69. Bölüm

69. Bölüm

Yazarimsibirileri
yazarimsibirileri

Biz geldiiikk🤩🤩

 

Keyifle okuyun, yorumlarda buluşalım ⚘️❤️

“Önümüzdeki hafta sonu davetli olduğumuz bir düğün var. Bugün için terziyi çağırdım. Ölçülerinizi yeniden alacak ve sizin için takım elbise dikecek,” dedi Eva neşeyle. Sanırım kimsenin karşı çıkmayacağını düşünüyordu ama yanında oturan Akın anında homurdanmaya başlayınca güzel yüzü hemen asıldı.

“Yeniden ölçü vermeye ne gerek var? Aynı şekilde diksin işte. Durup durup iş çıkarıyorsun yavrum. Al kızları gidin günlerce alışveriş yapın ama bize ilişmeyin, olur mu?”

Kahvaltı masasındaydık ve Eva uzandığı bitki çayını Akın’ın kafasından aşağıya boca etmeyi hayal ettiğini kimseden saklamazken, “Çünkü şahane kaslarını gün geçtikçe şişirdiğin için ceketler sana küçük gelmeye başladı. Ya yerinde sayarsın ya da sesini çıkarmadan terziye teslim olursun. Hangisi?” dedi kocasına yandan, sinirli bir bakış attığı esnada.

Akın hızla cevapladı. “Terzi gelsin.”

Gülüşümü bastırmaya çalıştığım sırada Tuna, “Zavallı terzinin senin gibi bir hayvana kumaş yettirebileceğine dair şüpheliyim,” diye laf atmayı asla kaçırmadı. “Bir keresinde adamı ölçü metrelerine sarılmış ağlarken buldum. İşini olması gerektiği gibi titizlikle yaptığı için sabredemeyip onu köpek yavrusu misali ensesinden tutup sallandırmışsın.”

Eva’nın gözleri dehşetle büyüdü. “Tanrım! Ben de adam neden beni başkasına yönlendirmeye çalışıyor diyordum. Vereceğim parayı iki katına çıkardığım hâlde yine de başkasını öneriyordu.”

“O uyuşuk ibneye bir de iki katı para mı teklif ettin Eva? Sen beni batırmaya mı niyetlisin kızım?”

“Peki sen, sevgili koca ayıcığım? Daha kaç kez beni insanların karşısında zor durumda bırakacaksın?”

Akın yine homurdandı. “İşini doğru yapmıyordu.”

Özgür sırıtarak, “Peki onu nasıl ikna edebildin, Eva?” diye sordu. “Dört katı fiyat teklif ederek mi?”

Eva ışık gördüğü anda silkelenip kendisine gelen çiçek misali tatlı tatlı gülümsedi. “Ah, hayır. Ona Akın’ın kendisinden pek memnun kaldığını ve eğer reddederse çok üzüleceğini söyledim. Hemen kabul edip bugüne randevu verme nezaketi bile gösterdi.”

Masadan kahkaha tufanı yükseldi. Zavallı terzi için şimdiden üzülmüştüm ve sanırım geldiğinde burada olup olanları izleyecektim. Ayrıca adamın Akın tarafından boğazlanmadığından da emin olurdum. Ben bunları düşünerek gülmeye devam ederken solumda, masanın başında oturan Cesur yudumladığı viskiyi masaya geri dindirdi. Bunu biraz sert şekilde yaptığı için hepimizin dikkatini üzerinde topladı. Neden böyle olduğunu hatırlayınca gülümsemem boğazıma takıldı. Bana değil, viski bardağına bakarken, “Anlat onlara,” dedi. Tavrı sertti. Soğuk ve ulaşılmaz görünüyordu. Kahvaltı masasındaki hiçbir şeye dokunmamıştı. Boğazından aşağıya giden tek şey viskiydi. Elbette masaya oturan herkesin dikkatini çeken bir durumdu. Kimse soru sormamış olsa da havada asılı duran gerginlik netti.

Akın omletten aldığı koca bir parçayı ağzına götürürken gözlerini kaldırarak bana baktı. Derin bir soluk vermekten kendimi alamadım. Eva’nın yüzünde ne olduğunu soran bir ifade asılıydı. Özgür, Peri'ye bir şeyler yedirme denemelerini bırakıp odağını bana çevirdi. Keza Peri de bu fırsatı kullanarak tabağını kendinden uzağa itti. Onların adına mutluydum, gerçekten mutluydum. Öğrendiğim anda içim sıcacık olmuştu. Başta Özgür’ün hoşnutsuz olacağını, ketum duracağını sansam da artık yanıldığımı düşünmeye başlamıştım. O da istiyordu. Açıkça kabullenip söylememiş olsa bile tavırlarından hissettiğim buydu.

Onlar için en büyük dileğim benim yaşadığım kaybı hiç yaşamamalarıydı. Kendimi artık daha bilinçli hissediyordum. Yaptığım hataları Peri’nin yapmasına asla izin vermeyecektim ve o bebeğin en büyük koruyucusu ben olacaktım. Bu kendime ettiğim bir yemindi.

Yeniden derin, sessiz bir soluk verdim. Tuna sabırsızca ağzımdan dökülecekleri bekliyordu ve ben onların masadan doymamış şekilde kalkmalarını pek istemiyordum. Konular biraz daha bekleyebilirdi, ancak Cesur ancak bu kadar sabredebilmişti.

“Size bir iyi ve iki kötü haberim var,” dedim boğazımı temizledikten sonra. “Hangisinden başlamamı istersiniz?”

Akın’ın cevabı hızlıydı. “İki kötüden.”

“Bir kez olsun beni şaşırtamaz mısın?”

Omuz silkti. “Kötü, iyi, kötü o zaman. Gönder gelsin.”

Diğerlerine baktığımda kimse başka bir şey söylemeyince kabullenişle omuzlarımı düşürdüm. Şimdi daha ciddi şekilde odakları üzerimdeydi. Bir kez daha boğazımı temizledim.

“Dün mezarlıktayken oraya Sergei geldi ve bana karşı duracağını açıkça belli etti. Oktay’ın safında yer alacak.”

Pekâlâ kimse gerilmedi ya da endişeye kapılmadı. Sanki zaten bildikleri, bekledikleri bir haberdi. Özgür hâlâ elinde duran çatalın ucuyla beni işaret ederek konuştu. “Bunu sana mı söyledi yoksa Barut’a mı?”

“Daha çok Barut’a,” dedim çabucak. Onun adını dile dökmek bile şu anda bana zor geliyordu.

“Yani onun senin yanında olacağından emin.”

Usulca kafamı salladım. Tuna, “Ayrışmalar olduğundan size bahsetmiştim,” diye söze girdiğinde bahsettiği kişilerin Cesur, Akın ve Özgür olduğunu anlamak zor değildi. “Barut’un tarafında olan birkaç önemli isim onunla olan bağlarını kesmeye başladı. Yeni aldığım bilgilere göre piyasada yeniden Oktay Seymen’in kendisini görebiliriz. Rus çocuğa tümüyle güvenebileceğini pek sanmıyorum. Başında duracaktır.”

Sanki yeraltında olan biten her şeyi gören gözdü. Her yerden her şekilde bilgiye kolayca erişebilmesine gerçekten hayrandım.

Eva ortamın gerilmesinden bir nebze de olsa kurtulmak istercesine, “İyi haberi öğrenebilir miyiz?” dedi. Güzel çehresi resmen ışık saçıyordu. Bugün iyi yanından uyanmış, güne iyi başlamış olduğu belliydi ve verdiğim haberlerin onu gölgeleyecek olmasından nefret etmiştim.

“İyi haberse... şey... artık hatırlıyorum. Her şeyi, tüm olan bitenleri.”

Peri yanımda, sağımda oturuyordu. Çatalla oynayan elimin üzerine elini yerleştirip yavaşça sıktı. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Bedenimi ona doğru çevirip tereddüt etmeden onu kucağıma davet ettim. Kafamda koca bir boşlukla yaşadığım günlerde etrafımda nasıl pervane olduğunu ve bana yardım etmek için elinden geleni yaptığını unutacak değildim. Beni sıkıca kucaklarken, “Buna gerçekten çok sevindim. Senin için o kadar dua etmiştim ki... çok şükür,” dedi içtenlikle.

“Ben de sarılacağım. Bir dakika. Sevgilim, Absent’i biraz tutar mısın?”

Akın kediye düşman gibi baktı. Ufacık bir kediyle bile anlaşamıyordu. “Onu benden uzak tut.”

“Tanrım... Gel bebeğim sen de Deniz’i kucakla.”

Ve bir an sonra sarman kedi kucağımdaydı. Eva da diğer yanımdan bana kocaman sarılmıştı. İki kadının sıcak ve samimi karşılaması karşısında onlara bunu biraz geç söylediğim için vicdan azabı duymaya başladım. İkisini de gerçekten seviyordum ve bunun karşılıklı olduğunu kalbimin derinliklerinde hissediyordum.

Tuna, “Vallahi üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim. Rahatladım resmen bu kadar mı fark eder?” diyerek meyve suyu dolu kadehini şerefe dercesine havaya kaldırdıktan sonra tek dikişte bitirdi. “Ben de sarılmak isterdim ama siz kadın kucaklaşması yapıyorsunuz ve dâhil olursam bu iki piçin benimle günlerce dalga geçeceğini biliyorum. Bu yüzden sarıldığımı farz et Deniz.”

Kıkırdadım. “Senin güçlü, koruyucu, kutsal kollarından uzak kalmam ne üzücü bilemezsin.”

“Hah! Aynen öyle, değil mi? Sonunda kıymetimi anlayan birisi.”

“Keşke şunu hatırlamasaydın,” dedi Akın, göremesem de sırıttığından emindim. “Kafanda boşuna yer işgal eden parazitten başka bir şey değil.”

Eva benden hafifçe uzaklaşırken diğerlerine doğru gözlerini devirdi. “Umarım kızın olur, Peri. Sayıca bunlardan üstün olmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Keyiflenen ortam yine bir anda soğumaya başladı. Eva sanki ağzından çok kötü bir söz kaçırmış gibi irkilerek bana üzgün ve özür dileyen bir bakış gönderdi. Peri ise kaskatı kesildi. Yan yana olduğumuzdan ötürü bunu netçe hissettiğimde onu desteklercesine bu kez elini tutan ben oldum. “Kötü anıları unutalım ve bizi bekleyen güzel şeylere odaklanalım, olur mu? Bu haber beni üzmüyor. Lütfen sahip olduğunuz şeyin kıymetini bilin. Sizden tek istediğim bu olur.” Yavaşça gülümsedim. Sanki açıkça bunu dile dökmüş olmamla Özgür rahat bir soluk vermeyi başardı. “Ayrıca Eva’ya katılıyorum. Nazıyla babasına ve amcalarına kök söktürecek bir kız çocuğu gerçekten çok iyi olurdu,” dediğimde elimde olmadan gözlerim kayıp Cesur’u buldu. Viski bardağına dalgın dalgın bakıyordu. Birden boğazım kupkuru kesildi. Kaybımız yeniden gün yüzüne çıkıp kalbimi sızlattı. Yine de gülümsememi yüzümde tutabilmeyi başardım. Kendi acılarımın bu güzel anı mahvetmesini hiç istemiyordum.

Akın bana gerçekten saygıyla ve biraz da takdir edercesine bakarak ağır ağır kafasını salladı. Bebeğimi kaybettiğim anlarda yanımda o olduğu için en az benim kadar durumdan etkilenmişti ve sanırım Peri ile Özgür’ü rahatlatma çabam en çok onu rahatlamış gibiydi. “Size tavsiyem eğer kız olursa onu Eva’dan uzak tutun,” dedi Eva’ya sataşarak. Peri’yi hâlâ aileye kabul etmiş görünmüyordu ama bebek konusu ortaya çıktığından beri ılımlıydı. Eh, bu onun gibi zor birisi için iyiye işaretti.

Eva kollarını göğsünün üzerinde bağlarken ona dik dik bakıyordu. “O nedenmiş?”

“Çünkü onu kendine benzeteceksin. Senin küçük cadı versiyonunla uğraşmaya kimse hazır değil.”

“Ulan inşallah kız olur,” diye atıldı Tuna. “Özellikle de senin ağzına sıçar, amin.”

Akın tabağın kenarındaki bıçağı hiç tereddüt etmeden Tuna’ya fırlattı. Atışında şaka yoktu. Eğer Tuna yana çekilmemiş olsaydı gerçekten de bir yerine isabet edebilirdi. “Doğru dua et piç kurusu!”

“Lan beni bıçaklayacaktı gördünüz değil mi? Bu şahane bedenimi süzgece çevirecekti! Ulan...”

Ona doğru uyarırcasına işaret parmağını salladı. “Sakın.”

“Ulan beş tane kızın olur inşallah!”

“LAN!” dedi Akın.

“Amin,” dedi Eva.

Güldüm. Peri bile gülüşünü saklamaya çalışıyordu. Tuna pis pis sırıtırken, “Şimdi sıçtın,” dedi yaptığından memnun şekilde.

Bu kez kollarını göğsünün üzerinde bağlama sırası Akın’daydı ve bunu huysuz bir çocuk edasıyla yaptı. Ağzının içerisinde bir şeyler homurdanmaya başladı. Tuna’nın yedi ceddine küfür yağdırdığını anlamak zor değildi. Eva parmaklarının üzerinde dans eder gibi masanın etrafından dolanarak Akın’ın yanına geri dönüp yanağından makas aldı, ona sataştı.

Özgür, “Geçmiş olsun kardeşim. Bu uğursuzun ettiği tüm dualar tutuyor, haberin olsun,” dedi eğlendiğini saklamadan.

“Uğursuz mu? Çok ayıp. Mübarek zat diyeceksin. Uhrevi varlık, muhteşem suret diyeceksin. Teessüf ederim. Şahsıma yakışmayan şeylerle adımı anma, yoksa sana yeni beddualar göndermek durumunda kalırım.”

“Ulan bana daha nasıl beddua edebilirsin it herif? Söylemediğin ne kaldı?”

Tuna sinir bozucu şekilde sırıtırken Özgür’ü işaret etti. “Nasıl kaşınıyor görüyorsunuz? Gelsin mi ikiz... yok üçüz, hatta beşiz duası?”

Peri dehşetle, “Hayır, lütfen,” diye yakardı. “Lütfen... bu bedduayı ona değil bana yapmış olacaksın.”

Peri öyle tatlı görünüyordu ki paniği hepimizi güldürdü. İstemsizce Cesur’u kontrol ettiğimde onun bile sanki güler gibi olduğunu yakaladım. İçimde bir rahatlama oluştu. Ancak bu fazla uzun sürmedi, çünkü göz göze geldik ve benden konuşmaya devam etmemi istediğini açıkça belli etti. Önüme döndüm. Yutkundum ve sonra da boğazımı temizledim. Elbette diğerlerinin dikkatinden kaçmadı.

Özgür, “Ne gevezesin Tuna,” diye söylendi. “Şurada önemli bir mesele konuşmaya çalışıyoruz, beddualarını sonraya sakla. Söyle hadi Deniz, ikinci kötü haber nedir?”

Derin bir soluk aldım ve birden, “Mila yaşıyor,” deyiverdim. Akın'ın dudaklarına taşıdığı meyve suyu öylece havada kaldı. Eva’nın gözleri yerinden çıkacak kadar büyüdü. Tuna'nın tüm sırıtışı soldu, çehresi gerildi. Peri çözmeye çalışır duruyordu. Özgür ise, “O evden canlı çıkmasının imkânı yok,” dedi konunun üzerinde konuşmaya bile gerek yokmuş gibi. “Ona benzeyen birini mi gördün? Muhtemelen yanlış görmüş olmalısın.”

“Ona benzeyen birini görmedim. Onu gördüm. Mezarlığa gelip kafama silah dayadı.” Cesur’un viski bardağına sarılı duran parmakları sıklaştı. Pekâlâ artık ondan başka her yere bakıyordum.

“Bunu bize şimdi mi söylüyorsun?” dedi Akın kaşlarını çatarken. Ardından alaylı, soğuk bir gülüşle ağzının kenarı kıvrıldı. “Bir kez olsun beni şaşırt be Deniz.”

Ne diyebilirdim ki, haklıydı. “Sadece... tamamen aklımın dinmesi için kendime zaman vermeye çalışıyordum. Biraz anlayış, lütfen.”

“Kafama silah dayadı diyorsun. Bunun nesini anlayışla karşılayalım? Sıkmadı diye içimizi rahatlatıp koltuğumuza mı yaslanalım? Bazen gerçekten dünyadan habersizmiş gibi davranıyorsun. Seni daha kaç kez uyaracağız? Üstelik bu dünyanın içinde doğmuş olanlardan birisin. Senin yaptığını Eva yapsa daha çok anlayışlı olabilirdim, çünkü bilmiyor derdim ama sen bizim kadar iyi biliyorsun.”

Kızgınlığını anlayışla karşılayabilmek için elimden geleni yaptım ama bu sadece birkaç saniye sürdü. Konuşmaya başladığımda kesinlikle anlayışlı değildim. Hatta içimde tuttuğum ne varsa bıraktım ve dilimin çözülmesine izin verdim.

“Kahrolası hayatımda yaşadığım ne kadar berbat durum varsa hepsini yüzüme vurup beynimi sarsmış olduğunu için gerçekten biraz sakinliğe ihtiyacım vardı. Nasıl hatırladım sanıyorsun? Gece rahat yatağıma yatıp sabah uyandığımda her şeyin geri geldiğini mi düşündün? Hayır, hiç de öyle olmadı. Ben orada bana neler olduğunu anlamaya çalışırken, dostlarımın ölmüş olduğu gerçeğiyle baş etmeye çalışırken geldi silahını çekti, mermi sıkmadı ama her sözüyle beynimi süzgece çevirdi. Barut’un abim olduğundan, Yavuz’u öldürmüş olmasından, kaybettiğim bebeğimden, Oktay’dan acımasızca bahsedip durdu. O an beni öldürecekti, yemin ederim ki bunu yapacaktı ama hareket bile edemedim. Kendimi koruyabilmek için bir şeyler yapmayı hiç düşünemedim. O kadar şoktaydım ki... kafamın içerisinde sadece uğultular vardı. Ömrüm boyunca korktuğum adamın yanındaydım ben. Onunla konuştum, dertleştim, onu bir arkadaşım sandım. Abimmiş! Bu gerçeğin bana ne yaptığını anlayabilir misin? Anlayamazsın. Yeniden gözlerimi hastanede açtığım an kafamın içerisinde her şey bana saldırmayı bekliyordu. Ben de onları geriye ittim. Yoksa tamamen delireceğim, tamam mı? Gerçekten kafayı yiyeceğim. Tüm bu boktan şeyleri artık kaldıramıyorum.”

Dolan gözlerimden süzülen bir damlanın yanağıma bıraktığı izi kimsenin görmesini istemiyormuş gibi onu çabucak elimin tersiyle sildim. Sinirlerim gerçekten bozuk durumdaydı. Ben konuştukça Akın’ın çehresindeki kızgınlık dağıldı, omuzları hafifçe düştü. İfadesi solup gitti. Sanırım onun bazı şeyleri daha net anlayabilmesi için bu şekilde ortaya dökülmesi gerekiyordu çünkü ancak şimdi anlayışlı görünüyordu. Ama bu kez de benim anlayış kotam yoktu. Daha fazlasını duymayı istemiyordum. Zaten söylediğim anda Cesur’la yeterince gerilmiştik. Bu kadarı yeterliydi.

“Dinle, Deniz, özür dilerim. Niyetim seni suçlamak değil, beni yanlış anladın. Masanın ortasında bize kafana silah dayatıldığını ve kadının bunu ciddiyetle yaptığını söylüyorsun. Nasıl tepki vereyim? Senin için endişelenmekten perişan oldum, olduk. İyi olmanı senden çok istiyorum. Bak dün olmuş bir olay ve biz o kaltağın hâlâ yaşadığını bugün öğreniyoruz. Çoktan yeni bir plan yapıp harekete geçmek üzere bile olabilir. Böyle şeyleri anlat kurban olayım, sonra tak kulaklığı istediğin kadar dinlen ama önce anlat.” Yine sinirlenmiş gibi saçlarını karıştırıp bu kez odağını Cesur’a çevirdi. “Abi hadi Deniz iyi değildi o piç kurusu niye bir şey söylemedi bize? Neden sakladı sevgilisinin yaşadığını? Onu bu kez gerçekten öldürürüz diye mi?”

Cesur’un cevap vermesine zaman tanımadım. “Eğer bana zarar verirse Barut onu öldürmekle tehdit etti. Sakladığını düşünmüyorum, tamam mı? O da şoktaydı.”

“Neden?” Bu soru Özgür’den geldi.

“Çünkü Mila’yı görünce şoka girdi, onun yaşadığını bilmiyordu. Dahası Mila ona onunla olan ilişkisinin bir görevden ibaret olduğunu söyledi. Onu hiç sevmediğini, sadece kullandığını... B-babamın...” Yutkundum. “Oktay’ın adamı olduğunu söyledi. Gurur duyar gibi... gerçekten gurur duyar gibiydi. Oktay istediği için Barut’un yanında durmuş ve muhbirlik yapmış.”

“Daha neler duyacağız,” dedi Tuna hayatının şokunu yaşıyormuş gibi garipseyerek. “Yıllardır o kadın Barut’un yanında ve Gökhan bile onunla taht savaşına girerdi ama kadın onu asla bırakmazdı derdim. Şu olana bak şimdi.”

Eva gözleri iri iri açılmış şekilde duyduklarına inanamıyormuş gibi öylece dururken, “Geri geldi, yaşadığını herkese gösterdi ve... ne için? Seni öldürmek için mi?” dediğinde sesi titredi. Gerçek anlamda korkmuş görünüyordu. “Neden? İntikam için mi? Ama anlamıyorum. Zaten ölmemişse neden intikam almak istesin?”

“İntikam umurunda bile değildi. Beni Oktay’a yaranmak için öldürmek istedi. Barut’un... onun artık bunu yapmayacağından emindi.”

Kucağımda duran kediyi okşayan ellerim ağırlaştı. Gözlerimi indirip onun bacaklarımın üzerinde kıvrık durmasını izlerken boğazımı temizledim. Söz ne zaman Barut’a gelse aşırı geriliyordum ve buradaki herhangi birinin onun hakkında tepki göstermesini bekleyerek kendimi kasıyordum. Bu elimde olan bir şey değildi.

Eva yutkundu. “Peki... onu durduran ne oldu? Barut mu?”

Kafamı yavaşça iki yana salladım. Bu sırada Tuna, “Sergei,” dedi yavaşça. “Son zamanlarda onun yanında bir kadınla görüldüğünü duymuştum ama bilirsiniz işte o hep kadınlarla görünür zaten. Pek dikkate almamıştım. Belli ki o ve Mila birlikte hareket ediyorlar.”

Eva kafası karışmış şekilde gözlerini kırpıştırdı. “Kötü, iyi ve kötü haber sıralamamızda ilk kötü haber Sergei’nin Deniz’e karşı duracağıydı. Neden onu kurtarsın ki?”

“Piçliğine,” dedi Akın.

“Sergei hep büyük oynamak ister. Gösterilerden hoşlanır. Mezarlıkta tek kurşunluk ölüm ona çok basit gelmiştir,” dedi Özgür.

Usulca kafamı salladım. “Sergei, Mila’yı oyununa karışmaması için birkaç kez uyardı.”

“Piç işte,” dedi Akın yeniden. “Ödülüne ortak istemiyor. Oktay’ın gözünde yükselebilmek için elde edebileceği en iyi şans bu olacak.”

Yine sanki ortada önemli bir mesele konuşmuyormuşuz gibi kediyi okşamakla ilgilenirken konuşmadan önce yüzümü buruşturdum. “O ikisi... şey... Sergei ve Mila...”

Eva, “Aman tanrım,” diye sayıklarken midesi bulanmış görünüyordu. “Aklıma gelen şey mi? Gerçekten mi?”

“Sanırım öyle.”

“Sen bunu anlamışsan... Barut... ah... onun için üzüleceğimi asla düşünmezdim.”

“Neden üzülesin?” dedi Akın ters ters. “Hayatına aldığı kadının yılanın teki olduğunu anlayamayacak kadar aptalsa bu da onun salaklığı.”

Eva karşılık vermedi ve masaya bir sessizlik çöktü. Kimseye bakmadığım için ifadelerinde neler saklıydı anlayamıyordum. Cesur zaten tüm bu mevzuları bildiğinden dolayı sessizdi. Dün gecenin ilerleyen saatlerinde, odamıza çekildiğimiz sırada ve yatağa girdiğimizde hiçbir sorun yaşamadan uyumuştuk ama sırtımda ağır ağır gezinen elin sıcaklığıyla uyandığımda ve o elin, bel kısmından uzun kollu geceliğimin altına kaymaya meyilli olduğunu fark ettiğimde çok gerilmiştim. Hem de öyle çok gerilmiştim ki ona olanları patır patır anlatmıştım. Belki de tek istediği arada engel olmadan tenimi hissetmek ve bana sarılmaktı ama o an düşünememiştim. Tenime dokunmasını ya da bakmasını istemiyordum. Hem de hiç istemiyordum. Şu sıralar en büyük korkum buydu.

Yanımda oturan Peri çekinik şekilde saçlarını kulağının arkasına itip, “Bir şey söyleyebilir miyim?” diye izin istedi. Öyle saf, öyle nazikti ki onu kırmak imkânsızdı.

Özgür'ün irkildiğini yakaladım. “Ne oldu? Miden mi bulandı? Kusacak mısın?”

Yanımdaki kadın kafasını kısaca iki yana sallarken yanaklarına yayılan kırmızılık çok sevimli görünüyordu. Tüm ilgi üzerine döndüğü için stresle elleriyle oynamaya başladı ve Özgür’e çekinik bir bakış attı.

“Bahsettiğiniz kadının öldüğünden eminseniz nasıl oluyor da hâlâ hayatta olabiliyor?”

Evet, işte benim de aklımı kurcalayan kısım burasıydı. Sanırım herkesin aklını kurcalıyor olacaktı ki belli belirsiz homurtular yükseldi. Özgür, “İşte ben de onu diyorum. Ona ilaç verdirmiştik. Yatağında horul horul uyuyor olması lazımdı. O ev yanarken kalkıp da çıkmış olamaz,” diye söylendi.

Akın öneride bulundu. “İlacı fark edip içmemiştir belki?”

“Fark ettiğini varsayalım. Bu sayede bir şekilde kaçtı diyebiliriz. Peki neden yaşadığını Barut’tan bile sakladı? Kendisi için cenaze töreni bile düzenlendi,” dedim. Kurcaladıkça daha da içinden çıkmaz bir hâle giriyordu sanki.

Cesur'un kafasını bana doğru çevirdiğini hissettiğimde mıknatısa çekilen demir parçası gibi ona döndüm. Koyu kahve gözlerinde gizli bir hesaplama vardı. “Belki de Barut da bu oyunun bir parçasıdır. Sadece gözünü boyamaya çalışıyordur. Ona güvendiğin anda-”

“Hayır!” dedim sesimin yükselmesine engel olamayarak. Tepkim kimsenin gözünden kaçmadı. Kendime daha sakin olmayı emrederek dişlerimi sıktım. “Sana dedim gerçekti. Nasıl şoka girdiğini gördüm. Oyun değildi.” Buna tüm kalbimle inanmak istiyordum ve kuşkunun içime sinmeye çalışmasını reddediyordum. “Mila ile Sergei’ye nasıl tiksinerek baktığını da gördüm. Gerçekti.”

“Seni kandırmak o kadar kolay ki.”

Kedinin üzerinde duran ellerim iki yanıma düştü. Tırnaklarımı avuçlarımın içlerine gömerek hırçınlaşmaya başlayan duygularımı kontrol altında tutmaya çalıştım. “Bazen aptal olabiliyorum, doğru. Yanlış kişilere güvenebiliyorum. Sonuçta aylar önce Yiğit’e güvendiğim için buradayım, değil mi? Haklısın. Ama o benim...” Durdum. Ne diyecektim? Kelime dilimin ucundaydı ama söyleyecek cesaretim yoktu. Her şey hâlâ o kadar tazeydi ki hayal gibi geliyordu. Hâlâ inanamayışla doluyken dilim lal oldu, o kelimeyi söylemeyi reddetti.

Özgür devam edemeyeceğimi anlayarak, “Onu tanıdığını düşünebilirsin ama şu anda biz onu senden daha çok tanıyoruz, Deniz. Üzgünüm ama gerçek bu,” dedi Cesur’un keskin tavrına tezat sakince. Ya da sadece sakin görünüyordu. “Neyin nasıl ilerleyeceğini hiç bilmiyorum. Yarın ne olacağımızı gerçekten bilmiyorum ama şu anda Barut dendiğinde aklıma gelen iki şey var.” Devam etmek üzereydi ki az önce benim yaptığım gibi bir anda durdu. Bana daha çok dikkatini verdi. “Her şeyi hatırladığını söylemiştin, değil mi? Her şeyi?” Konuyu nereye getireceğini merakla beklerken yavaşça kafamı salladım. Onayımı aldıktan sonra o da kısaca kafasını salladı. “Hâlâ hatırlamıyor olsaydın onu savunmaya hazır duran şu hâlini anlayışla karşılayabilirdim.”

“Neyden bahsettiğini anlayamıyorum,” dedim huysuzca kaşlarımı çatarken. “Üstü kapalı konuşmayı bırak. Ondan nefret ettiğinizi biliyorum, bu yeni bir şey değil.”

“En çok senin nefret etmen gerekir,” dedi ondan beklemediğim şekilde sesini yükselterek. İrkildim. Peri de irkildi. Özgür’e şaşkınlıkla bakarken elinin kayıp adamın kolunu sardığını göz ucuyla gördüm. Sessizce sakin olmasını istiyordu. Özgür diğer elini alnına vurur gibi geçirip saçlarını karıştırdı.

“Bak bu konuya çok da dâhil olmayı istemiyorum. Neler yaşadığını gördüm, şahit oldum, psikolojinin yeterince yıpranmış olduğunu da biliyorum. Ama bunların hiçbiri onu her an affedecekmiş gibi durmanı kabullenmemi sağlamıyor.” Sanırım Peri’nin sakinleştirici etkisi ancak buraya kadardı, çünkü yeniden sesi yükseldi. Hatta bu kez daha yüksekti. “Sikeyim, Deniz! İlla sana neler yaptığını sıralamam mı lazım? Köpeğinin sana saldırmasına izin verdi. Adamları sana el sürmeye kalktı lan! Eğer her şeyi hatırlıyorsan gözünün önüne ilk bunların gelmesi lazım.”

Şokla sarsıldım. Kucağımdaki kedi bile birden soğuyan tenimden rahatsız olmuş gibi yere sıçrayarak benden uzaklaştı. İçimden dışıma doğru bir titreme yayılmaya başlarken boğazım öyle feci sızladı ki yutkunamadım. Hatırlıyordum, elbette hatırlıyordum. Kâbuslarımda o anlar hâlâ benimleydi.

“B-biliyor muydunuz?”

Akın kollarını göğsünün üzerinde bağlarken kısa ve soğuk şekilde gülmeye benzer bir ses çıkardı. “Biliyor muyuz? İzledik, Deniz. O şerefsiz, abime videolarını atmayı ihmal etmedi.”

Ah... göğsüme bir sızı yayılmaya başladı. Hemen solumda duran Cesur’a bakamadım. Bakmaya cesaret bile edemedim. Oturduğum sandalyeden hızla ayağa fırladığımda zeminden çıkan sürtünme sesi güçlüydü. Gözlerime dolan yaşlarla koşar adım arka tarafa geçerek yatak odasına girip kapıyı üzerine vurdum. Kilitlemeyi istesem de anılarım bana mani oldu, elim kilidi çevirmeye gitmedi. Kimsenin peşimden gelmeyeceğini umarak kendimi yatağın üzerine attım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Utanç doluydum. Benim suçum olmadığını bildiğim hâlde orada yaşadıklarımı, o adamın çektiği videoyu Cesur’un ve diğerlerinin izlediğini bilmek çok utanmış hissetmeme neden oldu. Ellerimi yüzüme bastırarak altına saklandığım yorganın koruyuculuğunda cenin pozisyonunu aldım. O kadar küçüldüm ki yok olup gitme isteğimi dışarıdan bakan herkes anlayabilirdi.

 

 

×××

Özgür, Deniz’in ardından tamamen negatif elektrik toplamış olan masaya dalgın dalgın bakarken, “Çenemi sikeyim,” diye kendi kendine söyleniyordu. Söyledikleri için pişman değildi ama sonucunda onu böyle yaralayacağını hiç akıl edememişti.

Eva, “Biz ona bir bakalım,” diyerek Peri’ye kafasıyla işaret verdi. İkisi de tam ayağa kalkmak üzereydi ki Cesur’un sert uyarısı onları irkiltti.

“Oturun.”

İki kadın da itiraz etmeden koltuklarına sindi. Peri zaten hâlâ adapte olamadığı için çekiniyordu ve Eva ise Cesur’un tersini çok iyi bildiği için nedenini dahi sormaya kalkışmadı. Zaten çok sürmedi adam aynı buzdan tavrıyla, “Konuşacağız,” dedi.

Akın olanlardan dolayı hoşnutsuz dursa bile, “Birinin onu kendine getirmesi gerekiyordu,” diyerek sonucu savundu. “Barut’u affetmeye öyle meyilli ki kusura bakma abi ama ben buna deliriyorum. O piçin yapmadığı kalmadı. Hâlâ neden yaşamasına izin veriyoruz onu da anlamış değilim zaten.”

Peri birisi onu dürtmüş gibi beklenmedik şekilde, “Ama ikisi de kardeş olduklarından habersizdi,” diye atıldı. Gerek Cesur’un sert bakışlarından gerekse Akın’ın gözlerini kısarak odaklanmasından sonraysa istemsizce Özgür’e doğru sokuldu. “Üzgünüm, niyetim haddimi aşmak değildi.”

“Ne sanıyorsun kardeşliğin yaşanan tüm her şeyi geride bırakmaya yeteceğini mi?” dedi Akın tüm tersliğiyle. “Bazı şeyleri temizlemeye hiçbir güç yetmez. Çıkın şu hülyalı kafadan. Adamın yapmadığı kalmadı. Ulan Deniz onun yaşattıklarından sonra bebeğini kaybetti. Yatıyorum kalkıyorum gözümün önüne geliyor. Son yaptıkları da cabası! Kardeşiymiş! Bilmiyorlarmış! Hepsi hikâye. O herifin affedilecek bir yanı yok.”

Eva gürültüyle yutkundu. O kadar gürültülüydü ki herkes onu duymuştu. “Bebeğini... Mila yüzünden kaybetti,” dedi asla onaylamıyormuş gibi kafasını ağır ağır iki yana salladığı sırada. “Barut’un hataları olabilir, bu olanları onayladığım anlamına gelmiyor ama körü körüne suçlamadan önce, zehrinizi kusmadan önce lütfen Deniz’i düşünün. Bize hep abisinden korktuğunu söyledi, biliyorsunuz. Ondan korkarken aslında onu hâlâ sevdiğini fark etmemiş olamazsınız. Ona biraz zaman verin, tamam mı? Bırakın kendisi izleyeceği yolu çizsin ve o bunu yaparken ailesi olarak size de onun yanında durmak yakışır. Öyle değil mi?”

Akın, karısına çıkışmaktan da çekinmedi. “O, Barut’u abim diye bağrına basacak, ben de buna onay vereceğim? Sen ne saçmalıyorsun Eva?”

Eva bıkmış usanmış gibi ellerini masaya vurup omzunun üzerinden Akın’a baktı. Yeşil gözlerinde harlanmış bir ateş vardı. “Cesur abi yıllarca senin annenin ona yaptıklarını görmezden gelip, sırf sizin için tüm onca şeye katlanırken hiç sorun çıkardı mı? Hiç dert yandı mı? Ben onu hiç sızlanırken görmedim. Üzgünüm bu konuyla kıyaslamayı asla istemedim ama beni delirtiyorsun Akın! Biraz etrafındakileri düşün lütfen. Her zaman her şeye bu kadar fevri yaklaşamazsın. Bazen istemediğimiz şeylere katlanmak zorunda kalırız. Neden biliyor musun sevdiklerimiz için!”

Akın hiç beklemediği yerden darbe almış gibi donakaldı. Kadının değindiği noktanın acıtacak kadar haklılık taşıdığını biliyordu ama yine de bu konuyu açmasından ötürü ona inanamayışla ve biraz da hayal kırıklığıyla bakmaktan kendini alamadı.

“Tuna,” dedi Cesur ortada dönen muhabbetten bunalmış gibi. Eva’nın özür dileyen bakışlarını görmezden geldi. Aklı karısındaydı ve burada oyalandıkça sinirleri geriliyordu. “Son zamanlarda gözüne takılan bir şeyler oldu mu? Adamlarımız arasında ya da kulüp içinde?”

Tuna şöyle bir düşündü, zihnini tarttı. “Olmadı abi. Hayırdır?”

“Sabah Barut aradı,” dedi sıradan bir şeyden bahsedermiş gibi. “Mila başından beri ihanet içerisindeymiş, Deniz’in de dediği gibi.” Evet, zaten bildiği ayrıntıydı. Deniz’in üzerine bilerek gitmişti. Tepkisini merak ettiği için ve sonucunda hiç şaşırmamıştı. Tam da beklediği gibiydi.

“Barut ayakta uyutulduğunu gocunmadan sana söyledi yani?” dedi Özgür düşünceli düşünceli. “Pek onluk bir hareket değil.”

Cesur dişlerini sıktı. Yanağındaki kas yeniden kıpırdandı. “Artık öncelikleri değişti.”

“Siktiğimin yerinde o piçle aynı tarafta olacağım aklımın ucundan geçmezdi,” dedi Akın kendi kendine ama herkes onu duymuştu. “Aldatılma itirafından sonra ne teklif etti? Birlikte hareket etmeyi mi?” Sözleri küçümseme dolduydu.

“Bir şey teklif etmedi. İçimizde casus olduğunu söyledi.”

Cesur’un ortaya bıraktığı bomba sekip herkesin yüzünde patladı. Tuna, “Olamaz abi,” diye sayıkladı söylenen şey mümkün değilmiş gibi. Yerinde duramıyormuşçasına ayağa fırlayıp masanın etrafında dört dönmeye başladı. “Ben kimi işe alıyorsam didik didik incelerim. Daha önce kimse içimize adam sokamadı. Ulan biz bununla ünlüyüz. Yok. Yok abi, olamaz.”

“Olmuş işte koçum. Haberini de bize düşmanımız veriyor. Ne güzel, değil mi?”

Tuna silahını çekip etrafında dolaşan tüm adamları vurma isteğiyle savaşırken ellerini açıp açıp kapattı. “Sikeyim böyle işi. Onu bulacağım. Onu bulduğumda yemin ederim ki acısını çıkaracağım.” Çoktan isimler üzerinde hesap yapmaya başlamış gibiydi. Kafasının içerisindeki elekten geçebilenler şanslıydı. Kalanları ise epey sıkıntılı günler bekliyordu.

Özgür, “O geceki eylemimizden haberdar olan birçok kişi vardı,” dedi ilk kez evi gibi hissettiği bu mekânda rahatsız şekilde etrafına bakınıp dururken. “Sikeyim cidden. Bu nasıl olur?”

Cesur da bunu yediremiyormuş gibi ağır ağır kafasını salladı. “Hata yaptık. Oktay Seymen’i vaktinden önce çemberden çıkardık. Adam yıllardır planlarını ince ince işlemiş. Kendi oğluna bile güvenmemiş. Şimdi tahtına geri dönmeye hazırlanıyor. Yarım kalan işinin peşine düşecek, kızını öldürmek isteyecek.” Yavaşça ayaklandı. Bitmek üzere olan viski bardağı dudaklarına taşıyıp son yudumu da midesine gönderdikten sonra sanki tam karşısında Oktay’ın kendisi duruyormuş gibi boşluğa dik, kendinden emin bir bakış attı.

“Gelsin bakalım. Gelsin de benden bir sikim alamayacağını görsün.”

Sonra da masadakilere net bir uyarıda bulundu. “Casus meselesinden Deniz’e bahsetmeyeceksiniz. Onu bulup yok edene kadar Deniz’in haberi olmayacak. Yeterince şeyler yaşadı. Bir de evinde huzursuz yaşamasını istemiyorum.”

Ama artık masadaki herkes burada, evlerinde huzursuz yaşayacaktı.

×××

Mienla, Kastella’daki evinin balkonundaydı. Hamak sandalyesinde oturmuş, bir süredir elinde yudumlanmayı bekleyen Rakomelo ile aşağıdaki körfez ve Mikrolimano Liman’ı manzarasını izliyordu. Dalgındı. Yeşil gözleri manzaranın tadını çıkarmaktan ziyade kafasının içerisinde dönen planlamaları analiz ediyormuş gibi uzaklardaydı. Bir seçim yapmak zorunda olduğunun farkındaydı. Ya Yunanistan’da kalmaya devam edecekti ya da Türkiye’ye dönecekti.

Erkek arkadaşı içeride, oyun bilgisayarındaydı. Kulaklıklarını takmış, uzun süredir oynadığı strateji oyununa devam ediyordu. Hiçbir şeyden haberi yoktu ve olmasını asla istemezdi de. Ona dakikalar önce aldığı mesajdan bahsetmeyi bile düşünmüyordu. Aslında belki ona açıklama bile yapmazdı. Kesinlikle bunu hak etmiyordu, ancak bilmemesi gereken durumlar vardı.

Balkona çıkarken keyifle içmeyi planladığı ama aldığı mesajdan sonra elinde süs misali kalan bardağı ağır ağır dudaklarına taşıyıp içeceğinden yudumladı. Şu an ona ne içtiğini sorsalar cevap bile veremezdi, çünkü aklı çok başka yerlerdeydi. Aşağıda, ayaklarının altındaymış gibi uzanan körfez manzarasının verdiği huzur bile onu bulunduğu ana çekemiyordu.

Yudumladığı Rakomelo boğazından aşağıya kayarken kararını vermiş gibi hafifçe kafasını salladı. Ardından da kalktı. Bitiremediği içeceği mutfağa götürüp bıraktı. Yatak odasına geçmeden önce oyun odasında takılmaya devam eden erkek arkadaşına kısa bir göz attı. Hâlâ kulaklıkları kulağındaydı ve mikrofona sıraladığı küfürler gerçekten yaratıcıydı. Kendisini oyuna kaptıran ve bu anlarda tüm dünyadan sıyrılan biriydi. Genellikle yanındaki diğer koltukta oturur ve ona katılırdı, hatta yanına geleceğine dair söz vermişti ancak artık durum değişmişti.

Erkek arkadaşını orada bırakıp doğruca yatak odasına geçti. Kendisi için küçük bir bavul çıkardı. Birkaç parça kıyafet yerleştirdi. Dolabın en ücra köşesinde gizlediği silahını da almayı ihmal etmedi. Ardından kıyafetlerini değiştirdi. Uzun bacaklarını mükemmel şekilde saran taytın üzerine kalınca kapüşonlu kazaklarından birini giydi. Kolsuz şişme montunu da üzerine geçirdikten sonra at kuyruğu yaptığı kızıl saçlarını beysbol şapkasının arkasından çıkardı. Kalın çerçeveli güneş gözlüklerini takıp aynı çekmecede gözüne ilişen kaleme uzandı. Bir kâğıt buldu ve erkek arkadaşı için not bıraktı. Sonra da evden sessizce çıkıp gitti.

“Telefonum bir süre kapalı olacak. Bana ulaşmaya çalışarak kendini hırpalamanı istemiyorum. İyi olacağım, tamam mı? Benim için endişelenme, yakında geri döneceğim. Uzun zamandır ailemle tanışmak istediğini söylüyordun. Sana kız kardeşimi getireceğim, Eva’yı. Seni seviyorum bebeğim. Hoş çakal.”

×××

Kapının kulpu çevrildi. Çıkan klik sesi beni olduğum yerde sıçratırken yatağa iyice sindim. Adım sesleri ağır ağır bana doğru yaklaştı. Daha yakından gelen her sesle birlikte küçüldüm, küçüldüm ve biraz daha küçüldüm. Hıçkırıklarım bir nebze dinmiş olsa da hâlâ her nefes aldığımda bedenim elimde olmadan sarsılmaya devam ediyordu. Bu yüzden uyuyor numarası bile yapamazdım. Zaten Cesur’u kandıramazdım da.

“Git lütfen,” dedim güçsüz, boğuk bir sesle. “Lütfen... şimdi değil... lütfen...”

“Senin ağladığını bilirken nasıl gidebilirim fırtına?”

Yatağın arkamda kalan tarafı çöktü. Gözlerimi sıkıca yumup hıçkırdım. Çok geçmeden büyük eller bedenime dolandı ve beni göğsüne doğru çekti. Kendimi yanağım göğsüne dayanmış, neredeyse üzerinde uzanırken buldum. Yüzümü görmesini istemiyormuşçasına ondan saklayıp gömleğine bastırırken sırtıma dolanmış olan eli omzum ile dirseğim arasındaki alanda usul usul gezinmeye başladı. Bir şey söylemesine bile gerek kalmadı kendiliğimden çözülmeye başladım.

“Ç-çok utanıyorum, Cesur...”

“Neden utanıyorsun?”

“Hiçbir şey yapamadım. H-hiçbir şey... o pisliklere karşı hiçbir şey yapamadım. G-gördün... gördün işte.”

“Benim gördüğüm kalan son gücüyle onlara karşı koyan kadınımdı.” Dudaklarını kısaca saçlarıma bastırdı. “Bunda utanılacak bir şey yok.”

“Mila ayarlamış onları,” derken pürüzlü sesimin derinlerinde nefret vardı. “Eğer yapabilselerdi... eğer...”

Sanki neler olabileceğini aklından geçirmiş gibi yaslandığım bedeni kaskatı kesildi. “Şşş... bunları düşünmeyi bırak.”

“Senin ve...” Yutkundum. “Onun,” dedim Barut’u kast ederek. “İkinizin birbirinize girmeniz için o adamları tutmuş. Mezarlıktayken söyledi. Nefret doluydu. Ölmemden ziyade acı çekmemi daha çok ister gibiydi.”

“O kadın her şeyin hesabını verecek.” Bu bir yemindi.

Gürültüyle burnumu çektim. “İzlemeni istemezdim.”

Çenesini kafama dayadı. “Öyle bir şey yaşamanı istemezdim,” dedi. Hıçkırdım. Beni daha sıkı sardı. “Bazı anılarını gerçekten silmek isterdim, Deniz.”

Sanırım bunu ben de isterdim. Gömleğinin üzerinden burnumla tenini eşeledim. Kafamı göğsüne daha iyi yerleştirip ıslak kirpiklerimin kapanmasına izin verdim. Yaşadığım duygu boşalmasından sonra vücudum hâlâ sıçrayıp duruyordu ve gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ediyordu. O kadar ağlamıştım ki ağlamaktan yorulmuştum.

“Terlemişsin,” dedi saçlarımı boynumdan çekip geriye doğru ittiği sırada. “Çıkaralım mı kazağını?”

Panikle kafamı hızlı hızlı iki yana salladım. “Ü-üşürüm sonra... kalsın.”

Kısa bir sessizlik oldu. İrdeleyeceğini düşünerek gerildim ama yeniden konuştuğunda konuyu değiştirmişti. “Bundan sonra kulüpteyken bile üzerinde silah bulundurmanı istiyorum. Hiç yanından ayırmayacağına söz ver.”

İçgüdülerim bir şeylerin ters gittiğini anında fark etti. “Sorun ne?”

“Sadece dediğimi yap,” derken bu kez o irdelememi istemiyor gibiydi. Göğsündeki rahat yerden kafamı kaldırıp ona baktım. Dik şekilde uzanıyordu. Arkasındaki yastığı ezen büyük bedeni yatak başlığının kapladığı duvara doğru meyilliydi. Doğrulmamla birlikte kafasını da arkasına yasladı. Çenesi hafifçe havalandı, gözlerini aşağıya eğerek bana bakarken işaret parmağının tersiyle nemli yanaklarımın üzerinden usul usul geçti.

“Cesur...”

“Söz ver,” diye bastırdı.

“Söz ama-”

“Önlem için. Barut’la konuştum. Oktay işlerinin başına geri dönüyormuş. Onu devirene kadar her şeye ekstra dikkat edeceksin. Her şeye ve herkese, anladın mı? Şüphelendiğin en ufak bir şey olursa o an bana söyle.”

Pekala, hala bir sorun olduğundan ve geçiştirildiğimden emindim, çünkü kulüp onun güvenli alanıydı ve içeride silahlı olmamı istiyorsa gerçekten bir sorun var demekti. Ancak Oktay’dan bahsetmesi beni daha çok ürpertti ve Barut’la konuştuğunu söylemesiyse aklımı tamamen dağıttı.

“Onunla mı konuştun?”

“Evet.”

Sorgulamamalıydım, biliyordum. Konuyu değişmeliydim, biliyordum ama yapamadım. “Ne konuştunuz?”

Yanağımda gezinen parmağı çene çizgimin üzerinde aşağı yukarı kaymaya başladı. Dokunuşu tüy kadar hafifti. “Etrafındaki adamları birer birer kaybediyor. Tüm düzeni yıkılma evresine geçti ve Oktay’ın dönüşünü onayladı.”

Oktay uzak durduğu onca yıldan sonra geri döndüğünü duyurduğu ilk anda cephesine adam çekebiliyordu. Onun gücünü ve takipçilerinin bağlılığını asla tartışmazdım. Ancak demek ki Barut’a olan bağlılıkları tamamen Oktay içindi. Bu da Barut’un epey kan kaybedeceği anlamına geliyordu. Oktay daha ilk anda onu zayıflatmayı başarmıştı. Sadece geri dönerek bunu yapan adam harekete geçtiğinde neler olurdu düşünmekten kaçınarak yüzümü yeniden Cesur’un göğsüne yasladım. Yine de düşünceler peşimi bırakmadı. Bedenimde huzur namına hiçbir şey kalmadı.

“Ne düşünüyorsun da biraz önce terlerken şimdi koynumda buza döndün?”

“Olabilecek şeyleri işte...”

“Sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.”

Elbette, beni koruyacağına inancım tamdı. Ancak öyle ya da böyle Oktay’la karşı karşıya geleceğimi biliyordum. Bundan kaçışım olmayacaktı. “Babam... hırsları uğruna tek evladını bile gözden çıkarabilecek kadar acımasız bir adam. Biliyorum, onu hiç gerçekten bağrına basmadı, bir kez bile başını okşamadı. Bir asker gibi büyüttü. Ama yine de bu şekilde tek kalemde silmek... çok gaddarca.”

Derin bir soluk aldı. Onunla birlikte ben de havalandım. “Yine ondan babam diye bahsettin. Bunu sık sık yapıyorsun.”

“Korkumdan,” dedim bundan utandığımı saklamadan. “Zamanında içime öyle güçlü korku ekti ki sanki bir yerlerden çıkıp beni duyacak ve ona adıyla hitap ettiğim için beni cezalandıracakmış gibi hissediyorum bazen. Elimde olan bir şey değil.”

“Aklım almıyor biliyor musun? Ufacık bir kız çocuğunu, hem de gözünün içine bakan bir kız çocuğunu nasıl bu kadar kırabilir?”

“Sana garip geliyor, değil mi? Baban seni hep sevdi ve düğer tüm babalar da aynı olmalıymış gibi düşünüyorsun. Ama o senin baban gibi babalardan değildi. Çocuk aklımla kaç kez akşam eve döneceği saatlerde kapıda durup beni bir kerecik sevsin diye beklemiştim. Umut işte. Umut insanın en büyük düşmanı olabiliyormuş. Bir gün beni sevebileceğine dair umut etmeyi kesince her şey daha katlanılır oldu.”

“Keşke sana yaşattıklarını senden alabilsem,” dedi saçlarımda oynadığı sırada. “Artık ondan korkmana gerek yok desem bile ondan korkmaya devam edeceğini biliyorum. Seni ne kadar derinden yaraladığını görmek için fazlasını bilmeme gerek bile yok. Onunla karşılaşmaktan korkuyorsun, çünkü onun karşısında yine o küçük kız çocuğu olacaksın. Olmayacağını bildiğin hâlde gözlerinde merhamet arayacaksın. Belki de bir kez saçını okşasa ona kanacaksın.”

Boğazım düğüm düğüm oldu. “Ben kandırılması çok kolay biri miyim? Sürekli bunu söylemeye başladın.”

“Seni dışarıdan birileri kandıramaz belki ama ailene çok kolay kanarsın, Deniz.”

“Benim ailem sensin. Eva, Peri, Akın, Özgür, Tuna... benim ailem sizsiniz.”

Yine saçlarıma dudaklarını bastırdı. “İnsan çoğunlukla doğduğu yere dönmeye meyillidir. Gözünü kimlerin yanında açmışsan onların yeri ayrı olur. Bu onları benden daha fazla seviyorsun demek değil. Onları her zaman affedebilirsin demek. Kafanda onlarla mutlu bir aile tablon var, bir hayal. Olmalarını istediğin gibi, seni seven anne ve baba, sıcak bir yuva. Bu yüzden hâlâ bir yanın umut taşıyor, görüyorum. Belkilere tutunuyorsun. Belki hata yaptıklarını anlarlar? Belki seni sevebilirler? Bir sürü belkin var.”

“Hepsinin hayal olarak kalacağını biliyorum,” dedim kabullenişle. Yanaklarımdan yeni damlalar yuvarlandı. Yaşayamadığım, hiç tadamayacağım hayalleri düşünmek içimi burktu.

“Yine de gerçekleşmelerini umuyorsun. Nasıl umuyorsun biliyor musun? Şu anki aklınla değil. Sekiz yaşındaki o küçük kız olarak. Yedi yaşında babası bildiği adamı bekleyen kız olarak. Altı yaşında annesinin kendisini sevmesini bekleyen kız olarak. Beş yaşında içlerinden birisi saçlarını örsün diye hayal kuran kız olarak, Deniz.”

Hisler öyle çoğaldı ki yeniden hıçkırarak ağlamamak için kendimi kasmak zorunda kaldım. Peş peşe onlarca kez yutkundum. “Bu kadar iyi nasıl bilebilirsin?” dedim biraz isyan edercesine. “Bu kadar iyi bilip nasıl benden nefret etmez, tiksinmezsin?”

Beni göğsünden itip yüzümü göreceği şekilde kaldırdı. Bir eli sağ göğsümün altından beni tutup desteklerken diğerini çeneme sarıp baş parmağıyla alt dudağımı okşadı. “Senin tek yapabileceğin şey beni kızdırmak olabilir. Kendinden nefret ettiremezsin, tiksindiremezsin, soğutamazsın da. Anladın mı?”

Gözlerimi kaçırmaktan kendimi yine alamadım. Sıcak bir damla yanağımdan kayarak eline doğru süzüldü. “Senden istemeye utanacağım, cesaret edemeyeceğim şeylerin hayalini kurarken seni kızdırmaktan fazlasını yapacağımı biliyorum.”

Çekinik itirafımı beklediğimden daha sakin karşıladı. “Belki de sadece istemen gerekiyordur, Deniz. Belki de beni delirten benden gizlemeye, korumaya çalıştıklarındır.”

Kafamı kısaca hızlı hızlı iki yana salladım. “Yapamam. Olmaz. Bu kadarına hakkım yok. Yok işte.”

Yeniden derin bir soluk aldı. Onunla birlikte havalandım. Son konuların onu ne kadar gerdiğini, bunalttığını ve kızdırdığını biliyordum. Buna rağmen bana karşı hâlâ sabırlıydı. Gönlümü yapmak için her şeye katlanabilecek gibi duruyordu. Çenemde gezinen elini tutup avuç içine dudaklarımı bastırdım. Onu birkaç kez öptükten sonra yeniden yanağıma yaslayıp kafamın yükünü avucuna bıraktım.

“Seni çok çok çok seviyorum,” dedim büyük bir içtenlikle. “Bana olan sabrını, sevgini, kıyamayışını, merhametini çok seviyorum Cesur.”

“Senin için herkesle savaşırım ama gözünden düşen tek damlada boğulurum, Deniz.”

Gürültülü şekilde burnumu çektim. “Biraz sinirlerim bozuldu. O videoyu...” yeniden gerildim. “İzlemiş olduğunuzu bilmiyordum. Yeniden diğerlerinin yüzüne nasıl bakacağımı da bilmiyorum.”

“Deniz,” dedi hafif sertçe. “Neden utanıyorsun? Onu izlediğimiz için mi yoksa onu bize gönderenin Barut olduğunu bildiğin için mi?”

Aldığım soluk boğazımda kaldı. Utançla ondan uzaklaşmak istedim ama ellerinin ikisini de belime sararak beni olduğum yerde tuttu. Cevap vermem için yeniden üstelemedi ama gitmeme izin vermeyişi zaten onun üstelemesiydi. Gözlerine değil, düzenli bir ritimle inip kalkan göğsüne bakarken kafamı hafifçe iki yana salladım. “Bilmiyorum. Bilmiyorum işte. İkisi de benim için utanç verici.”

Ondan uzaklaşmak için yeniden kendimi ittiğimde bu kez bana izin verdi. Sırtımı dönüp ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Tabii ki kaçacaktım, niyetim buydu ama zaten o da bunun farkındaydı.

“Yakıştıramıyorsun ona, değil mi?” dedi, beni olduğum yerde kilitledi. Hareket edemez oldum. “Hayalinde büyüttüğün, seni koruyup kollayan, hayalinde çok seven kıymetli abinin bunu yaptığını yediremiyorsun. Emrini dinlemeyen, arkasından iş çeviren adamlarının sana saldırmasını sırf beni daha çok kışkırtmak için bana göndermiş olmasını hazmedemiyorsun, değil mi?”

Ağzından çıkan her kelimede sesi biraz daha sertleşti. Yumuşak tavrı keskinleşti. Aramızda oluşan soğuk rüzgârların esintisi sırtıma çarptı, neredeyse titreyecektim.

“Ya köpeği?” diye bastırdı zalimce. “Bir daha herhangi bir köpeğin sana yaklaşmasına bile izin vermeyeceksin, biliyorum.”

İstemsizce kazağımın kollarını aşağıya çekip avuç içlerimde kıstırdım. Tiksindiğimi belli edercesine kollarım kasıldı. Sanki yine her yanımda sivri dişlerin bıraktığı ısırıkların sızlamalarını hissetmeye başladım. Özellikle bacaklarımda ve kollarımda yanmalar oluştu. Çok rahatsız edici bir histi ve kendimi kaşımamak için, görünmez dişleri bedenimden uzak tutmak istercesine kollarımı ve bacaklarımı sıvazlamamak için kendimle savaş vermek zorunda kaldım. En sonunda yenildim. Sağ elim kol kolumu sol elim sağ kolumu kaşımaya başladı. Tırnaklarımı geçirdim, ovaladım, sıvazladım.

“Ama bilmiyordu, değil mi?” dedi Cesur buz kadar soğuk bir sesle. “Desene bilmiyordu diye. Bilseydi yapmazdı de. Söyle şunu da rahatla.”

“Söyleyemem,” dedim ağlar gibi. “Söyleyemem. Yapamam. Benden nefret edersin...”

“Kafanın içerisinde onu aklamanın yollarını arıyorsun.”

Bu doğru muydu? Zihnimi kontrol etmekten çekindim, çünkü doğruydu.

“Yıllarca ondan korktun ve umduğun gibi olmadığını gördün. Senin için yaşamış, seni korumaya çalışmış. Yeterli senin için. Her şeyi unutman ve onu affetmen için yeterli bu.”

Yanaklarım yeniden ıslandı. Yeterli miydi gerçekten? Bu kez kalbimi kontrol etmekten çekindim. Bu kez gerçekten çekindim.

“Şimdi tek korkun benim. En büyük korkun benim, Deniz,” dedi bu onu yaralıyormuş gibi. “Ona zarar vermemden, sana tepki göstermemden korkuyorsun. Videoları izlememiş olsaydım bahsetmeyecektin bile. Öylece üzerini örtecektin. Neden? Onu suçlamayayım, bilenmeyeyim diye.”

Tavrı suçlayıcıydı ve düşüncesinde haklıydı, söylemeyecektim. Adamlar bana saldırırken, videodan bahsederken onu gerçekten de Cesur’a ulaştıracaklarını hiç düşünmemiştim. Hele de Barut’un gelip onlara bağırıp çağırmasından sonra. Ama kader beni çıkmaza sokmayı seviyordu.

Arkamda hareketlenme oldu. Yatak Cesur’un ağırlığı altında eğilip büküldü. Yanıma yaklaştı ama bana dokunmadı.

“Sana son kez açıkça söyleyeceğim, beni dikkate al yoksa sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsın. Sen böyle yaptıkça, sustukça, bir şeyleri saklamaya çalıştıkça gidip kafasına sıkmamak için kendimi zor tutuyorum. Eğer bir kez daha onu benden korumaya çalışırsan, bunu hissedersem onu öldürürüm.”

Ayağa fırlayıp panikle ona doğru döndüm. “Yapmayacaksın. Bunu bir daha söyleme.”

O da ayağa kalktı. Önümde bir dağ gibi yükseldiğinde istemsizce geriye doğru bir adım attım. “Böyle devam et ve sonucu gör.”

Gerilmiş, hırpalanmış sinirlerim kaynamaya başladı. “Beni tehdit mi ediyorsun?”

“Seni uyarıyorum.”

“Onu öldürmeyeceksin. Yapmayacaksın.”

Kafasını hafifçe sağ omzuna doğru eğdi. “Bana yapmamam için bir neden söyle?”

“Çünkü o benim kahrolası abim,” dedim ellerimi yumruk yapıp sıkarken. “Onu korumaya çalışıyorum çünkü ondan nefret ettiğini biliyorum. Hepiniz ondan nefret ediyorsunuz.”

“Çok değil birkaç hafta öncesine kadar sen de ondan nefret ediyordun.” Bu hatırlatması beni irkiltti. “Benimle birlikte onu öldürme planları yaptığın günleri ne çabuk unuttun?”

Vücudumu engel olamadığım bir titreme sararken, “Ben plan yaptım, o da beni öldürmeye çalıştı,” dedim bağırarak.

“Ödeşmiş mi oldunuz yani?”

“İkimiz de bilmeden birbirimize zarar verdik. BİLMİYORDUK! Şimdi bunun arkasına sığındığım için beni suçlayacak mısın? Bununla onu aklamaya çalışan aptalın teki olduğumu mu söyleyeceksin? Her şeyi affedebilecek, kandırılması kolay bir zavallı olduğumu mu düşüneceksin? Hepsini kabul ediyorum. Ben zavallı aptalın tekiyim. Ailem çok canımı yaktı ve ben aptal gibi onlardan gelecek en ufak sevgi gösterisiyle yelkenlerimi indirebilirim. Ben bu kadar aptalım işte. Ama anlamıyorsun ben sana karşı da böyleyim! Canımı yak, ben seni de kafamda aklamanın yollarını bulurum. Bak buluyorum zaten. Neden ondan nefret ettiğini anlıyorum. Ondan nefret ettiğin için seni suçlamıyorum, anlıyorum. Böyle olmasını asla istemezdim ama kahretsin ki ANLIYORUM!”

“İnsan sevdiğini aklamaya çalışır. Sen onu sevmiyorsun, Deniz. Sen ona dair kurduğun hayalleri seviyorsun.”

Hâlime acıyor muydu? Çünkü acır gibi görünüyordu. Abimi koruma içgüdüm öyle derinimdeydi ki beni ele geçirmesi çok kolaydı. Abim benim için dokunulmazdı. Benim hayatım için başından beri bir tehdit olsa bile hayallerimde ona ait yerler vardı ve hepsinde ilişkimiz olmasını istediğim şekildeydi. İçimde ona karşı hem korku hem de sevgi büyüterek yaşamıştım. Ondan hiç vazgeçememiş, kopamamıştım. Ama korkmuştum, dehşete düşmüştüm. Varlığını bir hayal olarak çok sevmiştim ve şimdi hayal ile gerçeği karıştırıyor olmak pek umurumda değildi. Onunla doğru düzgün konuşamamış olmak da umurumda değildi. Abim benim kahrolası silinmez çizgilerimden biriydi. Barut ile ne olacağımızı bilemesem bile kafamın içerisindeki abi tabirinin tehdit ediliyor olması canımı sıkıyordu.

“Her şey yeterince ağır ve ben zaten altından kalkamıyorum. Onu hazmetmeme bile izin vermiyorsun.”

Sanki komik bir şey duymuş gibi gülecek gibi oldu. “Bence sana yeterince şey için izin veriyorum ama farkında bile değilsin.”

“Öyleyse benden istediğin ne? Yaşamasına izin verdiğin için, beni düşündüğün için minnettarım. Hırsla hareket edip, kapıldığın öfkeyle onu öldürebileceğini ama bunu benim için yapmadığını biliyorum. Ama ne için? Bana zaman verip sana ondan nefret ettiğimi söylemem için mi? Onu öldürmene izin vermem için mi?”

Kafasını ağır ağır iki yana salladı. “Tek istediğim bana karşı dürüst olman. Ne hissediyorsan açıkça söylemen. Sadece bu.”

“SANA ONU HAYATIMDA İSTEDİĞİMİ NASIL SÖYLEYEBİLİRİM Kİ?” dedim bağırarak. Boğazım sızladı. “ONU AFFEDEBİLECEĞİMİ, BELKİ DE ÇOKTAN AFFETTİĞİMİ NASIL SÖYLEYEBİLİRİM? ASLINDA BANA DEĞER VERDİĞİNİ GÖRMENİN BANA YETTİĞİNİ, ONUNLA DOĞRU DÜRÜST KONUŞAMAMIŞKEN BİLE ÇOKTAN İÇİME İŞLEMEYE BAŞLADIĞINI NASIL SÖYLEYEBİLİRİM?”

Dudağının kenarı kıvrıldı. Ufak, minik ve cansız bir kıvrımdı. “İşte böyle söyleyebilirsin. Dürüstçe. Saklamadan. Gizlice korumaya çalışmadan.”

Utançla ona arkamı dönüp ellerimi yüzüme örttüm. Sessiz hıçkırıklarım omuzlarımı sarstı. Gözlerim yeniden ıslandı. Hatta bu kez acıdı da. Kendi içimde bir savaş veriyordum ve ne tarafa dönsem çıkışı bulamıyordum. Sanki bir bozkıra hapsolmuştum ve etrafım mayın dolu topraktı. Nereye adım atacağımı bile bilmiyordum. Üstelik daha ilk adımımda mayına denk gelmiş gibi hissediyordum.

“Artık benden iğreniyorsun.”

Yanıma gelip arkamdan bana sarıldı. Yüzünü boynuma gömerek kokuma hasret kalmış gibi beni solurken, “İğrenmiyorum,” dedi. Sesi netti.

“Ama mutlu da değilsin.”

“Değilim.”

Hıçkırdım. “Şimdi ne olacak?”

“Onunla konuşmak ister misin?”

Düşüncesi bile beni germeye yetti. Kafamı hızlı hızlı iki yana salladım. “Henüz buna hazır değilim.”

“Onun canı için savaşmaya hazırsın ama konuşmaya hazır değilsin,” dedi garip bir şeymiş gibi. Elimde olmadan daha çok utançla doldum.

“Bu beni kafadan kırık mı yapıyor?”

“Belki. Neyden çekiniyorsun?”

“Ondan,” dedim neredeyse gülmeye benzer, tuhaf bir ses çıkararak. “Ben abimi korumaya çalışıyordum. Abimin benim için olan yerini korumaya çalışıyordum. Hâlâ abimin Barut olduğunu sindiremedim ki.”

Cesur bu kez halime içtenlikle güldü. Hâlâ keyifsizdi ama hiç değilse samimiydi. Kısa sakallı yanağını yanağıma yaslarken, “Seninle başım büyük dertte fırtına,” dedi. Kesinlikle baş belası olduğumu düşündüğünden emindim. Ne yapabilirdim ki sanırım böyle düşündüğü için ona kızmaya hakkım yoktu.

×××

Özgür yatak odasına girdiğinde Peri’yi yatağın çaprazındaki koltukta uyuyakalmış şekilde buldu. Hızla kaşları çatıldı. O lanet koltuğu en sonunda odadan atacaktı. Kadın oturuyordu. Otururken uyuyakalmış gibi kafası sol tarafına doğru eğilmişti. Bunu fark ettiğinde koltuğa olan sövgüleri son buldu. Saat henüz gece yarısını bile bulmuş değildi. Onun erkenden uyuyan biri olmadığını az çok biliyordu. En azından buradayken öyleydi. Belki de hamile olduğu için öylece içi geçmişti.

Kadına doğru yürürken içine sızan yoğun, garip hisle iç çekti. Öyle masum, öyle güzeldi ki onu saatlerce izleyebilirdi. Nasıl bunu başarabildiğini ise hâlâ anlayabilmiş değildi. Hayatından yüzlerce kadın gelip geçmişti ve hepsi güzeldi ama Peri gözüne bir başka geliyordu. Onun güzelliği sadece kendisineymiş gibi özeldi. Sadece onundu işte.

Yavaşça onu kucakladı. Kadın birkaç tatlı mırıltı çıkarmaktan başka bir şey yapmayıp sanki kendisine ait yermiş gibi kafasını göğsüne dayadı. Özgür bir an için durup sadece onu izledi. Kahrolası kadın nasıl bu kadar günahsız görünebilirdi? Dünyadaki tüm pisliklerden habersiz, tertemiz, bembeyaz bir çiçek gibiydi. İşte yine kendisini çok kirli hissediyordu. Ona dokunarak kendi kirini bulaştıracaktı sanki.

Ağır, uyuşuk adımlarla yatağa doğru yürüdü. Onu yatırıp üzerini örtmesi gerekirken yatağın kenarında bir süre öylece durdu. Kadına baktı, uzun uzun baktı. Uykunun en tatlı yerindeymiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Kirpikleri neredeyse yanaklarına değecekti. Tadını hâlâ aklından çıkaramadığı dudakları kapalı, yanaklarındaki gamze çukurları rahatça seçilebilir durumdaydı.

“Bu kadar güzel olmak zorunda mıydın?” dedi kendi kendine kısık sesle. Bunu kaçıncı soruşuydu bilmiyordu. Belki de bininci kez söylüyordu ve bu gidişle bin kez daha söyleyecek gibiydi.

Kadın, isyanını duymuş gibi çok hafifçe kıpırdandığında ancak dalıp gittiği diyardan sıyrılarak onu yatağa bırakmayı akıl edebildi. Üzerinde bacaklarını pek de sıkmayan, bol kesim sayılabilecek bir pantolon ile fakir kollu, minik çiçeklerle süslenmiş örgü kazak vardı. Kadının yanakları sevimli bir kırmızı rengindeydi. Belli ki kıyafetler ona fazla gelmişti, ancak eli çıkarmaya gitmedi. Yapamadı. Cesaret edemedi. Sadece ayağındaki ayakkabıları çıkarabildi. Ardından da kendi üstünde ne varsa çıkardı. Sadece boxer ile kaldığında ancak ferahlamış gibi rahat bir nefes aldı. Hem kendisi için hem de Peri’nin yerine.

Özgür açık kalan ışığı kapatıp gece lambasını açtıktan sonra yatağa yerleştiğinde neredeyse çıplak olan hâlinden asla rahatsız görünmüyordu. Her zaman yaptığı, sıradan bir şeydi. Kıyafetlerle uyumaktan nefret ederdi ve bu yüzden Peri şu anda o kıyafetlerin içerisinde çok rahatsızmış gibi hissetmekten kendisini alamıyordu. Yine de onu soyacak cesareti bulamadı. Kadına dokunmak konusunda tereddüt ediyordu. İstemediğinden değil, kesinlikle istiyordu ama aralarındaki ilişki hâlâ biraz garipti. Bu yüzden kıyafetlerden başka bir şeye odaklanmaya çalıştı.

Peri’ye doğru dönerek dirseğini yastığa dayayıp kafasını avucuna yaslayarak bedeninin üstünü havada tutacağı pozisyona geçti. Aslında yorgun hissediyordu, kulüpteki casus durumu feci canını sıktığı için tüm duyuları gergin şekilde ortalıkta dolanmak onu epey bunaltmıştı. Bu yüzden normalde geceyi bitirip odasına çıkan biriyken çok daha erkenden çıkmıştı. Niyetindeyse doğruca uzanıp uyumak varken hiç derdi tasası yokmuş gibi durup kadını izliyordu. Neden? Onu diğerlerinden ayıran neydi de bu kadar dikkatini çekiyordu? Üstelik hayatını mahvettiğini de unutmaması gerekirdi. Ondan gerçekten nefret etmeliydi. Ancak işte buradaydı, gözlerini bile kırpmadan onu izliyordu ve kadın karnında onun bebeğini büyütüyordu.

Bakışları ağır ağır aşağıya kayıp Peri’nin karnına indi. İçinde yine garip, yoğun bir his belirdi. Boştaki eli istemsizce havalanıp kadının karnına konduğunda dokunuşu çok çekinikti. Onu uyandırmayı da ona böyle yakalanmayı da istemezdi. Birkaç saniye sonra bile Peri tepki vermediğinde avucunu daha özgürce oraya yerleştirdi. Doğrudan tenini hissetmeyi istese de kazağını bile yukarıya çekmedi. Öylece durup anın tadını çıkardı. Ne zaman elini oraya koyduğunda bebeğin orada olduğunu belli eden şişkinliği hissedecekti? Ya hareket etmesini? Acaba kız mıydı yoksa erkek miydi? Doğmasına öyle çok zaman varmış gibi geliyordu ki sanki bu süreç hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Acaba onu ilk kucağına aldığında nasıl hissedecekti? Kendisini doğumhane kapısında beklerken hayal etti ve çok geçmeden yüzünü buruşturdu. Kesinlikle o kapıda beklemeyecekti. İçeride olacak ve her anına tanık olacaktı.

Peri hafifçe kıpırdandı. Özgür elini hızla geri çekip daldığı hayal aleminden uzaklaştı. Uyanıyor muydu? Belli belirsiz ifadesi oynadı. Sanki farklı bir koku almış gibi havayı koklayışını dikkatle izledi. Belki de rüyasında çiçek bahçesinde geziniyordu. Ona mükemmel bir hayat sunmadığının ne yazık ki farkındaydı ve hiç değilse rüyalarında hak ettiği çiçek bahçelerinde dolanıyor olmasını umarak sessizce iç geçirdi. Düzeltmesi gereken öyle çok şey vardı ki nereden başlayacağını bile bilmiyordu.

Sonra birden, hiç beklemediği anda Peri ona doğru döndü. Yatakta kayarak yanına yaklaştı. Özgür göğsüne doğru sokulan kadını nefes bile almadan izlerken istemsizce geriye doğru yatıp kendisini onun için güzel bir yastık hâline getirdi. Peri yanağını göğsüne bastırıp kolunu da karnına sardı. Ardından en rahat noktayı ararcasına burnuyla tenini eşeledi ve derin bir soluk aldı. Tüm arayışı sonlanmış, istediği en güzel yere erişmiş gibi hareketsizleşip öylece uyumaya devam etti.

Özgür gerçekten zorlanmadıkça nefes bile almıyordu. Kadın göğsünde öyle rahat görünüyordu ki bunu bozmayı asla istemezdi. Yandan görünen çehresi epey huzurluydu. Bedenine değen yumuşak kıvrımların verdiği sıcacık hisle birlikte kafasını usulca yastığa bırakarak ona teslim oldu. Kolunu beline dolayıp kadını iyice üzerine çekti ve eksik olan şey tamamlanmış gibi uykuya dalması fazla uzun sürmedi.

İçinden bir kez daha kendine söz verdi. Bunu, onu ve verebileceği diğer tüm güzel şeyleri kazanmak için elinden geleni yapacaktı.

×××

“Size nasıl yardımcı olabilirim güzel bayanlar.”

Tabletin ekranında gezinen gözlerim yavaşça incelediğim listeden kopup önce yanımdaki Peri’ye sonra da barın diğer tarafındaki Özgür’e döndü. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı ve düğmelerinin birçoğu da açıktı. Bardakları sildiği havluyu sağ omzuna atmıştı. Onu ilk tanıdığım zamanlardaki gibi keyifli gecelerinden birindeydi. Ki uzun zamandır onun barın arkasına geçtiğini bile görmemiştim.

“Benim için orada bir yerlerde hiç çay var mıdır?” dedim sanki onu tanımıyormuşum gibi oyununa ayak uydurarak.

Hafifçe burnunu kırıştırıp arkasındaki sıra sıra dizilmiş epey pahalı içki şişelerini gösterdi. “Hepsinin arasından gerçekten de çay mı istiyorsun?”

Nedim, Özgür’ün önündeki bardaklardan birini almak için uzanırken, “Abi kokteylleri falan unuttuysan çekil ben vereyim yengeme bir Eary Grey,” diyerek ona laf attı. Sırıtışı kocamandı. Bana göz kırpıp Özgür’ün savurduğu tokattan kaçarak servisine geri döndü.

“Benim yamağım olduğu günleri daha çok seviyordum.”

Güldüm. “Bilirsin işte boynuz kulağı geçer hesabı. Eğer biliyorsan bir Eary Grey alırım.”

Kollarını göğsünün üzerinde bağlarken bozulmuş gibi bana hoşnutsuz şekilde baktı. “Biliyorsanmış. Onlara bildikleri her şeyi ben öğrettim zaten. Buranın kralı benim.”

Nedim bu kez içki şişelerinden birini almak için Özgür’e yaklaştı. Yüzünde yine aynı sırıtış asılıydı. “Kral mı dedin abi? Bana mı? Senden bunu duymak bir onurdur.”

“Piç kurusu. Göster bir krallık da onurlandırayım seni.”

Nedim hay hay dercesine elini savurup arkasını döndü. Benim göremediğim birine işaret ettikten sadece biraz sonra kulübü renklendiren ışıklar aniden söndü. Birkaç saniye sonraysa daha çok Nedim’in durduğu alanı aydınlatacak şekilde ışıklar yanıp sönmeye başladı. Işık gösterisinin altında Nedim shaker bardaklarını eline alıp mükemmel şekilde havada çevirmeye başladı. Şovu kusursuz hareketlerle devam ederken büyülenmiş şekilde onu izliyordum. Havaya atıyor, çeviriyor, bardak tam yere düşecekmiş gibi hissettirirken onu yakalayıp yeniden havaya atıyordu. Zaten bar taburelerine yığılmış olan kadınlardan çığlıklar yükseldi. Heyecanlı sesler, gülüşmeler ve övgüler havada uçuştu.

Nedim müziğe uygun dans etmeyi de ihmal etmeyerek karıştırdığı içkiyi bardağa döktü. Döndü ve bu kez diğer yardımcılardan birinin uzattığı krema dispenserini aldı. Hazırladığı karışımın üzerine bir sanat eseri icra ediyormuş gibi özenle sıktı. Öndeki kadınlar ellerini ona doğru uzatıp çığlıklar atarak isteklerini beyan ettiklerindeyse onları kırmadı. Dispenseri içlerinden birine doğru uzatıp kadının ağzına kremadan sıktı ve sonra diğerine ve diğerine de. Arada dönüp Özgür’e özgüvenli, yaptığından gurur duyan bir bakış atmayı da ihmal etmedi.

Sırıtıyordum. Peri de gülümsüyordu ve bunu saklayabilmek için elinden geleni yapıyordu. Ancak tabii ki Özgür’ün gözünden kaçmadı. “Sezar’ın hakkı Sezar’a,” diye homurdansa da Nedim’in gelişiminden memnun olduğunu saklamıyordu. Sonra dönüp bankonun üzerinde kollarını birleştirerek Peri’ye doğru eğildi.

“Sen bana gülüyor musun?”

Genç kadın yanaklarına yayılan kırmızılıkla kafasını kısaca iki yana salladı. Bunu yaparken gülüşünü yüzünden silebilmek için elinden geleni yapmıştı. Buna dudağını ısırmak da dahildi ve bunu yaptığında Özgür’ün aradaki bankoyu yok edip ona yapışmak ister gibi baktığını görünce sessizce kıkırdayarak önüme döndüm. Tabletin ekranında ay sonu toplamları vardı ve göz geçirip kontrol ediyordum. Eva başka işlerle uğraşırken ben de bir şeylerin ucundan tutmaya başlamıştım ve bunun bana iyi geldiğini saklayamazdım. Gerçekten bir şeylerle ilgilenmeyeli uzun zaman olmuştu.

“Barmen gerçekten de güzel şov yapıyor,” dedi solumdaki boşluğa gelen genç bir oğlan. “Buranın neden bu kadar ünlü olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Hizmet mükemmel.”

İstemsizce dönüp ona kısa bir bakış attım. Epey genç duruyordu. Buraya yeni reşit olmuş birçok gencin gelişine artık alışmıştım, bu yüzden onu yadırgamadım. Sorgulamadım da. Zaten içeriye girerken kimliği kontrol edilmiş olmalıydı.

Ona baktığımı fark ederek yeşil gözlerini bana diktiğinde orada gördüğüm bir şey beni anında rahatsız etti. Buraya eğlenmeye gelmediğini anlamak zor değildi. Sürekli sağını solunu kontrol ediyordu ve diken üstündeymiş gibi duruyordu. Onun yaşındaki diğer gençleri de görmüştüm hepsi ortamın havasından büyülenmiş gibi etrafta dolaşırdı. Bol bol içer, dans eder, şarkı söyler ve fotoğraf çekilerek geceyi tamamlarlardı. O ise gergindi. Alnında ince bir ter tabakası bile vardı. Benim fark ettiklerimi onun da fark edip etmediğini anlamak amacıyla Özgür’e doğru kaçamak bir bakış attım. Bakışlarımız kesiştiği anda oğlanın onun da dikkatinde olduğunu anladım.

“Tamam, tamam çayın geliyor,” dedi sanki ondan yeniden içki istemişim gibi yaparak. Bu sırada yanımda ki genç de lafa karıştı.

“Ben de bir bira alayım.”

Özgür arkasında çalışan diğer barmene eliyle işaret verirken oğlanın olduğu tarafa yaklaşarak, “Ne kadar da tanıdık bir yüz,” dedi düşünceli düşünceli. “Seni tanıyor olabilir miyim?”

Genç oğlan Özgür’e dik bir bakış gönderdi. “Birine benzetiyorsundur.”

“Diyorsun. Adın ne senin?”

Kollarını göğsünün üzerinde bağlayıp, “Sen orada hizmet etmek için mi varsın yoksa rol kesmek için mi?” diye sorduğunda gözlerim irileşti. Akın olsaydı onu çoktan yakasından tutmuş yüzüne kafa atmış olurdu. Ancak oradaki Özgür’dü. Sinirlendiğini göstermek yerine yavaşça sırıttı.

“Seni sevdim, asi çocuk. Bira istemiştin, değil mi? Sana fazla gelmesin?”

“Gelmez.”

“Güzel. Kaç kadehte yıkılacağına iddiaya girelim mi? Ben tek kadehte işin biter diyorum.”

“Tek kadeh yeter. Buranın pis oyunlarına düşecek kadar salak değilim.”

Özgür’ün kaşları havalandı. “Tam da öyleymişsin gibi görünürken mi?” Sırıtışı genişledi. Diğer barmenin hazırladığı birayı alıp oğlanın önüne bıraktı. “İç bakalım, bu benden olsun.”

Genç cebinden çıkardığı birkaç yüzlük doları vururcasına bankoya bıraktı. “Yeterli mi? İçki ve bardak için?” Sonraysa bardağı aldığı gibi bankonun kenarına vurup kırdı ve elde ettiği keskin parçayı birden boğazıma dayadı. Hareketsiz kaldım, nefes almayı bile kestim. Peri çığlık attı ve bizi fark eden birkaç kişi daha aynı şekilde karşılık verdi.

“Hepiniz kendinizi beğenmiş piçlersiniz!”

Özgür artık tamamen ciddiydi. Her an bankonun üzerinden fırlayıp oğlanın üzerine çullanacakmış gibi fırsat kolluyordu. Sırıtan, eğlenen hiçbir emare taşımazken, “Kadında tek bir çizik bırak, ölürsün,” dedi ürpertici bir tonla.

“Umurumda değil. Beni böyle korkutamazsın.”

“Çok gençsin, kendine yazık etme.”

“Siktir git. Sanki beni çok düşündünüz de şimdi düşünür gibi konuşuyorsun. Babamı yanınıza almadan önce beni düşünecektiniz, şimdi değil!”

“Baban kim senin velet? Kimsin sen?”

“Ben,” dedi göğsünü gere gere. “Baran Değirmenci’nin oğluyum.”

Birisi tam da bu anda oğlanın kolunu itip üzerine çullandı. Güvenlikten sorumlu kaba saba adamlardan biriydi. Sonra başkaları da dahil oldu ve genç sadece birkaç saniyede yerde etkisiz hâle getirildi. Boynumu tutup ovalarken birkaç adım geriye çekilerek ancak rahatça soluğumu verebildim. Kontrol ettiğimde neyse ki elime kan gelmedi. Peri’nin iyi olup olmadığımı soran endişeli sorularını kafamı sallayarak geçiştirdim.

“Peri sen odaya çık,” dedi Özgür. Bana döndüğündeyse gözleri önce boğazıma sonra yüzüme çıktı. Ne ara yanımıza geldiğini bile fark etmemiştim. “Sen arkaya gel de şu akılsız piçi öldürmesin abim.”

Oğlanı karga tulumba arka kısma götürmelerini izlerken, “Beni kurtaran Baran’ın oğlu mu?” diye sormaktan kendimi alamadım. Etrafta bir anda korumaların sayısı öyle çok artmıştı ki ortam birden çok boğucu gelmeye başlamıştı.

“Evet, o. Babasından hiçbir şey almamış, değil mi? Tuna bana onun ilk görüşmelerinde abime diklendiğini söylemişti. Ergenlik mi dersin, deli cesareti mi? Çocuk tam bir süzme.”

“Peki derdinin ne olduğunu anlayabildin mi? Babasını yanımıza mı aldık? Onu hiç görmedim bile.”

“Öyle bir şey olmadı. Adam geldi seni kurtardı, hastaneye kadar bize eşlik etti. Senin güvende olduğundan emin olduğu anda da gitti. Çocuk kafasında bir şeyler kurmuş olmalı.”

Birlikte arka tarafa geçerken aklım karman çormandı ve elim hâlâ boynuma sarılıydı. Acı yoktu, kan yoktu ama o soğuk his hâlâ oradaydı. Büroya uzanan koridora girdiğimizde oradan çıkan iki adamı gördüm. Yine korumalardan birisi onlara eşlik ediyordu. Cesur birkaç arkadaşıyla yanda yaptırdığı otel için görüşeceğini söylemişti. Muhtemelen bahsettiği adamlar bu ikisiydi. Yüzlerinde gergin, garip ifadelerle yanımızdan geçip giderken özellikle önümüzden götürülen oğlana bakışları biraz korktuklarını belli eder gibiydi.

Genç oğlanı büroya soktular. Onların hemen ardından biz de içeriye girdik. Cesur’u görene kadar her şey yolunda gibiydi, en azından fazla etkilenmediğimi söyleyebilirdim ama onu gördüğüm anda karnıma kramplar saplanmaya başladı. Sırtı bize dönüktü ve elleri ceplerindeydi. Sanki sakinliğini korumaya çalışırcasına kafasını hafifçe geriye atmıştı. Gerek bundan gerekse omuzlarındaki gerginlikten yola çıkarak asabının epey bozulduğunu anlayabiliyordum.

Adamlardan biri oğlanın bacaklarını tekmeleyerek onun dizlerinin üzerine çökmesini sağladı. Sonra da onu bırakıp iki yanında beklemeye başladılar. Akın ve Tuna da zaten odadaydı. Tuna korumalardan birine yaklaşıp detayları sessizce öğrenirken Akın ise, “Çocuklarla uğraşmadığımız kalmıştı,” diye homurdanıyordu.

Cesur ağır ağır bize doğru döndüğünde nefesimi tutarak yanıma gelmesini izledim. Oğlana hiç bakmadan yanından geçti. Her adımı kalp atışımı hızlandırırken midemdeki kasılmayı arttırdı. İfadesi kapkaranlıktı. Böyle anlarda merhamet adına hiçbir şey taşımıyordu, bana bakarken bile.

Yanıma geldikten sonra parmakları çenemi bulup havaya kaldırdı. Birkaç uzun saniyeyi boynumu inceleyerek harcadı. Kan olmadığını biliyordum. Belki biraz kızarıklık olabilirdi, çünkü ifadesi bir ton daha yoğunlaşmış gibiydi. Aklından geçen karanlık fikirlere tezat baş parmağı çenemde usulca hareket ederken, “İyi misin?” diye sordu. Tek yapabildiğim kafamı sallamak oldu. Bunun üzerine o da kısaca kafasını salladı.

“Kulübe geri dön Deniz.”

Kulübe geri dön, çünkü burada kan dökeceğim.

İşte söylenmemiş olan cümle buydu. Babasının bana yaptığı onca iyilikten sonra buna müsaade edemezdim. Kimsenin etmemesi gerekiyordu zaten. O adam olmasaydı ben yirmi önce ölmüştüm. O adam olmasaydı Barut beni öldürmüştü. Ürperdim.

Çenemde duran elini yakalayıp hafifçe sıktım. “Kalacağım,” dedim sakince. “Bu çocuk hiçbir şeyi hak etmiyor olabilir ama babası da olacakları hak etmiyor.”

Tam da bu esnada Tuna telefonundan kafasını kaldırarak söze karıştı. “Abi Baran Değirmenci gelmiş, aşağıya iniyor şu anda.”

“Lütfen,” dedim sadece Cesur’un duyabileceği tonla. Dişlerini sıkarak beni bırakıp gence doğru yürüdü. Ağır adımlarla etrafında dolandı. Tam yanında durduğunda her hareketini pürdikkat izliyordum. Ellerini yeniden ceplerine tıktı. Sanırım bu bir çeşit kendisini sabit tutma çabasıydı.

“Neydi senin adın?”

Tuna cevap verdi. “Buğra.”

“Buğra,” dedi hatırlamakta zorlandığı bir ayrıntıymış gibi. “Bana karımın boğazına cam dayadığını söylediler. Doğru mu?”

Buğra cevap vermeyince yanında dikilen iki adamdan biri yine onu tekmeledi. Oğlan öne doğru eğilerek bir eliyle karnını tutarken diğer elini yere dayadı ve girdiği öksürük krizinden çıkmaya çalıştı. Bu sırada bir şeyler söylüyordu da.

“Ö-ödeşme olarak al.”

Cesur ayağını kaldırıp Buğra’nın yerdeki eline bastırdığında yüzümü buruşturarak gözlerimi kaçırdım. “Ödeşme olarak almam için boğazını deşmem gerekir.” Buğra bağırmamak için var gücüyle dişlerini sıkarken çıkardığı boğuk sesler bile kötü hissetmemde yeterliydi. Müdahale etme niyetiyle onlara yaklaşacağım sırada Akın kolunu omzuma atarak beni durdurdu. Karışmamamı istercesine uyarırcasına bakmayı da ihmal etmedi. Kollarımı göğsümün üzerinde bağlayarak çenemi sıktım.

“B-babamı yeniden bizden koparmanıza izin vermeyeceğim,” dedi hırsla. “Annem günlerdir sizin yüzünüzden ağlıyor. Bizden... sikeyim... bizden uzak durmazsanız bunun bedelini ödetmek için her şeyi yaparım.”

Cesur ayağını nihâyet geri çekti, ancak rahat bir soluk verebildim. “Sen neyden bahsediyorsun?”

“Size katılacak. Babam size katılacak,” dedi nefretle. Elini kendine doğru çekerek ovalarken dizlerinin üzerine doğruldu. Kafasını kaldırıp Cesur’a dik bir bakış göndermeyi de başardı. “Bizi yurtdışına göndermek için gerekli ayarlamaları yapıyor. Annem bu kez onun bu işlerin içerisinde öleceğinden emin. Çok mu adama ihtiyacın var? Beni al o zaman. Babamı rahat bırak. Annemin ve kardeşimin ona ihtiyacı var.”

“Buğra!” diye bağıran gür sesi işittiğimde elimde olmadan yerimde sıçradım. Akın’ın kolu hâlâ omzumdaydı. Beni hafifçe geriye çekerek yoldan uzaklaştırdı. Çok geçmeden Baran Değirmenci kapıda göründü. Onun Cesur’un babası Sarp’ın dostu olduğunu biliyordum ve ne beklediğimi bilmiyordum ama saçlarına ve sakallarına kırlar düşmüş bir adam görmeyi ummamıştım. Ondan bir efsaneymiş gibi bahsedilirken sanırım kafamda daha genç bir görüntü oluşmuştu. Yüzü yaşını belli ediyor olsa da duruşu bir çelik kadar sertti. Uzun boylu ve yapılıydı. Yaşının getirdiği sarkmaların hiçbirini taşımıyordu. Kendisine iyi bakmış ve bu sırada doğanın gerektirdiği şekilde yaş almıştı. Hepsi buydu. Hâlâ çevik görünüyordu. Atlarla ilgilendiğini duymuştum ama çok daha fazlası olduğu her hâlinden belliydi. Hangi normal insan ceketinin içerisine koltukaltı kılıfı takıp sağında ve solunda iki ayrı silah taşırdı? Adamı biraz kurcalasak her yerinden başka bir silah çıkacağından emindim.

Sert adımlarla oğluna doğru yürüyüp Cesur’un tam karşısında durdu. Yumruğu sıkı sıkıydı, sanki bir an sonra Cesur’a geçirecekmiş gibi kolu gergindi. Ancak bunu yapmadı. “Senin burada ne işin var?” dedi oğluna doğru. Gerçekten burnundan soluyordu.

Buğra karnını tutarak ayağa kalkıp elinin tersiyle kanlanmış burnunu sildi. Sanırım adamlar onu üzerimden çektiği sırada biraz da tartaklamışlardı. “Bizi bir kenara atıp bu heriflerle kalmana izin vermeyeceğim baba,” dedi kendinden emin şekilde.

“Sizi bir kenara attığım yok. Güvenliğinizi sağlayacağım.”

“Ne için? Zamanında seni bir çöp gibi atmış, unutmuş bu adamlarla olmak için mi?”

Baran’ın sabrını yitirdiği anı netçe gördüm. Çok geçmeden odanın içerisinde bir tokadın şakıması duyuldu. Buğra’nın kafası sağ omzuna doğru düşerken adam öfkeyle bağırmaya başladı. “Şu anda sahip olduğumuz ne varsa bu adamlar sayesinde! Yaşadığımız yerden tut, boğazından geçen her lokmaya kadar. Oğlum, yaşaman bile onlar sayesinde. Ben ayrıldım. Kendi isteğimle bunu yaptım. Sarp yine de bana destek çıktı. Herkesten korudu kolladı, izlerimi sildi. Yıllardır kimse bize elleşmeden yaşamışsak o adam sayesindeydi. Yüz çeviren bendim, o değil. Onlar değil. Anladın mı şimdi?”

“Ama-”

“Tek kelime etme. Yukarı çık, arabaya geçip beni bekle.”

Buğra kimsenin yüzüne bakmadan yanımızdan rüzgâr gibi geçip gitti. “Onun kusuruna bakmayın,” dedi babası arkasından. Elini Cesur’a doğru uzatırken mahcup görünüyordu. “Henüz toy ve dünyadan habersiz. Onu normal bir çocuk gibi yetiştirmeye çalıştım. O ise izlediğim yolu takip etmeye daha çok ilgi duyuyor.”

Cesur hiç hareket etmeyecekmiş gibi dursa da elini uzatıp adamla tokalaştı. İkisi sıkı, sağlam bir yumruk oluşturdu. “Hiç değilse ona kadınlardan uzak durmasını öğret. Gerisi inan önemli değil.”

Akın ise tehlikeli şekilde gülümserken, “Amca kolayı var. Gönder onu, burada bizimle bir hafta kalsın. Bak nasıl mum oluyor sonra,” diye teklifte bulundu.

“Onu kardeşi ve annesiyle birlikte Avusturya’ya gönderiyorum. Halasının yanına. Artık burasıyla bağı kalmayacak.”

Cesur onu buyur edercesine çalışma masasının önündeki koltuklardan birine yönlendirdi. Kendisi de karşısındaki yere oturdu. “Peki sen? Onlarla birlikte mi gideceksin yoksa kalacak mısın?”

Baran bulunduğum tarafa doğru kısa bir bakış attı. Onunla göz göze gelmek beni irkiltti. Hatıralarımı zorlayıp onunla ilgili olanları hatırlamaya çalıştım ama pek bir şey çıkaramadım. Annemle ıssız bir evde bulunduğumuzu hatırlıyordum. Her şey hayal meyaldi. Onu Oktay’ın karşısına çıkıp ilk kez karşı koyarken de hatırlıyordum. Silahı göğsüne dayayıp kendisini vururken de. Ancak bu adam hiçbir hatıramda yoktu. Anılarımda yüzünü hatırlamadığım bedenler vardı. Belki de o da onlardan biriydi.

“Burada halletmem gereken bazı meseleler var,” dedi yeniden Cesur’a döndüğünde.

“Oğlun bize katılacağını söyledi. Bunca seneden sonra seni geri dönmeye niyetlendiren şey ne?”

Baran onaylamadı, geçiştirmeyi seçti. “Duydum ki Oktay da geri dönüyormuş. Ona karşı Arda’yla birleşecek misiniz?”

Akın elini omzumdan indirirken homurdanarak Baran’ın yan tarafındaki üçlü koltuğa geçti. “O piçle ortak hareket edecek falan değiliz. Zaten bu gidişle ondan geriye hiçbir şey kalmayacak. Babası verdiği gücü geri çekmeye başladı bile. Yakında kendini korumaktan dahi aciz kalır.”

“Düşmanlığı bir kenara bırakmanız lazım. Arda size Oktay konusunda yardımcı olur. Sonuçta babasını ondan iyi kimse tanıyamaz. Ayrıca bunca sene içerisinde kendini yeterince geliştirdi. Kaybettiği adamlar ondan pek bir şey götürmeyecektir.”

“O önce koynuna giren yılanı tanısaydı,” dedi Akın tüm aksiliğiyle. “Babasının adamıymış kadınım diye kolunda gezdirdiği.”

Baran şaşırmış gibi görünmedi. “Oktay bu, normal. Oğlunun yanına koymuşsa sizin-”

“Bize mi katılacaksın?” diye böldü Cesur aniden. Bunu garipsedim, çünkü adam doğru noktalara değiniyor gibiydi. Baran kısa bir duraksama yaşadı. Sonra gözleri yeniden beni buldu.

“Merhaba, Deniz,” dedi bir kez daha aynı soruyu cevaplamaktan kaçarak. “Seninle çok önceden tanışsak da birbirimize hiç merhaba deme fırsatımız olmadı.”

Belli belirsiz gülümsedim. “Merhaba ve her şey için teşekkür ederim.” Adam beni hastaneye kaldırdıkları sırada gitmişti. Ondan sadece bahsetmişlerdi, ilk kez yüz yüze geliyordum. Aslında ilk karşılaşmamız ben aldığım uyuşturucuyla kafayı bulmuşken gerçekleşmiş olsa da o anlar da benim için yarım yamalak hatırladıklarım arasındaydı.

“Yıllar önce bana seni bu boyda ve Cesur’un yanında göreceğimi söylemiş olsalardı benimle alay ettiklerini düşünürdüm.”

Ağır adımlarla Akın’ın karşısındaki, Özgür’ün oturduğu koltuğa geçerken, “Sayenizde,” diyebildim.

“Pek de öyle sayılmaz kızım. Ama iyi olmandan dolayı mutluyum. Ayrıca Cesur’la birbirinizi yeniden bulmuş olmanızdan dolayı da.”

“Size bir şey sorabilir miyim?” Kafasını salladığında konuşmadan önce boğazımı temizledim. “Beni o evden kurtardığınızı öğrendiğimden beri düşünüyorum. Neden sizi hiç hatırlamıyorum?”

“Çünkü pek kendinde değildin. Annen sana kendi ilaçlarından vermişti.”

Şaşkınlıkla gözlerim irileşti. “Ne dediniz? Bu... doğru mu gerçekten?”

“Seni evden kolayca çıkarabilmek için yapmış. Korkacağını ve sorun çıkaracağını düşünmüş. Ayrıca gelmek istemezsin, abinle kalmak istersin diye. Öyle söylemişti. Senin saatlerce kendinden geçmiş şekilde yattığını fark edince sormuştum.”

“Onun... onun ilaçları çok ağırdı,” dedim şokla. Nasıl düşüncesizce bana onlardan verebilirdi? Sekiz yaşındaydım. Kahrolası sadece sekiz yaşındaydım. Hiç mi yan etkisinin olacağından şüphelenmemişti? Ya da düşünememiş miydi? Çünkü doğru düşünemediğini biliyordum.

“Pek detay bilmediğim için müdahale etmedim. Zaten birkaç kez ağız dolusu kustun. Ateşin çıktı, sayıkladın. Annen... dalgındı.” Deliydi, diyemedi ama ben anladım. Herkes anladı. “Seninle ilgilendim. Olaylar olduğu güne kadar yataktan çıkamadın, çünkü sana daha küçük dozlarla ilaçlardan vermeye devam etmiş. Ben fark edince ona engel oldum. Olayların olduğu günün sabahı biraz ayaklanmayı başarmıştın diyebilirim. Aksi gibi o gün de ben evde değildim. Gerekli evrakları almak için aracıyla buluşmaya gitmiştim. Senin ve annen için yeni kimlikler... sizi Avusturya’ya gönderecektik. Benim ailemin yanına. Nahigan Sözeri ve Nehir Sözeri adıyla.”

Bir şok dalgası daha bedenime çarptı. “İsmimi anneannemin seçtiğini sanıyordum.”

“İsimlerinizi ben seçmiştim. Anneannen detaylarla pek ilgilenmedi. O sadece teklifte bulundu ve elindeki kozu kullandı. Elindeki koz da Cesur’du,” derken onu gösterdi. “Nasıl oldu bilmiyorum ama bir şekilde Filiz’den haberi olmuş ve Sarp’ın oğlunu doğurduğunu öğrenmiş. Cesur’u yetimhaneye yerleştiren de oymuş.”

“Gülbahar Hatun Yetimhanesine?”

Tek hareketle kafasını eğdi. “Anneannen yetimhanenin en büyük bağışçısıydı.”

O an yaşadığım her şeyin, bana anlatılan her şeyin yalanlarla dolu olduğunu hissettim. Anneannem neler karıştırmıştı? Nelere bulaşmıştı? Neden bana bunları hiç anlatmamıştı?

“Sonra Deniz’i oradan kurtardın ve Nehir Sözeri adıyla Gülbahar Hatun’a bıraktın, doğru mu?” dedi Özgür emin olmak istercesine.

“Düzenlemeleri sonradan planladığım için ilk adımda adını değiştiremedim. Bir anda tüm plan bozuldu, annesi intihar etti, kızla ortada kaldım. Sarp yurtdışı olayını iptal etti, çünkü Oktay’ın gözüne batabilirdi ve hazır kızının öldüğünü düşünüyorken onu uzaklara göndermenin gereksiz olduğuna karar verdi.”

“Sonra?” dedi Özgür. Bu kez sabırsızdı. “Onu abimin kaldığı yetimhaneye bıraktınız. Sen ve babam.”

Sırtımdan aşağıya soğuk, buz gibi bir his kayıp gitti. Damarlarımda akan kanın ağırlaştığını fark ederken gözlerim Cesur’un üzerine döndü. Yutkunuşunu netçe gördüm. “Babam,” dedi yavaşça. Sanki cümleyi bir anda söylemek bile onun için ağırdı. “Biliyordu,” dedi sonra. Neyi diye soramadım, çünkü anladım. Anladım ve göğsüm sıkıştı.

Baran bu anın er ya da geç geleceğini biliyor gibiydi. “Evet,” diye doğruladı. “Baban biliyordu.”

“Amca,” dedi Akın inanamayışla. “Babam abim için her taşın altında Deniz’i arayarak yıllarını geçirdi. Sen ne dediğinin farkında mısın?”

Cesur’un yeniden yutkunduğunu gördüm. Ademelması sertçe hareket etti. Bakışları yere düştü, dudakları hafif aralık kaldı. Az önce burada buranın en güçlü, en yıkılmaz adamı gibi otururken şu anda darmadağın görünüyordu. Gidip ona sarılmak istedim. İçinde acımaya başlayan ne varsa ondan çekip almak istedim ama ortaya dökülen şey beni de kilitlemiş durumdaydı.

“Ben neden sizi bıraktım hiç düşündün mü evlat?” dedi bir baba edasıyla. “Sarp benim kan kardeşimdi. Onun için adam öldürdüm, onlarca kez. Onun oğluna kavuşması için cayır cayır yanan bir evden şu kızı kurtardım, orada ölebilecek olmak aklımın ucundan bile geçmedi. Sarp’ı yanan eve her şeyi kaybetmiş gibi bakarken bulduğumda dayanamayıp harekete geçtim. Çünkü Filiz’e olan sevdasını en iyi ben bilirim. Ondan bir parçaya kavuşmak için nasıl çırpındığını siz ancak hayal edebilirsiniz ama ben gördüm. Çabasına, şevkine, heyecanına hepsine şahit oldum. Başta her şey basit bir takastan ibaretti. Kızı kurtarıp oğlunu alacaktık. Ama sonra işler değişti, karıştıkça karıştı. Kızı verdik, Elmas Hanım, Deniz’in anneannesi, verdiği sözü hemen yerine getirmedi. Bizimle Deniz’i yurtdışına çıkarmamız konusunda anlaşmıştı. Gerek olmadığını kabul etmedi. Bize tüm izleri silmekten başka çare bırakmadı. İşe koyulduk. Deniz Seymen'i o yangında öldü olarak kabul ettik. Ortada isimsiz bir kız vardı. Önceden ayarladığımız belgeleri yeniden düzenlettik. Sanki Nehir Sözeri adında bir kız varmış gibi ailesini yazıp çizdik. Kaza süsü verip öldürdük ve sonra da yetimhaneye düşmüş şekilde hayat senaryosunu oluşturduk. Her şey hazırken bu kez bizi Elmas Hanım’ın aile işleri oyaladı. Diğer kızının evliliği yüzünden vakit ayıramadı, beklemek zorunda kaldık. Nihayetinde zaman geçtikçe geçti ve bu süreçte Deniz ve Cesur yetimhanede birbirleriyle çoktan tanışmıştı.”

Hayatım konusunda her şeyi silip beni koruyanın anneannem olduğunu sanmıştım. Tüm bunları yapan kişinin Cesur’un babası olmasına nasıl tepki vereceğimi bile bilemedim. Öylece kalakaldım. Hareketsiz ve nefes dahi alamaz şekilde.

“Hikâyenin devamını zaten biliyorsunuz. Ortalık durulduğu anda Elmas Hanım sözünü tutup bize Cesur’u gösterdi. Onu aldık ve beni babanızdan ayıran sürece girdik. Cesur, Deniz dedi, Deniz yandı. Biz Deniz’i öldürmüşken o Deniz’den bahsediyordu. Biri duysa Oktay işkillenmeye başlayacak ama neyse ki dilinde sadece adı var. Ancak yine de kimse duymasın diye çabaladık. Sarp, Elmas Hanım’la yeni pazarlığa girişmişti. Bu kez Filiz’i bulmanın peşindeydi. Elmas Hanım gerçekten nerede olduğunu bilmiyordu ama ona bizden daha kolay ulaşabilirdi. Sarp bu yüzden Elmas Hanım’ı kaybetmeyi göze alamadı ve kadının tek istediği de torununun yaşamasıydı. Yani Deniz’in o Deniz olduğunu ortaya çıkaramazdık.”

“Sonra yalandan onu arar gibi yaptınız,” dedi Cesur. Sırtıma bir bıçak saplanmış gibi hissettim. Ben böyle hissediyorsam kim bilir o nasıl hissediyordu? “Bana yalancı dediniz, o yetimhanede öyle bir kız hiç olmadı dediniz, beni hastane hastane gezdirdiniz. Sonra baktınız iyice ağzıma sıçıldı benim için onu arar gibi yaptınız.”

Sona doğru sesi epey sertleşmişti. Oturduğu yer ona dar gelmiş gibi ayaklanarak odanın içerisinde rastgele bir tarafa gitti. Dik durmak bile onun için zordu sanki elini duvara dayayarak destek aldı. Derin derin soluk alıp veriyordu ama yatışamadığını görüyordum. Ben de ayağa kalktım. Yanına gitmeyi, ona sarılmayı, kanayan yaralarını sarmayı planlarken o yeniden konuştu ve benim dizlerim titremeye başladı.

“Onu başka bir yetimhaneye geçirdiniz. Sonra da belgelerini bulamayayım diye yetimhaneyi yaktınız. Onu bilen, ondan haberdar olan herkesi öldürdünüz. Ne zaman ona doğru yaklaşsam tüm izleri sildiniz. Onu sildiniz. Onu siz sildiniz.”

Baran gerçekten üzgün görünüyordu. Ancak hangi pişmanlık onca yaşanmışı, onca acıyı geri alabilirdi ki? “Sarp’ın yaptığını asla onaylamıyorum ama bunu bir noktada senin için yaptı. Oktay’ın kızıyla olamazdın, Cesur. Oktay size asla huzur vermezdi. Evet, bu noktada ona hak veriyordum ama yöntemini hiç onaylamadım. Babanı vazgeçirmek için uğraştım da ama geri adım atmadı. Senin göz göre göre tıpkı kendisi gibi delirmene izin verdi de Oktay’ın kızıyla olmana razı gelmedi. Bu onun seni koruma tarzıydı. Benim içinse ikinci kez izlemeye tanık olamayacağım bir senaryoydu. Bu yüzden ayrıldım. Baban sırların benimle mezara geleceğine dair yemin ettirmemiş olsaydı çok önceden karşına çıkardım. Ama kaderin cilvesi işte. Onca engellemeye rağmen sizi yine bir araya getirdi. Tıpkı babanla anneni getirdiği gibi.”

“Ona kavuşmak için babam gibi delirmem mi gerekiyordu? Onun annem gibi yaralanması, kırılıp dökülmesi mi lazımdı? Ulan beni kendimden bile şüphe ettirdiniz, onu hayallerimde uydurduğumu sandım,” dedi hiddetle. Ancak nedense sonra birden sustu. Çünkü sitem etse ne olacaktı? Yok yere akıp giden onca zamanı geri getirecek, kanayan yaraları kapatacak sözler yoktu. Nefes almakta zorlanıyormuş gibi gömleğinin düğmelerine asılıp hepsinin sağa sola dağılmasına neden olurken burada daha fazla kalamadı, çıkıp gitti.

“Sikeyim lan böyle işi,” dedi Akın afallamış şekilde. “Sikeyim lan babam mı yapmış? Bizim hiçbir şey bulamamamızın nedeni babam mıymış?”

Özgür de aynı afallamayı taşıyordu. “Bir zamanlar abimin gerçekten deli olduğunu bile düşünmüştüm. Ne olursa olsun onun hayatını bu şekilde mahvetmeye hakkınız yoktu. Yazık ettiniz ona. Ona da Deniz’e de.”

Ayaklarım çoktan çıkışa doğru yönelmişti. Konuşmalar uzaktan gelen seslerden ibaret olduğunda kendimi koridorda buldum. İçgüdülerim beni odamıza yönlendirdi. Kapı zaten aralıktı. İçeriye girip kapıyı arkamdan örttüm. Işığı açmamıştı. Odada her daim yanan zayıf kızıl ışığın altında, yatağın ayakucunda oturuyordu. Yanına gidip bacaklarının arasına girerek diz çöktüm ve sesimi bile çıkarmadan ona sıkıca sarıldım. Cesur ise bana sarılmadı. Elleri iki yanımda boşlukta salınıyordu.

Epey uzun süren bir sessizlikten sonra, “Deniz,” dedi kısık, kayıp bir tonla. “Sensin... değil mi?”

Burnumun direği sızladı. Yanağımı daha sert göğsüne bastırırken, “Benim,” diye fısıldadım.

“Yanımdasın.”

“Yanındayım.”

“Gerçeksin.”

“Gerçeğim.”

“Deniz,” dedi dalgın dalgın. “Seni benden babam almış.”

Boğazım düğüm düğüm oldu. Hiç ummadığı birinden ihanete uğramıştı ve bunu nasıl hazmedebileceğini bilmiyordu. Onun dünyasında ihanetler sıradandı ama bir baba oğluna ihanet etmezdi. Etmemeliydi. Onun babası ona ihanet etmemeliydi.

“Sana geri döndüm, gerisi önemli değil,” dedim yatıştırma umuduyla. “Bak buradayım. Yanındayım. Karınım. Ben seninim. Sen de benimsin. Bir daha ayrılmak yok.”

“Kimse bana inanmadı, Deniz,” diye fısıldadı ham bir acıyla. “Deli dediler. Arkamdan konuştular. Hepsini duydum. Her şeyi duydum ama seni hiç ispat edemedim.”

Çaresizliğini iliklerime kadar hissettim. Gözlerim sıcak damlalarla yanmaya başladı. Birkaç tanesi çoktan yanaklarımdan süzülmüştü bile.

“Herkes babama beni hastaneye kapatması gerektiğini söyledi. Hayal görüyormuşum. Sen benim hayali arkadaşımmışsın. Seni ben uydurmuşum. Hiç gerçek olmamışsın.”

Geri çekilip yüzüne baktım. Gözleri belirsiz bir noktaya takılıydı. Sanki bedenen buradaydı ama aklı gençliğinde, ergenliğinde, ona yaşatılanlarda sıkışıp kalmıştı. Ellerimi kısa sakallı yanaklarına sarıp bana bakmasını istercesine yüzünü aşağıya çektim. Baktı. Dipsiz bir kuyuyu andıran koyu kahve gözleri gözlerime düştüğünde beni bir soğukluk kucakladı. Ben üşüdüm, ya o? O da mı üşüyordu? O da mı içten içe titriyordu?

“Doktorlardan biri elektroşok uygulamayı önerdi. Kafamdan seni silebilmek için komple beni silecekti. Babam... düşündü. Durdu ve düşündü,” dedi sanki bunu ancak şimdi fark ediyormuş gibi. “İstemedi sonra. Bana inandığı için istemediğini sanmıştım.”

Yanaklarım yeni damlalarla ıslandı. O ağlamıyordu, gözleri kupkuruydu. Onun yerine ben ağladım. “Seni çok seviyorum,” dedim boğuk bir sesle. İki yanımda cansız duran elleri tıpkı kurulmuş bir robot misali belime uzanıp beni kolayca kucağına çekti. Ona yeniden sarıldım. Yüzünü boynuma gömdü, gözlerini kapattığını göremesem de hissettim. Beni kucağında tutuyordu ama yükünü taşıyan sanki benmişim gibi boynuma yaslandı. Canının yandığını biliyordum. Küçük, kırılgan bir çocuk gibi bana sığınmasından biliyordum.

“Bazen bana bakarken çok hüzünlü görürdüm onu. Beni on dört yıl sonra bulabildiği için, kaybettiği yıllardan ötürü dertlenir sanırdım hep. Bana yaptığı şey içinmiş, Deniz. Beni kendisine benzettiği için, kendisi gibi delirmeme neden olduğu içinmiş.”

“Sen deli değilsin,” dedim burnumu çekerek. “Sen çok iyi bir adamsın.”

“Ben mahvedilmiş bir adamım.”

Hıçkırığımı güçlükle bastırabildim. “Seni seviyorum. Bunu,” derken kollarımla onu var gücümle sıktım. “Bunu, olduğun şeyi, seni sen yapan her şeyi seviyorum.”

Omuzları yavaşça düştü, onu daha sıkı tuttum.

“Beni bir daha bırakma,” dedi.

“Bırakmam,” dedim.

×××

Halide Çağlayan bulutların arasından sızan öğlen güneşinin zayıf ışıkları altında, kapısını açan korumanın elini tutarak araçtan indi. Bugün Florya’daki destekçisi olduğu vakıflardan birinin toplantısı vardı. Onun için buradaydı.

“Güneşin altında kalmayın çocuklar. Lütfen oturup keyfinize bakın.”

Korumaların ikisi de kafasını sallayarak onu onayladı. Ardından kadın binaya doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Kalın topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesler eşliğinde binanın döner kapısına ulaştı. Kapının tertemiz camlarına yansıyan görüntüyü dudağının kenarını kıvırarak izledi. Korumalar hemen yandaki restoranın bahçedeki masalarından birine yönelmişti.

“İki tane aptal,” dedi kendi kendine. İçeriye girdi. Üst kata çıkmak üzere olan vakıf katılımcılarından biriyle karşılaştığında onunla ayaküstü sohbet etti, bol bol gülümsedi. Ancak birlikte yukarıya çıkmayı reddetti. Önce lavaboya uğrayacağını söyleyerek izin istedi. Adamdan ayrılınca topuklu ayakkabılarını yere vura vura binanın arka çıkışına ulaştı. Kapıdan çıktı, kaldırımda bekleyen arabaya doğru kendinden emin adımlarla yürüdü. Arabanın yanına hazır bekleyen koruma arka kapıyı açtığında içerideki adama yarım, tehlikeli bir gülüş bahşetti.

O adam Oktay Seymen’den başkası değildi.

×××

Cesur... 🥺

 

Gel bakalım Mienla. Eva'yı Akın'dan alabilecek misin göreceğiz 😅

 

Tatliş kaynanamız Halide???

 

Sevgiler sizlere, iyi ki varsınız 🥰❤️🥺

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 28.01.2026 23:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...