14. Bölüm

14. Bölüm'Kaza'

Yaren
yarenrumeysq

Selammm nasılsınız??

https://whatsapp.com/channel/0029Vb0WkdmGk1FzOVGjcS0r

WhatsApp kanalın linki, böyle kopyalanıyormu, bilmiyorum. Çok istediğiniz için koydum.

Biraz yorum yapın, yorumları okumaya bayılıyorum.

İyi okumalar🫶

Zalim yazardan.

 

Ormanda bulunan cesedin yarattığı dehşet, Sera ve arkadaşlarının üzerine kara bir gölge gibi çökmüştü.

"Biriniz söylesin artık, ne yapacağız?" diye sordu Beyza.

"Polisi arıyorum." Emir, telefonundan tuşlara bastı, avcunun içindeki telefonun alınmasıyla başını kaldırdı.

"Olmaz," dedi Sera.

Yusuf, elini saçlarına atıp çekiştirdi. "Saçmalıyorsun."

"Bakın," dedi Sera ellerini kaldırıp arkadaşlarını sakinleştirmeye çalışırken. Kendisi hepsinden daha çok korkuyordu. Ama soğukkanlı davranmaya çalışıyordu.

"Bu gece hiç yaşanmamış gibi davranalım," eliyle önlerinde ki kokmuş ceseti gösterdi.

"Şuna baksanıza, günler önce öldürülmüş. Bugüne kadar kimse bulmamış onu. Üstelik burası herkesin geldiği bir yer. Aileler her sabah buraya piknik için geliyor. Ya da ne bileyim, avcılık içinde gelenler var."

Derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti. "Bu kadar insan, bunca zaman bu ceseti bulamadı, ve biz bulduk. Sizce de polisler bizden şüphe etmez mi?"

"Evet, seninde dediğin gibi sadece şüphe ederler düşes, o yüzden polisi arıyoruz."

"Güneş haklı!" dedi Beyza. Sera, arkadaşlarından birinin ona hak vermesiyle rahatladı.

"Ne bok yiyorsak yiyelim, gidelim artık şu lanet yerden!" diyerek hiddetle bağırdı Kerem.

Araya Melis'in hıçkırıkları karıştı. "Eve gitmek istiyorum!"

Emir ve Sera göz göze geldi. Emir'in başını sallamasıyla, Sera harekete geçti. Yönünü değiştirip hızla kamp yaptıkları yere doğru koştu.

Kamp kurdukları yere gelince, gözü eşyaların olduğu çantayı aradı. Çantayı görmesiyle diz çöküp içinden bir bez çıkardı.

Sera aynı hızla arkadaşlarının yanına koştu. Bir kaç dakika sonra arkadaşlarının yanındaydı.

Aralarında en soğuk kanlı olan kişi Emir'di. Sera'nın elindeki bezi aldı. Cesete bakmamaya çalıştı. Kerem'in dokunduğu yeri sildi.

"Melis'in kustuğu yeri de temizlemeliyiz," dedi Sera.
Yusuf araya girdi. "Siz delirmişsiniz."

"Evet! Delirdim abicim. Şuan var ya hayatımın en boktan hatasını yapıyorum."

"Tamam, tartışmayı kesin!" dedi Beyza, Yusuf ve Emir'i ayırmaya çalışırken.

Sera, topladığı odun parçalarını aldı. Melis'in kolundan tutup kalkmasına yardımcı oldu.

Odunları Melis'in kustuğu yerin tam ortasına koydu. "Çakmak, çakmak lazım. Hanginizde?"

Kerem titreyen elleriyle cebinden çıkardığı çakmağı, Sera'ya uzattı.

Sera, çakmağı yaktı, oduna değdirdi, küçük bir ateş yükseldi. Birkaç dakika içinde Melis'in kustuğu yer kül oldu.

Sera cesede son bir kez baktı. "İnanın naptığımı bende bilmiyorum. Buradan hemen uzaklaşalım."

Altı genç birbirlerine baktı. Hepsi aynanda hareket etti. Hızlı adımlarla kamp alanına döndüler. Kimse geriye bakmadı. Gecenin karanlığı, ormanda gördükleri o korkunç sırrı saklamaya devam etti.

Sessizlik içinde kamp alanına döndüler. Yaktıkları ateşten geriye sadece közler kalmıştı. Emir, Yusuf ve Beyza hızlıca hareket ederken, Melis hâlâ titriyordu. Kerem ise panikle etrafa bakınıyordu.

Sera, kendini toparlamaya çalışarak çadırın fermuarını hızla açtı ve içerideki sırt çantasını aldı. Uyku tulumlarını katlamaya uğraşmadan kolunun altına sıkıştırdı.

Beyza, kamp lambasını söndürüp çantasına yerleştirdi. Yusuf, ocakta kalan suyu yere döküp tencereyi çantasına attı.
Emir, yerde duran yiyecekleri topladı, plastik torbaları aldı ve çöp poşetine doldurdu.

Kerem eli titreyerek yere bırakılmış olan montunu aldı ve sırt çantasını hızla sırtına geçirdi. Melis ise hâlâ donakalmıştı.

"Hadi, hareket et," diye fısıldadı Beyza ve Melis'in sırt çantasını alıp ona uzattı.

Eşyalar hızla toplandı, hiçbir şey bırakılmadı. Yusuf, kamp alanını son bir kez gözden geçirdi, çadırın fermuarını kapatıp tüm izleri yok ettiklerinden emin oldu.

"Tamam, gidiyoruz," dedi Emir.

Çöplerde dahil olmak üzere, bütün eşyaları arabaya koydular.

Sera son bir kez arkaya baktı. Ormanın karanlığı artık daha kasvetliydi.

Arabaya hızlıca bindiler. Emir direksiyona geçti, Yusuf onun yanına oturdu. Beyza, Melis ve Kerem arka koltukta yerlerini aldı. Sera, ön koltuğa oturdu, aceleden kemerini bağlamayı unuttu. Kalbi hızla atıyordu.

Emir'in elinin titrediğini gören Sera, "Arabayı ben sürebilirim," dedi. Emir başını iki yana salladı. "Araba sürmesini tam bilmiyorsun."

Arabada gergin bir sessizlik hakimdi. Herkesin nefes alışları bile duyuluyordu. Emir, motoru çalıştırırken Yusuf derin bir nefes alıp arka koltukta oturanlara baktı.

"Her şeyi, bu geceyi hiç yaşanmamış gibi davranacağız," dedi kararlı bir sesle.

Kimse karşı çıkmadı. Bu geceyi unutmak zorundaydılar.

Emir, arabayı hızla yola çıkardı. Ormanda yankılanan motor sesi, gecenin kasvetli sessizliğini delip geçiyordu. Melis başını cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Kerem hâlâ derin nefesler alıp veriyordu. Beyza, titreyen ellerini saklamaya çalışıyordu.

Sera, nefes alamadığını fark etti. Hemen yanında ki camı açtı. Kafasını dışarıya çıkartıp, derin nefesler alıp verdi. Düşünceleri darmadağındı. Zihninde hâlâ cesedin görüntüsü vardı.

Her şey birkaç saniye içinde oldu.

Önlerindeki yolun ortasında aniden siyah bir araba belirdi. Işıkları kapalıydı, hareket etmiyordu.

"Emir dikkat et!" diye bağırdı Yusuf.

Herkes yola baktı. Emir refleksle direksiyonu sertçe sola kırdı. Lastikler yüksek bir gıcırtıyla kaydı, eski minibüsün dengesi bozuldu. Tekerlekler yolun kenarındaki çakıllara sürüklendi.

Araba savrulmaya başladı. Emir direksiyonu düzeltmeye çalıştı, Yusuf'un da bir yandan tutması işini zorlaştırdı. Ama artık çok geçti.

Araba uçurumun kenarına doğru kayıyordu.

"Tutunun! Sıkı tutunun," diye bağırdı Emir. Sera bir an boşluğa düşüyormuş gibi hissetti. Kemeri bağlı değildi.

Araba bir kez daha savrulunca, herkes havaya kalktı, kemerleri bağlı olduğu için oturdukları yere geri düştüler. Sera savrulamanın etkisiyle, sertçe kapıya çarptı.

Camdan dışarı çıkardığı, kafasını içeri sokmak için oynattı. Arabanın kapısına başını vurmasıyla ağzından bir çığlık koptu.

Sera'nın kemerinin bağlı olmadığı fark eden Yusuf, kollarıyla kardeşi yerine koyduğu kızı tutmaya çalıştı.

Araba uçurumdan aşağı yuvarlandı. Yusuf, bir anda Sera'nın bedeninin kaybolmasıyla afalladı. Sonra herşey karardı.

******

Arabasında arkadaşıyla mesajlaşan Cesur sinirle telefonunu yanındaki koltuğa savurdu.

Son günlerde babasının işleri çok kötü gidiyordu. Evde terör estiren babasından kaçmak için partiye gitmişti.

Arkadaşının düzenlediği partiyi de mahvetmişti. Çok içmiş, biriyle kavga etmişti.

Elleriyle yüzünü sıvazladı. Gözüne bir ışık gelmesiyle ellerini yüzünden çekti. Önünde eski bir minibüs vardı.

Ona çarpmaması için hızla kornaya bastı. Arabasının farlarını ve ışıklarını açtı.

Önünde ki araba direksiyonu çevirip yoldan çıktı. "Ne yapmaya çalışıyor, lan bu?"

Arabanın bir anda uçurumdan düşmesiyle affalladı. "Siktir!" Ağzından bir küfür çıktı Cesur'un.

Hızla yan koltuğa attığı telefonunu aldı. Arama kısmına girip tuşlara bastı. Telefonu kulağına götürdü.

"Alo! Beni duyuyor musunuz?"

"Evet, şikayetniz ne-"

"Trafik kazası, arab-" kendini toparlamaya başladı. "Bir araba vardı önümde. Yoldan çıktı. Uçuruma düştü."

Adresi verdikten sonra arabasından çıktı. Ambulans birazdan burada olurdu. Uçurumun ucuna yürüdü. Gözleri, uçurumda olan eski minibüsü aradı. Arabadan dumanlar yükseliyordu.

Bir kapısı açıktı. İçindekiler şanslı, dedi içinden. Çünkü araba ters dönmemişti. Dikkatlice arabaya doğru yürüdü.

Cesur, uçuruma doğru ilerlerken çok uzakta, bir silüet gördü. Kızıl saçları, geceyi delip geçiyordu.

Cesur başını iki yana salladı. Aklının ona oynadığı bir oyun olarak düşündü. Aylar önce de görmüştü, bu saçları.

Babası, onun ailesi yüzündem bu haldeydi.

Tekrar o yöne baktı, hâlâ oradaydı. Arabadan birkaç metre uzaklıktaydı, bedeni.

Cesur, emin olmak için ona doğru yürüdü, birkaç metre mesafeye geldiğinde ne olduğunu fark etti. Gözleri büyüdü.

Kızın tüm yüzü, kızıl saçları yüzünden neredeyse kaybolmuştu. Yavaşça yaklaştı. Kız, yerde hareketsiz yatıyordu. Cesur'un kalbi hızla atmaya başladı. Vücudu sıcak bir şokla sarmalanmıştı.

Bir an için ne yapacağını bilemedi. Affalladı. Yavaşça kıza yaklaştı. Kafasından hasar aldığını fark etti.

Başını oynatmadan, dikkatle saçlarını yüzünden çekti.

Ve o an, tanıdı. Günlerdir nefret ettiği kız önündeydi. O günü görmeseydi bunların hiçbirini yaşamazdı, Cesur.

Sera'nın ağzından küçük bir inleme kaçarak, yavaşça gözlerini araladı. Cesur, titreyen elleriyle başını kaldırmaktan kaçınarak ona yaklaşmaya devam etti.

"Güneş...?" diye fısıldadı, sesi titrekti.

Sera, ağır bir hasar almamıştı. Hatta o arabadan bedeninin çıkması daha iyi olmuştu.

Cesur, arkasında kalan arabaya baktı, sonra Sera'ya. Bir saniye bile kaybetmek istemedi. Düşünmeden Sera'ya yöneldi.

Zihninde yalnızca tek bir şey vardı; Onu buradan çıkarmak. Sonrasına, sonra bakacaktı. Elleri titrek bir şekilde, ama kararlı bir şekilde vücuduna koyarak onu kucakladı.

Bir kolunu diklatle Sera'nın bacaklarının altına aldı, diğer kolunu ise beline koyarak onu güvenli bir şekilde kucakladı. Sera'nın kafasını oynatmamak için, omzuna yasladı. Kız, çok hafifti. Cesur, hızlı ama dikkatlice adımlarını atarak, Sera'yı arabasına doğru taşıdı.

Arabasının önüne gelince, arka koltuğa yöneldi. Kapıyı hızla açtı. Dikkatlice bedenini arka koltuğa yerleştirdi. Başını da bir yere sabitledi.

Cesur, kendisini bir saniye bile duraklatmadan arabasına atladı, motoru çalıştırıp direksiyonu kavradı. Hızla yola çıktığında gözleri önündeki yoldaydı. Kalbi, arka koltukta ki Sera'da, aklı ise babasında.

Şimdi ne yapacaktı? Şans ayağına kadar gelmişti. Onu kullanmalı mıydı? Yoksa aklının dediğini yapıp, babasına yem olarak bu kızı vermeli miydi?

Kalbi ve aklı ne olursa olsun onu güvenli bir şekilde götürmeye kararlıydı. O an için herşey Kenara itilmişti, sadece onu kurtarmak için herşeyini verebilirdi.

                          💔

 

Bahar, telefonu elinden düşürerek bir kez daha Güneş'i aradı. İlk başta telefonu sadece çaldı, ama her geçen saniye, Bahar'ın kalbinde büyüyen bir korku vardı.

Ardından, bir kez daha aradı, yine yanıt yoktu. Telefonun ekranı boştu, kızına hiçbir şekilde ulaşamıyordu. Ne kızına ne de arkadaşlarına.

İçindeki huzursuzluk, bir anda endişeye dönüştü.

Bahar, gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Kızına bir türlü ulaşamaması ona doğru şeyler hissetiğini, hissettirdi.

Hızla odasından çıktı. Çalışma odasında çalışan eşinin yanına doğru yürüdü. Merdivenlerden hızlı hızlı indi. Topuklu ayakkabısının sesi evde yankılanıyordu.

Odanın önüne gelince, kapıyı çalmadan içeri girdi. Büyük oğlu Aziz' de buradaydı.

Halit, yüzü kızarmış eşine baktı. Hızla oturduğu yerden kalktı. "Bahar?" dedi, soru sorarcasına. "Noldu, bu hâlinde ne?"

Elini kalbine attı, Bahar. "Güneşimize ulaşamıyorum, Halit."

Ön koltukta oturan Aziz ayağa kalktı. Duyduğu cümleyle, kapıda dikilen anne ve babasının yanına doğru ilerledi.

"Ben konuştum sabah, telefonu çekmiyordur. Uyuyordur o şimdi. Bilmiyor musun, anne. Güneş'in uykusu ağır."

Başını iki yana salladı Bahar. "Yok, uyumadan önce arardı o beni. Birşey oldu, içimde çok kötü bir his var. Göndermiyecektik işte."

Gözünden yaşlar akmaya başladı. "Tamam, sakin ol. Bir kaç adam yollamıştım, şimdi onları arayayım." dedi Halit, eşine doğru.

Halit masanın üstündeki telefona uzandı. Adamlarından birini aradı. Telefon üçüncü çalışta açıldı.

"Ahmet, durum ne? Biz Güneş'e ulaşamıyoruz."

"Abi sen, sizi fark etmesin diyince fazla yanaşmadım. Şimdi gidip bakıyorum." Araba kapısının açılıp, kapanma sesi geldi.

Bir kaç dakika sonra, telefonun diğer ucundan Ahmet'in sesi geldi. Halit, telefonu hoparlöre aldı. Ahmet'in sesi bütün odayı doldurdu.

"Abi, çocuklar yok! Kamp yaptıkları yer boş." Aziz hızla babasının elinden telefonu aldı.

"Ne demek yoklar, lan? Nasıl boş? Biz sizi ne diye oraya koyduk, ne diye orada dikiliyorsunuz, ne işe yarıyorsunuz lan siz!" Halit, oğlunun kollarından tutup, sakinleştirmeye çalıştı.

"Ben gidiyorum," dedi Aziz. Kaybedecek vakti yoktu.

"Bende geliyorum," dedi Bahar.

"Hepimiz gidiyoruz, hadi. Çocukları uyandırın. Berkay ve Poyraz kalsın."

Bahar başını salladı. Aziz hızla odadan çıktı. Kendi odasına girdi. Üstündeki ceketi çıkartıp odanın bir köşesine fırlattı.

Dolaptan yeni bir ceket alıp giyindi. "Neler oluyor, neden bağırıyorsunuz? Sesiniz yukarıya kadar geldi."

Aziz arkasına dönüp yeni uyanan kardeşine baktı. "Güneş yok." Boran affalladı. "Ne demek yok?"

"Yok işte!" Çekmeceyi açıp silahını aldı. Kemerine taktı. "Bende geliyorum," dedi Boran. Aziz, hızla Boran'nın karşısına dikildi. Burnundan soludu. "Günlerdir kızın yüzüne bile baktığın yok, iki laf bile etmiyorsun." Elini kaldırdı, Boran'nın göğsüne vurdu. "Nereye geliyorsun, lan sen?"

Boran başını iki yana salladı. "Yapma abi." Son kez baktı Aziz, kerdeşine. "Ne bok yersen ye lan!"

Aziz, vakit kaybetmeden odadan çıktı. "O benimde kardeşim! Bende geleceğim." Arkasından bağıran Boran'ı takmadı bile.

Babasını beklemeden arabasına bindi, malikâne den çıkıp yola koyuldu.

Boran hazır olup aşağı indiğinde Anna ve babası çoktan gitmişti. Boran kendi arabasına bindi, Toprak ve Baran onunla geliyordu. Arabanın kapısınım açılmasıyla duraksadı. Poyraz nefes nefese arabay bindi.

"Senin burada ne işin var?" diye sordu Boran. "Bende geleceğim, ikizim o benim, benimde hakkım." Boran sinirle soludu. Direksiyona sertçe vurdu.

"Berkay uyanmadan gidelim." dedi Toprak. Boran başını sallayıp arabayı çaılştırdı.

                      *****

Herkesten önce gelen Aziz'di. Adamlarında dediği gibi yoklardı. Çıldırmak üzereydi Aziz. Küçük kız kardeşi neredeydi?

Ailesiyle birlikte poliste geldi.
Ardından, çocukların aileleri.
Polisler ormanda çocuklara dair bir iz arıyordu.

Polislerden birinin telsizinden bir ses yükseldi. Onlara çok yakın bir yerde araba kazası olmuştu.

Kaza yapan aracın tarifi üzerine ve plakasının anons yapılmasıyla ailelerden biri öne çıktı.

"Benim arabamın plakası o, Emir almıştı benden."

Bahar'ın gözlerinden yaşlar akmaya devam etti. Hızla Yıldırım ailesi arabalarına bindiler ve onlara destek olmak için gelen Alabora'lar. Kaza olan yere gittiler.

Ambulans çoktan gelmişti. Orada bulunan polislerden biri konuştu. "Çocuklar gayet iyi, ağır hasar alan yok içlerinde. Geçmiş olsun."

Bahar derin bir nefes verdi. Aileler çocuklarının yanına gitti. Bahar da kızını aradı. Ama bulamadı. Ambulans da bulunan bir hemşirenin kolunu tuttu.

"Kızım nerede?" diye sordu.

"Bilmiyorum hanımefendi, kzınızı tarif eder misiniz?"

Savaş hepsinden önce konuştu.
"Kızıl saçlı, yeşil gözlü ve biraz çilleri var, ama saçları çok uzun." Eliyle Sera'nın saçlarının nereye geldiğini gösterdi.

Hemşire başını iki yana salladı. "Öyle biri yoktu burada."

"Nasıl yok!" diyerek bağırdı Aziz.
Barış, Aziz'in kolundan tuttu. "Sakin ol."

Boran öne çıktı. "Bakın, kardeşim o çocuklarla birlikte olmalı. Buraya onlarla gelmişti."

Hemşire, herkesin başka sorular sormasıyla sıkışmıltı. "Bakım, ben kızınızı ve kardeşinizi tanımıyorum, burada öyle biri yok!" dedi kesin bir dille.

Eliyle omzunu tutan Yusuf'u gördü, Bahar. Yüzü kanlar içindeydi. Bahar hızla Yusuf'a koştu.

"Oğlum, Güneş nerede?" Yusuf ne diyeceğini bilemedi. Ona emanet etmişlerdi. Nasıl hesap verecekti?

"Birşey söyle lütfen! Bana kızınız yok diyorlar, yalan de! Lütfen Güneş burada Bahar teyze, de!"

"Özür dilerim." dedi Yusuf. Ağzından bir hıçkırık kaçarken. "Ben onu tutmaya çalıştım." Gözünden bir damla yaş düştü.
"O kemerini takmamıştı, Bahar teyze. Ben onu tutmaya çalıştım."

Bahar, bir çığlık kopardı. "Yemin ederim tutmaya çalıştım. Kollarının arasındaydı, bir anda kayboldu."

Yusuf bile ağlıyordu artık. Onları uzaktan izleyen Melis, Beyza, Kerem ve Emir'de.

Bahar, Yusuf'u kollarının arasına aldı. Sıkıca doladı kollarını. Kızını son gören, son dokunan, son kez kokusunu içine çeken kişiye sarıldı.

Yaklaşık on yedi yıl öncede aynı cümlenin benzeri söylenmişti Bahar'a;

'Üzgünüz, kızını kaybettik.'

"kızınız kayıp, üzgünüz. Bir haber gelirse söyleriz, iyi günler." dedi eşiyle konuşan polis memuru.

Yusuf'tan ayrılan Bahar, giden polis memurunun arkasından baktı. Ne kadar da kolaydı onlar için bunu söylemek.

Bahar'ın canından can alındı. Yıllar sonra bulduğu kızının kaybolduğunu söylüyorlardı.

Elini kalbine attı, gökyüzündeki tanrısına yalvardı.

"Bir kere aldın zaten kızımı, benden. Lütfen bu kez alma! Bana kızımı geri ver. Benim kızım karanlıktan korkar." Oğulları ve eşi onu haline acıyarak baktı. Yıllar önce omzundan tutup ona destek olan Sinem, yine kardeşi bildiği kadının omzundan tutup ona destek oldu.

Hepsinin canından can gitmişti, ama Bahar'ın acısı başkaydı. Onun dünyaya getirdiği, yaşamasına sebep olduğu onun bedenine tutunan, onun bedeninde dokuz ay boyunca can bulmuş, kızı yoktu.

Bacakları onu daha fazla taşıyamadı, yere düştü. Elini tekrar kalbine attı. Gökyüzünün güneşi vardı, ama onun güneşi yoktu, kayıptı. Almışlardı tekrar ondan.

Koca ormana haykırdı. Rüzgar onun haykırışıyla esti. Ağaçların yaprakları bir annenin haykırışıyla titredi. Yer yerinden oynadı, Yıldırım ailesi biricik kızları için seferber oldu.

Ama Bahar'ın sesini duyan olmadı. Bahar düşmeden önce baktığı tek yer tepede ki güneşti.

Halit, bayılan eşini tuttu.

Ambulans çalışanlarından biri gelip eşine yardımcı oldu.
Halit, herşeyin kontrolden çıktığını biliyordu.

Yanındaki dostuna baktı. Tahir başını eğip yanına gelmesini işaret etti. Halit, sakince dostunun yanına gitti.

Tahir başıyla yoldaki direği gösterdi. "O direği görüyor musun?" Başını salladı Halit. "Kamera var başında," dedi Tahir sakince. Halit affalladı. "Ama biz polislere sorduğumu-" Tahir onun sözünü kesti. "Evet, biz polislere sorduğumuzda kamera olmadığını söylediler." Ağır ağır başını salladı. İkisi aynanda ileride polis memurlarına emir yağdıran başkomisere odaklandı.
"Bunu yapan kişi ona oldukça iyi bir miktar ödemiş olması gerek."

Halit, başkomisere doğru bir adım attı. Tahir kolundan yakaladı. "Mantıklı düşün, şimdi olmaz." Halit derin bir soluk bıraktı. Başını ağır ağır salladı. Alacaktı intikamını, kızını alan kimse yaşatmayacaktı.

                         💙

 

Dakikalardır ormanda olan Savaş, biraz daha yürüdü.
"Nerdesin Güneş." diye fısıldadı.
Ona dair küçük bir iz bulsa yeterdi, Savaş'a.

İleride yapraklarım arasında bir ışıltı gördü. Hızla oraya doğru yürüdü, dizlerinin üstünde eğildi. Yaprakları eliyle karıştırdı, eline bir zincir dolanmasıyla, elini havaya kaldırdı.

Altın sarısı kolye, ucunda ki güneş semboli sallanıyordu.
Savaş, titreyen elleriyle kolyeyi avcunun içine hapsetti. Gözlerini yumdu.

Kalbi daha hızlı atmaya başladı, Savaş'ın. Bu kolye ona işaret gibiydi. Güneş'in hâlâ bir yerlerde olduğuna dair bir umut ışığıydı. Ve bu ışık onu bir adım daha ileriye götürmeye zorladı.

Gözlerini açtı, gökyüzündeki güneş bütin parlaklıyla tepedeydi. Avcunu açtı, gözleri avcuna kaydı. Kolyeyi tekrar havaya kaldırdı. Ardından, dudaklarına götürdü. Ucunda ki güneş sembolünü öptü.

                       *****

 

Gözlerimi zorlukla açmaya çalıştım. Başarısız oldum. Keskin bir iğne batıyordu gözlerime.

Zorlukla açtığımda, etrafımı zifiri bir karanlık sardı. Yumuşak bir şeyin üstündeydim. Oysa sert bir şeyin üstüne düştüğümü hatılıyorum.

Kafamı oynatmaya çalıştım, yapamadım. Boynuma bir boyunluk takılmıştı.

Etrafımı taradığımda buranın bir yatak odası olduğunu anladım. Ama benim odam değildi. Yabancıydı, burası. "Nerede... Neredeyim?" diye fısıldadım.

Boğazımın acısıyla inledim. Yine acımıştı ama. Kurumuş boğazımı öksürükle temizlemeye çalıştım.

Kafam zonkluyordu. Gözlerimi daha fazla açık tutamadım.

                      *****
 

Saat kaçtı? Ben neredeydim? Neden buradaydım? Açlık içimi kemirirken, susuzluk boğazımı yakıyordu. Kaçırılmış mıydım? Ama, kim? Neden?

Herşey beyaz renkle döşenmişti, oda da. Beyaz kapının diğer ucunda ayak sesi duydum. Kapının açılmasını bekledim, ama açılmadı. Kapının arkasında biri vardı. Kalkmaya çalıştım, kafamı bile oynatamadım.

"Hey!" diye bağırdım. Zar zor çıkan sesimle. "Kimsin? Benden ne istiyorsun?" Konuşmamla dudağım sızlamıştı. Dudağımda yara olmalıydı.

Ayak sesleri yeniden gelmeye başladı. Gidiyordu. Melis, Kerem, Yusuf, Beyza ve Emir... Neredeydiler?

Bu oda da cam bile yoktu. Nefes alamıyordum, boğazıma takılan boyunluk yüzünden daralıyordum. Korkuyordum.

                       *****
 

Bir süre sonra ayak sesleri yeniden geldi. Ama bu kez farklı bir kişi olmalıydı. Diğer gelen kişiyle ayakkabı sesleri aynı değildi. Kimdi, bunlar? Benden ne isiyorlardı?

"Kimsin?!" diye bağırdım.

Sessizlik. Sadece uzaklaşan ayak sesleri.

      

                       *****

Belki onlar yüzünden ölmeyecektim. Ama açlık ve susuzluktan ölebilirdim.

Dayanmaya çalışıyordum. Beynim durmadan dorular soruyordu. Kim? Neden?

Yine ayak sesleri gelmeye başladı. Bu kez sinirlendim. Sürekli gelip, gidemezdi.

Kapının önünde durdu. Alttan gölgesini görebiliyordum.

Kapı açıldı, derin, tok bir ses duydum.

"Konuşmamız lazım."










Sövenlere, sevgilerini geri yolluyorum.

 

Şskdşwmflsödkwçeöd

 

Neyse sizi seviyorum..

 

Artık zalim bir yazar olduk.

 

Yeni bölüm ne zaman diye yazıp durmayın, kriz geçireceğim.

 

Yeni bölümde görüşmek üzere 🤍

 

Bölüm : 21.02.2025 21:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...