36. Bölüm

33. Bölüm: "Veda"

Yaren Yaşar
yaren_yasar11

SİZİİİİİİİİİİ ACAYİP ÖZLEDİM LAN!!!!!!!

Atamıyorum kaç gündür bölüm delendim ula

NEYSEEEEEEE NASILSINIZZZZZ İYİ BAYRAMLARRRR AY TANEMLERRRR

Şarkı çok Mavi'm değil mi ama...

ÖPENZİİİİİİİİ

 

 

2006

2006 yılının o isli, mahalle kokan gecesi... Sokak lambasının cılız ve sarı ışığı, parktaki paslanmış demirlerin üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Etrafta ne korna sesi vardı ne de şehrin o boğucu gürültüsü sadece cırcır böceklerinin ritmik şarkısı ve salıncağın her gidiş gelişinde inleyen o eski metalin "gıcır-gıcır" sesi yankılanıyordu.

Hava, yeni kesilmiş çimen ve akşamdan kalma toprak kokuyordu. Parkın hemen yanındaki eski evlerin pencerelerinden sızan huzurlu ışıklar, Mavi ve Gökhan için dünyanın sınırlarını çiziyordu.

“Daha hızlı salla, Gökhan!” diye bağırdı Mavi, çocuksu kahkahasıyla geceyi şenlendirerek. Salıncak her yükselişinde Mavi’nin saçları rüzgarla dans ediyor, küçük ayakları gökyüzünü yırtmak ister gibi havayı tekmeliyordu. Zaten yeterince hızlıydı ama yetmiyordu işte o, bu daracık mahalle parkından kurtulup yıldızlara ulaşmak istiyordu.

“Mavi’m, yeterince hızlı zaten,” dedi arkasından gelen o güven veren ses. Gökhan, alnında biriken terleri elinin tersiyle silerken salıncağı tüm gücüyle itmeye devam ediyordu.

Mavi, küçük kafasını hafifçe iki yana salladı. Gökyüzündeki takımyıldızlarına bakarken gözleri parlıyordu. “Ama ben daha yıldızlara bile dokunmuyorum ki,” dedi, dudak büktüğü o masum ve sitemkar ses tonuyla.

Gökhan güldü o zamanlar tek dertleri yıldızlara yetişememekti. Ne sırtlarındaki ihanet yükü vardı ne de damarlarda dolaşan o sinsi zehir. Sadece bir yuva, bir kız kardeş ve paslı bir salıncağın üzerinde sallanan uçsuz bucaksız hayaller vardı.

“Yıldızlara dokunup ne yapacaksın be kızım?” dedi Gökhan, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. Gülüşündeki o tınıda, sanki kardeşinin hayallerinin büyüklüğünden duyduğu gizli bir gurur vardı. Ama yine de Mavi'nin o durmak bilmeyen arzusuna boyun eğdi ayaklarını yere daha sağlam basıp, salıncağı her zamankinden daha sert itti. Gökyüzü bir anlığına gerçekten de biraz daha yakına geldi sanki o parlak noktalar, uzansa parmak uçlarına değecek kadar aşağı indi. Mavi gülümsedi, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpan o tarifsiz çocukluk mutluluğuyla.

Gökhan, onun bu dinmek bilmeyen inadına her zamanki o şefkatli, korumacı gülüşüyle karşılık verdi. Gökyüzü, 2006 yılının o duru, lekesiz gecesinde her zamankinden daha yakın duruyordu çocuk kalplerine. Mavi’nin saçları, her ileri atılışında rüzgarda bir bayrak gibi savruluyor, havaya her karıştığında etrafa o saf özgürlüğün kokusunu yayıyordu.

“Hem yıldızlara dokunursan bizi unutursun oranın ışıltısından,” dedi Gökhan, salıncağı bir kez daha, bu kez tüm gücüyle ileri, karanlığın tam kalbine doğru iterek. “Işığı gören herkes bir daha aşağı bakmak istemez, Mavi’m.”

Mavi, o an aşağı bakmayacağına, Gökhan’ın ellerini asla bırakmayacağına dair kendine sessiz bir söz verdi. Ama kader, o salıncağın zincirlerini koparmak için çoktan pusuda bekliyordu. Gökhan’ın o anki sesi, sanki bir kehanetin ilk fısıltısı gibi parkın paslı tellerinde yankılandı. "Sen var ya," dedi, o çocuksu yüzüne bir anda oturan, hayranlıkla karışık endişeli bir ifadeyle, "aşırı tehlikelisin he!"

Mavi, salıncak yavaşlarken başını geri atıp Gökhan'a baktı. Gözleri hâlâ gökyüzünün lacivertine boyanmıştı. "Nedenmiş o?" diye sordu, nefes nefese.

"Çünkü," dedi Gökhan, salıncağın zincirlerinden tutup onu tamamen durdururken, "insanlar düşmekten korkar Mavi. Ama sen düşmeyi değil, sadece daha yükseğe çıkamadığın anı dert ediyorsun. Bir gün seni kimse tutamayacak diye korkuyorum."

Gökhan’ın elleri salıncağın zincirlerini bıraktı. O an, parkın sarı ışığı titredi ve 2006 yılının o sıcak meltemi yerini uçurumun keskin, buz gibi ayazına bıraktı.

Mavi’nin zihnindeki o çocuk kahkahaları, yerini Yiğit’in hıçkırıkla karışık nidasına bıraktı. Gökhan’ın "tehlikelisin" diyen sesi, Mavi’nin bilincinin karanlık koridorlarında yankılanırken, genç kız uçurum kenarında, Yiğit’in kollarında son bir kez titredi.

Yıldızlara dokunmak istemişti. Ama şimdi, o yıldızlar kadar uzak ve soğuk bir karanlığın kıyısındaydı. Gökhan haklı çıkmıştı Mavi yükselmiş, yükselmiş ve sonunda o ışıltılı boşlukta, elini tutan biri olmadan yapayalnız kalmıştı. Ta ki Yiğit, o imkansızlığı bir imkan kılıp onu düşmeden hemen önce yakalayana kadar.

Sokak lambasının titrek sarı ışığı, parkın kumlu zeminine devasa gölgeler düşürüyordu. Gökhan’ın salıncağı birden durdurmasıyla, demir zincirlerin o tiz ve kulak tırmalayıcı gıcırtısı geceyi ikiye böldü. Az önce gökyüzünde, yıldızların arasında süzülen Mavi, dengesi şaşınca sertçe yere çakılmış gibi hissetti. O hızın ardından gelen bu ani duruş, midesinde garip bir boşluk bırakmıştı.

“Ne yapıyorsun Gökhan ya?” dedi Mavi, kaşlarını yay gibi çatıp bakışlarını hızla Gökhan'a dikerken. Az önce özgürce uçarken, şimdi paslı bir demir yığınına hapsolmuş gibi hissediyordu bozulmuştu, hem de fazlasıyla.

Gökhan ise geri adım atmadı. Salıncağın önünde, bir duvar gibi dimdik dikildi. Üzerindeki çizgili tişörtü rüzgarda hafifçe dalgalanırken, o da en az Mavi kadar sinirli görünüyordu. Ama bu sinir, her zaman olduğu gibi Mavi’nin tek bir bakışıyla yerle bir olmaya mahkûm o "yalancı" abi öfkesiydi.

“Bak, bak, bak,” dedi Gökhan, işaret parmağını havada sallayarak. "Hem sallayalım hanımefendiyi hem de mal yerine koyulalım. Oldu mu bu şimdi?"

"Ben öyle bir şey demedim!" diye savundu kendini Mavi, salıncağın yan demirlerine daha sıkı tutunarak.

"Dedin!"

"Demedim!"

"Dedin be!" dedi Gökhan, sesini bir tık daha yükseltip baskın çıkmaya çalışarak.

Mavi oturduğu yerden dikleşti. "Ya benim dediğimi benden daha iyi mi bileceksin? Demedim diyorum!"

"Benim duyduğumu benden daha iyi mi bileceksin? Dedin ya!"

Gökhan’ın inadı tutmuştu ama Mavi’nin silahı çoktan hazırdı. Küçük kızın planı basitti. Önce omuzlarını hafifçe düşürdü, başını bir kedi yavrusu gibi yana eğdi. Gökhan’ın o sert durmaya çalışan, çatık kaşlı yüzünü izlerken, dudaklarının kenarına dünyanın en masum, en içten gülümsemesini yerleştirdi.

O gülüş belirdiği an, Gökhan’ın yüzündeki o sahte otorite buz dağı gibi erimeye başladı. Çatık kaşları yavaş yavaş çözüldü, bakışlarındaki o sertlik yerini çaresiz bir şefkate bıraktı. Gökhan, bu hayatta Mavi’ye kıyamayan, onun tek bir tebessümüne dünyaları yakacak olan o adamdı işte.

“Ne oldu ya?” dedi Mavi, planın son aşamasına geçmeden hemen önce, sesindeki o muzur tınıyı gizleyemeyerek.

“Sen hem beni sinirlendiriyorsun, hem de bana mı sinirleniyorsun?”

“Ne alaka be?” dedi Gökhan, artık gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken.

“Eeee, bana ‘Gökhan’ dedin,” dedi sitemle. Sesi artık tamamen yumuşamıştı.

“Ne var yani?” dedi Mavi, hafifçe kahkaha atarak salıncaktan atladı. “Senin adın Gökhan değil mi?”

Gökhan, haksızlığa uğramış bir çocuk edasıyla kaşlarını kaldırdı, dudaklarını büküp bakışlarını kaçırarak surat astı. “Ama az önce '' demeyi biliyordun...” diye mırıldandı sitemle. Sesi, kırılan bir oyuncağın hüznünü taşıyordu sanki.

Mavi, bu barikatı nasıl aşacağını çok iyi biliyordu. Sesini o en yumuşak, en masum perdesine ayarladı. “Timamm,” dedi hemen. ‘Tamam’ demedi, bilerek o harfi yuvarlayıp ‘timamm’ yaptı. Gökhan’ın kalbine giden en kısa yolun bu küçük kelime oyunlarından geçtiğini biliyordu bu, onun en etkili, en küçük numaralarından biriydi.

Hemen yanına sokuldu, aralarındaki o suni mesafeyi bir adımda sildi ve parmak uçlarına yükselip pat diye yanağından öptü. “Özür dilerim,” dedi, sesindeki muzurluğu bu kez samimiyetle harmanlayarak.

Gökhan’ın o sarsılmaz kaleleri sonunda yerle bir oldu. Dudaklarının kenarına, sadece Mavi’ye özel olan o huzurlu gülümseme yayıldı. “Ben de seni dilerim,” dedi, kelimeleri onun gibi bükerek. Elini şefkatle uzatıp Mavi’nin yanağına dokundu, sanki varlığını teyit etmek ister gibi. Sonra eğilip aynı sıcaklıkla bir öpücük de o kondurdu. Küçük dünyalarında, paslı salıncakların ve sarı sokak lambalarının altında, büyük bir barış ilanıydı bu.

Ve tam o an, Mavi’nin başı tekrar yukarı kalktığında, gökyüzü gerçekten de binlerce, on binlerce yıldızla dolmuş gibiydi. Az önce dokunamadığı o parıltılar, şimdi Gökhan’ın varlığıyla avuçlarının içine dökülüyordu.

2024

 

 

 

 

Yazarın Anlatımıyla

2024 yılının o zifiri gecesinde, uçurumun kıyısında zamanın damarları çatlıyordu.

Mavi, yıllar süren o sağır edici gürültünün ardından, hayatının en huzurlu uykusuna dalmıştı. En son ne zaman zihnindeki o beyaz odanın ışıkları sönmüştü? En son ne zaman göğüs kafesi, içinde bir kuş çırpınmıyormuş gibi sakinleşmişti? Hatırlamıyordu. Ama şimdi, o soğuk uçurum kenarında, damarlarında dolaşan ölümcül kimyasallara inat, sanki bir bulutun üzerinde uyuyordu.

Sanki vücuduna biraz daha panzehir enjekte edilmezse son nefesini teslim etmeyecekmiş gibi bir sükunet vardı yüzünde. Sanki dünya ona hiç sırtını dönmemiş, sanki annesi o ninnileri hep onun kulağına fısıldamış gibi... Acı, yerini derin bir hissizliğe ve sahte bir bahara bırakmıştı.

Yiğit, kucağındaki kadının bu dünyadan yavaş yavaş kopuşunu izlediğinden habersiz, ona sanki yeniden kırılacak bir hayali tutar gibi sarılıyordu. Eğildi, Mavi'nin alnına, saçlarının başladığı o noktaya tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. Öyle narindi ki bu dokunuş, sanki uyandırırsa bu büyü bozulacak, Mavi yine o kaçan, saklanan, acı çeken kadına dönüşecekti.

Oysa bilseydi... Mavi’nin o an uyanmaya değil, hayata tutunması için sarsılmaya ihtiyacı olduğunu bilseydi, o öpücüğü bir veda busesi gibi değil, bir hayat öpücüğü gibi verir gökyüzünü yırtacak kadar yüksek sesle adını haykırmaz mıydı?

"Donmuşsun be kızım..." diye fısıldadı Yiğit, sesi rüzgarın içine bir kor gibi düştü. Mavi'nin tenindeki o ürkütücü, o metalik soğukluğu rüzgarın ayazına yordu. Ölümün o buzdan nefesinin Mavi'nin boynunda gezindiğini anlamadı sadece sevdiğini üşüdüğünü sanıp onu daha sıkı, kemiklerini sızlatırcasına göğsüne bastırdı.

Mavi ise rüyasında hala o 2006 yılının parkındaydı. Gökhan’ın elini tutuyor, yıldızlara giden o salıncakta sallanıyordu. Yiğit'in kollarındaki o "ölüm soğukluğu", Mavi'nin rüyasında yıldızların o parlak ama serin ışıltısına dönüşmüştü.

Yiğit, kucağındaki kadını hayatının en narin emanetiymiş gibi kavrayıp ayağa kalktı. Mavi’nin bedeni kollarında o kadar hafifti ki, bu hafiflik Yiğit’in kalbine bir bıçak gibi saplandı. Sanki etten ve kemikten değil de, sadece kederden yapılmış bir gölgeyi taşıyordu. Mavi, hiçbir zaman sofranın tadını çıkaranlardan olmamıştı o, ruhundaki açlığı bastıramadığı için bedenini doyurmayı hep unutmuştu. Hayatta kalmak için zoraki yediği birkaç lokma, bu fırtınalı dünyaya tutunmasına yetmiyordu artık.

Onu arabanın koltuğuna, bir bebeği beşiğine bırakır gibi büyük bir ihtimamla yerleştirdi. Emniyet kemerini takarken yüzüne çarpan o durgun ifade, Yiğit’in içindeki huzursuzluğu körüklüyordu. Hızla sürücü koltuğuna geçti ilk işi klimayı sonuna kadar açmak oldu. Isınmasını istiyordu. O buz kesmiş tenin yeniden canlanmasını, o solgun yanaklara kan gelmesini istiyordu.

Bagajdan çıkardığı kalın hırkayı ve arka koltuktaki battaniyeyi Mavi'nin üzerine dikkatle örttü. Kat kat sardı onu. Ekim ayının serinliği kapıdaydı, evet ağaçlar yapraklarını döküyor, rüzgar ıslık çalıyordu ama hava bir insanı bu kadar üşütecek kadar zalim değildi.

Yiğit, Mavi’nin üzerini örttükçe içindeki o tuhaf korku büyüdü. "Bu soğuk dışarıdan gelmiyor," diye fısıldadı karanlığa karşı. Ama gerçekle yüzleşmeye henüz hazır değildi. Mavi'nin üzerini biraz daha örttü, sanki kumaş parçaları kadının içindeki o sinsi soğuğu, o görünmez zehri durdurabilirmiş gibi.

Araba ısınmaya başlamıştı ama Mavi’nin kirpikleri bile kıpırdamıyordu. Yiğit, gaza basmadan önce son kez onun yüzüne baktı. Mavi, 2006’daki o parkta yıldızlara dokunmuştu ve şimdi o yıldızların soğuk ışıltısını teninde taşıyordu.

Yiğit, direksiyonu sıkıca kavrarken bakışları bir anlığına yan koltukta huzurla uyuyan kadına kaydı. Onu uyandırmalı mıydı? Dudakları kararsızlıkla birbirine kenetlendi. Ama sonra Mavi’nin son günlerdeki o bitmek bilmeyen yorgunluğunu, omuzlarındaki görünmez yükleri ve o beyaz odanın kabuslarını düşündü. "Biraz daha," diye fısıldadı kendi kendine. "Bırak biraz daha dinlensin."

Mavi'nin bedeni, sanki bir savaştan yeni çıkmış ve sığınacak tek bir liman bulmuş gibi koltuğa gömülmüştü. Yiğit, onun bu derin uykusunu, günlerce süren uykusuzluğun ve ruhsal çöküşün bir bedeli olarak gördü damarlarındaki sinsi zehrin bir oyunu olduğunu hayal bile edemedi.

Arabayı eve doğru sürerken her çukurdan sakındı, her virajı sanki arabanın içinde kristalden bir dünya taşıyormuş gibi büyük bir hassasiyetle döndü. Yaman’ın evde olma ihtimali, Mavi’nin o kapıdan içeri girmek istemeyeceği gerçeği bir an zihnini bulandırsa da, şu an önceliği sadece Mavi’nin konforuydu. Onu bir an önce yumuşak bir yatağa yatırmak, üzerindeki o kat kat battaniyelerin altında ısınmasını sağlamak istiyordu.

Mavi’nin soluk alışverişleri kabin içinde yankılanıyordu. Düzenli, hafif ama her zamankinden biraz daha sığ... Yiğit için bu ses, en güzel melodiydi. O nefes sesini duyduğu sürece dünyada her şeyin yolunda olduğuna inanabilirdi. İçindeki o küçük endişe kırıntısı, Mavi'nin düzenli nefesleriyle sakinleşti.

Oysa o düzenli nefesler, zehrin vücudu tamamen ele geçirmeden önceki o son durgunluktu. 2006 yılının o yıldızlı parkında, Gökhan’ın salıncağı durdurduğu o an gibi hayat Mavi için sessizce durmaya hazırlanıyordu.

Yiğit, arabanın kapısını kapatırken telefonunu cebinden çıkarıp Yaman’ı aradı. Tek elinde telefon, gözü ise hala camın arkasındaki hareketsiz Mavi’deydi. "Kapıyı aç, geliyoruz," dedi, sesi buz gibi ve emrivakiydi. Ardından arka koltuğa uzanıp Mavi’yi, o hafifliğini her hissettiğinde kalbi sızlayarak kucağına aldı. Apartmana doğru attığı her adımda Mavi’nin başı, Yiğit’in omzuna cansız bir bebek gibi düştü.

Kapı açıldığında Yaman karşısında dikiliyordu. Üzerinde hırkası, yüzünde ise o her zamanki okunması zor ifadesi vardı. Yiğit, Yaman’ın dışarıdan daha yeni gelmiş, soğuğu üzerinde taşıyan haline bakarken kaşlarını iyice çattı. Bu saatte neredeydi?

Hiçbir şey sormadı. Şu an tek bir kelime etse, Yaman’ın suratına okkalı bir yumruk indirmekten korkuyordu. Yaman’ın yanından sert bir omuz darbesiyle geçip doğrudan kendi odasına yöneldi.

Mavi’yi kendi yatağına, çarşafların arasına büyük bir hassasiyetle bıraktı. Onu sarsmamaya, o derin uykusunu bölmemeye yemin etmiş gibiydi. Mavi’nin solgun yüzü yastığa gömülürken, Yiğit yorganı aldı ve kızın çenesine kadar sıkıca örttü. Ellerini yorganın üzerinden geçirip onu iyice paketledi, sanki dış dünyadaki tüm kötülüklerden bu yün tabakasının arkasında saklayabilirmiş gibi.

Yaman kapının eşiğinde durmuş, sessizce içeriye, kendi yatağında ölü gibi yatan kız kardeşine bakıyordu. Odanın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki, sadece klimanın uğultusu ve Mavi'nin her saniye biraz daha seyrekleşen nefesi duyuluyordu.

Yiğit yatağın kenarına çöktü, Mavi’nin bir elini yorganın dışına çıkarıp avuçlarının arasına aldı. El hala buz gibiydi.

Yiğit, Mavi’nin üzerini adeta bir zırh gibi yorganla kuşattıktan sonra odadan çıktı. Merdivenleri inerken zihninde hala o buz kesmiş tenin hissi vardı. Mutfağa girdiğinde, ocağın başına geçti titreyen elleriyle tencereyi çıkardı. Mavi’nin içini ısıtacak, onu hayata döndürecek bir şeyler yapmalıydı. Çorba karıştırırken tencereye vuran metal kaşığın sesi, sessiz evde bir saat tıkırtısı gibi yankılanıyordu.

Tam o sırada Yaman, mutfak kapısında belirdi. Üzerindeki hırkanın fermuarını yarıya kadar çekmiş, sanki sıradan bir akşam yürüyüşünden dönmüş gibi kayıtsız bir ifadeyle Yiğit’in sırtını izliyordu.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Yaman, sesi o kadar yapay bir ilgiyle doluydu ki, Yiğit’in tüylerini diken diken etti.

Yiğit, bakışlarını tencereden ayırmadan, sesindeki endişeyi gizleyemeyerek cevap verdi. "Mavi sanırım hasta olacak. Buz tutmuş bedeni... İçi ısınsın diye çorba hazırlayacağım."

Yaman, mutfak tezgahına yaslanıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. Sesi her zamankinden daha mesafeli, daha kuruydu. "Allah Allah... Hava o kadar soğuk değil ki."

"Senin cümlelerin üşütmüştür belki kızı..." diye geçirdi içinden ama diline vurmadı. Yiğit’in eli bir an duraksadı. Ocağın sarı alevi gözlerinde parladı. Kafasını yavaşça kaldırıp, Yaman’ın o tuhaf, gizemli durgunluğuna dikti bakışlarını. "Sen neden çıktın dışarı?" diye sordu, sesi bir sorgu odasındaki kadar keskindi.

Yaman hiç istifini bozmadı. Elini hırkasının cebine attı ve oldukça rahat bir tavırla birkaç paket çikolata çıkarıp masanın üzerine, o soğuk mermerin ortasına bıraktı. "Aşağı çikolata almaya inmiştim, Derin için," dedi. Çikolata paketlerinin hışırtısı, mutfaktaki gergin sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Lavaboya gidip geliyorum," diye ekledi ve Yiğit’in onaylayan kafa sallamasını beklemeden, odayı terk etti.

Yiğit, masada duran o çikolatalara baktı. Mavi’nin en sevdiği çikolatalar mıydı bunlar, yoksa bir vicdan azabının sessiz rüşveti mi? Yaman’ın her adımında bir şeyler sakladığını hissediyordu ama şu an tek derdi, yukarıda yorganların altında hayatla ölüm arasında o ince çizgide yürüyen Mavi’ydi.

Mutfakta çorbanın buharı tencereden yükselirken, Yiğit’in zihninde sadece Mavi’yi nasıl ısıtacağı vardı. Metal kaşığın tencereye vuruş sesi, evin içindeki sinsi sessizliği örten tek şeydi. Oysa bir kat yukarıda, Mavi’nin odasında ölümün ve ihanetin nefesi dolaşıyordu.

Gölge, açık unutulan pencereden sızan Ekim ayazıyla birlikte içeri süzüldü. Perdenin hafif çırpınışı dışında hiçbir iz bırakmamıştı. Yatağın kenarına, Mavi’nin o buz kesmiş bedeninin yanına bir gölge gibi çöktü. Bu kez sesi mekanik değil, tüyler ürpertici bir doğallıktaydı ses değiştiriciye ihtiyaç duymayacak kadar rahattı.

"Uyan melek kız..." dedi, sesi karanlığın içinde bir yılan gibi ıslık çalarak. Elinde tuttuğu o küçük, soğuk panzehir tüpü ay ışığında parladı. "Yeterince acı çekmeden ölmene izin vereceğimi mi düşündün?"

Aşağıdan, lavabodan gelen su sesleri ve Yiğit’in mutfaktaki ayak sesleri duyuluyordu. Gölge için bu sesler, tehlikeden ziyade birer fon müziği gibiydi. Maskesini çıkarmıştı yüzündeki o çarpık ifadeyi artık hiçbir kumaş parçası gizlemiyordu.

Eğildi, Mavi’nin o mermer kadar beyaz ve soğuk yanağına bir öpücük kondurdu. "Ops... Çok soğuk sanırım," dedi fısıltıyla. Dudakları kızın tenine değdiğinde duyduğu o ölümcül serinlik, ona garip bir haz veriyordu. Parmak uçlarını Mavi’nin yüzünde gezdirdi, elmacık kemiklerinden çenesine doğru ağır ağır indi.

"Sana bakamıyorlar mı Mor?" diye sordu, sesi zehirli bir şefkatle doluydu. "Seni bu kadar çabuk mu gözden çıkardılar?"

Gölge, elindeki enjektörü büyük bir soğukkanlılıkla Mavi’nin damarına sapladı. Panzehir, kızın damarlarında dolaşan ölümcül zehirle savaşmaya başlamak üzere içeri süzülürken, Gölge’nin dudaklarında alaycı bir kıvrılma belirdi. Kızın tepkisiz yüzüne, o derin uykusunun huzuruna nefretle karışık bir acımayla baktı.

"Celladın ben olacakken, sanki ailem dediğin insanlar olmaya çalışıyor gibi..." dedi, sesi odanın duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı. Eğilip Mavi’nin kulağına doğru fısıldadı, nefesi kızın buz kesmiş tenini yalayıp geçti. "Bil diye söylüyorum Mor sevince çok aptal oluyorsun."

Gölge, geldiği gibi sessizce, pencerenin pervazından bir hayalet gibi süzülüp karanlığa karıştı. Odada sadece uçuşan perdeler ve can çekişen bir kadının yavaş yavaş ısınmaya başlayan nefesi kaldı.

Aradan geçen yirmi dakikalık o ağır sessizlik, Yiğit’in merdivenlerden gelen ayak sesleriyle bozuldu. Yiğit, elinde dumanı tüten bir kase çorba ve bir dilim ekmekle odaya girdiğinde, ilk fark ettiği şey ocağın sıcağına inat odayı dolduran keskin Ekim ayazı oldu. Rüzgar perdeleri dövüyor, dışarının isli kokusunu Mavi’nin yatağına kadar taşıyordu.

"Yaman mal mısın, pencereyi sen mi açtın?" diye gürledi Yiğit, sesi koridorda yankılanırken. Öfkeyle komodinin üzerine tepsiyi bıraktı, metalin ahşaba çarpma sesi odada patladı. Hızla pencereye ilerleyip kanadı sertçe kapattı ve kilidi yuvasına oturttu. "Kız donuyor zaten!"

Söylene söylene yatağa doğru döndüğünde ise bir an duraksadı. Elindeki havluyla Mavi’nin alnındaki teri silmek için eğildiğinde, manzara değişmişti. Mavi’nin o az önceki mermer beyazlığı, yerini çok hafif, toz pembe bir canlılığa bırakmaya başlamıştı.

O "ölüm soğukluğu" yerini yavaş yavaş insani bir sıcaklığa terk ediyordu. Panzehir, Gölge’nin dediği gibi, Mavi’yi celladının ellerine teslim etmek üzere hayata geri döndürüyordu. Yiğit, Mavi’nin yanağına dokunduğunda bu kez irkilmedi teni artık buz değil, ılık bir meltem gibiydi.

"Mavi?" diye fısıldadı Yiğit, umutla karışık bir korkuyla. "Mavi, duyuyor musun beni?"

Mavi’nin kirpikleri, sanki üzerlerinde tonlarca ağırlık varmış gibi güçlükle aralandı. Bakışları henüz odaya, eşyalara, gerçekliğe tutunamadan göğsünden kopup gelen o sarsıcı öksürük krizi odanın sessizliğini bıçak gibi kesti. Yiğit, sanki bu anı bekliyormuş gibi bir çeviklikle yatağa atıldı kollarını Mavi’nin narin beline dolayıp onu sarsmamaya çalışarak oturur pozisyona getirdi. Mavi’nin başı, Yiğit’in omzuna düştüğünde her öksürükte bedeni küçük bir kuş gibi titriyordu.

Kapının dışındaki o gergin bekleyiş, Mavi’nin boğulurcasına öksürmesiyle son buldu. Yaman, adeta kapıyı kırarcasına içeri daldı. "Ne oluyor lan?" dedi, sesi odayı dolduran bir endişe ve gizli bir suçlulukla titriyordu. Hızla yatağın diğer yanına diz çöktü, gözleri Mavi’nin yavaş yavaş renklenen ama hala yorgun düşen yüzünde gezindi.

"Hasta oldu sanırım, siktir ya..." diye fısıldadı Yiğit, kendi kendine kızar gibi. Sesi hem öfke hem de derin bir şefkat doluydu. "Mavi... Mavi, iyi misin? Buradasın, bak yanındayız."

Mavi’nin öksürüğü nihayet kesildiğinde, genç kızın boğazı yanıyor, başı sanki binlerce iğne batıyormuşçasına zonkluyordu. O 2006 yılının huzurlu parkı gitmiş, yerini bu loş ve ağır kokulu odaya bırakmıştı. Titreyen elleriyle komodinin üzerindeki suya uzanmaya çalıştı ama parmakları bardağı kavrayamayacak kadar halsizdi.

Yiğit, ondan önce davranıp bardağı kaptı. "Dur, yorma kendini," diyerek suyu Mavi’nin dudaklarına yaklaştırdı. Mavi, suyun serinliğiyle boğazındaki o yangını söndürmeye çalışırken gözleri bir anlığına Yaman’ınkilerle kesişti.

Yaman’ın bakışlarında, Mavi’nin kalbini kırdığı o anın tortusu hala duruyordu ama şu an o buz gibi "üzülmem" diyen adamdan eser yoktu. Sadece, kardeşinin acısı karşısında eli kolu bağlanmış bir adam vardı.

Yaman, tıp eğitiminin verdiği o otomatik refleksle saniyeler içinde aşağı inip çantasını kapıp geldiğinde, odadaki hava bir anda hastane koridorunun o steril gerginliğine büründü. Yiğit, geri çekilip endişeli gözlerle kardeşini izlerken Yaman, stetoskopun o soğuk metalini Mavi’nin tenine değdirmemek için avuçlarının arasında ısıtmaya başladı. Bu, her doktorun yaptığı basit bir hareketti ama Mavi’nin o ruhsuz, o bomboş bakan gözlerinde bu şefkatli dokunuş hiçbir yankı bulmadı.

Mavi, tepkisizce sırtını araladı. O an sanki bedeni ona ait değilmiş, üzerinde deney yapılan bir nesneymiş gibi sergiledi kendini.

Yaman, stetoskobu yerleştirmek için Mavi’nin arkasına geçtiği an, dünyası başına yıkıldı. Ellerindeki o profesyonel titizlik, yerini dehşet dolu bir sarsıntıya bıraktı. Gördüğü manzara, tıp kitaplarında anlatılan hiçbir vakaya benzemiyordu bu, Mavi’nin sustuğu yılların acı dolu bir haritasıydı.

Mavi’nin o narin sırtında, yılların eskitemediği, deri altına işlenmiş birer mühür gibi duran izler vardı. Küçük, yuvarlak, içe çökmüş ve etrafı hafifçe nasırlaşmış o beyaz halkalar... Sanki biri, Mavi’nin bedeninde söndürmüştü tüm hırslarını. Bel bölgesine doğru indikçe o halkalara soluk ama derin kesik izleri eşlik ediyordu. Bu izler sadece deri üzerindeki hasarlar değildi bunlar Mavi’nin o meşhur sessizliğinin, o kimsesizliğinin gizli kalmış çığlıklarıydı.

Yaman’ın elindeki stetoskop yatağın üzerine düştü. Boğazına bir yumru oturdu, nefesi daraldı. "Çıkar..." dedi, sesi o kadar kısık ve titrek çıktı ki, kendi bile tanıyamadı sesini. Az önce "Üzülmem" diyen o sert adamın yerinde yeller esiyordu. "Derin... kazağı komple çıkar."

Mavi, başını hafifçe yana çevirip o donuk bakışlarını Yaman’ın titreyen ellerine dikti. Sesinde ne bir korku ne de bir utanç vardı sadece dipsiz bir yorgunluk ile bakıyordu.

"Neden?" diye sordu Mavi. Sesi rüzgarda uçuşan bir kağıt parçası kadar hafif ama bir o kadar da ağırdı. "Gördüklerin yetmedi mi?"

Odanın havası bir anda buz kesti. Yiğit, Yaman’ın bu şok halinden ve Mavi’nin sırtındaki o korkunç izlerden habersiz, yatağın diğer ucunda ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yiğit, Yaman’ın o donup kalmış halinden bir terslik olduğunu sezerek birkaç adımda yatağın diğer yanına geçti. Bakışları, Mavi’nin henüz örtülmemiş olan sırtına düştüğünde, dünya o an onun için durdu. İlk birkaç saniye beyni gördüğü şeyi reddetti bir kaza izi ya da basit bir yara sanmak istedi. Ama yakından bakınca, o küçük, içe çökük beyaz halkaların ve beline doğru uzanan soluk kesiklerin muntazamlığı karşısında kanı dondu.

Bunlar kaza değil, birer mühürdü. Birinin Mavi’nin teninde bıraktığı, yıllar geçse de silinmeyen, eti yakıp ruhu parçalayan o sinsi izler...

"Bu ne?" dedi Yiğit, sesi bir fısıltıdan çok bir hıçkırığa benziyordu. Titreyen parmak ucuyla, Mavi’nin kürek kemiğinin hemen altındaki o sertleşmiş beyaz halkalardan birine dokundu. Dokunduğu an, sanki o yara Mavi’nin değil de kendi kalbindeymiş gibi irkildi. Eli yandı, ruhu kavruldu. O an, Mavi’nin neden bu kadar soğuk olduğunu, neden kimseye dokunmadığını ve neden o beyaz odalardan bu kadar nefret ettiğini anladı.

Mavi, o parmak ucunun sıcaklığını sırtında hissettiği an sanki elektrik çarpmış gibi irkildi. Bakışlarındaki o ruhsuzluk yerini anlık bir savunma refleksine bıraktı. Hiçbir şey söylemeden, kazağını sertçe aşağı çekip o acı dolu haritayı tekrar karanlığa gömdü.

Yataktan destek alarak ayağa kalktı. Bedeni hala panzehirin etkisiyle halsizdi ama gururu, o izlerin sergilenmesine daha fazla izin vermeyecek kadar ayaktaydı. Odadaki iki adamın dehşet dolu bakışları arasında dimdik durmaya çalıştı.

"Gördünüz işte," dedi Mavi, sesi buz gibi bir rüzgar gibi odada esti. "Şimdi çorbanı mı içireceksin Yiğit, yoksa Yaman gibi tıp kitaplarında bu yanıkların adını mı arayacaksın?"

Odanın havası artık sadece ağır değil, nefes alınamaz bir hâl almıştı. Duvarlar sanki Mavi’nin sırtındaki o dilsiz itirafların üzerine kapanıyordu. Yiğit, az önce şefkatle tuttuğu o bardağı komodine bırakırken parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. İçindeki o koruyucu adam, yerini her şeyi yakıp yıkmak isteyen bir canavara bırakmak üzereydi o izlerin failini bulup dünyayı ona dar etme arzusu, damarlarında akan kanı kaynatıyordu.

Yaman ise elindeki stetoskoba, sanki hayatının en büyük yenilgisini almış bir komutan gibi bakıyordu. Tıp kitapları ona anatomiyi, fizyolojiyi ve tedaviyi öğretmişti ama bir kardeşin, başka bir kardeşte açılan bu derin çukurları nasıl kapatacağını öğretmemişti.

"Gitsem iyi olacak..." dedi Mavi, sesi odadaki bu ağır matem havasını yırtmak ister gibi kısık ve titrek çıktı. Kendini bu iki adamın acıyan bakışları altında bir sergi nesnesi gibi hissetmekten nefret ediyordu.

Kapıya doğru bir adım attığı an, Yiğit’in güçlü kolu beline bir sarmaşık gibi dolandı. Onu sarsmadan ama gitmesine de asla izin vermeyecek bir kararlılıkla geri çekti. "Yatacaksın," dedi Yiğit sesi emir kipiyle gelse de içinde paramparça olmuş bir adamın hıçkırığı gizliydi.

Mavi, Yiğit’in kollarından sıyrılırken zorlanmadı. Bedenindeki o hafiflik, ruhundaki ağırlıkla tezat oluşturuyordu. Tam karşısında duran Yaman’a baktı. Yaman’ın gözlerinde, o "üzülmem" dediği dağların yıkılışını, o sahte sertliğin yerini alan yakıcı pişmanlığı görebiliyordu. Yaman’ın dudakları titriyor, bir şey söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.

Mavi sustu. Bir kelime etse, Yaman’ın o zaten yıkılmış olan dünyasını tamamen yerle bir edeceğini biliyordu. Canı yanmasın diye sustuğu o adam, aslında Mavi’nin kalbini paramparça eden ilk darbeyi vuran, sonra da o parçaları tek tek çiğneyip geçen kardeşinden başkası değildi. İronik olan şuydu Mavi’nin sırtındaki o fiziksel izler eskimiş ve silikleşmişti ama Yaman’ın son günlerde kalbinde açtığı yaralar hala taze ve kanlıydı.

Mavi, Yaman’ın o pişmanlık dolu gözlerine son kez baktı ve yorganın altına, o sahte sıcaklığa geri döndü. Sırtını her ikisine de dönerek, kendi karanlığına gömülmeyi seçti.

Oda şimdi üç yabancı ve binlerce cevapsız soruyla dolu.

 

Mavi'nin Anlatımıyla

Yaman’ın sesi, odanın içindeki o ağır suçluluk kokusunu dağıtmak ister gibi cılız çıktı. "Çorba..." dedi, sanki o bir kase sıvı, kırdığı binlerce kemiği, parçaladığı kalbi tek seferde onarabilirmiş gibi. "Yiğit yaptı... Şifa versin."

Sustum. Bakışlarımı ağır ağır Yiğit’e çevirdiğimde, zihnimin karanlık bir köşesinde o an parladı. Dudaklarının sıcaklığı, o çaresiz ama sahiplenici öpücüğü... Göğsümde garip bir sızı hissedince bakışlarımı hızla ondan kaçırdım. "Sağ ol, aç değilim," dedim, sesimi mümkün olduğunca duygusuz tutmaya çalışarak.

Sanırım kalbim inşaat çalışmasına başlamıştı. Boğazımda atması normal falan değildi.

"Aç mısın diye sormadım," dedi Yiğit, sesindeki o inatçı tınıyla. Beni sanki porselenden yapılmış, her an kırılmaya meyilli bir oyuncak bebekmişim gibi tuttu ve yatakta oturur pozisyona getirdi. O kadar rahattı ki, tepsiyi alıp kendi dizinin üzerine yerleştirirken kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu adamın sınır tanımayan bu korumacılığı, içimdeki o yıkılmaz duvarları zorluyordu.

Sırtımdaki o sızlayan geçmişin ağırlığı yetmezmiş gibi, şimdi bir de Yiğit’in dizimin dibindeki varlığıyla boğuşuyordum. Gözlerimi kısıp, tepsideki kaşığa uzanmaya çalışan eline baktım.

"Sen fazla temas halindesin bana Kurt," dedim, kaşlarımı kaldırıp ona o en mesafeli bakışımı atarak. Sesimdeki uyarıyı anlamasını istiyordum. "Yaktırma bana elini..."

Aslında yakmak istediğim onun eli değildi kendi içimde alev alan o tuhaf, tanımsız hislerdi. Yaman’ın odadaki varlığı, sırtımdaki izlerin teşhir edilmiş olması ve Yiğit’in sanki dünyada başka hiçbir dert yokmuş gibi bana çorba içirmeye çalışması... Hepsi birleşip üzerime geliyordu.

Yiğit, tehdidimi duymamış gibi kaşığı çorbaya daldırdı. "Elim yanarsa soğutursun Mavi," dedi, gözlerimin içine o sarsılmaz kararlılığıyla bakarak. "Şimdi aç şu ağzını, yoksa o 'yakarım' dediğin eli kendi rızamla ateşe atarım, yine de bu çorbayı sana içiririm."

Yiğit’in o sarsılmaz bakışlarıyla çarpışmak, zaten bulanık olan zihnimi iyice altüst ediyordu. Gözlerimi kaçırıp başımı yere eğdim sanki yerdeki halının desenleri bana sırtımdaki o izlerden daha tanıdık gelecekti. Tam o sırada, odanın o ağır sessizliğini telefonumun keskin sesi böldü.

Bakışlarım komodinin üzerindeki telefona kaydı. Ekrandaki o harfi gördüğümde kalbim buz kesti.

X arıyordu... Yine.

Telefonu hızla kavradığımda, Yaman’ın o zehir gibi keskin tıp öğrencisi bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim. Kaşlarını kaldırmış, ekranı görmeye çalışıyordu. "Kim o? Acil mi?" diye sordu, sesindeki o kuşku dolu tınıyla.

"Arkadaş," dedim, yalanı bir nefes gibi kolayca harcayarak. Sesimdeki o donukluk, içimdeki depremi gizlemeye yetmiş miydi bilmiyordum. Telefonu sessize alıp hızla cebime tıktım ve yataktan kalkmaya çalıştım. Ama Yiğit’in elleri yine oradaydı sanki beni bu yatağa mühürlemeye yemin etmişti.

"Bağıracağım şimdi he!" dedim, artık sabrımın son kırıntılarını da tüketerek. Dişlerimin arasından dökülen bu tehdit, aslında kendi güçsüzlüğüme duyduğum öfkeydi. Kollarından sertçe sıyrıldığımda dünya bir anlığına ekseni etrafında hızlıca döndü, zemin ayaklarımın altından kayar gibi oldu ama pes etmedim. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp dengemi buldum.

Yaman’ın suçluluk dolu bakışları, Yiğit’in gitmeme izin vermeyen o korumacı duruşu ve cebimde titremeye devam eden o gizemli arama...

"Nereye Mavi? Bu halde nereye?" dedi Yiğit, sesi bu kez emir kipiyle değil, gerçek bir korkuyla sarsılarak.

"Nefes almaya," dedim kapıya yönelirken. "Çünkü bu odada, bu yalanların ve bu bakışların arasında boğuluyorum."

Ağır adımlarla dışarı süzüldüğümde, merdivenlerin her basamağı sanki altımdan kayıp gidiyordu. Zihnimin içi, dumanlı bir camın arkasından dünyaya bakıyormuşum gibi bulanıktı dengem pamuk ipliğine bağlıydı ama bu umursamazlık, ruhumu uyuşturan bir kalkan gibi beni sarmalamıştı. Sokaktaki keskin ayaz yüzüme çarpsa da hissettiğim tek şey içimdeki o kör boşluktu.

Ciğerlerime çektiğim her nefeste, Yaman’ın zehirli bir sarmaşık gibi zihnime dolanan sözleri yeniden yankılanıyordu. O sesleri susturmak, düşüncelerimin çığlığını bastırmak istercesine kulaklıklarımı kulaklarıma adeta gömdüm. Elim gayriihtiyari cebimdeki pakete gitti parmaklarımın arasındaki o ince sigarayı yakıp dumanı karargahın soğuk duvarlarına doğru savurmak, o gri yolda kaybolmak istedim. Ama sonra, içimdeki o vazgeçmişlik duygusu galip geldi elimi boşluğa bırakıp rotamı değiştirdim.

Yuvaya doğru her adım atışımda, göğsümün tam ortasına oturan o demir yumru biraz daha ağırlaşıyordu. Gökyüzünün kurşuni rengi üzerime çöküyor, içimdeki sıkıntı bitmek bilmeyen bir uğultu gibi kulaklarımda çınlıyordu. Tam o sırada, melodinin ritmi aniden kesildi sessizlik, telefonun keskin ve rahatsız edici titreşimiyle bozuldu. Ekranda X’in ismini gördüğümde, öfkeyle karışık bir bıkkınlık genzimi yaktı.

"Ulan ne var arayıp duruyorsun?" diye gürledim, sesimdeki çatlakları saklamaya çalışmadan. "Çok mu özledin beni bu kadar?"

Hattın diğer ucundaki sessizlik sadece bir saniye sürdü, ardından o telaşlı, adeta nefes nefese kalmış sesi duyuldu. "İyi misin?"

Sesi, az önce durdurduğum o fırtınayı yeniden tetikleyecek kadar çiğ ve gerçekti.

Sessizlik, aramızdaki o gergin kabloyu biraz daha gerdi. Saniyeler akıp giderken karşı taraftan gelen nefes alışverişleri, telefonun hoparlöründen sızıp kulağımı tırmalayan keskin bir hırıltıya dönüştü. "Sana sordum!" dedi bu kez, sesi az önceki telaşından arınmış, otoriter bir netlikle patlamıştı. "Mavi, iyi misin?"

Donup kaldım. Adım, dudaklarından dökülen o tanıdık ama bir o kadar da yabancı heceler... Bana her zaman 'Mor' diyen o adam, şimdi ismimin üzerine basarak konuşuyordu. Bu, oyunun kurallarının değiştiğinin, maskelerin yere düştüğünün ilk çatlağıydı.

"Beni zehirledikten sonra nasıl olduğumu mu soruyorsun?" diye tısladım. Kaşlarım istemsizce çatılırken alnımdaki damarların zonkladığını hissedebiliyordum. Onun deliliğinin sınırlarını bildiğimi sanırdım ama bu kadarı, zihnimin kuytu köşelerindeki mantık kırıntılarını bile darmadağın etmeye yetmişti. Bu, sadece bir delilik değil planlı, soğukkanlı bir kaostu.

"Lan kes sesini de cevap ver!" diye kükredi karşı taraftan. Sesi, sanki yanımdaymış da omuzlarımdan sarsıyormuş gibi yakından geliyordu. "İyi misin değil misin? Panzehiri aldın mı, onu söyle!"

Hafifçe sendeledim, başımdaki o dumanlı hava yerini keskin bir mide bulantısına bırakmıştı. "Ne bileyim ben aldım mı?" dedim, sesimdeki alaycı tonu korumaya çalışarak. "Yaşadığıma göre, bir şekilde mucize eseri ayaktayım işte."

"Bak koluna!" dedi emir kipiyle. Sesindeki o tuhaf, telaşlı karanlık tüylerimi diken diken etti.

Söylenerek, ceketimin kolunu hışımla yukarı sıyırdım. O an zaman, buz tutmuş bir nehir gibi durdu. Soğuk esen rüzgârın çıplak tenime çarpışını bile hissetmedim. Kolumdaki damarların tam üzerinde, panzehirin enjekte edildiği o morarmış, küçük iğne izi bir mühür gibi duruyordu. Ama asıl canımı yakan o iz değil, cildimin üzerine titizlikle kazınmış olan yazıydı.

"Ölmeni isteyip gömmeye kıyamadığım tek insansın..."

Kelimeler dudaklarımdan dökülürken sesim, ıssız bir sokakta yankılanan bir fısıltı gibi cılız çıktı. Yazının hemen altındaki o isim, beynimin içinde şimşeklerin çakmasına neden oldu. Gölge. Parmak uçlarım, o mürekkebin ve hafif kabarmış derinin üzerinde titreyerek gezindi. Dünyanın bütün sesleri sustu, sadece kalbimin o güm güm vuran ritmi kaldı.

Bakışlarımı kolumdaki o dehşet verici itiraftan ayırıp telefonu kulağıma daha sıkı bastırdım. "Panzehiri kendi ellerinle verip..." dedim, sesimdeki o dehşet ve hayret birleşerek boğuk bir hıçkırığa dönüştü. "...bir de utanmadan beni mi arıyorsun sen?"

Hattın diğer ucunda zaman durdu sadece rüzgârın telefonun mikrofonuna çarpan cılız ıslığı kaldı aramızda. "Beni çok yanlış tanıyorsun..." dedi, sesi o her zamanki robotik soğukluğun altında saklanan, kadifemsi ama keskin bir tınıyla titredi. "Ay Tanrıçası..."

Bu hitap, zihnimde yankılanan bir çığlık gibiydi. "Seni gösterdiğin kadar tanıyorum Gölge," dedim, sesimdeki buz gibi netlik kendi kulaklarımı bile üşüttü. "Daha fazlasını göstermeye niyetin yoksa, gördüğüm bu karanlık adamdan başkası değilsin benim için."

"Görmediklerin," dedi fısıltı gibi ama her harfi ruhuma iğne gibi batan bir tonda, "canını yakmasın diyedir."

İçimde biriken o hiddet, bir barajın kapaklarını zorlarcasına patladı. "Aptal mısın sen?" diye haykırdım bir anda. Sesim ıssız sokağın duvarlarına çarpıp bana geri döndü. "Beni kendi ellerinle zehirleyip, hücrelerimde o acıyı hissettirip sonra da beni nasıl tanımam gerektiğine mi karar veriyorsun? Bu neyin merhameti, neyin deliliği?"

Derin, sanki ciğerlerinin en ücra köşesindeki havayı boşaltmak istercesine ağır bir nefes verdi. O mekanik, ruhsuz robotik ses perdesinin hemen arkasından, maskesi düşmüş bir adamın gerçek, çıplak sesini duydum. Sanki bir zincir kopmuş, bir duvar yıkılmıştı. "Yeter," diye inledi, sesi bir feryat gibi ama kendi içine doğru bükülmüştü. "Ben daha fazla dayanamam."

Kime diyordu bunu? Kendi içindeki o amansız savaşa mı, yoksa odadaki görünmez bir hayalete mi? Cevap veremeden, kulağımdaki o mekanik ses yerini ani bir sessizliğe bıraktı. Telefon ekranı karardı, ardından o parlak beyaz ışık yüzüme vurdu cihaz elimde titreyerek görüntülü aramaya dönüştü.

Ekranın yaydığı o soğuk ışık, karanlık sokaktaki tek sığınağım gibiydi. Parmaklarım, o yeşil simgeye dokunup dokunmamak arasında, kendi kalbimin atışını parmak uçlarımda hissettirecek kadar büyük bir kararsızlıkla titredi.

Ekrandaki yeşil simgeyi titreyen parmağımla yana kaydırdığımda, telefonun soğuk ışığı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Görüntü netleştiğinde, o karşımdaydı. Karanlık bir köşede değil, aksine çiğ ve bol ışıklı, her köşesi steril bir aydınlıkla yıkanan yabancı bir odada oturuyordu.

İlk gözüme çarpan o maske oldu. Beni zehirlediği gece taktığı o ruhsuz, mekanik maske gitmiş yerine daha ince, hatları daha keskin ama bir o kadar da yabancı başka bir maske gelmişti. Üzerindeki o her zaman görmeye alıştığım gece karası hırka, bu parlak ışık altında solmuş, siyahtan griye dönen yorgun bir renk almıştı. Çevresindeki eşyalar, odanın o fazla aydınlık hali ruhumdaki karanlıkla tam bir zıtlık içindeydi.

Ve sonra o gözlerle karşılaştım.

Koyu yeşil, derin bir ormanın en kuytu köşesini andıran gözleri doğrudan ekrana, yani tam gözlerimin içine bakıyordu. Bir an duraksadım nefesim boğazımda asılı kaldı. O harelerin içinde gördüğüm şey bir hayal ürünü müydü? Göz pınarlarında asılı kalan o belli belirsiz parıltı, bir vicdan azabının sessiz çığlığı mıydı yoksa bu parlak ışığın yarattığı basit bir yanılsama mı?

İnsan gerçekten sadece gözleriyle konuşabilir miydi? O an, dudakları mühürlü olsa da o yeşil derinliklerin bana binlerce kelime fısıldadığını hissettim. O bakışlarda pişmanlığın ağırlığı, bir şeyleri itiraf edememenin verdiği o amansız sancı vardı. Ya da ben, harabeye dönmüş zihnimle ona bir ruh atfediyordum.

Tam o sırada, bakışları aniden benden koptu. Odanın içinde, ekranın dışındaki bir noktaya odaklandı ve öylece kaldı. Vücudu bir heykel gibi kaskatı kesilirken, o koyu yeşilliklerdeki ifade bir anda yerini derin, buz gibi bir sessizliğe bıraktı. Zaman, o odada ve benim bulunduğum bu ıssız sokakta eş zamanlı olarak donmuştu sanki.

Bakışlarını benden kaçırıp o görünmez noktaya diktiğinde, odadaki o ağır sessizlik yerini bir yalvarışa bıraktı. "Yapma..." dedi, sesindeki o mekanik, ruhsuz filtre bile bu kelimenin altındaki ezilmişliği gizleyememişti. O robotik ses, bir metalin metale sürtünmesi gibi pürüzlü ve soğuk çıksa da kelimeler yaralıydı. "Bırak mutlu olsun."

Kime sesleniyordu? Kendi içindeki o karanlık cellada mı, yoksa odada nefesini hissettiği bir başkasına mı?

Sustu sonra. Odanın o bol, çiğ ışığı altında göğsünün ağır ağır inip kalkışını izledim. Derin, sanki son nefesini veriyormuşçasına bir sessizliğe gömüldü. Ve sonra bakışları tekrar kameraya, tam olarak ruhumun derinliklerine döndü. O koyu yeşil gözler, ekrandan sızıp yüzümün her hattını, her kıvrımını, gözlerimdeki o sönmek üzere olan feri bile zihnine mühürlemek ister gibi tek tek dolaştı. Bakışları tenimde fiziksel bir ağırlık bırakıyordu sanki bir daha hiç göremeyeceği bir manzaranın son kaydını tutuyordu.

"Özür dilerim..." diye fısıldadı. Sesi bu kez o kadar kısıktı ki, robotik filtre bile o insani kırılmayı bastırmaya yetmemişti. Titreyen elini telefona doğru uzattı, parmak uçlarının ekranın kenarında belirdiğini gördüm.

"Ama bu sefer sen beni dilemezsin," dedi, sesindeki o kabullenmişlik, göğsümün tam ortasına buzdan bir hançer gibi saplandı. Sonra kelimeler, dökülürken parçalanan birer cam kırığına dönüştü. "Zaten hiç dileyemedin."

Zamanın durduğu o saniyede, damarlarımdaki kanın çekildiğini, eklemlerimin kaskatı kesildiğini hissettim. Nefesim, dudaklarımın arasında donup kaldı. Daha tek bir kelimeyi dilimin ucuna getirip ona savuramadan, ekran o acımasız karanlığa gömüldü. Arama kesilmişti.

Elimde kalan tek şey sokağın uğultusu, kolumdaki o buz gibi yazı ve ekranın siyahında yansıyan kendi şaşkın, darmadağın silüetimdi.

Zihnimin tozlu dehlizlerinden, çok uzaktan gelen bir fısıltı gibi yükseldi o ses. Gökhan’ın sesi... Bulanık bir rüya gibi zihnimi sardı. "Özür dilerim güzelim..."

Dudaklarım benden bağımsız, eski bir yemini tekrarlarcasına kıpırdadı. "Ben de seni dilerim."

Sokağın ortasında, zamanın ve mekânın dışında bir boşluğa düşmüş gibi kalakaldım. Kalbimden dudaklarıma tırmanan o isim, bir yakarış gibi döküldü sokağın sessizliğine. "Gökhan..." Ancak kelime havada asılı kalmadan kendi sessizliğimle onu boğdum. Geçmişin hayaletleri beynimi bir zehir gibi sararken, bedenim sanki tonlarca ağırlıktaki bir demir yığınına dönüşmüştü. Bacaklarım bu yükü daha fazla taşıyamadı sokağın kirli kaldırımı üzerine, tüm direncim kırılmışçasına çöktüm.

Ben o sarsıcı boşluğun içinde boğulurken, zihnimdeki Gökhan yankısı yerini aniden bıçak gibi keskin, acımasız bir sese bıraktı.

"O olsun isterdin değil mi Mor?"

Kafamı hızla yukarı kaldırdım. Baş ucumda, bir gölge gibi bitivermişti. O an, az önce ekrandaki o dolmuş gözlü, hüzünlü adamdan eser yoktu. Beni zehirlediği o kâbus gecesinden fırlayıp gelmiş gibiydi. Yüzünde yine o kalın, ifadesiz, ruhu hapseden maskesi vardı. Az önceki o ince, insani duygular sızdıran maske gitmiş yerine o korkunç, metalik soğukluk geri dönmüştü. Üzerindeki hırka, ekranın ışığında griye dönen o yorgun hırka değildi artık gecenin karanlığını bile kıskandıracak kadar zifiri, simsiyah bir zırh gibi sarmıştı gövdesini.

"Az önce..." dedim, sesim yerden yükselen soğuk havayla birleşip buzdan bir kılıca dönüştü. "Az önce görüntülü konuşmadık mı biz seninle?"

Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerimdeki titremeyi, sesimdeki o buz gibi otoriteyle gizlemeye çalışıyordum.

Yeşil gözleri, o kalın maskenin arkasından yine o tanıdık, tekinsiz parıltıyla bana baktı. Bir adım yaklaştı mı, yoksa sadece nefesi mi tenime değdi seçemedim.

"Ekranda yüzüne bakmaya doyamadım," dedi, sesi yine o robotik filtrenin ardında boğulurken. "Bir de buradan bakayım dedim."

Aramızdaki mesafe, bir bıçak sırtı kadar daralmıştı. "Sen delirmişsin," diye fısıldadım sesim, bu deliliğin karşısında ne kadar aciz kaldığımı kanıtlarcasına titredi.

"Ben de senin için aynı şeyi düşünüyorum," dedi o robotik, ruhsuz sesiyle. Az önce ekranda gördüğüm o yeşil ormanlar yanmış, yerini kül rengi bir boşluğa bırakmıştı. Gözleri artık bir pişmanlığın değil, saf ve damıtılmış bir nefretin aynasıydı. Bakışları, sanki bir kadavrayı inceliyormuşçasına soğuk bir merakla bedenimin üzerinde gezindi, en sonunda tekrar gözlerime çivilendi. "Ölmediğini görmüş olduk," diye ekledi; sesi bir hükmün infazı kadar kesin ve duygusuzdu.

Zihnimdeki Gökhan yankılarını bir kenara itip o anki çelişkiye tutundum. "Az önce," dedim, sesimdeki buzu korumaya çalışarak. "Az önce görüntülü aramada kime 'yapma' diye yalvardın sen?"

Kısa, insanın tüylerini diken diken eden o mekanik gülüşü sokağın ıssızlığında yankılandı. Robotik filtresinden sızan o kahkaha, bu kez eğlenceli ama bir o kadar da hastalıklı bir tınıya sahipti.

"Seni delirtmek istedim," dedi, sanki çok sıradan bir oyundan bahsediyormuş gibi rahat bir tavırla. "Kimseye falan seslendiğim yoktu yani. Sadece Gökhan'ı hatırlatıp o eski yaralarını biraz kaşımak, biraz acı çekmeni seyretmek istedim. Güzel bir tiyatro oynadım ve sen de en ön sıradan izledin."

O an, az önceki o hüzünlü adamın sadece bir serap olduğunu anladım. Karşımda duran, duygularımla bir kukla gibi oynayan, nefretini zekasıyla birleştiren bir canavardı. Ekranda gördüğüm o dolan gözler, o titreyen ses... Hepsi beni en hassas yerimden, Gökhan'dan vurmak için kurulmuş birer tuzaktı.

Sokağın ortasında, bir infaz mangasının önündeymişim gibi dimdik durdum. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki ucu bucağı olmayan bir uçurumdu. "Sen..." dedim, sesimdeki her bir harfi onun o metalik zırhına çarpan birer kurşun gibi seçerek. "Benden tam olarak ne istiyorsun?"

Hiç duraksamadı. O kalın, ruhsuz maskesinin arkasından dökülen kelime, gecenin ayazından daha keskindi. "Ölmeni."

İçimdeki o son yaşama tutunma içgüdüsü, yerini amansız bir meydan okumaya bıraktı. Bir adım daha yaklaştım gözlerimdeki o sönmeyen ateşi onun boş bakışlarına diktim. "Öldür o zaman," diye gürledim. "Elimde panzehir izi, zihnimde senin saçma oyunların varken... Elini korkak alıştırma, bitir bu işi burada!"

Mekanik bir hırıltıyı andıran o kısa kahkahası tekrar duyuldu. Başını hafifçe yana eğdi, bir avcı gibi kurbanının çırpınışlarını izliyordu. "Zamanı var daha Mor," dedi sesi bu kez bir fırın kapağının açılması gibi sıcak ama yakıcı bir nefretle yüklüydü. "Henüz değil. Benim kadar acı çekmedin daha. Ruhun benimki gibi kavrulmadı, parça parça kopup karanlığa gömülmedi."

"Amacın ne o zaman?" diye bağırdım. Sesim boş sokakta yankılanıp bana geri dönerken, çaresizliğimin öfkeye dönüşen o keskin tadı genzimi yaktı. "Bunca oyun, bunca tiyatro... Ne geçecek eline?"

Bir gölge gibi üzerime doğru eğildi. O zifiri siyah hırkasının soğuk kumaşı neredeyse tenime değecekti. Yeşil gözleri, maskesinin ardındaki karanlıkta kor gibi parladı.

"Seni acı içinde kıvranırken izlemek," dedi fısıltı gibi ama her kelimesi bir kırbaç darbesi kadar netti. "Ruhunun yavaş yavaş çekilmesini, her nefesinde o zehrin değil, bizzat geçmişin acısını iliklerine kadar hissetmeni istiyorum. Seni sadece öldürmeyeceğim Mor, seni, ölümü dileyecek kadar enkaz haline getireceğim."

Gölge’nin o ruhu donduran tehditlerine karşılık, dudaklarımda buzdan bir tebessüm yeşerdi. Bu, bir yenilgi değil aksine, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir kadının en keskin silahıydı. Gözlerimi onun o nefret kusan yeşillerine diktim. "Ben yaşamayı hiç dilemedim zaten," dedim, sesim sokağın ayazından daha duru ve sakindi. Başımı hafifçe omzuma yasladım bu hareketimdeki o umursamazlık, onun kurduğu tüm o görkemli tiyatroyu yerle bir etmeye yetmişti. "Gölge, çok aptalsın."

O kalın, ruhsuz maskesinin ardındaki nefes alışverişi bir an için tekledi. "Belki de," dedi, sesi o robotik filtrenin içinde bir dişlinin takılması gibi cızırdayarak, "sandığın kadar aptal değilimdir."

Dudaklarımdaki o eğreti gülüş derinleşti, bakışlarımda alaycı bir pırıltı belirdi. "Sandığımdan daha aptalsındır," diye yapıştırdım cevabı. Aramızdaki o ağır havayı, bir kılıç darbesi gibi kestim attım.

"Kalbimi kırıyorsun Mor," dedi, sesinde sahte bir üzüntü, tiksindirici bir oyunbazlık vardı. Sanki az önce beni zehirleyen, ruhumu enkaz haline getirmeye ant içen o adam değilmiş gibi.

İçimdeki o sönmek bilmeyen öfke, en saf haliyle dilime vurdu. "Kalbini sikim it," diye tısladım. Kelimeler ağzımdan birer mermi gibi çıktı ne nezaket kalmıştı içimde, ne de ona karşı duyulan o eski korkunun kırıntısı.

Çok naziklik vardı ya.

Kısa, ruhsuz bir sessizlik oldu. Maskesinin ardındaki o karanlık boşluktan, hafif bir baş sallama hareketiyle bir adım geri attı. "Küfür de hiç yakışmıyor bu arada ağzına, söylemeden edemeyeceğim," dedi. Sesi artık o eğlenceli tınıdan arınmış, sadece soğuk bir rüzgârın uğultusu gibi kalmıştı.

Arkasını döndü o zifiri siyah hırkası, gecenin karanlığıyla birleşip onu yutmaya hazırdı. Hiç arkasına bakmadan, bir gölge gibi sessizce sokakta süzülüp gitti. Ben ise, sokağın ortasında, kolumdaki o buz gibi yazı ve ciğerlerime çöken o ağır yalnızlıkla baş başa kaldım.

Sokaktaki o tekinsiz sessizlik, telefonun keskin ve buyurgan melodisiyle bir kez daha parçalandı. Tam Gölge’nin o zifiri karanlığa karışan siluetinin peşine düşmek, o maskenin ardındaki tüm yalanları söküp almak için hamle yapmıştım ki adımlarım buz kesmiş gibi durdu. Ekranda parlayan isim, zihnimdeki tüm o kişisel savaşı saniyeler içinde geri plana itti.. İbrahim Albay.

O an ne kolumdaki o zehirli yazı kaldı, ne de az önce yüzüme karşı tiyatro oynayan o adamın nefreti. Yılların verdiği o çelik gibi askerlik disiplini, bir refleks gibi tüm duygularımın üzerine çöktü. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim, sesimdeki titremeyi sokağın ayazına gömerek telefonu açtım.

"Emredin komutanım," dedim sesim artık bir enkazın değil, bir askerin sesiydi.

"Nasılsınız kızım?" dedi karşıdaki ses. İbrahim Albay’ın o her zamanki babacan, güven veren ama bu kez ucu açık bir endişeyle sarmalanmış yumuşak tınısı kulağıma doldu.

"Sağ olun komutanım," dedim, kelimelerim kısa ve netti. Ama içimde bir yerlerde, bu huzurlu sesin ardındaki fırtınayı sezmeye başlamıştım bile.

"Derin bir sorun var kızım," dedi bir anda. Sesi, sanki üzerine ağır bir kaya oturmuş gibi sıkıntılı ve baskılı geliyordu. Telefonu kulağıma biraz daha bastırdım etraftaki rüzgârın uğultusunu, uzaktan gelen araba seslerini, hatta kendi kalp atışımı bile susturup sadece onun nefes alışverişine odaklandım. "Karargaha gelebilir misin? Biraz acil."

O an dünya durdu. Karargahın o soğuk, metal kokan koridorları gözümün önüne geldi. Görev çağrısı, damarlarımdaki o durgun kanı yeniden harekete geçiren bir elektrik akımı gibiydi. "3 dakikaya ordayım komutanım," dedim, telefonu kapatırken.

Gölge’nin kaybolduğu o karanlık sokağa son bir kez, nefret dolu ama mecburiyetle sarsılan bir bakış fırlattım. Şimdi kişisel hesaplaşmaların değil, namlunun ucundaki o "derin sorunun" vaktidir diye düşündüm. Topuklarımın üzerinde hızla dönüp, karargaha giden yolda bir gölge gibi süzülmeye başladım.

Karargahın nizamiyesinden içeri girdiğimde, her zamanki o alışıldık askeri disiplin bile üzerimdeki o ağır havayı dağıtmaya yetmemişti. Postallarımın sert zeminde çıkardığı ritmik sesler, koridorun soğuk duvarlarında yankılanırken zihnimde hâlâ Gölge'nin o zehirli fısıltıları dönüp duruyordu. Ama her adımda o sivil kimliğimi, o yaralı kadını geride bırakıp bir zırh gibi kuşandım askerliğimi.

İbrahim Albay’ın kapısının önüne geldiğimde, derin bir nefes alıp ciğerlerime o tanıdık, hafif rutubetli ve kağıt kokan karargah havasını çektim. Kapıyı iki kez sertçe vurdum.

"Gir!" sesi içeriden tok ama her zamankinden daha yorgun geldi.

İçeri girdiğimde Albay’ı masasının başında değil, pencerenin önünde dışarıdaki karanlığı izlerken buldum. Ellerini arkasında birleştirmiş, omuzları sanki görünmez bir yükün altında çökmüş gibi duruyordu. Masasının üzerindeki o eski lamba, odaya çiğ ve sarı bir ışık yayıyor, dosya yığınlarının üzerine uzun gölgeler düşürüyordu.

"Komutanım, Üsteğmen Mavi, emrinizdeyim," dedim, sert bir asker selamı çakarak.

Yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o babacan parıltı sönmüş, yerini derin bir endişe ve sanki söylemekten çekindiği bir gerçek almıştı. Masasındaki bir dosyayı parmak uçlarıyla bana doğru itti. Dosyanın üzerinde kırmızı harflerle "GİZLİ" kaşesi basılıydı ama asıl dikkatimi çeken, dosyanın kenarından taşan bir fotoğraf karesi oldu.

“Emredin komutanım,” diye tekrarladım. Sesimdeki o mekanik tını, aslında ruhumdaki o büyük hazırlıksızlığı örtbas etmeye çalışan tek sığınağımdı. Kendimi hazır hissetmiyordum içim paramparçaydı, zihnim Gökhan ve Gölge arasında bir savaş alanına dönmüştü. Ama bu üniformanın içinde, en hazırsız olduğun anda bile hazır olmaya zorunluydun. Bu, bir tercih değil, bir refleksti.

İbrahim Albay, masasının üzerindeki dosyalara bakmadan, doğrudan gözlerimin içine odaklandı. Bakışlarında, bir komutanın otoritesinden ziyade, bir babanın çaresizliği vardı. “Bak... Bu görevi kabul etmek zorunda değilsin,” dedi, kelimeleri zorlukla seçerek. “Bunu sana söylemek zorundayım, reddetme hakkın var.”

Daha cümlesini tamamlamasına, görevin ne olduğunu, ölümün hangi köşede beni beklediğini anlatmasına izin vermedim. Aynı saniyede, düşünmeden, sadece o boşluğu doldurmak istercesine söyledim. “Kabul.”

O sustu. Ben de sustum. Aramıza, birkaç saniyenin içine sığan ama sanki bir ömrü tüketen o ağır, kurşuni sessizlik girdi. Odanın içindeki hava bile o an donmuş gibiydi.

"Derin, önce görevi dinle," dedi, sesi çatallanmıştı. Sıkıntılı bir nefes verdi. "Bu... kolay bir şey değil. Çok tehlikeli.”

Sesindeki o titreme, bir askerin değil, bir babanın korkusuydu. Bakışlarıyla bana “gitme” diyordu, dudakları mühürlüydü ama gözleri haykırıyordu. Ama o da bir askerdi... Kalbindeki o feryadı dile getirmeye ne rütbesi elveriyordu ne de askerlik onuru. Demeye hakkı yoktu ve bu sessiz feryat, odayı her şeyden daha çok daraltıyordu.

“Sorun yok, komutanım. Kabul ediyorum,” dedim. Sesim, kendi kulaklarımda bile yabancı bir yankı gibi durdu. Boşlukta asılı kalan o kararlılık, aslında içimdeki devasa uçurumu kapatmaya yetmiyordu.

O sustu tekrar. Bakışları masanın üzerindeki dosyalardan kayıp yüzümdeki o ruhsuz ifadeye çakıldı. Odadaki havanın ağırlaştığını, nefes almanın bir yük haline geldiğini hissettim. Sonra o son cümleyi kurdu bir babanın evladına söyleyebileceği en ağır vedayı. “Sevdiklerinle vedalaş kızım... Dönme ihtimalin çok zor.”

Ve o an… o an bir şey kırıldı içimde. Bir camın tuzla buz olması gibi değil, bir kolonun sessizce çökmesi gibiydi bu. Geriye dönüşün olmadığı, köprülerin çoktan yakıldığı o karanlık yolun tam kıyısındaydım. İçimdeki o enkazın üzerinde, kırık dökük bir cesaretle gülümsedim. Bu gülümseme komutana değil, beni her fırsatta köşeye sıkıştıran hayata karşı atılmış son bir tokattı.

“Emredersiniz komutanım,” dedim. Topuklarımın üzerinde dönüp odadan çıkarken, arkamda bıraktığım sadece bir oda değil, belki de tüm geleceğimdi.

Koridorun soğuk ışıkları altında telefonumu çıkardım. Ekranın soluk ışığı yüzüme vururken listedeki isimlere baktım. Sayıları o kadar kısıtlıydı ki... Ama her biri, kalbimin bir köşesinde hala sızlayan, hala yaşayan parçalardı. Hepsine tek tek dokunmalıydım, seslerini son bir kez duymalıydım. Çünkü biliyordum belki de bir daha olmayacaktım.

Ben o an gerçekten ölmeyi istedim.

Bu, gelip geçici bir bunalım ya da anlık bir vazgeçiş değildi. İlk defa bu kadar net, bu kadar berraktı her şey. İçimden değil hücrelerimden, kemiklerimden, o kapkara geçmişimden istedim bunu. Ben bu dünyada nefes alıp ciğerlerimi yormak değil, o nefesin bir anda kesilmesini istiyordum. Ben yaşamak değil, sadece Gökhan’ın yanına, o sessiz huzura kavuşmak istiyordum.

Ölüm, artık korkulacak bir son değil, ulaşılamamış tek hayalim gibi tam karşımda duruyordu.

Karargahın koridorlarında yankılanan her adımım, kendi cenazeme attığım birer düğüm gibiydi. Duvarlar üzerime doğru daralıyor, tavan sanki her nefeste biraz daha alçalıyordu. Her şey olması gerekenden daha soğuk, daha ağır ve daha sağırdı. Odamın kapısını açtığımda parmaklarım elektrik düğmesine gitmedi. Işığı yakmadım çünkü ışık sahteydi, kusurları örten bir yalandı. Oysa bu zifiri karanlık... Bu karanlık çırılçıplak bir gerçekti ve o an hissettiğim her şeyi bir ayna gibi yüzüme vuruyordu.

Dolabın kapaklarını araladığımda karşıma dizilen kıyafetler, artık sadece anlamsız kumaş yığınlarıydı. Renkler silinmiş, dokular ölmüştü. Elim, eski bir alışkanlığın mekanikliğiyle siyah, boğazlı bir kazağa uzandı. Kumaşın soğuk dokusu parmaklarımın arasından kayarken tenimde buzdan bir ürperti gezindi. Bu titreme dışarıdaki ayazdan değil, ruhumda kazılmış o taze mezardan esen rüzgârdandı. Altıma bol paçalı, simsiyah bir pantolon geçirdim. Ne aynadaki aksim umurumdaydı ne de dünyanın estetik kaygıları. Bir vedaya giderken şık olunmazdı bir vedaya giderken sadece yas tutulurdu. Sessizliği, bir zırh gibi üzerime giymekti bu.

Aynanın karşısına geçtiğimde, darmadağın duran saçlarıma dokunmadım bile. Başıboş, kırgın ve yenik dökülüyorlardı omuzlarımı tıpkı o anki benliğim gibi. Yüzümde ne bir canlılık ne de sahte bir renk kırıntısı vardı. Dudaklarım solmuş bir yaprak kadar cansız, göz altlarım ise uykusuzluğun değil, ruhumdaki o derin yorgunluğun morluğuyla mühürlenmişti. Yaşayan bir ölüyle göz göze gelmenin o tekinsiz anını yaşadım.

Kendi yansımamın derinliklerine, o dipsiz kuyuya bakarak fısıldadım. "Gitmeye hazırım."

Sesim odanın boşluğunda yitip giderken, bu cümlenin bir kabulleniş değil, Gökhan’a giden yolun ilk adımı olduğunu biliyordum.

Tam odadan çıkacakken, görünmez bir el beni yerime çiviledi. Bakışlarım, zihnimin komutuyla değil, kalbimin son çırpınışıyla Yiğit’in odasına doğru kaydı. Kendi odamın penceresinden, onun dünyasına açılan o karanlık silueti görebiliyordum. Aramızdaki o birkaç metrelik boşluk, şu an aşılması gereken en uçsuz buçaksız uçurum gibiydi.

Mantığın sesini çoktan susturmuştum. Fazla düşünmeme, tereddüt etmeme izin vermeden pencereden dışarı süzüldüm gecenin koynunda bir sanrı, bir ruh misali usulca onun tarafına geçtim. Penceresinin açık olması, sanki kaderin bana tanıdığı son bir kolaylıktı. Odanın içine sızdığımda, burnuma dolan o tanıdık koku genzimi yaktı. Bakışlarım boş odada, onun varlığının izlerinde gezindi. Her köşe, her eşya Yiğit’ten bir parça taşıyordu ve ben o parçaların arasında veda etmeye çalışan bir yabancı gibiydim.

Masasının üzerinde duran bir kağıt parçasına takıldı gözüm. Titreyen parmaklarım kalemle buluştuğunda, zihnim çoktan kelimeleri terk etmişti. Elimi sadece ruhumdaki o devasa boşluk hareket ettiriyordu. Bir şeyler karaladım mürekkebin kağıda işleyişini, o anki nefes alışverişimin düzensizliğini hissettim.

Oraya ne bıraktığımı, hangi kelimeleri seçtiğimi belki yarın hatırlamayacaktım. Ama o kağıt, ben gittikten sonra bu odanın sessizliğini yırtacak, arkamda bıraktığım o duyulmayan çığlığın tek kanıtı olacaktı.

Sessizce geri çekildim. Odayı son kez, bir veda busesi gibi gözlerimle tarayıp gecenin karanlığına karıştım. Artık gerçekten, hiçbir bağım kalmamıştı.

Adımlarımın yankısı, sessiz koridorda askeri bir disiplinin ritmiyle dövülüyordu. İbrahim Albay’ın odasına yaklaştıkça havadaki metalik koku keskinleşti. Kapının önünde durduğumda, zihnimdeki gürültüyü susturup elimi kaldırdım. Tahtaya vuran eklemlerimin sesi, sessizliğe atılan sert bir imza gibiydi.

İçeri girdiğimde bakışlarım sadece aşina olduğum Albay’ı aradı, ancak odadaki hava beklediğimden çok daha ağırdı. İbrahim Albay’ın hemen yanında, varlığıyla odayı daraltan bir figür daha duruyordu. Bakışlarım istemsizce omzuna kaydı parlayan yıldızlar, karşımda bir Tuğgeneral olduğunu fısıldıyordu. Vücudum bir yay gibi gerildi topuklarımın birleşme sesi odada yankılanırken, selamım rüzgar kadar hızlı ve çelik kadar sertti.

Tuğgeneral, gözlerini doğrudan üzerime dikti. Bakışları bir tarayıcı gibi her ayrıntımı süzüyordu. "Kendini tanıt," dedi. Sesi, emirlerin ağırlığıyla yoğrulmuş, pürüzsüz ama buz gibiydi.

"Kıdemli Üsteğmen Mavi Derin Yıldırım. Emredin komutanım!"

Sesimdeki kararlılık, boğazımdaki o görünmez yumruyu ezip geçti. General, hafifçe başını eğerek "Rahat, Derin," dedi. Kelimeler ağzından döküldüğü an komutu uyguladım, ayaklarım açıldı ama ruhum hala o sert selamın disipliniyle kasılıydı. Pozisyonum "rahat" olsa da, göğüs kafesimin ardında çırpınan hiçbir şey o kelimeye itaat etmiyordu.

"Görevi direkt kabul etmişsin?" dedi. Ses tonu bir sorudan ziyade, kararımın arkasındaki nedeni deşmek isteyen keskin bir neşter gibiydi.

Gözlerimi bir an bile kırpmadan, "Evet komutanım," dedim. Bu iki kelime, geri dönüşü olmayan bir yolun ilk adımıydı ve oda, verdiğim cevabın yankısıyla bir kez daha sessizliğe büründü.

Tuğgeneral, masanın arkasında bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Bakışları, zihnimin en derin kıvrımlarına ulaşmak istercesine deliciydi.

"Görevin ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Sesi, bir teyit beklemekten ziyade, önüme çekilen o karanlık perdeyi aralamak içindi.

"Bilmiyorum komutanım," dedim. Sesimdeki pürüzsüz ton, belirsizliğin içindeki kararlılığımı simgeliyordu.

"Bilmediğin bir görevi neye göre kabul ediyorsun peki?" dedi, bir kaşını hafifçe kaldırarak. Sorgulayan bir neşter gibiydi bu soru sadakatimin sınırlarını ölçüyordu.

"Vatana hizmet,"

Bu iki kelime, odadaki ağır havayı bir kılıç gibi kesti. Gözlerimin tam içine baktı o birkaç saniyelik sessizlik, sanki dakikalar süren bir ömür testiydi. "Ölümü göze alıyor musun?" dedi en sonunda, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir çığ kadar yıkıcıydı. "Gidip de dönmemek var bu yolun sonunda, Derin."

Bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan cevap verdim.. "Ölümü göze almasam, bu üniformanın ağırlığını sırtımda taşımaz, asker olmazdım komutanım."

Kısa, net ve sert. Başını yavaşça salladı bu, bir komutanın askerine duyduğu o sessiz, vakur takdirdi. "Haklısın," dedi sadece. O tek kelime, omuzlarımdaki sorumluluğu bir kat daha artırdı.

O sırada İbrahim Albay, masanın üzerindeki siyah kapaklı dosyayı ağır ağır bana doğru uzattı. "Görev bu dosyada," dedi Albay. Dosyayı aldığımda, kağıtların soğukluğu parmak uçlarımdan kalbime doğru sızdı.

Ben dosyayı sıkıca kavrarken, Tuğgeneral operasyonun kanlı gerçeğini dile getirmeye başladı. "İçeri sızman lazım. Uzun süredir bir tim, o adamın elinde tutsak."

Dosyanın kapağını araladım. İlk sayfada bir fotoğraf duruyordu bakışları zehirli bir yılanı andıran, ruhu kararmış bir adam... Kirli sakallarının arasına gizlenmiş alaycı bir ifade, buz gibi bir surat ve o gözler... İnsanlıktan nasibini almamış, merhametin uğramadığı bir boşluk vardı o bakışlarda. Dosyadaki kağıt, elimde bir kor parçasına dönüştü.

Dosyadan kafamı kaldırdığımda, Tuğgeneral’in bakışları çoktan benimkilerle kenetlenmişti. Zihnimi okuyan bir ifadeyle, "Aklından neden direkt baskın yapmadığımız geçiyor, değil mi?" diye sordu.

"Öyle komutanım," dedim dürüstçe. Askeri mantığım, hedef belliyken neden beklediğimizi sorguluyordu. Gözlerimdeki o sessiz ama gürültülü soruya, bakışlarındaki o sert gerçekle karşılık verdi.

"Çünkü içeride bizim insanlarımız var, Derin. Nefes alan, can taşıyan evlatlarımız... Onları oradan sağ salim çekip almadan bu herifi yerle bir etmenin hiçbir anlamı yok. Sen, o karanlığın kalbine sızacaksın."

Tuğgeneral bir an duraksadı, kelimelerini sanki birer mayın tarlasında yürür gibi dikkatle seçiyordu. "Ayrıca, bu adamın bir terör yapılanmasıyla bağına dair henüz resmi bir kanıtımız yok. Şu an ona yapacağımız bir saldırı, dünya kamuoyunda doğrudan bir savaş suçu olarak nitelendirilebilir." Gözlerinde, attığı her adımın uluslararası bedelini bilen bir devlet adamının ağır temkini vardı.

Başımı yavaşça salladım. Bu artık sadece bir kurtarma operasyonu değil, diplomatik bir satranç tahtasıydı. "Peki," dedim, sesimdeki kararlılığı bir an bile yitirmeden. "Adamın elinde bir tim olduğuna nasıl bu kadar eminiz? Tek bir iz bile bırakmadan nasıl yok olabilirler?"

Sorumun cevabı, masanın diğer ucunda sessizce bekleyen İbrahim Albay’dan geldi. Gözlerini dosyadaki teknik notlardan ayırmadan konuştu. "En son, timdeki askerlerden birinin künyesine gizlenmiş o özel verici, sinyalini bu adama ait arazinin tam göbeğinde verdi. O noktadan sonra..." Duraksadı, sesi hafifçe kısıldı. "O noktadan sonra sinyal tamamen karardı. Bağlantı kesildi, Derin. Sessizlik başladı."

Odadaki saat tıkırtısı bir an için kalbimin atışıyla birleşti. Bir tim, bir mülk ve ardından gelen o sağır edici sessizlik... Şimdi o sessizliği bozma görevi benim ellerimdeydi.

Başımı ağır ağır salladım. Taşlar yerine oturuyordu ama eksik parçaların yarattığı boşluklar hala zihnimde birer uçurum gibiydi. "Anladım komutanım," dedim, sesimdeki kısalık, profesyonel bir zırh gibiydi.

İbrahim Albay, dosyadaki bir sayfayı daha çevirerek devam etti. "Adamın yanına sızman gerekiyor," dedi, sesi biraz daha alçalarak. "Çapkınlığıyla bilinen, hatta bununla övünen biriymiş. Etrafı her daim kadınlarla çevrili her gece farklı bir yüz, farklı bir koku..."

Kaşlarım istemsizce çatıldı, odadaki o ağır askeri hava bir anda şekil değiştirdi. Ne demek istediklerini, benden ne talep edildiğini anlamıştım. Sessizliğimi bir kalkan gibi kullanarak dinlemeye devam ettim. Albay, sanki bu durumdan kendisi de rahatsızmış gibi bakışlarını kaçırdı. "İstihbarat raporları görsel avantajını kullanmanı öneriyor. Onun yeni eşi, belki de göz kamaştıran sevgilisi olarak yaklaşacaksın. Kaleye girmek yetmez Derin, o kalenin en korunaklı odasına, güvenine sızman gerek."

Görev, bir anda alışık olduğum barut kokusundan sıyrılıp çok daha kişisel, çok daha bıçak sırtı bir forma bürünmüştü. Ancak benim lugatımda görevlerin rengi olmazdı. Tehlike, ölüm ya da ruhu yoran o derin acı... Hepsi zaten uzun zamandır benim evim, sığınağımdı. Bir kadın olmak ya da toplumun "güzel" dediği kalıplara girmek, bu savaşta kullanabileceğim birer mühimmattan farksızdı. Eğer vatan için bu maskeyi takmam gerekiyorsa, o maske yüzüme en sert çelikten daha sağlam otururdu. Emir verilmişti ve içimdeki o suskun asker, çoktan hazır ol vaziyetine geçmişti.

Dosyaya tekrar döndüm. Sayfanın en üstünde, mürekkebin soğukluğuyla parlayan o isim kalın harflerle kazınmıştı. Ender Karlı. O isme, sanki bir hedef tahtasına bakarmışçasına uzun uzun baktım. Gözlerim harflerin üzerinde sabitlenmiş olsa da, zihnim çoktan o karanlık malikanenin koridorlarında yankılanan topuk seslerimi planlıyordu. Her satırı, her alışkanlığı, her zaafı zihnime birer mermi gibi dizdim. Ardından gözlerimi dosyadan çekip, karşımda kararımın ağırlığını bekleyen komutanların gözlerine diktim.

"Hazırım komutanım," dedim. Bu sefer sesim sadece bir onay değil, o adamın sonunun başladığına dair verilmiş sessiz bir sözdü. "Kabul ediyorum," dedim bir kez daha. Bu kez sesim, odadaki duvarlara çarpan keskin bir kurşun gibi yankılandı. Belirsizliğe, o karanlık malikaneye ve Ender Karlı’nın zehirli dünyasına adım atmaya hazırdım.

Tuğgeneral omuzlarını dikleştirdi, sanki üzerimdeki bu ağır yükü o da omuzlamış gibi derin bir nefes tuttu. Bakışları, zihnimin en kuytu köşelerine asılı kaldı. "Bütün her şeyi, her ihtimali göze alıyor musun Derin?" diye sordu. Sesinde, cevabımı çoktan bildiğini haykıran ama yine de o yemini duymaya muhtaç bir tını vardı.

"Alıyorum," dedim. Tek bir kelime, binlerce feda edilmiş ihtimalin üzerine basılmış bir mühür gibiydi.

"Tamam," dedi en sonunda, bakışlarını hafifçe yumuşatarak. "Hemen çıkman gerek. Hazırlıklar başladı. Eğer timinle vedalaşmak, onlara bir şeyler söylemek istersen... Kısıtlı da olsa zamanın var."

Ciğerlerime oturan o soğuk havayı yavaşça tahliye ettim. Tam arkamı dönüp o kapıdan, bir daha asla aynı kişi olarak dönmeyeceğim o odayı terk edecekken durdum. Adımlarımın duraksamasıyla odadaki sessizlik katmerlendi. Yavaşça geri döndüm. "Komutanım..." dedim sesimdeki o sarsılmaz otorite, yerini hafifçe titreyen, insani bir ricaya bırakmıştı. "Sizden bir şey isteyebilir miyim?"

İbrahim Albay’ın kaşları şüpheyle çatıldı, gözleri bir tehlikeyi sezer gibi kısıldı. "Dinliyorum," dedi, otoritesini koruyan ama merakına yenik düşen bir sesle.

"Yakınlarda bir yer... Sadece on dakikalığına izninizi istiyorum. Gidip geleceğim, söz veriyorum. Çok uzak değil, hemen şurada."

Albay, bir an için masanın üzerindeki o ağır dosyaya, sonra da benim kararlı ama bir o kadar da hüzünlü bakışlarıma baktı. "Biriyle mi vedalaşacaksın?" diye sordu. Sesindeki sertlik, yerini babacan bir endişeye bırakmıştı.

Başımı yavaşça salladım. Söyleyemediğim binlerce kelime, o tek bir baş sallayışın içinde gizliydi. Gideceğim yer, belki de bu cehenneme girmeden önceki son nefesimdi.

"Evet, komutanım."

Sesim, kendi kulaklarımda bile yabancı bir yankı buldu. Albay, masasının üzerindeki saate bakıp kaşlarını biraz daha çattı. Şüphe ve korumacı bir merakla gözlerini kıstı. "Bu mevkide, on dakikada gidip dönebileceğin bir yerleşim yeri, bir ev yok Derin. Kime gidiyorsun bu dar vakitte?"

"Ev değil," dedim. Boğazımdaki o görünmez düğüm, nefesimi bir mengene gibi sıkmaya başlamıştı. Kelimeler boğazımdan geçmekte zorlanıyordu.

Eve değil...

Yuva'ya.

Albay’ın bakışları iyice sertleşti, sanki zihnimin içindeki o gizli koordinatları deşifre etmeye çalışıyordu. "Anlaştın mı? Seni görmek için biri mi geliyor buralara?" diye sordu sesi, görev öncesi bir güvenlik sorgulaması kadar keskindi.

"Gelemez komutanım," dedim. Kelimeler ağzımdan birer ağır kurşun gibi dökülüp odanın zeminine çakıldı. "İstese de, dünyaları önüne serseler de artık gelemez."

İbrahim Albay’ın yüzündeki çizgiler bir an için gerildi. Bakışlarındaki o sert otorite, yerini yavaş yavaş acı dolu bir farkındalığa bırakıyordu. Sorduğu sorunun cevabını hissetmişti ama yine de mantığına sığdırmak istiyordu. "Nasıl yetişeceksin o zaman?" diye sordu, sesi bu kez çok daha kısık, neredeyse bir fısıltı gibiydi.

Gözlerimi bir noktaya sabitledim, omuzlarımdaki rütbelerin ağırlığı sanki bin katına çıktı. "Mezarlık buraya yakın, komutanım," dedim.

Cümle bitti. Hava dondu. Odanın içindeki o askeri disiplin, bir an için ölümün soğuk ve vakur sessizliğiyle yer değiştirdi. Ne Albay bir şey söyleyebildi ne de Tuğgeneral. Sözün bittiği, rütbelerin silindiği ve sadece gidenlerin ardından bakakalan bir askerin sızısının kaldığı o yerde, öylece çakılı kaldık. Oda bir anda buz kesti. İbrahim Albay’ın bakışları artık karşısında duran rütbeli askerde değil, geçmişin tozlu ve karanlık bir köşesinde asılı kalmıştı. "Bu yakınlarda..." dedi, sesi bir fısıltı gibi titreyerek. "Sadece kimsesizler mezarlığı var."

"Biliyorum," dedim sessizce. Sesim o kadar alçaktı ki, sanki sadece kendi kalbime söylüyordum.

"Kimsesizler mezarlığı mı?" diye tekrarladı. Sesi çatallaşmış, o sarsılmaz komutan imajı bir an için yerle bir olmuştu. Bir ismin altına sığınılamayan, üzerinde bir taşın bile ağır görüldüğü o sahipsiz topraklar...

"Evet, komutanım."

Uzun, sağır edici bir sessizlik çöktü odaya. Hava, sanki ciğerlerimize dolmayı reddediyordu. Zaman, bu acı karşısında bir adım geri çekilip saygı duruşuna geçmiş gibiydi. Albay’ın boğazı düğümlendi, gözlerindeki o baba şefkatiyle karışık kederi gizleyemedi. "Git," dedi en sonunda. Sesi kırıktı, bir camın çatlaması gibi ince bir sızı taşıyordu ama kararlıydı. "Git, gör ve gel."

Sadece başımı eğdim. Bu kez topuklarımı birleştirip sert bir selam vermedim. O an, üzerimdeki üniformanın rütbeleri eriyip gitti. Bir asker gibi değil kalbi bin parçaya bölünmüş bir insan, yasını ruhuna mühürlemiş bir kadın gibi boynumu büktüm.

Kapıdan çıkarken arkamda bıraktığım sadece o oda değil, yaşanmamış bir hayatın enkazıydı.

Karargahın ağır kapısından çıktığımda, üzerimdeki üniforma artık bir zırh değil, taşınması güç bir yük gibiydi. Çıkarmadım o disiplinli duruşun ardında, kalbi bin parçaya bölünmüş bir kadının telaşıyla sokaklara atıldım. Adımlarım yeri dövüyor ama ruhum sanki boşlukta süzülüyordu. Zaman, o acımasız cellat, en kıymetli on dakikamı çalmak için inadına hızlanıyordu. Her saniye, onun sessizliğinden çalınmış bir ömür gibiydi.

Yol üstündeki o tanıdık çiçekçiye daldığımda nefesim kesilmek üzereydi. Tezgahın arkasındaki yaşlı kadın, beni her zamanki sivil halimle değil de bu sert kumaşların içinde görünce gözlüklerini düzeltti. Şaşkın bir hayranlıkla gülümsedi.

“Aa kızım, sen asker miydin?” dedi, sesi merakla titreyerek.

“Öyleyim ablacım,” diyebildim sadece. Sesim, ciğerlerime batan o keskin hava yüzünden boğuk çıkmıştı. Masaya aceleyle parayı bırakıp bir demet bembeyaz gülü kaptım. Çiçeklerin o ipeksi yapraklarını okşayacak vaktim yoktu saplarını, dikenlerini hiç umursamadan avcumun içine hapsettim. Dikenlerin tenimi yırtıp etime saplanmasına izin verdim. Avcumdan sızan o sıcak sızı, ruhumdaki yangının yanında bir hiçti. Acı bana yabancı değildi ben zaten yıllardır acıyı bir yol arkadaşı, bir pusula gibi yanımda taşıyordum.

Yolları ezbere, gözü kapalı biliyordum. Bu şehrin her sokağı yabancıydı bana ama onun yanına çıkan bu patika, evimin koridoru kadar tanıdıktı. Ayaklarım beni götürmüyordu artık göğüs kafesimin ardında çırpınan o yaralı kalp, beni kendine doğru amansızca çekiyordu.

Sonunda, o sessiz tepenin yamacına, ciğerlerim bir yangın yeri gibi kavrularak vardım. Ve orada... O isimsiz, sahipsiz toprağın önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Üniformamın sert kumaşı toprağa değdiğinde, dünya bir kez daha o sağır edici sessizliğine büründü. Şehir sustu, rüzgar durdu; sadece benim kesik nefeslerim ve toprağın o vakur bekleyişi kaldı.

"N’aber yakışıklı?" dedim, sesim toprağın soğuğuna karışırken. Cevap gelmedi tabii. Mezarlığın o değişmez, sağır edici sessizliği bir kez daha yüzüme çarptı. "Demek hâlâ bana küssün... Rüyalarıma bile uğramıyorsun artık," dedim, titreyen parmaklarımın arasındaki beyaz güllerden birini sanki yarasını sarar gibi toprağın üzerine bıraktım. "Ama ben... Ben seni çok özledim be Gökhan."

Başımı önüme eğdim. Gözlerimi kapatsam karanlıkta kaybolacaktım, kapatmadım ama hiçbir yeri de görmüyordum. O an dünya sadece bu bir avuç toprak ve benim aramdaki o uçurumdan ibarettı.

"Bak, bugün üniformayla geldim yanına," dedim, dudaklarımın kenarına acı bir gülümseme iliştirerek. O gülümseme, hıçkırıklarımı boğazıma hapseden çelikten bir maskeydi. "Gerçekleştirdim hayallerimizi. Bak, omuzlarımdaki rütbelere..." Kesik, buz gibi bir nefes verdim ciğerlerim bu havayı taşımakta zorlanıyordu. "Ama ben bunları seninle kutlamak istiyordum be çocuk... Benim kurduğum hiçbir hayal tek kişilik değildi ki. Ben hiçbir yola yalnız çıkmak için söz vermemiştim sana."

Omuzlarımın sarsıntısını durduramadım. Sert esen rüzgâr saçlarımı darmadağın ederken, yanaklarımdan süzülen yaşları silmeye tenezzül bile etmiyordu. O da biliyordu; bu yaşlar silinmekle bitmezdi, bu dinmemiş bir yasın, kabuk bağlamamış bir yaranın sızıntısıydı.

Tam o sırada, bu hüzünlü sessizliği yaşlı, titrek bir ses böldü. "Kızım?"

Başımı ağır ağır o tarafa çevirdim. Karşımda, yüzü derin keder çizgileriyle bir haritaya dönmüş, elindeki bastona tüm ömrünün yükünü vermiş yaşlı bir adam duruyordu. Bakışlarındaki o yorgun ifade, bir an için benimkilerle kesişti.

"Buyur amca," dedim sesimi toparlamaya çalışarak, nezaketi bir asker disipliniyle harmanlayıp.

"Şu mezarın başındaki numarayı bana bir okuyuverir misin evladım?" dedi, bastonunun ucuyla Gökhan’ın hemen yanındaki, üzerinde isim bile olmayan o beton parçasını işaret ederek.

Yavaşça yanındaki o isimsiz beton yığınına doğru eğildim. Üzerindeki soğuk metale kazınmış, bir insanın ömrünü dört rakama sığdıran o numarayı okudum. "3721."

Yaşlı adam, bu dört rakamı sanki bir kutsal metni dinler gibi huşu içinde dinledi. Bakışlarını üzerimdeki üniformada gezdirdi. "Sen askersin, değil mi?" diye sordu sesi, rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gitmeye çalışan cılız bir dal gibiydi. Başımı yavaşça salladım. "Kimdir o mezarda yatan evladım? Seni de bu genç yaşında, bu üniformayla buralara, bu ıssız yollara düşüren kimdir?"

"Bir yakınımdır amca," dedim. Gözlerime hücum eden o sonsuz uzaklığa, Gökhan’ın gülüşünün asılı kaldığı o boşluğa bakarak. Sesim, kendi yaramı gizlemeye çalışan bir kalkan gibiydi.

"Gençsin be kızım..." dedi adam, elindeki bastona biraz daha yüklenerek. "Bak hayatına, önüne bak... Uzaktır artık o sana, çok uzak."

Göğüs kafesim daraldı. Başımı kaldırıp o masmavi, ama bir o kadar da sağır gökyüzüne baktım. "Dokunamayacağım kadar uzak olsa da," dedim, sesimdeki titremeyi bu kez saklamadan, "Sevebileceğim, nefesini ensemde hissedeceğim kadar yakın be amca bana."

Adam, bu sözlerim üzerine bir süre sessizce mezara, o isimsiz taşlara baktı. Bakışları buğulandı, dudakları titremeye başladı. "Benim de kızımı buraya gömmüşler," dedi en sonunda sesi, yılların biriktirdiği bir feryadın fısıltısı gibiydi. "Haberim bile yoktu... Meğer yıllardır burada, bu kimsesizlerin arasında, bir numaranın altında yatıyormuş."

O an, o sessiz tepede zaman durdu. Yan yana, iki yabancı olarak o toprağa baktık. O, yıllar sonra bulduğu kızının izini arıyordu ben ise kalbimi gömdüğüm o can parçasını. Birimiz bir evladın, diğerimiz bir kalbinin yasını tutuyorduk ama toprağın altındaki sessizlik ikimiz için de aynıydı.

"Başın sağ olsun amca," dedim sesimdeki içtenlik, toprağın soğuğuna bir anlık sıcaklık kattı.

Yaşlı adam, titreyen elini sanki başımı okşayacakmış gibi havaya kaldırdı, gözlerindeki o baba şefkatiyle bana baktı. "O güzel gözlerine taş değmesin kızım… Hadi, ben tutmayayım seni artık," dedi. Sesindeki o rızayı, o sessiz duayı ruhumun derinliklerinde hissettim.

"İyi günler dilerim," dedim, boğazımdaki düğümü yutkunarak.

"Yolun açık olsun kuzum," dedi arkamdan. Sesi rüzgarda dağılırken, o ağır adımlarıyla, yıllar sonra bulduğu kızının sessizliğine doğru uzaklaştı.

Dizlerimin üzerindeki toprakları silkelemedim. Son bir kez Gökhan’ın isimsiz huzuruna baktım. Eğilip toprağın kokusunu içime çektim ve sadece onun duyabileceği o buz gibi fısıltıyı bıraktım mezara. "Söz veriyorum... Onları öldürmeden, o hesabı kapatmadan dönmeyeceğim."

Bu bir veda değil, kanla mühürlenmiş bir yemindi.

Yavaşça ayağa kalktım. Gözlerim hâlâ nemliydi ama bakışlarım artık puslu değil, bir nişancının hedefi süzmesi kadar keskindi. Yürüyüşüm, az önce diz çöken o kadından eser kalmamışçasına dimdik ve mağrurdu. Mezarlığın paslı kapısından çıktığımda ne arkamdan el sallayan bir sevdam vardı ne de eve dönüşümü bekleyen bir sıcak nefes...

Ben artık sadece Yiğit, Ilgaz ve Ateş’in omuz omuza verdiği o çelikten iradeye emanettim.

Kimseye veda etmedim. Zaten veda edecek herkesi bu toprağa bırakmıştım. Sessiz, derin ve geri dönüşü olmayan bir kararlılıkla, karanlığın tam kalbine doğru ilk adımımı attım.

 

Bölüm Sonu

 

 

 

 

 


 

Bölüm : 18.11.2024 22:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...