
Yazarın Anlatımıyla
Mavi Derin Yıldırım, kendi varlığının kıyısında duran, dalgaların her vuruşunda biraz daha kum gibi dağılan bir gölgeydi. Parmak uçlarından sızan o sızı, sadece etine kazınan bir acı değil ruhunun en mahrem kuytularına kadar ilerleyen, yerleştiği her hücreyi donduran bir kışın habercisiydi. Bir insanın bir insana yapabileceği en amansız işkence, onun varlığını yok saymak değil, onu bir nesne gibi hayatın dekoruna dönüştürmekti. Mavi, o dekorun en görkemli ama en sessiz parçasıydı.
Gözlerindeki o durgun su, aslında fırtınaların yorgun düşüp dibe çöktüğü bir kuyu gibiydi. O, başkalarının ciğerlerine hayat veren taze bir soluk, durmak üzere olan kalplerin ritmini tutan o son, titrek vuruştu. Herkesin fırtınalardan kaçıp saklandığı o devasa, aşılmaz sığınağı o inşa etmişti. Sığınağın her bir tuğlasında tırnak izleri, her bir harcında kendi kanı ve gözyaşı vardı. Kendi etinden, kemiğinden koparıp o duvarlara siper etmişti ruhunu.
Ancak kapılar sertçe kapandığında, içeride yükselen o sıcak kahkahaların ve güvenli uykuların uzağında dışarıda, ayazın ve fırtınanın tam göbeğinde çıplak ayakla kalan hep o olmuştu. Dünya ona bir karış toprak, bir nefeslik huzur, bir parça görülmüşlük borçluydu ama dünya, alacaklılarını sevmez, onları tozlu rafların en arkasına iterdi.
İki yıl... Dile kolay, yedi yüz otuz gün boyunca o karanlık mahzenlerin sağır duvarlarında yankılanan her çığlık, aslında bir sevginin bedeliydi. Kardeşinin adını kalbinde bir tılsım, bir zırh gibi taşıdığı için o soğuk betonlara gömmüştü gençliğini. Vücuduna kazınan her bir yara izi, birer utanç değil sevdikleri yaşasın diye kendi bedeninden verdiği birer fedakarlık nişanıydı.
O karanlıktan, o dipsiz kuyudan tırnaklarıyla kazıyarak çıktığında bulduğu manzara, celladının elindeki kırbaçtan daha çok canını yakmıştı. Bir zamanlar uğruna canını ortaya koyduğu o kalabalıkta, artık bir öncelik sırası bile yoktu.
Mavi artık bir özne değil, bir cümlenin sonuna konulan ve kimsenin dikkat etmediği o silik noktaydı. Fedakarlığı bir görev sanılmış, acısı ise çoktan kanıksanmıştı. Şimdi, sevdiklerinin gözlerinde gördüğü o normalleşmiş ifade, mahzendeki karanlıktan daha boğucuydu.
Mavi Derin Yıldırım, kendi ruhunun enkazında tek başına ayakta durmaya çalışan o kimsesiz abideydi. Kardeşi, hani uğruna ölümü bir bayramlık gibi üzerine geçirdiği o canı, Mavi’nin yokluğunda kendine çoktan yeni bir gökyüzü inşa etmiş kardeşinin eksik bıraktığı her boşluğu Yiğit’in o devasa gölgesiyle acımasızca yamamıştı.
Annesi, kalbinin kapılarını Mavi’nin yüzüne en sert rüzgarlarla çarpıp anahtarı sadece kardeşine teslim etmiş babası ise Mavi’nin varlığını hiçbir zaman bir ihtimal, bir nefes, hatta bir insan evladı olarak bile görmeyip ona seçme hakkı tanımamıştı. Abisi bile... O bile kendi masalının prensesini büyük bir titizlikle seçerken, Mavi’yi o masalın dışındaki tozlu, kenarı kıvrılmış ve okunmaktan vazgeçilmiş sayfalarda yapayalnız bırakmıştı.
Mavi, her fırtına koptuğunda, her ruhu sarsıldığında sığınabileceği bir liman, başını yaslayabileceği bir omuz aramıştı. Ama ne zaman bir kalbe demir atmaya yeltense, o limanın aslında bir tuz tuzağı olduğunu, sığındığı her kıyının onu biraz daha aşındırdığını fark ediyordu. Dizlerinin üzerine her çöktüğünde, açık ve taze yaralarına basılan o tuzun yakıcı, geniz yakan sancısıyla biraz daha eksiliyor, biraz daha ufalanıyordu. O, herkesin kanayan yarasına merhem olan, herkesin söküğünü kendi ruhundan kopardığı iplerle diken ama kendi kan gölünde boğulurken kimsenin elini uzatıp da saçını bile tutmadığı o Mavi’ydi.
Gözlerindeki o uçsuz bucaksız, derin okyanus artık sadece kendi cenazesinin yasını tutuyordu. Çünkü Mavi acı bir gerçekle yüzleşmişti.
O ne kadar geniş, ne kadar merhametli bir kalp olursa olsun, sığacak bir kuytu bulamadığı sürece bu dünyada hep fazlalıktı, hep fazlalıktı...
Bugün, o eşsiz, morun en hüzünlü ve en yaralı tonunu taşıyan gözleri, birer cam parçası kadar cansız, dibi görünmeyen bir uçurum kadar durgun ve tekinsizdi. Bakışlarında artık o eski, hırçın öfke yoktu onun yerine fırtınanın dindiği o sağır edici, insanı nefessiz bırakan sessizlik yerleşmişti. Öyle bir vazgeçmişti ki dünyadan ve içindekilerden, ona bakanın göğüs kafesine görünmez bir el uzanıyor, nefesini bir kor gibi boğazında düğümlüyordu. Ruhu, artık bu bedenine sığamayan devasa ve kamburlaşmış acıdan yorulmuş bir kez daha, belki de bu kez geri dönmemek üzere, o etli tırnaklı varlığından sıyrılıp kendi karanlığına çekilmişti.
Mavi’nin bakışları, o odanın soğuk ve ruhsuz duvarlarında, sanki orada gizli bir kapı ya da bir kaçış yolu varmışçasına çaresizce, bir av gibi gezindi. Titreyen parmak uçları, boşluğun içinde tutunabileceği hayali bir dal, bir el, bir sıcaklık aradı ama o an boşluk, her zamankinden daha derin, daha sağır ve daha karanlıktı. Kimse uzanmadı o titreyen ellere. Kimse o geri dönüşü olmayan düşüşü durdurmak, o ruhu uçurumun eşiğinden çekip almak için tek bir adım bile öne çıkmadı.
Mavi, kendi dipsiz boşluğunda ağır ağır süzülürken, yıllardır bir zırh gibi kuşandığı, her bir parçasını sabırla ve acıyla ilmek ilmek ördüğü o sert kabuğu artık taşıyamıyordu o yük artık kemiklerini çatlatıyordu. Saatlerce, günlerce, belki de koca bir ömür boyu kesintisizce ağlamak isteyen bir çocuğun o hıçkırığı, kabuğun görünmez çatlaklarından sızmaya, ruhundan taşmaya başlamıştı. Göğsü, kesik ve can yakan bir nefesi bir mahkûm gibi içine hapsediyor, sonra o nefesi, sanki hayata dair son bağını koparıyormuşçasına bir veda gibi dışarı bırakıyordu. Masanın üzerindeki telefonun ışığı her yanıp söndüğünde, sönen sadece o dijital ekran değil, Mavi’nin her saniye biraz daha can çekişen umuduydu her ışık, hayal kırıklığını daha da tazeleyen, daha da keskinleştiren bir kırbaç darbesine dönüşüyordu.
Aynı dakikalarda, bir harabenin bir başka köşesinde, o koyu ve boğucu gölgelerin sığındığı odada ise havanın rengi çok başkaydı. Orada, duvarlara sinmiş o ağır sessizliğin içinde, vicdanın can çekişen feryatları ile acımasızlığın buz gibi kararlılığı arasında kanlı bir savaş veriliyordu. Gölgeler, sanki içerideki o kirli hesaplaşmayı gizlemek istercesine birbirine dolanıyor bir yanda pişmanlığın zehirli sarmaşıkları kök salmaya çalışırken, diğer yanda gururun ve körlüğün o taşlaşmış kalkanı her türlü duyguya geçit vermemek için direniyordu. O odada verilen her nefes, Mavi’nin dışarıda verdiği o son veda nefesinin celladı olmaya hazırlanıyordu.
Mavi’nin odasındaki o sağır edici sessizliğin aksine, bu odada havanın rengi kurumuş bir kan lekesi kadar koyu ve paslıydı. "Onu buna neden yaptın?" diye sordu Gölge. Sesi, sanki boğazına binlerce cam kırığı dizilmiş de her kelimede ruhu biraz daha kanıyormuş gibi, bir ölünün vasiyeti kadar kısık, bir o kadar da çaresizce titrekti. Bakışları Mavi’nin hayali izlerine takılıyor kadının tenine atılan her imza, ruhuna inen amansız bir kırbaç darbesi gibi adamın omurgasını büküyordu. "O bunu hak edecek ne yapmıştı?" diye inledi bu soru, odanın rutubetli sinmiş duvarlarında yankılanıp kendine çarpacak bir vicdan aradı.
Odanın en kuytu, ışığın girmeye korktuğu o karanlık köşesinde, duvara bir sarmaşık gibi yaslanmış, bir hayalet kadar silik ama bir cellat kadar somut duran o gölgeye karışmış ses, bir zehirli duman gibi yayıldı odaya. Kelimeler havada asılı kalan toz zerrelerine tutunup ağır ağır ağırlaştı. "Ben hiçbir şey yapmadım, Gölge."
Bu isim, buz gibi bir mühür gibi basıldı odadaki o gergin havaya; sanki zaman o an durdu ve tüm gerçekler bu tek kelimenin etrafında buz tuttu. Adam, o ismin ağırlığından, o ismin sırtına yüklediği tüm günahlardan kaçmak istercesine omuzlarını dikleştirmeye çalıştı, kemiklerinden gelen o çatırtıyı duyabiliyordu. Ancak üzerine çöken, görünmez ama tonlarca ağırlıktaki o suçluluk duygusunun altında santim santim eziliyordu.
"Ben Gölge değilim..." diye fısıldadı, kendi varlığını, kendi geçmişini ve aynadaki o yabancıyı inkar edercesine. Sesindeki o yakıcı titreme, aslında dudaklarından dökülen yalanın altındaki çıplak ve sarsıcı gerçeğin ta kendisiydi. İnkarı, sadece bir kalkan yaratma çabasıydı ama kalkan çoktan paslanmıştı.
Karanlığın içindeki o ses, elindeki görünmez hançeri bu kez acımadan, en derine, tam o sızlayan boşluğa sapladı. "O sana 'Gölge' demedi mi?"
Bu soru, odadaki tüm oksijeni emip bitirdi. Kelimeler Mavi’nin sesinden ödünç alınmış birer kor gibi adamın zihnine düştü her harf, Mavi’nin o mor gözlerindeki kırgınlığı ve Gölge’ye olan o sarsılmaz, ama artık enkaz altında kalmış inancını hatırlatıyordu.
Acımasızlık, sarsılmaz ve buz gibi bir gerçekliğin üzerine, ışığı sızdırmayan ağır bir perde gibi indi. Mavi, kendi odasının daralan dört duvarı arasında sessizce, bir mum alevi gibi solarak kendi içindeki yangınla boğuşurken dışarıda onun canını yakanlar, ona yükledikleri isimlerin ve o isimlerin altındaki kanlı mirasın ağırlığıyla birbirini vahşice parçalıyordu.
Odanın duvarları, havada uçuşan ve birbirine sertçe çarpan zehirli suçlamaların ağırlığıyla adeta daralıyor, tavan üzerlerine çökecekmiş gibi alçalıyordu. Solunan her nefes, bir celladın boğazındaki o hırıltılı soluma kadar ağır, yakıcı ve amansızdı. "O senin yaptıkların için öyle dedi!" cümlesi, bir süre havada asılı kaldı bu, batmakta olan bir adamın son ve en zayıf çırpınışıydı. Ama çıplak gerçek, çoktan zehirli bir sarmaşık gibi ayak bileklerine dolanmış, onu o karanlık dibe doğru çekmeye başlamıştı bir kere.
"Onların hepsini sen yaptın."
Yıkım, bu kadar basit ve bu kadar dehşet vericiydi işte dudaklardan dökülen birkaç kelime, koca bir ömürlük enkazı bir anda adamın omuzlarına yıkmaya yetmişti.
"Ben hiçbir şey yapmadım," diye fısıldadı adam yeniden. Ancak bu kez kendi sesi bile kulaklarına bir yabancının, suçüstü yakalanmış bir günahkarın titrek itirafı gibi geliyordu. Karşısındaki bakışlar, karanlıkta bilenmiş birer hançer gibi parlıyor daha sert, daha amansız ve daha derin yaralar açmak için pusuda bekliyordu. O bakışların hedefinde kalmak, diri diri, nefesi kesilerek toprağın altına gömülmekten farksızdı.
"Bak eline Gölge! Onun kanı elinde değil mi?"
Adam, sanki ömründe ilk kez görüyormuş, sanki o eller kendisine ait değilmiş gibi titreyerek kendi avuçlarına baktı. Zaman, o küçük ve dehşet dolu boşlukta donup kaldı. Damarlarından akan o canlı nehir değil, avuçlarına bulaşan, parmak aralarına sızan o sıcak, yapışkan ve metalik kokulu kızıllık zihninde bir kez daha canlandı. Kendi canının, kendi kardeşinin kanıydı bu ama hayır, Mavi değildi o dökülen... Mavi, o kirli ve karanlık kan gölünün içinde parlayan, henüz leke tutmamış tek temiz elmastı. Ama o elmasın üzerine de bu gölgeler düşmüştü bir kere.
"Onu ben öldürmedim," dedi sesi, bir camın çatlaması gibi tiz ve kırılgan bir tonla. İnkar, insanın uçurumdan düşerken tutunmaya çalıştığı o çürük kökten, kendine söylediği en büyük ve en aciz yalandan başka bir şey değildi.
"Onu sen ve Mor öldürdünüz."
Kelimeler odaya bir idam fermanı gibi düştü. Mor... Mavi’nin o hüzünlü rengi, şimdi bir ölümün ortağı, bir cinayetin sessiz tanığı olarak bu karanlık ithamın içine çekilmişti. Gölge, kendi ellerindeki o görünmez ama ruhunu yakan kızıllığa bakarken, bu ağır yükün altında ruhunun un ufak olduğunu hissediyordu.
Bu isim, odadaki tüm oksijeni bir kara delik gibi emip bitirdi, geriye sadece geniz yakan o zehirli boşluğu bıraktı. "Mavi öyle bir şey yapmaz!" diye haykırdı adam, sevdiği ismin önüne bedenini bir kalkan gibi siper ederek. Mavi onun zihninde hâlâ dokunulmaz bir kutsallık, kirli bir dünyada akıp giden o berrak ve şifalı suydu. Ancak karşısındaki öfke, yıllardır biriken nefretin bendini yıkmasıyla, bir barajın patlaması gibi amansızca boşaldı odaya.
"MOR BENDEN AİLEMİ ALDI!"
Bu bağırış, odadaki toz zerrelerini bile yerinden oynatacak kadar şiddetliydi, duvarların soğuk betonunu titretti. Karşısındaki adamın sinirleri birer birer koparken, sesi bir insanın gırtlağından çıkabilecek en acı, en vahşi feryada dönüştü. "O benden ailemi aldı, sen ne diyorsun hâlâ!" diye kükredi her kelime, Mavi’nin o masumiyet zırhına indirilen ağır bir balyoz darbesiydi.
İşte tam o an, gerçekle yalanın, sevgiyle nefretin arasındaki o incecik, gergin çizgide bir şey geri dönülmez bir biçimde koptu. Keskin, kulak tırmalayan bir kırılma sesi yankılandı odanın kasvetli havasında. Yerde parçalanan porselen bir vazonun çığlığı mıydı bu, yoksa bir kalbin son direncinin un ufak oluşu mu, belli değildi. Adamın beyninde başlayan o uğultu, dış dünyadan gelen tüm sesleri, suçlamaları ve feryatları karanlık bir uğultu bataklığına gömdü.
Artık ne o kulakları tırmalayan bağırışı duyuyordu ne de kendi göğüs kafesini döven düzensiz kalp atışını. Geriye sadece avuç içlerinde hissettiği o hayali kanın ürpertici sıcaklığı ve Mavi’nin hayır, artık zihnine kazınan o ismiyle Mor’un ardında bıraktığı, ucu bucağı görünmeyen o devasa, karanlık boşluk kalmıştı.
Gölge’nin dudaklarından dökülen o "Nerede?" fısıltısı, artık bir insanın sesi değil yangın sonrası harabeye dönmüş bir şehirden yükselen o cılız, gri ve bitkin duman gibiydi. "Nerede o? Bana Gölge dedi... O bana Gölge dedi!" diye inledi bu kelimeler, boğazında düğümlenen bir hıçkırığın parçalanmış artıklarıydı. Mavi’nin o mor ve hüzünlü bakışlarından süzülen "Gölge" ismi, şimdi bir sevgi sözcüğü değil, bir mahkûmiyet hükmü gibi odaya asılı kalmıştı.
Beyaz önlüklü kollar onu bir cendere gibi sıkıca tutarken, Gölge’nin dumanlı ve yaşlı bakışları yerde, soğuk betonun üzerinde duran o en büyük, en sivri ayna parçasına takıldı. Orada, üzerine taze ve sıcak kanın sıçradığı o keskin camın ardında artık dimdik duran, dünyayı omuzlarında taşıyan o yenilmez adamdan eser yoktu. Gördüğü tek şey hıçkırıklara boğulmuş, her şeyden ve herkesten çoktan vazgeçmiş, o eşsiz mor gözlerindeki son umut ışığını da o cam kırıklarının kanlı kuytusunda bırakmış zavallı bir harabeydi.
Gölge, o karanlık ve vahşi fırtınanın dindiği o tekinsiz boşlukta, sanki hiç var olmamış gibi yerin yedi kat dibine çekilmişti. Az önce odayı bir muharebe meydanına çeviren, o keskin cam kırıklarını ruhunun her bir hücresine birer zehirli ok gibi saplayan o dizginlenemez canavar, efendisinin emriyle usulca inine dönmüştü. Kulakları tırmalayan o porselen şangırtıları ve cam çığlıkları, yerini kliniğin o mide bulandırıcı derecede steril, geniz yakan ilaç kokulu ve sağır edici sessizliğine bıraktı.
Hemşirenin sesi, bu buz gibi atmosferin içinde yankılanan, bir buz kütlesine çarpan ılık ama etkisiz bir su damlası gibiydi. "Odanızda kimse yok, sakin olun."
Adam, dünyayı susturmak istercesine kulaklarına gömdüğü ellerini, sanki ağır çekimdeymiş gibi yavaşça aşağı indirdi. O demin can çekişen, tırnaklarını etine geçiren parmaklar şimdi birer piyano tuşu üzerinde süzülen usta bir müzisyenin parmakları kadar zarif, kontrollü ve ürkütücü bir sükunet içindeydi. Göz kapaklarını ağır ağır indirdi. O kısa, zifiri karanlık saniyelerde, az önce kendi elleriyle yerle bir ettiği o koca harabeyi zihninde kusursuz bir mimariyle yeniden inşa etti her bir cam kırığını yerine mıhladı, her bir hıçkırığı ruhunun derinliklerine hapsetti.
Gözlerini tekrar dünyaya açtığında, az önceki o dağılmış, bitmiş ve kimsesiz harabeden tek bir iz bile kalmamıştı. Yüzüne, usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış en soğuk, en kusursuz mermeri andıran pürüzsüz bir maske yerleşti. Bu, sadece bir gülümseme değildi bu, bir yıkımın küllerinden doğan, insana değil de bir Tanrı’nın öfkesine yakışacak kadar mükemmel, bir o kadar da kan dondurucu bir tebessümdü. Mavi'nin o hüzünlü mor bakışlarının aksine, bu adamın bakışlarında artık ne acı ne de pişmanlık vardı sadece fırtınadan önceki o tekinsiz, mutlak sessizlik hüküm sürüyordu.
"Tabii ki kimse yok," dedi adam. Sesi, az önce kendi zihninin parmaklıkları ardında haykıran o yaralı ruhun feryadı değildi artık bir uçurumun en dibinden, güneşin hiç uğramadığı o karanlık dehlizlerden yükselen, teni kesen buz gibi bir esintiydi.
Adımları, yerdeki o keskin ve kanlı cam kırıklarının üzerinde, sanki fizik kurallarına meydan okuyarak havada yürüyormuşçasına ürkütücü bir hafiflikle süzüldü. Kızın üzerine doğru, avını köşeye sıkıştıran, nefesini bile bir silah gibi kullanan o yırtıcı sessizliğiyle yürüdü. Aralarındaki mesafe sadece bir nefeslik, bir nabız atışlık kadar daraldığında, kızı duvara adeta çivilercesine yasladı. Ancak beklenen o dehşet dolu sinme gerçekleşmedi. Kız, bu deliliğin tam göbeğinde, bu karanlık ve kanlı oyunun en başından beri yazılmış bir parçasıymış gibi, dudaklarına o meydan okuyan, tekinsiz tebessümü ilmek ilmek yaydı. Bakışları, adamın maskesinin ardındaki o zifiri karanlığa korkusuzca dikildi.
"Buraya gelmem için mi yaptın?" diye sordu kız. Sesi, bu yıkımın, bu steril hastane odasındaki deliliğin ortasında ansızın yeşeren, zehirli ama büyüleyici bir çiçek gibi yankılandı. Sesindeki o ton, bir yardım çığlığı değil, bir suç ortağının itirafı kadar davetkar ve tehlikeliydi.
Adamın elleri, taze bir suçun sıcak ve yapışkan izlerini hâlâ üzerinde taşıyordu parmak uçlarından süzülen o koyu kızıllık, beyaz zemine damlarken çıkardığı ses bile bu sessiz senfoninin bir parçasıydı. Ancak bakışları o kadar berrak, o kadar dehşet verici bir hissizlikle doluydu ki o an bu odanın bir hapishane değil, onun kendi vahşi kurallarını koyduğu kanlı bir sahne olduğu tüm çıplaklığıyla anlaşıldı. Kırılan aynalar, patlayan o kontrolsüz öfke ve zeminini boyayan kanayan eller... Hepsi, bu tek bir anın, bu duvara yaslanışın, bu nefes nefese kalışın titizlikle hazırlanmış dekoruydu. Gerçek delilik dünyayı yakıp yıkmak, bağırmak ya da parçalamak değil her şeyi darmadağın ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi o mermer soğukluğundaki mükemmel gülümsemeyi bir maske gibi yüzüne takınabilmekti.
Kapı, metalik ve paslı bir iniltiyle kapandı kilit yuvasına oturduğunda çıkan o keskin, nihai ses, odadaki son masumiyet kırıntısını da bir daha dönmemek üzere dışarıda bıraktı. Az önce bir enkaza dönüşen, yerdeki kanlı cam kırıklarının üzerinde kendi acısıyla kıvranan o yaralı adam gitmiş yerine, arzularını ve karanlığını birer kırbaç gibi kullanmayı bilen o tekinsiz yabancı gelmişti.
Kızı duvara sertçe yasladığında, kızın sırtının o buz gibi soğuk mermerle buluşması ile adamın sıcak, metalik kan kokulu varlığı arasında nefessiz bir boşlukta sıkışıp kaldı. Adamın elleri hâlâ taze yaranın sızısını, o zonklayan acıyı taşıyordu ama bu fiziksel sancı, dudaklarındaki o vahşi ve dizginlenemez tutkuyla birleşince, ruhu uyuşturan zehirli bir zevke dönüştü. Öpüşü, bir sevginin ya da şefkatin tezahürü değil bir ordunun bir şehri yakıp yıkarak ele geçirmesi gibi bir istilaydı. Az önce aynayı ve ruhunu parçalayan o yıkıcı öfke, şimdi bir kadının nefesinde, onun boynuna dolanan o sıcak soluğunda yeniden hayat buluyordu. Bu, birleşmenin değil, bir yok oluşun ve yeniden doğuşun en karanlık haliydi.
Geri çekildiğinde, aralarındaki o daracık boşlukta sadece birbirine karışan, düzensiz ve sıcak soluklar asılı kalmıştı. Adamın gözlerindeki o mırıltılı, hüzünlü mor durgunluk yerini her şeyi yakıp kül etmeye yeminli, zifiri ve karanlık bir parıltıya bırakmıştı. Kızın kulağına doğru, bir yılanın tıslaması kadar tehlikeli ama bir o kadar da baştan çıkarıcı bir yavaşlıkla eğildi dudaklarından dökülen nefes, kızın boynunda buz gibi, ürpertici bir iz bıraktı. "Canım eğlence çekti sadece," diye fısıldadı.
Sesi o kadar pürüzsüz, o kadar ürkütücü derecede normaldi ki az önce kendi kimliğini inkar ederek "Ben Gölge değilim!" diye hıçkıran, o aynalara yumruk atan adamın bu olduğuna inanmak imkansızdı. Bu tek cümle, odadaki tüm o yıkımı, yere saçılan kanı ve tuzla buz olmuş aynaları birer çocuk oyuncağına, anlık bir hevese çevirmişti. Onun evreninde trajedi diye bir şey yoktu sadece sıkılınca darmadağın edilen, sonra da tek bir küstah tebessümle yeniden kurulan geçici bir dekor vardı.
Kızın boynunda, sanki bir celladın ilmeğini ölçer gibi gezinen parmakları yerdeki kırık aynalar kadar keskin ve soğuktu. Kız, bu karanlık itirafın karşısında geri çekilmek bir yana, bu günahkar oyunun tam merkezine, daha derine yerleşti. Bu, bir hastanın çaresizliği değil, iki suç ortağının birbirinin karanlığında boğulma arzusu gibiydi. Dışarıda bir yerlerde Mavi, kendi sessiz ve uçsuz bucaksız kimsesizliğinde yavaş yavaş boğulurken burada, bu kilitli kapının ardında, o steril sessizliğin ortasında bir adam, kendi yarattığı cehennemin içinde en büyük ve en kirli günahını, kadının tenine bıraktığı o vahşi izlerle ve boğuk bir kahkahayla kutsuyordu.
Odanın havası artık sadece ilaç değil, şehvet ve ihanet kokuyordu. Her bir dokunuş, Mavi’nin o tertemiz fedakarlığına atılan birer çentik, her bir nefes ise dışarıdaki o masumiyetin mezarına atılan bir kürek topraktı. Onlar bu kilitli odada birbirlerini yok ederken, aslında dışarıdaki dünyayı da parça parça yakıyorlardı.
Mavi'nin Anlatımıyla
Hayat, bazen bir kum saatinin içindeki cam kırıkları gibiydi her saniye ruhunuzun en hassas köşelerine batıyor ve her hareketinizde sizi kendi arzularınızı sorgulayacak kadar insafsız bir noktaya sürüklüyordu. Belki de en kötüsü buydu. Kendi arzularınızın aslında size ait olmadığını, sanki başkasının senaryosunda bir figüranmışsınız gibi, size dikte edilenleri kendi isteğiniz sanmaya başladığınız o zifiri karanlık anlar.
Göğüs kafesimin ortasında sönmek bilmeyen bir yangın vardı.
Yemin ederim, canım o kadar çok yanıyordu ki bu fiziksel bir acının çok ötesindeydi. Boğazıma düğümlenen o görünmez halat, her nefes alışımda biraz daha sıkılaşıyordu. Ciğerlerime dolan şey yaşatacak olan oksijen değil, her saniye içime çektiğim saf, katıksız bir kederdi. Bazen bu yoğunluk o kadar katlanılmaz bir hal alıyordu ki, celladımın işini bitirmesini beklemektense, kendi parmaklarımı boğazıma dolayıp o son nefesi kendi ellerimle kesmek, bu sonsuz sızıya bir son vermek istiyordum.
Ben, sadece "biri" olmayı dilemiştim.
Şu uçsuz bucaksız dünyada, birinin zihninde sadece kendim olduğum için yer kaplamayı, birinin kalbinde koşulsuz bir varlık olmayı her şeyden çok istemiştim. Oysa şimdi elimde kalan tek şey, parçalara ayrılmış bir isimler bütünüydü.
Ben Mavi Derin Yıldırım.
Ben Mavi’ydim ama rengimi hiç kuşanmama izin verilmemişti. Gökhan’ın gökyüzüne karışmasına, onun okyanusunda huzur bulmasına müsaade edilmeyen, rengi çalınmış o soluk kız çocuğuydum.
Ben Derin’dim ama bu derinlik huzurlu bir su birikintisi değil, sadece stratejik bir mevziydi. Beni sadece bir savaş meydanında, ellerim kana bulandığında ya da birilerinin planlarına hizmet ettiğimde hatırladıkları o keskin uçlu silahtım.
Ben Yıldırım’dım fakat bu soyadı gurur verici bir nişan değil, ağır bir prangaydı boynumda. Kardeşimin ulaşamadığı, hayalini bile kuramadığı her şeyin gölgesinde kalmış bir enkazdım. O hiçbir şey olamamışken, benim bir şey olmaya çalışmam en büyük ihanetti.
Sonunda anladım ki o yoksayılmışsa, ben de en az onun kadar büyük bir hiçtim.
Karanlık bir odanın köşesinde, kendi gölgemle baş başa kaldığım o anlarda, kaç kez dizlerimin üzerine çöküp birilerinin "bir şeyi" olmak için Allah’a dilsiz feryatlarla yalvarmıştım, sayısını unuttum. Sadece bir aidiyet, sadece bir isimden fazlası olmayı birinin zihninde güvenli bir liman, birinin kalbinde vazgeçilmez bir parça olmayı dilemiştim. Avuçlarımı göğe açtığımda dökülen her yaş, aslında bu kimsesizliğin birer mühürüydü.
Şimdi önümde uçsuz bucaksız, sonu sislerle kaplı bir görev duruyordu.
Gidecektim. Adımlarım beni o bilinmezliğe doğru sürüklerken, arkamda bıraktığım tek şey koca bir boşluktu. Geri dönecek miydim? Belki de bu, hayatın bana hazırladığı son perdeydi. Ama asıl canımı yakan dönüp dönmemek değil, eğer dönersem kapısını çalacağım, beni gözleri yollarda bekleyen birinin eksikliğiydi. Dönsem bile, kime dönecektim? Duvarların soğuk yüzünden başka beni karşılayacak kim vardı bu dünyada?
Allah şahidim olsun ki tek bir el, tek bir yürek yetecekti.
Eğer bir kişi, sadece bir kişi bile gözlerimin içine bakıp "Kal," deseydi... Eğer biri kendi çıkarlarını, ideallerini ya da o bitmek bilmeyen savaşlarını bir kenara bırakıp sadece benim yaşamam için beni sıkıca tutsaydı, o göreve gitmezdim. Dünyanın bütün emirleri, o tek bir "yaşama sebebi" karşısında diz çökerdi. O zaman ölmek bir kurtuluş değil, bir kayıp olurdu benim için.
Çünkü ben, aslında ölmek istemiyordum.
Ben sadece bu göğüs kafesimi yırtan, her saniye ruhumu kemiren o zehirli acının son bulmasını istiyordum. Her nefeste ciğerlerime batan o keskin cam kırıklarının temizlenmesini, nefesimin boğazımda düğümlenmeden, özgürce içime dolmasını istiyordum. Birinin gelip kalbimdeki o dinmek bilmeyen fırtınayı susturmasını, bana sadece nefes almam için değil, o nefesi sevinçle vermem için bir bahane sunmasını bekliyordum.
Varlığımın bir sebebi olsun istiyordum ama o sebep bir görev, bir isim ya da bir silah değil, sadece bir "insan" olsun istiyordum.
Odanın sessizliğinde yankılanan tek ses, askeri çantamın fermuarının metali ile katladığım kıyafetlerin hışırtısıydı. Parmaklarım mekanik bir alışkanlıkla hareket etse de, ruhum kilometrelerce uzakta, telefonumun ışığının yanmasını bekleyen o karanlık ekrandaydı. Arada bir, sanki bir mucize olacakmış gibi gözlerim oraya kayıyor, ardından büyük bir hayal kırıklığıyla ellerimi işime geri döndürüyordum.
Yiğit’i öptüğüm o an, zihnimin en dokunulmaz köşesinden fırlayıp önüme düştü.
O anı hatırladığımda, yıllar önce bedenimi bir ruh gibi terk etmiş olan ne kadar duygu varsa, hepsi aynı saniyede göğüs kafesime doluşuyordu. Öyle bir yüktü ki bu hem nefesimi kesiyor hem de beni yeniden hayata bağlıyordu. Yüzünün hatları, bakışındaki o derinlik aklıma düştüğünde, yanaklarımın alev aldığını hissediyordum. Utanç, uzun zamandır uğramadığı tenimde kırmızı bir iz bırakırken, kalbimin ritmi o eski, paslanmış saatler gibi yeniden düzensizce atmaya başlıyordu.
Yüzümde asılı kalan o buruk tebessüm, aslında bir vedanın provasıydı.
"Eğer," diye fısıldadı içimdeki o zayıf ses. Eğer şu an arasa, sadece "Gitme," dese tüm o emirleri, o ağır görev bilincini ve bu sahte hayatı bir kenara iter, olduğum yere çöker kalırdım. Gitmezdim. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissetmek yerine, onun nefesiyle yaşamayı seçerdim. Ama telefon suskun, oda sessizdi.
Kader, bizden her şeyi çoktan çalmış mıydı?
Bu göreve gidip, o ateş çemberinden sağ salim, ölmeden dönsem bile tozlu raflarda bizim için ayrılmış küçük bir şans kırıntısı kalmış mıydı? Yoksa biz, daha başlamadan bitirilmiş bir hikâyenin son satırları mıydık? Zihnimdeki bu karmaşa, yerini aniden o buz gibi gerçeğe bıraktı. Göğsümdeki sancı ikiye katlandı, tebessümüm dudaklarımda dondu.
Gökhan'ın katilleri... Onlar gerçekten mutlu olabilir miydi?
Mutluluk, bizim gibi elleri kana bulanmış, sevdiklerini toprağa vermiş insanlar için yasak bir meyve miydi? Gökhan’ın gidişiyle açılan o derin boşlukta, yeni bir hayatın filizlenmesine izin var mıydı, yoksa biz sonsuza kadar o enkazın altında mı kalacaktık?
Odanın yarı karanlığında, sanki Gökhan’ın hayali tam karşımda, o hiç değişmeyen bakışlarıyla duruyormuş gibi hissettim. Göğsümdeki o keskin sızıyla dudaklarım hafifçe aralandı, sesim bir fısıltıdan farksız, odanın boşluğuna döküldü: "Senin katillerin bizdik ama sanki yetmemiş gibi, şimdi de birbirimizin içindeki o son yaşam kırıntılarını, duygularımızı öldürmek istiyor gibiyiz." Bu itiraf, boğazımda düğümlenen o acı suyu yutmamı daha da zorlaştırdı.
Nefesim, göğüs kafesime batan birer iğne gibi kesik kesik içime doluyordu.
Aniden, içimde durdurulamaz bir veda etme arzusu filizlendi. Ellerimdeki askeri kıyafetleri, sanki yakıcı bir ateşe dokunmuşum gibi hızla bir kenara bıraktım. Artık plan yapacak, strateji kuracak ya da mantıklı düşünecek mecalim kalmamıştı. Telefonuma uzandığımda parmaklarımın hafifçe titrediğini fark ettim, ama bu sefer geri adım atmayacaktım.
Ekrandaki o isim, tüm dünyamı sarsan o tek kelime: Yiğit.
Fazla düşünürsem, o tanıdık korku duvarları yeniden örülecekti; bu yüzden zihnimi susturup isminin üzerine tıkladım. Eğer bu görev benim sonum olacaksa, eğer bir daha bu topraklara, bu gökyüzüne bakamayacaksam en azından ruhumun en ücra köşesinde sakladığım o vedayı ona bırakmalıydım. Bu, bir teslimiyet değil, bir sonun başlangıcıydı.
Şu andan itibaren, telefonun diğer ucundan o büyülü kelime gelse bile...
"Dur," dese, sesindeki o otoriter ama şefkatli tınıyla beni durdurmaya çalışsa bile, artık geç kalmıştık. Ayaklarım çoktan o geri dönüşü olmayan yola sapmıştı. Kalbimdeki fırtınayı dindiremese de, en azından son bir kez onun varlığına dokunarak gitmek, karanlığa gömülmeden önceki o son ışık süzmesi gibiydi.
Telefonun hoparlöründen yayılan o düzenli, ruhsuz çalma sesi, odanın sessizliğinde devasa bir gürültüye dönüşüyordu. Her çalışta kalbim göğüs kafesime bir darbe indiriyor, "Aç," diye fısıldıyordu içimdeki o son umut kırıntısı. Bir kez, iki kez... Telefon sustu. Belki duymamıştır, belki eli doludur diye kendimi avutarak titreyen parmaklarımla ekranı yeniden aydınlattım. Ancak ikinci deneme de o boş, yankılanan sessizlikle sonuçlandığında, içimdeki o ince tel kopuverdi.
Telefonun ekranı kararırken, içimdeki kırgınlık koca bir enkaza dönüştü.
Eğer bu görevden dönmek nasip olmazsa, eğer toprağın altına o yarım kalmışlıkla girersem, veda edememiş olmanın yükü kefenimden ağır gelecekti. Veda edemeden kaybetmenin, birini bir boşluğa uğurlamanın o yakıcı sızısını iliklerime kadar biliyordum Gökhan’dan kalma o dinmeyen sızı her nefesimde tütüyordu. Ama asıl soru, zehirli bir sarmaşık gibi zihnime dolandı.
Sahi, ben onun hayatına, kaybedildiğinde boşluğu hissedilecek kadar girmiş miydim?
Bir an duraksadım. Odadaki hava birden ağırlaştı. Ben onun için gerçekten "Mavi" miydim, yoksa sadece omzunda tüfeğiyle aynı hedefe nişan alan, yeri kolayca doldurulabilir bir silah arkadaşı mı? Onu ben öpmüştüm... O anın sıcaklığı hala dudaklarımda hayalet bir sızı gibi dururken, onun bu sessizliği kalbime atılmış en sert tokat gibiydi. Belki de o öpücük, sadece benim fırtınamdı onun kıyısına bile ulaşmamıştı.
Daha fazla kendimi bu düşüncelerle paralamamak için çantamı tek hamlede omuzladım.
Odadan dışarı adımımı attığımda, karargahın o tanıdık, demir ve barut kokulu havası yüzüme çarptı. Ama bir tuhaflık vardı sanki koridorlar bir anda buz tutmuş, duvarlar donmuştu. Bu karargahın kendi soğukluğu muydu, yoksa içimdeki o kimsesizlik hissi bütün bedenime, oradan da bastığım her karoya mı yayılıyordu, kestiremiyordum. Attığım her adımda postallarımın sesi boş koridorda yankılanırken, sanki kendi cenazeme yürüyen bir ölü gibiydim.
Kalbim o kadar soğumuştu ki, dışarıdaki ayaz bile tenimi ısıtabilirdi artık.
Karargahın koridorlarında yankılanan postal seslerim, sanki boş bir mezara atılan ilk toprak parçasının sesi gibi donuk ve ağırdı. Sessizce yürüdüm arkamda bıraktığım her anıyı, her umudu ve o cevapsız kalan aramayı birer yük gibi sırtımdan atarak ilerledim. Alt katta, pervaneleri gecenin sessizliğini yırtan o metal devin, helikopterin soğuk gövdesine doğru adım attım. Her şeyden vazgeçmiştim içimde ne bir aidiyet ne de bir bekleyen vardı. Dünyanın üzerinde hiçbir kökü kalmamış, rüzgarın önünde savrulan bir toz zerresi kadar kimsesiz ve hafifleyerek gittim.
Zihnimin bir köşesi, "Geri döneceksin," diye fısıldayacak kadar cüretkardı.
Ama o cılız umudu, gerçekliğin buz gibi soğuğuyla beslenen aklım tek bir hamlede susturuverdi. Gitmek, sadece bir mesafe kat etmek değildi benim için bir yok oluşun ilk adımıydı. Hiç kimsenin gözlerine son bir kez bakmadan, hiçbir tene veda sıcaklığıyla dokunmadan, kimsenin kollarında o güvenli limanı bulamadan gittim. Kalbimde tek bir mutlak gerçekle ayrıldım bu topraklardan. Bu dünyada kimsenin beni sevmediğinden, kimsenin kalbinde vazgeçilmez bir yer kaplamadığımdan emin olarak...
Ben Mavi Derin Yıldırım.
Ölümün o soğuk, karanlık yüzünden nefret eden ama aynı zamanda o karanlığın içinde tüm acılarının dineceğine inanarak ölümü arzulayan bir çelişki yumağıydım.
Ben Mavi’ydim...
Beyazın saflığına, o lekesiz huzura aşık olan ölümün ne demek olduğunu, sevdiklerini toprağa vermenin sızısını hiç öğrenmek istemeyen o küçük kız çocuğu. Gökhan’ın gökyüzü olan, onun korumacı kanatları altındaki Mavi...
Ben Derin’dim...
Artık beyaz renginden, o sahte temizlikten nefret eden çünkü tüm beyazları abisinin ve yoldaşlarının kanıyla kirlenmiş bir kadın. Ölümü sadece bir kavram olarak değil, iliklerine kadar işleyen bir sızı olarak hisseden abisinin yarım bıraktığı o savaşı kaybetmiş, enkaz altında kalmış kız kardeş.
Ben Yıldırım’dım...
İçten içe hala yaşamak isteyen, hala "birileri için bir şey" olabilmenin hayalini kuran, ama hiçbir sıfata, hiçbir kalbe sığamamış o ağır soyadı. Kimsenin hiçbir şeyi olamamış, gökyüzünden yeryüzüne düşerken sönmüş bir kıvılcım.
Tamamen yalnız kalmış, ıssız bir ada gibi Mavi Derin Yıldırım.
Helikopterin kapısı kapandığında ve dünya altımdan kayıp gitmeye başladığında, içimdeki o son ses yankılandı.
Ben Mavi Derin Yıldırım.
Hayatta pek çok şeyi başarmış gibi görünen ama aslında hiçbir şey olmayı, birinin her şeyi olmayı başaramayan o koca hiçlik.
Bölüm Sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 44.18k Okunma |
5.24k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |