68. Bölüm

68. Bölüm

Yazarimsibirileri
yazarimsibirileri

“Bana neler olduğunu anlatır mısın? Neden hatırlamıyorum?”

Güler gibi bir ses çıkardı. “Bunu benden isteme. Her şeyi iste ama bunu değil.”

“Ama neden?”

“Çünkü hatırlamanı istemiyor,” dedi yabancı bir kadın sesi ve hemen ardından kafamın arkasına bastırılan silahın soğuk namlusunu hissettim.

Barut hızla ayağa fırlayıp silahını çekerek arkama doğrulttuğunda ve arkamdaki kadını gördüğünde bir hayaletle karşılaşmış gibi donakaldı.

“Mila?”

~~~

“Demek adımı unutmamışsın,” dedi kadın olabilecek en soğuk şekilde gülümserken. “Oysa ki ben unuttuğundan emindim.”

Barut yanlış görüyormuş gibi birkaç kez kirpiklerini kırpıştırdı ve yanlış duyuyormuş gibi kafasını kısaca iki yana silkeledi. Kadının adı bir kez daha dilinden döküldüğünde bu kez çok daha cılızdı. “Mila...”

“Evet, Mila. Yas dönemin boyunca anmadığın adımı şimdi kaç kez sayıklayacağını merak ediyorum doğrusu.”

Barut yüzüne okkalı bir yumruk yemiş gibi sarsıldı. Doğrulttuğu silahın namlusu ağır ağır hedefinden kayarak aşağıya doğru düşerken benim enseme dayanmış olan silah oradan hiç kımıldamadı.

“Oyun muydu?” dedi boştaki eliyle yüzünü sıvazladığı sırada. O ana kadar sakindi ama sonra birden bağırmaya başladı ve yerimde sıçramaktan kendimi alamadım. “HEPSİ KAHROLASI BİR OYUN MUYDU?”

Kadının umurunda bile olmadı. Göremesem bile omuz silktiğinden emindim. “Oyun oynamayı sevdiğimi bilirsin, sevgilim.”

“Sikeyim! BANA NE YAŞATTIĞINDAN HABERİN VAR MI SENİN!?”

“Beklediğim etkiyi göremediğimi söylemeden geçemeyeceğim.”

“MİLA!”

“Ah, tanrım. Adımı bağırıp durmayı kes. Bunu özlediğimi sanmıyorum.”

Düğümlenmiş olan dilim sonunda dönmeyi başarabildi. Korku dolu gözlerim hâlâ önümdeki Barut’un şok dolu yüzündeyken, “Neler oluyor?” diye sorabildim. Ancak sanırım varlığımı hatırlatmam kadını rahatsız etti.

“Sen kes sesini!”

Nefret. Onda saf bir nefret vardı. “Bana neden kızgınsın anlayamıyorum. Sana... zararım mı dokundu?” Çünkü dokunduysa bile şu anda hatırlayamıyordum ama içten içe kendimi suçlu hissetmiyordum. Hatta onu suçlamam gerekiyormuş gibi garip bir dürtü taşıyordum.

“Sen rahatsız edici bir böceksin, Deniz,” dedi adımı ağzında çamur varmış gibi söyleyerek. “Ayağımın altında dolaşıp durmandan bıktım. Sürekli yoluma çıkıyorsun ve bil bakalım ne oldu? Seni ezmeye karar verdim.”

Barut silahını yeniden hedefleyip arkamdaki kadına doğrulttu. “Ondan uzak duracaksın. Yoksa seni kendi ellerimle öldürürüm ve bu kez öldüğünden emin olurum.”

Mila’dan sinirle karışık kahkaha yükseldi. “Bana olan aşkının büyüklüğü yüzünden neredeyse ağlayacağım!”

“Mila,” diye uyarıyla homurdanırken sanki kendisiyle çelişiyormuş gibi gözlerini kısa bir anlığına yumup küfretti. “Sen o evden nasıl canlı çıkabildin lan?”

“Aslında beni ilk gördüğün anda bana sarılacağını ve tanrıya şükranlarını sunacağını düşünmüştüm ama tanrım, neredeyse lanet edecek gibi duruyorsun. Beni hiç mi sevmedin sen?”

Sesinde, çok derinlerde hayal kırıklığı vardı ama kaynağı sevilmediğini düşündüğü için değildi. Eğer yanlış hissetmediysem bunun kaynağı Barut’un üzerinde istediği etkiyi bırakamamış olduğunu fark etmesiydi.

“Karşıma çıkıp benim kar- ona,” derken dişlerini sıkarak beni işaret etti. “Ona silah çektin! Bir de sana sarılmamı mı bekliyorsun? Cidden, Mila, siktir. Sen neyin peşindesin? Tüm bunlar ne demek?”

“Durma, ona söylesene,” diyerek Barut’u kışkırttı. “Hadi söyle, sevgilim. Eminim ki seni bağrına basacaktır. Ona kar-”

“SAKIN!”

“Ah... sen korkuyorsun!” Kahkaha attı. “Şuna da bakın. Sen resmen korkuyorsun. Reddedilmekten, değil mi? İstenmemekten? Yıllardır onun için savaşmışken değersiz bir çöp gibi bir kenara atılmaktan?”

Barut’un alnındaki damar yerini belli ederken silahı tutan parmakları sıklaştı. “Bunların hiçbiri seni ilgilendirmiyor. Bırak onu. Seninle baş başa konuşalım.”

“Onu bırakacağım.” Verdiği güvenceye hiç inanmadım. Zaten sadece birkaç saniye sonra parmakları saçlarımı kavrayıp asıldı. Kafamı geriye doğru çekerken, “Ama kafasına saplanmış mermimle birlikte,” diye ufak bir ayrıntı ekledi.

Geldiğinden beri ilk kez kadının yüzünü görebildim. Kanıma buz gibi bir his yayıldı. Mila’ya bakmak tıpkı çalıların arasında asilce kıvrılmış kara mambaya bakmak gibiydi. Sımsıkı atkuyruğu yaptığı siyah saçlarıyla, yeşil gözlerine yaptığı siyah makyajıyla ve kırmızının koyu tonlarına boyadığı dudaklarıyla hem hayran olunası hem de ürperticiydi. Giydiği deri takım cildini kusursuzca sarıp daha belirgin hâle getirmişti. Mükemmel ve ölümcüldü. Güzel ve zehirliydi.

Ona bakmak bile nefesimi keserken, “Kimsin sen?” diye zar zor sorabildim. Gözlerimi yumduğumda orada beliren yanan ev beni elektrik akımına kapılmış gibi irkiltti.

“Adımı az önce en az on kez söyledi. Yoksa hasarlı küçük beynin artık sadece birkaç dakikalık kayıtları mı tutabiliyor?”

Barut, “Mila,” diye kükredi. “Bırak onu, bu sana son uyarım.”

Mila bırakmak bir yana dursun namlunun soğuk ucunu boynuma, şah damarımın üzerine bastırarak ona meydan okudu. “İnan beni vuracak olman önemli değil. Senden önce tetiğe asılacağımı sen de biliyorsun, sevgilim. En azından beni bu kadar da olsa tanıdığına inanıyorum.”

“Bunu neden yapıyorsun? Ona zaten yeterince zarar verdin! Neyin intikamı bu? Bana aklımı kaçırtacaksın! Bırak o silahı!”

Kadın hâlâ saçlarıma asıldığı ve kafamı hafif geride tuttuğu için az da olsa yüzünü görebiliyordum. Bu sayede dudaklarını şeytani bir sırıtışla kıvırmasına anı anına şahit oldum. “Arkadaşının kurşunun önüne atlaması doğrusu çok yazık oldu. O çocuğu sevmiştim. En azından hemen öldürmeyi planlamıyordum ama bu sürtük yaşasın diye kendi hayatını feda etti. Tanrım... neden bu küçük piç yaşasın diye herkes kendini feda ediyor? Onu bu kadar değerli yapan ne?”

Zihnimden görüntüler hızla akıp gitti. Yavuz... beni uzaklaştırmaya çalışması... kurşun sesi... Yavuz’un yere yığılması... kucağımda, yağmurun altında bana veda etmesi...

“MİLA!”

“Ne?” dedi kadın umursamazca. “Bebeğini ben öldürmedim ya. Yoksa ondan da beni mi suçluyorsun? Bir bebeği bile yaşatamadı.”

Karnıma saplanan ağrıyla ellerimi oraya bastırırken boğazımın derinliklerinden acı bir hıçkırık koptu. Yanaklarımdan kayan yaşların ancak farkına varabildim.

“SİKEYİM, MİLA! KES ŞUNU!”

“İtiraf et. Hatırlamasını hiç istemiyorsun, değil mi? Cesur’u bile unuttu. Kocasını, Sarp’ı!” Kıkırdadı. “Hasarlı bir beyni var. Onunla Cesur çok uyumlular, biliyor musun? İkisi de deli. Eminim o unutulduğu için bir köşede çıldırıyordur. Peki sen? Sen hiç de çıldırıyormuş gibi görünmüyorsun. Hatta içten içe mutlu olduğuna yemin edebilirim. Sonuçta seni de unuttu. Düşmanlığınızı, ona yaptıklarını... hepsini.”

“ELİMDE. KALACAKSIN.”

“Birlikte temiz bir sayfa açmaya niyetlisin, değil mi? Yapabileceğine inanıyorsun, çünkü onun hasarlı kafası daha çok boka batmasın diye Cesur da sana engel olmayacak, biliyorsun. Sahi Cesur nasıl oldu da seni öldürmedi? Deniz’i köpeklere attığını duydum. İlginç. Ben yokken ufkunu biraz da olsa geliştirmişsin.”

Bir köpeğin elbiselerimi çekiştirdiği, dişlerini derime batırdığını hissettim. Deli gibi çırpınarak onu itmeye çalışırken kendimi durduramayarak ağlıyordum da.

“Onu mahvediyorsun,” dedi Barut acı çekiyormuş gibi. “Ne istiyorsun söyle? Ne istersen onu yapacağım. Onu rahat bırak, sadece bunu yap.”

“Buraya seninle pazarlık yapmaya gelmedim. İstediğim tek şey onun ölmesi.”

“Neden ulan neden? Onu öğrendin! Saçma sapan kıskançlık krizlerini sürdürmenin bir anlamı olmadığını artık biliyorsun.”

Mila kibirle burnunu kıvırdı. “Çünkü kellesine konan ödülü kendime istiyorum. İşte bu kadar basit.”

“Bu iş sana kalmadı!”

“Senin yapmayacağın ortada. Tanrı aşkına oturup onunla kardeşliğinizi nasıl kurtarabileceğinin peşindesin. O bir piç! Zamanında ölmeliydi. Öğrendiğinde onu öldürmeliydin!”

“K-kardeş mi?” diye cılız bir tonla sayıklarken Barut’a baktım, artık benden başka her yere bakıyordu. Mila saçlarıma daha çok asıldı.

“O senin abin,” dedi acımasızca. “Barut’un gerçek adı Arda Seymen.” Kafamın içerisinde bir kıyamet koptu. “Seni tanıyamadığı için bir zamanlar onun düşmanıydın. Yavuz’u öldürmeme izin verdi. Sonra da bebeğini düşürdün. İntikam için evimizde beni diri diri yakmaya kalktın. Neden beni? Çünkü sizin çarpık kardeş ilişkiniz o kadar derininizdeki birbirinizi tanımadığınız hâlde birbirinize açıkça zarar veremediniz. Ah, birkaç gün öncesine kadar. Seni kaçırdı ve seninle biraz oynadı. Köpeğinin önüne attı. Şu anda her yanın diş izleri dolu, değil mi? Sonra adamları sana tecavüz etmeye kalktı. Onlara bunu videoya çekmelerini ve Cesur’a atmalarını istemiştim. Doğalarının onlara sunduğu organlarını bile doğru kullanmayı beceremeyecek iki aptal olmasalardı şu anda kocan ya da abinden biri çoktan ölmüştü. Çok yazık. Neyse ki şimdi seni öldüreceğim ve ikisi önünde sonunda birbirine düşmüş olacak.”

Barut öfkeliydi, evet, ancak yine başa dönmüştü. Yine yüzünde şok daha belirgindi. “Sen... neden ulan? Neden Mila? Bana karşı arkamdan oyunlar çevirmelerin... numaradan ölmen... neden?”

“Sen benim için bir görevden ibarettin,” dedi önemsiz bir detaydan bahsediyormuş gibi rahatça. “Baban sana göz kulak olmamı ve her ne yapıyorsan ona iletmemi rica etti. Ben de bunu kendi tarzımda yaptım.”

“Benim... koynuma girerek... öyle mi?”

“Tam olarak öyle.”

“Bana olan aşkın yalandı.” Soru değildi. Bundan artık emin duruyordu.

“Aşk mı?” Neredeyse gülecekti. “Evet bana zevk verdin ama daha fazlası değil.”

“Hiç mi miden bulanmadı lan birisi istedi diye bir adamın hayatına, yatağına girmekten!? Hiç mi kendine saygın yoktu senin?”

Mila omuz silkti. “Siz Türk erkekleri kadının birileriyle yatmasını gerçekten garip buluyorsunuz. Bu kadar büyütmene gerek yok. Sen benim işimdin ve ben de işimi bana zevk verecek şekilde kullandım. Başka biri olsa onu da kullanırdım ve başkasını da. Hepsi bu.”

“Babam seni kime peşkeş çekerse!”

Bu suçlama birden kadının tepesini attırdı. “Evet, aynen öyle! Neden biliyor musun? Çünkü beni baban büyüttü. O, belki de senden çok benim babam! Beni bugünkü hâlime getiren o oldu. O yangından beni kurtardı! Sen ne yaptın? Kapıda ağlak bir çocuk gibi sızlanmak dışında ne yaptın? Benim için arkamdan iki günden fazla yas bile tutmadın. Bu sürtüğü benim intikamımı almak için kaçırdığını sanarak ne kadar aptal olduğumu bana gösterdin! Bana seni sevmediğim için suçlayarak bakıyorsun, peki sen beni ne kadar sevdin? Bu piç kızın kız kardeşin olduğunu öğrenmek sana yetti! Beni öldürdüğünü bile bile görmezden geldin. Onu bağrına basmaya hazırsın! Seni affetsin diye her şeyi yaparsın! Peki ben? Orada gerçekten ölüp gitseydim beni hiç anmayacaktın bile!”

“KABAHATLİYDİN! SANA DUR DEDİM, YAPMA DEDİM! BENİ ÇİĞNEDİĞİN İÇİN BU ADAM BURADA YATIYOR! BUNUN HESABINI NASIL VERECEKSİN?”

Mila, Hümeyra’nın, dolayısıyla Yavuz’un mezarına dudağının kenarını eğriterek baktı. “Durdursaydın. Engel olsaydın. Beni koruyabilseydin ya da kurtarabilseydin. Sen hiçbirini yapmadın. Baban sana sınırsız güç verdi ama sen bu güce hiçbir zaman layık olamadın.”

“Sen mi layık olacaksın?” diye sordu Barut. Yaşadığı hayal kırıklığı ve acı artık belli olmuyordu. Yüzünü bir anda ifadesizleştirmiş, duruşunu dikleştirmişti. Omuzları da iyice gerilmişti. Sanki savaşmaya hazırlanıyordu.

“Neden olmasın? Senden daha yürekli olduğum ortada.”

“Eğer o tetiği çekersen seni yaşatırım mı sanıyorsun? Zaferinin tadını alamadan bu kez gerçekten geberip gidersin.”

Kadın ufak bir tereddüt yaşadı. “Peki babam seni yaşatır mı?”

Barut yüzünü buruşturdu. “O senin baban değil. Ona baba deyip durma.”

“Sanki aramızsa ensest bir ilişki olmuş gibi tepki veriyorsun,” derken kıkırdadı. “Ona baba diyebilmem için gerçekten babam olmasına gerek yok. Ona saygı duyuyorum, senin yapmadığın bir şey.”

“O sana saygı duymuyor ki seni oğlunun koynuna sokabiliyor. Biz değer verdiğimiz birinden böyle bir şeyi asla istemeyiz, Mila. Senin değer yargıların bizden farklı olabilir ama gerçek bu.”

“Ya da oğlunu yola getirmem, düzeltmem için beni seçmiştir ve beni bu şekilde yüceltiyordur. Ne biliyorsun ki? Sen babandan hep nefret ettin. Bunu bana hiç açıkça söylemedin ama aptal değilim.”

“Ona kanacak kadar aptalsın. Son kez diyorum çek o silahı. Çağlayanların burada olması an meselesi.”

Kadının dudakları küçümsemeyle kıvrıldı. “Bakıyorum da artık onlarla birlikte hareket etmeye başladın. Ne kadar hoş göründüğünü bilemezsin-” derken bir anda suspus kesildi. Islak kirpiklerimin arasından kızarmaya başlayan çehresini seçebiliyordum. Sanki birisi sırtına bıçak saplamış gibi kasılırken tanıdık bir adamın sesini duydum.

“Yine şov yapmaya kalkışmışsın tatlım. Hem de beni çağırmadan.”

Sergei.

“Gerçekten mi? Sen de bana silah mı çekiyorsun yani?”

Mila’nın gerginliği devam ediyordu. Göremiyordum ama ne söylediğini duymuştum. Sergei ona silah çekmişti. Neden? Barut, Mila’dan bile daha gergin hâlde karşımda durmaya devam ederken onun da bunu sorguladığından emindim. Her an saldırmaya hazır duruyordu. Sanki Sergei, Mila’ya değil, ona silah çekmişti. Ya da bana.

“Sevgili kuzenime ya da kız kardeşime mi çekmeliydim?”

“Dalga geçmeyi kes. Neden burada olduğumu biliyorsun.”

“Biliyorum ve bundan hiç hoşlanmadım. Rolümü çalıyorsun, ben böyle şeyleri sevmem.”

“Hızlı davransaydın. Üzgünüm, o benim.”

Mila hâlâ şah damarıma bastırmaya devam ettiği silahın tetiğine asılmaya hazırlanırken birden kendimi onun tutuşundan kurtulmuş hâlde buldum. Eli saçlarımda olduğu için geri çekilirken onlara asıldığında boğazımdan bir çığlık koptu. Kurtulduğum ilk an kendimi banktan öne doğru attım ve Barut da beni yakalayıp arkasına alarak önüme geçti. Ceketine can simidimmiş gibi iki elimle tutunurken ona resmen yapıştım.

Mila öfkeyle çığlık attı. “Seni aşağılık pislik! Bunu ödeyeceksin! Bunu sana ödeteceğim!”

“Asıl bunu ben sana ödeteceğim tatlım,” dedi Sergei hiç alınmadan. “Şimdi uslu bir kız ol ve çırpınmayı kes.”

Barut’un geniş sırtından kafamı çok hafifçe eğerek baktığımda Mila’yı Sergei’nin omzunda buldum. Bacaklarını savurmaya çalışıyordu ama Sergei onu kolayca sabitleyecek güçteydi.

“Seni baş belası Rus piçi!”

“Aşk sözlerini geceye sakla.”

“Onu öldüreceğim! Bugün olmadıysa yarın!”

“Hayır, yapmayacaksın. O benim kız kardeşim ve eğer onu biri öldürecekse bunu ancak ben yapabilirim.”

Mila yeniden öfkeli bir çığlık bıraktı. “Yap o zaman, ne duruyorsun?”

“Birincisi güzelim, birinden emir almayı pek sevmem. Ve ikincisiyse bunu öylece yaparsam eğlence bunun neresinde olur, değil mi?”

Sergei’nin bana bakışları bedenimdeki titremeyi arttırıyordu. Gerçekten ilginç bir şeymişim gibi beni görmeye çalışıyordu. Hesapçı gözlerinde şeytani parıltılar vardı.

“Bundan sonra benim yöntemlerime göre oynayacağız ve hepimiz eğleneceğiz.”

Sergei silahını beline soktuğunda Barut kendisininkini yavaşça indirdi, ancak yine de tetikteydi. “Demek karşımda olacaksın,” dedi tıpkı bizimkiler gibi mavi gözlere sahip Rus’a.

Sergei kendisini sunarcasına boştaki elini yana doğru açtı. “Beğenmedin mi?”

“Onun kuklası olmaya bu kadar hevesli olacağını hiç düşünmemiştim.”

“Belki de o benim kuklamdır, bilemezsin. Sen sadece kullanıldın.”

Barut omuzlarını iyice gerdi. “Ben sadece öyle düşünmenizi sağladım.”

“Evet, evet, göz önündeyken babasının söz dinleyen efendi oğluydun, herkes bundan emin. Arka planda başka planlarının olduğundan emin oldukları gibi. Oktay baba sana hiçbir zaman tam anlamıyla güvenemedi. Son sınavını da başarısızlıkla bitirdin. Sizler nasıl diyorsunuz...” Bir müddet düşündükten sonra gülümsedi. “Kalemin kırıldı.”

Tüm uzuvlarım buz tuttu. Söylenen söz benim nefesimi kesmişken Barut oralı bile olmadı. “Bu benim ilk gözden düşüşüm olmayacak.”

“Ama eski yerine bir daha ulaşamayacaksın. Bunun için önce beni sonra da babanı ortadan kaldırman gerekecek.”

“Ne gerekiyorsa o.”

“Pekâlâ,” dedi Sergei anlıyormuş gibi kafasını sallarken. “Her şeyden vazgeçmeye hazırsın, öyle mi?”

Barut kafasını hafifçe omzuna doğru eğdi. “Yoksa bana son bir şans mı sunuyorsun?”

“Ben genelde şans sunmam. Seninle hâlâ doğru dürüst tanışmış sayılmayız sevgili kuzenim. Eminim ki beni tanımaktan zevk alacaksın.”

“Seni yeterince tanıyorum, Sergei. Ucunda alacağın bir ödül yoksa sen orada bulunmazsın. Şimdi söyle sana ne vaat etti? Benim sahip olduklarımı mı? Sağlam bir konum mu? Söz sahibi olabilmen mi? Bir piç değil, ailenin devamı olarak anılman mı?”

Sergei alınmış ya da bozulmuş gibi görünmedi. Daha çok gülümsemesi genişledi. “Seninle gerçekten eğleneceğim. Şimdi biraz kenara çekil,” dedi mavi gözleri sinsi sinsi parıldarken. “Kız kardeşimi görmek istiyorum.”

Barut’a daha sıkı tutundum. O olmasa ayakta bile kalamazdım. Başımda feci bir ağrı vardı ve Mila’nın söylediklerinin her biri zihnimde can bularak birer birer yaşadığım gerçek sahneleri gözlerimin önüne dökerken pek iyi hâlde değildim.

“O senin hiçbir şeyin değil.”

“O da benim gibi bir piç. Bak gördün mü? Biz aynıyız. Onunla ben birbirimizi anlarız.”

Mila homurdandı. “Onu hemen öldür. Eğer uzatırsan bu işi senin de başaramayacağını ve kalbinin ona karşı yumuşadığını babaya söylerim. Göze girmeden gözden düşersin. Beni duydun mu seni bencil pislik!”

“Cesur birkaç dakika içerisinde burada olacakken mi? Hayır, tatlım, sanmıyorum. Bunun keyfini çıkarabileceğim bir an olmalı. Ah... her konuda böyle sabırsızsın bebeğim. Her zaman her istediğin olmaz.”

Barut’un yüzünü göremesem de dişlerini sıktığından emindim. Yumruklarını da sıkıyor olmalıydı, kol kasları gerinip duruyordu. “Siz ikiniz,” dedi sertçe ama devamını getirmek istemiyormuş gibi durdu. Daha çok gerildi. Daha çok yumruklarını sıktı. “Eğer Deniz için bir daha karşıma çıkarsanız sizi öldürürüm. Babama iletin; Deniz’e düşman olduğu sürece ona düşmanım. Onu öldürmek istiyorsa önce beni öldürmeyi planlasın.”

“Herkes taraflarını belirlediğine göre anlaştık,” dedi Sergei. Arkamızdaki bir noktaya kısa bir bakış attı. Sırıtışı biraz daha büyüdü. Boştaki elini Mila’nın kalçasına atıp sıkarken gözlerindeki zehirli bakış ürkütücüydü.

“Bu kıçı kaybettiğin için yas tutmalısın dostum. Kız bunu nasıl kullanacağını çok iyi biliyor.”

“Tanrım! Sergei!”

“Seni övüyorum tatlım. Gurur duymalısın. Hadi bir yatak bulup onu ne kadar sürede kırabileceğimize bakalım.”

Barut’un boğazının derinliklerinden öfkeli bir ses yükseldi. Onları parçalamak istercesine bir adım öne doğru çıksa da kendisini güçlükle olduğu yere sabitleyebildi. Sergei ise ona tatminkâr şekilde gülerek arkasını dönüp hızla gözden kayboldu.

Barut’un uzaklaşmasıyla dengesizleşerek yere doğru çöktüm. Bunu hissettiği anda beni yakalayarak kucakladı. O da yere çöktü ama benim taşlara değmeme izin vermedi. Acılar içerisindeki yüzünü görmekten kaçarcasına gözlerimi kapadım. Benim yüzüm de acı içerisindeydi ama bunun kaynağı gerçek acıydı. Başım patlayacakmış gibi hissediyordum. Ara sıra hıçkırıyor, iç çekiyor ve ağlıyordum. Sanki tüm kemiklerim kırılıp bükülerek yeniden şekilleniyormuş gibi vücudumun her yanı ayrı ayrı ağrıyordu.

“Deniz,” dedi yavaşça. Kısık, buruk sesi daha çok ağlamama neden oldu. Bunu görmek onu mahvediyormuş gibi gürültüyle soluğunu verdi. Yüzüme düşen saçlarımı tereddütle, biraz da çekinerek geriye itti. Okşamak istediğini hissettim ama dokunuşu beni istemsizce irkilttiği için elini hızla geri çekti.

“Ah be Deniz... Nasıl böyle olabildik?”

Titreyen dudaklarım güçlükle aralandı. “S-sen... sen...”

“Ben çok hatalar yaptım,” dedi yutkunarak. “Benden hiç korkmazdın. Şimdiyse en çok benden korkuyorsun.” Kollarının arasında titriyor olmamdan yola çıkmış olmalıydı. “Nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Nasıl affedebilirsin ki beni?”

Kafamın içerisindeki çığlıkları bertaraf etme arzusuyla başımı sağa sola sallarken yeniden hıçkırdım. “Ç-çok ağrıyor.”

Bu kez saçlarıma dokunmakta tereddüt etmedi. Sanırım bilincimi git gide kaybediyor olmamdan ötürü bir nebze daha rahattı. “İzin ver geri gelsin anıların. Savaşma onlarla. Hatırla güzelim. Beni hatırla.”

Reddediyormuş gibi belli belirsiz kafamı iki yana salladım. “İ-istemiyorum,” dedim ama neyi istemediğimi sorsa cevap bile veremezdim.

“Korkuyorsun biliyorum. Ben... yanındayım. Bundan sonra hep yanındayım. Sana söylemek istediğim çok şey var ama bunları konuşmak için doğru an değil. Güvende olacaksın. Kasma kendini, rahat bırak. Anılara izin ver. Hatırla beni Deniz. Nefretine razıyım, iyi ol yeter ki.”

Hıçkırdım. Fısıltım cılız şekilde havaya dağıldı. “Abi...”

Beni kucağında tuttuğu için bedeninin kaskatı kesildiğini netçe hissettim. Saçlarımda gezinen eli yavaşça yanağıma kayıp avucunu yasladı. Kirpiklerimi belli belirsiz aralayabildiğimde bana bakan kızarmış mavi gözlerinin ıslak olduğunu gördüm. Sanki ancak bir süre konuşacak gücü bulabilmiş gibi dudakları aralandığında, “Boncuk,” diye fısıldadı. Beynime bir yıldırım düştü sanki.

Sonra kirpiklerimi açık tutacak gücü kaybettim. Başımdaki ağrı dayanılmayacak bir hâl aldı. Kulaklarım sanki alev alevdi. Etrafımdaki uğultular arttı, sesler yükseldi. Gözlerimi yeniden açamadım ama geldiklerini anladım. Yanıma birinin çöktüğünü hissettim. Bir çift el bedenime dolanıp beni kendisine çektiğinde burnuma dolan koku tanıdıktı. Çok tanıdıktı.

Barut beni bıraktı. Cesur beni kucakladı.

Bir yanım rahatladı, diğer yanımsa huzursuzlaştı.

×××

“Daha iyi misin?”

Eva ağzımdan dökülecek tek sözle dünyayı yerinden oynatmaya hazırmış gibi başımda bekliyordu. Peri’nin de ondan farkı yoktu. Sadece her zamankinden daha sessizdi ve yüzünde acı çekiyormuş gibi bir ifade asılıydı. Her ne kadar maskelemeye çalışsa da bu konuda pek başarılı değildi. Ayrıca ten rengi epey solgun görünüyordu. Gözaltları hafif torbalaşmıştı. Yeterince zayıf olduğu hâlde nasıl oluyorsa biraz daha zayıflamış gibiydi.

“Ağrı kesicileri hemen alabilir miyim?” diye sorarak ihtiyacımı belli ettim. Saatler geçmesine rağmen başımdaki ağrı hâlâ yerini koruyordu. Sık sık beynimin eriyerek kafamın içinden akıp gitmek istediğini düşünürken kendimi buluyordum. Sanki benden kaçmaya çalışıyordu. Ona hak veriyordum. Her geçen saniye hatırladığı bir başka anıyla birlikte yaşadığı acı baş edilecek gibi değildi. Ve ben tüm bunları teker teker yaşamıştım. Hepsi şimdi ilk andaki kadar tazeydi. Ne tarafa dönsem içimi kanatacak bir başka anıyla karşılaşıyordum.

“Biraz uzan.” Cesur diğer yanımdaydı. Düz tutmaya özen gösterdiği yüzünden bir anlamak zor olsa da onu tanıyordum, değil mi? Gerginliğini göğüs kafesimin altında hissediyordum. Beni hastaneye getirmişti ve yine birçok testten geçmiştim. Burada olmak istemiyordum. Evime gitmek istiyordum. Sahi, benim evim neresiydi ki?

“Akın senin için yiyecek bir şeyler getirecek. Ondan sonra ilaçlarını vereceğim. Özellikle istediğin bir yemek varsa söyle lütfen. Neredeyse dün akşamdan beridir bir şey yememiş olmalısın.”

Eva’ya doğru onaylayan bir mırıltı çıkardım. Midem gerçekten açlıktan kıvranıyordu ama ağrı kesicilere daha çok ihtiyacım olduğundan emindim. Yine de isteğimi yenileme ihtiyacı duymadım. Öncelik sırasının çoktan belirlendiği ortadaydı.

“Var mı? Özellikle istediğin bir şey?”

“Biraz... abur cubur?”

Eva, saçının kirpi dikenlerine benzediğini söylemişim gibi bana baktı. “Evet, şey... neredeyse bir gündür aç kaldıktan sonra gerçekten de istediğin tek şey abur cubur mu?”

“Çikolatalı gofret güzel olabilir.” Zümrüt yeşili gözleri biraz daha büyüdü. “Belki fazladan birkaç tane?”

“Tanrım... atıştırmalıkları kafandan at gitsin. Kebap yemeye ne dersin? Ben çok severim. Hamburger? Büyük boy pizza?” Sanki saydıklarının tadını alıyormuş gibi dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi. “Ya da lahmacun? Biftek? Ah az kalsın unutuyordum, peki ya mantı?”

Peri yüzünü buruşturarak pencereye doğru döndü. Midesinde ne varsa onları yerinde tutabilmek için sessiz bir savaş veriyor gibiydi. Pencerenin koluna uzanırken birden durup izin istedi. “Açmamda sakınca var mı?”

“Tabii,” derken onu daha dikkatli inceledim. Temiz havayı içine çektiğinde az da olsa rahatlamıştı.

Cesur, “Hepsinden getirsinler. Hangisinden yemek isterse yer,” dedi sabırsızca. Eva telefonuna uzandığı sırada aklına bir şey daha gelmiş gibi ekleme gereği duydu. “İçli köfte de olsun.”

Karnımın üzerinde bir elin sıcaklığını hissettim. Aşağıya baktığımda orada kimsenin eli yoktu ama dokunuş hissi hâlâ tazeydi. Geçmesini umarcasına elimi karnımın üzerine götürerek ovalarken geçmişin derinliklerinde saklanmış sözler ve o ana ait görüntüler usulca zihnime süzüldü.

“Annen dünyanın en enfes lezzetinden habersiz kalmış ama senin de aynı kaderi yaşamana izin vermeyeceğim bebeğim.”

Gözlerim kayarak Cesur’u buldu. Tutamadığım bir damla şakağımdan saçlarıma doğru ıslak bir yol çizerken, “Sadece içli köfte olsun,” diye mırıldandım. “Lütfen.”

Eva havaya çöken garipliği hissederek gerilse bile sorgulamaya kalkışmadı. “Pekâlâ, nasıl istersen.”

Cesur koca bedenini yığar gibi yatağın kenarına oturdu. Ağırlığından dolayı yatak onun bulunduğu tarafa çökerken birden elimi ona yönelirken buldum. Karnımın üzerinden kayarak onun koluna çarptı ve Cesur da bu daveti anında kabul ederek ellerimizi birleştirip hafifçe sıktı. Bana bakışları sıcacıktı. Daima yanımda olacağını, beni destekleyeceğini ve ayağa kaldırmak için elinden geleni yapacağını biliyordum. Her şeyime ortak olmaya hazırdı ama kendi acılarını benden kaçırıyordu. İçli köftenin bana hatırlattığı anıyı onun da aklından geçirdiğinden ve bundan dolayı benim gibi kötü hissettiğinden, canının yandığından emindim ama bunu benden saklıyordu.

Sıcak parmaklarının elimin üzerini usul usul okşayışı aklımın bir köşesini işgal ederken, “Geceyi burada mı geçireceğim?” diye sordum. Cevap vermeden önce içine derin bir soluk çekti ve ben burada kalacağımı söyleyeceğini düşünerek onun konuşmasına engel oldum. “Sürekli hastanede olmaktan bunaldım. Artık eve gitmek istiyorum, lütfen.”

Belli belirsiz, buruk bir gülümseme dudağının kenarını hareketlendirdi. “Evinin neresi olduğunu biliyor musun?”

“Çok uzun süredir ondan ayrıymış gibi hissediyorum.” Şakaklarıma doğru bir damla daha sızdı. “Sadece geri dönmek istiyorum. Bunu sağlar mısın?”

Kafasını salladı. Hepsi bu kadardı. Ancak koyu kahve gözlerinde bir hesaplama vardı. Kafasının içerisinde çarklar dönüyor, atacağı adımların olasılıklarını tartıyor olmalıydı.

“Oturmak ister misin, Peri? Hey, pek iyi görünmüyorsun. Neler oluyor?”

Eva, Peri’nin dengesizleşen bedenini kucaklayarak onu yatağın yanındaki tabureye oturttu. Gerçekten de bir anda olduğundan daha da solgun görünmeye başlamıştı. Buna rağmen, “İ-iyiyim,” diye sayıklayarak beceriksizce gülümsemeye çalıştı. Titreyen ellerini dizlerine kadar uzanan eteğini uçlarını çekiştirerek saklamaya çalıştı. “Şey... gece sürekli kâbuslar gördüm ve hiç uyuyamadım. Sanırım ondan dolayı biraz dengesizim ve-”

“Ve sen de hiçbir şey yemedin. Ah, tanrım, sanırım ben de hiçbir şey yemedim. Onlara hepimiz için bir şeyler getirmelerini söyleyeceğim ve iyi olacağız. Bir daha bu lanet hastaneye gelmeyeceğiz, tamam mı?”

Eva mesaj çekmek yerine bu kez telefonunu çıkarıp Akın’ı ararken bizi rahatsız etmeden konuşmak için odadan çıktı. Peri’ye bakışlarımla iyi olup olmadığını sorduğumda o da kafasını sallayarak idare edebileceğini belli etti. Yine de gözümü ondan ayıramadım, çünkü bakmadığım anda bayılacakmış gibi duruyordu.

“Evden habersizce ayrılmakla hepinize zarar verdim.” Cılız sesim suçluluk doluydu.

Peri sanki benden ya da Cesur’dan tepki görecekmiş gibi panikledi. “Öyle bir şey olmadı. Sadece senin için endişelendik. Seni iyi bulmuş olmamız diğer her şeyden daha önemli yemin ederim.”

“Kaçmamalıydım biliyorum ama...” Yutkundum. Ne diyecektim ki? Düşündüm ama ne diyeceğimi bile bulamadım.

“Kaçmayı seviyorsun,” dedi Cesur. Bir kez daha yutkundum. Sesinin gerisinde bir ima vardı. Göğüs kafesim daha hızlı hareket etmeye başladı. Yüzüme çarpan sert rüzgârı hissettim. Bacaklarım koşuyormuşum gibi sızlandı. Önce üşüdüm, bedenimden bir ürperti geçti ve hemen sonra o kadar ısındım ki olduğum yerde rahatsızca kıpırdanmaktan kendimi alamadım. Cesur’a bakarken boğazım kupkuru kesildi ve o, sanki bana neyi hatırlattığını bilirmiş gibi bir an için güler gibi oldu.

“Değil mi Deniz?” dedi bastırarak. Adımı ondan duymak beni irkiltti. Artık bana Nehir adıyla seslenmiyordu. O duvar bir kez daha kırılmıştı.

“B-bilmiyorum.”

Elimin üzerindeki parmağı yeniden hareketlendi. Tek kaşı hafifçe havalandı. “Öyle mi?”

“Ben...” yüzümü buruşturdum. “İlaçları yemekten önce içemez miyim?”

Konudan kaçma girişimimi yutmadığını kafasını ağır ağır iki yana sallayarak belli etti. Ayrıca bu bana bir cevaptı da. Aynı esnada odanın kapısı iki kez tıklatıldıktan sonra acelesiz şekilde açıldı. İçeriye giren yüz Furkan’a aitti. Onu yeniden gördüğüm anda yılgın bir ses çıkarmaktan kendimi alamadım. O ise bana gülümsedi.

“Biliyorum, biliyorum. Bu şekilde karşılaşmalardan en az benim kadar sen de mutlu oluyorsun.”

“Sen bu işi bırak lütfen çünkü sanırım ben kendimi hastanelerden kurtaramayacağım.”

“İşimi seviyorum. Bu yüzden hastaneden uzaklaşması gereken biri varsa o da sensin,” derken gülümseyişi daha dostane bir hâldeydi. Sonra Cesur’a döndü. “Kardeşim.”

Cesur kafasını hafifçe eğerek onu karşıladı. “Var mı bir sıkıntı?”

“Yok gibi görünüyor. Her şey yolunda.” Elindeki kağıtları kurcalayıp yeniden gözden geçirdi. “Evet, Nehir Hanım,” dedi her zamanki doktor edasıyla söze girerek.

“Nehir mi?” Yorgun gözlerim şaşkınlıkla irileşti. “O da kim?”

Furkan kafasını kâğıtlardan kaldırıp bana baktığında gözlerinde patlayan telaşı yakaladım. Ne olduğunu anlamaya çalışırcasına Cesur’a döndü ama ondan da istediği cevabı alamamış olacak ki yeniden bana döndüğünde ifadesi daha telaşlıydı. Beni tetiklememek için sahte adımı kullanma konusunda titizlik gösteriyordu. Normalde başka bir hastanede çalıştığı için ancak işleri bitince yanımıza uğrayabildiğinden haberim vardı. Belli ki raporlarımı incelemiş ve Cesur’un içini rahatlatmak adına yanımıza gelmişti. Onunla biraz uğraşmaktan zarar gelmedi, değil mi?

“Bana adını söyleyebilir misin?”

“Evet, yapabilirim.”

“Tamam... adın ne?”

Belli belirsiz gülümsedim ama başımdaki ağrı yüzünden bunu yapmak bile acı vericiydi. “Deniz,” dedim adımı sanki ilk kez özgürce söyleyebiliyormuş gibi rahatlamayla. “Benim adım Deniz.”

“Bunu sana birisi mi söyledi yoksa sen mi hatırladın?”

İç geçirdim. “Birisi söyledi ve ben de hatırladım.” Cesur’un ve Peri’nin ilgili bakışlarını fark etmek beni paniklettiğinde düzeltme gereği duydum. Çünkü henüz her şeyle yüzleşmeye kendimi hazır hissetmiyordum. “Yani... bazı şeyleri hatırladım. Detayları düşünmek kafamın patlayacak gibi olmasına neden oluyor.”

“İlginç bir vakasın, literatüre girebilme ihtimalin var ama seni günlerce inceleyecek kadar hastanede tutmaya sabrım yok. Gerçekten artık dışarıda bir yerde görüşelim, lütfen.”

Dudaklarım kıvrıldı. “Hiç umudum yok.”

“Böyle konuşma. Raporların temiz ve seni şimdiden evine gönderme niyetindeyim.”

Sessizce iç çektim. Eve dönmeyi her şeyden çok istiyordum. “Buna sevindim. İlaçların başımdaki ağrıya iyi geleceğinden emin misin? Bazen dayanılmaz oluyor.”

“Birazdan hemşire gelip serum takacak ve ilaçlarını da aldığında daha katlanılır olacağından eminim.”

“Sanırım ondan hiç kurtulamayacağım, değil mi?”

“Kendinle savaşmayı bırak. Hatırlamak istediğini biliyorum ama anılarından korkuyorsun da. Benim anladığım ve vardığım kanı bu.”

İrkildim. Tahmini doğruydu ve sanki bunu daha önce de duymuşum gibi geldi. Biraz düşünürsem kalan tüm detayları hatırlayacağımı biliyordum. Artık kapı önümdeydi ve tek yapmam gereken kulpunu çevirmekti. Ancak arkasında saklanan acıları hissediyordum. İşte bu yüzden elim kulpu çevirmeye gitmiyordu.

Belki de çoktan çevirmiştim ve odanın içerisindeydim. Belki de gördüğüm kapı çıkış kapısıydı. Çünkü acıları netçe hissediyordum.

“Biliyor musun?” Sertçe yutkundum. “Bu ağrıyı çekmek daha cazip geliyor. En azından birkaç ağrı kesiciyle uyuşturabilirim.”

Furkan diyecek bir söz bulamadığını belli edercesine dudaklarını birbirine bastırdı. Tam da bu sırada odaya hemşire girdi ve çoktan açılmış olan damar yoluma serumu bağladı. Belki psikolojik olarak belki de ilacın etkisiyle beş dakika sonrasında bile her şey daha katlanılabilir gelmeye başladı. Mila’nın bana hatırlattıkları da daha berrak şekilde zihnimdeydi. Onları geriye itebilmek için elimden geleni yaparak biraz olsun uyuyabilmek adına gözlerimi yumdum ama kapı bir kez daha açıldı. Furkan hemşireyle birlikte çıkarken Eva, Akın, Özgür ve Tuna kendi aralarında sohbet ederek odaya girdi. Yemek kokuları anında burnuma ulaştı ve midem sızladı. Gözlerimi açtım, tam karşımda duran Peri’nin midesini tutarak pencereye doğru çekildiğini gördüm. Rahatsız edici bir koku olmamasına rağmen sanki çöp kovasını karıştırıyormuş gibi çehresi ekşimişti. Zaten orada çok durmadı. Akın paketleri tekerlekli yemek masasına bıraktığı sırada kaçar gibi odanın içerisindeki banyoya girdi. Özgür bir süre arkasından bakarak kaldı.

“Bu gece burada değilmişiz,” dedi Akın masayı Cesur’a doğru çektiği esnada.

“Gerekli görülmedi.”

“Her şey yolunda yani.” Kahve-ela hareleri beni buldu. Kısacık saçları ve sakalsız yüzünde güldüğü anda belirginleşen gamzesiyle göz alıcı, nefes kesici bir adamdı. Girdiği ortamda dikkatleri üzerine çekmek için sadece orada durması bile yeterliydi. Bunun o da farkındaydı ve taşıdığı hafif ukalalık bundan geliyor olmalıydı. “Artık beni hatırlıyor musun? Şunların arasında en sevdiğin bendim.”

Yamuk sırıtışı biraz garipti. Hem gerçek hem de aynı zamanda buruk duruyordu. Onu tartıp biçiyormuş gibi dikkatle inceledikten sonra gördüğümden memnun kalmamışım gibi yüzümü buruşturdum. “Gerçekten sizi nasıl sevebildim bilmiyorum.” Sanki hepsinin nefes alışı ağırlaştı. “Beni öldürmekle tehdit etmiştiniz. Birkaç kez,” diye hatırlattığımda Akın’ın yüzü asıldı. Sanırım tanışmamızın başlarındaki diyaloglarımızı düşünüyordu. “Baş belası bir adamsın ama artık sana değer verdiğimi biliyorum.”

Akın bunu duymayı beklemiyormuş gibi şaşırdı. “Ne dedi, ne dedi? Doğru mu duydum lan ben?”

“Doğru duydun birader,” dedi Tuna da şaşkınca. “Ben küfretmesini bekliyordum.”

Gülümsedim. En azından artık bunu yaparken baş ağrısı çekmiyordum. “Sanırım düzeliyorum.”

Tuna hevesle üst başını düzeltmeye başladı. “Peki ben? Beni hatırladın mı? Hani şu çok sevdiğin, en sevdiğin adam? Şunların arasında beni hep ayrı tutardın. Her zaman yerimin başka olduğunu söylerdin. Eşimin benzerimin bulunmadığından, dünyada tek olduğumdan da söz ederdin. Yakışıklı yüzümden, yüce gönlümden, iyi niyetimden, bir melek kadar temiz kalbimden...”

Özgür, Tuna’nın ensesine bir tokat geçirdi. “Sen kimden bahsediyorsun? Ulan ben bile bu bahsettiğin adamı tanımıyorum!”

“Sen bu adamı hiç hak etmediğin için görememiş olman normal kardeşim. Şimdi çekil ayağımın altından da kendimi düzgünce tanıtayım.”

Akın sanki artık o ne derse inanacakmışım gibi, “Sakın seni kandırmasına izin verme. İtin tekidir bu,” dedi. Kocaman gülüyordu ve mutlu görünüyordu. Sanırım herkesten önce onu hatırladığımı söylemiş olmama çok sevinmişti. Aramızda geçenleri düşündüğümde nedenini anlayabiliyordum.

“Pis adam! Çok ayıp,” dedi Tuna küfür etmemek ve bir beyefendi gibi görünmeye çalışarak. Boğazını temizledi. “Görüyorsunuz ki ben kötü söz bile kullanmayan biriyim. Bu yüzünden beni bir itle aynı kefeye koyduğun için öncelikle seni şiddetle kınıyorum.”

Özgür ona bir tokat daha geçirmeye kalktı ama Tuna bunu bekliyormuş gibi sekerek kaçmayı başardı. “Aşağıda arabayı yanlış park eden adamın gelmişine geçmişine düz giden ben miydim yoksa?”

Tuna oralı bile olmadı. “Seni durdurmaya bile çalıştım.”

“Ulan piç.” Özgür afallamayla karışık güldü.

Ben de gülüyordum. Diğerlerine göz ucuyla baktığımda hepsinin yüzünde gülümsemeler vardı. Sanki günler sonra çehrelerine güneş doğmuş gibiydi. Cesur’la göz göze geldiğimde dudaklarımdaki gülümseme kademe kademe solarak küçüldü. Bana öyle bir bakışı vardı ki yine bir anda boğazım kupkuru kesilmişti. Sadece bana odaklıydı. Gözlerini kırpmıyordu. Açıkça gülmüyordu ama o dudaklarının kenarlarındaki belli belirsiz kıvrım çok daha çekici duruyordu.

Eva, erkeklerin devam eden atışmalarını sırıtarak izlerken paketleri karıştırıp herkese bir şeyler uzattı. Bana ait olanı masaya, Cesur önüne bırakmıştı. Cesur paketi açıp sıra sıra dizilmiş olan içli köfteleri gözler önüne serdiğinde dilimi hevesle dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Sabırsızlığım karşısında daha belirgin gülümserken ortadan ikiye kesilmiş olan içli köftelerden bir yarımı alıp oradaki limon parçalarından birini üzerine sıktı. Ardından da benim almama izin vermeyerek onu doğruca ağzıma yaklaştırdı. İtirazsız şekilde kabul ettim. Yedim, yedim ve yedim. Yanaklarım yemiş depolayan sincap gibi şişmiş şekilde ağzımdakilerle savaş verirken ortama sinen sessizlik dikkatimi çektiğinde bir an için durup etrafıma baktım. Sanki eğlenceli bir şeymişim gibi bana bakıyorlardı. Şişkin yanaklarıma sıcaklık yayılırken gülüşmeleri odayı doldurdu. Günler sonra aramızdaki bağların varlığını yeniden hissedebildim. Bu sıcaklığı ne kadar özlediğimi ve o yokken ne kadar eksik olduğumu ancak fark edebiliyordum.

Dakikalar öylece akıp gitti. Hiçbiri kaçtığım için bana tepki göstermedi. Daha çok kafamın yerine gelmeye başladığını fark ederek bunun tadını çıkardılar. Tuna’nın şakaları hiç son bulmadı. Özellikle Akın onunla epey uğraştı ve bir zaman sonra ortalıkta yiyecek pek bir şey kalmamıştı. Açılmamış olan bir paket haricinde... Akın ona uzanmaya niyetlendiği anda Eva ondan önce davranıp paketi Akın’dan ve dolayısıyla hepimizden korumak istercesine arkasında saklarken, “Bunlar Peri’nin, uzak durun,” dedi. O an hepimizin kafası banyo kapısına döndü.

“O hâlâ içeride mi?” dedi Tuna şaşkınca. Özgür ise henüz bitiremediği içeceği bir kenara bırakarak banyoya doğru yöneldi. Adımları sakin görünse de gizli bir telaş taşıyordu. Kapıyı iki kez tıklattı.

“Peri?”

İçeriden herhangi bir ses alamamış olacak ki yeniden tıklattı. Bu kez daha sabırsızdı. Neyse ki yeniden ona seslenmeden önce banyonun kapısı yavaşça açıldı. Özgür’ün sırtının gerildiğini gördüm. Bedeni görüş açımızı kapattığı için Peri görünmüyordu.

“Sorun ne?”

Eva hızla oraya doğru yöneldi. “Ne oluyor?”

“İ-iyiyim,” dedi Peri zayıf bir sesle. “Sakin olun lütfen.”

Eva, Özgür’ü bir kenara itip onu gördüğünde, “Aman tanrım!” dedi şaşkınca. “Yüzünde renk kalmamış. Hemen gelip iki lokma bir şey ye, hadi.”

Eva çabucak odaya dönerek Peri için ayırdığı paketi açmaya koyuldu. Özgür ise orada beklemeye devam etti. Peri istemeye istemeye banyodan çıktığında gözlerim irileşti. Yarım saat öncesine oranla çok daha berbat görünüyordu. Sanki sadece bir adım daha atarsa bayılacaktı ve öyle de oldu. Özgür zaten tetikteydi, onu hızla yakaladı. Tuna koridora çıkıp yardım gelmesi için bağırdı. Eva ufak bir çığlık attı. Cesur ve Akın onlara doğru yönelirken ben de üzerimdeki örtüyü çekerek ayaklarımı yataktan aşağıya indirdim. Kalkmadan önce kendimi buna hazırlamam gerekiyormuş gibi hissettiğim için bir süre öylece durdum. Bu sırada Furkan yeniden odaya girdi. Yanında birkaç hemşire daha vardı.

“Ne oldu ona?”

“Bilmiyorum. Birden bayıldı.” Özgür’ün sesinde panik vardı.

“Uzun süredir bir şey yememişti. Bundan dolayı olabilir mi?” dedi Eva ve o an kendimi çok suçlu hissettim.

Furkan, Peri’nin üzerine eğilerek birkaç ön kontrol yaptı. Gözlerine baktığı esnada kadın kendine gelerek kıpırdandı ve kafasını iki yana sallayarak gözüne tutulan ışıktan kaçmaya baktı. Dudaklarından inler gibi bir ses döküldüğü sırada Furkan ancak Eva’ya cevap verdi. “Olabilir. Onu şuradaki koltuğa taşıyalım.”

Özgür, Peri’yi kolayca kucaklayarak yatağımın karşısında kalan L koltuğa taşıdı. Kadını yatacağı şekilde oraya bıraktığında Peri irkilerek doğrulmaya çalıştı. “Kalkma, sakin ol,” dedi Furkan yatıştırırcasına yumuşak bir sesle. “İyi görünüyorsun. Sadece biraz uzan ve biz de tansiyonunu ölçelim.”

Hemşirelerden biri bu görevi üstlenerek aleti Peri’nin koluna yerleştirdi. Kısa sürede ölçüm başladı. Ekrana yansıyan sonuç Furkan’ı pek memnun etmişe benzemiyordu. Kaşları çatılmıştı. “Evet, tansiyonun düşündüğümden daha düşük. Uzun süredir bir şey yemediğin doğru mu?”

Peri hiçbirimizle göz göze gelmezken hızlı hızlı kafasını sallayarak karşılık verdi. Bunun üzerine Furkan, “Bana nasıl hissettiğini söyler misin? Başın dönüyor mu? Yine bayılacak gibi hissediyor musun? Mide bulantısı? Kusma? Ya da karın ağrısı, ishal? Sıtma?” diye peş peşe sordu. Sonra da onun paniklediğini fark ederek yine yatıştırmaya çalıştı. “Sadece ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bana açık olursan işimiz daha kolay olur.”

Peri yeniden doğrulmaya çalıştı. “İ-iyiyim,” diye sayıkladı. Öyle telaşlıydı ki elini ayağını nereye koyacağını bile şaşırmış görünüyordu.

“Dur, Peri.” Özgür’ün sert uyarısı kadının olduğu yerde taş kesmesine neden oldu. Birden hareketsizleşmesi, nefes almayı bile minimuma indirmesi boğazıma acı bir hissin oturmasına neden oldu. Özgür ellerini sıkarken, “Ne olduğunu söyle de bir şeyler yapılsın. İyi görünmüyorsun,” dedi bir nebze daha sakin olmaya çalışarak. Sanırım orantısız davranışlarının altında büyük bir endişe yatıyordu.

Furkan, “Lütfen,” diye ekledi. Peri çare ararcasına sağa sola bakınırken yanaklarından kayan yaşları gördüm. Özgür de görmüş olmalıydı ki irkildiğini yakaladım.

“Korkmanı gerektirecek hiçbir şey yok,” dedi Eva sanki kadını rahatlatacak gerekli kelimeleri bilirmiş gibi. “Bizi korkuttun, Peri. İyi olduğundan emin olmalıyız.”

“İ-iyiyim. Yemin ederim.”

Kimse buna inanmadı. Yine de Eva ifadesini sakladı. “Peki biraz yemek yemek ister misin? Belki daha iyi hissedersin ve-”

“İ-istemiyorum. Aç değilim,” dedi bu dehşet verici bir fikirmiş gibi birden.

“Sadece benim bildiğim dünden beri hiçbir şey yemediğin. Neredeyse yirmi dört saattir... nasıl hâlâ aç olmazsın? Ki dün akşam yemeğinde de doğru dürüst bir şey yememiştin. Miden mi kötü?”

Hızlı hızlı kafasını iki yana salladı. Yaşlar yanaklarından dökülmeye devam ediyordu. “İyiyim... lütfen...” Furkan’a kurtuluş biletiymiş gibi, çare ararcasına baktı. “Lütfen...”

Özgür bariz şekilde hissedilen ortadaki terslikten rahatsız olduğunu yüzüne yansıtarak Furkan’a döndü. “A’dan Z’ye kontrol edilmesini istiyorum. Hiçbir test atlanmasın. Gerekirse birkaç gün burada kalırız ama neyi var neyi yok öğreneceğim.”

Peri daha fazla yerinde duramadı. Ayağa fırladığında yeniden yere düşeceğinden emindim ama bir şekilde kendisini sağlam tutmayı başardı. Herkesten kaçarcasına geriye doğru adımlarken orada duran hemşirelere ve Furkan’a kafasını hızlı hızlı iki yana sallayarak bakıyordu. “H-hayır,” dedi sanki birisi onu zorla götürmeye çalışacakmış gibi. “Hayır lütfen istemiyorum, lütfen yapmayın.”

Akın kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Tek kaşının yavaşça havalandığını gördüm. Hesapçı bakışları kısıktı. Çok geçmeden dudakları aralandığında hepimizi gerecek sözler havaya karıştı. “Bizden ne saklıyorsun sen?”

Genç kadın iyice panikledi. Dehşete kapıldı. Odanın bir köşesine kaçarak sırtını dolabın girintisine yasladı. Orada yok olup gitmek istediğinden emindim. Özgür ise aklına çok farklı fikirler düşmüş, zehre bulanmış gibi kafasını hafifçe sol omzuna doğru eğerek kadını taradı. Anlamaya çalıştı ama elinde hiçbir şey olmadığını görüyordum.

“Doğru mu? Bir şey mi saklıyorsun?” Sesi ölümcül derece sakin olsa da arkasında fırtınalar barındırıyordu.

Peri kafasını şiddetle iki yana salladı. Cevap veremedi. Bunun yerine hıçkırdı. Sanki tek yapabileceği şey buymuş gibi.

“Bana cevap ver,” derken kadına doğru bir adım attığında Peri’nin kendini savunurcasına ellerini yüzüne siper etmesi ve olduğu yere çömelerek kaçmaya çalışması hepimizi şoka uğrattı. Özgür ona doğru gitmekle olduğu yerde kalmak arasında bir savaştaydı. Sinirlendiğinin farkındaydım. Ayrıca onuru kırılmış gibiydi de. Sadece birkaç saniye sonra bu savaşı sonlandırarak kadına doğru yürüdü. Cesur’un onu durdurmaktan son anda vazgeçtiğini de gördüm. Kolunu önüne uzatmaya hazırken her nedense bunu yapmaktan vazgeçmişti.

Özgür, kadını kolundan tutarak kolayca ayağa kaldırdı. “Sana zarar verecekmişim gibi davranmayı bırak,” dedi kaskatı bir çeneyle. “Görmüyor musun? Senin için endişeleniyorum. Bana ne olduğunu söyle ben de seni rahat bırakayım, tamam mı?”

Genç kadın yeniden hızlı hızlı kafasını iki yana salladı ve yalvararak konuştu. “Y-yemin ederim ki iyiyim-”

“DEĞİLSİN!” Özgür sinirini bastırmaya çalışarak dişlerini sıktı. Kadına bağırdığı için ve onu ürküttüğü için öfkeyle boştaki elini alnına bastırıp ovaladı. “Peri, her ne saklıyorsan, dilinin altında her ne varsa ya söylersin ya da öğrenirim. Bu yüzden konuşsan iyi olur çünkü ben öğrendiğimde bundan daha sinirli olacağımdan eminim.”

Peri’nin yüzünde patlayan korkuyu gördüm. Etrafı ateşten bir çemberle çevrilmiş gibi çıkış yolunun bulunmadığını kabullendiği an gözlerinden gelip geçti. Omuzları verdiği savaşı kaybettiğini belli edercesine iyice düştü. Çaresizlikle gözlerini yumup titreyen dudaklarının ayrılmasına izin verdi.

“B-bir süredir midem rahatsız. Hepsi bu. Sadece bu.”

Furkan onu daha dikkatli inceliyormuş gibi gözlerini kıstı. “Biraz daha detay verebilir misin? Ağrı, yanma, bulantı ya da kusma var mı?”

“Bulantı ve kusma var. Y-yanma bazen...” Hâlâ hiçbirimize bakmadan konuşuyordu ve pes etmiş tavrı hâlâ üzerindeydi.

Özgür elde ettiği bilgiler yeterliymiş gibi cevap istercesine Furkan’a baktı. Gerçekten endişeliydi ve bunu saklamıyordu da. “Nesi olabilir?”

“Cevap vermek için çok erken. Ona birkaç test yapılması gerekiyor. Beni takip edin.”

Peri ölüme gidiyormuş gibi Furkan’ın ardından yürüdü.

×××

Hastanenin neredeyse her bölümünden geçen birkaç saatlik koşuşturmacanın ardından işte korktuğu yerde, jinekoloğun tam karşısındaydı. Peri kendisini yine bayılacakmış gibi hissediyordu. Elleri ve dizleri artık dizginleyemeyeceği kadar çok titriyordu. Gözleri panikle açık duruyordu ve sanki kaçabilecekmiş gibi tetikteydi. Çok korkuyordu.

Ansızın elinin üzerine konan elin sıcaklığıyla irkilerek yanındaki adama döndü. Özgür bir an olsun yanından ayrılmamıştı. Kan verirken elini tutmuş, idrar tahlili vermek için lavaboyu kullanırken kapının önünde beklemiş, oradan oraya yönlendirilirken hiç huysuzluk etmemişti. Hatta bir şeyler yedirmeye de çalışmıştı ama midesi içeriye girenleri yeniden dışarıya geri göndermeyi bu aralar daha çok tercih ediyordu.

“Ailende genetik bir hastalık falan yoktu değil mi? Rahim kanseri ya da başka bir şey? Annende, teyzelerinde, ne bileyim halalarında?”

Özgür’ün kısık sesle ve gergin şekilde konuşmasını duyduğunda eğer yapabilseydi gülümseyebilirdi. Aklından tüm hastalıkları geçirdiğini anlamak zor değildi. Düşünmediği ama şimdiye kadar diğerlerinin çoktan düşünmeye başladığı seçenek aklının kıyısına bile uğramamış görünüyordu. İşte bu yüzden de daha çok korkuyordu.

Kafasını kısaca iki yana sallayarak ona cevap verdi. Bu sırada karşılarındaki masada oturan doktor bilgisayar ekranıyla olan işini bitirerek onlara doğru döndü. Furkan da yanlarındaydı.

“Öncelikle seni biraz tanıyayım, Peri. Kaç yaşındaydın?”

Kadının nazik ve sıcakkanlı tavrına karşılık veremedi, çünkü onun yerine cevap veren Özgür oldu.

“23 yaşında.”

Kadının tek kaşı yavaşça havalandı. Yine de aklından her ne geçiriyorsa bunu içinde tuttu. “Peki en son ne zaman regl olduğunu hatırlıyor musun?”

Özgür cevap istercesine Peri’ye döndü. Bunun üzerine genç kadın kafasını iki yana sallayınca yeniden doktora döndü. “Hatırlamıyormuş.”

“Özgür Bey,” dedi doktor buna ancak bu kadar sabredebileceğini belli edercesine. “Hastamla daha rahat iletişime geçebilmem için sizi dışarıya alabilir miyim?”

“Burada kalıyorum.”

Peri’nin yardım çığlıkları atan bakışlarını doktor kaçırmadı ve Furkan da öyle. “Israr ediyorum. Bu şekilde sağlıklı ilerleyemeyeceğiz.”

“Bırakalım daha rahat şekilde anlaşabilsinler,” diye destekledi Furkan da. Özgür’e itiraz etme şansı sunmadan koluna girip onu dışarıya çekti. Adamın adımlarının geri geri gittiği açıkça belliydi.

“Kapının önündeyim, Peri, tamam mı? Bir şeyler ters giderse hemen gelirim.”

Genç kadın bu tavırla karşılaşmayı beklemediği için kafasını bile sallayamadı. Nihayet çok geçmeden kapı kapandı ve odada doktorla baş başa kaldığında ancak bir nebze rahatlayabildi. Kadına tek kurtarıcısıymış gibi bakarken, “Lütfen onlara söylemeyin,” diye atıldı.

“Yani... hamileliğinden haberin var mıydı?”

“Şüpheleniyordum. Sadece şüphe... test bile yapamadım.”

“Tehdit altında mısın? Yoksa bu zoraki bir gebelik mi?”

Şiddetle kafasını iki yana salladı. “Öğrenirse onu istemeyeceğinden eminim. Bu yüzden öğrenmesini istemiyorum. Yakında buradan gideceğim ve hiç sorun olmayacak. Lütfen ona inanacağı başka bir şey söyleyin. Size yalvarıyorum. B-bebeğimin hayatı sizin elinizde.”

Kadın bir süre bunu düşünse bile sonrasında kafasını ağır ağır iki yana salladı. “Korkarım ki bunu yapamam. Furkan Bey de öğrendi ve Cesur Bey hastanemizin ortaklarından biri. Ben söylemesem bile yine de öğreneceklerdir. Anlıyorsun, değil mi?”

Peri küçük çabasının sonuçsuz kalmasıyla birlikte oturduğu koltuğa iyice sindi. Yüzünü tamamen umutsuzluk ve hüzün kapladı. Artık hiçbir çıkış yolu kalmadığından emin olmuştu. Başına geleceklere kendisini hazırlamaya çalışırken kadının sorduğu sorulara kısa cevaplar verdi. Anladığı kadarıyla doktor da bu durumdan rahatsızdı ama yapabileceği bir şey yoktu. Peri ona kızmıyordu. Çünkü karşısındaki adamların ne kadar nüfuzlu olduklarını çok iyi biliyordu.

Soru cevap şeklinde ilerleyen muhabbetleri bittiği anda doktor yavaşça boğazını temizledi. “Bir de ultrasonla kontrol etmek istiyorum. Tahminen ne kadarlık olduğuna bakalım. Eğer söylediğin gibi aldırmak isteyeceklerse...” yeniden boğazını temizledi. “Ne durumda olduğunu bilmemiz gerekir. Lütfen şuraya geç ve karnını aç.”

Gösterilen alana geçerken yanaklarından dökülen damlaları saklamaya çalışmadı. Uzanıp kazağını yukarıya çekiştirdi ve düz karnını gözler önüne serdi. Doktor sessizce oradaki ekranları ayarlarken ve sonra da karnına soğuk jeli sürerken kendisini kasarak bekledi. Kadın karnında gezdireceği cihazı eline aldığı sırada kalbi heyecanla atmaya başlamıştı. Haftalardır içerisinde bir şüphe olarak büyüttüğü bebeği nihayet görebilecekti. Ama belki de görmese daha iyiydi. Ona daha fazla bağlanmamalıydı. Şimdiden canı yeterince yanıyordu. Bu yüzden doktor ultrasonu karnında gezdirmeye başladığında ekranlara yansıyan görüntüye bakmamak için gözlerini yummayı tercih etti.

“İşte kese burada,” dedi kadın aleti karnının sol tarafına biraz daha kaydırdığı sırada. “Şimdi ölçümlerine bakacağım. Evet... sekiz haftalık olduğunu söyleyebilirim. Gelişimi gayet güzel görünüyor. Kalp atışını duymak ister misin?”

Peri reddetmesi gerektiğini biliyordu ama yapamadı. “Lütfen,” dedi neredeyse yalvarırcasına. Kadın cihazın üzerinde bir düğmeye dokunurken odanın kapısı sertçe açıldı. Özgür’ün, “Hamile mi?” diye bağırdığını duydu, korktu ama hemen üzerine odaya yayılan gürültülü kalp atışı sesini duyunca tüm dünyası durdu. Gözlerini açıp ekrana baktı ve diğer her şey dışarıda kaldı. Oradaki ufacık noktadan yayılan güçlü sesle irkildi. Her vuruş Peri’yi daha çok şaşırttı. Hatta ağlarken gülümsemeyi bile başardı. Güçlüydü, sanki her şeye inat kalbi gürültüyle atıyordu. Kendini sakladığı o minicik yerde olabilecek en güzel şekilde büyüyordu. Bir mucize gibiydi.

Ultrason alanını odanın diğer kısmından ayıran perde gürültüyle çekildiğinde irkilerek daldığı hayallerden sıyrıldı. Özgür hemen yanındaydı. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Hâlâ perdeyi tutan eli sımsıkıydı, yumruk şekildeydi. Gözleriyse ekran ile genç kadının karnı arasında gidip geliyordu. Doktor birkaç tuşa dokunduktan sonra odayı dolduran kalp atışı sesi kesildi. Havaya uğursuz bir sessizlik çöktü. Peri çekinerek baktığında Özgür’ün ardında Cesur’u, Furkan’ı, Akın’ı ve hatta Tuna’yı da gördü. Nedensizce hissettiği utançla hızlı hareket ederek karnını silip örttü ve doğrularak ayaklarını sedyeden aşağıya sarkıttı.

Doktoru da oturduğu sandalyeden kalkıp stresle giydiği takımın yakasını düzeltirken, “Evet, hamile,” diye onaylayarak gerçeğin yeniden açık seçik bir yıldırım gibi odanın ortasına düşmesine neden oldu. “Tahminen sekiz haftalık. Gelişimi gayet iyi. Eğer gebeliğin devam etmesine karar verirseniz anne için takviye ilaçlar yazacağım ve rutin kontrolleri olacak. Eğer aldırmayı düşünüyorsanız-”

“Aldırmak da nereden çıktı?” Cesur’un çatık kaşları doğrudan Peri’yi bulduğunda genç kadın nefesinin kesildiğini hissetti. Korkudan kelimeleri birleştirip cümle bile kuramazken neyse ki doktor imdadına yetişti.

“Ben sadece seçenekleri hatırlatmak istedim. Anne ve baba adayının bunu kendi aralarında konuşmaları doğru olur.”

Cesur hızlı hareket etti. Bir an yerindeydi bir an sonraysa Özgür’ü arkasındaki duvara itmiş, onu boğazından kavrayarak kafasını duvara bastırıyordu. “Böyle bir seçeneğin yok, Özgür. Ağzından bir kez bile istemiyorum lafını duyarsam kalan ömründe kullanabileceğin tek kelimenin istiyorum olmasını sağlarım. Beni.iyi.anla.”

Sonra da odadan çıkıp gitti. Peri’nin rahat bir soluk alması gerekiyordu, değil mi? Daha çok strese kapılmıştı. Öyle ki gözlerinin kararması anlık olarak gerçekleşti. Bedeninin sedyeye yığılışı hatırladığı son şey oldu.

Yeniden kendine geldiğinde bu kez tanıdığı odadaydı. Özgür’ün kulüpteki odası ve onun yatağı... Sanki korların üzerinde yatıyormuş gibi korkuyla doğrulduğunda ilk düşündüğü şey bebeğiydi. Hızla üzerini kontrol etti. Sadece ayakkabıları ile hırkası çıkarılmıştı. Eteği yerindeydi, tişörtü de. Sol kolunda bir iğnenin oraya girdiğini belli eden kızarıklık vardı. Bu kan tahlili verirken açılan iğne izlerinden birisi değildi. Yoksa baygınken ona bir müdahalede mi bulunulmuştu? Bacaklarının arasında herhangi bir ağrı sızı hissetmediğinden emin olana kadar kendisini kontrol etti. Farklı olan hiçbir şey yoktu.

Hızlanmış soluklarını düzene sokmaya çalışarak etrafına baktığında perdelerin kapanmış, karanlığının çökmüş olduğunu gördü. Baş ucundaki saat ise gece yarısına doğru ilerliyordu. Yalnızdı. Herkesin işine gücüne dönmüş olmasını anlayabiliyordu. Peki Özgür neredeydi? Onu buraya bırakıp gitmiş miydi? Kesinlikle öyle yapmıştı. Belki de yine şişenin dibini ararcasına içiyordu ve geri geldiğinde içinde sakladığı ne varsa yüzüne vurmaktan çekinmeyecekti. Hele de Cesur onu bu duruma mecbur tuttuğundan dolayı kesinlikle daha çok sinirleri gerilmiş olacaktı.

Daha gözünü açmasının üzerinden bir dakika bile geçmemişken zihnini esir eden düşünceler silsilesinden sebep yüzünü buruşturarak başucundaki komodinde bekleyen bardak şeklindeki pet şişeye uzandı. Midesi açıktan birbirine yapmış gibi hissediyordu ama sunulan yemeklerin hiçbirini ona kabul ettirememişti. Açlık yüzünden ağlamak istiyordu. Çok şiddetliydi ve onu nasıl bastıracağını bilmiyordu.

Yatağın yanındaki düğmeye dokunarak odadaki aydınlatmayı birkaç ton daha arttırdığı sırada banyodan gelen patırtı sesiyle hareket etmeyi birden kesip dinledi. Belli belirsiz homurtular duydu ve fazla sürmeden banyonun kapısı açıldığında yatağın kenarında kazık yutmuş şekilde oturarak kaldı. Özgür çekip gitmemiş miydi? Belki de Eva’ydı ama duyduğu sesin bir erkeğe ait olduğundan emindi. Kendini kandırma çabası Özgür’ün belinde sadece bir havluyla banyodan çıkmasıyla son buldu.

Göz göze geldikleri anda Özgür duraksadı. Her an düşecekmiş gibi duran havluyla orada olmak gündelik yaptığı şeylerden biriymiş gibi rahat tavrıyla, “Sese mi uyandın? Saç kurutma makinası elimden kaydı. Onu çöpe attım. Yarın yenisini isteyeceğim,” dedi beceriksizliğine kızar gibi.

Peri büyüyen gözlerini ondan kaçırarak karşısında kalan giysi dolabına dikti. Birden vücudunu ter basmış, solukları hızlanmıştı.

Adam yanına doğru iki adım attı. “İyi misin?” diye sorduğu sırada kadının belirgin şekilde gerildiğini fark etmek ellerini sıkmasına neden oldu. “Doktor sana serum verdi. Vitaminler de. Tahlillerin çok düşük çıktı. Bu yüzden hiçbirini aksatmamanı ısrarla söyledi.”

Demek kolundaki yeni iğne izinin nedeni buydu. Endişelerinden biri tamamen kaybolup gitti. “İ-iyiyim. Teşekkür- iyiyim,” dedi çabucak kendisini düzelterek. Yine gözlerini kaçırdı. “Dikkat ederim.”

“Açsın biliyorum. Canın ne çekiyorsa söyle.”

Canının ne çektiğini düşünmekten hep kaçınmıştı, çünkü kim onun isteklerini önemserdi ki? Bu yüzden hiç düşünmemişti ve şimdi de sanki çok garip bir şey duymuş gibi şaşkındı. “Ben... bilmiyorum. Biraz su içtim.”

Özgür üzerine bir şeyler geçirmek için giysi dolabının kapaklarını iki yana açtı. Bir tişört ve eşofman alırken, “Beş tabak yemek yemişsin gibi bunu söylüyorsun,” dedi homurtuyla. “En son ne zaman bir şey yediğini bile hatırlamıyorum. Çok fazla güçsüz düştün. Bu yüzden sürekli bayılıyorsun.”

Peri, Özgür giyinirken kucağında birleştirdiği ellerinden başka hiçbir yöne bakamadı. Adam öyle rahattı ki bu onu şoka sokuyordu. “Açım ama yemek yemenin düşüncesi bile midemi bulandırıyor. Elimde olan bir şey değil. Eğer yapabilseydim... kuru ekmek yemeye bile razı olurdum.”

Özgür eşofmanını yukarıya çekip düzelttikten sonra tişörtü giymeyi erteledi. Peri’nin karşısına geçerek makyaj masasına ait pufu çekip oturdu. Dizlerini iki yana açıp kadının yapışık duran dizlerine alan açtı. Onun ısrarla göz kaçırmasından memnun olmasa da sesini çıkarmadı.

“Seninle bu konuyu tekrar tekrar konuşmak istemiyorum. O yüzden beni iyi dinle. Seçeneklerin çok daha geniş, Peri. Canının çektiği bir yemek yok mu? Bir şey söyle onu getirmelerini sağlayacağım, tamam mı? Her ne olursa. Her ne zaman istersen.”

Genç kadın iştahını açacak yemekleri düşünmek yerine elleriyle oynamaya devam ederken, “Onu... onu besleyecek misin?” diye sordu. Çekinceleri yüzünden okunuyordu. “Kızmadın mı bana?”

“Neden kızayım?”

“Hamile kaldığım için.”

“Tek başına hamile kalmadın ya.”

Belki de Cesur’un sert uyarısı sayesinde böyle ılımlıydı. İçini hem rahatlama hem de hüzün sardı. “İstemeyeceğini düşünmüştüm.”

“İsteyeceğimi ben de düşünmemiştim,” dedi itiraf edercesine. “Herkes bebeği aldırmam için baskı yapacağımı sanıyor. Sen de dahil.” Suçlarcasına konuşmamış olması Peri’nin gerginliği arttırmayan tek şeydi. “Ben bir canavarsam bile kendi çocuğunu öldürecek kadar değilim. Her şey çok garip geliyor ama bir şekilde uyum sağlayacağımı düşünüyorum.”

Birden Peri’nin yanakları ıslandı. Bunları duymuş olmanın verdiği rahatlamayla boğuk bir nida çıkarıp elini karnına götürdü. O kadar çok korkuyla doluydu ki biraz olsun kafasının içerisindeki karmaşıklığın azalmasından mutluydu. Biraz olsun daha huzurlu nefes aldığını hissediyordu. Islak yanaklarını kavrayan büyük ellerin sıcak varlığını fark ettiği anda irkildi. Rahatlayan göğsü yeniden sıkışmaya başladı. Özgür’ün yakınında duran çehresine gerginlikle baktı.

“Ağlama, Peri. Seni rahatlatmaya çalışıyordum. Bebeği istiyorum, tamam mı? Senin için kötü adamım biliyorum ama bebeğimi reddedecek kadar da kötü değilim. Ona iyi bakacağım ve sana da. Artık ikinizin konforunu gözeteceğim. Tam anlamıyla benimseyene kadar hatalar yapabilirim. Yapacağımı biliyorum. Bu konularda hiç becerikli olmadım ama bir şekilde yoluna sokacağım.”

Genç kadın daha şiddetli ağlamaya başladı. Kafasında kurduğu senaryolarda Özgür daima bağırıp çağıran ve bebeği istemediği söyleyen adamdı. Her senaryonun sonunda kendisini hastanede, bir çatalın üzerinde buluyordu ve bebeği ondan alınırken ağlamak dışında hiçbir şey yapamıyordu. Duymayı bekledikleri duyduklarının yanından bile geçmiyordu.

“Yanlış olan ne? Ne dedim ki?” dedi Özgür şaşkınca. Kadının yanaklarından sızan yaşları kurularken onu böyle görmenin içindeki bir noktayı sızlattığını fark etti.

“B-ben... onu istemeyeceğini sanıyordum. Bana kızacağını... öğrenmenden çok korkuyordum. Hamile kaldığım için beni suçlarsın, bağırıp çağırırsın sanmıştım. Benden... Benden bir bebek istemezsin sanmıştım. Onu z-zorla aldıracağını bile düşünmüştüm.”

Kadının yanaklarında duran elleri usulca aşağıya düştü. Ondan bunları duymak Özgür’ü şaşırtmamalıydı. Kadına şimdiye kadar hep ters davranmıştı. Aklının başına gelmesi öyle uzun sürmüştü ki onun bunları düşünmesi normaldi. Ancak yine de sözlerinin verdiği acı görmezden gelemeyeceği kadar ağırdı.

“Düşündüğün gibi değil. Endişelenmene gerek yok,” dedi kuru kuru.

Adama baktı ve homurdanmalarını şimdiden kafasının içerisinde duyarken konuştu. “Teşekkür ederim.”

Özgür iç geçirdi. “Peki sen istiyor musun?” diye sordu yavaşça. Cevap zaten ortada olsa bile duymaya ihtiyacı vardı. “Benim gibi bir adamın çocuğunu doğurmayı istiyor musun? Gerçekten düşün. Seni mecbur tutmuyorum. Kimse de tutamaz. Korunmadık, olan oldu. Sonucunu çekmek zorunda değilsin. Çok gençsin. Hiç hayatını yaşayamadın. Hepsini düşünerek karar ver.”

Sanki düşünmesine bile gerek yokmuş gibi kafasını ağır ağır iki yana salladı. “Ona nasıl kıyarım ki? Benim hayattan hiçbir zaman çok beklentim olmadı. Yaşım geldiğinde biriyle evlendirilip çoluk çocukla ilgileneceğimi bilerek büyüdüm. Kiminle evlendirileceğimi bile seçemeyecekken başka beklentilere girmeyi hiç istemedim. Sadece... sevilmeyi umdum. Tek arzum bu oldu.” Ve tek arzusunun hiç gerçekleşemediğini belli edercesine buruk şekilde dudaklarını biçimlendirdi. “Şimdi hiçbir şeyin önemi yok. En azından benim için. Bebeğimi doğurmak ve büyütmek istiyorum. Onu doğurmama izin verdiğiniz için minnettarım ama eğer niyetinizde doğduğunda onu benden almak varsa-”

“Öyle bir şey söz konusu bile değil. Kapat konuyu hemen,” dedi kızgın şekilde.

“Kızma,” dedi masumca. “Beni hiç istemediniz. Hiçbiriniz. Belki ailenize bir çocuk verecek olmamı yakıştıramıyorsunuzdur-”

“Peri.”

“Tamam. Özür dilerim.”

Homurdandı. “Yine durup durup tekrar etmeye başladın. Özür dilemek ve teşekkür etmek yok.”

“Ah... tamam.”

“Böyle saçma sapan şeyleri düşünmene sebep olan benim aslında,” derken suçluluk hissi omuzlarındaydı. “Bebeği öğrendiğimden beri düşünüyorum. Ben insanların kafasındaki ideal baba değilim, Peri. Kocalık yapmayı bile elime yüzüme bulaştırmışken baba olabilir miyim onu da bilmiyorum. Öğreneceğim çok şey var ve kendime çekidüzen vermeye çalışıyorum. Gittiğinde anladığım şey yokluğunun varlığından daha çok rahatsız ettiğiydi. Zaten beni rahatsız eden varlığın da değildi, seninle birlikte bana yüklenenlerdi. Hiçbir zaman hayallerindeki koca olamayabilirim. Seni çok kırdım. Nasıl onaracağımı bilmiyorum, onarılır mı onu da bilmiyorum. Bir şeyler deneyeceğim. Senden istediğim elime yüzüme bulaştırmaya başladığımda beni uyarman. Seni bunaltırsam ya da boğarsam bana söylemen. Bir köşede sessizce ağlamanı istemiyorum. Sana dokunmam, seni zorlamam ama bu yatakta birlikte yatacağız. Ben kalkıp gidene kadar diken üstünde durmanı, uyuyor numarası yapmanı istemiyorum. Ben yokken orada değil de koltukta uyumanı istemiyorum. Benden korkmanı, kaçmanı, uzak durmaya çalışmanı istemiyorum. Sürekli gözlerini kaçırmanı bile istemiyorum. Demek istediklerimi anlıyor musun?”

Peri kalbinin sesini duyabiliyordu. Göğüs kafesinin içerisinde öyle şiddetliydi ki sanki bir kelebeğin kanatlarına sahipti. Adeta çırpınıyor, sağa sola uçuşuyordu. Onu sakinleştirmek istercesine elini kalbinin üzerine koyarken hızlanan soluklarını nasıl bastıracağını ise hiç bilmiyordu. Adam samimi görünüyordu. Üstelik ondan gizleyerek yaptığı bazı şeylerin farkındaydı. Bunu öğrenmiş olmak yanaklarının ısınmasına neden oldu. Utanç dürtüsüyle gözlerini kaçırma isteği zirvedeyken bir şekilde ona direnebildi. Adamın kahve ela harelerine hiç olmadığı kadar özgürce bakarken, “B-bu... bu... beni yeniden İtalya’ya göndermeyeceksin demek mi?” diye sordu.

“Sikeyim İtalya’sını, evet. Kalmak isteyip istemediğini söylemedin ama artık seni gönderemem.”

“Gitmeyi hiç istememiştim ki.” İtirafı cılızdı. “Bebeğim için, onu istemeyeceğini düşündüğüm için yine gitmek isteyecektim ama-”

“Öyleyse buna gerek kalmadı. Kalıyorsun. Şimdi bana dürüstçe söyle, Peri. Hayatında benim için bir sayfa açabilir misin? Bir şans?”

Afalladı. “Ne için şans istiyorsun?”

“Evliliğimizi olması gerektiği hâle getirebilmek için. Hayallerindeki gibi.”

Değindiği nokta yüzünden genç kadın yeniden kalbinin ritmini şaşırdı. Doğru anladığından emin olmak istercesine kirpiklerini peş peşe kırparken gözlerine hücum eden yaşlar birer birer dökülmeye başladı.

“Yine ağlıyorsun,” dedi Özgür sıkıntılı şekilde. “Sanırım önce seni nasıl güldüreceğimi öğrenmem gerekecek.”

Peri biliyordu ki sadece biraz şefkat gösterse, kızmasa, hoş karşılasa o an ona dünyanın en saf kadını gibi gülümseyebilir ve dahası şimdiden yerinde duramayan kalbinin iplerini hepten kaçırabilirdi.

×××

Kulüp her zamanki gibi capcanlıydı. Işık gösterileri, DJ tarafından sergilenen kusursuz performansla birleştiğinde insan kendini istemsizce ritme uyarken buluyordu. Elimdeki kadehte bulunan meyve suyundan küçük bir yudum alarak vişnenin ekşi tadının dilime yayıldığı her anın zevkine vardım.

Evimdeydim.

Bir zamanlar mezarım olarak düşündüğüm Yeraltı Kulübü’nü şu anda evim olarak anmak hâlâ bir noktada garip gelse de gerçek buydu.

Saat gece yarısına ulaşmış olmalıydı ve işin aslı burada durup eğlenemeyecek kadar yorgundum. Başım kazan gibiydi. Ayrıca kaçmaya çalıştığım anılar yüzünden güçsüz hissediyordum ama rol yapmak iyi geliyordu. Yatağa girip onlarla savaşarak kâbuslarla dolu uykulara dalmak yerine burada kalarak kendimi iyice yormanın peşindeydim. Çevremdekiler iyileşme çabamı takdir ettikleri için beni hoş karşılıyorlardı. Durumdan memnun olmadığını belli eden tek kişi Cesur’du. Hemen solumda oturuyordu ve buraya geldiğimizden beridir süren gerginliğiyle beni izliyordu. Her hareketimi. Saklamaya çalıştığım her ne varsa gördüğünü belli etmekten de çekinmiyordu.

“Bu haftaki dövüş gecesine Pain’in geleceğini duydum. Onun karşısına çıkmaya ne diyorsun?”

Akın, tepesinde dikilen Tuna’ya yandan bir bakış attı. “Bu hafta seni eğlendirmeyeceğim piç kurusu. Sayemde yeterince zenginleştin.”

Tuna’nın gözlerinden geçen endişeyi yakaladım. Bize doğru, daha çok Cesur’a doğru kaçamak bir bakış atıp, ayakta durmayı tercih ettiği için diziyle Akın’ı dürttü. “Zenginlikten bahsetmek zorunda mısın lan? Kıymetli hayatım senin yüzünden son bulursa ruhum sana dadansın diye tüm pazarlıkları yapacağım.”

“Kıymetli hayatın mı?”

“Ve sana dadanacak olan ruhum? Dikkat etmen gereken yer tam olarak burasıydı. Kafanın içerisinde çalışmaya çalışan o küçük beyninin işleyişine gerçekten hayranım.”

Akın atılan lafı umursamadı bile. “Ruhlardan ancak senin gibi veletler korkar.”

“Durma beni biraz daha kışkırt da gidip bu işle ilgilenen kimler varsa üzerinden kazandığım servetimi önlerine serip senin Vudu bebeğini yaptırayım. Kıçına iğneleri batırınca görürsün ruhları da korkmayı da.”

Bir an için Tuna’nın elinde Akın’a benzeyen bebeğin olduğunu hayal ettim. Kesinlikle dünyada ne kadar iğne varsa ona saplayacağından emindim. Gülmekten kendimi alamadığımda Akın bana döndü. Kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak sanki kızmış gibi homurdandı.

“Demek seni eğlendiriyorum, öyle mi?”

“Gerçekten kuma gibisiniz. Paylaşamadığınız şey nedir?”

İkisi de aynı anda yüzünü buruşturdu. Tuna, Akın’a bakıp iğrentiyle ağzını eğdi. “Birini elde etmek için bununla savaşmak mı? Bu nadide bedenimi boğaz köprüsünün serin sularıyla yıkarım daha iyi.”

“Benden uzak dur lan,” dedi Akın dehşete kapılmış gibi. “Benim başım bağlı. Kışt. Karım nerede benim? Karımı bulun bana.”

“Başı bağlıymış. Lan o kocabaşını bağlayan benim zaten. Hâlâ elimi öpmedin bile, örf adet bilmez adam seni.” Bana bakıp içki bardağını tuttuğu eliyle Akın’ı gösterdi. “Onu ben evlendirdim. Bunu da hatırladın mı? Hatırlamıyorsan da sorun değil. Ben sana tüm detayları anlatırım. Gecenin bir yarısı geldi kapımı kibarca çalıp yalvarmaya başladı. O kadar çok yalvardı ki acıdım sefilliğine. Kahrolası içimdeki insan sevgisi dedim evlendirdim bunu.”

Kahkaha attım. Akın ise Tuna’yı nasıl boğazlayacağını hesaplar gibiydi. “Şimdi de kibarca minnetimi sunacağım. Hazır mısın?”

“Siktir, yumruk geliyor diyorsun.”

“Aynen öyle diyorum.”

“Öyleyse bana müsaade.”

Işık gösterilerinin çoğaldığı anda Tuna birden ortadan kayboldu. Bir an karanlık ve bir an sonra oluşan aydınlık yardımıyla baktığım yerde onu bulamadım. Her nereye topuklamışsa bunu mükemmel şekilde yapmıştı. Ancak bir an sonra onu yan tarafımızda otururken bulduğumda güçlü bir kahkaha attım. O da sırıtıyordu.

“Yabancılara hep böyle güzel güler miydin?”

Kısık, boğuk ses kulağımın hemen yanından geldiğinde irkildim. Cesur’un sıcak nefesi doğrudan boynuma vuruyordu. Vücudumdaki tüm tüylerin diken diken kesildiğini hissettim. Omzumun üzerinden ona doğru döndüğümde dudaklarımızın arasındaki kısa mesafe kalbimin hızını arttırmasına neden oldu.

“Artık yabancı olmadığınızın farkındayım.”

“Öyle mi?” Tek kaşı yavaşça, tehlikeli şekilde havalandı. Kafamı salladım.

“Benim kim olduğumu söyle.”

Buyruğu karşısında hafifçe gözlerimi kıstım. Cevap vermek için aralanan dudaklarım birkaç saniye öylece durduktan sonra belli belirsiz kıvrıldı. “Buranın sahibisin.”

Gözlerine eğlenceli bir bakış sinse de yanağındaki kasların oynayışından dişlerini sıktığını anladım. Onunla biraz uğraşmak isteyen tarafıma söz geçiremeyerek, “Buraya elimde paketle geldiğim anı hatırlıyorum,” derken kulübün ortasını işaret ettim. “İkinci gelişimde.”

“Paketlerin içini gerçek şekerle doldurup intihar etmeye kalkıştığın anı mı?”

Yüzümü buruşturmaktan kendimi alamadım. Elbette oyunu kendi tarafına çevirmesi uzun sürmemişti. Önüme düşen saç tutamını elinin tersiyle omzundan geriye iterken, “Yoksa başın mı ağrıdı?” diye sordu. “Biraz sessizlik ister misin?”

Nefesimin hızlandığını belli etmemek için elimden geleni yaptım. “Odaya gitmeyi mi teklif edeceksin?” Ufak alaylı bir kıkırtı çıkardım. “Bu kadar kolaya kaçacağını düşünmemiştim.”

Onu hafife aldığımı belli edercesine bana kafasını eğerek baktı ve sonra çaprazımda kalan Tuna’ya dönüp parmağıyla etrafı işaret etti. Ardından da kafasıyla çıkışı gösterdi. Tuna’nın sorgulamadan ayaklanarak harekete geçmesini izledim. Önce DJ müziği kesti ve sonra gecenin bittiğine dair anons edildi. Eğlencesi yarıda kesildiği için sızlanan insanlar Tuna’nın emrindeki adamlar tarafından çıkışlara yönlendirilmeye başlandı. Şokla, “Bunu yapamazsın,” diye sayıkladım.

“Buranın sahibi olduğumu söyledin.”

“Bu sana insanların eğlencelerini öylece bozma hakkını vermez.”

Oralı bile olmadı. “İzle.”

Akın ıslık çalarak ayaklanırken masanın üzerindeki şişeyi de eline almayı ihmal etmedi. Sanki her akşam yaptığımız bir şeymiş gibi rahatça bize bakıp, “Ayak altından toz olmamız söylendi. Ben de kaçayım,” diyerek sallana sallana çıkanların arasına karıştı.

Kısa sürede kimsenin kalmamasını şaşkınlıkla izledim. Barmenler dahil herkes gitti. Az önceki gürültülü ortam yerini kendi nefes alışverişimi rahatça duyabileceğim sessiz bir ortama bıraktı. Işıklar hâlâ etrafımızda dalgalanıyordu ama müziksiz pek bir etkileri olduğunu söyleyemeyecektim. Ne ara ayağa kalktığımı bile bilmezken Cesur’un, “Sessizlik iyi mi?” diye sorduğunu işittiğimde ağır ağır arkamı döndüm.

“Sen delisin.”

Gülümsedi. “Artık konuşabiliriz.”

“Bunun için büroya da geçebilirdik. Buna gerek yoktu.”

“Sen ısrarla kaçmaya çalışırken mi?”

Dilimin ucunda dökülmeyi bekleyen kelimeler orada bir düğüm olarak kaldı. “Cesur...”

“Yorgunsun, başın hâlâ ağrıyor. Kulübe dönmek istedin ama gürültüde rahat edebilmek için ağrı kesici içtin, iki kez.”

Evet, tam olarak öyle yapmıştım. “Benim yüzümden göçebe hayatı yaşıyordunuz. Artık daha iyiyim ve buna bir son vermek istedim. Kalmam için ayarladığınız evle burası arasında mekik dokuyordunuz ve güvenlik için sayısız kişiyi organize etmek zorunda kalıyordunuz. Yeniden oraya dönmek istemedim. Orası evimmiş gibi hissettirmiyordu.”

“Burası evinmiş gibi hissettiriyor mu?”

Usulca kafamı salladım.

“Sadece daha iyi hissetmek için mi buraya gelmek istedin?”

Yine kafamı salladım. Boğazımda garip bir kuruluk vardı.

“Peki hangi odada kalacaksın, Deniz?”

Sertçe yutkundum. “Burada bana ait bir oda var, arkada.”

“Orada bir süreliğine annem kalıyor. Geriye sadece benim odam kaldı.”

Kanıma karışan sıcaklık yüzünden olduğum yerde kıpırdanmaktan kendimi alamadım. Beni sıkıştırmaya çalışıyordu. Başarılıydı da. “Odanı kullanmak benim için sorun olmaz. Senin için de olmayacağını biliyorum.” Bu kadar emin olmam karşısında kaşları havalandı. Omuz silktim. “Geçen günler boyunca ben uyuduktan sonra her gece yanıma geldin. Bir sapık gibi beni izlemek senin favori aktiviten mi?”

Güler gibi bir ses çıkardı. “Uyanıktın, öyle mi?”

“Birçoğunda.”

“İlaçlar-”

“Beni rızam dışında uyuttuğunuzu duyduğum anda onları içmeyi kestim.”

“Kâbuslar yüzünden uyuyamıyordun.”

“Yine de çözümünüz öyle olmamalıydı. Ne kadar korktuğumdan haberin var mı?”

“Karımın benden korktuğunu görmenin ne kadar kötü olduğundan haberin var mı?” dedi biraz sertçe. Sanırım o anlarımızı hatırlamak canını yakıyormuş gibi dişlerini sıktı. “Sadece o uyurken yanında olabilmenin, o uyurken ona bakabilmenin ne kadar kahredici olduğunu anlayabilir misin? Siktiğimin sapığı gibi, evet.”

İçime uğursuz bir his yayıldı. Ona neler yaşattığımı ancak fark ediyor olmak nefesimi kesti. Kalbim damarlarıma asit pompalıyormuş gibi her yerimden bir sızlama yükseldi. Sadece tam tersini düşündüm. Kendimi onun yerine koydum ve bana bir yabancıya bakar gibi baktığını hayal ettim. Sanki göğsüme sert bir darbe yemişim gibi dudaklarımdan acılı bir inilti sızdı. Hayali beni perişan ederken ona gerçeğini yaşatmıştım. Hem de çok daha fazlasını.

Cesur sessizliğime bir süre tahammül ettikten sonra, “Ne zaman söyleyecektin?” diye sordu.

İrkildim. “N-neyi?”

“Hatırladığını.”

Yüzüne bakmak yerine gömleğinin açık düğmelerinden görünen tenine bakarak kendimi oyalamaya çalışıyordum ya da ondan kaçmaya. “Hatırlamaya başladığımı biliyorsun.”

Kafasını ağır ağır iki yana salladı. “Herkesi kandırabilirsin, Deniz.”

Cümlenin ucu açıktı ve devamının ne olacağını anlamıştım. “Ama seni kandıramam.”

“Yine de deniyorsun.”

Başka ne yapabilirim ki dercesine omuzlarımı kaldırdım. Ardından da yeniden düşürdüm. “Özür dilerim. Aptalcaydı.”

“Herkes senin için yeterince endişelendi.” Bu bir uyarıydı.

“Yarın onlara artık hiçbir sorunumun kalmadığını açıklarım.”

Kısaca kafasını salladı. Sanki birden aramıza duvarlar girdiğini hissetmeye başladım. Ellerimi kendime sararak uzun kollu kazağımın üzerinden kollarımı sıvazlarken, “Üzgünüm,” diye fısıldadım. “Sadece... endişelerim vardı ve... bir süre daha... zamana ihtiyacım olduğunu düşünüyordum.”

“Bana söyleyebilirdin.”

Belki de söyleyemezdim.

“Ama zaten endişelerinin kaynağı benim,” dedi, gerildim.

“Cesur...”

“Kafanın içerisinde dönenleri senden daha iyi biliyorum, fırtına. Benden saklamaya, korumaya çalıştığın şeyi görüyorum ve bu sinirlerimi bozuyor. Sen böyle yaptıkça sabır göstermekle hata yaptığımı düşünüyorum. Belki de o kanı dökmeliydim. İşte o zaman tam da kafandaki adam olurdum.”

Damarlarımın içerisinde akan kanın soğuyarak ağırlaşması iliklerime kadar beni ürpertti. Kafamı hızlı hızlı iki yana sallayarak, “Yapma lütfen,” diye sayıkladım. “Lütfen.”

“Yapmadım zaten,” dediğinde sesi ters ve yüksekti. “Ama karşılığında bulduğuma bak.” Eli kendisini ve beni işaret etti. “Hatırladığın hâlde söylemedin. Neden? Abin için! O piçi korumak için!”

Pekâlâ sakince konuşmak sanırım buraya kadardı. “Hatırladığımı söylediğim anda tüm bunlarla anında yüzleşeceğimi biliyordum,” dedim çenemi havaya dikerek. Savaşmaya hazır görünsem de aslında bunu yapmayı hiç istemiyordum.

“Sana alan tanımaya çalışıyorum Deniz. Her şeye rağmen seni düşünerek hareket etmeye çalışıyorum. Aksi hâlde cesedi çoktan ayaklarımın altında olurdu, bunu biliyorsun değil mi?”

Kabullenmek dışında ne yapabilirdim ki? “Biliyorum.”

“Hiçbir şey bildiğin yok,” diyerek ayaklandı. Koca bedeniyle üzerime geldiğinde ve beni masayla kendi arasında sıkıştırdığında yapabileceklerim sınırlıydı. “Sana verdiği uyuşturucu yüzünden kalp krizi geçirmişken onu öldürmemek için kendimle nasıl savaştığımı bilmiyorsun! Sana yaptığı her şeyi görmezden gelerek sefil hayatını sürdürmesine, bu da yetmezmiş gibi etrafımda dolanarak, hakkı varmış gibi senin için endişelenerek bunu yapmasına göz yumdum lan ben! NEDEN? Senin için! Kendine geldiğinde onunla yüzleşme hakkını elinden almamak için günlerdir kendimle savaş veriyorum. Bana bir yabancıya bakar gibi baktığın anlarda bile! Sonra ne oldu? Hatırladın! Ne zaman hatırladın? Evdeyken mi? Onun yanındayken mi? O mu hatırlattı? BİLMİYORUM! Sırf ona zarar vermeyeyim diye beni hatırladığını bile söylemedin. Ulan tek beklediğim hatırladığın anda kollarıma koşmandı.”

Kör bir bıçağın kalbime saplandığını sandım. Defalarca aynı şiddetli acı, tıpkı bir nabız gibi vurup geçti. Yanaklarımdan yaşlar süzülürken ağrıyan göğsümü çaresizlik içerisinde elimle ovalamaya başladım. “Haklısın, haklısın, özür dilerim. Böyle yapmamalıydım. Her şey çok bulanıktı, Cesur, her şey karman çormandı. Yemin ederim. B-ben... saçma sapan davrandım. Yine kaçmak kolay geldi. Sen her şeye rağmen tüm olasılıkları hesaplayabiliyorken ben sana hep haksızlık ediyorum. Affetme beni, anlarım.” Hıçkırdım. “Y-yemin ederim ki anlarım.”

Göğsümü ovalayan elimi fark ettiğinde bir küfür savurdu. Elimin yerini kendi parmakları alırken tenime yumuşak şekilde masaj yapmaya başladı. Dişlerini sıkıp kendisini dizginlemeye çalışıyordu ve aynı esnada benimle de uğraşıyordu. Belki de gerçekten ben bu adamı hak etmiyordum.

“Sakin ol, Deniz. Kendine zarar verecek şekilde hareket etmeyi bırak. Sikeyim! Hastane gidiyoruz!”

Bedenimi kucaklamak için bana sarıldığında kollarımı boynuna sıkıca sardım. Kalçam masanın üzerine çıktığı için bacaklarım da rahatça beline dolandı. Onu tüm gücümle sıkarken, “Sana sarılmayı bile beceremeyen aptalın tekiyim,” diye hıçkırdım. “Özür dilerim. Özür dilerim, Cesur. Saçma sapan korkularım var ve ben onlara söz geçirmeyi bir türlü başaramadım. Hiçbir zaman senin kadar güçlü olamayacağım. Hiçbir zaman başaramayacağım.”

Beni kucaklayıp hastaneye götürme fikrinin hâlâ kıyısındaydı ama sanırım ona sarılmamdan dolayı bunu sonraya erteledi, çünkü belime doladığı kollarının tutuşu birden sıklaştı. Beni içine sokmak istercesine göğsüne çekerek sıktı. Dudaklarımdan bir inilti kaçıverdi. Canımı yakmıyordu ama onun ne olursa olsun beni kollarına almaya hazır oluşu ruhumu yakıyordu.

“B-ben bitmek bilmeyen korkuları olan, belayı görünce kaçmaktan başka hiçbir şey düşünemeyen, kafası kırık, bozulmuş aptal bir kadınım,” dedim boynunun girintisine yüzümü soktuğum gibi boğuk bir sesle. “Başına bela olduğumu da biliyorum. Bana sabrettiğin için ve her şeye rağmen yanımda olduğun için nasıl teşekkür edeceğimden haberim bile yok.” Sanki benden kaçmaya çalışıyormuş gibi onu tüm gücümle sıkarak sabit tutmaya çalıştım. “Benden daha iyisini hak ediyorsun. Daha az problemlisini, daha belasız olanını... ama... seni kimseye veremem de Cesur. Üzgünüm. Üzgünüm benim gibi bir belayla yetinmek zorunda kalacaksın.”

Soluğunu gürültüyle verdi. “Bu cezayı ömrüm boyunca çekmeye hazırım.”

“Seni delirteceğim anlar olacak-”

“Zaten delirtiyorsun, Deniz.”

“Öyle mi yapıyorum? Özür dilerim,” derken boynunun girintisine dudaklarımı bastırdım. “Seni daha çok delirttiğim anlar olacak diye düzelteyim öyleyse.” Homurdandı. Dudaklarımı biraz daha yukarıya kaydırıp çene çizgisine bastırdım. “Kızdıracağım, sinirlendireceğim, zıvanadan çıkaracağım, hayatı sorgulamana neden olacağım...” her kelimenin sonu ufak bir öpücükle biterken Cesur yeniden homurdandı.

“Biraz da güzel şeylerden bahsetsen?”

Çenesine tırmanıp dudaklarının biraz uzağında kalarak durdum. “Şu an güzel şeyleri düşünemeyecek kadar dehşet içerisindeyim. Sakince durmam ve gülüp eğlenmeye çalışmam tamamen yalan. Nedenini biliyor musun?”

Gözleri yine soğuk bir ifadeye büründü. “Abinin hayatı için.” Kendinden öyle emindi ki bunu bir soru şeklinde bile sormamıştı. Kafamı ağır ağır iki yana salladım.

“Artık o benim için... tehdit oluşturmuyor.” Doğru kelimeyi bulmak zordu.

Alayla güldü. “Öyleyse ben onun için tehdit oluşturuyorum. Bundan mı?”

Kafamı yeniden iki yana salladım. Dudaklarına tüy kadar hafif bir öpücük kondurup yorgun şekilde eğilerek alnımı boynuna, köprücük kemiklerinin orta noktasına bastırdım ve kafamın gerisinde bana dehşeti yaşatan, içimi yiyip bitiren gerçek korkumu fısıldadım.

“Çocukluğumdan beri kâbusum olan şey artık peşimde, Cesur. Oktay yaşadığımı öğrendi. Keşke her şeyi unutmuş şekilde kalsaydım bile diyorum. Çünkü... çünkü peşimde olduğunu bilmek ödümü patlatıyor.”

×××

34 BRT plakalı, 1969 model Ford Mustang Shelby GT500 tamirhanedeydi ve motor kapağı açıktı. Arkadaki hoparlör sisteminden yükselen arabesk müzik fazla gürültülü değildi, kafa yormuyordu, sadece keyif veriyordu. Barut aracını dikkatle gözden geçirirken neresinde ne olduğunu gözü kapalı bulabilecek bir usta edasıyla hareket ediyordu. Yıllardır elinde olan bu araca göz bebeği gibi baktığı için ustalığı bile öğrenmişti.

Köşedeki, üzeri alet edevatla dolu masanın kenarına bıraktığı rakı bardağından büyük bir yumdum alarak işine geri döndü. Burası onun kafa dağıttığı alandı. Ön kısmındaki oto galeri her yönüyle çağa uygundu ama burasıysa 90’lardan kalma gibiydi. Değiştirmeyi hiç düşünmemişti, çünkü bu küçük alanın verdiği huzuru seviyordu.

Hava filtresini değiştirmek için karbüratörün üzerindeki büyük krom kapağı açmaya koyuldu. Söktüğü somunu bir kenara bıraktıktan sonra kapağı kaldırdığında tozlanmış ve hafif kararmış filtreyle göz göze geldi. Neyse ki arabanın bakımlarını hiç atlamadığı için çok da kötü durumda değildi.

Bir sigara yakıp dudaklarının arasında kıstırırken filtreyi çıkarmak için motora doğru eğildi. Bu sırada tamirhaneye yaklaşan başka bir aracın farları bahçe kısmını süpürerek geçti. Motor sesi sadece birkaç metre ötede son bulduğunda kafasını kaldırıp da kimin geldiğine bakmaya zahmet bile etmedi. Dudaklarının arasına kıstırdığı sigarayı umursamadan ıslığa benzer sesler çıkarmakla ve hava filtresiyle ilgilenmekle meşguldü.

“Yılanın bakım zamanı mı?”

Gökhan meraklıydı ve bu arabadan halk diliyle bahsetmeyi severdi. Dışarıda çiseleyen yağmurun paltosunda bıraktığı minik tomurcukları ellerinin tersiyle silkeleyerek tamirhanenin içerisine doğru yürüdü.

“Çay demleyeyim mi?”

“Gecenin bu saati sohbet edesin mi tuttu?”

“Haberler iyi değil,” derken piknik tüpünün üzerine çay suyunu koyuyordu ve Barut’a bakmadan konuşmayı tercih ediyordu. “Tarafımızdaki adamların neredeyse yarısı bizimle iş yapmayı da diyalogu da kesti. Gün geçtikçe eksilmeye devam edeceğimizden eminim.”

Barut yeni filtreyi takmadan önce bir bezle o bölümün her yerini sildi. “Bekliyordum,” dedikten sonra sigaradan bir nefes daha çekti. “Gidenler babama sadık olanlardı. Başından beri sadece onun için yanımızda olanlar. Siktirip gitsinler, önemi yok.”

“Bu şiddetle adam kaybetmeye devam edersek elimizdeki her şeyden olabiliriz, farkındasın değil mi?”

“İnan pek umurumda değil, Gökhan. Çevremde onun oyuncağı olan hiç kimseyi istemiyorum. Güç kaybetmek pahasına da olsa.”

Gökhan, Barut’un bardağı olmasını umursamadan orada duran rakının tamamını midesine indirdi. “Ulan! Nasıl bu kadar eli kolu uzun kaldı aklım almıyor. Ben amcama yazlığına çekilip ölümü bekleyen ihtiyar gözüyle bakıyordum. Bize ölüm haberi gelmeliydi, imparatorluğunun başına geri döndüğü değil!”

“Dediğin gibi imparatorluğunun... Ben sadece kuklasıydım.”

“Ona numara çekiyordun. İstediği gibi görünüyordun ama kendi bildiğini okuyordun.”

“Hepsinin farkındaydı ve ben fark etmeden beni yönlendiriyordu. Şimdi düşününce anlıyorum. Yapmayacağım anlaşmaları yapmak durumunda kaldığım her anda onun parmağı vardı. Senin için yazlığına çekilmiş ölümü bekleyen o ihtiyar bizi parmağında oynatıyordu.”

“Siktiğimin yerinde başımıza gelene bak.” Gökhan daralmış gibi paltosunu çıkarıp sandalyenin üzerine fırlattı. “Planımız ne olacak? Ortalığı Sergei itine mi bırakacağız?”

Barut yeni filtreyi yerine yerleştirdikten sonra kapağı kapatıp somunu da sıktı. Ardından bezi yeniden eline alarak gördüğü tüm tozları silmeye koyuldu. “Kendine aramızda yer ve isim edinmeye çalışıyor. Babam onu pohpohlayıp destekliyormuş gibi yaparak dilediği gibi kullanacaktır.”

“O piçle kan bağımın olması midemi bulandırıyor. Burada onun isim edinmesine ve güç elde etmesine izin vermeyeceğim.”

“Bizden ayrılanlar çoktan onun kontrolüne girmiştir. Takılma. Sırası var. Sırası geldiğinde onun da hesabını sorarız.”

Gökhan Shelby’e doğru yürüyüp iki elini de tamponun kenarına yaslayarak Barut’un yaptığı temizliği izlemeye başladı. “İlk sırada ne var peki?”

“Deniz’i korumak.” Sildiği buji kablolarının üzerinden istemsizce biraz sert geçti. “Bundan sonra öncelik daima o.”

Gökhan konunun ona geleceğini zaten biliyordu. Yine de hışımla arkasını dönüp yerdeki tenekeleri tekmelemekten kendisini alamadı. “Kendimi bok gibi hissediyorum,” dedi itiraf edercesine. “Yer yarılsa da siktirip gitsem. Yaptıklarım gözümün önünden gitmiyor.”

Barut sessiz kaldı. Gökhan’ın içini dökmesini dinlerken ona sinirlenmeye hakkı olmadığını biliyordu ama bir noktada elinde olmadan kızıyordu da.

“Konuşmuşsunuz onunla bu sabah?”

“Beni tanımıyordu,” dedi kuru kuru. Tanısaydı konuşmazdı hissiyatı dile dökülmedi.

“Ona anlatacağım. Tüm bokların benim başımın altından çıktığını bilmesini sağlayacağım abi. Suçlanması gereken tek kişi benim. Sen ona zarar vermeyi başından beri istememiştin. Hepsi benim yüzümden. Eğer bilseydim... bilseydim... sikeyim böyle işi! Onun öldüğünü sanıyordum. Benziyordu evet ama öldüğünü bildiğim için üzerine bile düşmedim. Kendi ellerimle kuzenime, kardeşime neler yaptım... Biz nasıl bir oyunun içerisine düştük lan!”

Birkaç teneke daha tamirhanenin diğer ucuna uçtu. Barut kafasını dağıtmak için başladığı işin hiçbir işe yaramadığını fark ederek malzemelerini toplayıp motorun kapağını gürültüyle kapattı. “Vahlanmayı bırak. Olanla ölene çare olmaz derler. Önümüze bakmak zorundayız,” dedi sanki ortada kolayca halledilecek bir mevzu varmış gibi. Rahat görüntüsünün altında kopan fırtınaları bir yabancı anlayamazdı ama Gökhan yabancı değildi.

“Bizi tanımıyor olması... aslında...”

“Artık hatırlıyor,” dedi Barut sert bir uyarı şeklinde. “Bir an için bunu ben de kullanırım sandım ama vicdanım yakama yapıştı. Hatırlamıyor olsa bile yapamazdım, Gökhan. Ona her baktığımda aramızda geçenler gözlerimin önüne geldi. Kendimi tamamen pislik gibi hissettim. Onunla konuşmayı, olanları aşıp aşamayacağımızı görmeyi istiyorum ama bunu doğru şekilde yapacağım.”

Barut köşedeki yuvarlak masanın etrafındaki taburelerden birine yerleşerek boşalmış olan rakı bardağını önüne çekti. Gökhan da sıkıntılı bir soluk vererek tam karşısına oturdu. Kendisi için de bir bardak alıp su şişesine uzandı. Barut iki bardağı yarısına kadar rakıyla doldurduktan sonra üstünü suyla tamamladı. Bu sırada kafasının içini kemiren o soru dudaklarından sızıverdi.

“Sence... hiç umut var mı?”

“Bilmiyorum.” Bu dürüst bir cevaptı. “Onunla doğru dürüst konuşamadım. Konuşabilir miyim sanmıyorum da.”

“Cesur onu bizden uzak tutmak için elinden geleni yapar, eminim.”

“Belki de yapmasına bile gerek kalmaz,” dedi dalgın dalgın. Deniz’in görüşmeyi hiç istemeyeceğini düşünmek acı vericiydi. Ömrünü onun uğruna harcamışken şu anki durumları bir imkânsızın gerçek olması gibiydi ama bazı yanlışlıklar vardı ve düzeltilmesi de zordu.

“Ulan yıllarca ayakta uyumuşuz. Yediremiyorum bunu kendime. Cesur’un aradığı kadını birlikte aradık sırf işimize yarar diye. Meğer kardeşimizmiş. Bu nasıl iş düşündükçe kafayı yiyeceğim abi ben. Bizimle nasıl böyle oynayabilirler, nasıl böyle kuklaya çevirebilirler?”

Barut aldığı derin solukla omuzlarını şişirdi. “Yaşıyor olduğuna ne zaman sevinecek olsam o sevinç boğazıma takılıyor, Gökhan.”

Aralarına yoğun bir sessizlik çöktü. Ne Gökhan diyerek bir söz bulabildi ne de Barut hissettiklerinden bir parça daha dile dökecek gücü. Dakikalar öylece akıp gitti. Bardaklar boşaldı, sonra yeniden doldu.

Gökhan, “Ya Mila?” dedi alnının kırışmasına izin vererek. Başı ağrıyormuş gibi şakaklarını ovaladı. “Demek başından beri amcamın casusuymuş. Hortladığı yetmezmiş gibi kalkıp bir de bunu sana söyledi, öyle mi?”

“O gece çıkan çatışmada babamın adamlarının bizi kurtarmaya gelmesinden bir şeyler çevirdiğini anlamamız lazımdı.”

“Eyvallah doğru diyorsun da peki durumdan nasıl haberi oldu?”

“Mila yardım istemiştir.”

“İster eminim ki. Ama istemesi için onun da bu olaydan haberinin olması lazım. Cesur’un sana saldıracağını Mila nasıl oldu da öğrenip önceden önlemler alabildi? Buna cevabın nedir?”

Barut bardağı dudaklarına taşırken bir an için durdu. Gözleri kısıldı. Ardından rakıdan yudumladı. Yine durdu ve sonra yine bir yudum daha aldı. Bardağı masanın üzerine vururcasına gürültüyle bıraktığındaysa, “Çağlayanların içerisinde babama çalışan biri var,” dedi sakince. Sıradan bir şeyden bahseder gibi bunu söylemişti. Sıradan, normal, gündelik, basit bir şeymiş gibi.

Gökhan benzer sakinlikle karşılayamadı. Güler gibi bir ses çıkarıp, “Bizim kırk kez denediğimiz şeyi amcamın çoktan başardığını mı düşünüyorsun yani?” derken buna pek ihtimal vermediğini saklamıyordu. Ancak kuşku çoktan içine sinmişti. Zihninin gerisinde olasılıkları hesaplıyordu.

Barut bardağını yeniden rakıyla doldururken Gökhan’a kısa bir bakış attı. “Benim koynuma kendi adamını sokmuşken Cesur’un yanına sokamaz mı sanıyorsun?”

×××

Akın koridorda sallana sallana yürüyerek kendi odasına ulaştığında kapıyı çalma nezaketi göstermeden açıp içeriye girdi. Kısa koridoru yürürken, “Eva?” diye seslendi, ancak cevap alamadı. Odanın içerisine göz attığında onu hiçbir yerde bulamayınca kaşları hafifçe çatıldı. Banyoyu kontrol etmesine gerek bile yoktu, çünkü kapısı zaten açıktı ve içeride kimsenin olmadığı belli oluyordu.

“Yine nereye kayboldun,” diye kendi kendine söylenerek odadan çıkıp koridorun karşı tarafında kalan Eva’nın odasına yöneldi. Aşağıda olmadığından emindi, çünkü abisi orayı daha yeni dağıtmıştı. O odanın da kapısını çalmadan açtığında içeriden kadının telaşlı sesi yükseldi.

“Akın? Sen misin?”

“Başka kim buraya böyle girebilirdi?” diye homurdanırken sesin geldiği yöne, banyoya döndü. Aralık duran kapıyı ardına kadar itip kapı eşiğinde durdu. Birden kaşları çatıldı. Çünkü Eva çok telaşlıydı. Etrafta koşuşturup bir şeyleri saklamaya çalışırcasına hareket ediyordu.

“Ne yapıyorsun burada?”

Genç kadının paniği arttı. Zümrüt yeşili gözleri iri iri açılmış dururken gürültüyle yutkundu. Koşuşturmacası bittiğinde ellerini arkasında saklayarak kalakalmıştı. “Hiç, hiç bir şey yapmıyorum. Duş alacaktım. Sen odana geç, yanına geleceğim, tamam mı?”

Akın onu sorgulayan ifadesiyle tepeden tırnağa inceledi. Üzerinde sadece bebek pembesi rengindeki bornozu vardı. Saçlarını büyük bir tokayla kafasının arkasında toplamıştı. Eğer zaten çoktan duş almamış olsaydı görüntü olarak söylediğine uyuyordu. Ama ne görüntüde ne de hissettirdiğinde kesinlikle uymuyordu. Bundan çok rahatsız hissetti. Birinden kuşku duymaktan nefret ederdi ve özellikle de değer verdiği kişilerden birisi kuşku uyandıracak şekilde davranınca nefreti binlerce kat artıyordu.

“İçeri girdiğimde neyle ilgileniyordun, Eva? Çöpe attığın neydi?”

“Ç-çöptü... sadece çöptü. Neden ilgileniyorsun ki?”

“Çünkü garip davranıyorsun. Bana dürüst ol.”

Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Sana ne zaman dürüst olmadım?”

“Sikeyim... konuyu başka yöne çekmene izin vermeyeceğim. Arkanda ne saklıyorsun?”

“Önemli bir şey değil, lütfen... Her şeyi kurcalamak zorunda mısın?”

“Sen böyle bir şeyler karıştırırken yakalanmış gibi dururken evet, kurcalamak zorundayım.”

Kadına doğru sert birkaç adım atarak onu lavabo tezgahıyla kendi arasında sıkıştırdı. Hızlı hızlı kalkıp inen göğsünü, kızarmaya başlayan yanaklarını, çekinik şekilde parlayan gözlerini bir süre izledikten sonra kendisi uzanmak yerine, “Göster bana,” dedi sakince.

Eva kafasını başka yöne çevirdi. “Tanrım... bunu yaptığıma çok utanıyorum. Beni yargılama, tamam mı? Sadece... sadece bir an için olmasını istedim,” derken arkasında sakladığı ellerini Akın’ın görebileceği şekilde tuttu. Avucunda bir gebelik testi vardı ve sonucu negatif görünüyordu. Adamın sessiz kalması üzerine daha çok strese girerken yanaklarındaki ısı biraz daha arttı.

“Erken olduğunu biliyorum. Tanrım... yapmamam gerektiğini de biliyordum ama... Peri’nin hamile olduğunu öğrenince... yemin ederim ki onu kıskanmadım. Sadece... biliyorsun bunu ben de istiyordum ve kendimi burada buldum işte. Aptalcaydı. Lütfen bunun üzerinde bile konuşmayalım.”

Akın kadının yüzünü avuçlarının içerisinde alıp kendisine doğru çevirdi. Gözlerinin ıslak şekilde parladığını görünce şefkatle iç çekmekten kendini alamadı. “Bebek yapmayı gerçekten bu kadar çok mu istiyorsun?”

Hafifçe omuz silkti. “İstememem gerektiğini biliyorum ama istiyorum işte. Bu benim hep hayalimdi. Dedim sana kalabalık bir aile istiyorum. Birçok çocuk, beni seven bir koca...”

Akın, “Düzgün işte çalışan bir koca,” diye hatırlatarak onu düzeltti.

Genç kadın daha çok utançla doldu. Yine de burnunu havaya dikmeyi ihmal etmedi. “Sonuçta her istediğin olmaz, değil mi?”

“Bu ne demek şimdi?”

“Elimdekiyle yetineceğim demek.”

“Bak sen. Tercih listenin sonlarında yer alan koca adayına mecbur kalmış mı oldun?”

“Evet, beni kandırıp nikâhı kıydığında ona mecbur kalmış oldum.”

“Demek seni kandırdım?” Kaşları şaşkınlıkla havalanırken dudaklarında sinsi bir kıvrım asılıydı. “Hatıralarım bana pek de mecburiyet altında olmadığını söylüyor ama önemli yok, Eva.” Birden eğilip kadını kucaklayarak kaldırdı. Gebelik testi yere düştü, Eva ufak bir çığlık attı.

“Ne yapıyorsun?”

“Sana istediğin bebeği vereceğim yavrum.”

[BU KISMIN TAMAMINI WATTPAD + INKSPIRED UYGULAMALARI ÜZERİNDEN OKUYABİLİRSİNİZ]

×××

Yiğit kucağındaki patlamış mısır dolu kovayla birlikte kanepeye uzanmış televizyon izliyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti ve uyku için gözleri yanmaya başlamıştı. Kalkıp arkadaki odaya gidemeyecek kadar üşengeç hissediyordu. Ayrıca sarhoştu da. Bu gece de koltukta sızmaya niyeti vardı. Mısır kovasını yanındaki sehpanın üzerine bırakıp avuçladığı patlamış mısırları ağzına taşımaya devam etti. Etraftaki dağınıklık umurunda bile değildi. Sehpanın her yanı içki şişeleri, boş bardaklar, sigara izmaritleri ve yiyecek kalıntılarıyla doluydu. Temizlik son zamanlarda öncelik verdiği bir şey değildi. Üstelik burası onun evi de değildi. Belirsiz bir süreliğine yerleştirildiği onlarca evden birisiydi.

Barut onu sürekli oradan oraya taşıyordu. Cesur'dan bu şekilde koruyabiliyordu. Aynı yerde kalmak çok tehlikeliydi. Ancak bu durumun ne kadar daha süreceğini bilmemek sinirlerini bozuyordu. Zaten uzun zamandır Barut’u da gördüğü yoktu. Adam birlikte iş yapacaklarını söyleyerek yanına yanaşmıştı ve kendisini onun köpeklerinden biri olarak bulmuştu. Ne zaman ona Nehir’i istediğini söylese bir şekilde geçiştirip, hiç bahsetmediği planlarını öne sürüyordu. Yiğit ondan yardım bulacağını artık sanmıyordu. Birkaç kez kaçmak için girişimde bulunmuş olsa da hâlâ kapısında adamlar olan bir evde tıkılı kalmış olmasından sonuç belliydi.

İzlediği Talk Show programındaki komik esprileri düz suratıyla takip ederken televizyonun bulunduğu duvarın iki yanında olan pencerelerden birine vuran gölge dikkatlini çekti. Adamlardan biri bahçede volta atıyordu. Ona içinden küfürler yağdırarak yeniden televizyona odaklandı. Ancak sadece birkaç saniye sonra boğuk bir vınlama sesi duydu ve perdeye gölgesi yansıyan adamın yere yığıldığını anı anına izledi. Başka bir adamın koşturmasını gördü. Yine vınlama sesi ve o da diğerinin yanına düştü. Bağırışlar oldu. Birkaç vınlama sesinden sonra hepsi kesildi. Yattığı koltuktan dehşetle doğrulurken Cesur tarafından bulunduğunu ve birazdan öleceğini düşünüyordu. O kadar beklenmedikti ki şaşkınlıktan öylece kalakalmıştı. Çok geçmeden doğrudan salona açılan dış kapı aldığı tekmeyle birlikte geriye doğru savruldu. İçeriye bir kadın ve bir adam girdi.

“Kırmadan önce kolu çevirebilirdin,” dedi kadın homurtuyla. Bu sesi tanıdığını fark etti. Gözlerini kırpıştırarak baktığında Mila’nın yüzünü ancak seçebildi. O gerçekten de Mila mıydı yoksa bu gece diğer gecelerden daha fazla mı içmişti?

Yanındaki adam silahın ucundaki susturucuyu çıkarmakla ilgilenirken bir deney faresine bakıyormuş gibi gözlerini ona çevirmişti. “Öyle yapsaydım bunun neresi havalı olurdu, değil mi?” Sırıttı. Mavi gözlerinde şeytanlar vardı. “Küçük yavru köpeğimiz de buradaymış.”

Yoğun Rus aksanını duyduğunda irkilmekten kendisini alamadı. Onu tanımıyordu. Bu yüzden odağını Mila’ya çevirdi. “Neler oluyor? Barut nerede?”

“Seni en uygun anda öldürecek adamı mı arıyorsun? Biraz zeki olsaydın bunca zaman boyunca onun sevimli köpek yavrusu gibi kuyruğunu kıstırıp emirlerine harfiyen uymazdın, değil mi? Umarım bizim için hayal kırıklığı olmazsın, Yiğit.”

Rus yeniden konuştu. “Hayal kırıklığı bir insan olsaydı bu herif o olabilirdi. Yine de tasmanı çözdük köpekçik. Kulübeden çıkma zamanı.”

Sonrası Yiğit yüzüne aldığı yumrukla karanlığa teslim oldu. Neler olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Fazla sarhoştu, bu yüzden düşünemiyordu da. Ancak rehineliğinin bittiğinden nedense emin hissediyordu.

Kim bilir belki de yeniden sahneye çıkabilirdi de.

×××

Haydi biraz sohbet edelim. Biz bu bölüm işinde niye dikiş tutturamıyoruz? 🤦🏻‍♀️ Hiç sevmediğim şeylerden biri verilen sözlerin yerine getirilmemesi. Yılbaşı olmadan bölümü atabilmek için gerçekten uğraştım ama yetişmeyince yetişmiyor. Beklediğinizi bildiğim için dolayısıyla fena moralim bozuldu.

 

Mesela bu bölümü akşama doğru bitirdim ve son okumasını Zeynep yapamadı, çünkü şu anda ağır grip geçiriyor ve acilde ama gün içerisinde bölümü akşam atacağımı söylediğim için ve yine ertelemek istemediğim için yüklüyorum. Kusurlar çıkarsa hoş görün lütfen. ⚘️

 

Şu anda nasıl ilerlesek çok kararsızım. Gönlüm patır patır bölüm yüklemeyi istiyor. Ancak hayat şartlarımız sürekli sorun çıkarıyor. Dediğim gibi kış vakti bizim için daha yoğun bu yüzden zaman bulmak zor oluyor. Kitaba ara versek biriktireceğim bölüm sayısı yine çok olmayacak ve ara vermek de istemiyorum. Gerçekten bitsin ve final yazısıyla görelim istiyorum ama konuyu yalap şalap toparlamayı da istemiyorum. Öyle karışık bir durumdayız şu an.

 

Sabırla bekleyenlere sevgiler, iyi ki varsınız. ❤️

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 06.01.2026 22:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...