29. Bölüm

•27•

Yazarasena
yazarasena

İyi okumalar dilerimm ✨️

 

Diğer bölümden hatırlatma

Devrim başını hafifçe yana eğdi.

"Atalay," dedi.

 

Gülümseyerek... ama bu normal bir gülümseme değildi. Sinsiydi.

 

"Efendim?" dedi Atalay.

Sesi sakindi ama içi gider gibi olmuştu.

 

Devrim kafasını biraz daha eğdi, kendince tatlı bulduğu bir ifadeyle:

"Kaçırsana beni buradan."

 

Atalay'ın kaşları anında çatıldı.

 

Devrim, gelecek cevabı anlamıştı zaten.

"O zaman ben kendim kaçarım," deyip ayağa kalkmaya yeltendi.

 

Daha doğrulmadan Atalay da ayağa kalkmış, Devrim'in tam karşısına dikilmişti.

 

Devrim başını kaldırıp ona baktı, şaşkın bir ifadeyle:

"Sen... bu kadar uzun muydun ya?"

 

Atalay bir anlığına yumuşar gibi oldu.

 

Ama Devrim sabırsızdı.

"Dikilme öyle başımda canavar gibi," dedi. "İki haftadır yatıyorum ben. Sıkıldım... da sıkıldım."

 

Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.

Atalay hâlâ karşısındaydı.

Devrim ise ilk kez gerçekten kaçmak ister gibi görünüyordu.

 

Atalay, başını hafifçe yana eğdi.

"İstersen hastanede biraz yürüyebiliriz," dedi. "Ama kaçmak yok."

 

Devrim, mutsuz bir çocuk gibi oflayarak koltuğa geri yaslandı.

"Of..." diye homurdandı. "Şu doktoru gördüğüm gibi boğazına yapışıp tehdit etmem lazım."

 

Kendi kendine söylenirken, yanından gelen hafif bir öksürük sesiyle duraksadı. Başını kaldırıp Atalay'a baktı.

 

"Tamam tamam," dedi hemen. "Bir şey yapmayacağım... yani inşallah."

 

Atalay sırıttı.

"Gel bakayım baş belası seni," dedi. "Bir gezdirelim."

 

Elini uzattı.

 

Devrim, tereddütsüz o eli tuttu. Atalay'ın yardımıyla ayağa kalktı ve birlikte odadan çıktılar.

 

 

 

🇹🇷Devrim ve Atalay🇹🇷

 

 

Hastane koridorları sessizdi. Işıklar beyaz, adımlar yankılıydı. Devrim etrafına kısa bir bakış attıktan sonra Atalay’a biraz daha yaklaştı.

 

“Yakışıklı,” dedi fısıldar gibi. “Bence kaçmak için hiç geç değil.”

 

Atalay başını ona çevirdi. Yüzünde o munzur ifade vardı.

“Ne dedin, bir daha de bakayım sen?”

 

Devrim gayet sakin bir şekilde:

“Kaçmak için geç değil dedim.”

 

Atalay kaşlarını kaldırdı.

“Ondan önce.”

 

Devrim hiç bozuntuya vermeden:

“Hee… yakışıklı dedim.”

 

Atalay’ın dudak kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı.

 

Atalay, Devrim’e doğru biraz daha yaklaştı.

“Yakışıklı hee,” dedi alçak bir sesle.

 

Devrim de ona bir adım daha sokuldu.

“Şımarma hemen,” dedi.

 

Atalay gülerek iki elini kaldırdı.

“Tamam tamam, şımarmam.”

 

Devrim gülmeye başladı. O gülerken Atalay’ın bakışı yumuşadı.

“Sen de çok güzelsin be, Devrim,” dedi.

 

Devrim saçlarını savurur gibi yaptı.

“Biliyorum,” dedi ve başını çevirdiği anda doktorunu gördü.

 

“Gel,” dedi hemen. “Söyleyelim de beni çıkarsın artık.”

 

Atalay’ın elini tuttuğu gibi çekti, birlikte doktorun yanına gittiler.

 

Doktor gülümseyerek baktı.

“Devrim Hanım, çabuk ayaklanmışız bakıyorum,” dedi. “Bu ne hız?”

 

Devrim tebessüm etti.

“Beni şuradan bir çıkarsanız uçarım bile de işte,” dedi.

 

Doktor ciddileşti.

“Daha yeni uyandınız. En azından birkaç gün kalmanız sizin için daha iyi olabilir.”

 

Devrim hiç duraksamadı.

“Bir şey olursa gelirim zaten,” dedi. “Siz kendinize dikkat edin, iyi akşamlar.”

 

Doktorun şaşkınlığına bile izin vermeden, Atalay’ın hâlâ bırakmadığı elini çekerek hızlı adımlarla kaldığı odaya doğru ilerledi.

       

Odaya girdikleri gibi Devrim durdu.

“Sen çıkış işlemlerini halledebilir misin?” dedi. “Ben bu sırada üstümü değiştireyim.”

 

Atalay hiç düşünmeden başını salladı.

“Tamam, güzelim,” dedi ve odadan çıktı.

 

Devrim birkaç saniye olduğu yerde kaldı.

“Güzelim…”

 

Atalay’ın arkasından, farkında olmadan biraz şapşalca baktı. Sonra kendine gelip başını iki yana salladı, üstünü hızla değiştirip odadan çıktı.

 

Koridorda Atalay’ın yanına ilerledi.

“İşin bitti mi?” diye sordu.

 

Atalay elindeki kâğıda bakmayı sürdürerek:

“Bitti, gel,” dedi.

 

Devrim merakla yaklaştı.

“Neye bakıyorsun?”

 

“Doktorun sana verdiği reçeteye,” dedi Atalay. “Önce ilaçları almaya gidelim, olur mu?”

 

Devrim başını salladı.

“Olur.”

 

Birlikte otoparka indiler. Arabanın yanına geldiklerinde ikisi de kapıları açıp bindiler.

 

Devrim emniyet kemerini takarken, saate şöyle bir baktı.

“Herkes uyumuştur değil mi bu saatte?” dedi.

 

Atalay direksiyonu tutarken kısa bir bakış attı.

“Büyük ihtimal,” dedi. “Neden sordun?”

 

Devrim omuz silkti.

“Evin anahtarı yok ya bende,” dedi. “Ondan sordum.”

 

Atalay hiç tereddüt etmedi.

“Bende kalırsın. Bir şey olmaz.”

 

Devrim hafifçe duraksadı.

“Ailen var ya senin evde,” dedi. “Ben rahatsız etmeyeyim.”

 

Atalay sakin bir tonla:

“Doğru ya,” dedi. “Sen bilmiyorsun. Sen yoğun bakımdayken annemle babam daha büyük bir eve taşındı.”

 

Devrim’in yüzünde bir aydınlanma belirdi.

“Anladım,” dedi.

 

Arabanın içi yeniden sessizliğe büründü.

 

 

Yarım saat sonra

 

 

Devrim ve Atalay, eczanedeki işlerini hallettikten sonra eve gelmişlerdi. Devrim, salonun köşesindeki koltuklardan birine oturmuş, doktorun verdiği ilaçları tek tek inceliyordu.

 

Atalay elinde iki kupayla salona girdi. Birini uzattı.

Devrim, başını kaldırmadan kupayı aldı.

“Teşekkürler,” dedi ve yeniden ilaçlara döndü.

 

“Devrim.”

 

Kafasını hâlâ ilaçlardan kaldırmadan,

“Efendim?” dedi.

 

Atalay birkaç saniye cevap vermedi. Devrim, bu sessizliğe alışık değildi. Başını kaldırdığı anda Atalay’ın bakışlarıyla karşılaştı.

 

“Sevgilim olsana,” dedi Atalay.

 

Devrim’in eli durdu.

Gözlerini Atalay’ın gözlerine dikti.

 

Birkaç saniye geçti.

Ne bir ses vardı ne de bir hareket.

 

Sonra Devrim ayağa kalktı. Hiç konuşmadan Atalay’ın karşısına geçti ve onun yanına oturdu. Atalay, Devrim’in bu hareketiyle bedenini ona doğru çevirdi.

 

Tam konuşacakken—

 

Devrim, Atalay’ı boynundan çekti.

Dudakları, Atalay’ın dudaklarına değdiği anda Atalay’ın tüm vücudu bir anda dondu.

 

Nefesi kesildi.

Zaman, sanki o temasın içinde sıkışıp kalmıştı.

 

Devrim’in eli, Atalay’ın boynunu nazik ama kararlı bir şekilde kavramıştı.

Atalay’ın nefesi kesildi; Devrim’in tenindeki sıcaklık, kokusu, gözlerinin o sert ama kırılgan bakışı… hepsi bir anda üstüne çökmüştü.

 

Atalay önce şaşırdı, tepki veremedi.

Sonra Devrim’in dudaklarının yumuşaklığı zihnini tamamen susturdu ve gözlerini kapatarak karşılık verdi.

Eli, Devrim’in beline gidip hafifçe kavradı, onu kendisine doğru çekti.

 

Öpüşme çok derin değildi — ama içinde günlerdir saklanan özlem ve duygu vardı.

Devrim geri çekildiğinde, nefesi hâlâ Atalay’ın dudaklarına çarpıyordu.

 

“Sanırım sorunun cevabını aldığını düşünüyorum,” dedi Devrim, hafifçe gülümseyerek.

 

Atalay, kısa bir an durdu, sonra Devrim’i bir kez daha hafifçe öpüp, “Çok kısa ama aldım,” dedi.

 

Devrim, Atalay’ın omzuna kafasını yasladı; ikisi de sessizce birbirlerinin varlığını hissederek oturuyordu.

 

 

Atalay, Devrim’in omzuna yaslanışındaki ağırlığı hissedince hiç kıpırdamadı.

Sanki yanlışlıkla rahatsız eder diye nefesini bile daha yavaş aldı.

Kolunu, Devrim’in sırtının tam altına denk gelecek şekilde daha sağlam, ama yine de nazikçe sardı.

 

Devrim’in nefesi, Atalay’ın köprücük kemiğine ara ara sıcak sıcak değiyordu.

Yorgunluğu belliydi… ama bir şeyden kaçmıyor, saklanmıyor gibiydi.

Sadece duruyordu… Atalay’ın yanında.

 

Odayı dolduran loş sarı ışık, Devrim’in yüz hatlarını daha da yumuşatmıştı.

İkisinin de gölgesi duvara vuruyordu; sessizlik, aralarındaki bağı kelimelerden çok daha net anlatıyordu.

 

Bir süre sonra Devrim’in nefes alışları değişti.

Daha derin, daha sakin… daha güvenli.

 

Atalay hafifçe başını eğip ona baktı.

Devrim’in gözleri kapanmak üzereydi; bakışları dalgın, kirpikleri titrek, yüzü normalden daha huzurluydu.

 

“Atalay…” diye mırıldandı, sesi neredeyse fısıltı.

“Biraz… böyle kalabilir miyiz?”

 

Atalay’ın yüzüne istemsiz bir gülümseme yerleşti.

“Kalalım,” dedi.

 

Devrim, cevabı duyar duymaz bacaklarını koltuğa çekip tamamen Atalay’a yaslandı.

Başını onun göğsüne yerleştirdi; o kadar doğal bir hareketti ki sanki yıllardır böyle uyuyorlardı.

 

Birkaç dakika sonra Devrim’in nefesi tamamen düzene girdi.

Atalay, onun uyuduğunu anlamasıyla derin bir nefes aldı.

 

Atalay sessizce gülümsedi.

İlk defa onu böyle görüyordu:

Kırılgan ama huzurlu, güçlü ama teslim olmuş, uyanıkken bile korumaya çalıştığı o duvarlardan arınmış.

 

Bir elini Devrim’in saçlarına götürdü, usulca gezdirdi.

 

“İyi geceler,” diye fısıldadı.

 

Atalay bir süre kıpırdamadan oturdu, sadece Devrim’i izledi.

Saçlarının alnına düşen tutamı, nefesinin düzenli ritmi, dudaklarının hafif aralıkta olması… her ayrıntı onun gözünde daha da değerliydi.

 

Odanın loş ışığı, gölgeleri duvarda dans ettiriyordu.

İkisi de sessizdi, ama sessizlik hiçbir zaman bu kadar konuşkan olmamıştı.

Atalay, parmağını Devrim’in saçları arasında gezdirirken, küçük bir gülümseme dudaklarında belirdi.

Yıllardır beklediği huzur, şimdi tam karşısındaydı.

 

Zaman yavaşça akıp gidiyordu.

Atalay Devrim’in yüzünü hafifçe okşadı, alnına minicik bir öpücük kondurdu ve bir an sadece nefesini dinledi.

Nefesi, kalbinin ritmiyle uyumlanmış gibiydi; o an her şey çok doğru ve çok güvenli hissettirdi.

 

Dakikalar geçtikçe Atalay’ın göz kapakları ağırlaşmaya başladı.

Hala Devrim’i izliyordu; ama artık bakışı yavaşça kapanan gözlerle birleşiyordu.

Vücudu gevşedi, kolu hâlâ Devrim’in belinde duruyordu, başı hafifçe saçlarının arasına düşmüştü.

 

Odanın sessizliği tamamen sararken, Atalay da sonunda onun yanında, sessizce ve huzurla uykuya daldı.

İkisi de aynı koltukta, birbirine yaslanmış, dışarıdaki dünyadan tamamen kopmuş bir şekilde, birbirlerinin varlığında uyum bulmuştu.

 

 

Sabah

 

 

Telefonun sesiyle gözlerini araladı Devrim.

Ses, Atalay’ın başucundan geliyordu.

 

Başını hafifçe kaldırıp ona baktı. Atalay derin uyuyordu; kaşları bile kımıldamamıştı. Yorgunluğunu hatırladı, geceyi, hastaneyi… Elini uzatıp telefonu aldı.

 

Ekranda tek bir isim vardı: Annem.

 

Sessizce açtı.

 

Daha “alo” demesine kalmadan kulaklarına ince bir ağlama sesi doldu.

Boran’dı bu. Hiç karıştırmazdı.

 

Ardından Neşe’nin sesi geldi, biraz yorgun ama yumuşak: “Oğlum… Boran hiç durmuyor. Devrim kızımı istiyor sanırım.”

 

Devrim’in yüzünde farkında olmadan bir gülümseme belirdi. Sesini alçalttı. “Neşe abla, benim… Devrim,” dedi. “Atalay uyuyor.”

 

Kısa bir duraksama oldu. “Konum at bana,” diye devam etti fısıltıyla. “Gelip alayım.”

Telefonu kapattığında bir an olduğu yerde kaldı.

Sonra Atalay’a baktı.

Uykusunda bile sakin görünüyordu.

 

Devrim, telefonu sessizce yerine bırakırken artık sabahın gerçekten başladığını hissediyordu.

 

Neşe Hanım’ın sesi bu kez daha kararlıydı. “Sen otur, oturduğun yerde. Hastaneden çıkmana var daha. Benim de birkaç işim vardı zaten; Boran’ı bırakırım, onları da hallederim.”

 

Devrim sesini sakin tutmaya çalıştı. “Abla, doktorum izin verince dün gece çıktım ben hastaneden.”

 

Kısa bir sessizlik oldu. “Kız sen beyin kanaması geçirdin beyin,” dedi Neşe Hanım. “Nasıl izin verdi çıkmana?”

 

Devrim dudaklarını büzdü. “Boş ver ablam, bunları sonra konuşuruz.”

 

“İyi madem,” dedi Neşe Hanım. “Evin önüne gelince ararım ben.”

 

“Tamam, görüşürüz abla.”

Telefon kapandı.

 

 

 

 

​Selam.

Artık kitabın sonlarına yaklaştığımızı söylemek istiyorum. Şu anki planıma göre 30. bölüm final bölümü olacak. Bu noktaya gelene kadar karakterlerle birlikte çok şey yaşadık. Sonuna yaklaşırken bu yolculukta benimle olduğunuz için teşekkür ederim.

 

Umarım bu bölümü de beğenmişsinizdir.🤍

Bölüm : 17.01.2026 12:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...