34. Bölüm

31. Bölüm :"Celladın Vicdanı"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

 

 

 

 

İmzasız bir veda mektubu gibiydim okunsam can yakacaktım, yakılsam küllerim bile ona ait kalacaktı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yiğit'in Anlatımıyla

Gökkuşağının tüm renkleri sahneyi terk etmiş, güneş yerini kirli bir griye boyanmış, solgun bir alacakaranlığın pençesine bırakmıştı. Gökyüzü, sanki devaâsa bir is tabakasının altında eziliyor gibiydi. Gitmişti. Arkasında bıraktığı boşluk, sadece fiziksel bir yokluk değil ruhumun orta yerinde açılmış, kenarları tırtıklı ve durmadan genişleyen kara bir delik gibiydi.

Soğuk betonun üzerinde dizlerimi göğsüme doğru çektim. Kollarımı bacaklarımın etrafına öyle bir hırsla doladım ki, parmak uçlarım etime gömüldü. Sanki bu baskıyı yapmazsam, içimdeki o devasa kırılma sesi dışarı sızacak ve bedenim binlerce cam parçası gibi etrafa dağılıverecekti. Kendimi bir arada tutmaya çalışan çaresiz bir heykel gibiydim.

"Benden değil, iyileşmekten kaçıyorsun..."

Bu cümleyi fısıldadığımda, kelimeler dudaklarımdan dökülüp rüzgarın hırçın kollarına karıştı. Kendi sesim bile bana ihanet ediyordu bir zamanlar neşeyle çınlayan o tını gitmiş, yerine paslı bir makasın metali keserken çıkardığı o çatlak ve yorgun hırıltı gelmişti. Rüzgar, bu itirafı aldı ve vadinin derinliklerine, onun asla duyamayacağı bir yere savurdu.

Göz kapaklarımı birbirine mühürlediğim an, o manzara yine oradaydı. Onun yaraları. Zihnime kazınmış olan o derin, iltihaplı sızılar... Kimsenin dokunmasına, hatta bakmasına bile tahammül edemediği, üzerine kat kat çelikten zırhlar kuşandığı o ruhsal enkaz. Ben, o aşılmaz duvarların ardına, zırhın üzerindeki ufacık bir çatlaktan sızan cılız bir ışık hüzmesi olmak istemiştim. Sadece bir nefes... Boğulduğu o dehlizde ona ciğer dolusu bir nefes aldırmak için çabalamıştım.

O ise ne yaptı? O ufacık çatlağı, parmaklarıyla kazıyarak değil, üzerine daha ağır betonlar dökerek kapattı. Kendi karanlığını, benim ışığıma tercih etti ve o zırhın içinde, sessiz bir mezarda kalmayı seçti.

Dizlerimde biriken toprağı, pantolonuma yapışmış o gri tozu çırpmaya bile tenezzül etmedim. Hareketlerim ağır, sanki yerçekimi o tepede iki katına çıkmış gibi hantaldı. O toz zerreleri, onunla soluduğum son havanın, ayak bastığımız son toprağın yadigârıydı onları üzerimden atmak, hatırasını kovmak gibi hissettiriyordu. Her bir zerre, tenime bir mühür gibi kazınsın istedim.

Elimi cebime attım, parmaklarım telefonun pürüzsüz camına çarptı. Ekranın cılız ışığı, alacakaranlığın hakim olduğu tepede yüzüme soluk, hastalıklı bir beyazlık vurdu. Rehberde isminin üzerinde parmağımı gezdirdim. Harfler sanki canlanmış, parmak ucumda bir yangın başlatmıştı. Kalbim kaburgalarımı zorladı ama başparmağımı o yeşil simgeye dokundurmadım. Aramayacaktım. Çünkü sevginin bazen birini kovalamak değil, olduğu yerde çakılıp kalmak olduğunu anlamıştım. Sevmek onun kaçtığı, sığındığı o zifiri karanlığa zorla fener tutmak değil, ciğerlerine çekmek istediği o ıssız sessizliğe saygı duyup kendi nefesini tutmaktı.

Tepe, Mavi'nin gidişiyle beraber devasa, sağır edici bir sessizliğin içine gömülmüştü. Öyle bir sessizlikti ki bu rüzgarın sert kayalara her çarpışında çıkardığı o uğultu, boşlukta yankılanan bir ağıt gibiydi. Motorumun selesine elimi uzattım. Gecenin ayazıyla iyice soğumuş olan metalin o keskin, buz gibi dokusu parmak uçlarımdan başlayıp tüm bedenimi bir ürpertiyle sardı. Binip bu ıssızlıktan uzaklaşacaktım.

Dizlerimdeki o uyuşukluk, saatlerdir heykel gibi çakılı kaldığım tepenin soğuğuyla birleşmiş, etimi kemiğime mühürlemişti. Ayağa kalkmaya çalıştığımda bacaklarım, sanki bana ait olmayan iki ağır kütle gibi titredi dengemi bulmak için havayı avuçladım. Birkaç sendeleyen adımın ardından kan devranım yeniden canlanmış, bedenim o hantal direnişini kırmıştı. Ama zihnim hala o tek noktaya takılıydı. Mavi gitmişti.

Bakışlarım, ay ışığının solgun pırıltısı altında devasa bir metal iskelet gibi duran motoruna kaydı. Gitmişti ama ruhunun bir parçası olan o demir yığınını burada, bu ıssızlığın ortasında öksüz bırakmıştı. Anahtarı cebimde hissettiğim an, bir anlığına kendimi kandırmaya çalıştım. "Anahtarı bende olduğu için binemedi, o yüzden yürüdü" dedim içimden. Ama bu yalan, boğazımda kurumuş bir ekmek kırıntısı gibi takılıp kaldı.

Mavi’yi benden iyi kimse tanıyamazdı o, hayatın her fırtınasına karşı cebinde gizli bir pusula, her kapıya karşı yedek bir anahtar taşıyanlardandı. İhtiyatsızlık onun lügatinde yoktu. Motorunu burada, bir yabancının insafına bırakmış olması, içindeki o yangının ne kadar büyük olduğunun nişanesiydi. Benden kaçma arzusu, tutkusundan bile ağır basmıştı arkasına bakmadan, en kıymetlisini feda ederek karanlığın içine sızmıştı.

Tam o sırada, o buz gibi seleyle aramdaki son engeli kaldırıp gitmeye hazırlanırken, cebimdeki o yüksek perdeli dijital çığlık tekrar patladı. Bu kez ekranda yanan isim, beklediğim o imkansız mucize değildi. Ilgaz arıyordu.

Ilgaz’ın adı ekranda her yanıp söndüğünde, bu ıssız tepenin gri kayalıkları sanki üzerime daha fazla yıkılıyordu. Bu saatte, bu sessizliğin tam göbeğinde gelen bu arama, bir dost selamı değil, yaklaşan bir felaketin ilk habercisi gibiydi. Melodi, kayalardan seken her yankısında ruhumu biraz daha darlıyor, Mavi’nin gidişindeki o gizemi daha da koyulaştırıyordu.

Telefonu cebimden çıkarıp kulağıma yasladığımda, rüzgarın uğultusu hattın öbür ucundaki sessizlikle çarpıştı. Kendi sesimi, o enkaz yığınından çekip çıkarmak için boğazımdaki düğümü yutkundum. "Alo?" diyebildim sadece sesim, uçurumdan aşağı yuvarlanan bir taş parça vedası kadar ruhsuz ve kuru çıkmıştı.

"Yiğit..." dedi Ilgaz. Adımı telaffuz edişindeki o tuhaf ton, içimdeki alarm zillerini birer birer çaldırmaya yetti. Sesi, sanki tozlu bir mahzenin derinliklerinden geliyormuş gibi kısık ve pürüzlüydü. Kelimeler dudaklarından dökülürken zorlanıyor, sanki biri boğazına görünmez bir halat dolamış gibi nefesi kesiliyordu. "Ben bir süre şehir dışına çıkacağım."

Kaşlarım, alnımda derin yarıklar açarcasına çatıldı. Zihnimde Mavi’nin gidişinin yarattığı o taze boşluk henüz sızlarken, bu cümle beynimin içinde yankılanan anlamsız bir gürültü gibiydi. "Ne? O ne alaka?" diye çıkıştım. Sesimdeki şaşkınlık, yerini yavaş yavaş kontrolsüz bir öfkeye bırakıyordu.

"Farklı bir şehirde görev varmış. En az üç ay dönmem," dediğinde, olduğum yerde bir anıt gibi çakılı kaldım. Ayaklarımın altındaki o sert toprak, sanki bir kum yığınına dönüştü ve ben yavaş yavaş dibe batmaya başladım.

Üç ay... Mavi’nin yokluğunun ilk saatlerinde, en yakın dostumun da böyle bir zamanlamayla sahneden çekilmesi sıradan bir kaderin oyunu muydu? Zihnim, Mavi’nin burada bıraktığı o sahipsiz, soğuk motorun metalik parıltısı ile Ilgaz’ın bu kaçamak, sönük sesi arasında köprüler kurmaya çalışıyordu. Taşlar yerinden oynamış, dünya ekseninden kaymıştı. Ilgaz sanki sadece bir haber vermiyor, bir yangından mal kaçırır gibi bu şehirden, belki de benden kaçıyordu.

Hattın ucundaki o hışırtılı sessizlik, sanki bana her şeyin bittiğini değil, her şeyin yeni ve çok daha karanlık bir şekilde başladığını fısıldıyordu.

"Oğlum polissin sen, ne görevi?" diye kükredim rüzgara karşı. Sesim, kayalıklarda yankılanıp bana geri dönerken içindeki o anlam veremeyen öfke katlanarak büyüyordu. "Asker olsan, hani operasyon deriz, kışla deriz, bizim gibi anlarız da... Ne alaka şimdi bu yangından mal kaçırır gibi gidiş?"

Dişlerimi birbirine öyle bir kenetlemiştim ki çenemdeki kasların seğirdiğini hissedebiliyordum. Ilgaz’ın o her zamanki, dünyayı karşısına alsa bile "Hallederiz" diyen lakayt ama emrivaki tavrı, Mavi’nin gidişiyle zaten açık bir yara haline gelmiş sinirlerime tuz basıyordu.

"Ne bileyim oğlum ben, bakanlık onaylı falan... Yoldayız biz de işte," dedi. Sesi, hızla giden bir aracın içinden geliyormuş gibi hışırtılı ve kesikti. Ama o sesin derinlerinde bir yerde, Ilgaz’ın bile kontrol edemediği bir eziklik, bir mecburiyet tınısı vardı. Sanki o da bu görünmez elin onu bu şehirden söküp atışının altında eziliyordu.

"Bu kadar hızlı mı?" diye sordum, sesim bir fısıltıya dönüştü. Sırtımı Mavi’nin sahipsiz motorunun buz gibi selesine yasladım. O an sanki koca şehir, içindeki tüm anlamlı parçaları birer birer dışarı kusuyordu. Sokaklar boşalıyor, insanlar siliniyor, herkes bir yerlere, benden uzağa savruluyordu. Dünya, ayaklarımın altından kayıp giden devasa bir boşluğa dönüşmüştü.

"Evet," dedi Ilgaz, sesindeki o yabancılaşmış ton iyice yerleşmişti sanki o da kendi söylediği yalana ya da gerçeğe inanmaya çalışıyordu. Ve tam kapatmadan hemen önce, o cümleyi bıraktı tepenin ortasına "Neyse kardeşim, Mavi sana emanet."

O an zaman durdu. Kelimeler havada asılı kaldı, etrafımdaki o sağır edici sessizliği bin parçaya böldü. Telefon elimde iyice ağırlaştı. Gözlerim hemen yanımda duran, sahibi çoktan karanlığa karışmış o dilsiz motora kaydı. Emanet mi? Ilgaz, onun dakikalar önce beni bu tepede bir başıma, ruhumdaki o devasa delikle bırakıp gittiğini bilmiyor muydu? Yoksa bu, giden birinin ardından tutulan o acı dolu yasın ilk perdesi miydi?

Bu emanet, artık sahipsiz kalmış bir gölgeden başka bir şey değildi.

İşte o an, içimdeki o patlamaya hazır volkan sarsıldı. "Mavi elde avuçta duruyor ya, bana emanet!" dedim sinirle. Sesim tepenin sessizliğini bir tokat gibi yardı. Gidişini izlemiştim, nefesimin kesilişini izlemiştim şimdi emanetten bahsediyordu.

"Tut o zaman!" dedi Ilgaz, sesi her zamankinden daha sert, daha buyurgan çıkarak.

"Kaçık bir deli o! Nasıl tutayım!" diye bağırdım telefona. Ellerim titriyordu. Mavi, avuçlarımın arasından kayıp giden bir rüzgârdı onu tutmak, ateşi çıplak elle yakalamaya çalışmak gibiydi.

Bu emanet, artık sahipsiz kalmış bir gölgeden başka bir şey değildi.

Ama sinir katsayım öyle bir fırlamıştı ki, Everest’in tepesine bayrak dikerdim o an. "Ele avuca sığdığı mı var o delinin? Kızın ruhu cıva gibi, tutmaya çalışsan parmaklarının arasından akıp gidiyor!"

Ilgaz, sanki bakkaldan ekmek almamı istiyormuş gibi pişkince çıkıştı hattın öbür ucundan.

"Sığdır lan bana ne? Sen değil misin koskoca bordo bereli, dağları deviren Yiğit? Bir tane kızı mı hizaya getiremeyeceksin? Sığdır işte!"

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Mavi gitmiş, motoru burada kalmış, ruhum otoparka çekilmiş hurda araç gibi ezik büzük beyefendi bana 'sığdır' diyor. "Lan bir siktir git! Git görevine mi gidiyorsun, Mars’a mı taşınıyorsun ne bok yiyorsan ye!"

"Küfretme lan! Polisiz şurada, devletin memuruyuz, ayıp oluyor kardeşim!" dedi Ilgaz, sanki o an yanında telsiz varmış da anons geçiyormuş gibi bir ciddiyetle.

"Kes lan andaval! Senin o görevine de, bana bıraktığın emanetine de..." Cümlenin geri kalanını içimdeki sansür mekanizmasına bile takılmadan, doğrudan evrenin derinliklerine gönderip telefonu suratına çat diye kapattım.

Ekran karardığında, tepedeki o hüzünlü atmosfer bir anlığına dağıldı yerini, bir dostu tarafından en büyük kazığı yemiş, elinde patlamış bir "Mavi bombasıyla" baş başa kalmış adamın o trajikomik şaşkınlığına bıraktı. Telefonu cebime sokarken kendi kendime söylenmeye devam ediyordum.

"Emanetmiş... Lan kız motorunu bıraktı, beni bıraktı, akıl sağlığımı bıraktı da gitti! Ben neyi kime sığdırıyorum?"

Motorun selesine öyle bir hırsla vurdum ki, metalin soğuğu elimi sızlattı. Mavi gitmişti, Ilgaz kaçmıştı, geriye bir ben, bir de bu dilsiz demir yığını kalmıştı. Şaka gibiydi hayatım bir anda dram filminden, kalitesiz bir mahalle komedisine evrilmişti.

Telefonun ekranı karardı ama içimdeki yangının ışığı sönmek bilmedi. İçimde bir yerler, en gizli, en korunaklı köşelerim usul usul yanıyordu. Sanki ruhum bir kâğıt parçasıymış gibi alev almış, o yangından geriye kalan gri, cansız küller rüzgârın merhametine bırakılmıştı. Bedenim, bir daha asla eski haline dönemeyecek olan o külleri, sanki bir zehri kusar gibi her bir yana dağıtıyordu. Bir daha bir araya gelmemek, o eski bütünlüğü kurmamak üzere... Dağılıyordum ve bu dağılışın geri dönüşü yoktu.

Herkes zoru başarmaktan bahsederdi ama benim hikayem o kadar basit değildi. Ben zoru sevmemiştim ben, imkansıza körkütük aşık olmuştum. Kendi kalbime, kendi irademe bile danışmadan, kendimi o devasa, göz alıcı ama bir o kadar da yıkıcı hayalin tam orta yerine, uçsuz bucaksız bir uçurumdan bırakır gibi bırakmıştım. Sonra da o hayalin içinden çıkmamak, o acı veren güzelliği terk etmemek için arkamdaki tüm kapıları, tüm pencereleri kendi ellerimle kilitlemiştim. Anahtarları ise bir daha bulunmamak üzere o derin boşluğa fırlatmıştım. Ben, aslında yaşamanın ne demek olduğunu anlamak için, önce onun kollarında ölmeyi dilemiştim.

Çünkü biliyordum onu sevmek, bile isteye bir idam sehpasına yürümekti. Boynuna dolanan o yağlı urganın soğukluğunu bile bile onun gözlerine bakmaktı. Sevmemek ise hayatta kalmaktı nefes almaktı, yollarda yürümekti, güneşin doğuşunu izlemekti. Ama asıl soru, bir bıçak darbesi gibi göğsümün ortasına saplanıyordu.

Onsuz bir yaşam, gerçekten bir "yaşam" mıydı?

Etrafımı saran bu gri alacakaranlıkta, onun olmadığı bir dünyada nefes almak, ciğerlerine sadece soğuk ve anlamsız bir havayı doldurmaktan başka neydi? Bu bir imkân mıydı, yoksa müebbet bir yalnızlığın şık bir kılıfı mı? Mavi’nin motorunun selesine vuran o son ışık süzülürken anladım ben onunla ölmeyi, onsuz yaşamaya çoktan tercih etmiştim. Ama o, beni bu yarı ölü halimle, bu sessiz tepede bir başıma bırakıp gitmişti.

Motorun üzerine çökerken, kaskı takıp takmamak arasında o kısa ama uçurum kadar derin kararsızlık anını yaşadım. Sonunda metalik bir tıkırtıyla kilitledim kayışını. Kask, dünyayla aramdaki son bağı koparan pürüzsüz bir kabuk gibi başımı sardı güya bir güvenlik önlemiydi bu. Ama asıl ironi tam kalbimin ortasında duruyordu. Ben şu an, hayatım boyunca hiç olmadığım kadar güvensiz bir boşluktaydım. Üzerime devrilen bu gökyüzü altında, hiçbir kask ruhumdaki o derin çatlakları koruyamazdı. Artık hiçbir yer, hiçbir zırh beni güvende tutmaya yetmeyecekti.

Gaza asıldığımda motorun kükreyişi tepenin sessizliğini bir kez daha yardı. Hızlandıkça rüzgar, kaskın o sert yüzeyini aç bir kurt gibi yalayıp geçiyor, uğultusu kulaklarımda uğursuz bir melodiye dönüşüyordu. Eve doğru, o soğuk duvarların arasına sürüyordum ama zihnim çoktan rotasından sapmıştı. Mavi neredeydi? Onu, bir sonraki adımını tahmin edecek kadar bile tanımadığımı fark etmek, en az gidişi kadar canımı yakıyordu. Gökhan’a gitmiş olabilir miydi? Bu ihtimal zihnimde cılız bir ışık gibi yandı ama aralarındaki o bitmek bilmeyen mesafe, şu an bu ihtimali imkansız bir seraba dönüştürüyordu.

Çünkü ben, o yasaklı bölgeye girmiş Mavi’nin masada, bir günah gibi bıraktığı o tek mektubu okumuştum. Kelimeler o an zihnime birer kor gibi döküldü. Mavi, kendi katilini sevdiği için kendinden utanıyordu.

O mektubun her satırı, Mavi’nin ruhundaki o kanlı savaşı anlatıyordu. O mezara gidecek yüzü yoktu çünkü sevgi, onun için bir ihanetle eşdeğer hale gelmişti. Mavi, beni sevmeye başladığı her saniye, kendi içindeki o eski kadını, "Gökhan" dediği, "kalbim" dediği o hatırayı öldürüyordu. Beni sevmek, onun için geçmişine sıktığı bir kurşundu bu yüzden kaçıyordu. Benden değil, bende bulduğu o yeni hayattan, o yasak mutluluktan kaçıyordu.

Hayatın bu korkunç, bu sağır edici acımasızlığı karşısında dişlerimi sıktım. Neden? Neden Mavi’nin üzerine bu kadar gidiyordu bu dünya? Sanki kader, onun yüzüne bir nebze gülümsemeyi bile çok görmüş, onu haksız bir davanın tek sanığı ilan etmişti. Hayat onu, işlemediği bir suçun kefaretiyle, acımasızca ve durmaksızın cezalandırıyordu.

Gökhan’ın ölümünden neden beni ve kendini sorumlu tuttuğunu bilmiyordum. Bu gizemin anahtarını bulmak için, damarlarımdaki son damla kanı bile feda edebilirdim. Ama gerçeğin o karanlık duvarı, motorun önündeki zifiri karanlık yol gibi önümde uzanıyordu. Bilmiyordum. Ve bu bilinmezlik, rüzgardan daha sert çarpıyordu yüzüme.

Motorun kadranındaki rakamlar yükseldikçe, zihnimdeki o iki isim karanlıkta çakan şimşekler gibi parlıyordu.

Yaman ve Ilgaz.

Bu kuyu ne kadar derinse, bu iki adam o kadar dibindeydi. Ilgaz, tam da her şeyin koptuğu anda, arkasına o "bakanlık onaylı" gizem perdesini takıp şehirden toz olmuştu. Ondan laf almak, artık rüzgârı avuçlamak kadar imkansızdı. Ama Yaman... Yaman buradaydı. O, sırlar deryasında boğulmamak için çırpınan ama köşeye sıkıştığında suyun yüzeyine çıkmak zorunda kalacak olan tek kişiydi.

Gaza biraz daha yüklendim motorun altımdaki hırıltısı, içimdeki o yırtıcı aslanın kükremesine karışıyordu. Yaman’ı biliyordum. Onu öyle bir cendereye alacaktım ki, o mektuptaki her bir kelimenin, Mavi’nin her bir kaçışının ve Gökhan’ın o kanlı sonunun hesabını birer birer verecekti. Dudaklarından dökülecek her harf, o kilitli kapıların birini daha parçalayacaktı. Sıkıştırınca, o sarsılmaz görünen duvarlarının nasıl un ufak olduğunu izleyecektim.

Zordu, biliyordum. Belki de öğreneceklerim, şu anki bilinmezliğimden bin kat daha fazla canımı yakacaktı. Ama artık duramazdım. Mavi’nin neden kendini bir "katil aşığı" olarak gördüğünü, neden o mezara gidemediğini ve neden ikimizi de o karanlık geçmişin celladı ilan ettiğini öğrenmeden bana bu dünyada uyku yoktu.

Evin sokağına sert bir frenle daldığımda, lastiklerin asfaltta bıraktığı o yanık kokusu, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Yaman için geri sayım başlamıştı. Ya konuşacaktı, ya da o sırlar her ikimizi de bu şehrin betonları arasına gömecekti.

Mavi’nin motorunu, mahallenin o tekinsiz gölgeleri arasına alelade fırlatıp atamazdım. Ne kadar öfkeli olursam olayım, o metal yığınının Mavi için sadece bir ulaşım aracı değil, ruhunun bir uzantısı, özgürlüğünün tek kalesi olduğunu biliyordum. Eğer o demir yığınına tek bir çizik gelse, Mavi o buzdan duvarlarının arkasında sessizce kan ağlardı. Onu, sanki kutsal bir emaneti yerine koyar gibi, milimetrik bir hesapla, en güvenli köşeye park ettim.

Ardından, içimdeki o kör düğümü çözmek üzere binaya daldım. Merdivenleri ikişer üçer, adeta bir fırtına gibi tırmandım. Kapının önüne geldiğimde parmaklarım yumruk oldu ve o ahşap yüzeye, sanki bir kalenin kapısını yıkar gibi, ardı ardına sert darbeler indirdim. Bu gürültü Yaman’a değildi bu gürültü, aramızda biriken o kirli yalanlara, o sahte sessizliklere ve benden gizlenen o karanlık geçmişeydi.

Kapı, menteşelerinden inleyerek açıldı. Karşımda Yaman duruyordu omuzlarındaki yara izleri henüz tam kapanmamış olsa da bakışları eskisine göre daha canlı, sesi daha berraktı. Yüzüne yayılan o içten, o dostane gülümseme, benim o anki buz gibi duruşumla çarpıştı.

"Hoş geldin!" dedi, sesi evin içindeki o alışıldık huzuru müjdeler gibiydi. "Valla Ilgaz da gitti, ev iyice ıssız kaldı, nasıl sıkıldım bilemezsin. Gel içeri, yorgun musun? Bir çay koyayım mı?"

Yaman’ın o sıcak, o hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan tavrı, benim için bardağı taşıran son damlaydı. O "Hoş geldin" kelimesi, havada asılı kaldı ve benim nefretimle birleşip bir zehre dönüştü. Kapının eşiğinde, üzerimden hala o tepenin soğuğu ve rüzgarın kokusu tüterken ona doğru bir adım attım. Gözlerimin içindeki o vahşi ışıltıyı gördüğünde, yüzündeki gülümseme tıpkı sonbaharda dalından düşen solgun bir yaprak gibi yavaşça süzülüp yok oldu.

"Yorgun değilim Yaman," dedim, sesim boğazımdan bir testere ağzı gibi pürüzlü ve ölümcül bir sakinlikle çıktı. "Ama çok doluyum. Ve şimdi sen, o sustuğun ne varsa, o mektupların ardına sakladığınız ne halt varsa tek tek dökeceksin. Ilgaz kaçtı ama sen buradasın."

Kapıyı ardımdan, evin içindeki sessizliği infaz edercesine sertçe kapattım. Artık kaçacak yer, sığınacak bir "hoş geldin" kalmamıştı.

Yaman’ın kaşları, sanki bir savunma hattı kurarcasına çatıldı. Şaşkınlığı samimiydi ya da ben öyle sanmasını istiyordum. "Ne oluyor ulan?" diye sordu, sesi hala o dostane tınıyı korumaya çalışsa da içindeki tedirginlik bir sis gibi yayılmaya başlamıştı.

"Cehennem azabı çekiyorum!" diye bağırdım, sesim salonun tavanında yankılanıp eşyaların üzerine bir enkaz gibi çöktü. Onu eşikte bırakıp, sanki her köşesini ezbere bildiğim o eve ilk kez giren bir yabancı gibi salona daldım. Adımlarım yeri dövüyordu. Arkamdan geliyordu, hissediyordum. "Ve sebebi sensin! Senin ve onun o lanet olası sessizliğiniz!"

"Ben ne yaptım?" dedi Yaman, sesi bu sefer daha tiz, daha savunmacı çıkmıştı. Ellerini iki yana açmış, bir suçsuzluk maskesi takınmaya çalışıyordu. Ama ben o maskenin altındaki çatlakları görüyordum.

O Mavi'ye sus demişti.

O Mavi'ye diline prangalar vur ve kendini bitir demişti.

Aniden ona doğru döndüm, aramızdaki mesafeyi tek bir adımda yutup gözlerinin tam içine, o karanlık kuyuya baktım. "Ne mi yaptın? Yaman, sen Mavi’yi nasıl bir cehenneme hapsettiğinin farkında mısın? Sadece soruyorum lan sana! O kızın omuzlarına kaç tonluk bir sır yüklediğini biliyor musun?"

"Ne yaptım Yiğit ben Mavi’ye?" diye sordu tekrar, bu sefer sesi titriyordu. Belki de anlamaya başlamıştı belki de sakladığı o devasa yalanın ağırlığı altında ilk kez kemikleri gıcırdıyordu.

"Onu bir şeylere susmaya mahkum ettin!" diye haykırdım. İçimdeki tüm o bastırılmış hüzün, o Mavi’nin gidişiyle açılan yara, şimdi saf bir öfke olarak dışarı sızıyordu. Zaten tepede olanlar yüzünden yeterince sinirli olan ben birde bu aptallık ile uğraşıyordum. "Onu, başkaları kırılmasın diye kendi ruhunu parça parça etmeye mahkum ettin! O kız sustukça boğuluyor, o kız sustukça ölüyor lan! Sizin o 'aman kimse duymasın' dediğiniz her kelime, onun boğazına doladığınız bir urgan oldu. Sen rahat uyu diye o uykusuz kalıyor, sen nefes al diye o kendi ciğerlerini söküp atıyor!"

Yaman’ın yüzü, sanki biri tüm kanını çekmiş gibi bembeyaz oldu. Salonun o sıcak havası bir anda buz kesti. Mavi'nin söyleyemediği, içinde bir ur gibi büyüttüğü o her bir kelimeyi, şimdi ben Yaman'ın suratına bir tokat gibi çarpıyordum.

"Mavi beni sevdiği için kendinden utanıyor Yaman! Duyuyor musun beni? Sevmekten utanıyor! Çünkü sizin o karanlık geçmişinizde, sevgi bir ihanet gibi kodlanmış. Ve sen... sen buna sadece seyirci kaldın! Ya sen ona sus dedin sus! Neden susturdun o kızı?"

Yaman’ın yüzündeki o suçluluk karışımı öfke patladı, ses telleri gerilmekten kopacak gibiydi. "Ben senin için susturdum onu!" diye kükredi yüzüme doğru. "Kaç kere intihar etmeye çalıştın haberin var mı senin? Tabii sen hatırlamıyorsun ama ben nasıl korktuğumu hatırlıyorum! Kaç gece başında 'bu sefer kendine bir şey yapacak mı?' diye korkarak uykusuz kaldığımı hatırlıyorum. Gökhan öldükten sonra biz seni toplamak için kaç geceyi sabaha bağladık, kaç kere seni o uçurumların kenarından çektik aldık biz lan!"

Yaman’ın bu savunması, benim içimdeki o devasa yangına benzin dökmekten başka bir işe yaramadı. Gözlerim karardı, kulaklarımda uğuldayan o ses, Mavi’nin sessiz hıçkırıklarının intikamını almak istiyordu.

"LAN KİMSE ONU TOPLAMADI AMA!" Öyle bir haykırdım ki, salonun pencereleri sarsıldı, duvardaki o eski saat sanki korkusundan durdu. Sesim, boğazımı parçalarcasına, ciğerlerimde biriken tüm o zehirli havayı Yaman’ın suratına kustu.

"KİMSE MAVİ’NİN SAÇINI OKŞAYIP GEÇECEK DEMEDİ AMA! Herkes beni kurtarma derdine düşmüşken, herkes benin yaralarını sarmak için seferber olmuşken kimse o kızın köşede nasıl kan kaybettiğine bakmadı lan! Kimse Mavi’ye gidip de 'Senin suçun değil' demedi! Kimse onun elinden tutmadı!"

Yaman bir adım geri sendeledi, sanki her bir kelimem göğsüne inen birer balyoz darbesiydi. Ama durmadım. Duramazdım. Mavi’nin o mektuptaki çaresizliğini, o tek başına kaldığı karanlığı onun gözlerinin içine sokmam gerekiyordu.

"KİMSE MAVİ’Yİ KOSKOCA DÜNYAYA SIĞDIRAMADI AMA!" diye devam ettim, sesimdeki o hırçın ton yerini derin bir sızıya bırakırken. "Siz onu o sırrın içine, o suçluluk duygusunun dibine gömdünüz. Sen ayağa kalk diye onu bir gölge gibi arkanda yürümeye mahkum ettiniz. O kız, sırf sen kırılma diye, sırf sen dağılma diye kendi hayatından, kendi sevgisinden, benden vazgeçti lan! Sizin hayatınızı kurtarmak için kendi ruhunu o mezara, Gökhan’ın yanına diri diri gömdü!"

Yaman’ın dudakları titredi, gözleri doldu ama bakışlarındaki o yıkım, benim içimdeki enkazın yanında sönük kalırdı. Mavi’nin o devasa yalnızlığı, şimdi bu küçük salonun her bir zerresine sinmişti. Beni korumak için susanlar, aslında onu sessizce infaz etmişlerdi.

"Bana söyleyeceksin Yaman!" Sesim artık bir haykırış değil, sanki derin bir kuyunun dibinden gelen, yankılandıkça keskinleşen bir tehditti. "O gece neden oradaydım? Ellerimdeki o kanın, zihnimdeki o boşluğun gerçek bedeli ne? Mavi benden neden hem bir veba gibi nefret ediyor, hem de canından kopamayan bir parça gibi benden vazgeçemiyor? Anlatacaksın lan, kaçışın yok artık!"

Yaman’ın yüzü bir anda mermerden oyulmuş bir heykel kadar katılaştı. Gözlerindeki o insani parıltı söndü, yerini aşılmaz bir karanlığa bıraktı. "Asla!" dedi. O tek kelime, aramıza örülmüş çelikten bir duvardı.

"Ne demek asla lan!" diye bağırdım, sinirden ellerim titriyor, parmak uçlarım uyuşuyordu. "Ne demek asla? Yaman, o kız cehennemin en harlı ateşinden daha beter yanıyor! Gözlerimin içine her baktığında ruhunda bir azap fırtınası kopuyor, görmüyor musun? Bana bakamıyor, dokunamıyor, teni tenime değdiğinde sanki zehirleniyor!"

"Sen yaşa diye yapıyor bunları!" diye kükredi Yaman, sonunda o duygusuz maskesi bir anlığına çatlayarak. "Kendine zarar verme diye! Senin o kırılgan akıl sağlığın, o darmadağın olmuş geçmişin bir kez daha yıkılmasın diye her şeyi sırtlanıyor!"

"Siktiğimin dünyasında ben zarar görmeyeyim diye sevdiğim kadın ölüyor!" Gözlerimdeki yaşlar, sinirden ve çaresizlikten birer kor parçası gibi süzüldü yanaklarımdan. "Lan ben kendime bir şey yapmayacağım, anlıyor musun? Beni korumayı bırakın da onu kurtarın! Söyleyin artık şu lanet gerçeği!"

Yaman bir an duraksadı, sonra bakışlarını benden kaçırıp uzaklara, anlamsız bir noktaya dikti. Az önceki o insani tepkisi saniyeler içinde buharlaştı. "Sus ve konuyu kapat Yiğit," dedi. Sesi o kadar duygusuz, o kadar mekanikti ki sanki karşımda can dostum değil, ruhunu bir yerlerde düşürmüş bir yabancı duruyordu.

Nasıl bu kadar duygusuz olabiliyordu? Mavi sadece benim sevdam değil, onların da kardeşiydi. Aynı sofraya oturmuş, aynı acılara göğüs germişlerdi. Şimdi ise Mavi o uçurumun kenarında tek başına rüzgara karşı direnirken, Yaman nasıl oluyordu da böyle bir dilsiz şeytana dönüşebiliyordu? Bu sessizlik, Mavi'nin çığlıklarından daha çok canımı yakıyordu. Onu bu sahte koruma kalkanıyla aslında diri diri bir mezara gömdüklerini nasıl görmüyorlardı?

"Ya o size ne yaptı?" Sesim artık bir feryat değil, sanki boğazıma dolanmış görünmez bir elin altından sızan cılız, yaralı bir fısıltıydı. "Ya ne yaptı size o kız? Neden bunu ona yapıyorsunuz? Neden ondan nefret ediyor, onu bir fazlalık gibi kenara atıyorsunuz? O da sizin bir parçanız değil miydi?"

Yaman’ın içindeki o karanlık baraj sonunda patladı. Damarlarındaki kan sanki bir nefret akıntısına dönüştü. "BEN BİR KARDEŞİMİ KAYBETTİM ÇÜNKÜ!" diye kükredi yüzüme doğru. Sesi, salonun tavanından dökülen toz pembe hayallerimizi birer birer ezdi. "Ben Gökhan’ı kaybettim çünkü! Kusura bakma Yiğit, o küçükken yanımızda yoktu. Biz seninle sokaklarda, çamurda, kavgada büyüdük! Sen benim her şeyimsin. O ise... o senden daha güçlü! O yıkılmaz, o dayanır. Ama sen dağılırsan, ben bir kardeşimi daha gömmeye dayanamam!"

Nefesim daraldı. Kalbim sanki bir mengenenin içinde eziliyordu. "O ölse... o gitse üzülmeyecek misin yani?" diye sordum, korkuyla karışık bir dehşetle.

"Üzülmem!" dedi Yaman, kelimeler ağzından buz gibi, keskin birer mermi gibi döküldü. O an ciğerlerimdeki tüm hava çekildi, dünya başıma yıkıldı. "Sana üzüldüğüm kadar ona üzülmem! Ben seni kaybedemem Yiğit. Sen benim abimsin, sen benim canımsın, kardeşimsin. Ama o... o her zaman dışarıdaydı."

O buz gibi sessizlik, salonun her köşesine bir kefen gibi serildi. Ve tam o anda, kapının eşiğinde, sanki hayaletimsi bir gölge belirmiş gibi o ses duyuldu. Öylesine kısık, öylesine sahipsiz ve öylesine yaralıydı ki rüzgarın fısıltısından bile daha zayıftı ama hepimizin kalbine bir hançer gibi saplandı.

"Ben senin neyinim abi?"

Mavi oradaydı. Omuzları çökmüş, gözlerindeki o hırçın mavilik yerini derin bir zifiri karanlığa bırakmış halde kapı pervazına yaslanmıştı. Sesindeki o 'abi' kelimesi, bir sığınak değil, bir veda ağıtı gibi döküldü dudaklarından. Sanki yıllardır bildiği, sığındığı o tek çatının da aslında kendisine ait olmadığını ilk kez, bu kadar çıplak ve acımasız bir şekilde öğrenmişti.

Yaman donup kaldı. Az önceki o katı, duygusuz maskesi bir anda un ufak oldu bakışlarındaki o kor ateş, Mavi’nin o yıkılmış halini gördüğü an buz kesti. Ben ise... ben sadece nefes alamıyordum. Mavi, sevdiği adam tarafından sevilmemesi gerektiğine inanırken, şimdi tek sığınağı olan kardeşinin de onu çoktan gözden çıkardığını duymuştu.

O an, salondaki tüm ışıklar sanki Mavi’nin o sönük bakışlarında toplandı ve yavaşça karardı.

Mavi’nin o mor gözleri... Bir zamanlar hırçın dalgaları andıran o bakışlar, şimdi binlerce, on binlerce hayal kırıklığının sessizce çürüdüğü birer mezarlığa dönüşmüştü. Yutkunmaya çalıştı boğazındaki o düğüm öylesine sert, öylesine büyüktü ki, nefesi yarı yolda kesildi. Bakışları, Yaman’ın üzerinde bir celladın ipi gibi dolandı.

"Ben neden sizin bir şeyiniz olmayı başaramadım Yaman?" Sesi o kadar kısıktı ki, sanki son nefesini bu soruyu sormak için harcıyordu. Odaya doğru bir adım attı ama bedeni artık ruhundaki bu devasa yükü taşımıyordu dizleri büküldü, sendeledi. Düşmemek için kapının pervazına öyle bir tutundu ki, parmak boğumları bembeyaz kesildi. "Ya ben yuvamı kaybettim... Kendi ellerimle mezara koydum onu. Neden bana sahip çıkmak için, sadece bir kez olsun başımı okşamak için çabalamadınız?"

(Yazardan not: Burada Mavi'nin hareketlerini unutmayın. Sendelemesini nefesi kesilmesini...

Vardır bir nedeni :)

Yaman, kendi vicdan azabının altında ezildikçe hırçınlaşıyordu. Kendini korumak, o sahte haklılığına tutunmak ister gibi savundu kendini. "Biz de kaybettik! Bizim de canımız yandı!"

İşte o an, Mavi’nin içindeki o disiplinli, o sarsılmaz asker kız bir buhar gibi dağıldı. Yerine, harabeye dönmüş, ruhu lime lime edilmiş ama hesap sormaya kararlı küçük bir kız çocuğu geldi. Ama bu çocuk, cehennemi görmüş ve geri dönmüştü.

"SİZİN YUVANIZ OLACAK İNSANLAR VARDI!" Öyle bir haykırdı ki, sesindeki o yırtılmışlık benim kalbimi yerinden söktü. Mavi artık konuşmuyor, kusuyordu. Yıllardır biriktirdiği o zehri, o kimsenin bilmediği karanlığı Yaman’ın suratına çarpıyordu.

"Sizin üvey abiniz size tecavüz etti mi?" Soru, salonun ortasında buz gibi bir bıçak gibi asılı kaldı. Yaman’ın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, dünyam durdu. "BENİM ETTİ! Sizi prangalarla, bir yıl boyunca o dilsiz, o kör edici bembeyaz bir odaya kapattılar mı? BENİ KAPATTILAR! Sizin üzerinizde, sanki bir insan değilmişsiniz gibi, birer laboratuvar faresiymişsiniz gibi deneyler yaptılar mı?"

Her cümlede Mavi’nin sesi biraz daha yükseliyor, her kelimeyle salonun havası biraz daha ağırlaşıyordu. O bembeyaz odanın soğukluğu, o prangaların metalik sesi, o odadaki ilaç kokusu sanki bir anda evin içine doldu.

"BENİM YAPTILAR!" diye bağırdı son kez. "Ben o cehennemin içinden çıkıp gelirken bile sadece sizin için dayandım! Ama siz... Siz beni o beyaz odadan daha beter bir kimsesizliğe mahkum ettiniz."

Mavi’nin sesi artık bir fısıltıdan bile daha zayıf, sanki bin yıllık bir yorgunluğun son nefesi gibi çıkıyordu. "Bunları size yapan öz ve öz aileniz miydi?" diye sordu, gözlerindeki o dipsiz karanlıkta bir anlık hüzün şimşeği çaktı. "Benim öz ailemdi..."

Dudakları bir kez daha aralandı belki o bembeyaz odadaki o keskin ilaç kokusunu anlatacaktı, belki de o prangaların teninde bıraktığı o silinmez izleri... Ama sustu. Kelimeler o kadar ağır geliyordu ki, dili bu yükün altında ezildi. Bir kez daha denedi, bir itirafın daha kapısını zorladı ama sonra, sanki artık hiçbir kelimenin bu acıyı tarif etmeye yetmeyeceğini anlamış gibi vazgeçti. O vazgeçiş, bir insanın kendi varlığından vazgeçmesi gibiydi.

Duyduklarım, beynimin içinde art arda patlayan mayınlar gibiydi. Her bir kelime, her bir itiraf bedenimden bir parçayı koparıp o soğuk salonun zeminine fırlatıyordu. Mavi’nin o kısık, o can çekişen sesini duydukça, damarlarımdaki kanın donup birer cam kırığına dönüştüğünü hissettim. Öz ailesi... Prangalar... Bembeyaz bir oda... Ve o korkunç, o telaffuz etmesi bile ruhu kirleten tecavüz gerçeği...

Mavi, karşımda bir heykel gibi değil, un ufak olmuş bir hatıra gibi duruyordu. Yaman’ın o titrek, o geç kalmış, o zavallı "Özür dilerim" cümlesi kulaklarımda yankılanırken, Mavi’nin başını o yavaşça iki yana sallayışını izledim. O an zaman durdu. O an dünya durdu.

"Özür dileme Yaman," dedi. Sesi, sanki binlerce yıl boyunca bir çölün ortasında susuz kalmış birinin fısıltısı kadar kuruydu. "Özür dileme çünkü ben ölsem, ben de kendime üzülmezdim."

O an göğsümün tam ortasına, tam kalbimin üzerine devasa bir balyoz indi. Nefesim boğazımda düğümlendi, akciğerlerim birbirine yapıştı. Sevdiğim kadın, uğruna dünyayı ateşe vereceğim, gözündeki tek bir yaş için kendi canımı bin kez feda edeceğim o kadın kendi varlığını, kendi ölümünü bile önemsemiyordu. Kendini o kadar çok gözden çıkarmış, o kadar çok hırpalanmıştı ki, kendi yokluğunu bir kayıp olarak bile görmüyordu.

Gözlerim doldu ama bu sefer sinirden değil, saf bir acıdan. Kalbimdeki o sızı, Mavi’nin o ruhsuz bakışlarıyla birleşip beni yerin dibine soktu. Yaman’a bakamadım. Ona olan öfkem bile bu devasa kederin altında ezilip gitmişti. Sadece Mavi’yi görüyordum o kapı pervazına tutunmuş, ruhu bedeninden çoktan ayrılmış gibi duran o yaralı kuşu.

Ben onu yaşatmak için her şeyi yapmaya hazırken, o kendi celladıyla çoktan anlaşma imzalamıştı. Kendi ölümüne üzülmeyecek kadar kendinden vazgeçmiş olması, benim nefes almamı imkansız kılıyordu. O an anladım ki ben sadece bir kadını sevmemiştim, ben yaşayan bir cenazeye, kendi yasını tutmaktan bile vazgeçmiş bir ruha aşık olmuştum.

Parmaklarım kontrolüm dışında titredi. Ona doğru bir adım atmak, onu o karanlıktan çekip çıkarmak, omuzlarındaki o korkunç yükü kendi sırtıma almak istedim. Ama ayaklarım yere mühürlenmiş gibiydi. "Ben buradayım," demek istedim ama sesim, Mavi’nin o buz gibi itirafının altında ezilip yok oldu.

Birkaç adımda yanına ulaştım o mesafeyi kat etmek sanki asırlar sürdü. Kollarımı etrafına doladığımda, bir kadını değil, bir kuşu tutuyor gibiydim. Ama bu kuşun kanatları çoktan kırılmış, tüyleri kana bulanmıştı. Bedenimle bedenini sardığım o an, kemiklerinin titrediğini hissettim sanki içindeki o devasa acı, kaburgalarını zorluyor, dışarı sızmak için onu sarsıyordu. Nefesi kesik kesikti her içine çekişinde ciğerlerine hava değil, sanki binlerce iğne dolduruyordu.

Elimi, o darmadağın olmuş saçlarını okşamak, dünyadan saklamak ister gibi kaldırdım. Ama parmaklarım henüz tenine değmeden, sanki bir kor parçasına dokunacakmışım gibi dehşetle geriye çekildi. Benden, şefkatimden, varlığımdan kaçtı. Bakışlarını benden söküp Yaman’a diktiğinde, o gözlerdeki ferin tamamen söndüğünü gördüm.

"Biliyor musun?" dedi, sesi o kadar ruhsuz, o kadar boştu ki, bu sesin bir insana ait olduğuna inanmak güçtü. "Ben artık yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım."

Dünya o saniyede ekseninden kaydı. "Yaşamak zorunda olmak..." Ölümü arzulamak değildi bu nefes almanın bir görev, bir yük, sırtında taşınan ıslak bir küfe haline gelmesiydi. Olduğum yerde bir heykel gibi çakılı kaldım; kollarım boşlukta, kalbim ise o buz gibi cümlenin altında ezik büzük bir haldeydi. Yaman, korkunun ecel terlerine karışmış haliyle bir adım attı ona doğru. "Mavi... Mavi sakın delirme," diye fısıldadı, sesi titreyerek.

Mavi, acı dolu bir tebessümün gölgesini bıraktı dudaklarına. "Kendimi öldürmeyeceğim korkma," dedi. Bu cümle bir teselli değil, bir vazgeçiştı. Sonra kapıya doğru, o karanlık sokağın kucağına doğru yürümeye başladı. Eşikte durdu, omzunun üzerinden Yaman’a, o çocukluk hatırasına son bir kez baktı. "Öldürsem de umursamazsın zaten," dedi. Sesi, bir cam kırığının damarda ilerleyişi kadar keskin ve sessizdi.

Yaman’ın yüzü bir enkaz yığınına döndü. "Öyle demek istemedim!" diye inledi ama nafile.

"Ama öyle dedin!" diye haykırdı Mavi. O son feryat, evin duvarlarından sekti, ciğerlerime doldu ve beni olduğum yere yıktı. Haklıydı. Kelimeler bir kez döküldüğünde geri alınmazdı ve Yaman, Mavi’nin ruhundaki o son sağlam direği de kendi elleriyle devirmişti.

Mavi, arkasında harabeye dönmüş bir adam ve vicdanıyla baş başa kalmış bir hain bırakarak karanlığın içinde kayboldu. Ben ise... Ben o kapıdan sızan soğuk rüzgarın ortasında, sevdiğim kadının gidişini izleyen bir seyirciden fazlası değildim.

Yaman, kapının eşiğinde eriyip giden o yaralı gölgenin peşine düşmek için bir hamle yaptı. Bir adımı havada asılı kaldı sanki hâlâ bir şeyleri düzeltebileceğine, o enkazdan sağlam bir tuğla çekip çıkarabileceğine inanıyordu. Onu kollarından tutup sarsmadım, hayır. Onu durdurmak için fiziksel bir güce ihtiyacım yoktu kelimelerim zaten birer giyotin gibi boğazına dayanmıştı.

"Kızın kalbini binlerce parçaya ayırıp avcuna bıraktıktan sonra mı peşine düştün?"

Sesimdeki o buz gibi tını, salonun ortasındaki o harareti bir anda dondurdu. Yaman durdu. Omuzları çöktü, bakışları yerde sürünen bir gölge gibi kederliydi. "Yiğit kendine bir şey yapacak..." diye fısıldadı, sesi sanki kendi içinde boğuluyordu. Korkusu samimiydi ama artık çok geç kalmıştı. Korku, ihaneti örtmeye yetmiyordu.

"Bir şey yaparsa bütün suçlusu da sen olacaksın," dedim.

Kelimelerim acımasızdı, evet. Belki de hayatım boyunca kimseye bu kadar ağır konuşmamıştım. Ama o an içimde merhamete dair tek bir kırıntı bile kalmamıştı. Mavi’nin o kapıdan çıkarken bıraktığı o kimsesizlik kokusu ciğerlerimi dağlıyordu. Onun yaşadığı o cehennemi, o "öz aile" denilen cellatların elinde can verişini, o bembeyaz odaların sessiz çığlığını Yaman’ın iliklerinde hissetmesini istiyordum.

Mavi’nin kalbini kırıp bir kenara atan bu adamın, şimdi o yıkıntının altında ezilmesini izlemekten başka bir tesellim yoktu. Onu vicdanıyla, o karanlık sessizliğiyle baş başa bırakmak... Bir insanı öldürmekten daha beterdi bu.

"Ondan nefret eder gibi davrandın," diye devam ettim, gözlerimi bir an bile üzerinden ayırmadan. "Onu bir fazlalık gibi, bir yük gibi gördün. Şimdi git ve o 'üzülmem' dediğin kardeşinin arkasından bak bakalım. Bakabilecek bir yüzün kaldıysa..."

Yaman’ın yüzündeki o paramparça olmuş ifadeyi gördüğümde, içimdeki o vahşi canavar bir anlığına sustu. Ama affetmedi. Affedemezdi. Mavi, dışarıda o zifiri karanlığın içinde, kendi sonuna doğru yürürken ben burada, onun celladıyla aynı havayı solumaktan iğreniyordum.

Arkamda kalan o vazo kırılma sesi, aslında bir dostluğun, bir kardeşliğin son çatırtısıydı. Ateş’in (Yaman) o öfke patlamasını, o geç kalmış pişmanlığını salonun o ağır havasında bırakıp kendimi merdivenlere attım. Ayaklarım yere değmiyordu sanki; her adımda Mavi’nin o "Yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım" cümlesi beynimde zonkluyordu. Onu bulmam gerekiyordu. Onu, o kendi karanlığına gömülmeden önce yakalamam lazımdı.

Apartman kapısından bir fırtına gibi çıktım. Mavi motoruyla çoktan caddenin gürültüsüne karışmış olmalıydı. Elim cebimde, sanki hayatımın anahtarıymış gibi o metal parçasını ararken parmaklarım titriyordu. "Nerede bu lanet şey, nerede!" diye inledim. En sonunda anahtarı bulup arabanın kapısını açtığımda, kendimi koltuğa nasıl attığımı hatırlamıyorum bile.

Motoru çalıştırdığım an, tekerlekler asfaltta acı bir sesle inledi. Gözlerim bir yandan dikiz aynasında, bir yandan önümdeki zifiri karanlık yoldaydı. Her motor sesine, her kask parıltısına kalbim ağzımda bakıyordum. "Nereye gidersin Mavi? Nereye sığınırsın?" diye sordum boşluğa.

Mavi’nin o asi ruhu, o motorun üzerinde rüzgarla yarışırken nereye sürerdi? O mezarlığa mı? Yoksa her şeyin başladığı ya da bittiği o ıssız tepeye mi? Arabanın içinde nefesim daralıyordu kaskın içindeki o daralmışlık hissi şimdi bu metal yığınının içinde beni boğuyordu. Silecekler çalışıyordu ama sanki önümdeki yolu değil, zihnimdeki o korkunç anıları temizlemeye çalışıyordu.

"Dayan Mavi," diye fısıldadım direksiyonu sıkarken. "Lütfen dayan. Ben senin için üzülürüm. Ben senin için dünyayı yakarım. Sadece dur..."

Caddeleri, ara sokakları, Mavi’nin geçebileceği her bir noktayı tek tek taramaya başladım. Şehir sanki devasa bir labirente dönüşmüştü ve ben, en değerli parçamı bu labirentin labirentin karanlık bir köşesinde kaybetmek üzereydim.

Mezarlığın o ağır, toprak kokan havasından çıktığımda göğsümdeki baskı daha da artmıştı. Orada yoktu. Gökhan’ın başucuna bile gitmemişti belki de omuzlarındaki o korkunç yükle onun karşısına çıkmaya yüzü yoktu. Arabaya bindim, ellerim direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumlarımın sızladığını hissediyordum. Evine gittim o bomboş, Mavi’siz duvarlar yüzüme vurduğunda içimdeki korku saf bir dehşete dönüştü.

Aklıma tek bir yer geliyordu. Kaçmak istediği ama ruhunun zincirlendiği o yer. Tepe. Gökhan’ın nefesinin kesildiği, hepimizin hayatının bir kış gecesi gibi karardığı o lanet olası tepe.

Gaza köküne kadar yüklendim. Motorun kükremesi, zihnimdeki o çığlıkları bastıramıyordu. Bir yandan direksiyonu tutuyor, bir yandan da telefonu kulağıma bastırıyordum. Bir... İki... Üç... Her çalışında telefonun o ritmik sesi beynimi deliyordu. Çalıyor ama açmıyordu. O cevapsız her çalış, "Geç kaldın Yiğit" diyordu sanki. "Onu kaybettin."

"Aç şu telefonu Mavi, ne olur aç!" diye haykırdım arabanın içinde. Yol kenarındaki ışıklar birer çizgi halinde akıp giderken, tepenin o karanlık silüeti uzaktan görünmeye başladı. O gece, o tepede sadece Gökhan ölmemişti Mavi’nin çocukluğu, neşesi ve güveni de o kanlı toprağa gömülmüştü. Şimdi ise Mavi, o enkazın üzerinde kendi infazını bekliyor olabilirdi.

Araba virajları alırken lastikler acıyla inliyordu. Telefonun ekranındaki "Mavi" yazısına her baktığımda, o mor gözlerin hayal kırıklığıyla doluşu geliyordu aklıma. Yaman’ın o zehirli sözleri, Mavi’nin "Yaşamak zorunda olmaktan sıkıldım" diyen ruhsuz sesi...

Hız göstergesi yükseldikçe içimdeki fırtına daha da büyüdü. Eğer o tepeye vardığımda o motoru orada devrilmiş görürsem, eğer o uçurumun kenarında o silüeti bulamazsam... Ben de o tepeden aşağı, o karanlığa bırakırdım kendimi. Çünkü Mavi’siz bir dünya, benim için o bembeyaz, prangalı odadan daha dar bir zindandı artık.

Tepenin o dar, taşlı patikasını çıkarken farlarımın ışığı yerde yatan o metal yığınına çarptı. Mavi’nin motoru... Hayatı gibi gördüğü, üzerine titrediği o makine, sanki canı sökülüp atılmış bir leş gibi gelişigüzel fırlatılmıştı kenara. Kalbim bir anlığına durdu. Arabadan nasıl indiğimi, kapıyı açık bırakıp o karanlığa nasıl koştuğumu hatırlamıyorum.

Sonra onu gördüm.

Dünyanın bittiği o uç noktasında, uçurumun o keskin dişleri üzerinde ayaklarını aşağı sarkıtmış vaziyette oturuyordu. Rüzgar, saçlarını bir bayrak gibi savururken o, altındaki sonsuz boşluğa değil, kendi içindeki o karanlık kuyuya bakıyordu. Etrafında bir savaş meydanından geriye kalan mermi kovanları gibi duran viski şişeleri vardı. Çoğu boş, birkaçı devrilmiş...

Dizlerim titredi. Adım atmaya korkuyordum sanki rüzgar esse, sanki sesim biraz yüksek çıksa o narin bedeni o boşluğa bırakacakmış gibi geliyordu. "Mavi..." diye fısıldadım. Sesim rüzgarın içinde kaybolup gitti.

Birkaç adım daha yaklaştığımda, dudaklarından dökülen o darmadağın fısıltıyı duydum. Sesi alkolün ağırlığıyla peltekleşmiş, ama bir o kadar da masum, bir o kadar çocuksu çıkıyordu.

"Annesi onu çok severmiş..." dedi, sanki başka birinin hikayesini anlatır gibi. "Öpermiş (1)... Saçlarını böyle... böyle okşarmış..."

Sesi titriyordu. Kendi kendine bir ninni mırıldanmaya başladı. Hiç duymadığı, hiç hissetmediği bir şefkati, o sarhoş zihninde yeniden inşa ediyordu.

"Uyu benim küçük kızım, uyu...

Dünya sağır, dünya dilsiz, sen uyu...

Annen seni kollarında uyutur,

Yaralarını öpücükle kurutur..." (2)

Olduğum yere çakıldım. Gözlerimden yaşlar süzülürken boğazımdaki düğüm canımı yakıyordu. O bembeyaz odalarda, o prangaların altında bu ninniyi kaç kez kendine fısıldamıştı kim bilir? Kendini hayatta tutmak için hangi yalanlara sığınmıştı?

O gece, o tepede sadece bir kadın yoktu. O gece oradaki, öz ailesi tarafından ruhu yakılmış, abisi tarafından "üzülmem" denilerek kenara atılmış, çocukluğu elinden alınmış küçücük bir kız çocuğuydu. Ve o çocuk, şu an uçurumun kenarında annesinin hayaliyle uyumaya hazırlanıyordu.

"Mavi..." Sesim, rüzgarın sertliğine inat, sanki bir bebeği uyandırmaktan korkar gibi yumuşaktı. Yanına doğru temkinli adımlarla ilerlerken, Mavi sesimi duyduğu anda başını yavaşça bana doğru çevirdi. O an gördüğüm manzara, kalbime bir kor gibi saplandı. Yüzünde, az önceki o karanlık feryatlardan eser kalmamış, sanki her şey bir rüyaymış gibi saf, küçük bir kız çocuğunun neşesiyle parlayan bir gülümseme yayıldı.

Sarhoşluk, omuzlarını ve boynunu ağırlaştırmıştı kafasını dik tutmakta zorlanıyor, her an o boşluğa devrilecekmiş gibi duruyordu.

"Yiğit!" dedi, sesi bir bayram sabahına uyanmış gibi neşeli çıkıyordu. "Merhaba!"

Gözlerim doldu, kaşlarım ise istemsizce çatıldı. Bu neşe, dünyanın en acı feryadından daha ağırdı benim için. Az önce evi yıkan, o cehennemi anlatan kadın gitmiş yerine yaralarını gizlemek için çocukluğuna sığınmış bir enkaz gelmişti. Kendini yine saklamıştı. O korkunç acıyı, o prangalı hatıraları yine o sahte kahkahanın altına gömmüştü.

"Gel buraya doğru hadi..." dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. Ona yaklaşmaya korkuyordum. En ufak bir ani hareketim, onu o uçurumun dibindeki dalgaların kucağına itebilirmiş gibi hissediyordum. Ellerimi ona doğru uzattım, bir sığınak olmak istercesine. "Mavi, lütfen yanıma gel."

Başını, o her zamanki inatçılığıyla ama bu sefer bir çocuğun oyunbozanlığıyla iki yana salladı. Eliyle altımızdaki o zifiri karanlık boşluğu, denizi işaret etti. "Bak deniz!" dedi, gözleri parlayarak. "Onu izleyeceğim. Çok güzel değil mi? Sanki her şeyi yutabilirmiş gibi..."

Sesi denizin güzelliğinden bahsederken bile, aslında o yutucu sessizliğe olan özlemini fısıldıyordu. O deniz, Mavi için bir manzara değil, tüm o bembeyaz odaları, o "öz aile" denilen cellatları ve Yaman’ın o zehirli sözlerini silecek devasa bir silgiydi sanki.

Uçurumun kenarında, rüzgar saçlarını savururken o sarhoş gülümsemesiyle bana baktı. O an anladım ki ben sadece bir kadını değil, bir uçurumun kenarında oyun oynayan ve düşmekten zerre korkmayan bir çocuğu kurtarmaya çalışıyordum.

Onu o boşluktan çekip almak için her şeyi yapmaya hazırdım ama o, denizi izlemekten vazgeçmeyecek kadar inatçıydı. Yanına, o korkutucu uçurumun bir karış gerisine, güvenli bir mesafeye usulca çöktüm. Kalbim ağzımda atıyordu ama o, sanki dünyanın en huzurlu yerindeymişiz gibi viski şişesini bana doğru uzattı.

"Al," dedi, dili hafifçe dolanarak. "İç... İç ki denizin altındaki balıkların neden ıslanmadığını anlayabilesin."

"Mavi, balıklar zaten suyun içinde yaşıyorlar güzelim," dedim, onu sakinleştirmeye çalışarak.

Bana öyle bir baktı ki sanki dünyanın en saçma, en cahilce lafını etmişim gibi... "Hayır Yiğit, çok yanılıyorsun," dedi, parmağını sallayarak. "Onlar ıslanmıyorlar, onlar sadece... sadece banyo yapmayı çok seviyorlar. Ama şampuanları yok. Yazık değil mi onlara? Gidip onlara şampuan almamız lazım."

Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Tamam, yarın sabah ilk iş balıklara şampuan alacağız. Ama şimdi oradan kalkman lazım."

"Dur!" dedi aniden, gözlerini kısıp denize bakarak. "Bak, orada bir tane var! İsmi ne biliyor musun? İsmi... İsmi 'Pırtık'. Bana el sallıyor."

"Pırtık mı?" dedim, kendimi bu saçma diyaloğun içinde bulduğum için şaşkınlıkla.

"Evet! Pırtık bana dedi ki 'Yiğit’e söyle, o kaşlarını öyle çatmasın, yoksa alnında otoban oluşacak.' Bak, gerçekten öyle dedi." Kendi kendine kıkırdamaya başladı, omuzları sarsılıyordu. Sonra aniden ciddileşti, kafası yana düştü. "Yiğit... Sence balıklar uyurken horlar mı? Eğer horlarlarsa suyun üstünde baloncuk çıkar mı? Pof... Pof... Pof..."

Ağzıyla baloncuk sesi çıkarmaya çalışırken dengesini hafifçe kaybeder gibi oldu, yüreğim yerinden oynadı. Hemen koluna uzandım. "Mavi! Tutun bana!"

Bana döndü, gözleri hafiften kaymıştı ama o yaramaz parıltı hala oradaydı. "Sana tutunursam beni hapse atar mısın?"

"Ne hapsi Mavi, neden bahsediyorsun?"

"Çünkü..." dedi, fısıltıyla yaklaşarak. "Senin kalbini çalmayı planlıyorum. Bu büyük bir suç, biliyorsun değil mi? Müebbet yerim ben... Ama yerim yani, sıkıntı yok. Yemekler iyiyse tabii."

O an hem ağlamak, hem de bu saçma sapan hallerine gülmek istedim. O sert, o her şeyi bilen asker gitmiş yerine kafası güzel, balıklarla dertleşen ve müebbet hapis cezasına yemek menüsü soran bir Mavi gelmişti.

"Mavi ne saçmalıyorsun güzelim?" dedim, sesimdeki o çaresiz gülümseme yerini derin bir endişeye bırakırken.

Ama Mavi’nin o çocuksu neşesi, sanki bir mumun son bir kez parlayıp sönmesi gibi aniden yok oldu. Bakışları denizin o karanlık dalgalarına çakılıp kaldı, omuzları çöktü. O az önceki kıkırdayan kız gitmiş, yerine ruhu bin parçaya bölünmüş o kimsesiz çocuk geri gelmişti.

"Ben çok saçmalıyorum dimi..." dedi, sesi öyle bir durgunlaştı ki, sanki rüzgar bile sustu onu dinlemek için. "Belki de çok saçmalıyorum diye çöpe attı annem beni."

Boğazımdaki düğüm o kadar sertleşti ki yutkunamadım. Bir insanın, bir çocuğun kendine sorduğu en ağır soruydu bu. Anneler evlatlarını çöpe atmazdı ama Mavi, o bembeyaz odalarda, o prangaların altında kendine başka bir açıklama bulamamıştı.

"Mavi kendini suçlamayı kes," dedim kararlı bir sesle. Yanına bir adım daha yaklaştım, aramızdaki o uçurumla aramızdaki tek engel bendim artık. "Senin hiçbir suçun yoktu. Onların kalpsizliği senin suçun değil."

Beni duymuyordu. Kendi zihninin o karanlık mahzenlerinde yankılanan sesleri dinliyordu. "Yaman da beni saçmalıyorum diye sevmedi," dedi, kelimeleri fısıltı gibi ama etkisi balyoz gibiydi. "Gökhan da... Hepsi beni bir yük gibi gördü, değil mi Yiğit? Ben o kadar çok saçmaladım ki, kimsenin kalbinde bana yer kalmadı."

O an ona doğru atıldım. Artık uçurum, sarhoşluk veya tehlike umurumda değildi. Onu omuzlarından tutup kendime çevirdim. Gözleri yaşlarla dolmuştu, o mor halkalar alkolün de etkisiyle daha belirginleşmişti.

"Bak bana!" dedim, sesim titreyerek. "Gökhan seni seviyordu Mavi! Yaman sadece korkak bir aptal! Ve ben... Ben senin saçmalamalarına ölüyorum lan! Balıklarına şampuan alışına, denizi böyle izleyişine, her şeyine... Sen kimsenin fazlalığı değilsin. Sen benim dünyamsın, anlıyor musun?"

Başını göğsüme düşürdü, bedeni hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. O an o tepede, uçurumun kenarında, rüzgara ve karanlığa inat ona öyle bir sarıldım ki sanki bıraksam bin parçaya ayrılacakmış gibi...

Öyle bir ağladı ki, sanki altımızdaki toprak sarsıldı, sanki tepe sustu, rüzgar durdu ve bütün evren onun bu hıçkırıklarına yer açtı. O sustukça içine biriken o zehirli nehir, şimdi gözlerinden boşalıyordu. Kollarımın arasında küçüldükçe küçüldü sanki o devasa asker gitmiş, yerine o bembeyaz odada unutulmuş beş yaşındaki o kız çocuğu gelmişti.

"Canım çok yanıyor..." dedi, sesi o kadar ince, o kadar çaresizdi ki kalbim yerinden söküldü. "Yemin ederim çok yanıyor."

Dudaklarımı saçlarına bastırdım. O koku... Yağmur, deniz ve biraz da viski kokusu... Ama en çok da keder kokuyordu. "Biliyorum..." diye fısıldadım, gözyaşlarım onun saçlarına karışırken. "Biliyorum Mavi'm. Hepsini biliyorum."

"Geçmeyecek mi?" dedi, başını göğsüme daha sert yaslayarak. Sesi titriyordu, sanki bir mucize bekler gibiydi benden. "Geçsin n'olur geçsin artık. Yoruldum Yiğit, nefes alırken kaburgalarımın batmasından çok yoruldum."

"Sen istersen geçecek Mavi," dedim, ona umut vermek için kendi ciğerimi ortaya koyarak. "Biz beraber iyileştireceğiz o yaraları. Ben senin yaranın kabuğu olurum, kanatmam seni."

Aniden kafasını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, mor halkaları o karanlıkta bile parlıyordu. O sahte sarhoş neşesinden eser kalmamıştı şimdi karşımda tüm çıplaklığıyla, tüm acısıyla duran gerçek Mavi vardı.

"İstiyorum ama geçmiyor!" diye haykırdı. Sesi tepenin yamacında yankılanıp denize döküldü. "Her gece o odaya geri dönüyorum! Her gece Yaman'ın o bakışlarını görüyorum! Gökhan'ın kanı hala ellerimdeymiş gibi hissediyorum! İstiyorum lan, geçsin diye yalvarıyorum ama bu acı beni bırakmıyor!"

Gözlerindeki o dehşet, o ilk kez dışarı taşan saf acı beni olduğum yere çiviledi. Mavi bugüne kadar hep Gökhan için ağlamıştı hatta ağlamamıştı, hep bizim için susmuştu, hep görev için dik durmuştu. Ama ilk kez... İlk kez kendi ruhu için, kendi çalınmış çocukluğu ve bitmeyen azabı için feryat ediyordu. Bu, bir kadının iyileşmeye başladığı değil, son raddesine gelip parçalandığı andı.

"Geçmiyor Yiğit... Ben ne yaparsam yapayım, o küçük kız o beyaz odadan hiç çıkamadı."

Mavi’nin sesi, bir mezarın içinden geliyormuş gibi boğuk ve fısıltı halindeydi. Söylediği her kelime, beynimde birer kurşun gibi sekti. "Herkes duydu ama sustu..." dedi. Dünyanın en ağır yükü buydu işte bir acının şahidi olup da dilsiz taklidi yapmak. "Herkes gördü ama umursamadı. Annem... Annem kapının arkasında her şeyi izledi."

Nefesim kesildi. Bir annenin, evladının çığlığını bir tiyatro sahnesi gibi izlemesi... Mavi’nin sesi o kadar çok titredi ki, sanki ruhu bedeninden ayrılmak istiyordu. "Annem diğer çocuğuna ninni söyledi ama benim acı çekmemi izledi." O an anladım. Mavi’nin az önce söylediği o ninniler, aslında kendi ruhuna sürdüğü sahte bir merhemdi. Hiç sahip olamadığı o ninninin hayaliyle kendini uyutmaya çalışmıştı bunca yıl.

Aniden bakışlarını ellerine çevirdi. Parmaklarını sanki görünmez bir sıvının içinde boğuluyormuş gibi titreterek havaya kaldırdı. "Kanları görüyor musun?" diye sordu dehşetle. "Bak, hep kan var. Tırnaklarımın arasında, avuçlarımın içinde... Hiç gitmiyor Yiğit."

"Kan yok Mavi," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Tertemiz ellerin, bak..."

"Bak var, görmüyor musun?" diye haykırdı, sesindeki o çaresizlik beni yerle bir etti. "Gökhan’ın var... Üstünde babamın var. Abimin var Yiğit, sen göremiyor musun? Herkesin kanı bende, herkesin günahı benim avuçlarımda!"

Anlatmaya başladı... Yaman yaşasın diye yediği her bir darbeyi, o bembeyaz odada sırf o "kardeşlerim" dediği adamlar nefes alabilsin diye sustuğu her bir anı... Küçük bir kızken kalkan olduğu her bir tokat, şimdi bu tepede ruhuna inen birer balyoz gibiydi. O, hayatını bir kalkan gibi kullanmıştı ama şimdi o kalkan binlerce parçaya ayrılmış, şarapnelleri kendi kalbine saplanmıştı.

Hiçbir şey söylemedim. Konuşmanın hiçbir yararı yoktu artık. O hayali kanları silmek için bir beze, bir suya ihtiyacım yoktu. Onun o titreyen, "kanlı" dediği avcunu yavaşça avuçlarımın arasına aldım.

Eğildim. Dudaklarımı o buz gibi tenine, o ellerinin tam ortasına değdirdim. İlk öpücüğümle sarsıldı. İkinci öpücüğümde nefesi durdu. Parmak uçlarından bileğine kadar, her bir noktasını sanki o görünmez kan izlerini dudaklarımla emip yok etmek ister gibi yavaş yavaş, ibadet edercesine öptüm.

O susarak izledi. O vahşi, o haykıran kadın gitmiş yerine, ellerindeki kanın sevdiği adamın dudaklarıyla temizlenişini hayretle seyreden, mucize bekleyen bir çocuk gelmişti. Dudaklarım teninde her gezindiğinde, omuzlarındaki o kaskatı gerginliğin bir milim daha gevşediğini hissediyordum. Onu öpmüyordum sadece onu o bembeyaz odadan, o kapı arkasında bekleyen annesinden, o cellat babasından ve o kör Yaman'dan çekip alıyordum.

Dudaklarım hala elinin üzerinde, teninin o buz gibi dokusunda gezinirken kurduğu o ilk cümle beynimde bir şimşek gibi çaktı. "Sen iyi birisin," dedi, sanki bu dünyada iyi olmak bir suçmuş gibi. "Ben Yaman olsam, ben de benim ölümüm yerine seninkine üzülürdüm."

Dünya o an ekseninden kaydı. Bu, bir insanın kendine söyleyebileceği en korkunç, en insafsız cümleydi. Kendi canını, benim canımın altında eziyordu. "Öyle deme," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak.

"Ama o öyle dedi," dedi Mavi, gözlerindeki o donuk bakışlarla. Yaman’ın o zehirli "Üzülmem" kelimesi, Mavi’nin ruhuna atılmış bir kement gibiydi onu her saniye biraz daha boğuyordu.

"Mavi bunu kendine yapma," dedim, ellerini daha sıkı tutarak. Ama o durmuyordu. Kendi celladının savunmasını yapar gibiydi.

"Onlar ama bunu bana yaptı," dedi fısıltıyla. Sanki onlar ona o kadar çok "değersizsin" demişlerdi ki, Mavi artık bu yalanı kendi gerçeği bellemişti.

"MAVİ!" diye bağırdım en sonunda. Sesim tepenin kayalıklarında yankılanıp denizin uğultusuna karıştı. İçimdeki o kor ateş, o bastırılmış öfke bir anda patladı. "Mavi, onlar sana öyle yaptı diye, onlar seni görmedi, duymadı, o kapının arkasında izledi diye kendine bu şekilde davranma lan! Kendini onların gözüyle görmeyi bırak artık!"

"Benden nefret ediyor!" diye haykırdı o da. Gözlerindeki yaşlar rüzgarla yüzüne yayılırken, o küçük kız çocuğu yine o savunma kalkanının arkasına saklanmaya çalışıyordu.

"Seni seviyor ama sadece salak o!" diye kükredim yüzüne doğru. Aramızda santimler kalmıştı. "Yaman bir korkak Mavi! Kendi vicdan azabından kaçmak için seni kurban ediyor! Seni sevmediğinden değil, senin karşında ne kadar suçlu olduğunu görmeye dayanamadığı için böyle davranıyor. O bir aptal, o bir kör! Ama senin suçun değil bu. Duyuyor musun beni? Senin hiçbir suçun yok!"

Onu omuzlarından tutup sarstım, gözlerimin içine bakmasını zorladım. "Sen benim dünyamsın. Sen o bembeyaz odada tek başına direnen o kahraman kızsın. Onların seni sığdıramadığı o dünyaya, ben senin için yeni bir evren kurarım. Ama n'olur... n'olur kendine bu haksızlığı yapma artık."

Mavi’nin bakışlarındaki o sertlik bir anlığına kırıldı. O inatçı, o mağrur duruşu sarsıldı. Benim öfkem, onun nefretine değil onun kendine olan insafsızlığınaydı. Ve o an anladı ki, bu dünyada onu kendinden bile koruyacak biri vardı.

Alnım alnına yaslıyken, dünya sadece ikimizden ibaretti. Altımızdaki uçurum, esen sert rüzgar, Yaman’ın ihaneti... Hepsi silindi. Sadece onun titreyen nefesi ve o buz gibi teni kaldı.

"Ölü birini diriltemezsin," dedi Mavi. Sesi bir gerçeği değil, bir hükmü tebliğ eder gibiydi. Kendi içindeki o neşeli kızı çoktan gömdüğünü söylüyordu bana.

"Denerim," dedim, tek bir milim bile geri adım atmadan. Sesimdeki netlik, o tepedeki kayalardan daha sertti. "Olmazsa, ben de onunla ölürüm."

Bu bir tehdit değildi, bu bir vazgeçiştı. Eğer o ruhsuz bir bedene dönüşecekse, ben de o bedenin yanında toprak olmaya razıydım. Gözünden süzülen o tek damla yaşı, baş parmağımla tenini yakmamaya çalışarak sildim.

"Denemek yorar," diye fısıldadı.

"Senin için yorulurum. Bin yıl olsa, bin yıl yorulurum Mavi."

"Olmamalı..." dedi, sesi hıçkırıkların arasında boğulurken. "Uzak durmalıyız Yiğit. Biz yan yana gelirsek sadece küllerimiz kalır."

Daha sıkı yasladım alnımı alnına. Nefesim dudaklarına çarptı. "Duramam," dedim. "İstesem de duramam. Sen benim hem yangınımsın hem suyumsun."

Ve sonra o zehirli cümleyi kurdu. Yine o geceye, o lanetli anıya sığındı. "Biz Gökhan’ın katiliyiz." İçimde bir yerlerde bir cam çatladı. Herkesin bildiği ama benim zihnimin o kara deliğinde kaybolan o gece... Hatırlamamak, bir suçla yaşayıp suçun ne olduğunu bilmemek beni kemiriyordu.

"Hatırlamıyorum Mavi," dedim, sesim kışın ayazı gibi keskin ve çaresiz çıktı. "Yalvarırım hatırlat bana. O gece ne oldu? Kimin eli kana bulandı? Neden bu yükü sadece sen taşıyorsun?"

Bana öyle bir baktı ki, o bakışta binlerce yıllık bir koruma içgüdüsü vardı. Gözlerindeki o dehşet, benim hatırlamamdan değil, o hatıranın beni de yok etmesinden korkuyordu. "Birini daha kaybedemem," dedi.

O an anladım. Mavi gerçekleri benden saklamıyordu Mavi gerçekleri benden koruyordu. Benim o geceyi hatırlamam, belki de benim sonum olacaktı. Ve Mavi, kendi ruhunu ateşe atmıştı ama benim yanmama izin vermiyordu.

"Mavi..." dedim, sesim bir yakarışa dönüştü. "Beni kendimden mi koruyorsun? O gece... O gece tetiği ben mi çektim?"

"Sen değildin," dedi. O iki kelime, sırtımdaki o tonlarca ağırlıktaki vicdan azabını bir saniyeliğine de olsa yere bıraktırdı bana. Ben tetiği çekmemiştim. Ben kardeşimin katili değildim. Ama içimdeki o karanlık boşluk hala oradaydı.

"Nede-" diye başladım. Sormam gereken binlerce soru, öğrenmem gereken o korkunç gerçekler dilimin ucundaydı. Ama cümlemi tamamlamama izin vermedi.

Mavi, o titreyen ama bir o kadar da kararlı elini boynuma doladı. Parmakları tenime değdiği an, vücudumdan bir akım geçti. Beni kendine, o uçurumun eşiğindeki o fırtınalı boşluğa doğru çekti ve bir anda dudaklarını dudaklarıma mühürledi.

Dünya o an durdu.

Tepedeki rüzgar sustu, aşağıdaki denizin uğultusu kesildi, Yaman’ın ihaneti, Gökhan’ın kanlı hatırası... Hepsi o anın içinde eriyip gitti. Mavi’nin dudaklarında viskinin o acı tadı, ama kalbinde dünyanın en saf kederi vardı. Bu öpücük bir ilan-ı aşk değildi sadece bu bir susturma çabasıydı, bir kaçıştı, "Daha fazla sorma, daha fazla canımızı yakma" demenin en dilsiz yoluydu.

Öyle çaresiz, öyle aç ve öyle yaralı bir öpücüktü ki bu sanki benden hayat çalmak değil, bana hayatından bir parçayı, o hiç kimseye vermediği, o bembeyaz odalarda sakladığı o minicik umudu veriyordu. Gözlerimi kapattığımda sadece onun nefesini duyuyordum. Boynumdaki eli, beni bırakırsa o boşluğa düşecekmiş gibi sımsıkıydı.

O an anladım ki, Mavi o geceyi anlatmayacaktı. O geceyi, beni ve bizi korumak için kendi ruhuna gömmüştü. Ve şimdi o mezarın üzerine bu öpücükle bir toprak atıyordu. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarparken, ben de ona cevap verdim. Onu o boşluktan çekip almak istercesine, onu bu dünyadaki tüm acılardan korumak istercesine sarıldım.

Bu öpücük bizim sonumuz mu olacaktı yoksa başlangıcımız mı, bilmiyordum. Ama o an, o uçurumun kenarında, ölmek bile güzel geliyordu.

 

Bölüm Sonu


 

Bölüm : 16.11.2024 21:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...