zaman çatık olan kaşlarını serbest bıraktı ve güldü. Yanağındaki o belli belirsiz gamze ortaya çıktığında, odadaki o leş koku bile burnuma gelmez oldu. “Boyun mu yetişmiyor, bücür?” dedi o sinir bozucu alayla.
Resmen damarıma basıyordu. parmağımı kendi göğsüme sertçe vurdum. “Ben,” dedim, gözlerimi hayretle açarak. “Ve bücür olmak? Sen devesin lan! Hem de hörgüçlüsünden! Senin yanında kim olsa atom karınca gibi kalır zaten, sırık!”
Yiğit hiç istifini bozmadı. O koca elini omzuma attı, ağırlığını bilerek verdi. “Yoo, sen bayağı kısasın,” dedi gülerek. O elin sıcaklığı, az önceki o sahte sertliğimi unutturmaya yetiyordu ama pes etmeye niyetim yoktu.
“Kes lan sırık,” diye mırıldandım, omzumdaki elini sertçe itmeye çalışırken tabii ki kıpırdatamadım bile.
“Peki sustum cüce,” dedi, o zafer kazanmış komutan edasıyla.
O an, etrafımızdaki cesetler, yıkılmış duvarlar ve dışarıda bizi bekleyen belirsizlik bir anlığına silindi. Yiğit ve ben, bu cehennemin ortasında birbirimize tutunmuş iki ruh gibiydik. O bana "cüce" diyordu, ben ona "sırık"... Ama ikimiz de biliyorduk ki omuz omuza verdiğimizde ne benim boyum kısalıyordu ne de onun heybeti eksiliyordu.
Başımı yavaşça Aren’e doğru çevirdim. Yüzümde az önceki o vahşi kadından eser yoktu sanki az önce o demiri ben saplamamışım gibi, son derece doğal bir ifadeyle baktım ona.
"Sakin olmayı düşünüyor musunuz komutanım?" dedi,Efe.
“Evet,” dedim, hiç kıvırmadan. Sesim o kadar netti ki, tim bir anlığına duraksadı ve sonra o beklenen kahkaha tufanı koptu. Yiğit bile başını iki yana sallayıp gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu.
Bu sefer Davut girdi devreye. Gözlerini yerdeki o "eserime" dikmiş, sanki bir sanat eserini inceliyormuş gibi bakıyordu. “Komutanım, adamın bir tarafına demir sokacağınız konusunda ciddi olduğunuzu düşünmemiştim açıkçası,” dedi, sesindeki o saf şaşkınlıkla.
Durdum. Davut’a doğru dönüp kaşlarımı "Sen beni tanımıyor musun?" der gibi kaldırdım.
“Davut, koçum,” dedim, sesimi bir tık ciddileştirerek. “Benim lügatimde iki şey çok nettir: Bir, vatanın sınırları iki, verdiğim sözler. Adama canlı yayında 'Götüne direk sokacağım' dedim mi? Dedim. E, direk bulamadık, biz de yerel imkanları değerlendirdik. Mühendislik budur, yaratıcılıktır.”
Batur arkadan, “Valla komutanım, yaratıcılığınız adamı biraz ‘delip’ geçti ama olsun,” diye patlattı espriyi.
Tekrar yürümeye başladık. Botlarımın altındaki o kurumuş kan seslerini ve metal tıkırtılarını duyarken gülümsedim. Tim yanımdaydı, Yiğit hemen arkamda... İçimizdeki o yara hâlâ oradaydı ama şu an bu çocukların gülüşü, o yaraya sürülen en iyi merhemdi.
“Hadi lan, çok konuştunuz,” dedim, kapıya doğru yönelirken. “Dışarıda hâlâ o kameranın başında ağlayan birileri var. O tiyatronun finalinde havai fişek patlatmadık daha. Batur, getir şu C4’leri... Burayı öyle bir temizleyeceğiz ki, bir daha burada ot bile bitmeyecek.”
O rutubetli, kan kokan deponun içindeki o ağır metal kapıdan dışarı adımımızı attığımızda, ciğerlerime dolan hava bile barut kokuyordu. Ama o hava, içerideki o leş kokusundan bin kat daha kutsaldı. Elimizde silahlarımız, üzerimizde hainlerin kanı... Tam arkamda, az önce cehennemi yaşattığımız o bina, Batur’un sanat eseri olan C4’lerle yerle bir olmuştu. Patlamanın sıcaklığı sırtımı yalayıp geçerken, havada uçuşan beton parçaları ve o şerefsizlerin kalıntıları, adaletimizin külleri gibi etrafa dağıldı.
Telsizin mandalına bastığımda, parmaklarımdaki titremeyi kimse görmedi.
“Komutanım,” dedim.
O tek kelime, kilometrelerce ötedeki harekât merkezinde bir bomba etkisi yarattı. Hoparlörden taşan o sevinç çığlıkları, alkış sesleri ve "Yaşasınlar!" nidaları kulaklarımda çınladı. Ölümün soğuk nefesini ensesinde taşıyan bir tim için, o sesler hayata dönüşün bestesi gibiydi.
Ve sonra o ses... İbrahim Albay. Otoritesinin arkasına saklayamadığı o baba şefkatiyle “Derin kızım... iyi misiniz?” dedi.
“Herkes iyi komutanım,” dedim, gözlerim timin üzerinde tek tek gezerken. Yiğit’in o sert bakışı, Batur’un o sırıtan yüzü, Aren’in sarsılmaz duruşu... Hepsi tamdı. Eksilmemiştik. Aksine, o cehennemden daha da bilenmiş çıkmıştık.
Arkamdaki harabeye, o dumanı tüten enkaz yığınına son bir kez baktım. Az önce orada bir tiyatro sergilemiştim, şimdi ise perdeyi büyük bir patlamayla kapatmıştık.
“Bölge temizlendi, piyonlar elendi, şah hâlâ biziz komutanım,” diye devam ettim, sesime o Derin’e has, özgüvenli ve biraz da asi tınıyı ekleyerek. “Şimdi eve, aslanların yanına dönme vakti. Ama söyleyin kantine, çayları taze tutsunlar. Hesabı Yiğit komutanım ödeyecek, bana bücür demesinin bedeli olarak.”
Yiğit arkadan "Seni duyuyorum Mavi!" diye homurdansa da, telsizin diğer ucundaki Albay’ın rahatlama dolu o hafif gülüşünü duyabiliyordum.
Helikopterin uzaktan gelen o tok pervane sesini henüz duymuyorduk ama rüzgarın kokusu değişmişti. İbrahim Albay’ın "Geliyoruz" demesiyle üzerimizdeki o devasa yük biraz olsun hafiflemişti. Telsizi kapatıp cebime tıkıştırdım. Arkamı döndüğümde Yiğit’in o delici bakışlarıyla karşılaştım. Bir heykel gibi dikilmiş, sanki az önceki sarılmanın hesabını zihninde hâlâ kapatamamış gibi bana bakıyordu.
“Mavi,” dedi. Sadece ismimi söylemesi bile ortamdaki o gerginliği tetiklemeye yetiyordu.
“Efendim?” dedim, üzerimdeki kan lekelerini temizlemeye çalışırken.
“Geliyor mu helikopter?”
İşte bu sorudaki o güven arayışı tam benim damarıma basma noktamdı. Omuzlarımı yavaşça silktim, yüzüme o en gıcık, en umursamaz ifademi yerleştirdim.
"Yok, gelmiyor. Bizi burada bırakacaklar," dedim, sesimdeki alaycı tonla. "Hatta Albay dedi ki 'Mavi’yi ve Yiğit'i orada bırakın, diğerlerini getirin.' Ben de kabul ettim, burada kendime küçük bir krallık kuracağım."
İçim yanıyordu aslında. O kadar yorgundum ki, kemiklerim birbirine sürtünüyor gibiydi. Ama Yiğit’e karşı o gardımı düşürmek? Asla.
Yiğit’in yüzü bir anlığına düştü, o sert komutan maskesinin altından gerçek Yiğit’in kırgınlığı sızdı. "Ya ben sana ne yaptım?" dedi, sesi gerçekten burkulmuştu. "Sürekli terssin bana. Ne yapsam yaranamıyorum."
Başımı yavaşça yana eğdim. Dudaklarımda o zehirli ama bir o kadar da çekici alaycı gülümseme kıvrıldı. Gözlerimin içine kadar giren o dağılmış saçlarımı geriye ittim.
"Oo paşam," dedim, ona doğru bir adım yaklaşarak. "Sadece sana ters davrandığımı düşündüren ne oldu acaba? Kendini bu kadar özel mi sanıyorsun yoksa benim 'herkese ters' imajımı mı küçümsüyorsun?"
Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Aramızda hâlâ o görünmez ama elle tutulur elektrik akımı vardı. O bana "neden" diye soruyordu, ben ise ona "neden olmasın" diyordum. Çünkü biliyordum ona yumuşarsam, o buz dağı erirse, altında kalıp boğulacak olan bendim.
"Sen devesin Yiğit," diye fısıldadım, sesimdeki alay bir anlığına yerini derin bir yorgunluğa bırakırken. "Develer de dikeni severmiş, biliyorsun. Hadi, helikopter gelmeden şu son şarjörleri de kontrol et de işimizi şansa bırakmayalım."
"Of, Mavi ya!" dedi Yiğit, ellerini saçlarının arasından hırsla geçirerek. "Yemin ederim senin kadar aksi, senin kadar inatçı bir kız daha görmedim dünyada."
"Uzak dur o zaman Yiğit," dedim, sesimdeki sertlik aslında kendime ördüğüm o kalın duvarların savunma mekanizmasıydı. "Kim sana zorla her zaman dibimde bit, her anımda yanımda ol diyor ki?"
Yanıtı gecikmedi ama bu sefer sesi daha alttan, neredeyse bir itiraf gibi mırıldanarak geldi. "Aynen..Şimdiye kadar vazgeçemediğim kızdan bugün bir anda, şu saniyede vazgeçeceğim zaten..."
Donakaldım. O cümleyi duymamış gibi yapmaya çalıştım ama sözleri çoktan göğsümün tam ortasında, en hassas yerimde yankılanmaya başlamıştı bile.
"Neden Yiğit?" diye sordum sesimi iyice alçaltarak. "Bir insanın birinden vazgeçmesi, bir kalemi bırakmak kadar kolay değil mi gerçekten?"
Gözlerime baktı. Öyle bir bakıştı ki bu pat diye, hiç düşünmeden, yıllardır bastırdığı o dilsiz öfkeyle sordu. "Sen Gökhan’dan vazgeçebildin mi?"
Yutkundum. Sanki biri kalbimin tam ortasına elini sokup bütün gücüyle bastırmış gibi nefesim kesildi. Sesim çatlamadı ama gözlerimin içi bir anlığına karardı. "Be birinden dedim Yiğit. Kalbimden demedim."
Sustu. Sadece baktı. O bakış, içimdeki en derin, en dokunulmaz yarayı kanatıyordu. Gözlerine bakamıyordum ama üzerimdeki o ağır baskıyı, o çaresiz bekleyişi hissediyordum. Bir şey söylemek istediğini, dilinin ucuna gelip de dökemediği o kelimelerin ağırlığını gözlerinden okuyordum.
"Acı vermiyor mu Mavi?" diye sordu bir anlık boşlukla. Ardından hemen susup pişman oldu ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.
"Veriyor," dedim. Tek bir kelime. İçinde boğulduğum, sonu gelmeyen bir denizdi o kelime.
"Niye vazgeçmiyorsun ki?" dedi, sesi bu sefer daha bir sitemkârdı. "Bak hayatın burada, karşında. Karşılasana. Ölmüş birini neden hâlâ bir liman gibi bekliyorsun?"
Başımı yavaşça yana eğdim. Sesim titremedi belki ama ruhumun o an un ufak olduğunu hissettim. "Kavuşmayı," dedim ve omuz silktim. "Sadece ona kavuşacağım günü bekliyorum..."
Bana bakıyordu. Zaten hep bakıyordu ama her söylediğimde bakışları biraz daha keskinleşiyor, biraz daha hüzne batıyordu. Bu bir merak değildi artık. Bu, tanıyamadığı, asla yetişemeyeceği bir sevdaya dokunma isteğiydi. Onunla yarışamayacağını bildiği o beyhude savaşta, sırf benim için durma cesaretiydi.
"Neyine aşık oldun ki bu kadar?" dedi en sonunda. Sesi bir teslimiyet gibiydi.
Göz kapaklarımı kapattım. O sorunun cevabı, her gece uyumadan önce zihnimin karanlık duvarlarında yankılanan o tek kutsal ezberimdi zaten.
Gözlerimi kapattığım an, o rutubetli deponun kokusu gitti yerine taze toprak, çam iğneleri ve Gökhan’ın o huzur veren nefesi geldi. Yiğit’in sorusu, bir bıçak darbesi gibi göğüs kafesimi ikiye bölmüştü ama canımı yakan o değildi canımı yakan, bu sorunun cevabının bende bir dua gibi ezberde olmasıydı.
Gözlerimi yavaşça açtım. Yiğit’e bakmadım ufukta, helikopterin toz bulutlarını kaldırdığı o belirsiz noktaya diktim gözlerimi.
“Neyine mi?” dedim, sesim az önce binayı havaya uçuran o kadının sesi değildi. Daha ince, daha kırılgan... “Sadece gülüşüne değil Yiğit. Ben onun, benim içimdeki o vahşi canavarı nasıl evcilleştirdiğine aşık oldum. Herkes benden korkarken, o benim korkularıma sarıldı. Kimse elimi tutmaya cesaret edemezken, o avuç içlerimi öptü.”
Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan barut dumanı genzimi yaktı.
“Ölmüş birini beklemiyorum ben,” dedim başımı ona çevirerek. Gözlerimdeki o karanlık parlama, bu kez saf bir hüzünle yıkanmıştı. “Ben, onda bıraktığım kendimi bekliyorum. O gidince ben de eksildim. Sen diyorsun ya ‘vazgeç’ diye... İnsan kendi kolundan, bacağından vazgeçebilir mi? Ben o mezara sadece onu değil, yarınlarımı da gömdüm.”
Yiğit’in yüzündeki o sert ifade tamamen dağıldı. Az önceki o bastırılmış öfkesi, yerini çaresiz bir kabullenişe bıraktı. Benimle değil, bir hayaletle savaştığını anlamıştı. Ve bir hayaleti asla yenemezdiniz çünkü o kanamazdı, ölmezdi ve asla hata yapmazdı.
“Acı veriyor, evet,” diye devam ettim, sesimi iyice alçaltarak. “Ama o acı, benim onunla aramdaki son bağ. O acı dinerse, Gökhan tamamen ölecek. Ben buna izin veremem.”
Helikopterin gürültüsü artık iyice yakına gelmişti, rüzgarı saçlarımızı savuruyordu. Yiğit bir adım attı bana doğru, eli havada kaldı sanki dokunmak istiyor ama o görünmez mezar taşına çarpmaktan korkuyordu.
“Benimle yarışma Yiğit,” dedim, ona ilk kez bu kadar dürüst ve savunmasız bakarak. “Bu savaşta kazanan yok. Ben bir ölüye sadığım, sen ise yaşayan bir ölüye aşıksın. İkimizin de sonu hüsran.”
Helikopter yere indiğinde, pervane rüzgarı aramızdaki o ağır kelimeleri her yere savurdu. Yiğit son bir kez baktı bana o bakışta vazgeçmişlik yoktu, ama imkansızlığın getirdiği o büyük keder vardı.
Sustu. Hiçbir şey demedi. Ama öyle bir bakıyordu ki sanki göz göze geldiğimizde, her şeyi anlayacağından korkuyordu.
Timin olduğu tarafa başımı çevirdiğimde, havadaki barut kokusunun yerini ağır bir yas havasının aldığını fark ettim. Herkes bizi dinliyordu. Gökhan’ın adı geçtiğinde sanki zaman bükülüyor, mekan siliniyor ve o deponun enkazı bile onun hatırasının gölgesinde kalıyordu. Onu anlatmayı seviyordum sanki anlattıkça mezarındaki toprak biraz daha ısınıyor, sanki dünyaya "Bakın, sizin karanızın ortasında bembeyaz kalan biri geçti bu dünyadan," diye haykırıyordum.
Efe'nin yutkunduğunu, Adem elmasının boğazında kederle aşağı yukarı oynadığını gördüm. Davut nefesini hapsetmişti. Aren’in o her zamanki sarsılmaz suratı, bu kez bir saygı duruşu kadar ciddiydi. Hepsi... duymuştu. Ruhumun orta yerinde açtığım o kanlı sergiyi izlemişlerdi.
Gözlerimi kısarak etrafa baktım. Sertliğimi bir kalkan gibi önüme koydum o anki ezilmişliğimi, içimdeki o ufalanan kadını saklamalıydım. "Ne bakıyorsunuz oğlum?" dedim, sesimdeki o sahte ama keskin otoriteyle. Üzerimdeki bakışlardan, o acıyan veya hayranlık duyan gözlerden nefret ediyordum.
"Komutanım," dedi Batur. Sesi, sanki içindeki bir tel kopmuş gibi ince bir hüzünle titriyordu. Gözleri dolmuştu. "Allah kavuştursaydı keşke… Bu dünyanın, bu kadar kirin içinde… böyle tertemiz bir aşka ihtiyacı vardı."
"Nasip olmadı," dedim, sesim bir fısıltı gibi çıktı. Oysa nasip olsa... hayat ne kadar başka renklerde akardı. Omuz silktim, kendimi küçültmek, o büyük aşkın altında ezilmemek için bir yalan uydurdum. "Belki… sevmezdi ki."
"Neden sevmesin ki komutanım?" dedi Tolga şaşkınlıkla.
"Bilmem. Belki beğenmezdi. Belki bir huyumdan nefret ederdi. Ne bileyim oğlum ben? Ölüler kusursuzdur, biz yaşayanlar ise kusurdan ibaretiz."
"Öyle düşünmeyin komutanım," dedi Aren, sesiyle yarama pansuman yapar gibi.
Gözlerimi kaçırdım. Boğazımda bir yumru, göğsümde koca bir kaya... "Of… sıkıldım be," dedim, konuyu dağıtmaya çalışarak. "Zaten helikopter de geldi."
Tam o an, Yiğit yaklaştı yanıma. Sesi o kadar alçaktı ki, sadece ruhum duydu onu. Cümlesi, boynumun en savunmasız, en kırılgan yerinden vurdu beni. "Hayatında âşık olabileceği, hatta gözünün görebileceği tek insan sen olurdun." Sonra arkasını döndü ve hiçbir şey demeden, cevabımı beklemeden uzaklaştı.
İçimde yankılandı o cümle. Bir çığ gibi büyüdü. Kaçıncı kez bu cevapsız savaşın ortasında kalmıştım? Toprak benden yuvamı, Gökhan’ımı almışken ben aynı toprağa gömülüp ona kavuşmak isterken, hayat neden beni hâlâ bu yüzeyde tutuyordu?
Herkes karşısında dimdik duran, her zorluğu yıkan bir kadın görüyordu. Oysa ben, her hücresiyle yavaş yavaş ölen bir enkaza alışmıştım sadece. Kadın değildim, çocuk olamayacak kadar kirlenmiştim... Ben sadece susmayı öğrenmiştim. Kalbimi bir sır gibi saklamayı, fırtınaları içime gömmeyi...
Çünkü kural belliydi bu hayatta Kalbinin içini saklamak zorundaydın. Ya o duyguları öldürüyorlardı, ya da o duyguların sahibini. Kalbini açtığın an zayıf sayılıyordun ve bu dünyada zayıfların nefes almasına asla izin verilmiyordu.
Uzaklardan gelen o pervane sesi, sessizliğimizi yırtmaya başladı. Helikopter geliyordu.
BÖLÜM SONU
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |