
Şu sıralar hiç yazma isteğim yok. Çok zor bir şekilde yazıyorum.
Beni tanıyanlar bilir ki lise öğrencisiyim, okulum dan vakit buldukça yazıyorum.
Şu sıralar lise hayatı beni bitirdi, dersler çok üstüme geliyor ve ailesel baskılarda.
Bir çoğunuz ergenlik çağında olduğumu düşünecek, ama ben ergenliği bırakalı çok oldu.
Yaşıtlarım dan daha da olgun davranmak beni çok yoruyor. Çevremde ki yaşıtlarım da ciddi anlamda gerizekalı.
Neyse işte size içimi dökmek istedim.
İyi okumalar🫶
Cesur. Gözlerim veya aklım beni yanıtmıyordu, o Cesur'du. Yataktan destek alarak oturur şekle geldim. Sırtımı yatağın başlığına yasladım.
"Ne istiyorsun benden?" Dik dik Cesur'a baktım. Odaya girip, kapıyı kapattı. Sorumu yanıtsız bıraktı.
Odanın bir köşesinde ki sandalyeyi alıp oturduğum yatağın yanına bıraktı. Elinde ki tepsiyi komidinin üstüne koyup kendini sandalyeye bıraktı.
"Sana diyorum, soruma cevap ver!" Alt üst olmuştum, içimde çok büyük ağlama duygusu vardı. Kendimi sıkıyordum ağlamamak için.
Başını kaldırıp gözlerime baktı. Sadece baktı. Ardından, komidinin üstünde ki tepsiyi alıp kucağıma koydu.
"Acıkmışsındır," dedi. Dudaklarımdan bir kahkaha döküldü.
"Sence tek sorun benim acıkmam mı? Ne istiyorsun benden açık konuş!"
Yine cevap vermedi. Tepsiden çorbayı alıp kaşığı içine daldırdı. Sakince kaşığı dudaklarıma uzattı.
"İç," dedi, itiraz istemeyen bir ses tonuyla.
İlk başta kaşığı alıp duvara atmak istedim, sonra kucağımda ki tepsiyi onun başına geçirmek istedim. Ama bu isteklerimin hepsini bir kenara ittim.
Başım dönüyordu, boğazım kurumuştu. Açlık duygum daha ağır bastı. Elinden kaşığı aldım. Ve kendim içtim.
Cesur, getirdiği suyu uzattı. Hiç beklemeden direkt elinden suyu aldım. Dudaklarıma götürüp kana kana içtim. Derin bir nefes alıp ona doğru baktım.
"Beni neden burada tutuyorsun?" diye sordum, sesim biraz titrek ama kararlıydı. "Ben sana ne yaptım?"
Ela gözleri yüzümün her ince detayını izledi. Derin bir nefes alıp sandalyeye yaslandı.
"Senin bir suçun yok," dedi ağır bir sesle. "Hepsi babanın suçu."
Gözlerim büyüdü. "Babam mı?" diye tekrarladım.
Sustu, sessiz kaldı. Elini saçlarının arasından geçirip çenesini sıktı. Ağzında birşeyler geveledi, sanki ne söylemesi gerektiğini tartıyordu.
Sonunda kelimeler döküldü: "Baban işlerimize engel oluyor."
Kaşlarımı çattın, babam kimsenin ekmeğiyle oynamazdı. "Ne işi?" diye sordum. Kalbim hızla atmaya başladı.
Cesur, kısa bir an duraksamayla gözlerini kaçırdı, sonra istemeyerek de olsa mırıldandı.
"Silah sevkiyatı."
Kanım dondu.
Ne saçmalıyordu? Nefesim kesilmişti. Gözlerimi Cesur'a diktim, kalbim hızla çarpıyordu.
"Mafya mısın?" diye sordum, sesim neredeyse fısıltı kadar çıkmıştı.
Cesur, gözlerimin derinliklerine baktı. Yüzünde ne şaşkınlık ne de rahatsızlık vardı. Sakin ama sert bir sesle, "Hayır" dedi.
Sonra sessizce ayağa kalktı, tepsiyi alıp kapıya yöneldi.
"Hey dur! Yalnız bırakma beni."
Dinlemedi. Kapıyı açıp çıktı. Tabii kitlemeyi de unutmadı.
Odada tek başıma kalmıştım. İçimdeki korku ve merak birbirine karışırken, Cesur'un sözleri kafamda dönüp duruyordu. "Silah sevkiyatı... Babam... İşlerine engel oluyor..."
Bunlar ne anlama geliyordu?
Derin bir nefes aldım. İçimde çok büyük bir huzursuzluk vardı, buraya nasıl ve neden getirildiğimi hâlâ tam olarak anlamıyordum.
Arkadaşlarıma nolmuştu, iyiler miydi?
Odanın içinde birkaç tur attım, her köşeyi dikkatlice inceledim.
Penceresi olmayan bu oda, beni daha da tedirgin ediyordu. Sadece tek bir kapı vardı ve benim buradan kaçmamın bir yolunu bulmam gerekiyordu.
Cesur çıkarken kapıyı kitlemişti, ama yinede bir umut kapıya yaklaştım. Kapı kolunu çevirdim. Kitliydi.
Sinirle kapıyı ittim, bu hareket sadece bana zarar vermişti. Acıyan ellerimi avuşturdum.
Pes edip yatağa geri döndüm. Sinirle saçlarımı geriye attım. Boynumda duran boyunluğu dikkatlice çıkardım. Odanın bir köşesine fırlatıp sinirle soludum.
Zaman geçmek bilmiyordu, çaresizlik beni yoruyordu. Babam, abilerim... Beni bulacaklar mıydı?
Bir süre bir noktaya dalıp gittim. Yavaşça gözlerimi kapatıp yatakta uzandım.
******
Cesur, babasının çalışma odasına doğru yaklaşırken kalbi hızla atıyordu. Sera'yı buraya getirdiği için pişmanlık içinde, babasına bunun yanlış olduğunu anlatmak istiyordu.
Cesur eline kapı koluna attı. Kolu çevirmeden önce birkaç ses duydu. Babası, korumalardan biriyle konuşuyordu. Elini yavaşça kapı kolundan çekti, olabildiğince sessiz bir şekilde onları dinlemeye başladı.
"Ne yapmamızı istersiniz, efendim? diye sordu bir koruma sesi. Sesinde bariz bir şekilde saygı vardı.
Cihangir bey, birkaç saniye duraksadı. Yavaşça, yaşlılıkla yorgun düşen bir sesle cevap verdi:
"Halit Yıldırım, kızı karşılığında herşeyi yapar."
Cesur'un içi titredi. Babasının Sera'yı kullanarak bir oyun oynayacağını biliyordu. Zaten bu yüzden kendi elleriyle alıp getirmişti. Şimdi neden bundan pişmanlık duyuyordu?
Cihangir Beyoğlu, yaşlandıkça güç kaybı yaşıyordu.
Cihangir, bir süre daha sustu, sonra devam etti:
"Yıldırımlar ortalığı yıkmış diye duydum, üstelik yanlarında Alabora'lar da varmış."
Koruma hiç duraksamadan, "Evet, efendim." dedi.
Cesur, derin bir nefes aldı ve kapıyı yavaşça açmaya karar verdi.
Cihangir Beyoğlu'nun sesi, çalışma odasından sızan her kelimeyle Cesur'un içine korkunç bir soğukluk yerleşti.
"Halit istediğimi verdikten sonra kızı öldürün," dedi Cihangir. Soğuk ve acımasız bir tonla.
Cesur, kapı kolunu bırakıp bir adım geriye gitti. Babası ne ara bu kadar acımasız olmuştu? Hiç bir suçu olmayan birini mi, öldürecekti?
Üstelik Sera daha çok küçüktü, on yedi yaşına bile girmemişti.
Cesur, ilk defa babasına karşı gelmeye karar verdi. Babasının karanlık dünyasından sıyrılmalıydı. Babasından bağımsızca hareket etmek, belki de ilk defa kendi yolunu seçmek zorundaydı.
Cesur derin bir nefes aldı, kapıya tekrar yaklaştı. Kapıyı açıp içeri girdi. Babası ve onun sağ kolu onun girmesiyle susmuştu.
Gece yarısı çoktan geçmişti. Evin içi sessizdi, sadece hafif rüzgârın duvara çarpma sesi duyuluyordu. Cesur, kendi odasından çıktı. Bir üst kata çıkıp Sera'nın kaldığı odaya doğru yürüdü.
Cesur, odanın kapısını sessizce açtıve içeri bir adım attı. Sera, yatağında derin bir uykudaydı. Yüzü huzurluydu ama kaşları hafifçe çatılmıştı, sanki rüyasında bile huzursuzdu.
Cesur, bir an durdu. Gözleri Sera'nın yüzünde gezindi. Sonra yavaşça eğilip belli belirsiz saçlarına dokundu. Parmakları kızıl buklelerin arasından kayarken kısa bir an düşencelere daldı.
Sera'nın yanaklarında ki çilleri saymaya başladı. Kısa bir an yine duraksadı. Vakit kaybedemezdi. Hafifçe omzuna dokunarak Sera'yı uyandırdı.
"Kalk," diye fısıldadı.
Sera gözlerini açtı, uykulu ve şaşkındı. Nerede olduğunu bir an kavrayamadı. Cesur'un yüzünü görünce irkildi, sonra kaşlarını çattı.
"Gitmeliyiz," dedi Cesur sesi alçak ama netti. "Seni buradan çıkaracağım."
Sera'nın zihni bulanıktı. Güvenemiyordu. Onu buraya getiren kendisiydi, şimdi neden çıkarmak istiyordu ki? Bir oyun muydu? Ama bu odadan çıkmak istiyordu.
Annesini, babasını, abilerini, kardeşini özlemişti. Arkadaşlarını merak ediyordu.
Eve dönmek istiyordu.
Yavaşça başını salladı, yataktan toparlanıp ayağa kalktı. Cesur gözleriyle ona hareket etmesini işaret etti. "Sessiz ol."
Sera, derin bir nefes alarak ona uydu.
Gece sessiz ve karanlıktı. Sera'nın bilinci yerine gelmişti ama hâlâ halsizdi. Cesur'un sert bakışları ona birşey yapmayacağını söylüyordu.
Sera, kaldığı odadan çıktığı an etrafı incelemeye başladı. Geniş bir koridordaydılar. Cesur'un merdivenlere yönelmesiyle oda peşinden yürüdü. Merdivenlerden yavaşça inmeye başladılar. Cesur önde Sera arkasından ilerliyordu. Adımları dikkatli ve neredeyse sessizdi.
Sera, evi incelemeye devam etti. Kendi.evi.kadsr büyük bir evdeydi. Cesur'un dış kapıya yönelmesiyle yine peşine takıldı.
Büyük bir bahçeye çıktılar, evin heryeri duvarla kaplıydı.
Sera gözlerini Cesur'a çevirdi.
Cesur başını eğdi, ona güvende olduğunu hissettirmek için. "Beni takip et,"dedi.
Sera, ona uydu. Cesur, bütün evin arka bahçesine ilerledi. Evlerini saran duvara çıktı ve yavaşta üsteki teli kaldırdı.
Boşluktan çıkıp kendini yola bıraktı. Sera' da peşinden gelmişti.
Belinden yakalayıp aşağı indirdi.
Cesur, daha önce park ettiği arabasına doğru ilerledi.
Cesur, hızla direksiyona geçerken, Sera da tereddütle yan koltuğa oturdu. Motorun sesi geceyi bölerken, Sera hâlâ tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Beni nereye götürüyorsun," diye sordu, sesi hâlâ yorgun ama şüphe doluydu.
"Ailene," dedi Cesur. Gözlerini yoldan ayırmadan.
Sera kaşlarını çatıp ona döndü.
"Sana nasıl güvenebilirim? Belki yalan söylüyorsun."
Cesur hafifçe omuz silkti. "O zaman ilk fırsatta kaç." dedi sakin ama umursamaz bir sesle.
Sera'nın içi tuhaf bir şekilde sıkıştı. Cesur, onu gerçekten bırakmaya mı çalışıyordu, yoksa başka bir amacı mı vardı?
Gece ilerledim, Sera'nın aklımda ki sorular artıyordu.
Cesur, arabayı hemen sahilin önünde durdurduğunda Sera kaşlarını çattı.
Yol boyunca tek kelime etmemişlerdi, sadece motorun monoton sesi ve Sera'nın aklımda ki sorular eşlik etmişti yolculuğa. Ama şimdi, burası...
"Aileme gitmiyor muyduk?" diye sordu Sera. Sesi hem öfkeli hemde tedirgindi.
Cesur direksiyona yaslanıp Sera'ya döndü. "Baban istediğimiz şeyi verdikten sonra seni bırakacağım." Sesi buz gibiydiz sanki olanlar onun için sadece bir işti.
Sera'nım gözleri büyüdü, başını hızla iki yana salladı. "Sen kafayı yemişsin." dedi, öfkeden sesi titriyordu. "Ben bir fidye aracı mıyım?"
Cesur ona sadece kısa bir bakış atıp tekrar önüne döndü. "Uzatma, baban eğer seni çok seviyorsa istediğimi yapar, sadece birkaç saat benimlesin."
Sera'nın elleri yumruk oldu şimdi ne yapacaktı?
O yumruğu yüzüne çak!
İç sesine hak verdi ama Dalyan gibi adamı da tek yumrukla bayıltamazdı.
Cesur, ileride köfte ekmek satan adamı görünce, elini kapıya attı, sonra Sera'ya döndü.
"Hadi in."
Sera tereddüt etti ama sonra yavaşça arabadan indi. Gözleri hızla etrafı taradı. Burası oldukça kalabalıktı. İnsanlar yemek yiyor, sahilde yürüyordu. Kaçabilir miydi?
Tam bu düşünce aklından geçerken, Cesur arkasını dönüp kısa ama keskin bir bakış attı. "Aklından bile geçirme." Sesi sakindi ama tehditkârdı.
Seraz dişlerini sıktı, ve dışarıya derin bir nefes bıraktı. Şu an ona kerşı koyamazdı, en azından doğru anı beklemeliydi. Sessizce Cesur'u takip etmeye başladı.
Cesur, köfte ekmek ve ayranı alıp Sera'ya uzattı. Sera gözlerini yavaşça uzatılan yemeğe kaydırdı ve bir süre hareketsiz kaldı.
Cesur, onun tepkisizliğine anlam veremeyecek kaşlarını çattı. "Ne var?" diye sordu, sabırsız bir sesle.
Sera, gözlerini Cesur'a dikti ve düz bir ifadeyle, "Ben kırmızı et yemem," dedi.
Cesur, bir an duraksadı, ciddi olup olamadığını anlamaya çalıştı. Gözleri Sera'nın yüzünde gezindi, ama onda herhangi bir şaka izi görmedi. Gerçekten yemiyordu.
"Şaka yapmıyorsun," diye mırıldandı, sonra başını hafifçe yana eğip alaycı bir şekilde ekledi, "Midesi bu kadar hassas birini ilk defa kaçırıyorum."
Sera gözlerini devirdi. "Silah sevkiyatının yanında bir de adam kaçırma," dudaklarını büzdü. "Babam az bile yapmış."
Cesur, umursamayıp elindeki köfte ekmeğe baktı, sonra omuz silkip kendi ısırdı. "Tamam o zaman aç kal," dedi umursamazca.
Uzun bir süre geçti. Cesur'un gözleri bir noktaya kilitlenmişti. Yüzü aniden sertleşti. Sera, onun baktığı yere çevirdi başını ve siyah bir arabadan inen üç-dört adamı gördü. İçini panik dalgası kapladı.
"B-baban bizi nasıl buldu?" diye sordu, Sera Güneş aceleyle.
Cesur cevap vermedi. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Sonra başını iki yana salladı. "Bunlar babamın adamları değil. Başka birileri."
Sera'nın panik hali katlandı. "Nasıl yani?
Babanın adamları değilse kim onlar?!" Sesinde korku vardı.
Cesur, hâlâ cevap vermedi. Gözleri hızla etrafı taradı. Arabası uzakta kalmıştı. Yetişmesi imkansızdı. Adamlar sayıca fazlaydı ve üstelik yanında Güneş vardı. Onu tehlikeye atamazdı.
Aniden gözlerini Sera'ya dikti. "Koş!" diye bağırdı hiddetle.
Sera afalladı. "Ne?!"
Cesur sinirler arkasını dönüp koşmaya başladı. Sera'nın beyninde tehlike çanları çalıyordu. "Cesur, nereye gidiyorsun?!" diye bağırdı arkasından.
Cesur, bir an durup ona döndü. "Sen hâlâ koşmuyor musun?!" diye gürledi.
Sera'nın donup kaldığını farkedince dişlerini sıktı, hızla geri dönüp kolunu kaptı ve onu peşinden sürükledi.
O an, adamlarda hareketlendi. Onların koltuğunu görünce peşlerinden hızla ilerlemeye başladılar. Gecenin sessizliğindr ayak sesleri yankılanıyordu.
Cesur ve Sera, ter içinde kalmış şekilde koşuyorlardı. Arkalarındaki adamlardan her an bir hamle gelebileceğini bir tek Cesur biliyordu.
Cesur, bir sokağa girdiğinde Sera da onu takip etti. Ama sonra Cesur bir anda duraksadı, başını öne eğdi ve "Siktir..." diye fısıldadı.
Sera hemen döndü, korku ve merak karışımı bir ifadeyle "Ne dedin? Ne oldu?" diye sordu.
"Sıkıştık," dedi Cesur, gözleri etrafı tarayarak. Ara sokağa girmişlerdi ve dar bir alanda olduları için çıkış yoktu. Kısaca sıkışmışlardı. Kapalı sokağa girmişlerdi. Geri dönseler peşlerinde ki adamlarla yüz yüze geleceklerdi.
Cesur, birkaç saniye içinde bir çözüm aradı ama vakit kaybedemezdi. O sırada, peşlerindeki adamlar kalabalık bir alanda oldukları için silahlarını çekmemişlerdi. Ama şimdi dar bir sokakta sıkıştıkları da, bir anda önlerine çıkan adamlar onlara doğru ateş etmeye başladı.
Cesur, Sera'nın kolunu sertçe tutup, onu bir çöp konteynerinin arkasına çekti. Herşey hızla gelişmişti, Cesur belindeki silahı çıkartıp ateş etmeye başladı.
Sera'nın ağzından tiz bir çığlık koptu. Panik içindeydi, nefesi hızla kesiliyordu. Korkudan kalbi çırpınırken, her bir silah sesinde çığlık atıyordu.
Cesur, Sera'nın ne durumda olduğunu farketti. Hızla ona döndü. "Sakin ol! Yine kriz geçirirsen, ne yapacağımı bilmiyorum."
Cesur'un gözleri hızla yanlarındaki binaya kaydı. Yangın merdivenini gördü ve bir an bile tereddüt etmeden Sera'nın belinden tutup onu kaldırdı. "Yangın merdiveni," dedi sert bir şekilde. "Çok, hızlı ol!"
Sera, adeta gerçeklikten kopmuş bir haldeydi. Korku ve panik, her şeyin önüne geçmişti. Sesler giderek uzakta bir yankı gibi geliyordu, bedeni onun komutlarına karşı çıkıyordu. Hızla yangın merdivenine yöneldi.
"Cesur'un hızla arkasından hareket ettiğini fark etmese de, bir şekilde ayakları onu yönlendiriyordu.
Demir merdivenlere her adım attığında, kurşunlar metal yüzeylere çarpıyordu. Sera her seferinde bir çığlık atarak bir adım daha ileriye gitmeye çalıştı. Kalbi, vücudu, herşey adeta uyumsuz bir şekilde hareket ediyordu. Her bir çığlık, her bir çarpmayla, gerçeklik daha da siliniyordu.
Cesur, panik yapmadan merdivenlerden hızlıca çıkıyordu. Bir yandanda arkasında ki adamların onları takip ettiğini fark etti, ama vakit kaybetmeden Sera'yı önüne aldı. Böylece onu birazda olsa tehlikeden uzak tuttu.
Merdivenlerin sonuna geldiklerinde, Sera öndeki kapıya koştu, ama kapı kitliydi.
Çaresizlikle, Cesur'a döndü. "Cesur!" diye bağırdı, korku ve çaresizlik içinde.
Cesur, hızla başını çevirdi. "Kapı kitli," dedi Sera Güneş.
Sera'nın ne olduğunu anlayamadığı anlarda Cesur, elindeki silahı kaldırıp tek bir el ateş etti. Metal bir çınlama sesi duyuldu ve kapı, anında aralandı.
Sera, hiç düşünmeden kendini içeri attı. Bir binanın içindeydiler şimdi. Hızla etrafına bakarak, güvenli bir yer aradı. Cesur, arkasından girdi ve kapının arkasına hemen geçti, bir saniye bile kaybetmeden oda etrafı gözlemledi.
Cesur, kapının arkasından yavaşça çekildi. Hızlıca bir bina sakininin kapısının önünde durdu ve ayakkabılık kapıya doğru itti. Yavaşça ve dikkatlice hareket ederek, dolabı kapının önüne koydu, ardından Sera'nın kolunu tekrar tuttu. "Hadi, çabuk ol!" diye fısıldayarak, onu peşinden sürükledi.
Sera, hiçbir şeyin farkına varmadan Cesur'un peşinden gitmeye çalıştı. Adımlarını hızlandırdı, kalbi hâlâ çırpınıyordu ama Cesur, her adımda onu yönlendiriyordu. Bir an için geriye dönüp bakma düşüncesi geçti, Cesur'un sert tutuşu nedeniyle yapamadı.
Cesur, onları binanın çatısına çıkaran merdivenlere yöneldi. Merdivenlerin demirleri gıcırdarken, Sera'nın nefesi daha da hızlandı. "Sakın durma," dedi Cesur, arkasına bakmadan. Adamlar peşlerinden geliyordu.
Cihangir Beyoğlu'nun düşmanları, oğlunu bulmuştu. Cesur için sıkıntı değildi, adamları tek başına halledebilirdi. Yanında Sera Güneş olmasa... Onu tehlikeye atmamalıydı.
Cesur, çatı katına hızla ulaşırken, kitli olan çatı kapısına omzuyla sert bir şekilde vurdu. Kapı sağlam değildi ve hemen kırıldı. Hızla çatının ortasına doğru ilerledi, etrafı dikkatlice tararken gözleri her köşeyi süzüy, tehditlere karşı hazırlıklı oluyordu. Ağzından birkaç küfür kaçtı, sinirli ve tedirgindi.
"N'oldu?" diye sordu Sera Güneş, endişe içinde.
Cesur, başını hızla çevirerek, "Mermi bit," dedi sert bir şekilde. Ardından bir an sessizliğe büründü. Gözleri hâlâ çevresindeki her hareketi izliyordu.
Sera, duydukları karşısında titredi. "Babamı arayalım!" dedi ama Cesur başını iki yana salladı. "Telefonum arabada kaldı."
Sera sinirle soludu. "Ne demek arabada kaldı?!" Ellerini saçlarına atıp çekiştirdi. "Allah belanı versin, Cesur!"
"Verdi zaten!" Cesur, çatının korkuluklarından aşağıya baktı. Yüksekti, kesinlikle atlamaları imkansızdı. Diğer binalarla aralarında fazla mesafe yoktu.
Cesur, Sera'ya kısa bir bakış attı. "Atlayacağız," dedi.
Sera, şaşkınlıkla ona bakarak, "Ne dedin? Nasıl atlayacağız kaç metre yükseklikteyiz, farkında mısın?" diye sordu, korku ve endişe dolu bir ses tonuyla.
Cesur, bir an gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı. "Aşağı atlamayacağız," dedi, sesinde ki sakinlikle. "Karşı binanın çatısına atlayacağız."
Sera, duyduklarında inanamayarak, "Sen delirmişsin!" dedi. Şok içinde, bir adım geriye çekildi. Cesur'un kararlılığına rağmen, bu düşüncenin tehlikesi ve saçmalığı kafasında dönüp duruyordu.
Cesur, hızla Sera'nın karşısına geçti. Gözlerinde kararlılık ve güven vardı. "Bana güven," dedi, sesinde ciddi bir tonla. "Seni tutacağım, söz veriyorum. Bırakmam."
Sera, başını iki yana salladı.
"Yapamam," dedi, korku ve belirsizlik içinde.
Cesur, Sera'ya biraz daha yaklaştı, "Yaparsın," dedi. Sesinde ki güvenle Sera'yı sakinleştirmeye çalışıyordu. "Sen çok güçlüsün."
Sera, Cesur'un söylediklerine bakarak bir an duraksadı. Kafasında hâlâ binbir düşünce uçuyordu ama Cesur'un gözlerindeki güven, ona cesaret veriyordu. Zihninde, her şeyin nasıl olacağına dair belirsizlik olsa da, Cesur'un ona duyduğu güveni reddetmek istemedi.
Cesur, hızla çatının kısa duvarına çıktı ve bacaklarını açarak dikkatlice karşı binanın çatısına atladı. Çatıda hızlıca yerden toparlandı ve hemen çevresine bakarak Sera'ya yöneldi.
"Bak," dedi, rahatlıkla, "Çok kolay, ben atladım. Şimdi sıra sende."
Sera, birkaç adım geriye çekildi. Kalbi hızla çarpıyor, elleri titriyordu. "Yapamam!" diye bağırdı. Korku her hücresine işlenmişti. "Korkuyorum!" Sesinin titremesi, ne kadar çaresiz olduğunu belli ediyordu.
Tam o sırada, çatının merdivenlerinden ayak sesleri duyulmaya başladı. Adımlar yaklaşıyordu, her bir ses Sera'nın panik seviyesini artırıyordu.
Cesur'un ne kadar cesur ve kararlı olduğuna bakarak, bir an ne yapması gerektiğini bilemedi. Sadece adım seslerini dinliyordu.
Cesur, hiddetle bağırarak, "Atla!" dedi, sesi sert ve keskin bir şekilde. Sera, kalbi hızla çarparken bir an tereddütlr durdu. Arada kalmıştı. Ona nasıl güvenecekti?
"Tutacak mısın, beni?" diye sordu, gözlerinde hâlâ endişe vardı.
Cesur, hiç düşünmeden gözlerinin içine bakarak "Evet," dedi, kararlı bir şekilde. "Söz, tutacağım."
Sera, zamanın daraldığını hissederek, başka bir şans olmadığına karar verdi. Derin bir nefes alıp, cesurca atladı.
Cesur, hızla kollarını açtı ve Sera'yı güvenle yakaladı. Onu kucaklamanın etkisiyle sırt üstü sert betona düştü.
Sera, ona sarılan kollara sarıldı. Cesur, kollarını küçük bedene daha sıkı doladı. Sera'nın korkusu yavaşça yerini güvene bıraktı.
Cesur, derin bir nefes aldı ve başını kaldırarak Sera'nın yüzüne odaklandı. Başını Cesur'un boynuna koyan Sera, gözlerini sıkıca yummuştu.
Kısa bir süre sonra, gözlerini yavaşça açıp başını Cesur'un boynundan çıkardı. Cesur'un parlak sarı gözleri, onun yeşillerine bulandı.
Sera, kısa bir an duraksamanın ardından kollarını Cesur dan çekti. Ve Cesur'un kollarını da üstünden ittirdi. "Kalk, üstümden!" diye bağırarak vücudunu ondan uzaklaştırmaya başladı.
Cesur'un ağzından bir kıkırtı döküldü.
Ne güzel dişleri var öyle...
Sus!
Sera, kaşlarını çatarak, sinirle ona döndü. "Ne var?" diye sordu. "Niye gülüyorsun?"
Cesur rahatca gülümsedi ve alaycı bir şekilde, "Benim üstümde olan sensin, ben senin üstünde değilim yani," dedi.
Sera, bulunduğu pozisyonu bir an fark etti. Boylu boyunca Cesur'un üzerinde uzanıyordu. Ateş kıvılcımları yanaklarına doğru sıçradı.
Cesur'un göğsünden destek alarak kendini yana attı. Hızla doğrulmaya çalıştı, gözlerinde kızgınlık ve utanç karışımı bir ifade vardı.
Onları takip eden adamlar hiçbir şey bulamayıp binadan çıktılar.
Sera, oturur pozisyona geldi. Ellerini saçlarına geçirip geriye itti. Elinde ki anlamsız ıslaklıkla, gözlerini, ellerine çevirdi.
Kan.
Sera'nın gözleri büyüdü. "Vuruldum mu?" dedi fısıltı bir şekilde. Cesur'un gözleri ona çevrildi.
"Cesur! Vurulmuşum." dedi Sera Güneş ağlamaklı bir ses tonuyla.
Cesur, hızla yerinden doğruldu, "Ne," dedi.
Sera'nın gözleri, ellerindeydi. Neden acı hissetmiyordu?
Cesur ellerini uzatıp, Sera'nın ellerini avuç içine aldı. Gülme ek için dudaklarını birbirine bastırdı. Eliyle, Sera'nın avuç içinde ki kanı sildi.
"Aa! Vurulmamışım," dedi Sera şaşkınca. Cesur onu onayladı. "Evet vurulmamaşsın."
"O zaman bu kanda kimin?" diye sordu, Sera Güneş. Cesur derin bir nefes alıp verdi. "Benim," dedi. "Ben vuruldum."
Sera, anladım dercesine kafasını salladı. Kendini sırt üstü geriye attı.
Cesur gözleriyle etrafı izledi, ortalık biraz sakinleşince buradan çıkacak ve Sera'yı güvenle ailesine verecekti. Halit Yıldırım çoktan geri çekilmiş olmalıydı.
"Cesur!" Sera'nın çığlık gibi çıkan sesiyle, Cesur hızlıca Sera'ya döndü.
Sera, ellerini uzatarak Cesur'un tişört yakalarını tuttu. "Cesur, vurulmuşsun!"
Cesur, anlamsızca kızıl saçlı kıza baktı. Zaten vurulduğunu söylemişti. Sonradan algılama hastalığımı vardı, bu kızın?
Sera, elini Cesur'un kurşun yediği koluna koydu. "Hastaneye gidelim."
"Olmaz!"
Sera, gözlerini büyüttü, delirmiş olmalıydı bu adam! "Nasıl olmaz? Vuruldun!"
"Vay anasını," dedi Cesur. "Harbimi lan!" Başını iki yana salladı. "Vurulduğumu zaten biliyorum amına koyayım!" diye gürledi.
"Küfür etme!"
Cesur derin bir nefes aldı. Hayatının en büyük sınamasını yaşıyordu. Ayağa kalktı, ileriye doğru yürürken elinin tutulmasıyla duraksadı.
Başını elini tutan, elin sahibine çevirdi. Sera, bileğinde ki en sevdiği kırmızı renkteki bandanasını çıkardı, ardından Cesur'a uzattı.
"Al, bağla. Çok kan akıyor."
Cesur sessizce bandanayı aldı.
Omzuna sarıp, bandananın bir ucunu eliyle diğer ucunu dişlerine alıp sıktı.
Ardından, Sera'ya döndü. "Hadi, gidelim."
Sera başını salladı. Bulundukları çatının binasına girdiler ve dış kapıdan çıktılar.
*******
Küçük evlerinin oturma odasında meyve soyan Zeynep hanım, eşiyle birlikte haberleri izliyordu.
"Ah! Seran'ım güzel kızım," diye söylendi kaynanası.
Tam ağzını açıp birşey diyecekti ki, kocası ondan önce konuştu.
"Uzatma anne! Gitti kız işte. Ailesiyle mutlu. Sende artık şu dizlerine vurmayı bırak."
Makbule hanım, oğlunu kınadı. Elindeki tesbihi çevirmeye devam etti.
Üniversite'den izin alıp yeni gelen Merve ailesini sessizce izliyordu. Dış kapının açıp kapanma sesi geldi. İşten yeni dönen Gülcan ve Eslem salona geldiler.
"Yemek yaptın mı, anne?" diye sordu direkt Gülcan. Kırk sekiz saattir nöbetteydi. Devlet hastanesinde hemşire olarak çalışıyordu. Eslem direkt kendini salondaki tekli koltuğa attı.
Zeynep hanım, yerinden kalktı yemekleri ısıtmak için. Televizyondan yükselen sesle yere çakıldı. Salondaki herkes sus pus oldu, bütün gözler televizyona yöneldi.
"Halit Yıldırım'ın kızı, Sera Güneş Yıldırım! İki gündür kayıp! Ailesi onu bulmak için seferber oldu."
Kamera arkada ağlayan Bahar Yıldırım'ı gösterdi.
Zeynep, duyuduklarını idrak edemeyip haber başlığını okudu.
YILDIRIMLARIN BİRİCİK KIZLARI! 2 GÜNDÜR KAYIP! HİÇBİR HABER ALINAMIYOR!
Ardından Sera Güneş'in bir çok fotoğrafı ekranda belirdi. Eve bomba gibi düşmüştü bu haber, kimse ağzını açıp birşey söyleyemedi.
*******
Aziz, her zamanki şeyleri duyduktan sonra hastaneden çıktı. Küçük kız kardeşi iki gündür kayıptı. Bütün karakollara ve hastanelere bakmışlardı, ona dair hiçbir iz yoktu.
Hastanenin önünde ki banka oturup bir sigara yaktı. Bu hastanede aynı şeyi söylemişti:
Üzgünüz, öyle bir isimli hasta yok!
Sinirle soludu Aziz. Delirmek üzereydi. Kim, ne istemişti, küçük kız kardeşinden?
Biten sigarasını yere attı. Cebinden bir sigara daha çıkarıp yaktı. Gözleri uykusuzlukta şişmişti. Nasıl uyuyabilirdi ki? Kardeşi yoktu!
"Hey! Yerlere çöp atmak yasak!" Aziz başını yerden kaldırdı. Karşısında ki üniformalı kadına baktı, hastane çalışanı olmalıydı.
Yere attığı sigarasını aldı. Banktan kalkıp ilerideki çöpe doğru yürüdü. Hemşirenin yanından geçerken, ferah kokusu burnuna doldu.
Annesi ve kız kardeşi gibi kokuyordu. Çiçek kokusu. Sigarayı çöpe atıp hemşireye geri döndü. Kocaman mavi gözleri vardı.
Aziz gözlerini, kadının mavi gözlerinden çekti. Etrafa bakınıp yeniden kadına yöneldi. Güzel bir kadındı, hemde fazlasıyla.
Kafasını iki yana salladı. 'Daha önce hiç mi, güzel kadın görmedin? Kendine gel' dedi içinden.
Gözleri ondan bağımsızca yine kadının üstünde durdu. Kız kardeşi gibi çilleri vardı. Ama bu kadının çilleri daha fazlaydı. Kardeşinin çilleri bu kadar büyük ve fazla değildi.
Kadının koyu kumral saçları göğüs hizasındaydı. Boyu oldukça uzundu, ama karşısında ki adam devasa bir uzunluktaydı. Ona bakabilmek için başını geriye atmıştı ve boynu oldukça ağrımıştı.
"Adın ne?" diye sordu Aziz, meraklı bir sesle.
Hemşirenin ağzından kadınsı bir gülüş koptu. "Adımı ne yapacaksın?"
Aziz, omuz silkti.
"Mercan, adım. Peki senin ki ne?" diye sordu hemşire.
"Aziz," dedi gözlerini kadının gözlerinden ayırmazken. "Aziz Yıldırım."
Kadının gülen yüzü soldu. "Bu yüzden demek gözlerin bu kadar şiş."
Aziz kaşlarını çattı. "Ne?"
"Herkes sizi konuşuyor, kardeşin kayıpmış. Haberlerde gördüm. Umarım en kısa sürede bulursunuz."
Kardeşinin kaybolma gerçeği Aziz'in yüzüne çarptı. Başını belli belirsiz salladı. Burada ne yapıyordu ki? Kardeşini bulmalıydı!
"Evet, kardeşimi bulmalıyım," diye mırıldandı.
Mercan kaşlarını çattı. "Efendim? Ne dedin, duyamadım."
Aziz cevap vermeden arkasını döndü. Arabasına doğru yürüdü. Arkadan ona seslenen kadını duymazlıktan geldi.
Kardesini bulmalıydı, gönül eğlendiremezdi!
*******
Peşimizde ki adamları atlatıp, sahile geri dönmüştük. Hayatım boyunca hiç yaşamadığım aksiyonu bir günde yaşamıştım.
Üstelik ben sadece filmlerde görmüştüm böyle şeyleri!
Hâlâ yaşadığım olayın etkisindeydim. Resmen başımdan kurşun yağmuru geçmişti!
Anneme anlatsam kalp krizinden giderdi kadın.
Cesur'la birlikte, arabına doğru ilerledik. Ailemin yanına götüreceğine dair söz vermişti.
Ona bir yanım güvenmezken bir yanımda güveniyordu.
Arabanın kapısını açarken, önümüzde bir araba durdu. Korkuyla Cesur'a baktım. Ama o gayet sakindi.
Oldukça lüks arabadan, bir adam indi. Arabası gibi kendiside siyahtı. Ben korkuyla geri adımlarken, Cesur adımlarıyla öne çıktı.
"Ne arıyorsun burada," diye sordu Cesur.
Önümünde ki adamı tanıyor olmalıydı. Sakin mi kalmalıydım, bu durumda?
Siyah takım elbiseli adam, oldukça uzun ve kalıplı biriydi. Cesur'un iki katı kadardı.
"Kızı ver!"
Adımların biraz daha geriledi. Burada başka bir kız olmadığına göre o kız ben oluyordum.
"Ailesine götüreceğim zaten," dedi Cesur.
"Sana güvenmiyorum. Ben götürürüm." Bu adamı tanımıyordum ve onun beni aileme götürmesindense Cesur'un götürmesini yeğlerdim.
Cesur geri çekildi. Verecek miydi, beni?
Adamın koyu kahverengi gözleri bana çevrildi. "Benimle gel." dedi Cesur'un aksine bana karşı yumuşak bir ses tonuyla konuşmuştu.
Başımı hızla iki yana salladım. "Seni tanımıyorum."
Adam derin bir nefes alıp verdi. Ve bir adım ileriye çıktı. "Ben, Barış Alabora."
Şaşkınlıkla adama baktım. Ne Tahir amcaya benziyordu ne de Sinem teyzeye. Üstelik Savaş'la alakaları bile yoktu.
Kafamı diktim. Ve dik dik ona baktım. "Tahir amcaya zerre benzemiyorsun," dedim kendimden emin çıkan sesimle. "Sana nasıl inanacağım? Belki yalan söylüyorsun?"
Sıkıntılı bir şekilde dışarıya nefes bıraktı. Elini burnuna atıp burun kemerini sıktı. Ardından, bana döndü.
Elini cebine atarken aynı zamanda konuşmaya başladı. "Abini arayalım o zaman," dedi.
Hızla başımı salladım. Aziz abim, hep Barış'ı anlatmıştı. Yakın arkadaşlardı. Ama daha önce hiç görmemiştim onu, bu yüzden güvenmiyordum.
Üçüncü çalışta telefon açıldı. Kendini Barış diye tanıtan adam, telefonu hoparlöre aldı.
"Alo, Güneş'e dair bir iz mi, buldun?"
Aziz abimin sesini duymamla gözlerim direkt yaşardı. Çok özlemiştim. Hızla önce çıktım.
"Buldum, kardeşim. Direkt kendisini buldum," dedi Barış.
Aziz abim konuşmadan telefonu elime alıp ben konuştum. "Abi!"
Anında cevapladı abim sesimi.
"Abim!" Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı.
Barış abi kollarını açtı. Kendimi güvende hissetmek istiyordum. Bir an bile duraksamadan kolları arasına girdim.
"İyi misin? Neredesin abicim? Söyle hemen geliyorum."
Hem ağladım hem güldüm. "İyiyim abi, merak etme. Barış abiyleyim. O beni getirecek." dedim, gözlerimden yaşlar akarken.
Abim telefonun diğer ucundan derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı.
"Eyvallah Barış."
Barış abi, belime sardığı kollarından birini çekti telefonu ona verdim. "Önemli değil," diyip telefonu kapattı.
Son kez sırtımı ovalayıp ellerini çekti. "Hadi, cimcime seni evine götüreyim. Bahar teyze delirmeden."
Küçük bir kahkaha attım. Ardından, burmumu çektim. Biraz sümüklerim akmış olabilir.
Rezil olduk!
Kes!
Hızla Barış abinin arkasında ki arabaya ilerledim. Arkamı dönüp Cesur'a son kez baktım.
Öylece durmuş, sadece izliyordu.
Teşekkür etmeli miyim?
Başımı hızla iki yana salladım. Kesinlikle hayır! Beni kaçıran oydu, kaçırmasaydı bunlar yaşanmazdı. Beni, babasının düşmanlarında kurtardı diye teşekkür mü, edecektim? Asla!
Hızla arabaya bindim. Son kez yeşillerimi, elalara çevirdim.
Yıldıza bas!
Oy kullan!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 35.84k Okunma |
3.74k Oy |
0 Takip |
20 Bölümlü Kitap |