11. Bölüm

11. Bölüm'Eski Dostlar'

Yaren
yarenrumeysq

Selamm nasılsınız bakalım??

 

 

Arkadaşlar öncelikle şunu belirtmek istiyorum; son bölümdeki Savaş'ın sözleri, yanlış anlaşılmış. O filmle alakası yok, sadece sevdiğim bir film ve çok hoşuma giden bir söz olduğu için kendi hikayeme yazmak istedim. Kusura bakmayın bilseydim, yazmazdım.

 

 

 

Kitabı beğenmiyorsanız, veya hoşunuza gitmeyen yerler varsa, kötü yorumlarınızı kendinize saklayın. Artık bol şeylerden linç yemekten bıktım.

 

Ve son olarak, bu hikaye hiç bir kitaptan alınan veya kopyalanan birşey içermez. Heykel o diziye ait değil, şarkıda o kitaba ait değil.

 

Bilgilendirme; bu bölümde Savaşı aramayın..

 

İyi okumalar🫶

 

Aşağıya baktım, uçurum. Çok yüksekti. Bir adım geriledim. Ayak bileğimin acımasıyla, ağzımdan küçük bir inleme çıktı.

 

 

 

Başımı eğdim, hızla ayak bileğime baktım. Zincir. Koca bir zincir bileğime vurulmuştu.

 

 

 

Hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. Zincirin izin verdiği kadar etrafıma bakmaya çalıştım. Issızlık.

 

"Kimse yok mu?" diye bağırdım. Sesim ıssız yerde yankılandı.

 

 

 

Kabus görüyordum, yine. Eminim. Hızla ellerime baktım. Parmaklarımı tek tek saydım. Rüyaysa eğer on parmağım olmamalıydı.

 

Saydım, tek tek. Sekiz parmak vardı! Rüya görüyordum, tekrar. Uçuruma doğru bir adım attım. Çok yüksekti. Yavaşça arkamı döndüm. Gözlerimi kapadım, kollarımı iki yana açıp, kendimi uçuruma bıraktım.

 

Düşme hissiyle yataktan bir hışımla kalktım. Hızlı soluk alıp veriyordum. Terden yüzüme yapışan saçlarımı topladım.

 

 

 

Telefonumun zil sesini duydum. Komidinin üstünde ki telefonuma uzandım. Açıp kulağıma koydum.

 

 

 

Daha, 'Alo' dememe kalmadan karşıdan tanıdık bir ses gelince yüzümde hem şaşkınlık hemde gülümseme belirdi.

 

 

 

"Parayı buldun da bizi unuttun mu, düşesim?" dedi Yusuf alaycı ama sevecen bir tonla.

 

"Yusuf? Sen de nereden çıktın?" dedim. Şaşkınlık ve mutluluk arasında gidip gelirken.

 

"Annemin karnından," demesiyle gözlerimi devirdim.

 

 

 

"Onu bunu boşver, asıl sen neredesin! 4 aydır ortalıklarda yoksun. Her yerde seni aradık. Bize neden söylemedin?"

 

 

 

"Neyi?"

 

 

 

"Gerçek aileni bulupta bizi unuttuğunu."

 

"Saçmalama, öyle bir şey yok," dedim yumuşak sesimle. "Sizi özledim."

 

 

 

Telefonun diğer ucundan kahkasını duydum. "Öyleyse ne duruyorsun? Her zaman ki yerimize gel, hepimiz buradayız. Bıraktığın gibi."

 

 

 

Derin bir nefes aldım. Kapanan telefona baktım. Yusuf'un numarasını kaydedip, hızla yataktan kalktım.

 

 

 

Ayağıma dolanan çarşafla yere yapıştım. Çarşafı çözmeden ayağa kalktım. Zıplayarak banyoya girdim.

 

 

 

Banyodan da hızla çıkıp, dolaba koştum. Üzerime beyaz tişört, altıma da şort giyip, odadan çıktım.

 

Telefonumu unutmuş olmamla odama geri girdim. Yatağımın üstündeki telefonumu alıp kapıya doğru koştum. Ama ayağıma dolanan çarşafla yine yere yapıştım.

 

 

 

Oflayarak, çarşafı çözdüm. Vakit kaybetmeden aşağıya indim. Annemin beline kadar gelen kızıl saçlarını görmemle, arkadan ona sarıldım. "Günaydın," Annem bana doğru döndü. "Günaydın, kızım." Kocaman gülümsedim.

 

 

 

"Dışarı çıkabilir miyim?" diye sordum. Son derece tatlı olduğumu düşündüğüm ifadeyle.

"Ay! İlk defa bir çocuğum ben bir şey için izin alıyor," Kahkaha attım, annemin bu sözlerine.

 

 

 

Yanağını öpücük kondurup, hızla dış kapıya koştum. Annemin, "Kızım, kahvaltı yapsaydın," diye seslenişini duysamda, kendimi dışarı attım. Ve hızla yola koyuldum.

 

Eski oturduğum yere doğru yürürken içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Eski arkadaşlarımla tekrar bir araya gelmek beni heyecanlandırıyordu ama içimdeki huzursuzluğu bastıramıyordum. Gerçek ailemi bulduğum andan itibaren eski hayatım bir anda kesilip atılmıştı sanki.

 

Buluşma yeri, eskiden her gün gittiğimiz küçük bir parktı. Parktan içeri baktığımda Emir, Beyza, Melis ve Kerem'i gördüm. Eski günlerdeki gibi gülerek bir şeyler anlatıyorlardı. Yusuf henüz gelmemişti ama diğerleri hâlâ eskisi gibiydi. O an içimde bir özlem kabardı. Onlarla birlikte oturup her şeyi unutmak istedim ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım, bazı şeyler asla eskisi gibi olmayacaktı.

 

 

 

Tam içeri girmek için bir adım attığımda, gözlerim aniden bir noktaya kilitlendi.

 

 

 

Parkın hemen karşı kardırımında, birkaç metre ötemde duruyordu.

 

 

 

Zeynep Hanım.

 

 

 

Beni büyüten, bana annelik yapan kadın. Ama artık benim annem olmayan kadın.

 

 

 

Nefesim düzensizleşti. İçimde bir şeyler düğümlendi. Kelimeler boğazıma kadar geldi, Anne diyecektim... Ama son anda kendimi durdurdum.

 

 

 

"Zeynep Hanım," dedim titrek bir sesle.

 

Elindeki poşetlerden, pazara gittiğini anladım. Eskiden hep ikimiz giderdik.

 

 

 

Bana baktı ama gözlerinde hiçbir duygu yoktu.

 

 

 

İçimde bir öfke, bir kırgınlık dalgası yükseldi. Kaç aydır onların bana ulaşmasını beklemiştim. Ama aramıştım, mesaj atmıştım, hiçbirine cevap vermemişlerdi. Beni tamamen silmişlerdi.

 

 

 

"Neden beni engellediniz?" dedim, gözlerimin dolmasına engel olmaya çalışarak. "Neden bir kez bile aramadınız?"

 

 

 

Cevap vermedi. Yüzündeki ifadeyi okuyamıyordum.

 

 

 

Boynuma uzandım ve her zaman taşıdığım kolyeyi çözdüm. Altın zincirin ucundaki küçük güneş figürüne baktım. Doğduğumdan beri benimleydi, her zaman taşıdığım bir parçamdı. Onların bana verdiğini sanıyordum ama artık emin değildim.

 

 

 

Kolyeyi Zeynep Hanım'a uzattım. "Bunu bana siz verdiniz sanıyordum ama yanılmışım," dedim sessizce. "Madem öyle, artık taşımamın bir anlamı yok."

 

 

 

Zeynep Hanım, bir an bile tereddüt etmeden elini geri çekti.

 

 

 

"Sana o kolyeyi babaannen taktı," dedi soğuk bir sesle. "Çok istiyorsan ona ver."

 

 

 

Yüzünde alaycıl bir ifade oluştu, "Pardon, öz babaannen değil tabi," İçime keskin bir acı saplandı. O kadar kolay mıydı? Onca yıl, onca anı... Gerçek ailemi bulduğum anda hepsi silinmiş miydi?

 

 

 

Zeynep Hanım'ın yüzünde en ufak bir duygu belirtisi bile yoktu. Son sözleri, içimdeki son umudu da kırıp geçti.

 

 

 

"Ve bir daha da karşıma çıkma."

 

 

 

Dünya bir anlığına sessizleşti. Gözlerim yanmaya başladı. Hiçbir şey söyleyemedim, hiçbir şey yapamadım.

 

 

 

Tam o anda bir ses duydum.

 

 

 

"Sera?"

 

 

 

Başımı çevirdiğimde Beyza'yı, Emir'i ve Melis'i gördüm. Bana doğru geliyorlardı. Yüzlerindeki endişe, gözyaşlarımı daha da özgür bıraktı.

 

 

 

Beyza hızla yanıma gelip kolumu tuttu. "Ne oldu, neden ağlıyorsun?"

 

 

 

Hiçbir şey diyemedim. Ama o an, onların orada olması bile içimi biraz olsun ısıttı.

 

 

 

Melis sessizce omzuma dokundu. Emir ve Kerem, biraz geride kalıp birbirlerine baktılar. Ne zaman geldiğini bile bilmediğim Yusuf, yanıma geldi.

 

 

 

"Kim canını sıktıysa, konuşalım," dedi Yusuf her zamanki alaycı ama koruyucu tavrıyla.

 

 

 

Beyza ona ters bir bakış attı. "Boş boş konuşma Yusuf." Sonra bana döndü. "Hadi gel, içeri geçelim. Biraz sakinleş."

 

 

 

Gözyaşlarımı silmeye çalışarak başımı salladım ve onlarla birlikte parka girdim.

 

 

 

Bir yanım hâlâ acıyordu ama en azından yalnız değildim.

 

 

 

Parkta, her zamanki bankımızda arkadaşlarımla biraz daha oturdum.

 

 

 

Kerem, soğuk havayı ortadan kaldırmak için, benim dikkatimi çekmeye çalıştı. "Unutamıyorum ya," dedi. "Bir keresinde, okuldan kaçıp sinemaya gitmiştik. Sera, sen o zaman bile düşes gibi davranıyordun, hatırlıyor musun? Koca bir patlamış mısır kutusunu elimizde taşımıştık, sende 'kral ailesi gibi hissediyorum' demiştin. Şimdi gerçek olmuş işte!"

 

 

 

Beyza, Kerem'in sözlerine göz devirdi. "Ne alaka?" diyen Melis'ti. Kerem'in ensesine vuran Emir ise "Boş yapma," dedi.

 

 

 

Yusuf öne çıktı. Elini havaya kaldırıp, işaret parmağını kerem'e doğru uzattı.

 

 

 

"Benim Güneşim, hep düşesti bir kere," dedi. "Doğduğunda bile," diye ekledi. Hepimiz kahkaha attık.

 

 

 

Eski günleri yad ettik, Yusuf'un yaptığı komik şakalara güldük, Beyza'nın eski anıları anlatmasına göz devirerek katlandık. İçimde hâlâ bir sızı vardı ama onların yanında olmak, biraz olsun beni rahatlatıyordu.

 

Akşam olunca eve döndüm. İçeri adımımı atar atmaz annemi salonda gördüm. Gözleri hemen bana çevrildi, yüzünde endişeli ama sevgi dolu bir ifade vardı.

 

"Anne, sarılabilir miyiz?"

 

Cevap bile vermesini beklemeden, hızla ona doğru yürüyüp sarıldım. Annem de beni sıkıca kollarının arasına aldı. Küçüklüğümden beri bana böyle şefkatle sarılan biri olmamıştı. İçimdeki boşluk bir anlığına dolmuş gibi hissettim.

 

"Beni merak etme, iyiyim," dedim sessizce.

 

Başımı okşadı. "Hadi, yemeğe oturalım. Hepimiz seni bekliyorduk."

 

Yemek odasına geçtiğimde babam, abim Baran ve dedem masada oturuyordu. Masadaki yemekler mis gibi kokuyordu. Babam bana gülümseyerek sandalyeyi çekti.

 

"Bugün biraz geç kaldın, ama sorun değil. Hadi, açsındır."

 

Herkes yemeklerini yerken sohbet etmeye başladık. Dedem, Baran abime gittiği ülkelerden bahsediyordu. Baran, her zamanki gibi laf dalaşına girmişti.

 

"Tamam da dede, sen gençken mi daha iyiydin, şimdi mi?" diye sordu Baran, kaşlarını kaldırarak.

 

Dedem gözlerini kıstı. "Tabii ki şimdi daha iyiyim. Tecrübem var."

 

Baran sırıtarak kollarını kavuşturdu. "Öyle mi? O zaman bir meydan okuma yapalım."

 

Dedem, kaşlarını kaldırdı. "Ne gibi?"

 

Baran hemen masadan bir avuç çerez aldı. "Eğer ağzı en bunla üç tane çerez yakalayabilirsen, ne istersen yapacağım. Ama yapamazsan, ben kazanırım."

 

Dedem, hafifçe gülümsedi. "Ah, bu çok kolay! Eskiden böyle şeyleri gözü kapalı yapardım."

 

Herkes merakla izlerken Dedem, geriye yaslandı ve başını hafifçe yukarı kaldırdı. Baran elindeki çerezleri tek tek fırlatmaya başladı. İlkini yakaladı, ikincisini de hiç zorlanmadan tuttu. Tam üçüncü çerezi yakalamak için başını kaldırırken...

 

Baran abim, elindeki krem şantili tatlı tabağını dedemizin suratına yapıştırdı!

 

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra dedem yüzündeki krem şantiyi eliyle sıyırıp kaşlarını çattı.

 

Baran abim, kahkahalarla gülmeye başladı. Aziz abim ciddi ifadesini koruyordu. Hemen yanımda olduğu için onun kolları arasına sığındım. Abim de beni hemen kolunun altına aldı. Ve başıma küçük bir öpücük kondurdu.

 

Annem elini ağzına götürerek gülmesini bastırmaya çalıştı ama başaramadı. Babam hiç bir tepki vermedi. Dedem, "Baran, bu hiç adil değildi!" diye söylendi ama kendisi de gülmekten konuşamaz hale gelmişti.

 

Dedem, suratındaki krem şantiyi eliyle silip Baran'a baktı. Gözleri parlıyordu. "Demek oyun oynuyoruz, öyle mi?" dedi tehditkâr bir sesle.

 

Baran abim, anında yerinden kalkıp kaçmaya başladı. Büyükbabam da peşinden.

 

Evin içinde koşturmacayla birlikte kahkahalar yükselirken ben oturduğum yerde meyve suyumu yudumladım ve gülümseyerek onları izledim. İçimdeki ağırlık biraz olsun hafiflemişti.

 

Belki bazı şeyleri kaybetmiştim ama hâlâ sahip olduklarım vardı. Ve bu yeterdi.

 

Tam kahkahalar kesilmeye başlamıştı ki, Berkay içeri girdi. Oda hâlâ Baran abim ve dedemin kovalama oyununun etkisiyle gülüşmelerle doluydu. Ama Berkay, diğerlerinin aksine sessizdi. Hafifçe dedeme yaklaşıp duraksadı.

 

"Dede..." diye başladı, sesi her zamankinden daha düşük çıkıyordu. "Ben... şey... senden özür dilemek istiyorum."

 

Herkes ona döndü. Dedem de kaşlarını kaldırdı, ciddileşmişti.

 

Berkay başını eğerek devam etti. "Geçen sene... O çok sevdiğin vazoyu ben kırdım."

 

Bir an için odada sessizlik oldu. Demek bu yüzden Berkay, dedemle hep mesafeli davranıyordu. Ben bunu bilmiyordum ama şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ama, babam ve abimlerin neden soğuk yaptığını hala çözemiyordum.

 

Dedem derin bir nefes aldı ve Berkay'a yaklaştı. Berkay da gerildi, adeta kendini hazırlıyordu. Ama beklediği gibi olmadı. Dedem ona yaklaştı ve omzuna hafifçe vurdu.

 

"O vazo benim için değerliydi, evet," dedi sakince. "Ama torunlarım, eşyalarımın çok daha ötesinde."

 

Berkay şaşkın bir şekilde başını kaldırdı. Dedem gülümsedi. "Keşke bunu bu kadar büyütmeseydin. Ama hatanı kabul etmen güzel bir şey. Affedildin."

 

Berkay rahat bir nefes aldı, yüzündeki gerginlik kaybolmuştu.

 

Ben ise onlara bakarken içten içe gülümsedim. Bazen basit bir özür bile insanın içindeki ağırlıkları kaldırabiliyordu.

 

O sırada aklıma bir şey geldi. Babama dönüp, "Baba, ben arkadaşlarımla bu yaz kampa gitmek istiyorum," dedim.

 

Babam kaşlarını kaldırarak bana baktı. "Buda nereden çıktı? Hangi arkadaşlarla?"

 

Cesaretimi topladım. "Baba, bu kampta eski arkadaşlarımla buluşacağız. Bu, bizim her yaz gittiğimiz bir yerdi. Arkadaşlarım... onlar benim için önemli. Lütfen, onlara güven."

 

Babamın ifadesi biraz yumuşadı ama hala tereddüt ediyordu. "Senin eski hayatını tam olarak bilmiyorum, kızım. Arkadaşlarını da tanımıyorum."

 

"Onlar her zaman yanımdaydılar, baba. Gerçekten harika insanlar. Onlarla geçirdiğimiz zaman benim için çok değerli."

 

Babam, her 'baba' diyişime eriyordu. Bende bunun farkındaydım.

 

Ben arkadaşlarımı övdükçe babam biraz daha rahatladı. "Peki," dedi sonunda. "Arkadaşlarını yarın kahvaltıya çağır da tanıyalım. Birlikte geçireceğimiz bir zaman olsun."

 

Bu sözler, içimde bir sıcaklık uyandırdı. Gülümsedim. " Teşekkür ederim."

 

"Arkadaşların erkek mi?" diye soran Aziz abime, alttan baktım. Sevimli gülümsememle ona güldüm. Toprak başını iki yana salladı. "Umarım erkek yoktu," diyen Toprak abime şaşkınlıkla baktım.

 

"Saçmalamayın ya! Bir erkekle kız arkadaş olamaz mı?" diye isyan ettim. Annem bu halimize bakıp keyifle çay içiyordu.

 

"Olabilirler," diye atladı. Baran abim. "Ama sadece arkadaş olabilirler." Arkadaş kısmını bastırarak söyledi.

 

"Kaç tane," diye sordu Aziz abim.

 

"Ney?"

 

"Erkek, diyorum kaç tane?" Dudak büzdüm. "Ya abi," dedim.

Baran ofladı. Hepimiz ona döndük. "Nasıl ilk ona 'abi' dersin? İlk bana demen gerekiyordu." Aziz abim kaşlarını çattı.

 

"Sanane lan!" Gülmemek için kendimi zor tuttum. Baran abim kollarını birleştirip yerine oturdu.

 

"Lafımı kesip durmayın," dedi Aziz abim. Daha sonra bana döndü. "Abicim, canım. Kaç tane?" diye sorusunu yeniledi.

 

Elini bana doğru uzattı. Ve bir parmağını kaldırdı. "Bir tane," diye sordu. Annemle aynanda göz devirdik.

 

Aziz abim, bir parmağını daha kaldırdı. "İki," başımı iki yana salladım. Derin bir nefes aldı.

"Üç mü?" Başımı hızla evet anlamında salladım.

 

"Sizi çok ama çok seviyorum. Ama benim uykum geldi. O yüzden size iyi geceler diliyorum ve ben gidiyorum," diyip hızla arkamı döndüm.

 

Toprak abimin, "Sıçtık," demesini duymamla kıkırdadım. "Üstelik sadece bu grupta üç tane erkek arkadaşı var. Normal de kaç tanedir bir düşünsenize." dedi Poyraz.

 

"Kız yokmudur lan! Gruplarında?" Ortalığı karıştıran Baran abime göz devirdim. Şimdi hepsi bunu düşünecekti.

 

Hızla odama çıktım, üstümü değiştirip annemlerin odasına girdim. Bugün annemle uyuyacaktım. Tabi babamla da uyumuş olacaktım.

 

Annemlerin kocaman yataklarına yattım. Onlar gelene kadar biraz telefonla takıldım. Yusuf'a bizim evin konumunu attım.

 

Koca Ayak: Bune?

 

Sera Güneş: Neye benziyor? Erken gelin.

 

Koca Ayak: Ok.

 

Gözlerimi devirdim. Telefonumu yastığın altına koydum. Kafamı yastığa koydum. Kendimi uykunun kollarına bıraktım. Kısa bir süre sonra kapının açılıp kapanma sesi geldi.

 

Saçlarımda bir el hissettim. İncitmeye korkarak dokunuyordu. Başımın üstüne belli belirsiz bir öpücük konduruldu. El saçlarımdan uzaklaştı.

 

Çok derinden bir ses geldi.

"İyi geceler, küçük kardeşim." Boran abim. Gözlerimi açmaya zorladım, açamadım. Uyku baskındı.

 

Kapı kapandı. Kısa bir süre sonra tekrar açılıp kapandı. Yatağın yan tarafı çöktü. Ve o sıcak kollar. Bir annenin kucağı. Anneme biraz daha sokuldum.

 

 

 

 

                          💙

   

 

 

Sabah uyandığımda yüzümde hafif bir kaşıntı hissettim. Gözlerimi araladığımda Yusuf'un elindeki tüyü görüp bağırdım.

"Yusuf! Ne yapıyorsun? Hem sen ne ara geldin?"

 

Gülerek,"Uyandırma servisi düşesim!" dedi. Diğerleri de odadaydı. Kocaman gülümsedim "Hoşgeldiniz," yanıma gelen Melis'le sarıldık.

 

Emir'in kahkaha seslerinin gelmesiyle, kaşlarımı çattım. "Ne oldu?" diye sordum. O ise elini karnına atıp gülmeye devam etti.

 

Kaşlarımı biraz daha çattım. Beyza, Emir'i yana itip yanıma geldi. "Boşver canım sen onu, pijamana gülüyor." Hepsi bana dönünce bende haliyle üstüme baktım. Sarı civcivli pijamalarım.

 

Hepsi birden kahkaha atınca bende güldüm. "Sanki sizin ne giydiğinizi bilmiyoruz," dedim gülüşlerimin arasında.

 

"Hadi! Aşağıya inelim," dedim. Hepsi merdivenlere yöneldi. Bende hızla odama girip üstümü değiştirdim. Hepsi şort giydiği için bende öyle takıldım. Hala Ağustos ayındaydık.

 

Kerem, yanıma gelip, kulağıma eğildi, "Anneni ablan sandım! Çok genç," dedi. Annemin kaç çocuk doğurduğunu bilse asla inanmazdı. Bunu ben dile getirdim. "Evet, öyle. Ve biz yedi kardeşiz," dedim.

 

Hepsi durdu. Yüzüme alık alık baktılar. Hepsinin ağzından aynanda "Ne!" Nidası döküldü.

 

Aşağıya inen, üstünde yine her zamanki jilet gibi takımlarından biri olan Aziz abimi, görmemle üstüne atladım. Aziz abim, beni belimden tek koluyla tuttu.

 

Çocuklara döndüm. "Bakın! Bu benim en büyük abim, Aziz." Beyza'nın açık ağzından salya aktığını gördüm. Abimin boynuna biraz daha sarıldım. En yakın arkadaşımda olsa kimseye yedirmezdim.

 

Aziz abim, şuan sadece Emir, Kerem ve Yusuf'a odaklanmıştı.

 

"Hoşgeldiniz, çocuklar." dedi abim. Yumuşak karşılamasıyla rahatladım.

 

Hepsinden hoşbulduk kelimesi döküldü. Abim beni bırakmadan yürümeye başladı. Bizimkilerde, bizi takip etti. Her bir yerden geçtiğimizde daha çok şaşırıyorlardı. Bu kadar büyük bir ev ne ben nede onlar görmüştü. Şimdiye kadar.

 

Hepimiz kahvaltı masasına geçtik. Aziz abim beni yanına aldı. Erkeklerden biri yanıma geçmesin diye yapıyordu. Beyza, Melis'den önce davranıp yanıma oturdu.

 

Abimin duyamayacağı şekilde, kulağıma eğildi. "Abin taş gibi, farkında mısın?" Gülümsedim. "Evet, biliyorum canım. Sakın boşa hayal kurma senden yaşça büyük." Beyza'nın oflaması geldi.

 

Emir,"Ne oldu," diye sordu. Uzun zamandır Beyza'dan hoşlanıyordu. Bunu tek anlamayan kişi Beyza'ydı.

 

"Hiç, öyle konuşorduk, Güneşle." Yeniden kulağıma eğildi. "Harbi diyorum, çok yakışıklı!"

 

"Sen birde diğerlerini gör." dememle içeri Boran abim girdi. Aziz abimle benziyorlardı, sadece Aziz abimin, yüz hatları biraz daha belirgindi.

 

Beyza kollarını açtı. "Ay! Rüyalarım gerçek oluyor, galiba." Onun için erkekler bir lütuf gibiydi.

 

"Hoşgeldiniz," dedi Boran abim. O kazadan belli hala konuşmuyorduk.

 

Hepsi başını salladı. Herkes masaya geçince tek tek arkadaşlarımı tanıttım. Annem son derece şevkatle davranıyordu babamın ise gözü bizimkileri tutmuştu. Kesin izin verecekti.

 

Abimlerin, kırmızı örtü görmüş boğa gibi, bizimkilere bakmaları dışında bir sorun yoktu.

 

Oha! O nasıl bir benzetme?

 

​​​​​​Sende herşeye atlama bi!

 

Tabağımda ki patates kızartması biter bitmez, yenisinin konmasıyla başımı kaldırdım. Aziz abim koymuştu. Günlük rutin gibiydi. Her sabah yapıyordu. Minnetle gülümsedim.

 

Patates kızartmamı yerken gözlerimi masada gezdirdim. Bu sırada, canım ikizim olan Poyraz'ın, canım çocukluk arkadaşım olan Melis'e baktığını gördüm. Gözlerim kısıldı.

 

Hemen de atla! Gözleri kaymıştır.

 

Bakışlar o bakışlar değil, Seroş.

 

 

Saçmalama! Hem Seroş da ne? Başka isim mi bulamadın?

 

 

Kes!

 

Gözlerimi kısıp Poyraz'a odaklandım. Yandan bakış atmalar... Kesin birşeyler oluyordu. Melis'e baktım. Ah! Benim saf meleğim, herşeyden habersiz ekmek kemiriyordu.

 

Benim kahvaltının bitmesiyle, bizimkilere baktım. Tabaklarında yemeklerden oluşan koca bir kule vardı. "Hadi bahçeye çıkalım!"

 

"Kızım, dur. Çocuklar kahvaltılarını bitirsinler," dedi annem, Yusuf'un tabağına kızartma koyarken.

 

"Ya anne sen sürekli onların tabaklarını doldurursan nasıl bitsin." Babam gülmeye başladı.

"Aa aşk olsun, annecim."

 

Yanımda ki Aziz abimin yanağına öpücük kondurdum. Boran abimle saniselik göz göze geldik. Hemen başını çevirdi. Oturduğum yerden kalktım. Beyza da kalkınca, Melis'de kalktı.

 

Bizim çocuklarıda zor bela kaldırdık. Bahçe kapısından çıkmadan annem, Emir'e sandiviç verdi.

 

Başımı iki yana salladım. "Lan, bu kaçıncı sandiviçin?" diye sordu Yusuf, Emir'e.

 

"Senin kaçıncı?" diye karşılık verdi, Emir.

 

Yusuf, omuz silkti. Hemen yanımda olduğu için kolunu omzuma attı.

 

Kerem biraz bana yanaştı. "Kızım, sen kraliçe Elizabeth misin? Buraya villa desen değil, köşk desen değil, saray lan burası. Saray!" Hafifçe güldüm.

 

"Benim sarayımsa sizinde sarayınız," dedim.

 

"Okula geri gelmeyeceksin değil mi?" diye sordu Melis. Dudaklarını büzdü. Hemen yanına gittim. "Üzülme be! Minik kuşum, siz gelin benim okuluma."

 

Bunu dememle hepsi güldü. "Hangi parayla? Götümüzü satsak sizin okula gelemeyiz."

 

"Babamla konuşursam, sizi burslu alır," dememle hepsinin gözleri parladı.

 

"Gerçekten mi?" diye sordu Yusuf.

 

"Evet, siz hangi bölümü seçtiniz bu arada?"

 

"Ben senin için sayısal seçmiştim düşesim." diyen Yusuf'a gülümsedim. Melis elini kaldırdı, "Bende," dedi. "Ya siz ciddi misiniz?"

 

Hızla Yusuf'un sırtına atladım. Beni bacaklarımdan tutup, sırtına sabitledi. "Sen sormadan biz söyleyelim geri kalanımımız eşit ağırlık seçti," dedi Beyza.

 

"Biliyordum, böyle bir hainlik yapacağınızı!" dedim.

 

Melis'in gözleri az ileride olan havuzu görmesiyle, fal taşı gibi açıldı. "Oha! Havuzda mı var?"

 

"Evet, minik kuşum. Havuzda var."

 

"Hani nerede? Ben niye görmüyorum? Hani, hani hani." Emir en sonunda Kerem'in enseninden tutup, havuzu gösterdi.

 

Yusuf'un sırtından indim. Yusuf oraya koşan kerem'e doğru koştu. Kerem'i itip düşmesine neden oldu. Hepimiz güldük.

 

Yusuf, Emir'i de kolumdan tutup attı. Önümde duran, minik kuşumu da ben ittim havuza.

 

Hepimiz yine kahkaha attık. Gözlerim Yusuf'la kesişti, Beyza'yı gösterdi. Onu onayladım. Hızla ikimizde Beyza'ya koştuk.

 

"Ay! Sakın gelmeyin, katiller." Yusuf Beyza'yı yakaladı. O kollarından bende ayaklarından tutup havuza attık.

 

Bu kez Yusuf'un gözleri beni kesti. "Deşesim?" Gülümsedim. "Koca Ayak?" Havuzu işaret etti. "Sana hiç nasip oldu mu?" Başımı iki yana salladım. "Hiç nasip olmadı."

 

Hızla beni itti. "Artık nasip oldu." Suya düşmemle çıkmam bir oldu. "Ya napıyorsun?" Anırarak güldü. Göz devirdim. Elimi uzattım. "Çıkar beni." Yusuf ileri gelip elimi tuttu. Hızla onu havuza çektim.

 

Oda düşünce bu kez hepimiz güldük. Tabi mızmızlanan bir vardı. "Of ya! Saçımı yeni düzleştirmiştim, bozuldu hep!" Beyza'ya hepimiz aynanda göz devirdik.

 

Emir, Beyza'yı omuzlarına aldı. "Çok konuşma! Hadi güreş yapalım." Ben hızla Yusuf'un omuzlarına çıktım. Melis'te, Kerem'in.

 

Kerem, Melis'i alır almaz düşürdü. "Ah! Naptın?" Kerem, Melis'ten uzaklaştı. "Kızım napim, çok ağırsın," dedi. Hepimiz güldük. Beyza bu olaya dalmışken hızla onu omuzlarından itip, havuza düşürdüm.

 

Bu kez sadece gülen bizdik. Yusuf, beni havuzun için döndürdü. "Afferim, kız sana."

 

Emir, Beyza'yı havuzun içinden çıkarttı. "Hile yaptınız! Sayılmaz," dedi Beyza.

 

"Yoo bal gibide sayılır, canım."

Hepimiz tiplerimize baktık, üstümüz mahvolmuştu. Yine kahkaha attık. Zaten bizim gülmemiz için nedene ihtiyacımız yoktu. Her türlü gülebilirdik.

 

Evin camından bizi izleyen babamı gördü, gözlerim. Yüzünde ki gülümsemeyle bakıyordu. Onaylamıştı.

 

"Evet, beni dinleyin! Duyduk duymadık demeyin," dedim gülmeye devam ederken. "Herkes valizlerini toplasın! Kamp maceramız başlıyor!"

 

Bölüm : 04.02.2025 18:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...