33. Bölüm

30. Bölüm : "Öpücük "

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

2005

Etraf, birbirine yaslanmış, sıvaları dökük binalarla çevriliydi. Pencerelerden sarkan grileşmiş perdeler, sokağın o kasvetli havasını içeri sızdırmamak için boşuna bir çaba içindeydi. Yerlerde yağmurdan kalma çamurlu su birikintileri vardı ve üzerlerinde yüzen kurumuş yapraklar ile ezilmiş sigara paketleri, bu mahallenin kimsesizliğini özetliyordu. Havada yanmış kömür kokusuyla karışık, köşedeki çöp konteynerinden yayılan o geniz yakan, bayat koku asılı kalmıştı.

Şeyma, üzerine birkaç beden büyük gelen, kolları aşınmış bir hırkanın içinde titrerken bakışlarındaki o hırçınlık sadece Mavi’ye değil, tüm dünyaya karşı duyduğu bir öfkenin dışavurumu gibiydi. Elindeki eski, paslı kovayı yere bıraktığında çıkan o metalik ses, sokağın sessizliğini bir cam kırığı gibi böldü.

"Şimdi şuraya ağlarım görürsün Mavi!" dedi Şeyma, dişlerinin arasından tıslayarak. "Kızım sal artık beni!"

Can ise bir kenarda, boyası dökülmüş bir domates kasasının üzerine tünemişti. Ayakkabılarının altı açılmış, çamurlu bağcıkları yerlerde sürünüyordu. Dudaklarının arasındaki o bitmek bilmeyen şarkılarından biri, kıstığı gözlerini daha da karanlık gösteriyordu. "Ağlaman sence şu anda umurunda mı onun?" dedi, sesindeki o umursamazlık Şeyma'nın öfkesini daha da körükledi.

Şeyma hırsla Can'a döndü. "Kes sesini de al kardeşini! Getiren sizsiniz! Başımıza bela eden sizsiniz, bakan ben mi olacağım!"

Mavi, o darmadağın ortamın içinde porselen bir bebek kadar narin ama bir o kadar da çatlaklarla doluydu. Üzerindeki kazak o kadar çok yıkanmıştı ki rengi artık belli olmuyor, uçları sarkıyordu. Geriye doğru çekildiğinde, sırtı soğuk ve pürüzlü bir taş duvara çarptı. O duvarın soğukluğu, Şeyma’nın sözlerinden daha sıcak gelmişti o an.

Mavi'nin parmak uçları, duvardaki dökülen sıvalara dokundu. Oysa o sadece Şeyma'nın elindeki o ağır kovayı tutmasına yardım etmek, bir işe yaradığını, o sokağın bir belası değil de bir parçası olduğunu hissetmek istemişti. Ama Şeyma’nın o tiksinerek bakan gözleri, Mavi’ye bu dünyada ona ait bir yer olmadığını bir kez daha kanıtlamıştı.

Küçük ellerini hırkasının delik ceplerine soktu. Gözleri dolmuştu ama ağlamayacaktı. Ağlarsa daha çok bela olurdu. Ağlarsa daha çok çocuk olurdu. Oysa o, beş yaşında görünmez olmayı öğreniyordu.

Sokağın o boğucu havası, Şeyma’nın tiz çığlığıyla daha da ağırlaştı. "El kadar bebeği getirdiniz, daha biz çocuğuz! Bir de bunun beş yaşında olmasıyla mı uğraşacağız!" diye bağırdı Şeyma. Sadece bağırmakla kalmadı hıncını alamayıp Mavi’nin o zayıf, savunmasız omzuna sert bir darbe indirdi.

Mavi, darbenin etkisiyle sarsılırken Can bir anda yerinden fırladı. O az önceki uyuşuk, umursamaz halinden eser kalmamıştı. Şeyma’yı omzundan öyle bir itti ki, kız dengesini kaybedip duvara yaslanmak zorunda kaldı. Can’ın yüzü öfkeden kireç gibi bembeyaz kesilmişti.

"Nasıl konuşuyorsun sen!" diye kükredi Can. Sesi binaların arasında yankılanırken, sokaktaki kediler bile çöp kutularının altına sindi.

Mavi, korkuyla birkaç adım daha geriledi. Kalbi, minik bir kuşun kanat çırpışı gibi göğsüne vuruyordu. Abisi Can... Onun o öngörülemez öfkesi, Mavi’nin bu hayattaki en büyük korkusuydu. Can parladığında ne sokağın kuralı kalırdı ne de kardeşlik bağı.

Küçük kızın dolan gözleri çaresizce etrafı taradı. Gökhan’ı aradı. Gökhan burada olsaydı, o sakin sesiyle ortamı yatıştırır, Mavi’yi o tozlu kollarının arasına alıp "Geçti ufaklık," derdi. Ama Gökhan yoktu. Mavi, güvenli bir liman arayışıyla Ateş’in olduğu tarafa doğru bir adım atmaya yeltenmişti ki, Can’ın pençe gibi sert eli bileğine yapıştı.

Can, hiç beklemediği bir korumacılıkla ama canını yakacak kadar sıkı bir tutuşla Mavi’yi kendine doğru çekti ve bir kalkan gibi kendi arkasına hapsetti. Mavi, abisinin sırtındaki o ter kokulu, kirli kazağa bakarken nefesini tuttu. Can onu koruyordu ama bu koruma bile o kadar sert ve öfkeliydi ki, Mavi kendini kurtarılmış değil, daha büyük bir fırtınanın ortasına atılmış gibi hissetti.

Sokağın o gergin havası, Ateş’in varilden kalkarken çıkardığı gıcırtıyla bir anlığına bölündü. Ateş, Can’ın o kontrolsüz öfkesinin Mavi’yi nasıl bir buz kütlesine çevirdiğini görmüştü.

"Kız senin elin kanadı diye yardım etmeye çalışıyor, sen ne bağırıyorsun ona?" dedi Ateş. Sesi Can’ınki gibi kükremiyordu ama o kadar kararlı ve sarsılmazdı ki, Şeyma bir anlığına yutkunmak zorunda kaldı.

Ateş, üzerindeki o sokağın tozunu, toprağını silkelemeden Mavi’nin yanına adımladı. Can’ın sıktığı o korumacı ama acıtan elinin yanından uzanıp, Mavi’nin titreyen parmaklarını kendi avucunun içine aldı. Ateş’in eli sıcaktı sokağın ayazına, Can’ın öfkesine inat insanı güvende hissettiren bir sıcaklıktı bu.

Mavi, Ateş’in eline tutunduğunda nefes alabildiğini hissetti. Başını kaldırıp Ateş’e baktığında, onun yüzündeki o tozun toprağın arasından parlayan, "Korkma, ben buradayım" diyen bakışlarını gördü. Ateş, Mavi'yi Can'ın arkasından tamamen çekip çıkarmadı ama ona tutunacağı sağlam bir dal oldu.

Gökhan’ın o ağır, plastik şişe dolu çuvalı yere bıraktığında çıkan hışırtı, sokağın gerginliğini bir bıçak gibi kesti. Üst kata, o tozlu merdivenleri ikişer üçer çıkarak vardığında, harabenin içindeki o darmadağın manzara karşıladı onu. Gözleri ilk olarak Mavi’yi buldu kızın o korkuyla büyümüş gözlerini gördüğü an, Gökhan’ın dünyası o küçük noktanın etrafında dönmeye başladı.

“Ne oluyor burada?” dedi Gökhan, sesi binanın çatlak duvarlarında yankılanırken. Kimsenin cevabını beklemeden, bir aslanın yavrusunu koruması gibi Mavi’nin yanına atıldı. Ateş’in tuttuğu eli yavaşça bırakmasını bekleyip, kızı sarsılmaz bir kararlılıkla kendi gövdesine çekti. “Ne yapıyorsunuz?” derken kızı kolunun altına hapsetmişti bile. Mavi, Gökhan’ın kazağından yayılan o tanıdık, güven veren kokuyla derin bir nefes aldı. Gökhan onun için sadece bir abi değil, bu vahşi dünyadaki tek sığınağıydı.

Ateş, kendi ablasının o hırçın tavrından utandığı için başını öne eğse de, gerçeği saklayamadı. “Şeyma Mavi’ye bağırdı,” dedi kısık bir sesle. Kendi kanından olanı şikayet etmek zordu ama Mavi’nin o titreyen omuzlarını görmek daha zordu.

Gökhan’ın bakışları Şeyma’ya döndü. O an Gökhan’ın gözlerinde ne öfke vardı ne de nefret sadece derin, dipsiz bir hayal kırıklığı...

“Bir daha,” dedi Gökhan, sesi fırtına öncesi sessizlik kadar soğuktu. “Bir daha bu çocuğun sesini titreten karşısında beni bulur. Şeyma, elin kanadı diye beş yaşındaki bir çocuktan hıncını alamazsın. O sana sadece yardım etmek istedi.”

Mavi, Gökhan’ın kolunun altında iyice küçüldü. Artık korkmuyordu çünkü Gökhan oradaydı. Gökhan’ın kalbinin atışını sırtında hissederken, sokağın o çamurlu, kirli ve acımasız havası bir anlığına dağılıp gitti.

Harabenin o küf kokan havası, Şeyma’nın ağzından dökülen zehirli kelimelerle iyice ağırlaştı. Can, Mavi’nin hakkını savunmak için Şeyma’nın üzerine yürürken, her kelimesi sokağın o tozlu duvarlarında yankılanıyordu. "Onu baş belası olarak görüyormuş!" diye bağırdı Can, elini Mavi’ye doğru savurarak. "O kız küçücük boyuyla kaç kere kurtardı seni! Kaç kere sana yardım etti be!"

Şeyma’nın gözü tamamen dönmüştü ne vicdanı ne de merhameti kalmıştı o an. "Onu istemiyorum zorla mı!" diye haykırdı, sesindeki nefret sokağın en ucundan duyulacak kadar keskindi. "Baş belasından başka bir halta yaramıyor! Yaşamasının bile bir anlamı yok!"

Yaşamasının bile bir anlamı yok...

Bu cümle, beş yaşındaki bir çocuğun dünyasını başına yıkmaya yetti. Mavi’nin kalbi, sanki bir el tarafından kavranmış ve binlerce parçaya ayrılıp küle dönüştürülmüş gibi acıdı. O ana kadar Şeyma’nın öfkesine alışmıştı ama varlığının sorgulanması, ruhunda kapanmayacak bir gedik açtı.

Gökhan, bu zehirli kelimelerin küçük kızın ruhunu daha fazla kanatmasına izin veremezdi. Mavi’nin o donuklaşmış, içine yaşlar dolan ama akmayan gözlerini gördüğü an içi cız etti. Kızı kolunun altından yavaşça çıkardı ve kapıyı işaret etti. "Dışarı çık Mavi," dedi sesi titrerken. "Aşağıda bekle beni. Geliyorum hemen."

Mavi, hiçbir şey söylemedi. Gökhan’ın yüzüne bile bakamadı. Arkasını dönüp o gıcırdayan, çürümüş tahta merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladı. Her basamakta Şeyma’nın sesi kulağında yankılanıyordu.

"Anlamı yok... anlamı yok..."

Dışarı çıktığında, sokağın o buz gibi havası yüzüne çarptı. Mavi, beş yaşında olmasına rağmen o an anlamıştı bu dünyada yer kaplamak, nefes almak bile bazıları için bir "yük" demekti. Duvardaki çatlaklardan birine elini koydu, küçücük parmaklarıyla o soğuk taşa tutundu. Göğsündeki o yangını söndürecek hiçbir su, hiçbir kelime yoktu artık.

2024

Karargahın soyunma odasında, operasyonun ardından çöken o ağır sessizlik vardı. Dışarıdaki rüzgarın binanın sac çatısına vuran uğultusu, içerideki metalik yorgunlukla birleşiyordu. Üzerimizdeki o çelik gibi ağır üniformalardan kurtulmuş olsak da, sivil kıyafetlerin içindeki bedenlerimiz hâlâ görevin gerginliğini taşıyordu.

Ben aynanın karşısında, gün boyu kaskın altında ezilmiş saçlarımla savaşıyordum. Parmaklarımı düğümlerin arasına geçirip yavaşça tararken, aynadaki yansımamda sadece yorgun bir asker değil, bir kadının parçalanmış yansımasını görüyordum.

“Dur bir,” dedi aniden Yiğit.

Ses tonu, her zamanki o sert ve alaycı tınısından arınmış, garip bir şekilde duru ve korumacı gelmişti. Ellerim saçlarımın arasında öylece asılı kaldı. Bakışlarım aynadaki yansımasından ona kayarken, Yiğit’in elleri saçlarıma uzandı.

Tepe kısmından başlayarak, parmak uçlarıyla saçlarımı yavaşça aşağıya doğru düzeltti. Dokunuşu ne sertti ne de çok hafif tam kıvamında bir temastı. Parmakları saç tellerimin arasından süzülürken, odadaki floresan lambanın cızırtısı bile duyulmaz oldu. O sert, tetik çeken parmakların saçlarımın arasında bu kadar nazikçe dolaşması, göğüs kafesimin altında tarif edemediğim bir sızıya sebep oldu.

O an ne hissettiğini kendisinin de bilmediği o bakışlarından okunuyordu. Sadece saçlarımı değil, ruhumdaki o düğümleri de tek tek çözmek istiyor gibiydi. Yakınlığından dolayı burnuma çarpan o ferah ama baskın kokusu, odadaki barut ve toz kokusunu bastırırken, kendimi ilk kez bu kadar savunmasız ve bir o kadar da güvende hissettim.

Odanın içindeki o yoğun, elle tutulur elektrik kelimelerin bittiği, sadece nefeslerin konuştuğu o ince çizgide asılı kaldı. Yiğit’in geri çekilişi, bir kaçıştan ziyade sanki kendi fırtınasından korkan bir adamın zorunlu manevrası gibiydi.

“Düzgün durmuyor muydu?” diye sordum, başımı hafifçe kaldırarak.

Sesim, aramızdaki o birkaç santimlik boşlukta eriyip gitti. O kadar yakınımdaydı ki, teninin sıcaklığı yüzüme vuruyordu. Gözleri, sanki saçlarımdaki son düğümü de çözmüş olmanın verdiği bir dikkatle yüzümde oyalandı. Ama sonra, o anın ağırlığı ikimizi de vurdu.

Nefesini tuttuğunu duydum. Boğazındaki o keskin hat, Adem elması, sertçe yukarı kalkıp indi. Yutkunuşu, sessiz odada sanki bir itiraf gibi yankılandı. O an, profesyonel birer asker olmamızın hiçbir hükmü kalmamıştı. Ortamda değişen o şey, barut dumanının dağılıp yerine saf, çiğ bir gerçeğin kalmasıydı.

“Düzeldi mi?” dedim, sesim benim bile beklemediğim bir yumuşaklığa bürünürken.

Başını hafifçe salladı. Dudakları mühürlenmiş gibiydi tek bir kelime etse, o görünmez barajın yıkılacağını biliyordu. Sadece yarım bir adım geri attı. Vücudu benden uzaklaşsa da bakışları hâlâ bir kanca gibi üzerime takılıydı beni bırakmaya niyetli olmayan o karanlık, derin bakışlar...

“Eyvallah,” dedim, teşekkürün ağırlığıyla alayın hafifliğini birbirine karıştırarak. Dudaklarımda o her zamanki savunma kalkanım olan o yarım gülüş vardı.

“Eyvallahın ile yaşa,” dedi Yiğit.

Sesi, bir komut kadar kesin ama bir dua kadar derinden geldi. O an bu cümle, sıradan bir karşılık olmaktan çıkıp üzerime sinen bir koruma kalkanına dönüştü. İçimde, 2005’in o soğuk sokaklarından beri hiç uğramamış bir sıcaklığın, kalbimin en kuytu köşelerine sızdığını hissettim.

Bu garip sıcaklığa engel olamadım ve gülümsedim. Dudaklarımın kenarında uyanan o küçük, neredeyse saklı kıvrım, hayatım boyunca verdiğim en büyük tavizlerden biriydi belki de. Gözlerimi onunkilerden kaçırıp, arkamı döndüm ve odayı kaplayan o yoğun havayı yararak doğrudan çıkışa yöneldim. Arkamda, o meşhur "Eyvallah"ın yankısını ve Yiğit’in kor kor yanan bakışlarını bırakarak...

Simsiyah giysilerim, karargahın koridorlarında süzülen bir gölge gibiydi. Siyah o kirli sokaklarında üzerime sinen isle, 2090'in o soğuk mezar toprağının rengiyle harmanlanmış, artık bir tercih olmaktan çıkıp derim haline gelmişti. Ben o ruhun içinde nefes alıyor, o ruhla dünyayı karşılıyordum.

Operasyonun tozu daha üzerimizden tam inmemişti ama istirahat izni bir ödül gibi timin üzerine bırakılmıştı. Yine o her zamanki rutin... Yine o sarsılmaz beraberlik vardı. Bir yılı neredeyse devirmiştik aynı yolları aşındırıyor, aynı havayı soluyor, birbirimizin gölgesine basarak yürüyorduk. Artık kimsenin kimseye "Nereye?" demesine gerek yoktu. Ayaklarımız bizi doğrudan eve, o ortak sığınağımıza götürüyordu.

Sessizlik, bir yabancı değildi artık aramızda. Birbirimizin susuşlarından ne anlattığını, omuzlarımızın düşüklüğünden kaçıncı rüyadan uyandığımızı bilecek kadar aşina olmuştuk birbirimize. Yiğit yanımdaydı, o heybetli varlığıyla sokağın rüzgarını kesiyordu.

Ona alışmış olmak... Bu his, göğüs kafesimin altında iki uçlu bir bıçak gibi duruyordu. Hem o her zamanki savunma mekanizmamı sarsan bir huzursuzluk, hem de hayatım boyunca hiç tatmadığım kadar derin bir huzur. Korkutucuydu çünkü benim gibi "bela" olarak büyümüş bir çocuk için birine alışmak, o kişinin gidişine hazırlıklı olmak demekti. Ama yine de, bu simsiyah karanlığın içinde, onun adımlarının sesiyle eve yürümek, ruhumdaki o bitmek bilmeyen fırtınayı bir anlığına da olsa dindiriyordu.

Yanyana yürürken kolumun koluna hafifçe çarpması bile artık beni irkiltmiyordu. Siyahlarımızın birbirine karıştığı o yolda, ikimiz de biliyorduk. Biz sadece bir tim değil, birbirimizin hem yarası hem de sargısıydık.

“Ben seninle bir şey konuşmam lazım Mavi,” dedi.

Sesi o kadar kararlı, o kadar "şimdi olmazsa hiç olmaz" der gibiydi ki, itiraz etmek için topladığım tüm kelimeler boğazıma dizildi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, beni bir çocuk gibi değil, sanki bir yere gitmemden korkan bir adamın son çırpınışıyla kavrayıp erkeklerin koğuşlarının olduğu tarafa doğru çekmeye başladı.

“Ne oluyor?” dedim, kaşlarımı çatarak. Sesimdeki o her zamanki otoriteyi kurmaya çalışıyordum ama elimi tutuşundaki o sarsılmaz güç, beni sadece peşinden sürüklenmeye mecbur bırakıyordu.

Cevap vermedi. Sadece yürüdü. Elleri, benim kış ayazından nasibini almış soğuk ellerimi kendi sıcaklığının içine hapsetmişti. Arkasında bir gölge gibi ama bu kez sessiz bir gölge olarak yürümeye devam ettim. Karargahın o soluk koridorlarında, yanımızdan geçen askerlerin bakışlarını bile görmüyordum sadece onun elimi tutan parmaklarındaki o hafif titremeyi hissediyordum.

Kendi odasının kapısına geldiğimizde, o sert tavrı yerini hüzünlü bir nezakete bıraktı. Elimi, sanki kıymetli bir şeyi usulca yerine bırakır gibi serbest bıraktı. Kapıyı arkamızdan kapattığında, odaya yayılan o keskin sessizlik az önce tuttuğu elimin sızısından daha ağırdı.

Duvara yaslanıp ona baktım. O ise odanın ortasında, az önce yaptığı şeyin ağırlığıyla omuzları çökmüş bir halde duruyordu. Aramızdaki o gölge mesafesi artık yoktu şimdi sadece ikimiz ve söylenmesi için bir yıl beklenen o kelimeler vardı.

“Benim bunu sana daha önce söylemem gerekiyordu biliyorum ama son olaydan sonra seninle konuşamadım,” dedi. Sesi, sanki göğsüne bir taş oturmuş gibi kısık ve derinden geliyordu.

Ben ona en son, aramıza aşılması imkansız duvarlar örmüştüm. "Biz imkansızız," demiştim. Kalbini ellerimle parçalarken aslında kendi canımı da yakmıştım. Ben yaralıydım, evet. Ama daha da ötesi ben ellerine kan bulaşmış, o kirli sokaklarında çocukluğunu öldürmüş bir katildim. Sevdiklerimi kaybetmeye o kadar alışmıştım ki, Yiğit’i kaybetmemenin tek yolunun onu kendimden mahrum bırakmak olduğuna inanmıştım.

Yiğit elinde bir şeyle doğruldu. Bakışları, az önce tuttuğu elimden daha yakıcıydı.

“Gökhan’ın mezarına gittim Mavi,” dedi.

İsmim dudaklarından döküldüğü an kalbim duracak gibi oldu. Gökhan... Benim sığınağım, benim yarım kalan çocukluğum. Yiğit elinde tuttuğu o tuhaf ama can yakıcı şeyi bana doğru uzattı. Bu bir beyaz güldü bembeyaz, tertemiz... Ama dibine, sokağın o çamurlu anılarını hatırlatan bir papatya bağlanmıştı. Ve her ikisinin etrafını, ruhumun rengi olan o siyah kurdele sıkıca sarmalamıştı.

“Mezarlıkta buldum,” dedi ve bana doğru bir adım attı.

Aramızdaki o yarım adımlık mesafe kapandı. O beyaz gülün üzerindeki siyah kurdele, sanki o mezar başındaki soğuk nöbetlerimi "yaşamasının anlamı yok" denilen o küçük kızını temsil ediyordu. Gül ise... Gül Gökhan'dı.

"Oradaydı," diye fısıldadı Yiğit, gözlerimin en derinine bakarak. "Sanki birisi senin oraya geleceğini biliyormuş gibi... Ya da sanki Gökhan, senin bu karanlıktan çıkman için bana bir emanet bırakmış gibi."

Elim titreyerek o gülü tutmaya uzandı. Siyah kurdelenin pürüzsüz dokusu parmaklarıma değdiğinde, Yiğit’in sıcak nefesini alnımda hissettim. Bu bir çiçek değildi bu, geçmişin küllerinden doğan bir yüzleşmeydi.

Gülün beyaz yaprakları arasına sızmış, oksijenle temas ettikçe kararmış o kurumuş kan izleri... Beş yaşındaki Mavi'nin sokağın kirine bulaşmış ellerini, on üç yaşındaki Derin'in mezar taşındaki çaresizliğini ve şimdiki Mavi'nin namlusundan çıkan ateşi anımsatıyordu. O kan, taze değildi ama ölü de değildi sanki bir mesajın mühürü gibi oraya işlenmişti.

"Bu... Bu ne?" dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemezken. Parmak uçlarım o kanlı yaprağa değdiğinde tenim alev aldı sandım.

Yiğit, o her şeyi bilen, her fırtınada dimdik duran adam, ilk kez karşımda bu kadar dağılmış görünüyordu. "Bilmiyorum..." dedi, sesi bir enkazın altından geliyor gibiydi. "Mavi ben anlamıyorum. Ölmüş birinin mezarına neden bunu bırakırlar anlamıyorum. Mavi, not vardı."

Cüzdanının içinden o kartı çıkardığında, oda bir anda mezarlık sessizliğine büründü. Kartın üzerindeki yazı, sadece bir kağıt parçası değil, geçmişin mezarından fırlayan soğuk bir el gibiydi. Kartı elime aldım, harflerin her bir kıvrımı zihnime bir kurşun gibi saplandı. Sesli okumaya başladım sesim benim değil de, yıllar önce o sokakta bırakılan o küçük kızın sesi gibi çıktı.

"Söylesene Mor... Ölüler her zaman ölü müdür? Hiçbir şansı olmayan insanlar mıdır?"

Nefesim kesildi. Gözlerim Yiğit’e döndü, ama o an onu görmüyordum o karanlık sokağı, Şeyma’nın bağırtısını, Gökhan’ın kolunun altındaki o sığınma hissini görüyordum. Kartın devamındaki satırlar, bir tokat gibi çarptı yüzüme:

"Söylesene Mor, senin gibi zeki biri gözünün önündeki oyunu nasıl görmüyor? Ya da görmek mi istemiyor?"

"Mor..." diye fısıldadım.

Odanın içindeki o yoğun, havasız sessizlik, zihnimdeki anıların gürültüsüyle çatlıyordu. Sokakların o bitmek bilmeyen soğuk gecesi, bir karabasan gibi odanın duvarlarına sızdı. Mezarlığın o nemli toprak kokusu, burnumun ucundaki yerini aldı.

“Ne dediğini anlıyor musun?” dedi Yiğit. Sesi sanki çok uzaktan, bir tünelin sonundan geliyordu. Ellerini omuzlarıma koydu omuzlarımda dünyanın tüm yükü varmış gibi çöktüm. “Mavi... Gökhan-”

“Olamaz!” diye kükredim adeta, başımı hiddetle iki yana sallarken. Gözlerimin önüne o an geldi Gökhan’ın cansız, buz gibi bedeni... “Kendi ellerimle gömdüm. Cesedini... Cesedine sarıldım ben. Kalbinin duruşunu, o son nefesin soğuyuşunu avuçlarımda hissettim Yiğit!”

Bakışlarım ellerime kaydı. O eller, o gece toprağı kazırken parçalanmış, kanamıştı. Şimdi ise o aynı eller, faili meçhul bir notun ve kanlı bir gülün üzerinde zangır zangır titriyordu. Eğer o ölmediyse, ben o gece kime sarılıp hıçkırmıştım? Eğer o ölmediyse, ben onca yıl kimin yasını tutmuştum?

Yiğit, bu vahşi sarsıntımı durdurmak ister gibi ellerini ellerimin üzerine kenetledi. Onun avuçları cayır cayır yanıyordu benimkiler ise bir ölünün teni kadar kaskatı ve soğuktu. Avcumun tam içinde, Yiğit’in sıcaklığı ile benim donmuşluğum arasında o kanlı çiçek eziliyordu. Gülün yapraklarındaki kurumuş kan, Yiğit’in tenine bulaşırken aramızda dehşet verici bir bağ kuruldu.

“Mavi, bana bak,” dedi Yiğit, sesini sarsılmaz bir çapaya dönüştürerek. “Eğer bu bir oyunsa, seni delirtmek için kurmuşlarsa buna izin vermem. Ama eğer o mezarda yatan Gökhan değilse, bunu bulacağız. O kanın kime ait olduğunu, bu notu kimin yazdığını bulacağız.”

O an anladım siyah sadece benim ruhum değil, kaderimdi. Ve o kader, şimdi mezardan çıkıp gelmiş, kanlı bir gülün yaprakları arasında bana gülümsüyordu.

Odanın içindeki o yoğun sessizlik, dudaklarımdan dökülen o tek kelimeyle paramparça oldu. Zihnimin karanlık dehlizlerinde saklı kalmış bir anı, paslı bir kilit gıcırdayarak açıldı ve o korkunç ihtimal bir yılan gibi gün yüzüne çıktı.

"Babam?" Gözlerim kocaman açıldı, bakışlarım odadaki eşyaların üzerinde ama hiçbirini görmeyen bir boşlukta takılı kaldı. Yiğit, ellerini hâlâ titreyen ellerimin üzerinde tutuyordu ama ben o an karargahta değildim. Gökhan'ın öldürüldüğü o kan gölüne dönmüş, barut kokan evindeydim.

“Babam...” diye fısıldadım, sesim bir mezar yankısı gibi odada yayıldı. “O yaşıyor.”

Elim, bir refleksle boynuma, o görünmez ilmiğin olduğu yere gitti. Boğuluyor gibiydim. Geçmişin tozlu ve kanlı sahneleri bir film şeridi gibi akmaya başladı. Üvey abim... O canavarı kendi ellerimle öldürmüştüm. Onun o cansız, ağır bedenini öldü sanılan, ruhu çekilmiş "eski ben" ile aynı çöp yığınına fırlatmışlardı. Onun sonunu biliyordum, onun yok oluşuna şahittim.

Ama babam?

Zihnimde o geceyi taradım. Silah sesleri, çığlıklar, zemine sızan o koyu kan... Herkesin cesedini bir şekilde görmüştüm ya da bittiğine emin olmuştum. Ama babamın o soğuk, hareketsiz bedenine dair tek bir kare yoktu hafızamda. Sanki o gece sadece bir hayalet gibi buharlaşmış, geride sadece bu kanlı mirası bırakmıştı.

“Cesedi yoktu,” dedim, sesim bu sefer daha sert, daha dehşet dolu çıktı. Yiğit’in ellerini sertçe itip odanın içinde bir kaplan gibi volta atmaya başladım. “Yiğit, herkesi bir yere koydular, herkesin bir sonu oldu. Ama babamın cesedi hiçbir zaman o çöplüğe ya da o mezara girmedi!”

Notu tekrar okudum. "Ölüler her zaman ölü müdür?" Bu bir soru değildi. Bu, on dört yıl boyunca tuttuğum yasın, çektiğim acının ve aldığım her intikamın koca bir yalan olduğunun kanıtıydı. Eğer babam yaşıyorsa, Gökhan’ın mezarına o kanlı gülü bırakan el, aynı zamanda benim hayatımı karartan eldi.

Yiğit, odanın ortasında donakalmış bana bakıyordu. "Mavi, sakin ol. Eğer baban yaşıyorsa... Bu her şeyi değiştirir. Bu not, bu kan... Hepsi bir çağrı."

Gözlerimi ona diktim. Siyah giysilerimin içinde, o an kendimi hiç bu kadar karanlık hissetmemiştim. "Bu bir çağrı değil Yiğit," dedim dişlerimin arasından. "Bu bir av partisi. Ve avcı, bu kadar yıl sonra geri döndü."

Odanın içindeki o karanlık ve boğucu atmosfer, telefonun tiz sesiyle bir anda dağıldı. Cebimden telefonu çıkardığımda ekranda Rüya’nın adını görmek, az önce konuştuğumuz o kanlı geçmişin ortasına bir parça gökyüzü düşmüş gibi hissettirdi. Rüya, Batur’un karısı ve bu hayatta güvenebildiğim ender dostlarımdan biriydi; ama asıl hayat damarım, telefonun ucundaki o minik sesti.

“Teyzeeeee!” Masal’ın o neşeli, hayat dolu çığlığı odadaki barut ve ölüm kokusunu bir saniyeliğine de olsa silip süpürdü.

Arka plandan Rüya’nın tatlı sert sesini duydum. “Annecim teyzen çalışıyor, getir telefonu bakayım.”

“Teyzem...” dedim hemen, sesimdeki o sert, askeri tını bir anda eriyip yerini şefkat dolu bir fısıltıya bırakırken. “Meleğim benim, ne yapıyorsun?”

“Teyze ben seni çok tane özledim,” dedi Masal. O "çok tane" deyişindeki çocuksu saflık, az önce babamın yaşadığı ihtimaliyle taş kesilen kalbimi yumuşattı. Gözlerim istemsizce doldu ama belli etmedim.

Hâlâ Yiğit’in tam karşısında duruyordum. Yiğit, az önce kükreyen, geçmişin hayaletleriyle savaşan o kadının, bir çocuğun sesiyle nasıl saniyeler içinde dağıldığını izliyordu. Bakışlarında tuhaf bir hayranlık ve derin bir hüzün vardı. Elimde tuttuğum kanlı çiçek ve telefonun ucundaki Masal... Hayatım tam da buydu. Bir yanım mezarlıkta kan ağlıyor, diğer yanım bir çocuğun özleminde hayat buluyordu.

Gülümsedim. Bu, Yiğit’e verdiğim o küçük gülümsemeden daha gerçek, daha acı bir gülümsemeydi. Masal’ın sesini duyarken, içimdeki "Mor"un aslında kim olduğunu, kimin için savaşması gerektiğini bir kez daha hatırladım.

Odanın içindeki o ağır, metalik hava bir anlığına dağıldı. Rüya’nın sesi, sanki bir harabenin ortasında açan çiçek gibiydi taze ve umut dolu. “Teyzen cevap mı verdi?” dedi Rüya, sesi telefonda daha net duyulurken. “Görevden dönmüşler mi?”

Bir yandan Yiğit’in omuzlarımdaki varlığını hissederken, diğer yandan bu normalliğe tutunmaya çalıştım. “Senin o odun kocan aramadı mı seni?” dedim gülerek. Sesimdeki o yapay neşe, az önceki hıçkırıklarımın üzerine çekilmiş ince bir perde gibiydi. Yiğit, ismim olan "Mavi" kelimesini Rüya’nın ağzından duyunca hafifçe kaşlarını çattı ama gözlerini üzerimden ayırmadı.

Masal telefonu annesine teslim etmişti ama arka planda hâlâ onun küçük sevinç çığlıklarını duyabiliyordum.

“Derin'im...” dedi Rüya, o her zamanki şefkatli, kadife gibi sesiyle. Bana "Mavi" demezdi o o benim en kuytu, en saklı yanımı bilir, bana "Derin" diye seslenirdi. “İşin yoksa al Batur'u gel. Masal tutturdu teyzem de teyzem.”

Avcumda sıktığım o kanlı çiçek, Rüya’nın bu davetiyle daha da ağırlaştı. Bir yanımda kanlı bir geçmişin hayaletleri, diğer yanımda ise bir ailenin sıcak sofrası vardı. Yiğit’e baktım. O ise "Git" der gibi hafifçe başını salladı ama gözlerindeki o endişe hâlâ oradaydı. Sanki gidersem, bu karanlıkta tek başıma kaybolacağımdan korkuyordu.

“Batur nerede?” diye sordum, konuyu değiştirmeye çalışarak ama aslında cevabı biliyordum. Odun kocası muhtemelen çoktan yola çıkmıştı bile.

Odanın o karanlık ve geçmişin hayaletleriyle dolu havası, Masal’ın masumiyetine çarptığında bir anlığına dağıldı. Telefonun diğer ucundan gelen o mızmızlanma, dünyanın en tatlı sesi gibiydi.

“Anne ben teyzem ile konuşmak istiyorum,” diyen Masal’ın sesi, az önce babamın hayaliyle buz kesen kalbimi titretti.

Rüya’nın sakinleştirici “Annecim bekle,” uyarısı araya girerken, ben kararım çoktan vermiştim.

“Ver sen telefonu, ben senin odun kocanı alıp geliyorum,” dedim Rüya’ya. Sesimdeki o her zamanki sertlik, bir nebze olsun yumuşamıştı.

Telefonu kapatmadan hemen önce Masal’ın o meşhur sorusu geldi. “Kaç tane sayayım?”

“On tane,” dedim gülümseyerek. Onu bekletmeyeceğimi biliyordu ama o sayarken geçen süre onun için dünyanın en büyük heyecanıydı.

“Tamam,” dedi Masal, neşe dolu bir tonda.

Telefonu kapattığımda, gözlerim Yiğit’e takıldı. Odanın ortasında, elindeki o ağır gerçeklerle öylece duruyordu. Onu bu karanlığın içinde, o kanlı gül ve meçhul notla tek başına bırakmaya gönlüm elvermedi. Onu bu cehennemden çekip almam gerekiyordu.

Hiç düşünmeden uzandım ve az önce titreyen ellerimle onun elini sıkıca kavradım. Yiğit şaşkınlıkla bana bakarken, onu kapıya doğru çekiştirmeye başladım. “Teyzem geliyorum ben tamam mı?” diye mırıldandım kendi kendime, hala Masal’ın sesinin etkisindeydim.

Yiğit, itiraz etmedi. Elinin sıcaklığı, benim buz kesmiş tenime karışırken peşimden geldi. Karargahın o soğuk koridorlarında, siyahlar içindeki iki gölge gibi yan yana yürüdük. Ben önde, o arkamda ama el ele...

Dışarı çıktığımızda akşamın serin rüzgarı yüzümüze çarptı. Bunca yıl sonra gelen o kanlı gülün yarattığı fırtınayı dindirecek tek şey, Masal’ın o on’a kadar sayan sesi ve Rüya’nın kurduğu o sıcak sofra olacaktı. Ama biliyordum o on saniye bittiğinde, geçmişin avcısı bizi yine o siyahın içinde bekliyor olacaktı.

Akşamın serinliği karargahın bahçesine çökerken, motorun metalik parlaklığı floresan ışıklarının altında keskin bir gölge gibi duruyordu. Yiğit’in "Ben süreyim mi?" sorusu, aslında bir sorudan ziyade "Seni ben taşımak istiyorum" teklifiydi. Zihnim o kadar darmadağındı ki, anahtarı itiraz etmeden avucuna bıraktım.

O, motorun üzerine bir yırtıcı gibi yerleştiğinde, arkasına binmek benim için alışılmadık bir teslimiyetti. Ben hep öndeydim, hep dümendeydim ama şimdi, sırtındaki o geniş güvenliğe sığınma fikri fırtınanın ortasındaki bir liman gibi geliyordu.

"Batur'un evini biliyorsun, değil mi?" diye sordum.

Ellerimle nereye tutunacağımı bilemez halde boşlukta kalınca, Yiğit hiç beklemediğim bir hamle yaptı. Sıcak, nasırlı eli rüzgarın içinde elimi kavradı ve sanki olması gereken tek yer orasıymış gibi kendi beline doladı. O an, motorun soğuk metali yerine onun vücudunun sıcaklığına çarptı parmak uçlarım.

"Evet," dedi kısaca.

Sanki az önce elimi tutup kendine çekmemiş, o elektrik akımını başlatmamış gibi sesi dümdüzdü. Ama parmaklarımın altındaki o gergin kasları, her nefes alışında sırtının benim göğsüme değen ritmini hissedebiliyordum. Elimi çekmedim. Çekemedim. O an, bu siyah yolculukta bir şeye tutunmaya çok ihtiyacım vardı.

"Peki," dedim sadece.

Kasklarımızın ardındaki sessizlik, motorun gürültülü homurtusuyla birleşti. Yiğit gazı köklediğinde, rüzgar geçmişin o kanlı anılarını ve babamın hayalini arkamızda bırakmak istercesine hızla yanımızdan geçip gitmeye başladı. Yol, simsiyah bir kurdele gibi önümüzde uzanıyordu tıpkı o gülün etrafındaki kurdele gibi. Ama bu sefer, o kurdelenin ucunda Masal’ın masumiyeti ve bir ailenin sıcaklığı bekliyordu.

Motorun rüzgarı vizörden içeri sızıp yüzümü yalarken, o her zamanki "bana bir şey olmaz" tavrımı karargahta bıraktığımı fark ettim. Normalde o kaskı takmaz, rüzgarı doğrudan saçlarımda hissetmek isterdim ama Yiğit o kaskı bana uzattığında, sanki bir zırh değil de bir sığınak uzatmış gibi hissetmiştim. İtiraz etmeden takmıştım.

Gözlerimi kısıp akan yolu izlerken, kollarımı onun beline daha sıkı doladım. Göğsüm onun sırtına yaslandığında, kalbimin ritmi motorun o tok gürültüsünü bile bastırmaya başladı. Göğüs kafesimin içinde bir ordu savaşıyor gibiydi.

Siktir... diye geçirdim içimden. Bana etki etmemesi gerekiyordu. Bu kadar yakınlık, bu kadar sıcaklık benim gibi bir kadının harcı değildi.

Zihnimdeki o "katil", "kirli", "yaralı" sesler yeniden bağırmaya başladı. Bu yakınlık canımı yakıyordu çünkü sonu hep bir kayıpla bitiyordu. Korku bir yılan gibi içime sızdığında, kollarımı sanki ateşe değmişim gibi ondan hızla çekecek oldum. Aramızdaki o bağı koparıp, o buz gibi yalnızlığıma geri dönmek istedim.

Ama Yiğit izin vermedi.

Motorun hakimiyetini tek eliyle tutacak kadar usta, beni bırakmayacak kadar kararlıydı. Boşta kalan o sıcak, nasırlı eli anında ellerimin üzerine kapandı. Hareketimi kesti, parmaklarımı tekrar kendi beline kenetledi ve beni sertçe kendine doğru çekip iyice sırtına yaslanmama sebep oldu.

Sırtının sertliği ve sıcaklığı bir kez daha göğsüme çarptığında, kaçacak yerim kalmamıştı. Kaskın içinden duyulan o boğuk ama otoriter sesi rüzgara karıştı.

"Bırakma," dedi sadece.

O tek kelime, sadece motorun arkasında düşmemem için söylenmiş bir uyarı değildi. "Beni bırakma, kendini bırakma, bu andan kaçma" der gibiydi. Elinin ağırlığı ellerimin üzerinde dururken, başımı istemsizce onun omzuna yasladım. Kalbim hâlâ çok hızlıydı ama bu sefer korkudan değil, ilk kez bir fırtınanın ortasında değil de bir limanın koynunda olduğum içindi.

Siyah motor, karanlık yolda bir mermi gibi süzülürken arkamızda kanlı gülleri ve mezar taşlarını, önümüzde ise bizi bekleyen bir çocuğun masumiyetini taşıyorduk.

Onun "Bırakma" der gibi ellerimi kenetleyişini sessizce onayladım. Kollarımı, o güven veren sıcaklığa hapsetmişken yaklaşık on dakika sonra Batur’un evinin önündeydik.

Motordan inmek için kollarımı yavaşça ondan çektim. Ayaklarım yere değdiği an, sanki bir büyü bozulmuş gibi gerçek dünyaya, o tanıdık ama uzak hissettiğim normalliğe adım attım. Ben indikten hemen sonra Yiğit de motoru susturdu. Odanın içindeki o ağır sessizlikten sonra, bahçeden gelen cıvıl cıvıl sesler kulaklarımda bir yabancı gibi yankılanıyordu.

Bahçe kapısından içeriye doğru yürüdüğümüzde, Masal’ı gördüm. Elinde bir oyuncakla, kendi küçük dünyasında tatlı tatlı etrafta dolaşıyordu. Batur, bizden hemen saniyeler sonra kapıya yanaşmıştı arkada Yiğit ile bir şeyler konuşarak geliyorlardı. O an Masal’ın bakışları önce babasına, sonra bana kaydı.

Gözleri parladı, dünyası aydınlandı. “Teyze!” diye heyecanla bağırarak, minik adımlarıyla üzerime doğru koşmaya başladı.

O an sanki üzerimdeki o siyahlar, cebimdeki o kanlı gül ve zihnimdeki ölmeyen babam ihtimali bir anlığına silindi. Dizlerimin üzerine çöktüm, kollarımı açtım. Az önce bir askerin beline korkuyla tutunan o eller, şimdi bir çocuğun masumiyetine sığınmak için bekliyordu. Masal bir fırtına gibi göğsüme çarptığında, içimdeki o kaskatı kesilmiş buz dağının biraz daha eridiğini hissettim.

Masal’ın kıkırtıları bahçenin akşam sessizliğine karışırken, içimdeki o kör düğümün bir nebze gevşediğini hissettim.

“Meleğim...” dedim, sesimdeki o şefkatli tınıyı ben bile tanıyamazken. Onu sıkıca sarıp kucağıma alarak ayağa kalktığımda, Masal sanki yıllardır beni görmemiş gibi yanaklarımı öpücüklere boğuyordu. Çocukların o hesapsız sevgisi, benim gibi hesaplarla yaşayan bir kadının en büyük sınavıydı.

Tam o sırada Rüya, o her zamanki neşesi ve iyice belirginleşmiş hamile karnıyla evin kapısında belirdi. “Derin...” dedi, yüzünde dünyaları aydınlatacak kadar sıcak bir gülümsemeyle. Anne kız, hayatın bana hiçbir zaman vermediği o saf tablonun en güzel renkleri gibiydiler.

Rüya bana doğru heyecanla adımlarken, içimdeki korumacı asker bir anda devreye girdi. “Yavaş gel, hamilesin sen!” diye uyardım onu, sesimde hem bir dostun endişesi hem de bir tim komutanının otoritesi vardı. Ama Rüya beni her zamanki gibi dinlemedi; yanıma ulaştığı an, kucağımdaki Masal’a aldırmadan kollarını boynuma doladı. O an, üzerimdeki siyah giysilere sinmiş olan barut ve rüzgar kokusu, onun tenindeki o evcil, huzurlu kokuyla çarpıştı.

 

 

 

 

Arkamızdan Batur’un o yapay sitem dolu sesi yükseldi: “Ohooo, ben de geldim alo!”

Batur, ellerini iki yana açmış, kapının eşiğinde duran Yiğit’e bakarak gülüyordu. “Karım ile kızım bana 'hoş geldin' bile demiyor, bu ne kardeşim!” dedi, sesiyle bahçeyi doldurarak. “Evde resmen ikinci plana itildik, baksana Yiğit, bizimkilerin gözü Derin’den başkasını görmüyor.”

Gülümseyerek Batur’a baktım. O an fark ettim ki, Yiğit hâlâ birkaç adım geride durmuş, bizi izliyordu. Bakışları benim üzerimde, kucağımdaki çocukta ve Rüya’nın sarılışında oyalanıyordu. Sanki bu aile karesine nereden dahil olacağını, ya da benim bu halime nasıl alışacağını kestirmeye çalışıyor gibiydi.

Bahçedeki o sıcak atmosfer, Batur ve Rüya’nın birbirine kenetlenmesiyle tam bir yuva sıcaklığına büründü. Rüya, “Üzülme kocam...” diyerek Batur’un boynuna sarıldığında, o sert komando saniyeler içinde karısının kollarında eriyip gitmişti. Batur’un yalandan kıskançlığı, yerini huzurlu bir gülümsemeye bıraktı.

Masal ise babasının bu sitemlerini hiç umursamıyordu. Kucağımda, minik ellerini boynuma bir kilit gibi dolamış, meraklı gözlerini dikmiş Yiğit’i inceliyordu. Yiğit, hayatında belki de hiç bu kadar incelenmemişti bir çocuğun o dürüst ve sorgulayıcı bakışları karşısında hafifçe boğazını temizlediğini fark ettim.

Masal’ın bu "babayı görmezden gelme" halleri o kadar komikti ki, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım, başımı hafifçe geriye attım. İçimdeki o ağır hüzün, bu küçük yaramazın sayesinde bir anlığına rafa kalkmıştı.

Batur, kızı tarafından satılmayı hazmedememiş gibi yalandan kaşlarını çatarak devam etti. “Kızım da beni satsın hemen. İnsan bir bana da sarılır!”

Masal, babasına bakıp muzipçe bir gülüş attıktan sonra kucağımda iyice bana sokuldu. Yiğit’e bakarak, “Baba, bu kim?” diye sordu Masal, parmağıyla Yiğit’i işaret ederek.

Batur, bir bana bir Yiğit’e baktı yüzünde o her şeyi bilen odun

gülümsemesi yayıldı. Yiğit ise kendisine yöneltilen bu soruyla birlikte bir adım öne çıktı. Aramızdaki o motor yolculuğunun elektriği hâlâ havada asılıyken, Batur’un ne cevap vereceğini beklemeye başladım.

Bahçedeki bu manzara, operasyon sahasındaki o tozlu, kanlı gerçeklikten o kadar uzaktı ki bir an için her şeyin bir rüya olduğunu sandım. Batur, o koca cüssesiyle bir çocuk gibi sitem ederken, Yiğit’in ona verdiği o samimi tepki aralarındaki sarsılmaz dostluğun nişanesi gibiydi.

“Masal Hanım, ben de sizin babanızım ha!” diye gürledi Batur, yalandan bir sinirle. “Alo! Hiç dinliyor mu şuna bak hele!”

Yiğit, Batur’un bu dramatik çıkışına dayanamayıp gülerek ensesine hafifçe vurdu. “Sus, karışma çocuğa,” dedi. Sesi, karargâhtaki o emreden tondan sıyrılmış, huzurlu bir melodiye dönüşmüştü.

Batur, sanki büyük bir haksızlığa uğramış gibi Yiğit’e döndü. “Komutanım, ama gözünüzü seveyim, 'hoş geldin' bile demedi ya!” dedikten sonra eğilip Rüya’nın karnını şefkatle okşadı. Sesini küçülterek henüz dünyaya gelmemiş bebeğine fısıldadı. “Sen bu ablan gibi olma tamam mı babam? Satma bizi hemen...”

Masal ise babasının bu ihanet dolu konuşmasına sadece bir saniye baktı, sanki "Hı hı, neyse..." der gibi omuz silkti ve bakışlarını tekrar bir mıknatısa kapılmış gibi Yiğit’e sabitledi. Onun bu umursamazlığı, babasının koca bir hayal kırıklığıyla kalakalması o kadar komikti ki, kendimi tutamayıp yüksek sesle bir kahkaha attım.

Başımı Yiğit’e doğru çevirdiğimde, onun da bana baktığını gördüm. Bakışlarımız çarpıştığında, bahçeyi saran o ağır sisli hava sanki bu kahkahayla biraz daha dağılmıştı. Masal kucağımda kıpırdanıp Yiğit’e doğru uzanmak ister gibi bir hamle yapınca, Yiğit şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

“Bak sen yaramaza,” dedim Masal’ın saçlarını okşayarak. “Yiğit, sanırım senin de bir 'eyvallah' borcun olacak bu küçük hanıma. Seni şimdiden göz hapsine aldı.”

"Teyze ben gideceğim ona!"

Bahçedeki o gergin, puslu hava Masal’ın tek bir cümlesiyle dağılıp gitti. Yiğit, o heybetli gölgesiyle bize doğru bir adım attığında, az önce onu hayranlıkla izleyen Masal bir anda utangaçlık krizine girip yüzünü boynuma gömdü. Küçük elleriyle tişörtümü sıkıca kavrarken, Batur hemen araya girip o meşhur korumacı baba kalkanını kuşandı.

“Komutanım, kızımdan uzak durmanızı talep ediyorum,” dedi Batur, sesi ciddiyetle şaka arasında gidip geliyordu.

Yiğit, dudaklarının kenarındaki o nadir görülen içten gülümsemeyle duraksadı. “O nedenmiş?” diye sordu, sesindeki o yumuşak tını Masal’ı iyice heyecanlandırmıştı.

Masal, sadece benim duyacağımı sanarak küçücük bir fısıltıyla kulağıma eğildi. "Teyze... o prense benziyor.”

İçimdeki o ağır hüzün, bu çocuksu saflık karşısında bir anlığına tamamen silindi. Masal’ın o "prens" yakıştırması, Yiğit’in o sert, operasyonlarda ölüm saçan çelik gibi duruşuyla o kadar zıttı ki, kahkahamı tutmak için alt dudağımı ısırdım. Başımı hafifçe geriye atıp Yiğit’e baktım o da, Batur da, hatta Rüya da bu "gizli" fısıltıyı çoktan duymuştu.

“Öyle mi?” dedim Masal’ın kulağına, muzip bir ifadeyle. Masal, yüzünü çekmeden heyecanla başını salladı. Kimsenin onu duymadığından o kadar emindi ki, bu masumiyeti bahçedeki tüm karanlığı aydınlatmaya yetti.

Batur, duydukları karşısında resmen yıkılmıştı. Elini alnına vurup Yiğit’e döndü. “Komutanım kesinlikle kızımdan uzak durun! Prens falan... Vallahi yakarım buraları, benim kızım daha prenses uykusundan yeni uyandı, hemen bir prens bulamaz kendine!”

Yiğit’in bakışları Masal’dan yavaşça bana kaydı. Gözlerinde, az önce motorun üzerinde elini beline doladığım andaki o derinlik vardı. Prense benziyordu, evet ama o prensin elinde kanlı bir gül ve ruhunda benimkine benzeyen bir karanlık vardı.

Bahçedeki o tatlı hava, yerini benim her zamanki korumacı terörüme bıraktığında ortamdaki ciddiyet bir anda askeri bir operasyon disiplinine döndü. Masal’ı, Batur’un tüm itiraz dolu bakışlarına rağmen Yiğit’in kucağına resmen teslim ettim. Yiğit, kucağındaki minik "prensesle" ne yapacağını şaşırmış bir halde kalırken, ben hedefime kilitlenmiştim. Rüya.

“Bak hâlâ ayakta, bu beni çıldırtıyor!” dedim, sesimdeki o engel olunamaz otoriteyle.

Rüya’nın yanına ulaştığımda o her zamanki itiraz eden bakışlarını fırlattı bana. “Kadın, sen benim sınavım mısın?” diye sordum, kaşlarımı çatarak.

“Ya hamileyim ben, hamile! Hasta değilim!” diye isyan etti Rüya. Ama benim lügatimde "hamile dost", "en riskli operasyon bölgesi" ile eşdeğerdi.

“Kes sesini, yürü içeri!” dedim, tartışmaya kapalı bir tonda.

Rüya bir an duraksadı, dudaklarını büzüp o meşhur duygusal manipülasyon silahını çekti. “Oturup ağlasam kim ve ne beni tutabilir ki?”

“Ben!” dedik Batur’la aynı anda, tek bir ağızdan çıkmış bir emir gibi.

Kısa bir an Batur’la göz göze geldik. Ona "Sen bir dur, burada yetki bende" der gibi ters bir bakış attım, sonra tekrar Rüya’ya döndüm. “Yürü eve, valla kucağıma alırım. Beni bilirsin, şakam yok.”

Batur arkadan hemen araya girdi, elini kolunu sallayarak. “Alo komutanım, kocası burada he! Tapusu bende, ne kucağı?”

“Kes be kütük. Eşya mı verdim ben sana?” dedim ona bakmadan. Batur’un o odun halleri bazen gerçekten sabır sınırlayıcıydı. Rüya’yı omuzlarından hafifçe yönlendirerek evin kapısına doğru yolladım. “Bugün yemekler bende, sen sadece oturuyorsun. İtiraz istemiyorum.”

Yiğit, kucağında Masal’la bu kaosu izlerken hafifçe gülümsedi. Odanın içindeki o karanlık notu, kanlı gülü ve babamla ilgili o korkunç ihtimali bir kenara itmiştim. Şu an tek bir görevim vardı. Bu sofrayı kurmak ve bu aileyi, o dışarıdaki dünyadan korumak.

İçeri girdiğimizde mutfağa yöneldim. Ceketimi çıkarıp sandalyenin arkasına astığımda, cebimdeki o ağırlığı tekrar hissettim. Ama şimdi sırası değildi. Şimdi "Derin" değil, "Mavi" olma vaktiydi.

Rüya’nın o bitmek bilmeyen vicdan azabı ve nezaketi, bazen benim sabır taşımı çatlatacak seviyeye geliyordu. “Ama siz görevden yeni döndünüz, çok yorgunsunuz,” derken sesi o kadar masumdu ki, normal bir insan olsa buna erirdi. Ama ben normal değildim ben şu an bir görevdeymişim gibi mutfağı zapt etmiştim.

Masal’ı belinden kavrayıp bir tüy gibi havalandırdım ve güvenli bir şekilde tezgahın üzerine oturttum. Ona bakarken yüzüm yumuşasa da, Rüya’ya döndüğümde bakışlarımı tekrar o tim komutanı ciddiyetine bürüdüm. Siyah kazağımın kollarını dirseklerime kadar özenle katladım bu benim için savaşa hazırlanmak gibi bir şeydi.

“Lan yürü git otur içeride, manyak mısın kızım sen?” dedim, sesimdeki o sahte öfkeyle.

Batur, durumun ciddiyetini kavramış olacak ki hemen Rüya’nın yanına bitip onu omuzlarından yakaladı. “Güzelim benim,” dedi, bir yandan da bana kaçamak bir bakış atarak. “Bak sinirleriyle oynuyorsun komutanın. Mavi bu, biliyorsun mutfakta bile emir demiri keser.”

“Yorgun ama...” diye mırıldandı Rüya son bir kez, savunmasızca.

İşte o an, en ağır tehdidimi masaya sürdüm. Batur’a dönüp haince gülümsedim. “Yemin ederim oturmazsan,” dedim, parmağımı Batur’a doğru sallayarak, “askeriyenin bahçesini kocana kibritle ölçtürürüm!”

Batur’un gözleri fal taşı gibi açıldı. O bahçenin ne kadar devasa olduğunu, o kibritin her santimde nasıl kırılacağını ikimiz de biliyorduk. “Rüya! Kurban olayım yürü!” dedi Batur, karısını resmen havaya kaldırıp salona doğru taşımaya başlarken. “Benim hatırım için değilse bile diz kapaklarımın sağlığı için otur o koltuğa!”

Onların bu haline Masal tezgahta küçük bir kahkaha atarken, ben de mutfakta nihayet huzura ermiştim. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, Yiğit’in mutfak kapısının eşiğine yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izlediğini gördüm. O prens duruşuyla, bu kaosu izlemekten gizli bir zevk alıyor gibiydi.

“Eee Prens Bey,” dedim önümdeki domatese uzanırken, sesimi sadece onun duyabileceği bir tonda kısarak. “Siz de mi kibritle ölçüm yapmak istersiniz, yoksa bu kaosta bana yardım mı edeceksiniz?”

Yiğit’in ceketini benimkinin üzerine, o sandalyenin arkasına asmasıyla sanki o iki siyah ceket orada birbirine sarılmış gibi durdu. O da kollarını ağır ağır katlayıp, o heybetli kollarındaki damarlar belirginleşirken tezgahın diğer ucuna geçti. Masal’a attığı o kısa ama içten tebessüm, küçük hanımı bir kez daha utandırmaya yetmişti.

Dolabın kapağını açıp boş boş bakarken zihnim hâlâ o mezarlıktaydı. Toprak kokusu ile mutfaktaki taze nane kokusu birbirine karışıyordu. Kendime gelmek için Masal’a döndüm. “Ne yemek istersin teyzem?”

Masal’ın o meşhur “Çikolata!” cevabı gelince, Yiğit’in hafifçe güldüğünü duydum. O sert, disiplinli adamın bir çocuk karşısında böyle yumuşaması... Masal gerçekten de doğru görmüştü, o bir prens gibiydi ama savaş meydanlarından gelmiş, yaralı bir prens.

“Yemek olarak Masal,” diye düzelttim gülerek.

“He...” dedi Masal, parmağını dudağına koyup ciddiyetle düşünürken. “Pizza yapalım mı teyze?”

“Yapalım meleğim,” dedim ve hemen un, maya ve diğer malzemelere uzandım. Yiğit hiç ikiletmeden, sanki yıllardır bu mutfaktaymış gibi elimi attığım her şeyi önceden fark edip bana uzatmaya başladı.

Ben hamuru yoğurmak için kaba unu boşaltırken, Yiğit de sessizce yanımda biberleri doğramaya başladı. Omuz omuza, profesyonel bir ekip gibi çalışıyorduk. Ama bu sefer bir rehineyi kurtarmak için değil, küçük bir kızın midesini şenlendirmek içindi.

Yiğit, elindeki bıçağı sanki bir cerrah neşteriymiş gibi tutarken, ciddiyetinden gram ödün vermeden biberlerle olan imtihanına devam ediyordu. Ben ise bir yandan hamuru kusursuz bir ritimle açıyor, bir yandan da onun o milimetrik ama yavaş doğrama tekniğine laf yetiştiriyordum.

"Güzel doğra be şunları," dedim, kestiği biberleri işaret ederek. Sesimdeki o her zamanki emir kipi, mutfaktaki un kokusuna karışmıştı. "Şuna bak, öyle olmaz atomuna ayır, hücrelerine böl şunları. Pizza bu, kaba saba biber mi olur içinde?"

Masal, tezgahın üzerinde bacaklarını sallarken durumu iyice pekiştirmek ister gibi mutfak robotunu parmağıyla gösterdi. "Abi bız bız!" dedi, motor sesini taklit ederek.

Kendimi tutamayıp Masal’ın o saflığına büyük bir keyifle katıldım. "Kesinlikle!" dedim, kahkahamı bastıramayarak. "Robota vursan en azından biberler bir şeye benzerdi. Şunlara bak, Yiğit... Sanırsın biberler nizamiyede sıraya girmiş, içtimaya kalkacaklar!"

Yiğit, doğradığı son biber parçasını da özenle tahtanın üzerine bıraktı. Bıçağı yavaşça kenara koyup, kollarını göğsünde kavuşturdu ve bize o meşhur pes ediyorum bakışını attı.

"Siz ne ikiniz beni ortaya almışsınız, bana dalıyorsunuz ulan!" diye kızdı yalandan bir sitemle. Ama gözlerinin içi gülüyordu. "Biri 'atomuna ayır' der, diğeri 'bız bız' yapar... Mavi, senin bu disiplinin Masal’a da bulaşmış. Ben burada sanat icra ediyorum, siz robot diyorsunuz!"

"Sanatmış," dedim unlu ellerimi belime koyup ona meydan okuyarak. "Sanat karın doyurmaz Prens Bey, lezzet doyurur. Ver şu bıçağı bana, bak nasıl oluyormuş izle."

Yiğit kenara çekilirken hafifçe kulağıma eğildi, sıcak nefesi bir anlığına tenimi yaktı. "Hadi bakalım Komutan... Göster hünerini de şu küçük hanımın önünde daha fazla rezil olmayalım," diye fısıldadı muzipçe.

Masal kıkırdayarak ellerini çırparken, Yiğit’le göz göze geldik. O an mutfaktaki o "temizlik ve düzen" takıntım, onun o sabırlı ve ukala halleriyle çarpışmış, ortaya hayatımda hissettiğim en huzurlu kaos çıkmıştı.

Masal, tezgahta oturduğu yerden başını iki yana sallayıp kendi zihnindeki o neşeli şarkıya tempo tutarken, Yiğit’in o buz gibi duran savunma duvarlarının birer birer yıkılışını izledim. O sert, tavizsiz komutan gitmiş yerine bakışları yumuşamış, bir çocuğun dünyasına hayranlıkla bakan o adam gelmişti.

Yiğit, tezgahtaki Masal’ı sanki dünyanın en kıymetli hazinesini tutuyormuş gibi dikkatle kucağına aldı. Gözlerinin içine bakarak, o tok ama kadife gibi bir sesle konuştu.

“İzninizle öpeceğim prenses.”

İşte tam o anda, elimdeki unlu merdane havada asılı kaldı. Bir askerin, bir operasyon adamının küçücük bir kız çocuğundan öpmek için izin alması... O nezaket, o ince çizgi... İçimde bir yerlerde, yıllardır kimsenin dokunmadığı o paslı teller titredi. Bir an için kalbimin, un çuvalı gibi yere serildiğini hissettim. Göğüs kafesimin içinde bir şeyler eridi, akıp gitti.

Hop Derin, kendine gel!

Zihnimdeki o sert komutan sesi, sert bir tokat gibi çarptı yüzüme. "Sen Mavi’sin. Senin elin kan kokar, un değil. Senin kalbin zırhla kaplı, böyle sahnelerle yumuşayamazsın."

Hızla önüme döndüm, sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşum gibi pizzanın kenarlarını milimetrik bir takıntıyla düzeltmeye başladım. Ama kulaklarım hâlâ onlardaydı.

"Teyze bak!" dedi Masal, Yiğit'in kucağında zafer kazanmış bir komutan edasıyla. "Prens amca beni sevdi!"

Yiğit’in o devasa kollarında Masal’ın bir kuş gibi süzülüşünü izlerken, mutfağın dört bir yanına yayılan o kristal gibi kahkaha sesleri içimdeki tüm karanlık odaların ışığını tek tek yaktı. Yiğit’in "Seni sevmeyen ölsün," diyen o samimi, gür sesi... Sesi bile bir zırh gibiydi ama bu sefer korumak için değil, sevmek için kuşanmıştı o zırhı.

"Teyzeee, uçuyorummm!" diye bağırdı Masal, ayakları yerden kesilmiş bir mutluluk abidesi gibi.

Pizzanın üzerine mısırları serperken, elimde olmadan ben de o neşeye teslim oldum. "Başı döner! Yavaş!" dedim, sesimdeki o komutan teyze tonu bu sefer yerini saf bir endişeye ve gülümsemeye bırakmıştı.

Yiğit, Masal’ı sanki pamuklara sarıyormuşçasına büyük bir özenle kesme tahtasının yanındaki güvenli bölgeye indirdi. "Bir şey yok, bir şey yok, bir şey yok," dedi, sakinleştirici ama oyunbaz bir tavırla. Masal’ın o darmadağın olmuş saçlarını eliyle hafifçe düzeltti ve ciddi bir edayla uyardı. "Elini önüme koyma küçük hanım. Burada yüksek güvenlikli bir pizza operasyonu yürütüyoruz."

Masal, suçüstü yakalanmış bir asker gibi usulca başını sallayıp ellerini dizlerinin üzerine koydu. O hali o kadar tatlıydı ki, uzanıp yanağından makas almamak için kendimi zor tuttum.

Yiğit tekrar biberlere döndüğünde, bu sefer hareketleri daha seriydi. Aramızdaki o tuhaf, isimsiz çekim mutfağın ısısı ve Masal’ın varlığıyla birleşince, dışarıdaki dünyanın tüm vahşeti bir süreliğine kapının ardında kaldı.

"Pizzalar fırına girmeye hazır," dedim, tepsiyi havaya kaldırarak. Yiğit, sanki bir işaret bekliyormuş gibi hemen fırının kapağını açtı.

Mutfaktaki o tertemiz nizamıma geri dönerken, bir yandan da pizzanın fırından yükselen o iştah açıcı kokusunu içime çektim. Rüya’yı, Batur’un "kibritle bahçe ölçme" cezasıyla tehdit ederek salona geri postalamıştık. Şimdi meydan unlu bir tezgah, küçük bir prenses ve üzerine un bulaşmış bir "Kurt"a kalmıştı.

Masal, Yiğit’in dizlerine tutunup parmak uçlarında yükselirken, "Teyze bak un olmuş!" dedi, sanki dünyanın en büyük lojistik hatasını bulmuş gibi heyecanla.

Tezgahı pırıl pırıl silerken başımı yana çevirip o manzaraya baktım. Yiğit’in o her zaman jilet gibi duran siyah tişörtünün üzerinde bembeyaz un izleri vardı. "Teyzem senin bu Prens pasaklı işte, ne olacak," dedim, sesimdeki o muzip tınıyı gizlemeden. Masal, minik elleriyle Yiğit’in üzerindeki unları büyük bir ciddiyetle, sanki bir mayını imha ediyormuşçasına temizlemeye çalışıyordu.

Yiğit, Masal’ın bu çabasına izin verirken bir yandan da bana kaşlarını kaldırarak baktı. "Senin bu teyzen anca benle dalga geçsin prenses," dedi, beni Masal’a şikayet ederek. Sesi o kadar yumuşaktı ki, karargahtaki o sert adamın bu olduğuna inanmak güçtü.

"Senin çenen yine açıldı Kurt," dedim, gözlerimi hafifçe kısarak. Mutfağın o dar alanında, aramızdaki o görünmez ip bir kez daha gerildi ama bu sefer tatlı bir gerginlikti bu.

Yiğit, elindeki bezi tezgaha bırakıp bir adım yaklaştı. "Çarpma hemen Yıldırım," dedi, dudaklarında o yarım, ukala gülümsemeyle. Soyadımı bu kadar gündelik bir şaka içinde kullanması, içimdeki bir yerleri titretti.

Masal araya girip Yiğit’in elinden tuttu. "Prens amca, teyzeme kızma. O çok güzel pizza yapıyor ama bazen çok bağırıyor," dediğinde kahkahamı tutamadım.

"Bak görüyorsun değil mi?" dedim Yiğit’e. "Prenses bile biliyor kimin patron olduğunu. Hadi bakalım Prens Bey, madem üzerin un oldu, bari şu tabakları diz de bir işe yara. Yoksa Masal seni 'pasaklı prens' ilan edecek."

Yiğit, Masal’ı tekrar kucağına alıp tabak dolabına yönelirken, "Anlaşıldı komutan," dedi. "Operasyonun mutfak ayağında teslim oluyorum. Ama sofrada hesaplaşacağız."

Mutfağın o askeri disiplini, Masal’ın o haince ama dünyalar tatlısı gülüşüyle bir anda yerle bir oldu. "He aynen aynen," diyerek Yiğit’i dalgaya almaya devam ederken, arkamdaki o devasa gölgenin bu kadar hızlı hareket edeceğini tahmin etmemiştim.

"Teyze!" dedi Masal, sanki bir baskın emri verir gibi.

Daha ne olduğunu anlamadan, Yiğit’in güçlü elleri bileklerimi kavradı ve beni bir hamlede etkisiz hale getirip ellerimi arkamda sabitledi. Sırtım onun göğsüne çarptığında, o tanıdık ama bu sefer oyunbaz olan sertliği hissettim.

"Lan!" diye bir tepki çıktı ağzımdan, refleks olarak. Bir asker olarak bu kilitten kurtulmam saniyelerimi alırdı ama önümdeki Masal’ın neşesini bozmamak ve Yiğit’in bu nadir görülen çocuksu yanını kırmamak için durdum. Ama pes etmeye niyetim yoktu.

Yiğit, boşta kalan elini tezgahın üzerindeki un dolu kaba daldırdığında gözlerim fal taşı gibi açıldı. "Sakın!" dedim, kahkahalarla karışık bir panikle. "Yiğit, bak yemin ederim döverim seni! O un buraya sürülmeyecek!"

Gülerek geriye doğru kaçmaya çalıştım ama o beni bırakmıyordu. Masal tezgahta ellerini çırparak, "Prens amca yap! Teyzem pamuk prenses olsun!" diye bağırıyordu.

"Madem pasaklı olduk Yıldırım, tam olalım," dedi Yiğit, sesi kulağımın dibinde hınzır bir tınıyla yankılanırken. Elindeki o unlu parmaklarla yüzüme doğru yaklaşırken kafamı sürekli sağa sola çeviriyordum.

"Vallahi vururum! Yiğit, bırak kolumu!" diye bağırırken debelenmeye başladım.

O sırada Batur mutfak kapısında belirdi. Elinde bir havluyla donup kalmıştı. "Oha! Komutanım, intihar timine mi katıldınız? Derin komutanın yüzüne un sürmek... Ben olsam vasiyetimi yazar öyle girerdim o topa!"

Yiğit, Batur’u hiç duymamış gibi, unlu elini yanağıma hafifçe sürdüğünde o serin dokunuşu hissettim. Bütün mutfak, beyaz bir toz bulutu ve bizim kahkahalarımızla dolmuştu.

Bedebim bir anda savaş alanına değil, bembeyaz bir bulutun içine dönmüştü. Yiğit’in o unlu eli yanağımda kayarken hissettiğim tek şey, o sert komutanın altındaki muzip adamın sıcaklığıydı.

"Allah belanı vermesin eşek!" diye bağırdım kahkahalarımın arasından. Yüzümün yarısı bembeyaz olmuştu ve kesinlikle bir Yıldırım gibi değil, daha çok un çuvalına düşmüş bir kedi gibi görünüyordum.

Masal tezgahta öyle bir kahkaha atıyordu ki, sanki hayatının en büyük komedisini izliyordu. Ona dönüp kaşlarımı çattım, unlu yüzümle ne kadar korkutucu olabilirsem artık "Ulan cüce, teyzen benim he! Bu çakma prens değil! Kimin tarafındasın sen?"

Masal ellerini çırpıp, "Ama teyzeee..." diye mızmızlanmaya başladığı an, elimi un kabına daldırmamla onun o minik, elma yanaklarına beyaz birer imza atmam bir oldu.

"Al sana teyze!" dedim, onun şaşkın ama mutlu suratına bakarak.

Sıra asıl hedefime gelmişti. Yavaşça doğruldum, ellerim un dolu, gözlerimden adeta şimşekler çakıyor. Yiğit, tehlikenin büyüklüğünü fark etmiş olacak ki o Kurt içgüdüleriyle bir adım geri kaçtı. Az önceki o özgüvenli, beni kıskıvrak yakalayan adam gitmiş, yerine "eyvah, Mavi geliyor" diyen bir kaçak gelmişti.

"Eee... Şey, ben de tam gidiyordum!" dedi Yiğit, mutfak kapısına doğru yan yan uzarken. O devasa adamın, benden kaçmak için mutfak sandalyesini kendine kalkan yapmaya çalışması... İşte bu, paha biçilemezdi.

"Kaçma!" diye bağırdım, peşinden atılarak. "Gel buraya Kurt! Bakalım o prens karizman bu un çuvalının altında ne kadar kalacak?"

Batur kapının önünden hızla çekildi. "Valla ben karışmam! Komutanım, bence teslim olun, Yıldırım komutan bu sefer gerçekten çarpacak!"

Bahçenin serin akşam havası, bizim kahkahalarımızla ve havada uçuşan beyaz un zerreleriyle resmen bayram yerine dönmüştü. Yiğit, o dev cüssesine rağmen bir tazı gibi kıvrak hareketlerle ağaçların arasından süzülürken, ben de hırs yapmış bir şekilde peşindeydim.

“Ulan nereye kaçacaksın?” diye bağırdım, nefes nefese kalmış olsam da hızımı kesmeden. “Bahçenin sonu var Yiğit, kaçışın yok!”

Yiğit bir çınar ağacının arkasından dolanırken bana doğru dönüp o çarpıcı gülüşünü fırlattı. “Mezara girmek için fazla yakışıklı ve gencim!” dediğinde, sesindeki o özgüvene engel olamayıp yüksek sesle güldüm.

“Yazık, birileri seni yakışıklı olduğuna inandırmış!” diyerek onu şaşırtmak için sağa gidecekmiş gibi yapıp hızla sol tarafa, kameriyenin arkasına doğru fırladım. Bu manevramı beklemiyordu, bir anlığına afalladı.

“Ne demek yani Yıldırım, ben yakışıklı değil miyim?” diye sordu, sesinde sahte bir kırgınlık ama gözlerinde o muzip pırıltıyla. Duraksamıştı, aramızdaki mesafe iyice kısalmıştı.

Elimdeki un dolu avucumu ona doğru sallayarak, “Yüzünde un eksik, gel tamamlayalım!” dedim ve son bir hamleyle üzerine doğru atıldım.

Yiğit tam geri kaçacakken ayağı bahçedeki fıskiyenin kenarına takıldı. Dengesi bozulunca beni de bırakmamak için kolumdan tuttu ve saniyeler içinde kendimizi çimlerin üzerinde bulduk. O sırt üstü düşerken, ben de tam üzerine kapaklanmıştım.

Nefeslerimiz birbirine karışırken, elimdeki unun yarısı zaten havada savrulmuş, kalan yarısı ise tam da o yakışıklı dediği yüzünün yarısına ve burnunun ucuna konmuştu.

Göz göze geldiğimizde ikimiz de durduk. Kahkahalarımız yavaş yavaş dindi ama kalbimin atış sesini bahçedeki cırcır böcekleri bile duyuyor olabilirdi.

"Bak," dedim fısıltıyla, unlu elimi hâlâ havada tutarak. "Şimdi tam bir 'un kurabiyesi' prensi oldun."

Yiğit, yüzündeki unlara aldırmadan, altımda öylece durmuş gözlerimin en derinine bakıyordu. "Eğer bu un kurabiyesi olmanın bedeliyse," dedi sesi boğuklaşarak, "her gün unlanmaya razıyım Yıldırım."

Ben daha ne olduğunu anlamadan tek hamlede beni altına aldı. Çimlerin serinliği sırtıma değerken, az önceki o şen şakrak çocuksu neşe bir anda yerini ağır, elektrik yüklü bir sessizliğe bıraktı. Yiğit’in bir kolu belimi bir mühür gibi kavramıştı kaçmama ya da profesyonel bir manevrayla kurtulmama izin vermeyecek kadar kararlı, ama canımı yakmayacak kadar şefkatliydi.

Üzerimizdeki gökyüzü un zerrecikleriyle değil, cevapsız sorularla doluydu artık. Yiğit’in yüzündeki o un lekeleri, az önceki oyunun komik birer kalıntısı gibi dursa da, bakışları o kadar derin ve yakıcıydı ki unun beyazlığı bile o ateşi söndürmeye yetmiyordu.

“Söylesene Mavi, ne kadar zoruz?” dedi. Sesi, gece rüzgarının yaprakları hışırdatması gibi fısıltıdan halliceydi. Ama her bir kelimesi göğüs kafesime bir kurşun gibi çarptı. “Hâlâ mı 'olmaz' biz diye bir şey?”

Yutkundum. Boğazımda bir yumru, kalbimde ise yıllardır kurduğum o aşılmaz barikatların çatırdama sesi vardı. Gözlerine baktığımda sadece bir komutanı, bir Kurt'u değil bana evimi, huzuru ve korkusuzca sevmeyi teklif eden bir adamı görüyordum.

Dudaklarım aralandı ama kelimeler gelmedi. "Biz" demek, ikimiz için de sırtımızdaki o ağır çantaları yere bırakmak demekti. "Biz" demek, bir merminin bizi ayırabileceği gerçeğiyle her gün yaşamak demekti. Ama şu an, sırtım toprağa basarken ve o üzerimde bir koruyucu gibi dururken, "olmaz" kelimesi ağzımın içinde tatsız bir metal gibi ezildi.

“Zoruz Yiğit,” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Parmaklarım, farkında olmadan onun unlu tişörtünün kumaşını sıktı. “Bizim gibi insanlar için 'biz' demek, ölümün üzerine yürürken geride bırakacak bir kalbi olduğunu kabul etmek demek.”

Gözlerimdeki o tuzlu yanma, yılların biriktirdiği bir barajın kapaklarını zorlarcasına arttı. Göğsümün üzerindeki ağırlığı sadece onun gövdesi değil, kaybettiğim her canın, her yoldaşın, her anının hayaletiydi.

“Bizim kaybettiklerimiz var Yiğit,” dedim, sesim çatlamasın diye bütün irademi kullanırken. “Bizim ölülerimiz var... Toprağa verdiğimiz her isim bizi biraz daha bu dünyadan kopardı. Sen bende neyi seveceksin? Ben artık bir mezarlıktan ibaretim.”

Yiğit, bu sözlerime karşılık geri çekilmedi. Aksine, aramızdaki o santimlik mesafeyi de öldürdü. Alnını alnıma yasladığında, gözlerini kapattı. Sıcak nefesi yüzümü yakıyordu.

“Ben de ölüyorum, görmüyor musun?” diye sordu. Sesi bir itiraftan çok, bir vasiyet gibi döküldü dudaklarından. “Cephede değil Mavi, senin bu duvarlarının önünde ölüyorum. Her 'hayır' dediğinde, her sırtını döndüğünde bir parçam o mezarlığa ekleniyor.”

Burnu burnuma değerken, normalde bir yabancı bu kadar yakınıma girse çoktan onu etkisiz hale getirmiş olurdum. Ama o "Kurt"tu, ben ise "Yıldırım". Biz aynı gökyüzünün karanlığına aittik. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine atarken, savunmasızlığımın en dip noktasındaydım.

“Ben hiç yaşamadım, görmüyor musun?” diye fısıldadım bu sefer. Bakışlarımı gözlerinden kaçıramıyordum. “Ben sadece hayatta kaldım Yiğit. Nefes aldım, tetiği çektim, emirlere uydum. Ama yaşamak... Birinin elini tutarken yarın öleceğini düşünmemek... Ben bunu bilmiyorum.”

Yiğit, belimdeki elini yavaşça çekip yanağımdaki unlu izlerin üzerine koydu. Baş parmağıyla elmacık kemiğimi okşarken, bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime çıktı.

“Öyleyse beraber öğrenelim,” dedi, sesi artık bir fırtınanın ortasındaki o güvenli liman gibiydi. “Ölmeyi çok iyi biliyoruz, her gün pratik yapıyoruz zaten. Bir kere de yaşamayı deneyelim. Söz veriyorum, eğer düşersen, seni o mezarlıkta bırakmam. Ben de yanına uzanırım.”

Tam o sırada, evin mutfak penceresinden Batur’un kafası uzandı. Bizim bahçedeki bu hayat memat meselesi halimizi tam göremese de bir gariplik olduğunu anlamıştı.

“Aloo! Derin, Yiğit! Pizza kömür oldu kömür! Masal acıktı, Rüya uyandı! Bahçede un savaşı mı yapıyorsunuz yoksa birbirinizi mi gömüyorsunuz?”

Batur’un sesi, aramızdaki o büyülenmiş atmosferi cam gibi parçaladı.

Batur’un sesi bahçenin uzaklarında bir yankı gibi kaybolurken, dünya sadece ikimizden ibaret kalmıştı. Yiğit, gitmeden önce ruhumun en gizli sığınağına, o güldüğümde bile saklamaya çalıştığım gamzeme kalıcı bir imza bıraktı.

Dudakları tenime değdiğinde zaman durdu. O sert adamın dudakları, sanki bir kelebeğin kanadı kadar hafif ama bir kor parçası kadar yakıcıydı.

"Tanıştığıma memnun oldum," dedi, sesi o kadar kısıktı ki, sanki sadece kalbime fısıldıyordu. "Gamzenle ilk kez güldün."

Üzerimden yavaşça kalkıp ayağa dikildiğinde, ben hâlâ toprağın serinliğinde, gökyüzüne bakarken nefes almayı unutmuş gibiydim. Bir komutan, bir asker, bir "Yıldırım" değildim o an. Sadece, bir adamın gamzesinden öptüğü o küçücük kız çocuğuydum hani şu babasının bile hiç sevmediği, hiç öpmediği o çocuk.

Elim, benden bağımsız bir refleksle onun dudaklarının iz bıraktığı yere gitti. Parmak uçlarımın ucuyla o gamzeyi yokladım. Tenim hâlâ yanıyordu.

Yiğit, elini bana uzattı. Yüzünde az önceki o un kurabiyesi halinden eser yoktu şimdi bakışları daha kararlı, daha sahipleniciydi. Ama un lekeleri hâlâ oradaydı, tıpkı kalbimdeki o un ufak olmuş duvarlar gibi.

"Hadi Yıldırım," dedi, az önceki o ağır atmosferi toparlamak istercesine sesini biraz daha yükselterek ama gözlerindeki o özel ışığı söndürmeden. "Batur şimdi fırını ateşe verecek, gidip şu pizzayı kurtaralım."

Elini tuttum. Beni yukarı çektiğinde, dizlerim bir anlığına bağım çözülmüş gibi titredi. Üzerimdeki unları ve otları silkelemeye çalışırken başımı kaldırmadım. Eğer bakarsam, gözlerimdeki o yaşamaya başlama telaşını göreceğinden korkuyordum.

Kafa sallarken kalbim, göğüs kafesimi döven bir davul gibi hızla atıyordu. Yutkundum boğazımdaki o düğüm ne gitmeme izin veriyordu ne de kalmama. Bakışlarımı Yiğit’in o yakıcı gözlerinden kaçırıp, ondan önce seri adımlarla mutfağa sığındım. Ortalık aslında pek dağılmamıştı her şey yerli yerindeydi. Dağılan, un ufak olan ve toparlanamayan tek şey bendim sanki.

Tezgahın üzerindeki unları hırsla silerken, Rüya sessizce arkamdan gelip yanımda durdu. Kalçasını tezgaha yaslayıp, sanki içimi okuyormuş gibi bir süre beni izledi. Ben ise o hafif dağılmış mutfağı, sanki zihnimin içindeki o karmaşayı dindirir gibi büyük bir titizlikle topluyordum.

"Ona bir şans ver Derin." dedi Rüya bir anda. Sesi o kadar emin, o kadar sakindi ki...

Elimdeki bezle duraksadım ama ona dönmedim. "Kime?" dedim, sesime en anlamsız, en düz tonu yerleştirerek. Ama Rüya bu numaraları yutmazdı. Yanına döndüğümde kaşını kaldırmış, bana o "seni tanıyorum" diyen bilmiş gözlerle bakıyordu.

"Hayatında tam 11 yıldır varım Derin," dedi, bana doğru bir adım atarak. "Ve ben seni bu 11 yıl içinde ilk kez kahkaha atarken duyuyorum."

Gözlerimi kaçırdım. "Sadece çocukla çocuk oldum Rüya, abartma."

"Mesele çocuk değil," dedi Rüya fısıltıyla, elimi tutup bezden kurtarırken. "Mesele, senin o çocukluğunu yıllar sonra ilk kez bir adamın yanında gün yüzüne çıkarman. Bak, gamzen bile hala orada, sanki az önceki öpücüğün yerini belli eder gibi..."

Parmak uçlarım istemsizce o yanağıma, Yiğit'in dudaklarının değdiği o sıcak noktaya gitti. Rüya haklıydı o kahkaha, o gamze ve o adam... Hepsi aynı anda hayatıma sızmıştı.

Mutfağın o az önceki neşeli havası, bir anda ağır bir matem kokusuna büründü. Rüya’nın elleri omuzlarımdaydı ama ben o ellerin sıcaklığını değil, üzerime çöken o devasa enkazın soğukluğunu hissediyordum.

"Ben kirliyim Rüya..." dedim, sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, ruhumun derinliklerinden gelen kısık bir feryat gibi ulaştı. "Ellerimde kan var. Ruhumda lekeler var."

Rüya, gözlerindeki o hüzünlü şefkatle sarsılmaz bir kale gibi durdu karşımda. "O lekelerle seni kabul ediyor görmüyor musun?" diye sordu. Ama o, sorunun cevabını biliyordu asıl kabul edemeyen bendim.

"Ben öldüm görmüyor musunuz?" Sesim mutfağın duvarlarına çarpan acı bir iniltiye dönüştü. İçimdeki o dinmeyen fırtına dışarı taşmak istiyordu. "Rüya ben yaşayamıyorum. Ben Gökhan’dan sonra ne temizlenmeyi biliyorum ne de nefes alabiliyorum. Anlamıyor musunuz? Ben içime çektiğim bir nefesi kendime, diğerini Gökhan yüzünden çekiyorum. O nefes alamadığı her saniye için ben iki kez boğuluyorum."

Rüya, omuzlarımı daha sıkı kavradı. Gözlerinden süzülen bir damla yaş yanağından aşağı indi. "Derin, o öldü," dedi, her kelimeyi kalbime bir çivi gibi çakarak. "Ölmesini istemezdik ama o öldü Derin. Yaşasın isterdin, canını verirdin biliyorum ama o öldü."

Bu gerçeğin çıplaklığı canımı her şeyden çok yakıyordu. Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, tezgaha tutundum.

"Beni de öldürün o zaman..." dedim, çaresizliğim mutfağın her köşesine sindi. Sesim artık bir çocuk kadar savunmasızdı. "Rüya... Ben ve Yiğit onun katiliyken, iki cellat nasıl mutlu olalım? Elimizde onun kanı varken, biz birbirimizin elini nasıl tutalım?"

Rüya cevap verecekken kapı eşiğinde bir gölge belirdi. Yiğit, kucağında Masal’la orada duruyordu. Duymuş muydu? Bilmiyorum. Ama gözlerindeki o koyu keder, benimkini yansıtıyordu. Batur ise arkasında, neşesini kaybetmiş bir halde öylece yere bakıyordu.

Mutfaktaki o "mutlu aile" tablosu, geçmişin kanlı elleriyle bir saniyede parçalanmıştı. Yiğit, Masal’ı yavaşça yere bıraktı. Masal, ortamdaki gerginliği hissedip sessizce Rüya’nın yanına sığındı.

Yiğit, ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Tam önümde durdu. Gözleri gözlerime değdiğinde, o "iki cellat" tanımı havada asılı kaldı.

Yiğit, Masal’ı yavaşça yere bıraktığı gibi saniyeler içinde yanımda bitti. Bakışları o kadar kararlı ve sarsılmazdı ki, itiraz etmeme fırsat bile tanımadı. Elimi sertçe kavradı bu bir tutuş değil, bir sürükleyişti.

"Yenge siz yiyin," dedi arkasına bile bakmadan. Batur ve Rüya’nın şaşkınlıkla araya girmeye çalışmasına, "Gitme" diyen bakışlarına zerre prim vermedi. Kapıdan çıkarken beni de peşinden sürüklüyordu ona ayak uydurmaktan başka çarem yoktu.

Bahçeye çıktığımızda gece havası yüzümüze tokat gibi çarptı. Yiğit, motorun başına geçtiği gibi kaskımı eline aldı ve konuşmama izin vermeden başıma geçirip kilitledi. O sırada gözlerindeki o cam kırıklarını gördüm.

"Yoruldum!" diye kükredi bir anda. Omuzları çökmüş, gözleri birer kuyu gibi kararmıştı. "Mavi, ben Gökhan'ın ölümünde ne suçum olduğunu bilmemekten çok yoruldum, tamam mı? Her gece o sahneyi tekrar izlemekten, nerede hata yaptığımı, neden engel olamadığımı düşünmekten bittim!"

Gözlerimin içine, ruhumun en karanlık dehlizlerine bakıyordu. Kaskın içindeki nefesim daraldı.

"Sen onu yaşatmak için nefes alıyorsun," dedi, sesi bu sefer hıçkırık gibi kısılarak. "Ama ben her nefeste kendimi infaz ediyorum. Eğer bir cellat arıyorsan, işte buradayım. Ama o gün orada ne oldu, neden biz kaldık da o gitti... Bunun cevabını bilmeden ölmek istemiyorum Mavi."

Motoru çalıştırdı. Egzozun gürültüsü bahçedeki huzuru tamamen süpürüp götürdü. Arkasına oturduğumda, ellerim istemsizce beline gitti. O sert gövdesi, şimdi bir sığınak değil, ateşe atılmış bir barut fıçısı gibiydi.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum, rüzgarın sesimi dağıtmasına izin vererek.

"Gerçeklerin bittiği, hikayenin başladığı yere," dedi Yiğit. Gazı köklediğinde, motosiklet karanlığın içine bir mermi gibi fırladı. Batur ve Rüya’nın arkamızdan bakışlarını, o yarım kalmış pizzayı ve Masal’ın yarım kalan kahkahalarını geride bırakmıştık.

Rüzgar kaskımın yüzeyine çarparken, Yiğit'in sırtına başımı yasladım. İki cellat, kendi infazlarına doğru son sürat yol alıyorduk.

Gecenin zifiri karanlığı, motorun farlarıyla ikiye bölünürken kalbimin atışı egzoz sesini bastırıyordu. Yiğit, sanki o yolu daha önce defalarca katetmiş gibi, hiç tereddüt etmeden harabeye sürdü. Oysa burası benim gizli mabedimdi her taşını, her tozunu acıyla ezberlediğim, unutmaya ant içip her gün yeniden hatırladığım o cehennem.

Motoru, tozun toprağın içinde sertçe durdurdu. Ayaklarını yere bastığında çıkan o gürültü, buranın kutsal sessizliğini bozmuştu. İner inmez elimi yine kavradı bu seferki tutuşu daha sıkı, daha "seni burada bırakmam" der gibiydi.

Harabenin yıkık dökük duvarlarına doğru yürüdük. Gökhan’ın nefesinin kesildiği, son kez gökyüzüne baktığı o tepenin dibindeydik.

"Yaman, Gökhan'ın burada öldürüldüğünü söylemişti." dedi Yiğit. Sesi, bu yıkıntıların arasında yankılanırken tüylerim ürperdi.

Bir şey demedim. Diyemedim. Harabeye ilk kez biriyle geliyordum ve bu, mahremime saldırılmış gibi hissettiriyordu. Ama Yiğit bir yabancı değildi o, bu acının diğer ortağıydı. Sessizce, ay ışığının altında daha da devasa görünen o tepeyi izledim.

Zihnimde sahneler bir film şeridi gibi akmaya başladı. Önce bu rutubetli, karanlık harabede tutmuşlardı onu. Günlerce, belki haftalarca... Sonra, o ferah, o insanın ciğerlerini açan açık havaya çıkarmışlardı. Sırf ölmeden önce gökyüzünü görsün de, kaybedeceklerinin ne kadar güzel olduğunu anlasın diye... Onu orada, o tepenin tam üzerinde katletmişlerdi.

Gecenin ayazı, harabenin yıkık duvarları arasında ıslık çalarken Yiğit’in elleri yüzümde birer kor parçası gibiydi. Avuçlarının sıcaklığı, tenimdeki o donmuş katmanı çatlatıyordu. Gözlerindeki o yalvaran, o parçalanmış ifadeye bakmak, Gökhan’ın vurulduğu anı izlemekten daha zordu.

"Mavi anlat bana..." dedi, sesi harabenin taşlarına çarparak dağıldı. "Mavi hatırlamıyorum... Hatırlat bana."

Zihnimde bir barut kokusu peydah oldu. Kulaklarımda o bitmek bilmeyen çınlama sesi yükseldi. "Hayır," dedim, sesim bir uçurumun kenarından aşağı düşer gibi cılızdı. "Hatırlarsan, nefes alamazsın Yiğit. Hatırlarsan, o gamzeye bir daha bakamazsın."

"Lütfen," dedi hemen, elleri yüzümü daha sıkı kavradı. "Sana yalvarırım." Gözlerime öyle uzun, öyle derin baktı ki ruhumdaki o kirli, kanlı sayfaları tek tek çevirdiğini hissettim. "Bana bu bakışların arasında nefret var Mavi. Bir insanın bakışları hem 'gitme' hem de 'git' der mi? Beni neden bu ikilemin içinde boğuyorsun?"

Parmak ucu, az önce öptüğü o yere, gamzemin olduğu çukura dokundu. Sanki orada bir hayat saklıymış gibi, sanki orası tek sığınağıymış gibi nazikçe okşadı.

"Mavi, gamzesine gömülmek istediğim kadın benden nefret ediyor," dedi, sesi acıyla boğuldu. "Söylesene... Bu acıdan daha mı zor o söyleyemediklerin? O gece gördüklerin, benim kendimden nefret etmemden daha mı ağır?"

Gözlerimden bir damla yaş süzüldü, onun un kalıntılarıyla karışmış parmaklarına çarptı. Dizlerimin bağı çözüldü, sırtımı harabenin soğuk duvarına yasladım. Yiğit benden ayrılmadı gölgemiz yıkık duvarda tek bir silüet gibi birleşti.

"Zor Yiğit," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Çünkü sen hatırlamıyorsun ama ben o gece senin ellerindeki kanı sildim. Çünkü Gökhan'ın son bakışındaki o soruyu sadece ben gördüm. Sen o gece sadece Gökhan'ı değil, benim sana olan inancımı da oraya gömdün. Şimdi nasıl anlatayım? Seni sevdiğim her saniye, ona ihanet ediyormuşum gibi hissederken, o geceyi nasıl kelimelere dökeyim?"

Yiğit’in gözleri irileşti. Ellerini yüzümden çekmedi ama titremesi artık saklanamaz bir boyuttaydı. "Onun son bakışındaki soru neydi Mavi?" diye fısıldadı. "Bana ne sordu?"

Harabenin o küf kokan zeminine çökerken, dizlerim artık bu yükü taşıyamaz olmuştu. Sırtımı duvara sürterek yere yığılırcasına oturdum. Ellerinle yüzünü kapatıp hıçkırıklarını bastırmaya çalışırken, Yiğit de bir yıkım gibi önümde diz çöktü. Aramızdaki mesafe kapanmıştı ama aramızdaki gerçek, aşılması imkansız bir dağ gibi büyüyordu.

"Mavi ne dedi bana?" diye tekrarladı, sesi artık bir feryada dönmüştü. "Ben o ölürken burada mıydım? Mavi ne yapıyordum ben? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum?"

Boğazımdaki düğüm canımı yakıyordu. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle hırsla sildim ama yenileri anında yerini aldı. Ona bakamadım. Bakarsam, o geceki o çaresiz, o donup kalmış Yiğit’i görecektim.

"O ölürken sen onu izledin," diyemedim. Dudaklarım titredi ama bu korkunç cümleyi kuramadım.

O ölürken kenardan saklanıp, bir gölgenin arkasına sığınıp onun adım adım ölüme gidişini sadece izledin, diyemedim ona.

Onu bu gerçeğin altında diri diri gömemezdim. Gökhan’ın son anlarında gözleriyle seni aradığını, senin ise sadece birkaç metre ötede, nefesini tutarak o karanlık köşede kıpırtısız durduğunu söyleyemedim. O an bir emre mi uymuştun, yoksa korku mu seni felç etmişti, hâlâ bilmiyordum. Ama o gece, o tepede, bir tek Gökhan değil, bizim Yiğit’e olan kahramanlık masalımız da ölmüştü.

"Yiğit, sorma artık..." dedim, sesim bitik bir halde. "Hatırlamamak senin ödülün. Hatırlarsan, bu dünyada yaşayacak bir yer bulamazsın kendine. Bırak, o gece o harabenin içinde kalsın. Bırak, ben senin yerine de o sahneleri her gece izlemeye devam edeyim."

Yiğit ellerimi tutup yüzüne yaklaştırdı. "Mavi, senin gözlerinde kendimi görüyorum ve gördüğüm o adamdan nefret ediyorum. Bana doğruları söylemezsen, ben zaten her gün ölüyorum."

Yüzümdeki yaşları baş parmaklarıyla silerken dokunuşu o kadar şefkatliydi ki, bu şefkat beni o harabenin soğuk taşlarından daha çok üşüttü. "İstediğin kadar ağla şimdi," dedi sesi titreyerek. Sanki bütün o askeri disiplini, o sert "Kurt" kimliğini bir kenara bırakmış, sadece acımı paylaşmak için orada diz çökmüştü.

Ama ben ağlamak istemiyordum. Ağladıkça o geceki barut kokusu genzime daha çok doluyor, ağladıkça Gökhan’ın son nefesi benim ciğerlerime batıyordu. Nefesim daraldı, göğüs kafesim bir cendere gibi sıkıştı. Bir süre, sadece gecenin o tekinsiz sessizliğinde kendi hıçkırıklarımı boğmaya çalıştım. Sonunda, içimdeki o fırtınayı bir buz kütlesinin altına gömmeyi başardım. Yeni yaşların düşmesine izin vermedim gözlerim artık kupkuru ve cam gibiydi.

Hızla ayağa kalktım. Orada, o harabede, onun dizlerinin dibinde bir saniye daha kalamazdım. Gerçekler dilimin ucunda bir zehir gibi beklerken, ona bakmak kendime ihanet etmek gibiydi.

Arkamı döndüm ve koşmaya başladım.

Ayaklarımın altındaki çalıların hışırtısı, harabenin o uğultulu sessizliğini yırtıyordu. Koştukça ciğerlerime dolan soğuk hava, yüzümdeki yanmayı biraz olsun dindiriyordu ama içimdeki yangın sönmüyordu. Yiğit’in peşimden gelmediğini, o harabenin içinde, kendi geçmişinin gölgeleriyle baş başa kaldığını biliyordum.

Ona bakamadım. Bakarsam, o saklandığı köşede donup kaldığı o geceyi yüzüne vururdum. Bakarsam, "Sen izledin, biz öldük!" diye bağırırdım.

Karanlığın içinde, yolun kenarına kadar ne kadar koştuğumu bilmeden ilerledim. Arkamda bıraktığım sadece bir harabe değildi arkamda bıraktığım, Yiğit’in hiç bilmediği o korkunç sessizliğiydi.

Telefonun ekranındaki o tanıdık ama her seferinde kanımı donduran numara yanıp sönerken, ciğerlerime keskin bir nefes çektim. Az önceki o darmadağın olmuş Mavi'i, o ağlayan kadını harabenin toprağına gömdüm. Şimdi sadece "Derin" vardı buz gibi, duygusuz ve namlunun ucundaki bir mermi kadar kararlı.

"Selam Mor..." dedi o iğrenç, dijital ortamda bozulmuş robotik ses. Her kelimesi kulak zarımda bir iğne gibi batıyordu. "Sana bir şey itiraf etmeye geldim."

Boğazımdaki o hıçkırık yumrusunu sertçe yuttum. Sesim, bir bıçak kadar keskindi. "Ebeni sikmeden konuş ve kapa!"

Karşı taraftan kısa, tüyler ürpertici bir kıkırdama sesi geldi. "Çok terbiyesiz bir kız olmaya başladın sen," dedi, sanki eski bir dostuyla şakalaşıyormuş gibi rahat bir tavırla. "Ben sana o kadar çiçek alayım, senin için o kadar hazırlık yapayım... Sen bana küfret. Hiç yakışıyor mu senin gibi bir hanımefendiye?"

Dizlerimdeki titremeyi durdurmak için tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım. Kanlı gül, harabe, Yiğit’in yüzündeki unlar ve Gökhan’ın ölümü... Hepsi bu sesin etrafında dönen karanlık bir sarmala dönüştü.

"O çiçekleri senin mezarına ekeceğim gün yaklaşıyor," dedim, sesimi daha da alçaltıp tehditkar bir tonla. "Ne itiraf edeceksen et ve defol git hayatımdan. Sabrımı zorlama."

"İtirafım şu Mavi..." dedi ses, bir anlığına ciddileşerek. "O gece, o harabede Gökhan ölürken Yiğit’in neden kımıldamadığını merak ediyorsun ya... Aslında o gün Yiğit bir seçim yaptı. Ve seçtiği kişi Gökhan değildi. Sence kimi seçti dersin? Kendini mi... yoksa o çok sevdiği Yıldırım'ını mı?"

BÖLÜM SONU

Teorilerinizi alabilirim efenim

😻
 

Bölüm : 26.10.2024 11:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...