35. Bölüm

32. Bölüm : "Ölülerin Ninnisi"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

Ne yapıyorsunuzzzzzzz

​​​​​​Ulan geçen bölüm bunlar ÖPÜŞTÜLER FARKINDA MIYIZZZ???

BİRAZ DA BUNU ABARTALIM MSJSJSJSJ

NEYSEEE ÖPTÜM SİZİ YANAKLARINIZDANNNNN

KEYİFLİ OKUMALAR AY TANEMMMMM

 

 

 

 

 

 

 

 

Bazen bizi kurtarmasını beklediğimiz kişi, aslında celladımızla el sıkışan ilk kişidir.

2007

Sokağın tepesinde asılı duran eski model, paslı sokak lambaları, etrafa ışık değil de sanki kirli bir toz yayıyor gibiydi. O boğucu, turuncu hüzmeler yağmurun yıkadığı ama temizleyemediği gri kaldırımların üzerinde titrek gölgeler bırakıyor, her su birikintisini bulanık birer zehir çukuruna dönüştürüyordu. 2007’nin o amansız ayazı, binaların arasındaki dar boşluklardan ıslık çalarak geçiyor, açıkta kalan her ten parçasını bir jilet gibi kesip geçiyordu. Havada asılı kalan o ağır kömür dumanı, rutubetin metalik tadıyla birleşip insanın genzini yakıyor, nefes almayı bile bir mücadeleye dönüştürüyordu.

Küçük Mavi, sırtını o soğuk, sıvaları dökülmüş sert tuğla duvara öyle bir yaslamıştı ki, sanki sokağın bir parçası olmak, o taşın içinde kaybolmak istiyordu. Üzerindeki hırka, kemiklerini donduran bu ayaza karşı çok ince, çok savunmasızdı rüzgarın her esişinde kumaşın gözeneklerinden sızan soğuk, çocuğun göğüs kafesine bir buz sarkıtı gibi saplanıyordu. Alıştığı için artık herhangi bir şikayet söylemiyordu. Yorgunluk, küçük omuzlarına devasa bir kaya gibi binmiş, onu yerin dibine çekmeye yemin etmişti. Göz kapakları, uçlarına kurşun ağırlıklar bağlanmış gibi her saniye biraz daha ağırlaşıyor ama o, zihninin derinliklerinden gelen bir korkuyla, sanki canı yanmış gibi irkilerek onları açık tutmaya çalışıyordu.

Parmakları soğuktan morarmış, küçük dizlerini karnına doğru iyice çekerek vücut ısısını korumaya çalışan bir cenin gibi büzülmüştü. İçindeki o bitmek bilmeyen ağrı, sadece günlerin uykusuzluğu ya da karnının gurultusu değildi bu, ruhunun en derininden gelen, sokağın tekinsiz sessizliğiyle beslenen o sarsıcı sızıydı. Uykusuzluk bir sis bulutu gibi bilincini ele geçirmek üzereyken, o sisin arasından bile Gece Kuşları'nı seçebilmek için gözlerini sokağın en karanlık, en dipsiz köşesine dikmişti.

Sokağın o boğucu, turuncu loşluğu içerisinde zaman sanki paslı bir çark gibi ağır aksak işliyordu. Tam o sırada, karanlığın en koyu olduğu, çöp konteynerlerinin gölgesinin duvara vurduğu o tekinsiz köşeden bir karaltı koptu. Adımları, ıslak asfaltın üzerinde belli belirsiz bir hışırtı çıkararak Mavi’nin nöbet tuttuğu o dökük duvara doğru yöneldi. Yaklaşan, Gökhan’ın arkadaşı küçük Yiğit’ti. Yiğit yaklaştıkça, botlarının altındaki çamurlu suyun sesi Mavi’nin kulaklarında büyüyor, her adım aralarındaki o çocuksu ama ağır kederi daha da koyulaştırıyordu.

Yiğit, Mavi’nin yanına vardığında adımları kendiliğinden yavaşladı sanki hızlı hareket etse, arkadaşının o ince bir ipin ucunda asılı duran direnci kopuverecekti. Yiğit’in gözlerinde, 2007’nin o acımasız sokaklarının erkenden büyüttüğü, yaşından büyük bir keder oturmuştu. Bakışlarındaki o koruma içgüdüsü, Mavi’nin perişanlığını gördüğü an, sanki görünmez bir alev gibi parladı. Mavi’nin o bitik, o dünyadan kopmuş halini görünce, Yiğit’in kendi göğüs kafesinde bir yerler çatırdadı sanki o soğuk duvar Mavi’nin sırtına değil de, Yiğit’in kalbine saplanmıştı.

Yiğit, Mavi’nin yanına, o kirli ve soğuk betonun üzerine çöktüğünde aralarından esen o keskin, jilet gibi ayaz bile bu iki çocuğun omuzlarına binen hüzünden utandı da yönünü değiştirdi sanki. Yiğit’in sesi, sokağın o tekinsiz sessizliğini bir bıçak gibi yararak döküldü dudaklarından. "Gelmediler mi?"

Mavi, bu soruya karşı başını bile milim oynatmadı. Boynu, sanki görünmez zincirlerle o duvara sabitlenmiş gibi ağırlaşmıştı tek bir santimlik hareket bile, dünyanın bütün yükünü omuzlamak kadar imkansız geliyordu ona. Dudakları, soğuktan ve susuzluktan derin yarıklarla çatlamış, kurumuş bir toprak gibiydi. Konuşmak için ruhunun derinliklerinde bir derman kırıntısı aradı, parmaklarını hafifçe kımıldattı ama o gücü bulamadı. Sadece başını, hayır anlamında çok hafifçe iki yana salladı. O an, o küçücük bedenin içine sığdırdığı o devasa, o başkaldıran direniş Yiğit’in zihnine silinmeyecek bir mühür, ömür boyu unutulmayacak bir yara izi gibi kazındı.

Sokağın paslı turuncusuna boyanmış sokak lambasının altında, zaman sanki donmuş, buz tutmuş bir nehir gibi durmuştu. Yiğit, ayazın sızlattığı ellerini birbirine sürterken çıkan o kuru, hışırtılı ses sokağın uğultusuna karışıyordu. Dudaklarından dökülen "Ben beklerim, yat sen," cümlesi, o dökük duvarların rutubetini bir anlığına dağıtan, Mavi’nin titreyen bedenini sarmalayan hayali bir yorgan gibiydi. Sıcak, güvenli ve sığınacak bir liman gibi duruyordu bu teklif ama Mavi, o yorganın altına girip teslim olmaya niyetli değildi.

Mavi, kurşun gibi ağırlaşmış göz kapaklarını sanki ruhunun son gücünü harcıyormuş gibi zorlayarak araladı. O mor halkaların çevrelediği gözlerindeki inatçı gözleri, sokağın isli karanlığına kafa tutan cılız ama sönmeyen bir çıra gibi parladı. "Daha yıldızlar gelmedi zaten," dedi Mavi. Sesi tozlu raflardan çıkarılmış eski bir plak cızırtısı gibi pürüzlü, uykunun en karanlık, en dipsiz dehlizlerinden süzülüp gelen bir fısıltı gibi döküldü soğuk havaya. "Beklerim biraz daha."

Oysa o sokağa ne yıldız düşerdi, ne de gökyüzü oraya uğrardı binaların arasındaki o dar boşluktan görünen tek şey, şehrin zehirli dumanıyla boğulmuş simsiyah bir boşluktu. Ama Mavi, o çamurlu kaldırımlarda diz çökmüşken bile, bakışlarını o zifiri karanlığa dikip mucizesini aramaktan vazgeçmiyordu. Yiğit’in içinden geçen o acı dolu "Yıldız olmayacak" gerçeğine karşı verdiği bu sitemli cevap, aslında Mavi'nin hayatı boyunca sürecek olan o amansız bekleyişin, o bitmek bilmeyen umudun ilk sessiz provasıydı.

O gece, o dökük tuğlaların dibinde, küçücük bir çocuk devasa bir uykusuzluğa ve hayata karşı tek başına direniyordu. Çünkü biliyordu ki eğer bir anlığına bile gözlerini yumarsa, beklediği o hayali yıldızlar, o tekinsiz Gece Kuşları, belki de ömrü boyunca hiç tatmadığı o bir damla sevgi, onu karanlığın içinde fark etmeden teğet geçip gidecekti. Mavi için uyumak, sadece dinlenmek değil o küçük umut kırıntısını sonsuza dek kaybetmek demekti.

Sokağın o ağır, isli havası, binaların arasından sızan cılız rüzgarla birlikte çocukların üzerine bir ölü toprağı gibi seriliyordu. Yiğit, başını kaldırıp gökyüzündeki o zift karası boşluğa, şehrin dumanıyla boğulmuş bulutlara baktı bakışlarında acı bir gerçeklik vardı. "Bu gece havada yıldız olmayacak Mavi," dedi, parmağıyla o kapalı, tek bir ışık hüzmesinin bile sızamadığı karanlığı işaret ederek. "Bak, her yer kapalı."

Mavi, bu çıplak gerçeğin soğukluğuyla bir an sarsıldı ama teslim olmadı. En sonunda dayanamayıp kaşlarını çattı o küçücük yüzünde, sokağın sertliğiyle harmanlanmış çocuksu bir öfke parladı. Yorulmuş, bitmiş, sesi uykunun en dibine çekilmiş olsa da otoritesinden zerre ödün vermeyerek Yiğit’e döndü. "Susar mısın çok bilmiş şey seni?" dedi pürüzlü bir sesle. "Henüz gelmediler ama gelecekler işte. Ben biliyorum, gelecekler..." Bu sözler bir tahminden ziyade, hayatta kalmak için tutunduğu son daldı.

Yiğit, Mavi’nin o sitem dolu sesindeki kırılmaz inadı duyunca, söyleyeceği tüm mantıklı cümleler boğazına dizildi ve sustu. Aralarındaki o buz gibi, pürüzlü betonun üzerine, arkadaşının yanına iyice çöktü. Bedenleri arasında sadece bir karışlık mesafe vardı ama o boşluğun içine sığan kimsesizlik, Şırnak'ın yedi tepesinden daha büyüktü. Mavi’nin bakışları, gökyüzünün o zifiri, dumanlı karanlığına adeta çakılı kalmıştı. Şehrin bu isli hengamesinde yıldız görmek bir mucizeydi ama Mavi, hayattan alacağı kalmadığı için mucizelere inanmak zorunda bırakılan o çocuklardandı.

"Gelecekler..." diye fısıldadı Mavi yeniden. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki sadece kendi kalbi duysun, bu yalana son bir kez daha inansın istiyordu.

Göz kapakları, üzerine tonlarca yük binmiş birer ağır perde gibi yavaş yavaş inmeye başladı. Yorgunluktan bitap düşen başı, her an Yiğit’in omzuna düşecekmiş gibi ritmik ama halsiz bir şekilde sallanıyordu. Yiğit, yan gözle arkadaşına baktı Mavi’nin yüzündeki o korkutucu solgunluk, 2007’nin o soluk sokak lambası ışığı altında daha da belirginleşmişti. Bu, bir çocuğun yüzünde olması gereken bir renk değil, sokağın çocuktan çaldığı hayatın rengiydi. Yiğit, üşüyen ellerini hırkasının kollarını iyice çekiştirerek içine gizledi ayaz iliğini kurutuyordu ama Mavi’nin o donmak üzere olan umudunun yanında, kendi bedeninin soğuğu artık sadece teferruattı.

Yiğit, Mavi’nin o sarsılmaz inadı karşısında tüm savunmasını yitirdi sesindeki o sert, sokağa karşı ördüğü duvarları bir kenara bırakıp sesini olabildiğince yumuşattı. "Peki," dedi, adeta bir ninni fısıldar gibi. "Geleceklerse, beraber bekleyelim o zaman. Ama bak, eğer bir tanesi bile kayarsa dilek tutacaksın, söz mü?"

Mavi, uykunun o ağır ve davetkar karanlığından başını güçlükle sıyırıp uykulu gözlerini hafifçe araladı. Arkadaşına öyle bir baktı ki, o bakışta hem bir kabulleniş hem de sonsuz bir boşluk vardı. "Ne dileyeceğim ki?" dedi sesi, o dar sokağın köşelerinden esen sert rüzgarın içinde dağılıp giden, tutunacak dalı olmayan cılız bir tını gibiydi.

Yiğit, bu soruyla birlikte sarsıldı küçük kalbi, Mavi’nin o derin mahrumiyeti karşısında tekledi. Aslında dileyecekleri şeyler, gökyüzündeki hayali yıldızlardan bile daha fazlaydı. Boğazına dizilen o sıcak çorbanın buharı, sırtlarını dayadıkları bu soğuk taşın aksine yumuşak bir yatak, hatta belki de bir kapı gıcırtısıyla içeri girecek bir anne şefkati... Hepsi zihninden bir şerit gibi geçti ama hiçbirini dile getirmedi. "Bilmem," dedi omuzlarını hafifçe sarsarak, sesindeki o gizli hıçkırığı saklamaya çalışarak. "Belki yarın sabah uyandığımızda canımızın yanmamasını dileriz." Bu, 2007'nin o acımasız kışında bir çocuğun dileyebileceği en büyük, en imkansız mucizeydi.

Mavi’nin yorgun bedeni, omuzlarına binen bu devasa bekleyişe daha fazla karşı koyamadı. Başı, en sonunda o çetin savaşı kaybetmiş bir asker gibi pes etti ve Yiğit’in zayıf omzuna, fırtınada kanadı kırılmış emanet bir kuş gibi yavaşça düştü. O an, Mavi’nin saçlarından yayılan o keskin ve ucuz sabun kokusu, Yiğit’in genzini yakan is kokusunu bir anlığına bastırarak burnuna doldu. Bu koku, sokağın tüm pisliğine rağmen hâlâ çocuk kalabilmiş olmalarının son kanıtıydı. Mavi, uykunun o dipsiz dehlizlerine doğru sürüklenirken bile kurumuş dudakları belli belirsiz kıpırdamaya devam ediyordu.

"Gelecekler Yiğit... Yıldızlar bizi unutmaz..."

sokak, nefes almaktan korkan bir canlı gibi sessizliğe gömüldü. Yiğit, omzuna emanet edilen o küçük ve bitap başın ağırlığıyla kaskatı kesilmişti. Göğüs kafesi, kaburgalarına baskı yapan o yoğun duyguyla genişlemek istiyor ama Mavi’nin uykusunu bölmemek için adeta bir heykel gibi duruyordu. Nefes alsa bu büyülü ama hüzünlü sessizlik bozulacak, almasa kalbi bu yükün altında patlayacaktı. Başını kaldırıp o dumanlı gökyüzüne, tek bir parıltının sızamadığı o zifiri boşluğa baktı. O an, Mavi’nin aylardır beklediği o yıldızların aslında çok uzaklarda olmadığını, tam şu an bu soğuk betonun üzerinde, birbirine sığınan iki kimsesiz kalbin atışında gizli olduğunu anladı.

Titreyen, soğuktan morarmış elini yavaşça uzatıp Mavi’nin buz kesmiş parmaklarının üzerine siper etti. "Unutmazlar Mavi," diye fısıldadı, sesi gecenin karanlığında kaybolan kutsal bir yemin gibiydi. "Ben buradayken, hiçbir yıldız seni karanlıkta bırakmaya cesaret edemez."

Mavi’nin o sayıklama gibi gelen, direncin son kırıntılarını taşıyan sesi, uykunun ağır sisli koridorlarında yankılanıp söndü. Küçük kızın başı, Yiğit’in zayıf omzuna iyice yerleşti omuzları düştü, kaskatı kesilen bedeni nihayet gevşedi. Dünyanın tüm kahrını o küçücük omuzlarında taşıyan o yorgun savaşçı, en sonunda tek güvenli limanına, Yiğit’in o huzurlu ve korumacı gölgesine kendini teslim etmişti. Yiğit, bu mucizevi teslimiyeti bozmamak için soluğunu bile hapsetti göğsüne. Bakışları, sokağın cızırtıyla can çekişen turuncu lambalarından sıyrılıp, Mavi’nin işaret ettiği o dipsiz karanlığa tırmandı. Şehir uyuyor, hayat bu iki çocuğu görmezden gelmeye devam ediyordu.

Ve tam o anda... Mavi’nin uykusunda bile sayıkladığı, hayata tutunma sebebi olan o mucize, karanlığı bir kılıç gibi yarıp geçti.

Siyahın en koyu, en ümitsiz yerinden gökyüzüne bembeyaz, parlak ve görkemli bir çizgi çekildi. Bir yıldız, sanki Mavi’nin uykusuna selam durmak, onun inatçı umudunu onurlandırmak istercesine sessizce kaydı. Yiğit’in gözleri fal taşı gibi açıldı, boğazında bir hıçkırık düğümlendi. Mavi uyuyordu, en çok istediği şeyi göremiyordu ama Yiğit oradaydı; arkadaşının yerine şahitlik ediyordu bu imkansız ana. Ellerini, Mavi’nin minik ellerinin üzerinde daha sıkı kenetledi. Gözlerini sımsıkı kapatıp, hayatı boyunca tutacağı o ilk ve en ağır dileği karanlığın kalbine fısıldadı:

"Ne olur..." dedi içinden, sesini sadece kayan yıldızlar ve sokaktaki o dilsiz duvarlar duysun diye. "Onun bütün hayalleri gerçek olsun. Bütün can kırıkları iyileşsin. O ne istiyorsa, bu dünya ona hepsini versin... Ben gerekirse hiç uyumam, ben gerekirse hep yorulurum yeter ki onun beklediği o yıldızlar hiç sönmesin."

O gece, 2007’nin o paslı sokağına bir yıldız düştü ama Yiğit, asıl yıldızın gökyüzünde değil, kendi omzunda uyuyan o kimsesiz, o yaralı kız olduğunu çoktan anlamıştı.

 

2024

(Ya bu bölüm şey hani 30. Bölümde Yiğit ile Mavi kavga etti sonra Mavi tepede Yiğit'i bırakıp gitti ya. Onun devamını bir de Mavi'nin gözünden okuyacaksınız.

Bölüme dikkat ederek okuyunn benceee yazar tavsiyesidirrr.)

Telefonun ekranı bir anda kararıp avucumda ölü bir plastik parçasına dönüştüğünde, içimdeki o zehirli sessizlik kulaklarıma tırmandı. Sanki hattın diğer ucundaki o herif, sadece telefonu değil, etrafımdaki tüm havayı da çekip almıştı.

"Alo!" diye kükredim boşluğa. Sesim, duvarlara çarpıp parçalanarak geri döndü. Cevap yoktu. Sadece o kahrolası sinyal sesi... Sanki benimle dalga geçiyordu.

Parmaklarımın eklemleri beyazlayana kadar sıktım telefonu. "Siktir ya!" diye tısladım dişlerimin arasından. Öfke, karnımdan yukarı doğru sıcak bir asit gibi tırmanıyor, boğazımı yakıyordu. Kimdi bu it? Nasıl bu kadar rahat olabiliyordu? Zihnimde binbir türlü ihtimal birbirini çiğnerken, ensenimdeki tüylerin ürperdiğini hissettim. Odanın havası bir anda ağırlaştı, sanki arkamda görünmez bir buz kütlesi belirmişti.

"Sinirlenme Mor..."

Sırtıma çarpan o sesle vücudum bir yay gibi gerildi. O kadar yakındı ki, kelimelerin soğukluğu tenimi kesti. Olduğum yerde hızla dönmemle elimdeki telefonu bir silah gibi sıkmam bir oldu.

Oradaydı.

Odanın köşesindeki gölgeyle birleşmiş, o her zamanki simsiyah, ruhsuz maskesiyle tam karşımda dikiliyordu. Maskenin ardındaki gözler, bir yangını izler gibi keyifle süzüyordu beni. Sanki attığım her çığlık, verdiğim her tepki onun için sadece bir eğlenceydi.

Başını hafifçe yana yatırdı, o alaycı ses tonu maskenin altından boğuk ama net bir şekilde süzüldü. "Bu kadar sinirleneceğini bilseydiml telefonu kapatmadan önce veda ederdim."

Gözlerimi onunkilere diktim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama ona korktuğumu belli etmeye niyetim yoktu. Bu geri zekalıdan değil bu salağı Yiğit'in görme ihtimali korkutuyordu.

Yoksa ben bu köpekten ne diye korkacaktım. Alacak bir canım vardı o da bende kalmamaya yemin etmiş gibiydi.

O maskenin ardında saklanan her neyse, ona veda etme şansını ben verecektim.

İçimdeki öfke, mantığımın sınırlarını zorlayan o teknik imkansızlıkla çarpışıp duruyordu. Bu herif telefonda ses değiştirici kullanıyordu, biliyordum ama şu an aramızda sadece birkaç adımlık bir mesafe varken, sesindeki o mekanik doku nasıl bu kadar pürüzsüz kalabiliyordu? Sanki sesi cihazdan değil de doğrudan ruhunun o karanlık dehlizlerinden süzülüp geliyordu. Bu tam bir saçmalıktı. Fizik kurallarına, kulaklarıma, her şeye aykırıydı.

Gözlerimi o donuk, siyah maskeden ayırmadan dişlerimi sıktım. O ise istifini bozmadan kolunu ağır ağır uzattı ve ileride, sokağın loş ışığı altında parlayan canavarı işaret etti.

"Eğer benimle yarışırsan," dedi, sesindeki o sinir bozucu dinginlik damarlarımda dolaşan adrenalini tetiklerken. "Sana gerçekleri anlatırım."

"Oyun mu istiyorsun lan it?" diye sinirle dişlerimin arasından konuştum. Sesim, kendi kulaklarımda bile bir fırtına öncesi uğultusu gibi patladı. Ellerim yumruk olmuş, parmak uçlarım avuç içlerimi sızlatacak kadar derine gömülmüştü.

Hafifçe kıkırdadı mı, yoksa maskenin ardındaki nefesi mi titredi, anlayamadım. Ama o kelimeler döküldüğünde kanım dondu. "Çok sıkıldım ve oyuncağım ile oynamak istiyorum."

Bakışlarımı bir anlığına ondan koparıp motorunun olduğu tarafa çevirdiğimde duraksadım. Orada, karanlığın bağrında sadece bir değil, iki devasa makine yan yana duruyordu. İki motor, iki kask, iki sessiz ölüm makinesi... Ama ikinci motorun sahibi ortalıkta yoktu. Gözlerim boş sokaktaki gölgeleri taradı duvar diplerini, çöp konteynerlerinin arkasını... Kimse yoktu.

Görünmez bir el ensemden aşağı buzlu bir su dökmüş gibi hissettim. Bu bir yarış değil, bir tuzaktı. Ve ben, kendi oyun sahasında o piyonu devirmeye çalışan bir kurbandım.

Ama ben av konumundaki avcıyı oynamaya bayılırdım.

Gözü kararmış bir insanın yapacağı tek şeyi yaptım belindeki silahın soğuk kabzasına asılıp tek hamlede çekip çıkardım. Namluyu o kapkara boşluğa doğrulttuğum an, parmağını ağır ağır havaya kaldırıp sanki bir çocuğu azarlıyormuş gibi iki yana salladı.

"Bence yapmamalısın..." dedi, sesindeki o sinir bozucu özgüven zerre titrememişti.

Ardından bakışlarıyla az önce fark etmediğim bir noktayı, motorların gerisindeki gölgeyi işaret etti. Orada, Yiğit duruyordu. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi, o tekinsiz sessizliğin ortasında bir hedef tahtası gibi savunmasızdı. Maskeli herif, kelimeleri birer zehirli ok gibi fırlattı. "Gökhan gibi onu da mezara sokmak istemezsin diye düşünüyorum. Ne de olsa sadece küçükken sevdiğin bir adama sadık kalan birisin sen."

Gökhan’ın ismi zihnimde bir patlamaya sebep oldu. Geçmişin kanlı hatıraları ve bugünün öfkesi birbirine karıştı. Silahı tutan elim titredi ama korkudan değil, o herifi parçalama isteğinden. Üstüne doğru bir adım attım, namluyu göğsüne bastırmamak için kendimi zor tutuyordum.

"Seni mezara değil, mezarı sana sokacağım! Dur sen, bekle!" diye kükredim. Sinirden sesim çatallanıyor, soluğum kesiliyordu.

"Evet, kesinlikle bunu yapabilirsin, biliyorum," dedi, sanki çok sıradan bir havadan sudan konuşuyormuşuz gibi. "Ama o gün, bu gün değil bence."

Bir an durdum. Bu kadar yakınındayken, bu kadar savunmasız görünen ama aslında ipleri elinde tutan bu figürün karşısında dişlerimi sıktım. Sonra yüzüme, öfkemle tamamen zıt, sahte ve masum bir tebessüm yerleştirdim. Sesimi yumuşatarak, zehrimi saklayan bir tonda fısıldadım.

"Ya sen çıkarsana şu maskeni..." dedim, gözlerimi maskenin ardındaki o karanlık boşluğa dikerek. "Valla bak, çok çirkinsen dalga geçmem, söz."

Maskenin ardındaki sessizlik uzadı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar yakındı ama o maske, binlerce kilometrelik bir duvar gibi aramızda duruyordu.

Parmağım tetikte, namlu tam göğüs kafesinin ortasına kilitliydi. Bir milimlik bir baskı, bir anlık bir öfke patlaması yetecekti o karanlığı dağıtmaya. Ama Yiğit... O oradayken, o görünmez namluların ucunda bir hedef tahtası gibi dururken elim kolum bağlanıyordu. Adrenalinden uyuşmuş parmaklarımı silahın kabzasına daha sıkı gömdüm her an her şeyi göze alabilirdim ama Yiğit'in kanını bu herifin oyununa meze edemezdim.

Göz ucuyla etrafı kolaçan ederken, sesimi Yiğit’e duyurup duyuramayacağımı hesapladım. Dudaklarım kıpırdadı ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Vazgeçtim. Eğer duymazsa, eğer o saniyelik hatayı yaparsak, onu oracıkta harcamaları bir nefeslik işti.

Duygularımı maskelemek için etrafında yavaş, avcıyı tartan bir av gibi tur atmaya başladım. O ise merkezde, bir heykel kadar sarsılmaz duruyordu. Maskesinin altından yükselen o boğuk, sinir bozucu gülme sesi kulaklarımda yankılandı.

"Yani," dedi, sesine yapay bir neşe ekleyerek. "Yakışıklı yüzüme düşüp de büyülenme diye seni koruyorumdur belki, kim bilir?"

Kendi sözlerim midemi bulandırırken, "Kusayım mı hocam?" diye ekledim, alaycı bir tonla onunla dalga geçerek. Ama aslında gözlerim baykuş gibi karanlığı tarıyordu.

Tam o sırada, biraz ileride sokağın karanlığına gömülmüş iki lüks otomobilin metalik parıltısını fark ettim. Gölgelerin arasında iki devasa kütle gibi duruyorlardı. Kalbim bir anlığına tekledi. İki motor, iki lüks araba... Bu sadece bir "oyun" değildi, bu bir kuşatmaydı. Buraya kaç kişiyle gelmişlerdi? Kaç namlu şu an ensemde geziniyordu?

Kaç namlu şu anda Yiğit'in ensesinde duruyordu?

Bakışlarımı tekrar o maskeye çevirdim. "Görünüşe göre partiyi kalabalık tutmuşsun," dedim, sesimdeki alay yerini buz gibi bir ciddiyete bırakırken. "Oyuncağınla oynamak için bütün mahalleyi mi topladın?"

Alaycı bir tavırla başını iki yana salladı, sanki karşısında tehlikeli bir yırtıcı varmış da o bundan gizli bir zevk alıyormuş gibiydi. Hiç istifini bozmadan, benim o gözüm gibi baktığım motoruma sanki kırk yıllık dostunun omzuna yaslanır gibi yayıldı. O mekanik, ruhsuz sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı:

"Biliyor musun..." dedi, sesi her zamankinden daha tok ve mesafeliydi. "Sanırım ben biraz senden korkuyorum."

Gözlerimi bir an bile o siyah boşluktan ayırmadan, silahı tutan elimdeki baskıyı artırdım. "Doğru bir karar," dedim, sesimdeki buz tabakasını hissetmesini isteyerek. Korkması gerekiyordu. Hatta iliklerine kadar titremesi...

"Kesinlikle zeki biri olduğumu düşünüyorum bu konuda," diye ekledi. Bu herifin özgüveni, midemdeki asidi iyice yukarı tırmandırıyordu. Sabrımın son kırıntıları da parmaklarımın arasından kayıp giderken derin bir nefes aldım. "Siz Türkler... Ne diyorlar? Gözü kara. Kesinlikle ondan." Dedi ve ekledi. "Karadan gemi yürütmüş bir milletin deli torunu."

"Ya Allah'ın aşkına uğraştırma beni," dedim, artık sitemim öfkemin önüne geçmişti. Sesimdeki o bıkkınlık, içine düştüğüm bu saçma tiyatronun yorgunluğuydu. "Bırak kendini şu tepeden aşağı, ne sen uğraş ne de ben. Şuraya bak..."

Elimle havada hayali bir liste yapıyormuş gibi sert hareketler savurdum. "Şimdi senin o maskeni sana yedir de... O ses değiştiricinin kablolarını tek tek söküp münasip bir yerine sok da... Ohooo! Çok işimiz var daha. Mesaimi sana harcamak istemiyorum, anlıyor musun?"

Yüzümdeki o alaycı masumiyet gitmiş, yerini "bitsin de gidelim" diyen bir celladın soğukkanlılığına bırakmıştı. Karşımdaki kalabalığa, o lüks arabalara ve gizlenen silahlara rağmen, şu an tek istediğim o maskeyi parça parça edip altındaki o "zeki" suratı görmekti.

Başını onaylarcasına ağır ağır sallarken, o mekanik sesi gecenin soğuğuna karıştı. "Mor," dedi, sanki ismimi bir kadeh şarabı tadar gibi telaffuz ederek. "Dünyayı ipe dizecek gücü ve zekası olan bir kadınsın. Eminim eğer istesen, beni bile o ipe dizersin."

Sabrımın son kırıntıları da o lüks arabaların egzoz dumanına karışıp gitti. Silahı tutan elim titredi; korkudan değil, tetiğe asılmamak için verdiğim o devasa savaştan. "Ulan amip," diye gürledim, sesimdeki sabırsızlık artık bir fiziksel çarpışmaya dönüşmek üzereydi. "Buraya beni övmeye mi geldin? Sadede gel!"

Maskenin ardındaki o karanlık boşlukta bir şeyler kıpırdadı. "Buraya seni öldürmeye gelmiş olmayı çok isterdim," dedi, sesindeki o sapkın dürüstlük kanımı dondurdu. "Ama yeterince acı çekmedin daha."

"Ne?" dedim, kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalkarken. Sesimdeki o anlık boşluktan faydalandı.

Yaslandığı motorumdan doğrularak yavaş, hesaplı adımlarla üzerime gelmeye başladı. "Zeki bir kadınsın Mavi," dedi. İsmim ağzından döküldüğü an, etrafımdaki hava molekülleri bile buz kesti. Benim etrafımda, avını tartan bir sırtlan gibi tam bir tur attı. "Zeki kadınlardan nefret ederim çünkü uğraştırır insanı..."

Adımları tam arkamda durdu. Varlığının yarattığı o tekinsiz sıcaklığı ensemde hissettim. Başını omzumun üzerinden, tam kulağımın dibine kadar uzattı. Nefesi maskenin filtresinden geçip tenime çarptığında, midemin bulantısını bastırmak için dişlerimi birbirine kenetledim.

"Ama sen hariç," diye fısıldadı, sesi artık bir ses değiştiriciden ziyade bir kabusun fısıltısı gibiydi. "Sen uğraştığım en güzel sorunsun."

Söylediği o son kelime, zihnimdeki baraj kapaklarını havaya uçurmaya yetti. Sabrımın son zerresi de buhar olup uçarken, bedenim benden bağımsız bir refleksle harekete geçti.

Tek bir hamleyle kolunu yakaladım o mekanik sesinin sahibi daha ne olduğunu anlamadan, vücudumun tüm ağırlığını vererek sert bir tekmeyi boşluğuna savurdum. Boğuk, acı dolu bir inleme döküldü maskesinin altından. Ama yetmezdi. Elimle kolunu bir mengene gibi sıkıp geri büktüm, kemiklerinin çatırdama sesini duymak istiyordum. Dizinin arkasına indirdiğim sert darbe, o kibrini yerle bir ederek onu betonun soğukluğuna mahkûm etti.

Şimdi olması gerektiği yerdeydi: Altımda, dizlerinin üzerinde.

Botumun tabanını ensesine yerleştirip tüm gücümle bastırdım yüzünü yere, toza toprağa gömerken silahımın namlusunu kafasına, tam şakağına dayadım. Metalin soğukluğu ile onun sıcak nefesi birbirine karışıyordu.

"Önümde diz çökmeni tercih ederim," dedim, sesimdeki her bir kelime buzdan birer mermi gibi döküldü dudaklarımdan.

Adam, canı yanmasına rağmen o sinir bozucu sesle gülmeye devam etti. Ben baskıyı daha da artırıp kafasını zemine adeta mühürlerken, "İşte bu yüzden..." diye mırıldandı acı içinde, "İşte bu yüzden seni istiyorum."

Midemdeki bulantı yerini saf bir nefretle karışık bir tiksintiye bıraktı. "Ben de ananın amına geri dönmeni istiyorum, onu ne yapacağız?" diye tısladım. Kelimelerim birer kırbaç gibi havayı dövüyordu.

Gülüşü kesilmedi, aksine daha da genişlediğini maskesinin hareketinden anlıyordun. Başını, botumun baskısı altında hafifçe iki yana sallamaya çalıştığında kaşlarım sinirle çatıldı. Bu herif ya tamamen delirmişti ya da elinde benim henüz görmediğim bir pimi çekilmiş el bombası vardı.

"Yiğit'in ölmesi mi," dedi, sesi yerdeki tozla birleşip boğuklaşırken, "yoksa benimle bir yarış mı?"

O an dünya bir saniyeliğine durdu. Silahı tutan parmağım seğirdi. Yiğit’in hayatı, bu delinin iki dudağının arasındaydı ve o, bu gerçeği bir kupa gibi yüzüme vuruyordu.

Botumun altındaki kafasını biraz daha betona gömerken, içimdeki o vahşi dürtüyü dizginlemeye çalışıyordum. Bu herif, bütün bu kaosu bir alışveriş pazarlığına çevirmişti.

"Seçeneklere bir şey daha ekleme jokerim falan yok mu?" diye sordum, sesimdeki alaycı tonun altına sakladığım o çaresizliği duymasın diye uğraşarak.

Maskenin ardındaki o boğuk ses, "Keşke olsa," dedi, sanki çok üzülmüş gibi sahte bir iç çekişle. "Bize gelişi bu."

"Ben şimdi sana gelenlerle sikerim seni!" diye gürledim. Sabrım bir ip gibi koptu ve silahın kabzasını, o sert kumaş maskesinin üzerinden kafasına doğru sertçe indirdim. Tok bir ses yankılandı sokakta. "Amip seni!"

Sendeledi, başı yere çarptı ama o tuhaf metanetini bozmadı. "Şiddet bağımlısı olduğunu düşünüyorum," diye mırıldandı, sesi bu sefer hafifçe sarsılmıştı ama hâlâ o sinir bozucu ironiyi taşıyordu.

"Geri zekalı olduğunu düşünüyorum ben de!" diye tısladım kulağına doğru. "Hatta ne düşünmesi, direkt öylesin! Katıksız bir geri zekalısın."

Bir anlık sessizlik oldu. Rüzgar, binaların arasından ıslık çalarak geçti ve o an havadaki tüm o dalgacı hava buharlaşıp uçtu. Robotik sesi, mekanik filtrelerin arasından sıyrılıp iliklerimi donduran bir ciddiyetle yankılandı. Sesinde bir duygu kırıntısı, bir tonlama vardı sanki bir makine değil de, bir cellat benimle pazarlık yapıyordu.

"Yarışma mı, ölüm mü Mor?"

Soru, gecenin karanlığında asılı kaldı. Artık oyun bitmişti. Sesindeki o tonlama, Yiğit’in hayatının bir kronometreye bağlandığını hatırlatıyordu bana. Bir yanda o lüks arabalarda saklanan gölgeler, diğer yanda masum bir canın ağırlığı... Silahı tutan elim hafifçe alçaldı. Gözlerimi ilerdeki motorlara diktim.

Öfkem bir yangın gibiydi yakıp kül etmek istiyordu ama Yiğit’in o görünmez namluların ucundaki varlığı, üzerine buzlu bir su dökmüş gibi beni durdurdu. Botumu ensesinden, silahımı şakağından çektim. Geriye doğru sendeleyerek kalkarken, nefretimi kelimelere döküp üzerine kustum.

"O motorun egzozu götüne girer umarım," dedim, sesimdeki her harf bir küfür gibiydi. Bunlar benim için küfür değil sadece bu salağa edilmiş güzel beddualardı. "İki gün karbondioksit sıçarsın da belki o zaman oksijen gitmeyen beynin kendine gelir."

Hâlâ yerdeyken, sanki dünyanın en güzel iltifatını almış gibi hafifçe doğruldu. "Beddualarına hayranım," dedi o kahrolası mekanik sesiyle.

"Her konuda ben evet, her konuda bana hayran olman lazım zaten!" diye tersledim onu. Kendimi övmeyi sever miydim? Tabii ki hayır ama şu anda onunla uğraşmak daha güzel geliyordu.

Bir anda, az önceki o ezik ve diz çökmüş halinden sıyrılıp çevik bir hareketle ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkerken sesi tekrar o ciddiyete büründü, oyunun süresi doluyordu. "Neyse, çok konuştun," dedi, sesi sanki bir saatli bombanın tik takları gibiydi. "Gel gelelim sadede yarışma mı, ölüm mü?"

Gözlerimi devirdim, sinirden gülmek üzereydim. Arkamı dönüp ağır adımlarla canavarın yanına, motora doğru yürümeye başladım. "Salak yemin ederim," diye mırıldandım kendi kendime, ama onun duyacağından da emindim. "Allah'ım, hayatımda zeki insanlar istiyorum dedikçe, yukarıdan ekspres kargoyla malları paketleyip bana yolluyor."

"Kalbimi kırıyorsun," dedi arkamdan, sesinde o sahte ve sinir bozucu hüzünle.

Motorun yanına ulaştığımda durdum. Elimi sertçe deri seleye vurdum ve başımı hafifçe ona çevirdim. Gözlerimdeki o öldürme arzusu hâlâ oradaydı.

"Kemiklerini de kırdırma bana, yürü!" diye kükredim. "O kaskı kafana tak ve o motorun üzerine zıpla, yoksa yarış başlamadan bitiş çizgisini senin mezarında çizerim."

"Kendi motorun ile yarışmayacaksın," dedi, eliyle o karanlıkta sırıtan iki yabancı makineyi işaret ederek. "Onlardan biriyle."

Duraksadım. Bu, oyunun kurallarını sadece onun belirlediği bir labirente girmek gibiydi. "O neden?" diye sordum, sesimdeki her harf bir şüphe barındırıyordu.

"Ben öyle istiyorum çünkü," dedi o iğrenç özgüveniyle.

"İsteklerini sikim senin," diye tısladım. Bakışlarımı bir saniyeliğine ondan kaçırıp Yiğit’in durduğu tarafa çevirdim hâlâ orada, bir gölge gibi hareketsizdi. Onun nefes aldığını bilmek, şu anlık tek dayanağımdı. Daha fazla vakit kaybetmenin veya bu amiple mantık yarıştırmanın alemi yoktu. Motorlardan birine doğru sert adımlarla yürüdüm.

"O tasmasını tuttuğun köpeklere söyle, uzaklaşsınlar buradan," dedim, etraftaki o puslu lüks arabalara ve gizlenen namlulara atıfta bulunarak.

"Hay hay efendim," dedi alaycı bir reverans yapar gibi ve elini havaya kaldırıp kısa bir işaret verdi.

"Komut da veriyor..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Kendi motorumu kullanırken taktığım, artık derisiyle bütünleştiğim eldivenlerimi parmaklarıma geçirdim. Bu yabancı metale dokunmak bile midemi bulandırıyordu. Yarış biter bitmez bu aleti imha etmem gerekecekti; içine ne yerleştirdiğini, hangi izleme cihazını sakladığını bilemezdim.

Güvenlik benim için her şeydi. Yüzümün herhangi bir MOBESE kamerasına takılma ihtimalini ortadan kaldırmak için önce siyah maskemi yüzüme yerleştirdim, ardından kaskı kafama geçirip vizörü sertçe indirdim. Dünya artık kaskın içindeki o dar açıyla ve benim hırıltılı nefesimle sınırlıydı.

"Hayrola Mor? Yarışacağız diye korktun mu?" dedi, maskesinin ardından gelen o çarpık gülüşü sesinden hissediliyordu.

"Kes lan amip," dedim, vizörün ardındaki sesim boğuk ama bir o kadar ölümcül çıkmıştı. "Bin şu motora, çok boş yaptın."

Ağır adımlarla kendi motoruna doğru yürürken son bir kez arkasına döndü. "İnsan kendi celladına bu şekilde konuşmamalı bence," dedi, o robotik sesi gecenin ayazında yankılanırken. "Ne de olsa ne yapacağı belli olmaz, öyle değil mi?"

Kontağı çevirdim. Altımdaki yabancı makine, sanki bir canavarın hırıltısıyla uyandı. Artık ne Yiğit, ne o lüks arabalar, ne de bu amibin saçmalıkları vardı. Sadece önümdeki asfalt ve o maskenin altındaki kafayı asfalta sürtme isteğim kalmıştı.

Gaza yüklenmeden hemen önce, vizörün ardındaki gözlerimi tam onun maskesinin olduğu noktaya kilitledim. Sesim, motorun hırıltısına karışan buz gibi bir rüzgar gibi döküldü dudaklarımdan:

"İnsan, daha önce birilerinin celladı olmuş birini tehdit etmemeli bence," dedim, onun o ukala tarzını kendi silahıyla vurarak. "Sırada kimin celladı olacağı belli olmaz çünkü."

Kafamı hafifçe yana eğip, kaskın ağırlığını boynumda hissederek devam ettim. "Aynı zamanda, hayattan çoktan vazgeçmiş birini ölümle tehdit etmek zekâ işi değil, katıksız bir aptallıktır."

Kısa bir sessizlik oldu. Maskeli herif, sanki bu itirafın ruhumda açtığı yarayı parmaklamak ister gibi, "Çok üzdüler seni, değil mi?" diye mırıldandı. Sesi bu sefer sahte bir acımayla titriyordu.

"Ne çok konuştun be!" diye kükredim en sonunda. Sabrımın telleri birer birer kopuyordu. "Sana avans veriyorum, düş önüme. Önden git bakalım, ne mal olduğunu görelim."

Elini kibarca ileri doğru uzattı, "Lütfen efendim, önce siz gidin," diyerek o sinir bozucu beyefendi tavrını sürdürdü.

"Hay hay!" dedim dişlerimin arasından. Daha fazla bu amiple kelime dalaşına girmeye niyetim yoktu. Debriyajı bırakıp gaza sertçe asıldım. Altımdaki makine, asfaltı tırnaklayan bir canavar gibi öne fırladı. Rüzgar bir anda kulaklarımda uğuldamaya, gece bir film şeridi gibi yanlarımdan akmaya başladı.

Zihnimde ise sadece tek bir soru dönüp duruyordu: Yiğit... Hadi diyelim bu herifleri göremiyordu, peki bu kulak tırmalayan, geceyi yırtan motor seslerini de mi duymuyordu? Yoksa duyuyor da bir şey mi yapamıyordu? Bu işte bir terslik vardı, hem de çok büyük bir terslik.

Gaza yüklendiğim an asfalt altımdan akıp gitmeye başladı. O da hemen arkamdaydı, motorunun kükremesini ensemde hissedebiliyordum ama liderliği ona vermeye niyetim yoktu. Bu oyunun sonu nereye varacaktı, bitiş çizgisi hangi cehennemin kapısındaydı bilmiyordum. Tam o sırada, kaskın içindeki o dar alanda sesi yankılandı. Lanet olsun, kaskın içine kulaklık yerleştirmişti; sesi artık sadece zihnimin içindeki bir ur gibiydi.

Sanki aklımdan geçen soruyu duymuş gibi, "Mezarlığa kadar," dedi o robotik, buz gibi tınısıyla.

"Peki," dedim dişlerimi birbirine kenetleyerek.

Gaza biraz daha asıldım. Hız ibresi tırmandıkça rüzgar kaskımı geriye doğru itiyor, dünya bulanık bir griye dönüşüyordu. Yine de gözlerim bir radar gibi yolu tarıyordu; bir kedi, bir evsiz, gece vakti yola fırlayacak herhangi bir canlı... Bu herifi alt etmek istiyordum ama vicdanımı bu asfalta gömmeye niyetim yoktu.

"Merakımdan soruyorum Mor..." dedi, sesi kaskın içinde o kadar yakındı ki sanki hemen kulağımın dibinde nefes alıyordu. "Şu anda önüne bir sivil atlasa, beni yenmek uğruna durmadan geçer miydin, yoksa durur muydun?"

Sorusundaki o hastalıklı merak, midemi bulandırdı. Gaz kolunu biraz daha çevirirken sesim vizörün ardında yankılandı:

"Ulan bok kafalı!" diye gürledim. "Senin gibi bir amiple yarışmak için bir sivili harcar mıyım sence ben? Herkesi kendin gibi ruhsuz bir parça et mi sanıyorsun?"

Motorun devri iyice yükseldi, metalin feryadı gecenin sessizliğini parçaladı. Mezarlığa giden yol, önümüzde karanlık bir nehir gibi uzanıyordu. Onu orada, o mezarların arasında susturacaktım.

Mezarlığa giden o lanet olası yol, önümde karanlık bir yılan gibi kıvrılıyordu. Altımdaki makine kükrerken, aynalardan o maskeli iblisin farlarını takip ediyordum. Kaskın içindeki kulaklıktan sesi tekrar yankılandı, bu sefer o alaycı ton gitmiş, yerine buz gibi bir sadizm gelmişti.

"Sivilleri harcamazsın demek..." dedi, sesi adeta içimde yankılandı. "Peki ya kendini?"

Daha ne olduğunu anlamadan, dikiz aynasında farlarının açısının değiştiğini gördüm. Motorunu vahşi bir hamleyle benimkine doğru kırdı. O koca metal kütlesi, saatte yüz seksen kilometre hızla giderken bana çarpmak için geliyordu.

Fizik kuralları basitti: Bu hızda bir çarpışma, ikimizi de asfalta gömerdi. Ama o, bunu umursamıyordu. Beni öldürmek, beni o mezarlığın toprağına yarış bitmeden gömmek istiyordu.

Reflekslerim, korkumdan daha hızlıydı. Gözlerimi bir an bile yoldan ayırmadan, gidonu milimetrik bir hesapla sağa kırdım. Motorun selesinde vücudumu sola yatırarak, fizik kurallarına meydan okuyan bir denge kurdum.

Onun ön tekerleği, benim arka tekerleğimin sadece santimetrelerce uzağından geçti. Metalin metale sürtünme sesi yerine, rüzgarın vahşi uğultusu duyuldu. Eğer bir salise geç kalsaydım, şu an asfaltta sürüklenen bir ceset torbasıydım.

"Yavaş gel lan azrail bozuntusu!" diye kükredim kaskın içine. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpıyordu ama adrenalinin yarattığı o berrak odaklanma, her şeyi yavaşlatmıştı sanki.

Sendeledi, motorunun dengesi bozulur gibi oldu ama çabuk topladı. Kulaklıktan gelen gülme sesi, az önce beni öldürmeye teşebbüs eden birinin değil, lunaparkta eğlenen bir çocuğun sesi gibiydi.

"Harika..." dedi, nefes nefese. "Gerçekten harikasın Mor. Bu yüzden seni istiyorum."

Gaza daha da kökledim. Mezarlığın yüksek taş duvarları, karanlığın içinden belirmeye başlamıştı. "Beni istiyorsan, o mezarların arasında bekle," dedim dişlerimin arasından. "Çünkü seni oraya gömmeye geliyorum."

Gecenin karanlığını yırtan motorun kükremesi, adrenalinle birleşip kulaklarımda uğuldayan bir senfoniye dönüştü. Hız göstergesi artık sınırları zorluyor, altımdaki makine adeta asfaltın üzerinde uçuyordu. Mezarlığın yüksek, soğuk taş duvarları görüş alanıma girdiğinde vizörün ardındaki gözlerim kısıldı.

"Biliyor musun, aslında benim için mükemmel yer seçmişsin," dedim, rüzgarın uğultusuna inat sesimi kulaklığa buz gibi bırakarak. "Seni de koyarız o mezara. Tam layık olduğun yere."

Cevap gecikmedi. Ama bu sefer o alaycı, her şeyi oyun sanan ses gitmiş; yerine hırıltılı, saplantılı bir nefret gelmişti. Dişlerini sıktığı, kelimelerin birbirine çarparak dökülmesinden belliydi.

"O mezara gitmeni istemezdim ama şu anda yaşamanı da istemiyorum!" diye tısladı kulaklığıma. Sesi bir bıçak gibi zihnime saplandı. "O Yiğit denecek bozuntuya yar olmandansa, ölmeni tercih ederim!"

Dudaklarımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi; bu, bir avcının kurbanına attığı son bakıştı. "Yazık ya," dedim kendi kendime, sesimdeki küçümseme kaskın içinde yankılandı. "Beni gerçekten öldürebileceğini düşünüyor. Zavallı amip."

"Seni ona bırakmam Mor!" diye bağırdı. Motorunu tekrar üzerime kırdı, gidonlarımız birbirine sürtünecek kadar yaklaştı. Metalin metale sürtme sesi gecenin sessizliğini bir çığlık gibi böldü. Beni yoldan çıkarmak için tüm gücüyle yükleniyordu.

"Kes sesini yarrak kafa!" diye kükredim.

Tam o anda, mezarlığın ana girişine giden o dar viraj belirdi. Frenlere asılmak yerine gaza daha da yüklendim. Ölümle burun buruna gelmek, hayatım boyunca tattığım en gerçek histi ve bu herifin beni o karanlığa çekmesine izin vermeyecektim.

"Beni kimseye bırakmana gerek yok," diye fısıldadım, kaskın içindeki o tekinsiz sessizliğe. "Çünkü sen birazdan o mezarlığın sadece bir parçası olacaksın."

Gözü dönmüş bir saplantının gölgesi üzerime çökmüştü. Virajı dönerken motorun gidonuna uyguladığı o ani, vahşi baskı dengeyi altüst etti. Metalin metale sürtünürken çıkardığı o tiz çığlık kulaklarımda patladı. Tekerlek asfaltın tutuşunu kaybettiği an, dünyanın ekseni kaydı.

"Siktir!"

Motorun altımdan kayıp gidişini hissettim. Gökyüzü ve yer, bir film şeridi gibi birbirine karışarak dönmeye başladı. Asfaltın yakıcı soğukluğu sırtıma vurduğunda, kaskımın içindeki o dar dünyada sadece kendi kesik nefesimi duyabiliyordum. Metrelerce sürüklendim; motorun çıkardığı kıvılcımlar karanlığı aydınlatan birer havai fişek gibiydi.

Durduğumda, etrafımı koyu ve tozlu bir sessizlik kapladı.

Vücudumdaki o uyuşturucu adrenalinden dolayı acıyı hissetmiyordum. Dişlerimi sıkarak dirseklerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım. Kaskın vizörü çatlamıştı ama ben... ben hayattaydım. Bir mucize gibi, sadece birkaç sıyrıkla bu cehennemden sağ çıkmıştım.

Tam ayağa kalkmak için hamle yapmıştım ki, botların beton üzerindeki ritmik sesi duyuldu. O amip, motorundan inmiş, bir hayalet gibi üzerime doğru yürüyordu.

"Sana demiştim Mor," dedi o robotik, ruhsuz sesiyle. "Seni kimseye yar etmem."

Henüz kendimi toparlayamadan, üzerime bir gölge gibi çöktü. Direnmek için ellerimi yere koyup güç almaya çalıştım ama o, dizini sırtıma bastırarak beni tekrar yere mühürledi. Kaskımın altından açıkta kalan ensem, gecenin ayazıyla temas ederken tenimde buz gibi bir metalin soğukluğunu hissettim.

"Bu sadece küçük bir uyku," diye fısıldadı kulağıma. Sesi şimdi bir yılanın tıslaması kadar yakındı. "Gerçekleri duyacak kadar dinç olmanı istiyorum."

Ensemde keskin, ani bir sızı hissettim. Bir iğnenin derimi delip geçtiğini, soğuk bir sıvının damarlarımda yavaşça yayıldığını duyar gibiydim. Başım bir anda ağırlaştı; sanki yerçekimi on katına çıkmıştı. Göz kapaklarım, tonlarca ağırlıktaki demir perdeler gibi inmeye başladı.

"Sen... seni... öldüreceğim..." diye mırıldanabildim ama sesim artık bana ait değil gibiydi.

Dünya kararmadan önce gördüğüm son şey, o simsiyah, ifadesiz maskenin üzerime eğilen karanlığıydı. Sonra, her şey derin ve dipsiz bir sessizliğe gömüldü.

Zihnimin içindeki o kurşuni ağırlığı dağıtmak için var gücümle savaşıyordum. Damarlarımda dolaşan o soğuk kimyasal, her hücremi uyuşturmuş, beni kendi bedenime yabancı bir misafir haline getirmişti. Birinin bana dokunduğunu hissediyordum; kollarımı, omuzlarımı kontrol eden o elleri duyumsuyordum ama her şey suyun altındaymışım gibi boğuk ve uzaktı.

Vücudumun ilaçlara karşı geliştirdiği o lanet olası direnç, şu an tek kurtarıcımdı. Kafamı bile dik tutmak bir işkence olsa da, bilincimin o ince, keskin ışığını sönmekten kurtarmıştım.

Ensemde o herifin varlığını, o tekinsiz ağırlığı tekrar hissettim. Nefesini tenimde duyabiliyordum. O an tek bir şansım vardı: Ölü taklidi yapmak. Bedenimi tamamen serbest bıraktım, nefesimi düzene soktum ve ruhsuz bir et yığını gibi kucağına ya da yere, neresiyse oraya yığıldım.

Geri zekalı, o güçlü dozun beni devre dışı bıraktığını sanıyordu. Gerçekten maldı.

Eğildi. Maskesinin altından süzülen o iğrenç, robotik ses bu sefer bir ninniye evrildi. Sesindeki o sapkın yumuşaklık midemi bulandırıyordu.

"Bir küçücük aslancık varmış..." dedi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kelimelerin her biri cildime çarpan birer hakaret gibiydi. "Kırlarda ko ko koşar oynarmış..."

Yavaşça arkama geçti, sanki bir çocuğu uyutur gibi ninnisine devam ediyordu. İşte, avcıyı avına en çok yaklaştıran o kibirli andı bu.

Harekete geçmek için bir saniye bile düşünmedim. Daha doğrulmadan, sırt üstü yattığım yerden tüm gücümü bacaklarımda topladım ve bir yayın boşalması gibi ayaklarımı havaya dikip karnının tam ortasına sertçe tekmeyi bastım.

Tok bir sesle geriye doğru savrulduğunu duydum. "Kurttur o aslan değil!" diye kükredim.

Vücudumdaki ilaç kalıntıları başımı döndürse de sendelememe izin vermedim. Adrenalin, damarlarımdaki zehri yakıp geçiyordu. Hızlı ve akışkan bir hamleyle ayağa kalkıp, henüz dengesini toparlayamadan bir gölge gibi sıyrılıp arkasına geçtim.

Şimdi roller değişmişti.

Öfkem, damarlarımda dolaşan o lanetli uyuşturucuyla cenk ederken, tüm hıncımı kolumdaki güce verdim. Silahın çelik kabzasını, ensesinin tam köküne, o kibirli omuriliğinin başlangıcına cellat baltası gibi indirdim. Ama yetmezdi; bu ifritin nefesini kesmeden bana huzur yoktu. Vücudumu bir yay gibi gerip, botumun çelik burnunu bütün nefretimle şakağına savurdum.

O an, geceyi yırtan şey bir kemik çatrtısı değil, tüyler ürperten bir metal yankısı oldu.

Tınnn!

Tok, ağır ve mekanik bir ses... Sanki bir insanın kafasına değil de, içi boş bir zırha veya çelik bir levhaya vurmuşum gibi kulaklarımda uğuldadı. Kaşlarım hayretle çatılırken, o tuhaf metal yığını yavaş çekimde yere serildi. Başımın içindeki zonklama, beynimi bir mengene gibi sıkıyor, dünya gözlerimin önünde bir karıncalı ekran gibi titriyordu.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Yerçekimi, üzerime tonlarca beton dökmüşler gibi beni aşağı çekiyordu. Titreyen ellerimi o lanet olası siyah maskeye uzattım. Altında ne olduğunu, o metalik sesin kaynağını görmem gerekiyordu.

"Ne verdin bana?" diye inledim. Sesim, boğazımdaki cam kırıklarının arasından süzülür gibi çıkıyordu. Ciğerlerim bir anlığına kasıldı, nefesim göğüs kafesimde hapsoldu; dünya bir saniyeliğine karardı, sonra tekrar geri geldi. Duramazdım. O maskeyi açmalıydım.

Tam o sırada, sokağın girişinde lastiklerin asfalta attığı o tiz çığlık duyuldu. İnce bir toz bulutunun arasından, simsiyah bir arabanın farları bir canavarın gözleri gibi üzerime dikildi. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve o ses, gecenin soğuğunu bir bıçak gibi ikiye böldü.

"Eğer ona bir adım daha yaklaşırsan," dedi arkamdaki gölge. Sesi pürüzsüz, sakin ama kıyameti müjdelercesine kararlıydı. "Önce kardeşin Yaman, sonra abin Ilgaz, en son da o çok sevdiğin Yiğit ölür."

Vücudum kaskatı kesildi. Kanımdaki ilaç bile bu isimlerin yarattığı o dehşet verici soğukluğu donduramadı. Sevdiğim herkesin ismi, birer infaz emri gibi havada asılı kaldı. Arkamı dönmek için dermanım kalmamıştı ama ruhumun derinliklerinde bir yerlerde, o gerçek celladın nefesini ensemde hissettim. Sevdiklerimin hayatı, parmak uçlarımda duran o maskenin ucundaydı.

Zaman durdu; ölümün ve yaşamın o ince çizgisinde, başımdaki dayanılmaz ağrıyla baş başa kaldım.

Görüşümdeki pikseller birbirine karışırken, ellerimin uyuşukluğu omuzlarıma kadar tırmanan buzdan bir sarmaşığa dönüştü. "O maskeyi çıkarırsan olacaklardan biz sorumlu değiliz Mor," diyen ses, zihnimdeki cam kırıklarının üzerinde yalın ayak yürüyordu.

Pes etmek... Bu kelime benim lügatimde kanla üstü çizilmiş bir günahtı. Ama şu an damarlarımda akan o şey, beni içeriden ilmek ilmek söküyordu. Belleğim tozlu rafların arasına daldı ve o ilk kabusu bulup çıkardı: Beyaz oda. O bembeyaz, steril cehenneme ilk düştüğüm gün damarlarıma zerk edilen o sıvı da böyle hissettirmişti. Ancak bu seferki farklıydı; bedenim bir ateş çemberinde yanmıyor, aksine yavaş yavaş donarak bir heykele dönüşüyordu.

Zayıflığımı gizlemek için dişlerimi dudaklarıma geçirdim ve bir sarhoşun sarsaklığıyla ayağa kalktım. Yer ayağımın altından çekilirken, yerdeki o metalik sesli gölgeden birkaç adım uzaklaştım.

"İlacın panzehiri Gece Kuşları'nda," dedi o puslu ses.

Dünya ekseni etrafında değil, benim midemin etrafında dönüyordu. Gözlerimi odaklamaya, karşımdaki o belirsiz karaltıyı netleştirmeye çalıştım ama başaramadım. "Ne?" diye inledim, sesim bir uçurumun dibinden geliyordu.

Yerdeki o tuhaf, cansız yığını omuzlamak için eğilirken cevap verdi: "Yiğit, Ilgaz veya Yaman'da."

Boğazımdan hırıltılı, zehir zemberek bir kahkaha döküldü. Başımı kaldırmaya mecalim yoktu, bakışlarım yerdeki sönük sokak lambasının yansımasına çakılı kaldı. "Sizin dağıttığınız Gece Kuşları'nda aile bile kalmadı..." dedim, her kelimede biraz daha tükenerek. "İlaç ne arar?"

Sanki her şeyi biliyormuş da benimle acı bir şaka paylaşıyormuş gibi duraksadı. "Eksik sandığın her şey belki de eksik değildir Mor," diye fısıldadı.

Cümlesi havada asılı kaldı. İtiraz etmek, yakasına yapışıp gerçekleri kusmasını istemek için hamle yaptım ama bedenim artık bana ait değildi. O karanlık araba motorunun gürültüsüyle gecenin bağrına daldı, geride sadece lastik kokusu ve zihnimde yankılanan o korkunç şüpheyi bıraktı.

Yalnızdım. Mezarların arasında, sevdiklerimin hayatının birer panzehir şişesine sığdırıldığı o tekinsiz oyunun ortasında, bilincimin son kırıntılarıyla ayakta durmaya çalışıyordum.

Görüşümdeki gri bulutlar dağılmak bilmezken, zihnimin derinliklerinden gelen o yabancı ses, gerçekliğe tutunmam için uzatılan zayıf bir dal gibiydi. "Hanımefendi, iyi misiniz?"

Cevap verecek dermanım yoktu; kafam bir balyoz kadar ağır, boynum ise onu taşıyamayacak kadar bitkindi. Bir çift elin yüzümü kavradığını hissettim. Dokunuşu serindi. Gözlerimi zorlayarak araladığımda, loş ışığın altında sapsarı saçları ve endişeyle parlayan renkli gözleri seçebildim. Bir melek miydi, yoksa zihnimin bana oynadığı son oyun mu, ayırt edemiyordum.

"Oğuz, ambulans ara!" diye bağırdı kız, sesi mezarlığın o ölümcül sessizliğini yırtarak. "OĞUZ ÇABUK!"

"Gerek yok..." diye mırıldandım. Sesim kendi kulaklarıma bile bir yabancının fısıltısı gibi geliyordu. Sırtımı, hemen yanımda bir bekçi gibi dikilen yaşlı bir çınarın sert ve pürüzlü gövdesine yasladım. Ağacın kabukları sırtıma batarken, bu acı bana hala yaşadığımı hatırlatan tek şeydi.

"İyi gözükmüyorsunuz," dedi daha kalın, tok bir erkek sesi. Başımı hafifçe yana kaydırdığımda Oğuz’u gördüm.

"Değilim zaten," dedim, kelimeler dudaklarımdan dökülürken feri kaçmış gözlerimi onlara diktim. Yerçekimi hala beni toprağın altına, o az önceki metalik sesli gölgenin yanına çekmek için uğraşıyordu. Ayağa kalkmak için beyhude bir hamle yaptığımda, dünya bir kez daha takla attı.

Kız ve çocuk, aynı anda refleksle hareket ederek kollarımın altına girdiler. "Oğuz, yardım et; çıkaralım şuradan," dedi sarışın kız, sesi emir kipiyle endişe arasında gidip geliyordu. Oğuz, sarsılmaz bir destekle koluma girdi; varlığı, fırtınada sığınılacak bir liman gibiydi.

"İsterseniz taşıyabilirim," dedi Oğuz, sesindeki o saf yardım etme arzusuyla.

Gözlerim bir anlığına karanlık yola, o amibin gittiği yöne kaydı. Panzehir sevdiklerimin ellerindeydi ve ben, yabancıların kollarında bir enkaz gibi yığılmıştım. Zaman akmıyordu, adeta üzerime damlıyordu.

Gözlerimdeki o ağır perdeyi aralamaya çalışırken, zihnim bir savaş meydanı gibiydi; bir yanda damarlarımda dolaşan o lanet olası kimyasalın ağırlığı, diğer yanda sevdiklerimin isimlerini birer infaz emri gibi haykıran o ses. "Taksi... çağırabilir misiniz?" diye fısıldadım. Sesim, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak kadar cılız çıkmıştı. Sadece birkaç dakikaya, bilincimin kontrolünü yeniden elime alacak o dar zaman dilimine ihtiyacım vardı.

"Hastaneye götürelim efendim sizi," dedi Oğuz, sesindeki o sarsılmaz kararlılıkla. Ama o an, sarışın kızın bakışları boynumdaki zincire, o soğuk metalin tenimle buluştuğu yere çakıldı. Künyemi fark etmişti.

"Siz... askersiniz?" dedi kız, sesi bir anda titreyerek. Telaşı katlanmış, sanki karşımdaki o gizemli düşmandan daha büyük bir sorumluluğun altına girmiş gibi gözleri büyümüştü.

Sadece hafifçe başımı salladım. Bu onay, aralarındaki elektriği bir anda değiştirdi. Ecem, arkadaşına dönüp "Ben böyle bırakamam Oğuz!" diye nida attı, sesi mezarlığın sessiz duvarlarında yankılandı.

"Sen bıraksan ben bırakmam zaten Ecem!" dedi Oğuz, sesi bu sefer sinirle karışık bir saygıyla gürledi. "Bir askeri bu halde burada bırakmak olmaz, yakışmaz bize."

Acımdan sızlayan kaburgalarıma rağmen, bu gençlerin o saf, o temiz vatanperverlikleri karşısında dudaklarımın kenarıyla burukça güldüm. "Gençler... cidden taksi çağırın," dedim, her kelimeyi ciğerlerimden söküp alarak. "Ben halledeceğim, alışkınım ben."

Oğuz, "Abla gözünü seveyim," dedi, yüzünde çaresiz bir itirazla. "Nasıl halledeceksin? Daha kafanı kaldıramıyorsun, ayakta duracak mecalin yok."

İçimden bir ses, 'Kafamı kaldıramıyorum ama dünyayı başlarına yıkacak kadar öfkeliyim,' dedi. Panzehir sevdiklerimdeydi; Yaman'da, Ilgaz'da ya da Yiğit'te. Bu uyuşukluk beni ele geçirmeden birine ulaşmam gerekiyordu.

"Lütfen..." dedim, sesimdeki o bitkin ama reddedilmez tınıyla. Oğuz, daha fazla direnemeyeceğini anlayıp pes etmiş bir ifadeyle telefonunu çıkardı ve bir taksi çağırdı. Ecem ise sanki her an ellerinden kayıp gidecekmişim gibi endişeyle yüzüme su serpiyor, soğuk damlalarla bilincimi açık tutmaya çalışıyordu.

"Umarım size de bir şey olmaz," dedi Ecem, sesinde saklayamadığı derin bir korkuyla.

"De?" dedim, bulanık gören gözlerimi yarım yamalak ona odaklayarak. Cümlesindeki o küçücük ek, arkasında büyük bir enkaz barındırıyordu.

Ecem, hüzünlü ama gururlu bir tebessümle saçlarımı geriye itti. "Babam ve annem de askerdi," dedi, sesi titreyerek. "Şehit oldular."

Zihnimdeki o ağır sis bulutu bir anlığına dağıldı; yüreğime oturan o tanıdık ağırlıkla fısıldadım: "Başın sağ olsun."

Bakışlarını bir an bile çekmeden, bir askerin duruşuna yaraşır o vakur sesle cevap verdi: "Vatan sağ olsun."

Taksi her bir tümsekten geçişinde beynimin içindeki o bulanık su dalgalanıyor, bilincimi kıyıya vurup geri çekiyordu. Ecem ve Oğuz’un o saf endişesi arkamda kalmıştı ama Ecem’in "Vatan sağ olsun" deyişi kulaklarımda bir marş gibi yankılanmaya devam ediyordu.

Taksici, dikiz aynasından sanki her an koltukta ölecekmişim gibi şüpheyle beni süzüyordu. Bakışlarındaki o sorgulayan ifadeyi umursayacak dermanım yoktu; gözlerimi sıkıca yumdum, zihnimdeki o beyaz odayı, o metalik sesli amibi ve ensemdeki o sızıyı bir kenara itip sadece Yaman’a ulaşmaya odaklandım.

Eve vardığımızda, taksicinin avucuna parasını fazlasıyla sıkıştırıp kendimi dışarı attım. Ayaklarım yere her bastığında asfaltın kaydığını hissediyordum. Duvarlara, merdiven korkuluklarına tırnaklarımı geçirerek, her basamakta sanki bir dağı tırmanıyormuşum gibi soluyarak yukarı çıktım.

Kapının önüne geldiğimde, tam anahtarımı çıkaracakken içeriden yükselen o gürültü bir tokat gibi yüzüme çarptı. Kapı tahtasının ötesinden gelen sesler sadece bir gürültü değil, çiğ bir öfkenin patlamasıydı.

Yiğit ve Yaman kavga ediyordu.

Bir şeylerin kırılma sesi geldi; seramik ya da camın zeminde tuzla buz olduğu o keskin gürültü koridorda yankılandı. Vücudumdaki o ilaç ağırlığı, içerideki bu kaosun yarattığı adrenalinle bir anlığına geri çekildi. Panzehir onlardan birindeydi, ama onlar şu an birbirlerini parçalamakla meşguldü.

Elimi titreyerek kapı koluna uzattım. Kapıyı açtığımda göreceğim manzara, damarlarımdaki zehirden daha çok canımı yakacaktı, biliyordum.

Kapının ardındaki o görünmez duvar, Yaman’ın feryadıyla un ufak oldu. Attığı her kelime, damarlarımdaki zehrin bile yapamadığını yaptı; kalbimi yerinden söküp attı. Sırtımı soğuk duvara yasladım, dizlerimin bağı çözülmek üzereydi.

"BEN BİR KARDEŞİMİ KAYBETTİM ÇÜNKÜ!" diye kükredi Yaman. Sesi o kadar çiğ, o kadar yaralıydı ki, sanki göğüs kafesini yarıp dışarı çıkmak istiyordu. "Kusura bakma Yiğit, o küçükken yanımızda yoktu... O yıkılmaz, o dayanır! Ama sen dağılırsan, ben bir kardeşimi daha gömmeye dayanamam!"

Duyduklarım, ensemdeki o iğne sızısından bin kat daha acı vericiydi. Demek öyleydi... "O" yani ben, zaten güçlüydüm. Ben zaten yıkılmazdım. Ben, korunmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar duygusuz bir savaş makinesiydim onun gözünde. Gökhan’ın boşluğunu bende değil, Yiğit’te doldurmuştu. Benim gidişim bir kayıp değil, bir "dayanıklılık testi"ydi onun için.

Nefesim boğazımda düğümlendi. Akciğerlerim oksijeni reddediyordu. İçerideki sessizliği Yiğit’in o titreyen, korku dolu sorusu böldü:

"O ölse... o gitse üzülmeyecek misin yani?"

Soru havada asılı kaldı. Bir ölüm sessizliği çöktü odaya. Kapının kolunu tutan elim uyuştu. Yaman’ın vereceği cevap, damarlarımdaki o panzehirden çok daha hayatiydi şu an. Eğer "hayır" derse, o kapıyı hiç açmamalı, bu uyuşmuş bedenle karanlığın içinde kaybolup gitmeliydim.

Gözlerimden bir damla yaş süzüldü, kaskın vizöründen kalan o tozlu izleri silerek yanağıma indi. İçerideki o "yıkılmaz" ablanın aslında nasıl paramparça olduğunu bilmeden, Yaman’ın ağzından çıkacak o lanet olası cümleyi bekledim.

"Üzülmem!"

Yaman’ın ağzından çıkan o tek kelime, ensemdeki zehirden daha hızlı yayıldı vücuduma. Kalbimi dondurdu, ruhumu felç etti. "Sana üzüldüğüm kadar ona üzülmem!" diye devam etti, her harfi göğsüme bir çivi gibi çakarak. "O her zaman dışarıdaydı."

Dışarıdaydım... Çünkü birileri dışarıda olup nöbet tutmalıydı ki siz içeride huzurla uyuyun diye. Çünkü birileri canavarlarla savaşmalıydı ki siz canavarın ne olduğunu bilmeyin diye.

Daha fazla dayanamadım. Kapının koluna asıldım ve içeriye, o buz gibi nefretin tam kalbine doğru sarsak bir adım attım. Ayakta duracak halim yoktu; dizlerim titriyor, zehir bilincimi her saniye biraz daha aşağı çekiyordu. Kapının pervazına tırnaklarımı geçirerek dik durmaya çalıştım.

"Ben senin neyinim Abi?"

Sesim, bir cesedin son nefesi kadar boğuk ama bir o kadar da yakıcı çıktı. Yıllardır ağzıma almadığım o kelime, "Abi" kelimesi, kor bir demir gibi dilimi yakıp geçti. Ben ona yük olmasın, küçük omuzları bu sorumluluğun altında ezilmesin diye "Abi" demezdim; o ise bunu beni hayatının dışına itmek için bir bahane yapmıştı.

İkisi de taş kesildi. Yiğit’in elindeki cam bardağın yere düşüp parçalanma sesi sessizliği böldü. Yaman’ın yüzündeki o öfkeli ifade, beni o halde görünce bir anda dağıldı, yerini dehşet verici bir suçluluk duygusuna bıraktı.

Zehirden, kazadan, ensemdeki iğneden bahsetmedim. Gözlerimdeki o kırgınlık, zaten her şeyi anlatıyordu. Yiğit, gözlerimin içine baktığında o uyuşmuş halimi, canımın nasıl yandığını hemen anladı; ama Yaman hala söylediği o zehirli kelimelerin altında eziliyordu.

Gözlerime hücum eden yaşlar görüşümü tamamen bulandırırken, sesim bir hıçkırığın eşiğinde titredi. "Ben neden sizin bir şeyiniz olmayı başaramadım Yaman?" diye sordum. Bu soru, yılların birikmiş yorgunluğunu, omuzlarımdaki o görünmez rütbelerin ağırlığını taşıyordu.

Yiğit, sanki göğsüne sert bir darbe almış gibi nefesi kesilerek öne doğru bir adım attı. Parmak uçları bana uzanacak gibi oldu ama bir an duraksadı. Gözlerindeki o yoğun acı ve dehşet, bana yaklaşmaktan korktuğunu ele veriyordu; sanki bana dokunsa, o an tuzla buz olacakmışım gibi...

Zehir, beynimi bir sis bulutu gibi kuşatırken dudaklarım istemsizce aralandı. "Ben sen yaşa diye o beyaz odadaki o cehennem azabı deneylere razı geldim" demek geçti içimden. "Ben senin yerine eksildim, senin yerine parçalandım" diye haykırmak istedim. O benim canımı bu kadar fütursuzca yakmışken, ben hala onun vicdanını korumak için, canı yanmasın diye sustum. Sevgi, belki de insanın katiliyle arasındaki o en ince ve en zayıf bağdı.

Konuşmak için tekrar nefes aldım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sustum. Sustukça içimdeki o yıkılmaz kale daha çok sarsıldı. Daha fazla dayanamayacağımı, bu evin duvarlarının üzerime yıkılacağını hissettiğimde, tutunduğum pervazı bırakıp geriye doğru sendeleyerek evden çıktım.

Zehir artık zaferini ilan etmek üzereydi; bacaklarım beni taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı ama o evde kalıp Yaman'ın o buz gibi bakışlarına maruz kalmaktansa, sokakta bir yabancı gibi ölmeyi tercih ederdim.

Apartman kapısından dışarı kendimi attığımda, gecenin ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yiğit, gitmeden hemen önce bana sarılmış, o koca gövdesiyle beni dünyadan saklamak ister gibi sarmalamıştı. Elleri saçlarıma uzandığında, zihnimdeki o beyaz odanın sirenleri çalmış ve sanki saç tellerimden biri beni geriye, o cehenneme çekecekmiş gibi korkuyla irkilip geri çekilmiştim. O anlamamıştı. Kimse anlamıyordu.

Kapının önündeki o ilk basamağa çöktüm.

"Biri..." dedim fısıltıyla. "İki..."

Zamanı durdurmak ister gibi, her rakamın arasına koca birer ömür sığdırarak saymaya başladım. Saniyeler dakikalara ulandı. Belki de beş dakika geçmişti ama ben hala ellilerdeydim. İçeriden bir kapı gıcırtısı, bir ayak sesi, Yaman'ın pişmanlık dolu bir hıçkırığını duymak için kulaklarımı kanatırcasına dış dünyaya dikmiştim.

Altmış...

Sayı bitti. Kapı açılmadı. Sokak lambasının cılız ışığı altında, kaldırımda tek başımaydım. Onlar bana hiçbir zaman gelmemişti. Ben hep kapı eşiklerinde bekleyen, onlar ise hep içerdeki sıcak odalarda birbirine sarılanlardı.

Daha fazla dayanamadım. Vücudumdaki o uyuşukluk hissiyle, sendeleyerek en yakın tekele kadar yürüdüm. Titreyen ellerimle aldığım sert içkiden büyük bir yudum çektim. Alkol, damarlarımdaki zehirle girdiği o tuhaf dansta galip gelmeye başlamıştı; beynim artık tamamen uyuşuyordu.

"Gelmediniz," diye mırıldandım boş sokağa doğru. Şişenin dibine bakarken gözlerimdeki yaşlar asfalta damladı. "Yine gelmediniz."

Zehir ve alkolün etkisiyle dünya ekseni etrafında değil, benim acımın etrafında dönmeye başladı. Artık ne panzehir umurumdaydı ne de o metalik sesli gölge. Bir banka yığılıp kalırken, bilincimin son kırıntılarıyla o karanlık odayı düşündüm. Orada en azından neyle savaşacağımı biliyordum. Sevdiklerimin sessizliği ise, bir ordunun yapamadığını yapıp beni tam kalbimden infaz etmişti.

Görüşümdeki o bulanık, pikselli ekran her saniye daha da kararıyordu. Motorun kükremesi, zihnimdeki uğultuyla yarışırken gidonu tutan parmaklarımın hissini çoktan kaybetmiştim. O tepeye, o uçurumun eşiğine ulaştığımda, canımdan çok sevdiğim o makineyi sanki sırtımdaki bir yükü atar gibi vahşice yana savurdum. Metalin asfaltta sürüklenirken çıkardığı o tiz ses, ruhumun parçalanma sesiydi.

Tepenin en ucuna, gökyüzünün bittiği yere doğru sarsak adımlarla yürüdüm. Nefesim, boğazımda birer düğüm haline gelmişti; ciğerlerim sanki cam kırıklarıyla doluydu. Dizlerim daha fazla bu yükü taşıyamadı ve toprağın, taşın üzerine sertçe çöktüm.

Uçurumun kenarında, boşluğun tam kıyısındaydım.

Aşağıdaki karanlık, sanki beni evime çağırıyordu. Zehir, damarlarımda bir buz tabakası gibi ilerlerken, soğuk havayı içime çekmek için ağzımı araladım. Ama hava gitmiyordu. Ne göğüs kafesim genişliyor ne de beynime o ihtiyaç duyduğum oksijen ulaşıyordu.

"Gelmediler..." diye fısıldadım uçurumdan aşağıya doğru. Sesim rüzgarın içinde kaybolup gitti. "60 saniye bitti, onlar gelmedi."

Yaman’ın o buz gibi "Üzülmem!" deyişi, uçurumun derinliklerinden bir yankı gibi geri döndü. Panzehir belki de Yiğit’in cebindeydi, belki Ilgaz’ın evindeydi... Ama benim ruhumdaki o zehrin panzehiri kimsede yoktu.

Gözlerim kapanırken, başım öne düştü. Uçurumun kenarındaki o ince çizgide, yaşamla ölüm arasındaki o daracık patikada yapayalnızdım. Artık ne o beyaz oda vardı ne de o metalik sesli gölge. Sadece ben, soğuk gece ve bitmek bilmeyen o bekleyişin sessizliği kalmıştı.

Gözlerimden süzülen yaşlar, alkolün boğazımda bıraktığı o yakıcı hisle yarışıyordu. Her yudumda, annemin o hiç tanımadığım, benden esirgediği şefkatle büyüttüğü "diğer" çocuğuna söylediği o ninnileri fısıldıyordum karanlığa. Sesim rüzgarda kırılıyor, her notada ruhumdaki o eski yara biraz daha kanıyordu. Birinci yudum geçmişi sildi, ikincisi bugünü, üçüncüsü ise beni...

Zehir artık damarlarımda değil, zihnimin en ücra köşelerindeydi. Bedenim o kadar uyuşmuştu ki, ne uçurumun ayazını hissediyordum ne de ciğerlerime girmeyi reddeden havayı. Artık acı yoktu, sadece derin bir boşluk vardı.

Tam o boşluğun içine doğru süzülecekken, arkamdan bir ayak sesi duyuldu. Taşların birbirine çarpma sesi, kalbimin son atışıyla senkronize oldu. Başımı, önümdeki sonsuz denizden güçlükle ayırıp arkama döndüm.

Bakışlarım onun bakışlarıyla buluştuğunda, zamanın durduğunu hissettim.

O gelmişti.

Yaman'ın öfkesine, hayatın adaletsizliğine, 60 saniyelik o bitmek bilmeyen bekleyişlerime inat; Yiğit oradaydı. Nefes nefese kalmış, gözlerinde dünyaları yakacak bir endişeyle tam karşımda duruyordu.

İlk kez... hayatımda ilk kez biri o kapı eşiğinde beklemekten vazgeçip, peşimden o uçurumun kenarına kadar gelmişti.

"Mavi!" dedi sesi titreyerek.

Gözlerim yavaşça kapandığında, dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. Artık düşsem de gam yemezdim; çünkü bu sefer, düştüğüm yerde beni tutacak birinin varlığını bilerek gözlerimi karanlığa teslim ediyordum.

Uçurumun kenarında, denizin o hırçın dalgaları beni bir anne şefkatiyle aşağı çağırırken, zihnimdeki tek kurtuluş o sonsuz maviliğe bırakmaktı kendimi. Bedenim, ruhumun "bitti" çığlığını duymuş gibi tüm komutlarımı reddediyordu; artık bir askerin çelik iradesi değil, sadece yorulmuş bir kadının enkazı kalmıştı geriye.

Tam o eşikte, Yiğit’in varlığı gecenin tüm karanlığını delip geçti.

Öptüm onu. Hayatım boyunca sakındığım, herkesten gizlediğim o kırılgan yanımı, o uyuşmuş dudaklarımla onun kalbine bıraktım. Bu bir veda mıydı yoksa hayata tutunmak için atılan son bir çığlık mı, ben bile bilmiyordum.

Yiğit, dünya üzerindeki en değerli mücevhere dokunur gibi elini yavaşça yüzüme koydu. Avucunun sıcaklığı, damarlarımda dolaşan o buz gibi zehri ve alkolün yarattığı uyuşukluğu delip geçti. O nazik dokunuş, o beyaz odadaki tüm o vahşi müdahalelerin, o ruhsuz ellerin izini silmek ister gibiydi.

Zaman durdu. Dalgaların sesi sustu.

Beni yavaşça, sanki ruhumun camdan bir kabuğu varmış ve nefes alsa kırılacakmışım gibi büyük bir hassasiyetle öptü. O an, o uçurumun kenarında ölmek yerine, o öpücüğün içinde kaybolup gitmeyi diledim. Zehir hala oradaydı, panzehir hala meçhuldü ama ilk kez, birinin kollarında kendimi "dışarıda" değil, tam "evimde" hissettim.

Öpücüğün o sarhoş edici etkisinden ben çekilene kadar ayrılmadı; sanki nefesimi nefesine mühürlemek, beni bu dünyada tutmak ister gibiydi. Ayrıldığımızda yüzüme baktı, bakışları o kadar derin ve hüzünlüydü ki, sanki ruhumun en ücra köşelerindeki o karanlık odaları görüyordu.

"Uykun mu var?" diye sordu, sesi bir fısıltıdan farksız, kadife gibi yumuşaktı.

Cevap vermeme fırsat tanımadan beni yavaşça kendi kucağına çekti. O an, o tuhaf metalik sesli gölgenin enjekte ettiği zehir, Yiğit’in sıcaklığının karşısında diz çökmüş gibiydi. Bedenimdeki o ağır baskı, onun kollarında eriyip gitti. Zehir hala damarlarımdaydı, biliyordum; ama onun yanındayken ölmek bile daha az korkutucu geliyordu.

"Neden bu kadar imkansız her şey?" diye sordum. Alkol, içimdeki o yıllanmış suskunluğu parçalamış, kalbimin kapılarını ardına kadar açmıştı. Normalde asla kurmayacağım cümleler, dilimin ucundan dökülüyordu.

"Biz zorlaştırıyoruz," dedi, sesi uçurumdan aşağı süzülen rüzgara karışırken.

"İmkansız gibiyiz," diye mırıldandım, başımı göğsüne yaslayarak. Kalp atışlarını duyabiliyordum; ritmik, güçlü ve benim için atan o sesi...

"İmkansızlığın kendisi bile bir imkandır Mavi," dedi. Elini yavaşça saçlarıma uzattı ve tellerini parmaklarının arasından süzerek okşadı.

O an, o beyaz odadaki travmaların soğuk eli ensemde belirdi. Vücudum istemsizce gerildi, bir anlığına irkildim. Saçımın okşanması bende şefkati değil, çekilme ve acı hatıralarını tetikliyordu. Ama bu sefer kaçmadım. Dişlerimi sıktım, bu saf sevginin karşısında o korkunç geçmişin galip gelmesine izin vermedim. İrkilmemi fark etmesin diye nefesimi düzenledim ve onun o huzurlu karanlığına biraz daha gömüldüm.

Gecenin bu vaktinde, uçurumun kenarında, ölümü bekleyen bir zehirle yaşama tutunmaya çalışan bir kadındım. Ve yanımda, dünyadaki tek gerçeğim duruyordu.

Göz kapaklarımın üzerindeki o kurşuni ağırlık artık taşınmaz bir hal almıştı. Bilincim, bir uçurumdan aşağı ağır çekimde süzülen bir tüy gibi karanlığa akıyordu. Yiğit, kollarındaki bu hareketsizliğin nedenini sadece içtiğim alkole ve gecenin yorgunluğuna yordu; damarlarımda sinsi bir yılan gibi dolaşan o kimyasal sızıdan habersizdi.

"Biz seninle aynı kitabın farklı sayfalarına hapsolmuş iki mısrayız," dedim. Sesim, rüzgarın bile zor duyacağı bir fısıltıydı artık. Uyku ile uyanıklık arasındaki o puslu sınırda, ruhumun en derinindeki gerçeği mırıldandım. "Birbirimize çok yakınız ama aramızda koskoca bir hikayenin bitişi duruyor."

Yiğit, başını başıma yasladı. Sıcak nefesi şakağıma çarparken, "Biz de yeni bir hikaye yazarız," dedi. Sesi o kadar emindi ki, bir an için tüm o karanlık geçmişin silinip gidebileceğine inanmak istedim.

"Dediğin kadar kolay değilse?" diye sordum, gözlerim kapalıyken dünyamın daha hızlı döndüğünü hissederek.

"Beraber zorlanırız."

Dilimin ucunda acı bir tat vardı. Ensemdeki o metalik sızı, zamanımın daraldığını hatırlatırcasına kendini hissettirdi. "Sonunda ölüm varsa?" dedim, sesimdeki o titremeyi engelleyemeden.

"Beraber ölürüz."

Bu cümle, bir yeminden çok bir mühür gibi oturdu kalbimin üzerine. Yiğit beni daha sıkı sardı, sanki bırakırsa o uçurumdan değil de hayattan kopup gidecekmişim gibi. Ben ise onun kollarında, ensemdeki o meçhul zehrin beni nereye götüreceğini bilmeden, ilk kez korkmadan kendimi karanlığın kollarına bıraktım.

Zihin ekranım kararmadan önceki son düşüncem Yaman'ın o buz gibi kelimeleri değil, Yiğit'in "beraber ölürüz" diyen o sıcak, sarsılmaz sesi oldu.

 

 

Bölüm Sonu

 


 

Bölüm : 17.11.2024 23:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...