
Selamlaaar nasılsınıızz 🥰🥰
Bu bölüm özellikle Akın biraz sınırı aşmıştır, bilginize 🥲
♧
Ve bir mesaj sesi daha geldi. Bu kez ses epey yakınımdaydı. Bakmasam bile Eva’nın telefonu olduğunu anlamıştım. Onun da aynı mesajdan bahsetmesini beklerken duyduğum şey hıçkırık olduğunda vücudumdaki tüm tüyler diken diken kesildi. Omurgamdan aşağıya bir soğukluk yayılırken ellerimi yüzümden çektim. Akın sabırsızca telefona uzanmıştı ki Eva can havliyle ellerine sarıldı.
“B-bırak ben bakarım.”
“İyi görünmüyorsun. Ben bakayım,” dedi geri adım atmayacağını belli ederek. Eva’nın bırakmasını beklemeden telefonu çekip aldı. Bunu yaparken kaşları çatık, gözleri sorgulamayla doluydu. Eva telaşla ayağa fırladı. Telefonu Akın’dan almaya çalıştı.
“B-bana ver lütfen... lütfen...”
Akın onunla bu oyunu oynayamayacak kadar gergindi. Bu yüzden, “Derdin ne senin Eva?” diye çıkışması fazla uzun sürmedi. “Otur şuraya. Ben bakacağım.”
“Akın... bakma, bakma işte.”
O an iki şey aynı anda gerçekleşti. Barut, Eva’ya bakarken, “Siktir,” diye fısıldadı. Sesinde bir farkına varma saklıydı. Ve Akın mesajı açtı, yüksek sesle okudu.
“Sen misin?” dedi durdu. Devamı dudaklarından şaşkınlıkla, afallamayla döküldü. “Evet, sensin.”
#
Bir saniye geçti ve belki de bir dakika.
Akın elindeki telefona bir müddet çatık kaşlarla baktıktan sonra onu masanın üzerine doğru savurup, “Siktiğimin piçi,” diye küfretti. Ardından da en yakınındaki adama ısrarla elini sallayıp silahını istediğini belli etti. Dolu olup olmadığını kontrol ederken hareketleri epey fevriydi. En sonunda mermilerin eksizsiz olduğundan emin olmuş olacak ki silahı beline sokuştururken konuştu.
“Bizi içten parçalayabileceğini sanıyor. Birbirimize düşürmeye çalışıyor. Bu oyuna gelmeyeceğim. Hangi delikteyse bulalım da oyun nasıl oynanırmış ben ona göstereyim.”
Özgür kafasını iki yana sallarken, “Hepimizle alay etti piç,” diye destekledi.
Tuna, “Ulan sıçtı gecenin içine,” diye ağzının içerisinde homurdanıyordu. Kendi kendine söylense de herkes onu duyuyordu. Sonra da dönüp yanındaki adamlara emir verdi. “Sorup soruşturun bakalım hangi delikteymiş.”
Üçlü bir grup anında ortalıktan kaybolurken önümde duran pastaya dalgın dalgın baktım. Sergei ortalığı nasıl karıştıracağını iyi bilen pisliğin tekiydi. O an içimde korkunç bir his oluştu. Belki de o, Oktay’dan bile daha beterdi.
“Dağılın,” dedi Cesur etrafımızdaki diğer adamlara. Sadece biz bize kalmamızı sağladığında minnetle iç geçirdim. Kalabalık bana boğucu gelmeye başlamıştı. Gerçi adamlar dağıldıklarında da o boğucu his kaybolmuş sayılmazdı. Oturduğum yerden yavaşça ayaklanıp, “Ben biraz uzanacağım,” dedim her şey normalmiş gibi davranmaya çalışarak.
“Gelin sizi dışarıya çıkarayım,” diye önerdi Özgür. Bana, Peri’ye ve Eva’ya baktı. “Hava almak size iyi gelir. Dolaşırız biraz. Ne dersiniz?”
Gerilen havayı yumuşatma çabası karşısında ona beceriksizce tebessüm ettiğim sırada bir köşede duran Didem’in kollarını göğsünde bağlayarak boğuk bir homurtu çıkardığını duydum. Sanırım adı sayılan isimler arasında geçmediği için zaten kaçmış olan morali iyice bozulmuştu. Ancak konuştuğunda yanılmış olduğumu anladım.
“Sergei’nin Eva’yı hedef göstermesini gerçekten de görmezden mi geleceksiniz?” dedi hoşnutsuz şekilde. Takıldığı detay bir an için havaya uğursuz bir soğukluğun sinmesine neden oldu.
Akın, “Tuna,” dedi sabrının son kırıntılarındaymış gibi burun kemerini sıkarak. “Götür onu buradan.”
“Tabii,” dedi Didem tersleyen tavrıyla. “Hoşunuza gitmeyen bir şey söyleyince beni hemen postalayın. Alıştım artık buna.”
Tuna, “Kes kesini,” diye çıkıştı. Şu anda hiçbir tolerans taşımadığı ortadaydı. “Kimse sana fikrini sormuyor. Aklının ermediği meselelere karışıp durma.”
Didem tepesi atmış gibi topuğunu gürültüyle yere vurdu. “Sizin gibi olanlara gözlerimi kapatıp kör olmuş değilim, ortadaki sorunu görüyorum! Hoşunuza gitmediği için bana bağıramazsınız.”
“Didem,” dedi Cesur ve kız sustu. Kıpkırmızı kesilse de ne hâliniz varsa görün dercesine arkasını dönüp gitti. Sonra Cesur’un hafifçe kısılmış bakışları kayarak Eva'yı buldu. Omuzlarının gerildiğini sadece ben fark ettim ve bu detay boğazıma bir ilmeğin dolanmasına neden oldu.
Eva yavaşça ayaklandı. Elleri titriyordu, netçe görmüştüm. Dizlerinin titrediğini belli edercesine dengesizce bir adım attı. Olanlardan epey etkilenmişe benziyordu. “B-ben...” diye sayıkladı. “O-odama gidebilir miyim?” Sarsak bir adım daha attı. “İyi... iyi hissetmiyorum,” der demez gözlerinin kaydığını gördüm ve bedeni havada süzülerek yere savruldu. Neyse ki Akın yakınındaydı. Onu kolayca yakalayıp locaya oturttu. Kadının geriye düşen kafasını avuçlarının arasına alarak solgun yanaklarına hafif tokatlar geçirirken tıpkı bir profesyonel gibi hareket ediyordu. Kaşları çatık, ana odaklanmış, ciddiydi. Çok ciddiydi.
“Eva,” diye seslendi endişelerin sesine düşmesine engel olamayarak. “Aç gözlerini hadi.”
Özgür bir yerden su bulup getirdi. Kapağını açıp Akın’ın avucuna dökerken, “Korktu tabii kız,” dedi anlayışla. “Piç kurusu biz dururken ona kancasını geçirdi.”
Akın avucuna döktüğü suyla birlikte onun yanaklarını ve boynunu ıslattı. Birkaç kez daha hafifçe solgun yanaklarını tokatladı. Neyse ki çok geçmeden Eva yüzünü buruşturarak gözlerini aralayarak hepimize rahat bir soluk aldırdı.
“İyi misin?” dedi Akın emin olma dürtüsüyle. Çünkü kadın gözlerini açmıştı ama odağı yoktu. Bu yüzden onu hafifçe sarstı ve çenesini tutup gözlerini gözlerine çevirme zorladı. Eva boş boş bakmaya devam ederken onunla göz göze geldiği anda yeşil harelerini kaplayan paniği ve korkuyu netçe gördüm. Bu beni irkiltti.
“A-akın...”
“Buradayım güzelim. İyi misin?”
“Akın... b-ben...”
“Tamam, sorun yok. Kalkamayacak gibiysen seni odaya taşıyacağım.”
Afalladı. “Ben... ne oldu?”
“Bir şey olmadı, iyisin,” diye yatıştırdı.
“B-başım dönüyor ve... ve... tanrım!” Panikle etrafına bakındı, sanki yabancı bir yerdeymiş gibi davranıyor olması çok garipti. “Beni dışarı çıkar, lütfen. Lütfen...”
Akın sorgusuz sualsiz onu onaylamaya hazırdı. Ancak Barut sanki ikinci kez izlediği bir filmi başa sarmış gibi hafif sıkılmış şekilde iç geçirdiğinde herkesin dikkatini üzerine çekti. O ve Gökhan yan yanaydı. İkisi tüm süreç boyunca çok sessiz kalmıştı. Kuşku uyandıracak kadar hem de...
Cesur sanki onun en ufak hareketinde nelerin saklı olduğunu bilirmiş gibi, “Aklından geçenlere sahip çık,” dedi kararmış, gerilmiş bir tavırla. Onunla her an yumruk yumruğa girebilirmiş gibi önüme geçtiğinde neler olduğunu anlayamamış olmanın şokunu yaşıyordum.
Gökhan her zamanki alaycı, küçümseyici ifadesiyle, “Oh, birisi nihâyet uyanıyor,” diyerek kollarını göğsünün üzerinde bağladı. “Az önceki küçük kız sizin hepinizden daha akıllı çıktı.”
“Ne diyorsun lan sen?” dedi Özgür hiddetle. Gökhan’a hiç sabrı olmadığını belli etmekten çekinmiyordu. “Boş boş konuşma ki buradan çenen sağlam çıkabil.”
“Cıks. Sanırım ben o küçük kız gibi köşeme sinmeyeceğim. Hiç benlik değil.”
“Ha illa dayak yiyeceğim, yüzüm gözüm dağılsın diyorsun,” dedi Akın. Eva’yı bırakıp iri bedenini Gökhan’a doğru çevirirken kafasını sağa sola eğerek esnetmeyi ihmal etmedi. O, gerçekten istediğinde epey korkutucu görünebiliyordu.
Çaresizce Cesur’un koluna yapıştım. Bu gece için en son isteyeceğim şey iki tarafın birbirine girmesiydi. Bunu engellemesini umarcasına tırnaklarımı tenine bastırıp sıktım. Derin, sakinleşme umuduyla gerçekten derin bir soluk alıp, “Gitme vaktiniz geldi,” dedi kaskatı bir çeneyle.
Barut iç geçirdi. “Bir kez şüpheye düştün, artık istesen de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
“Tuna,” dedi onu duymazdan gelerek. “Onları kulüpten çıkar. Hemen.”
Biri beni dürtmüş gibi, “Üstü kapalı konuşmayı bırakın,” diye homurdandım. “Neler oluyor?”
Özgür büyük bir aydınlanma yaşamış gibi afallayarak, “Hassiktir,” dedi kelimeyi uzata uzata. Elini yüzüne vurup sıvazladıktan sonra çehresine sinen anlık öfke dalgası aldığım soluğun yarıda kesilmesine neden oldu. “Saçma sapan imalarda bulunmak sizin haddinize değil,” diyerek sesini yükseltti. “Siz kendinizi ne sanıyorsunuz lan? Ya da bizi ne sanıyorsunuz? Oradan bakılınca aptal gibi mi duruyoruz?”
“Alınma ama kırmızı fiyonklu aptallar gibi duruyorsunuz,” dedi Gökhan beni şoka sokarak. Etrafta ona silah çekecek birçok kişi varken ve ortamın havası gittikçe ağırlaşırken o hâlâ alay edebiliyordu.
Tuna, “Hatır gönül işinin sonuna geldiğimiz ortada,” dedi, benim için onlara katlandığını gizleme zahmetinde bulunmayarak. “Daha fazla sorun çıkarmadan buyurun beyler kapıyı göstereyim.”
“Biz kapıyı biliyoruz da siz ne kadar daha ortadakini bilmezden gelebileceksiniz göreceğiz.”
Yutkunamadım. Gökhan kavga arar gibi konuşmuyor olsa da her sözü etrafımızdaki havaya yayılan çatırdama seslerini körüklüyordu. Boğazımda sert bir yumru varmış gibi yutkunmakta zorlanırken Akın’ın onlara doğru tehditkâr bir adım attığını yakaladım. Yumruklarını açıp kapatarak kol kaslarının bir gerilip bir rahatlamasına neden olduğu sırada, “Ağzınızdaki baklayı çıkarmaya cesaretiniz yoksa ya susun ya da sustururum,” diye kanımı donduran bir tehdit savurdu. Yapardı, emindim. Ortada dönen her neyse bundan en çok o rahatsız olmuştu ve asabı bozulmuş hâldeydi.
Barut’un karşılık vereceğini anladığım anda, “Lütfen,” diye sayıkladım. Ona geri adım atmasını isteyerek, adeta yalvararak baktım. Bundan hiç hoşlanmadı.
“Benimle gel desem gelir misin Deniz?”
Ben daha bunu ne için söylediğini ne cevap vereceğimi bile düşünemeden Cesur hiddetle karşılık verdi. “HAYIR!”
Barut şaşırmış görünmedi. Hatta Cesur’un aşırı fevri tavrına karşılık buz gibi bir gülümseme bahşettikten sonra damarlarımda akan kanın ağırlaşmasına neden olacak kadar sert bir ifadeyle doğrudan Eva’ya döndü. Orada onlarca kişi varken tek hedefi olduğu yerden kalkacak dermanı bile bulamayan kadın olurken, “Söyle onlara,” diye emretti. Havada ateş kıvılcımlarının çıkmaya başladığını netçe duydum. Neyi söylemesini istiyordu? Aklımda belirgin bir şey yoktu ama kalbim acıyı karşılamaya hazırlanıyormuş gibi hızlı hızlı atıyordu.
Eva biraz sonra nefes alıp da doyamadığı için canından olacakmış gibi gürültüyle soluk alıp verirken kafasını hızlı hızlı iki yana salladı. Gözlerinden düşen iri damlalar birer asitmiş gibi yüreğime serpildi, irkildim. “B-ben...” dedi titrek, ürkek şekilde. “B-ben...”
“Kardeşimin burada, sen hâlâ ortaya çıkmamışken kalmasına izin veremem. Sensin,” dedi Barut. Ufacık şüpheye bile yer vermeyecek kadar emin duruyordu. Yeniden konuştuğunda dudaklarından dökülen her kelime bir kadeh zehir içmekle eşdeğerdi.
“Çağlayanların arasındaki hain sensin.”
Aldığım soluk göğsüme battı, delip geçti sanki. Geriye doğru sendelemekten kendimi alamadım. Aynı sırada bir gölgenin havada süzüldüğünü gördüm. Akın’ın Barut’un üzerine atladığını ancak ona yumruğunu geçirdiği sırada algılayabildim. “Senin o saçma sapan konuşan ağzını kırarım lan,” diye bağırıp, küfür edip duruyordu. Ortalık bir anda karıştığında tek yapabildiğim birkaç adım daha geriye kaçmak oldu. Cesur, Akın’ı geriye çekmekte zorlandı. Cesur’un bile zorlandığını görmek beni sertçe yutkundurmaya itti. Özgür ona yardım ederken Akın delirmiş bir adamdan farksızdı. Barut ise... karşılık bile vermiyordu. Sanki ona gerçeği yedirmesi için izin veriyordu ve mavi gözlerinde onunla aynı parıltı vardı.
İhanet.
Gökhan tabii ki Barut kadar sakin karşılamadı. Kavgaya uçarak dâhil olup Akın’ı pataklamak için elinden geleni yaparken olayı duyarak gelen diğer adamlar da bir yumağa dönen bedenleri ayırmaya çalışıyordu. Peri yanıma sokulurken Eva hâlâ aynı yerindeydi. Kocaman gözlerle olanlara bakıyor, kendi kendine bir şeyler söylüyordu. Ortam öyle gürültülüydü ki onu duymak imkânsızdı. Dehşetle Akın’ı izliyordu. Sadece Akın’ı. Ondan korkuyordu. Ondan çok ama çok korkuyordu.
Ellerim dehşetle yanaklarıma örtülürken Akın’ın Barut’a, abime gerçekten sert bir yumruk savurup onu yere devirmesini ve sonra da üzerine oturmasını izledim. “Zehrini kusmadan duramazsın, değil mi lan?” diye bağırdığında yemin edebilirdim ki ayaklarımın altındaki yer sarsılmıştı.
“Aklını başına topla,” dedi abim artık sabrı kalmamış gibi. “Gözlerinin önünde duruyor. Karın hain!”
“Sen ne sikim biliyorsun da konuşuyorsun?” Bir yumruk daha savurdu. “Herkesi senin kahpe kadının gibi mi sanıyorsun lan sen?”
Abimin mavi gözlerinde kırmızı bir ışığın parladığı an bu andı. Akın’ı kolayca tutarak ona büyük bir hızla kafasını gömüp iri bedenini üzerinden atmayı başardı. Ardından da peşi sıra yumruklarını yüzüne geçirdi.
“Ulan piç kurusu gözünü açmaya çalışıyorum ben. Sergei boşuna gürültü çıkarmaz. Ortaya attığı şey de senin karın. Aynı kadın lan! Mila’dan ne farkı var? İkisi de kahrolası İngiliz! Beynini kullan salak herif!”
Akın’ın boğazının derinliklerinden öfkeli bir haykırış koptu. Abimin üzerine kırmızı görmüş bir boğa gibi koşup onu yeniden yere devirirken, “Lan sen benim karımla kendi kahpe kadınını nasıl bir tutarsın?” diye köpürdü. “Gelmişini geçmişini sikeceğim şimdi! Hangi cesaretle lan!? HANGİ SİKTİĞİMİN CESARETİYLE SEN BENİM KARIMA BUNU YAKIŞTIRIRSIN!?”
Cesur nihâyet ikisinin arasına girebilmeyi başararak onları birbirlerinden uzağa itti. Yerinde duran Barut olduğu için doğrudan Akın’a yönelerek onu sarılır gibi kucaklayıp yeniden Barut’un üzerine yürümesine engel olmaya çalıştı. Ancak Akın asla sakinleşebilecekmiş gibi görünmüyordu. “Abi, bırak! Hesabını verecek bana! O sikik ağzından dökülen her kelimenin hesabını verecek. Bırak!” diye bağırırken bu sahneleri izlemek kalbim için çok fazlaydı. Göğsümün içerisinde sanki can çekişiyordu, her çarpışında ağrıdığını hissediyordum.
Barut, “Ulan bak karına, bak ulan ne demek istediğimi anlayacaksın,” diye hiddetlendi. Onu geriye itmek isteyen adamı kolayca kenara savurup ağzının kenarından akan kanı elinin tersiyle sildi.
Bu kez kırmızı ışıklar Akın’ın gözlerinden fırladı. “Hâlâ karımdan konuşuyor amına koyduğumun çocuğu! Hâlâ karımdan bahsediyor lan,” diyerek doğruca belindeki silaha sarıldı. Korkuyla dolup taştım. Boğazımdan yukarıya tırmanan çığlığı Eva’nın bağırışı bastırdı.
“BENİM,” diye haykırdı. “BENİM, AKIN, BENİM!”
Herkes sessizleşti. O kadar sessizlik oldu ki sağır ediciydi. Eva hıçkırarak ellerini ağzına örterken kalktığı koltuğa yeniden düşüverdi. “B-benim,” diyerek ağladı. “Lanet olsun ki benim... Kahretsin ki benim...”
Akın... öylece durdu. Elinde silahı, göğsü şiddetle inip kalkıyorken duyduğunu idrak edebilmek için kendisine zaman tanıyor gibiydi, ancak ne kadar zaman geçerse geçsin bunu asla yediremeyeceği ortadaydı. Yüzü terle parlıyordu. Aldığı yumruklardan ötürü kaşı kanıyordu. Hiç yatışmış görünmüyor olsa da en azından artık saldırmıyordu. Bedenini yerinde tutmaya çalışan abisinin ellerini üzerinden silkeleyip tamamen Eva’ya doğru döndü. O an netçe gördüm. Kahve – ela gözlerinde bir yıkım vardı.
“Sen ne diyorsun?” dedi sanki az önce bağırıp çağıran o değilmiş gibi oldukça alçak, boğuk bir sesle. “Sen ne dediğinin farkında mısın Eva?”
Eva kendi elleriyle sebebiyet verdiği yıkımdan dolayı kahrolmuş şekilde omuzları sarsılarak ağlarken, “Ö-özür dilerim,” diye sayıkladı. “Özür dilerim. Hepinizden... hepinizden özür dilerim.”
Özgür, “Ne özrü kızım? Ne saçmalıyorsun sen?” dedi inanamayış, daha çok kabullenemeyişle.
Utançla yüzünü saklamaya çalıştı. “B-benim... doğru. Aradığınız... bendim.”
“Değilsin, hayır,” dedi Tuna kafasını iki yana salladığı sırada. “Hayır, hayır. Sen değilsin. Sırf bu olay büyümesin diye böyle konuşuyorsun.”
Eva bu şekilde savunulduğunu görünce göğsüne kurşun yarası almış gibi ellerini kalbinin üzerine bastırırken acı çekiyormuş gibi görünüyordu. “Ö-özür dilerim,” dedi bir kez daha. “Sizi incitmeyi hiç istemezdim.”
“Sen... bu gerçekten doğru mu?” dedi Özgür afallamış şekilde. Tuna’nın da ondan farkı yoktu.
“Yok, birader... inanmam buna. Beş yıldan fazladır burada bizimle. Yapmaz böyle bir şey.”
Eva’nın sessiz kalması, onaylamaması, kendisini savunmaması yüzünden yeniden ortama çöken sessizlik artık sadece sağır edici değil, aynı zamanda öldürücüydü. Kesik kesik, ruhunu teslim ediyormuş gibi çıkan hıçkırıkları bile sessiz, cansızdı. Söyleyecek çok şeyi vardı ama konuşacak yüzü yokmuş gibi sadece ağlıyordu.
Akın elindeki silahı hâlâ indirmemişti. Namlusu zeminde belirsiz bir noktayı işaret ediyordu. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Eva’ya doğru bir adım attı, sonra sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi duraksadı. Dişlerini sıkıp iki adım daha attı. Ona yaklaşmakta bile zorlanışı boğazıma yeni ilmeklerin dolanmasına neden oldu. Yeterince yakınına geldikten sonraysa, “Bana bak,” dedi. Sesi o kadar cansızdı ki, az önceki öfkeli adamın ruhu çekilmiş gibiydi. “Yüzüme bak, Eva.”
Eva’nın tek verebildiği cevap başını hızlı hızlı iki yana sallamak oldu. Sanki ihanetini saatlerce anlatabilirdi ama onunla göz göze gelemeye dayanamazdı.
“Eva,” dedi adam aralarındaki bir adımlık mesafeyi kapatarak. Kadının tepesinde elinde silahla dikildi. “Bana bak hadi.” Sesinde aldatıcı bir sakinlik vardı. Sonra sanki kadının silahtan korktuğunu düşünmüş olacak ki onu beline sokuşturdu. “Kaldır başını.”
Eva yapamadı. Hıçkırdı, iç çekti ama kafasını kaldıramadı. Bunun üzerine Akın uzanıp kadının çenesini tuttu. Yumruk boğumları kanlanmış eliyle başını kaldırıp kıpkırmızı kesilmiş gözlerine uzun uzun baktı. “Ben değilim de,” dedi sonra usulca. Kadın bağıra bağıra ağlamak üzereymiş gibi göründü. Akın ise baş parmağıyla onun gözyaşlarını kuruladı. “Ben yapmadım de. Hadi.” Eva gürültüyle yutkundu, ben de yutkundum. “Ben yapmam de, Eva. Sana ihanet etmem de. De şunları!”
“Akın... ben...”
“Sen?”
“B-ben...”
“Eva.” Otokontrolünü sağlayabilmek adına kendine birkaç saniyelik sessizlik verdi. Başını geriye doğru atıp boynunu esnettikten sonra yeniden ona döndü. “Şu herifleri haklı çıkarmazsın, değil mi güzelim?” dedi çeliğe sarılmış bir sesle. Barut’a ve yanındaki Gökhan’a baktım. Biz demiştik gibi böbürlenmiyorlardı. Yine sessizlerdi ve dikkatle olanları izliyorlardı. “Onun kahpe kadınıyla... hiçbir benzerliğin yok,” dedi sanki kadın onu onaylamış gibi kafasını salladığı sırada.
Eva çaresizce, perişan bir tavırla kendini bırakıp alnını Akın’ın karnına yaslayarak ağlayışını sürdürmek istedi ama Akın buna müsaade etmedi. Onu yatıştırmak istercesine, “Şşş... kafanı eğlemeyeceksin. Sen bir şey yapmadın ki,” diyerek yeniden kadının çenesini tutup başını yukarıya eğdi. “Yapmadım de. Duymam lazım. Onca yıl beni aldatmadığını bilmem lazım. Söyle hadi. Bana aşıktın... seviyordun beni... evlendik lan biz. Çocuk bile istiyordun lan!”
İstediği cevapları alamamış olmanın etkisi kademe kademe sertleşen tavrıyla belli oluyordu. Kahve ela harelerindeki cansız umut, kadının sessizliğiyle her geçen saniye daha da sönüyordu. Görüyordum, görüyorduk. Etraftaki herkes nefesini tutmuş, bir celladın kurbanının kellesine baltayı indirmesini bekler gibi bu sahneyi izliyordu. Cellat Eva’ydı.
Kadın adamın ellerinin arasında bir yaprak gibi titrerken, “Sana aşık olduğum doğru,” dedi cılız, güçsüz düşmüş bir tonla. “Seni sevdiğim... doğru. Seninle olan her şey... doğru.”
Bu sözler Akın’ın eksilen umutlarına ilaç oldu. Eva’nın gözyaşlarını bir görevmiş gibi temizlemeye devam ederek, “Ağlama güzelim, ağlanacak bir şey yok. Korktun biliyorum. Korktuğun için... benim dünyamın seni hep korkuttuğunu söylüyordun zaten,” dedi buna tutunmak istercesine.
Eva'nın zümrüt yeşili harelerine öyle büyük bir acı sindi ki Akın’ın ona olan bu tavrını görmektense kurşuna dizilmeyi tercih edeceğini netçe hissettim. Yıkımı gördüm ve ardında enkaz bile kalmadı. “A-Akın... ne olursa olsun... sahip olduğum her şey üzerine yemin ederim ki... benim için sen gerçektin. Her şeyden şüphe et ama aşkımdan etme.”
Akın’ın parmakları az önce gözyaşlarını sildiği yanağın üzerinde donup kaldı. Sanki dokunduğu ten bir anda alev almış gibi elini hızla geri çekti. O an Akın’ın gözlerindeki yıkım yerini boş bir karanlığa bıraktı. İnkar safhası bitmiş, saf nefretin soğukluğu damarlarına sızmaya başlamıştı. Duydukları onu eğlendirecek sözlermiş gibi güldüğünde kanın damarlarımdan çekildiğini hissetim. Bu bir neşe gülüşü değildi, bir insanın aklını yitirmeden hemen önceki o son afallama anıydı.
“Abi ne diyor bu?” diyerek Cesur’a döndü. Yine güldü ama gözleri artık birer alev topuydu. “Ne diyor duyuyor musun? Dalga geçiyor benimle. BEŞ SİKTİĞİMİN YILI BOYUNCA DALGA GEÇMİŞ, OYNAMIŞ LAN BENİMLE!”
Durdukları locanın masasını tutup bir kenara fırlattığında sanki olduğundan on kat daha iri ve güçlüydü. Yaşadığı ihanet ona baş edemeyeceği, eline avucuna sığdıramayacağı beden gücü sunmuştu sanki.
Eva korkuyla olduğu yere sinerken, “Ç-çok kötü görünüyor biliyorum ama...” diye başlamıştı ki devamını getiremedi. Bunu nasıl açıklayabilirdi ki? Beş günün açıklaması olabilirdi ama beş yılın açıklaması çok zordu. Peş peşe yutkunup kendisini toparlamaya çalıştı. “B-ben hâlâ aynı kadınım. Seni seven, tüm bunlara rağmen sana âşık olan-”
Sandalyelerden biri aldığı tekmeyle kırılıp etrafa dağılınca Eva suspus kesildi. Akın, “Kes artık aşktan bahsetmeyi,” diye tüm gücüyle bağırdı. “Beni sevmiyorsun,” dedi boğazının derinliklerinden gelen acı bir haykırışla. “Benimle elde ettiklerini seviyordun!”
Eva hayatı buna bağlıymış gibi can havliyle ayağa fırlayıp kafasını hızlı hızlı iki yana salladı. Kocasına doğru adım atacak cesareti yokmuş ama ona gitmeyi her şeyden çok istiyormuş gibi olduğu yerde salınırken kendisini açıklama umuduyla bir şeyler söylemeye başladı. “Bana defalarca neden senden uzak durmaya çalıştığımı, neden istemediğimi sormuştun... sorun hiçbir zaman sen değildin. Ama... ama sana yenildim. Uzak duramadım. Yapamadım.”
Bir sandalye daha darmadağın oldu. Tıpkı Akın gibi. “Beni kullandın.”
“Hayır... hayır... seni sadece sevdim.” Bunu dediğinde adam artık tek hedefine onu almış gibi ona doğru dönünce irkilerek geri çekildi. Yine de çaresizce konuşmaya devam etti. “S-seninle evlendiğimde... buna hakkımın olmadığını biliyordum. Beni suçla... tek hatam sana aşık olmaktı.”
Karısına doğru sert, onu yok etmek ister gibi adımladı. “Yalan. Hepsi yalan.”
Yanaklarından yeni yaşlar boşalırken, “S-senin çocuğunu istedim,” diye sayıkladı. “Her gün onun hayaliyle yaşadım. Hangi hain bu kadar ileriye gider ki... ben sadece... ben sadece beni yönetmek istemelerinden bıktım. Kendi hayatımı çizmek istedim. Ve... ve... benim hayatım senden ibaret.”
Akın artık onun dibindeydi. Ellerini açıp kapatıyor, öfkesini kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Ona zarar vermek istemeyen ve verdiği acı yüzünden onu mahvetmek isteyen iki farklı baskın isteğin himayesindeydi. Kadının ağzından çıkan hiçbir sözün artık kıymeti yokmuş gibi söylediklerini yok saydığını belli ederek, “Onlara beni parmağında oynattığını, istediğin her şeyi yaptırdığını, kuklaya çevirdiğini mi anlattın?” dedi her kelimeyi bastıra bastıra.
Eva için yok sayılmak ölmek gibiydi, bunu gördüm. “O-nlara hiçbir şey anlatmadım. Beni gözden çıkardılar anlamıyor musun? Seni seçtiğim için... s-seni seçtiğim için Akın.”
“Ya da artık işe yaramayacağın için. Değersizleştiğin için. Senden alacak bir şeyleri kalmadığı için. Fark edildiğini anladıkları için.”
“Değil... öyle değil... bana hiç mi inanmıyorsun? Gerçekten anlamıyor olamazsın. Seni sevdiğimi-”
Akın’ın gözünün döndüğü an bu andı. Sanki karşısında gerçekten ezeli düşmanı varmış gibi birden uzanıp kadının boğazını kavradı. O kadar güçlü ve kaba görüyordu ki tek hamlede boynunu kırabilirdi. Yapabilirdi. Cesur tam da o an müdahale etti. Onun Eva’ya geri dönüşü olmayan bir hasar vermesine müsaade etmeyerek aralarına girip Akın’ı itti. Yine de Akın’ın buna izin verdiğini, direnmediğini anladım. Çünkü eğer karşı koysaydı parmaklarının arasında kıstırdığı o ince boynu kolayca bırakmazdı.
Eva yaşadığı kısa hırpalanmanın ve boğazındaki güçlü baskının ardında bıraktığı boğucu etkiyle öksürerek yere çöktü. Saçları yüzüne dağılmış, o her zaman üzerinde asılı duran zarafeti yerle bir olmuştu. Akın ise yine bir şeyleri kırıyor, dağıtıyor ama asla sakinleşemiyordu.
“ULAN SAF GİBİ EVLENDİM SENİNLE! APTAL GİBİ! BENİ AVUCUNA ALDIĞINI GÖRDÜKLERİNDE SAHİPLERİNİN NASIL KEYİFTEN DÖRT KÖŞE OLDUĞUNU ANLAT BANA! BİLECEĞİM, ARKAMDAN NASIL GÜLDÜĞÜNÜ, HEPSİNİ BİLECEĞİM!”
Adamın güçlü bağırışlarının yanında kadının sesi epey cılız ve sönük kaldı. “S-söylemedim,” diyebildi. Yine ağlıyordu.
Akın yine ona doğru atılmak istedi ama Cesur zaten bunu bekliyormuş gibi önünde geçip vermeyecek bir duvar misali durdu. Akın onun engellemesi yüzünden biraz daha asabileşmiş şekilde, boğazının derinliklerinden gelen boğuk, kaba bir sesle kadının yüzüne doğru bağırdı. “YALAN! YALAN AMINA KOYAYIM! SENİN HER ŞEYİN YALAN! YILAN!” dedi tükürür gibi. “YILANSIN SEN!”
Cesur ellerini kardeşinin sırtına vurup, “Tamam koçum,” dedi bir baba edasıyla. “Sakinleş biraz. Bırak da anlayalım neyin ne olduğunu.”
Akın yorgun düşmüş şekilde birden sindi. Cesur’a sarıldığını gördüğümde gözümde küçük, yaralı bir çocuktan farksızdı. “Abi görmüyor musun? Aldatmış beni,” dedi az önce hiddetle haykıran başkasıymış gibi yıkıntılarla dolu bir sesle. “Görmüyor musun abi? Yalanmış her şey. Kandırmış, oynamış benimle. Ne bok yiyeceğim ben şimdi?”
Dolu dolu gözlerle onları izledim. Bir adamın bağırıp çağırmasını seyretmek kolaydı ama yıkılışına şahit olmak, kocaman bir adamken ufak bir çocuk gibi kendisine bir liman arayışını görmek kahrediciydi.
Cesur onu daha sıkı kavrayıp güç vermek istercesine sıktı. “Aslını astarını öğreneceğim, bana bırak.”
“Eva abi,” dedi buna hâlâ inanamıyormuş gibi. “Karım abi... nasıl yapar? Bana bunu nasıl yapar? Kendimden şüphelenirdim...”
Ama ondan şüphelenmezdi.
Yanağımdan kayan damlaları elimin tersiyle silip kuruladığım sırada gürültüyle burnumu çektim. Eva sadece ona değil hepimize ihanet etmişti ama ben kendimi düşünmüyordum. Tek düşündüğüm Akın’dı. O... fevri bir adamdı. Herkes onu sevemezdi. Zaten kimseye kendini sevdirmeye de çalışmazdı. Etrafındakilerin birçoğu onun umurunda olmazdı. Hayatını belirli kişilerle devam ettirmekten hoşlanan, yabancıları zor kabul eden biriydi. Onun zırhını delip içeriye girmek epey uğraş istiyordu. Ancak içeriye girdikten sonra başka çaba göstermeye gerek bile kalmaz, o ilgilenirdi.
Eva onun içindeydi, onu ele geçiren şeydi.
Eva onun kalbiydi.
Ve ben Akın’ın kendi elleriyle kalbini yerinden söktüğü ana tanık oluyordum. Herkes tanık oluyordu. Bu kez sanki teselli veren oymuş gibi Cesur’un sırtına birkaç kez elini vurdu. Ardından da her şeyi sindirmiş bir adamın soğuk sakinliğiyle, “Onu sorgulayın,” dedi. Sanki bir çeşit kapatma tuşunu bulmuş ve tereddüt etmeden onu indirmişti. “Sonra da bana bırakın.”
Cesur’dan ayrılıp Eva’ya hiç bakmadan oradan uzaklaştı. Her adımında ayaklarının altında kendisini, Eva’yı ve artık ona acıdan başka bir şey vermeyen aşkını ezerek uzaklaştı. Gitti. Çekip gitti. Çünkü kalsaydı kırık dönecekti, emindim.
Cesur enkaza dönen kardeşinin sırtından kopardığı bakışlarını hâlâ yerde, dizlerinin üzerinde duran kadına yönelttiğinde aldığım soluk boğazıma takıldı. Bir düşmana bakıyordu. Yemin edebilirdim ki Barut’a bile bu kadar ağır, iki çift namludan ibaretmiş gibi gözlerini çevirmemişti.
“Sen kimsin?” dedi sanki bildiğimiz kadının adından bile şüpheye düşmüş gibi. İrkildim. O kadar... profesyonel miydi? Sahte kimlik, sahte isim, sahte hayat... Allah aşkına bunlarla suçladığımız kadın Eva’ydı. Ona bunların hiçbirini yakıştıramıyordum.
Eva afallamış şekilde kafasını kaldırıp, “A-abi?” dedi doğru duyup duymadığından emin olamıyormuşçasına. Sonra anladı ki doğruydu, çehresini keder kapladı. “Bana yabancıymışım gibi bakma yalvarırım. Benim... benim işte.”
“Hâlâ tanıyıp sevdiğimiz kadınmışsın gibi konuşmayı bırak,” diye çıkıştı Özgür. “Kimsin sen, cevap ver!”
“B-ben... Hakkımda bildiğiniz her şey doğru. Sicilimle hiç oynanmadı.”
“Mila’yla bir bağın var mı?” diye soran Barut oldu. Hızla kaşlarım çatıldı. Onunla Eva’nın nasıl bir bağı olabilirdi ki? Sonuçta ihanet eden dünyadaki tek kişi Mila değildi. Hangi düşünceyle ikisini bir tutabiliyor-
“Mila benim... en büyük ablam...”
Herkes donakaldı. Herkes taş kesildi.
Beynimden vurulmuşa döndüm. İhanetin tadı artık dilimdeydi. Yavuz’u öldüren ve bebeğimi kaybetmemin ana nedenlerinden biri olan kadın, beni öldürmek için gözünü kırpmayacak olan kadın, kahrolası babamın emrindekilerden biri olan o kadın nasıl olurdu da Eva’yla aynı kanı taşıyabilirdi?
“Ne diyorsun sen?” dedim şokla. Ne dediğinin gerçekten farkında mıydı? Yoksa kulaklarımda mı hata vardı? “Mila... senin... ablan?” Yeniden tekrar edecek gücü bile yokmuş gibi hıçkırdığında ona doğru yaklaşarak yanına çöktüm. Benimle göz göze gelmek yerine tıpkı kahrolası bir suçluymuş gibi kafasını öne doğru eğdi. “Sen,” dedim ama devam edemedim. Yakıştıramadım. Ona bunu nasıl yakıştırabilirdim ki? Her kötü anımda koşulsuz şartsız bana destek olmaya çalışan kadına? Ama işte oradaydı. Henüz onaylanmamış olan o lanet gerçeği görüyordum. “Sen,” dedim inanamayışla. “Sen babamın adamı mıydın?”
Kelimeler dudaklarımdan döküldüğü anda ben söylediğimden utandım. Ona iftira atıyormuşum gibi berbat hissettim ama Eva kafasını kaldırmadı. Omuzları sarsıla sarsıla ağladı. Özürler diledi. Allah’ım... gerçekti. Gerçekti. Gerçekti. Gerçekti.
“D-deniz... ben...”
“Sadece cevap ver,” diye emrettim. “Oktay’ın adamı mıydın?”
Konuşmak yerine kafasını salladı.
“Oktay’ın adamısın... Beni öldürmek isteyen... bebeğimi sebep olan kadının kardeşisin...”
Acılı bir iniltiden fazlasını çıkaramadı.
“Eva... gerçek mi bunlar?”
Yine kafasını sallamaya hazırlanıyordu, bunu fark ettim ve elim zihnimden bağımsız havalanarak yanağına kondu. Anında pişman oldum. Avucumun içini ateşe bastırmışım gibi yanmaya başlarken yumruğumu sıkarak ondan uzaklaştım. Gerisin geri yerde kayıp sırtımı koltuklardan birine yasladım. Ellerim titriyordu. Nöbet geçirir gibi titriyordum ve nefes almak çok zordu. Göğsüm feci ağrıyordu. Kafamın içerisinde onunla geçirdiğim anıların parçaları akmaya başladı. Bana sarıldığı, benimle ağladığı, başımda beklediği, benim için endişelendiği, benimle güldüğü, benimle arkadaş olabilmek için çabaladığı anlar kesit kesit kafamın içerisinden akıp gitti. Hiç sahte hissettirmemişti. Ben mi çok saftım yoksa o mu çok profesyoneldi?
“Deniz,” dedi tanıdık bir ses. Abimdi. Yanıma çökerek beni tutup kendisine yasladı. Kollarını etrafıma doladı. Onun gelmesiyle Cesur’un bana doğru attığı adımı geriye çektiğini gördüm. Çenesini sıkıp önüne döndü. Barut ise beni yatıştırmaya çalışıyordu.
“Sakin ol. Derin bir soluk al, hadi. Burası tıkılı kaldığımız bir yer değil. Sorun yok boncuk. İyisin. Yanındayım. Güvendesin.”
“Nasıl olur? Abi nasıl olur?” Sesime sinen kabullenemeyiş ortadaydı. Şimdi farkında bile olmadan Akın’ın Cesur’a yaptığı yakarışı ben de abime yapıyorum. Sanki cevap sadece onda saklıydı. Abi olmanın, baba gibi hissettirmenin sorumluluklarından biri miydi bu?
“Benim koynuma Mila’yı sokan adam onların arasına da elbette kolayca birisini sokabilirdi,” dedi buna artık şaşırmadığını belli eden tavrıyla.
“O... o Eva,” dedim bunu yapması mümkün değilmiş gibi. Sanırım herkes bunun şokunu yaşıyordu. “O... yapmaz.”
Eva utançla yerin dibine girmek ister gibi olduğu yerde küçücük olurken, “D-deniz...” dedi hıçkırarak. Adımı ağzından duymak beni irkiltti. Bu kez aydınlanma yaşayan ben oldum.
“Ona sen söyledin. Oktay’a sen söyledin. Yaşadığımı... Deniz olduğumu... beni... sen söyledin.”
Suçlamalarım ona çok ağır geliyormuş gibi çaresizlikle kalbini tuttu. “Yapmadım yemin ederim. Seni ele vermedim. Hiçbirinizi vermedim. Tanrım... tanrım lütfen bana yardım et. Siz benim ailemsiniz, gerçek bu. Yalvarırım buna inanın sizi hiç satmadım. Elimden geldiğince korumaya çalıştım. Öğrendiğim hiçbir şeyi söylemedim. Deniz... ne olur bana inan. Ben seni onlardan sakladım. Çünkü sen Mila’dan daha çok ablam gibisin. Lütfen... lütfen benden nefret etme. Kötü bir şey yapmadım. Yemin ederim yapmadım.”
Dediklerine kanmamak için tüm irademi kullanmak zorunda kaldım. Hâli, çaresiz yakarışları içimi parçalıyordu ama gerçek paslı bir bıçak gibi göğsüme saplanmış dururken ona bakmak bile kanımı donduruyordu.
Barut, “Sen gerçekten Mila’nın kız kardeşi misin?” diye sorduğunda ortada komik bir detay varmış gibi gülerek kafasını salladı. Aslında epey soğuk bir hareketti. “Payıma düşen tarafta sevgiyi geç kalp bile yokken sen ailenin tüm sevgisini toplayıp almışsın.”
Zorlukla yutkundum. Mila’nın abimin yüzüne yüzüne vurduğu sözler şöyle bir zihnimden geçip gitti. Onu hiç sevmediğini, sadece kullandığını kaç kez yinelemişti? Yaşadığını ondan saklamış, yas tutmasından zevk almıştı. Mila cidden de kalpsizin tekiydi. Eva ise... onun gerçekten bir kalbi vardı ve Akın için çabalıyordu.
Cesur dönen konudan hiç hoşlanmamış gibi odağını yeniden Eva’ya kilitledi. Yanındaki sandalyelerden birini çekip oturduğunda genç kadın sanki eceline bakıyordu.
“Şimdi en başından anlat,” diye buyurdu. “Seni aramıza Oktay Seymen mi yerleştirdi?”
“E-evet... Abi-”
“Sadece sorduklarıma cevap ver.” Onu uyarışı çok sertti.
“Özür dilerim. Aslında... Benim yerime Mienla buraya girecekti. Tüm bunlara hiç bulaşmayacaktım ama o... yapamayacağını söyledi. Babam gibi Oktay Seymen’in emrinde çalışarak ölmeyi beklemeyi kendine kabul ettirememiş... Gitti. Beni neyin içerisine attığını bile umursamadı. Sonra geri dönmüş olsa da her şey için geç kalmıştı. Çoktan Sena’yla tanışmıştım...”
“Sena’nın ölümünde,” dedi Cesur yavaşça. Kelimeleri seçiyordu. Duyabileceği tüm cevaplara kendisini hazırlamayı denediğinin herkes farkındaydı. “...parmağın var mı?”
Eva’nın zümrüt yeşili gözleri kırılganlıkla parladı. Dudaklarından acı bir tebessüm gelip geçti. “O benim bu ülkedeki ilk arkadaşımdı,” dedi hüzünle. Sesindeki bağlılık derindi. Öyle derindi ki herkes çoktan cevabı almıştı ama o yine de açıklamaya çalıştı. “Kulübe girebilmem için bir araç olsa da... ben ona çok değer vermiştim. Aramızdaki her şey gerçekti. Beni gerçekten kız kardeşiymişim gibi sevmesi benim için çok değerliydi. Ona asla zarar vermedim. Eğer bir şansım olsaydı onun yerine ölmeyi bile göze alırdım.”
Cesur’un rahat bir soluk verdiğini kaçırmadım. “Seni aramıza hangi amaçla soktular?”
“B-bilmiyorum,” diye çaresizlikle hıçkırdı. “Burada kalmak için elimden geleni yapmamı istediler. Sadece bu. Başka hiçbir şey yok.”
“Bizden bilgi sızdırmadın mı?”
“Hayır...”
“Planlarımızdan bahsetmedin mi?”
“Bahsetmedim...”
“Buradaki her şeyi yönetmene izin verecek kadar sana güvenmiştik,” dediğinde büyük bir hata yaptığının ağırlığı çehresindeydi ve bunu görmek Eva’yı daha çok yaralamıştı. “Elinde bizim tüm bilgilerimiz varken sustun, öyle mi?”
Eva utançla yüzünü eğdi. Titreyen ellerini kucağında birleştirmiş onlarla oynayarak güçlü durmaya çalışıyordu ama gittikçe daha çok yok olmak istercesine küçülüyordu. “En başında burada olmam bir görevdi. Ne zaman biteceğini ve ne yapacağımı bile bilmiyordum. Mila benimle asla iletişime geçmedi, çünkü o da B-Barut’un yanındaydı. Sanki öyle bir ablam hiç yokmuş gibi yaşadım. Zaten hiç yoktu da,” dedi biraz sitemle. “Mienla ise... ona çok kızgındım. Beni bu işe bulaşmak zorunda bıraktığı için ve kaçtığı için... ama sonra onu affettim. Buradayken çok korkuyordum ve benimle sadece o ilgileniyordu. Bir şekilde yatıştırıyordu, sorun çıkmayacağının sözünü veriyordu. O, sevgilisiyle istediği hayatı yaşarken benim burada kalabilmem için beni yönlendiriyordu. Başlarda anlamadım. Gerçekten çok korkuyordum abi... bu dünya benim dünyam değildi çünkü. Babamız sağken Oktay Seymen’in en yakın adamlarından biriymiş, annem hâlâ tüm detayları bilmez. Ben de çok sonradan öğrendim. Mila daima babam gibi olmuştur. Mienla... en azından benden daha dirayetlidir. Ben... hiçbir şeyden haberi olmayan küçük kız kardeştim.”
“Baban kimdi?” diye sordu Barut, abim.
“Ali Haydar...”
“Çınarlı,” diyerek kadını tamamladı. Elbette bahsedilen adamı tanıyor olması normaldi, sonuçta babasının adamıydı. “Yıllarca yanımızdaydı. Sizden bir kez bile bahsettiğini duymadım. Üç oğlu da hâlâ babama çalışıyor. Babalarının ikinci ailesinin olduğunu eminim ki biliyorlardır ve kız kardeşlerinin koynuma girdiğini de.” Sinirle homurdandı. “Piç kuruları.”
Eva yorgunca nefesini verdi. “Mila... onun neyi neden yaptığını yalnızca tanrı bilir,” dedi ablasından değil de bir yabancıdan bahsediyormuş gibi duraksaya duraksaya. “Tehlikelidir. Her zaman öyleydi. Aramızda babamın hayatını yaşamayı en çok isteyen oydu. O hayatın babamı öldürdüğü umurunda bile değildi. Zamanla göze girdi, yükseldi. Tıpkı babamız gibi. Ailemizle ilgilendi, hakkını asla yiyemem. Çok erken yaşta bizden ayrılıp bu sisteme dâhil oldu ve sonra ansızın gelip bizden ona katılmamızı istediğinde işler değişti. İstemedik. Yani... Mienla istemedi. Sonra Mila ile tartıştılar. Mienla çekip gidince yerini almak zorunda kaldım. O an benim de çekip gitmem gerektiğini biliyordum ama... Mila’ya borçlu hissediyordum. Annem... aslında... anlamışsınızdır zaten... bir metresti.” İçinde bulundukları durumun çok ağrına gittiğini o an herkes anlamıştı. “Ama çok aşıktı... babamın başkasıyla evli olmasını, başka çocukları olmasını hiçbir zaman umursamadı. O ölene kadar hayatımız mükemmeldi. Sonra... onun diğer çocukları bizimle tüm bağı kestiler. Ortada kaldık.”
“Mila o zaman devreye girip babamın yanına geçti,” dedi Barut düşünceli düşünceli. “Onu uzun zamandır etrafında tutuyordu ve bunu bana hiç fark ettirmedi. Tahminen her şeyden elini eteğini çekmek zorunda kaldığı döneme denk geliyor olmalı. Kenara çekilmeyi yediremeyince elindeki tüm kozları kullanmaya başlamıştır.”
Aptal olduğunu mu düşünüyordu? Hayır, o aptal değildi. Sadece karşısındaki adam fazla sinsi ve paranoyaktı. Her şeyi yönetme arzusu yüzünden onlarca plan kurmuştu. Bazılarının fark edilip bazılarının çok geç ortaya çıkması normaldi, çünkü o kadar çok plan vardı ki her şey birbirine geçmiş durumdaydı.
Eva ağır ağır kafasını salladı. “Mila her zaman bizim için kendisini feda ettiğini söyler. Geçinmemiz için, alıştığımız şekilde yaşayabilmemiz için... Bu yüzden... bu yüzden Mienla’nın reddetmesi bana biraz bencillik olarak gelmişti. Yerini aldığımda bana sadece hayatıma olduğu şekilde devam etmemi söylediler.”
“Belki de Mienla’nın geri çekilmesi bile planın bir parçasıdır,” dedi Özgür dakikalar önceki kavgada yere savrulmuş olan sandalyelerden birini düzeltip Peri’yi oturttuğu sırada. Başka bir taneye daha kendisi için uzandı. “O kadından hiç hoşlanmadım. Gözümde Mila’dan farkı yok.”
Eva irkildi. Sanırım ortaya atılan fikrin gerçek olup olamayacağını tartıyordu ve bunu yaparken yüzünün rengi birkaç ton açılmıştı. Tuna, “Doğal davranacak birine ihtiyaçları varsa bence de planın bir parçasıdır. Mienla’yı gördüm ve ben de sevmedim,” diye destek çıkınca Eva midesi bulanmış gibi elini karnına bastırdı.
“B-bilmiyorum,” diye sayıkladı. “Bilmiyorum... hiçbir şey bilmiyorum. Ben... kötü göründüğünün farkındayım. Böyle yapanlara ne olduğunun da... Bilin ki zamanla hepinizi sevdim ve gerçekten benimsedim. Benim için görev olmaktan çıktınız. Belki artık benden iğreniyorsunuz ama... siz benim ailemsiniz. Hepiniz... burası... burası benim evim oldu. Gerçek ailenin ne demek olduğunu sizden öğrendim.”
Evet, bunu Mienla geldiğinde ona da söylemişti.
“Burada kaldığım tüm süre boyunca onlara söylediğim tek bir şey oldu. Sadece tek bir şey...” Yine kafasını eğip etrafındakilerle göz göze gelmekten kaçındı. Yutkundu. Defalarca yutkundu. Söze nasıl gireceğini bilemiyor gibiydi ki Cesur onun kıvranışını sonlandıran kişi oldu.
“Mila’ya saldıracağımızı haber verdin,” dedi dümdüz bir sesle. Artık ne suçlayıcıydı ne de başka bir şey. Ancak hayal kırıklığı gözlerinin ardına öyle derin yerleşmiş durumdaydı ki bana bu şekilde baksaydı berbat hissederdim.
Eva burnunu çekti. “E-evet...”
Barut, “Babamın adamları aslında beni değil, Mila’yı kurtarmaya gelmişti,” dedi.
Eva hıçkırdı. “E-evet...”
Gökhan buz gibi bir alayla konuştu. “Orada ailen dediğin bu insanlar çapraz ateşte ölebilirdi.”
Özgür, “Bize çelik yelek giymemiz konusunda çok ısrar etmişti. Hepimiz için birer tane hazırlayıp giydiğimizden emin olmuştu,” dedi lanet bir ikilemde sıkışıp kalmış gibi bezgin şekilde.
Eva suçüstü yakalanmış bir çocuk misali elleriyle oynamaya devam ederken, “Mila’nın yaptıklarını asla onaylamıyorum ama... o benim ablam. Ve siz de... sizin de zarar görmenizi asla istemem. Bu yüzden kendimce bir şeyler yapmaya çalıştım. Hiçbirinizin zarar görmesini istemedim. Orada onun ölü olarak kalması gerekiyordu. Kendisini yeniden ortaya çıkaracağını düşünmemiştim. Bu kadar kinlendiğini, tamamen kararmış bir kalbe sahip olduğunu asla düşünmemiştim,” dedi hızlı hızlı. “Özür dilerim. Ablamın size yaptıkları yüzünden o kadar utanıyorum ki... onunla kan bağımın olması artık sadece midemi bulandırıyor. Bana ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama eğer aynı şey bir kez daha olacak olsa silahı tutan bu kez ben olurum. Çünkü... benim gerçek ailem sizsiniz ve o sizin için bir tehdit.”
Tuna, “Benim anlamadığım şey onu buraya yerleştirip hiçbir şey talep etmemeleri,” diye homurdandı. “Neden bunu yapsınlar? Kim amaçsızca böyle hareket eder?”
“Sonuçlarını görmüyor musun?” dedi Barut gözlerini açmasını istercesine. “Üç bekar adamın arasına güzel bir kadın soktu. Günün birinde birinden biriyle olacağına ihtimal vermek zor değil. Kaleyi içten yıkmanın en kolay yollarından biri ele geçirilmesi zor bir adamın koynuna kendi yılanlarından birini sokmaktır.”
Eva ellerini yüzüne örterek ağladı. “Ben engel olmaya çalıştım... gerçekten çabaladım... Ne olduğumu bildiğim için uzak durabildiğim kadar durdum ama yapamadım, yapamadım işte.”
“Vicdanın rahattı çünkü,” dedi Barut kafasını hafifçe sol omzuna doğru eğerek kadını incelerken. “Onları ispiyonlamıyordun. Buraya gönderilmiştin ama zarar verecek hiçbir şey yapmamıştın. Ortaya çıkarsan durumu anlatabileceğine, açıklayabileceğine inandın. Onu gerçekten seviyorsun, ablanın asla sahip olmadığı bir şeye sahipsin. Ama bazen bu hiçbir şeye yetmez.”
Eva bunu duyduğu anda sarsılarak ağlamaya devam etti. Gözleri ıpıslaktı. Baktığında bizi görebildiğinden bile şüpheliydim. Yüzüne kapattığı ellerini kulaklarına doğru kaydırıp dehşete düşmüş gibi gözlerini iri iri açarken, “Beni asla affetmeyecekler,” dedi kendi kendine, durumun ancak farkında varabiliyormuş gibi. Düşüncesi bile onu ölümüne korkuturken gerçeğini yaşıyor olması sanırım onun nirvanasıydı.
“Beni asla affetmeyecekler, asla...”
Cesur, Tuna’ya döndü. “Onu odasına çıkar. Orada kaldığından da emin ol.”
Tuna her zamanki gibi hızlı davrandı. Gidip Eva’yı kalkması için kolundan tuttuğunda genç kadın yaşlarla parlayan iri gözlerini ona dikip, “Ama ben gerçekten sevdim,” diye sayıkladı. Çaresizliğini görüyordum. Kademe kademe sönerek yokluğa karışan çırpınışlarını görüyordum. Sanki geçen her saniyede solup kuruyordu. “Bana inanıyor musun?” diye sordu umutla. Sanki içimizden birinin ona inanmasına çok ihtiyacı vardı.
Tuna ilk kez ona karşı gaddarca davrandı. “Sana bir daha asla inanmam.”
Eva anladığını belli edercesine kafasını salladı. O kadar hızlı salladı ki gözyaşları yanaklarında sağa sola dağıldı. “Ben aptalım,” dedi ayağa kalkarken. Bacakları titriyordu. Tuna destek olmasa yürüyemezdi. “Ben... bir yalanın içerisinde gerçek bir hayat kurabileceğime inanacak kadar aptalım.”
Gidişini izlememek için yüzümü başka tarafa çevirirken yanağımdan kayan damlayı kimse görmesin diye hızla sildim.
Sergei bombadan bahsederken ciddiydi.
Bomba, her zaman barut ve pimden ibaret demek değildi. Her zaman bir yeri havaya uçurmazdı. Buradaki gerçek bomba sevdiğimiz bir insana olan güvenimizdi.
Ve elimizde patlamıştı.
×××
Mila direksiyonun üzerinde parmağını oraya vurup ritim çıkartırken sabırsızdı. Keskin gözleri kulübün giriş kapısında duruyordu. Kayda değer hiçbir hareketlilik olmaması canını sıkmaya başlamıştı.
“Ya onu öldürürseler?”
“Öldürmeyecekler,” dedi kendinden emin şekilde. Hiçbir endişe taşımıyordu.
“Üzerinden kaç saat geçti farkındasın değil mi? Kız kardeşimizi kendi ellerimizle öldürdük.”
“Kes sesini Mienla! O aptal adam ona ıslak bir sokak köpeği kadar âşık. Öfkeden kudursa bile hayır, onu öldürmeyecek. Yapamayacak. Yapamadığı için daha çok acı çekecek.”
Mienla stresle yüzünü ovuşturdu. “Akın tehlikeli biri,” dedi gerginliğini belli ederek. “Aralarında en tehlikelisi belki de. Bu şekilde olmasına izin vermemeliydik. Onu aldıktan sonra bize ait olduğunu öğrenmelerini sağlamalıydık.”
Mila hırçın bir tavırla kız kardeşine döndü. “Küçük aptal kız kardeşimizin bu derse ihtiyacı vardı. Nasıl bizi elinin tersiyle bir kenara itip onları ailesi olarak görebilir? Bunu hak etti,” derken yeniden önüne dönüp zehirli yeşil gözlerini bir farklılık arayışıyla kulüp kapısında dolaştırdı. “Bakalım bizim yerimize koyduğu insanlar onu kapının önüne attığında da hâlâ onlardan aileymişler gibi bahsedebilecek mi?”
“O her zaman biraz... yumuşak ve sevecendi. Onları sevmiş olmasını anlıyorum. Bizim hiç sahip olamadığımız aileyi burada bulduğunu düşündü-”
“O sadece aptaldı,” dedi ters ters. “Şimdi de aptallığının sonuçlarına katlanacak. Tıpış tıpış bize geri dönecek. İşte o zaman tanrı onu korusun, çünkü ben korumayacağım.”
Mila orada, kulüpten dikkat çekmeyeceğini düşündüğü uzaklıkta beklemeye devam etti. Dakikalar geçti. Kulübün kapısında hareketlenme oluştuğunda tüm odağı oradaydı. Ancak dışarıya çıkan Eva değildi. Barut ve Gökhan’dı. Onlar gittikten sonra beklemeye devam etti. Yine dakikalar geçti. Kapı bir daha açılmadı.
×××
Yatak odasına girdiğim gibi soyunarak banyoya doğru yürüdüm. Her adım atışımda üzerimden bir şeyler döküldü. Takılar, ayakkabılar, kıyafetler... banyoya ulaştığımda çoktan çıplak kalmıştım. Doğruca duşun altına girip suyu açtım ve geçirdiğim geceyi düşünmemeye çalışarak yıkandım.
İhanet acı vericiydi.
Her şey ama her şey yalanmış gibi geliyordu. Şüphe duymaktan nefret ediyordum, beni içten içe kemiriyordu ve şu anda Eva’yla yaşadığım her andan şüphe duyuyordum. Aslında onun samimiyetinden emindim. Kalbimin derinliklerinde bunu biliyordum ama ihanet ettiği gerçek olandı. Bana yakın durup, sevgi dolu davranırken bile o, biliyordu. Oktay’a çalışıyordu. Ölesiye korktuğum adamın casusuydu ve korkularımı yatıştırmamda bana yardımcı olmak adına ne gerekiyorsa yapmıştı. Bu ikilem sadece beni değil hepimizi mahvetmiş durumdaydı.
Ona öfke doluyduk. Aynı zamanda bize değer verdiğinin, kendince korumaya çalıştığının da farkındaydık. Gerçi... hiçbir farkındalık ortadaki ihaneti örtmeye yetmezdi. O bizim en yakınımızdı. Burada benden önce bile vardı. Herkes ona gözü kapalı güveniyordu. Şimdiyse herkes hayal kırıklığıyla doluydu. Güven duygusu öyle derinden sarsılmıştı ki etrafımda gördüğüm her adamın yüzünde artık şüphe dolanıyordu. Herkes birbirinden kuşku duymaya başlamıştı. Hastalık gibiydi ve bunu bize bulaştıran Oktay’dı.
Suyu kapatıp kenarda asılı duran bornozlardan birini üzerime geçirerek kuşağını bağladım. Saçlarımı da başka bir havluyla topladım. Bir an önce yatıp uyumak istiyordum, bu gece bitmeliydi. Sabah olduğunda belki her şey bir nebze daha katlanılır gelirdi. Bu düşünceyle banyodan çıktım ve yatağın baş ucunda duran Cesur’u gördüğümde adımlarım bir an için dondu. Hâlâ çok gergin görünüyordu. Çehresine sinmiş olan ürkütücü ifade yerini koruyordu. Yatağın bana ait olan tarafında, avucunun arasına rahatlıkla sığan uzunca bir kutuyla bakıyordu.
“Gel,” dedi beni fark ettiği anda. İtiraz etmeden, sorgulamadan yanına yürüdüm ve emin oldum ki elindeki bir takı kutusuydu.
“Bunu senin için çizmiştim, Deniz.”
Kupkuru tavrı beni yaralamadı. Çünkü ben de onun kadar heyecanını kaybetmiş durumdaydım.
“Bileğini uzat.”
Dediğini yaptığımda kutuyu bir kenara bırakıp içerisinden aldığı bilekliği kolayca bileğime taktı ve incelemem için geri çekildi. İlk bakışta pahalı, şık bir parça gibi görünse de fark ettiğim ayrıntı donduğunu sandığım kalbimin hızlanmasına neden oldu. İnce zincirin üzerine dizili duran çiçekler zambak çiçekleriydi. Zarif şekilde sıralanmışlardı. Tam ortasındaysa masmavi iki elmas taş ilk dikkat çeken detaydı. O iki mavi elmasın aslında bir yüze ait olduğunu ancak bir zaman sonra anlayabildim. Kalbimin ritmi iyice şaştı. Oradaki tam olarak bir bebekti. Yüzünü zambak çiçeğinin örttüğü ama mavi gözleri netçe görünen, başında bucket şapkası olan bebekti. Bizim bebeğimiz...
Bana gördüğüm rüyayı çizmişti.
Çözülme noktasına ulaşmışçasına yüzümü göğsüne gömüp ağlamaya başladım. Güçlü kolları etrafıma dolanarak beni sarmaladı. “Neden böyle olmak zorundaydı?” dedim iç çekerek. Neden bir doğum günüm daha mahvolmuştu? Neden beni hem gözyaşlarına boğacak hem de havalara uçuracak hediyeme bile doğru dürüst sevinemiyordum?
“Düzelecek,” diye karşılık verdi. Her şeye rağmen kendinden emin duruyordu. “Düzelteceğiz. Bugün bize dönük duran oklar yarın onlara dönecek, için rahat olsun.”
“Beni endişelendiren şey Eva. O... bunu nasıl yapar?”
“İnan hiç bilmiyorum. İçeride birinin olduğundan şüphelendiğimde bir kez bile adı aklımdan geçmemişti. Ona bu kadar güvenmekle çok büyük hata yaptım. Akın’ın ne hâle geldiğine bak... kardeşimi nasıl toparlayacağım? Kız ölümü hak ediyor ama... ama işte.”
Eva'yı böyle kolay gözden çıkarabilmesi kanımı dondurdu. Kızgınlıkları, öfkeyi, nefreti anlardım ama ölümünün düşünülmesi benim için fazlaydı. Ne olursa olsun o Eva’ydı, asla yakıştıramıyordum. Hakkında kötü düşünmek bana kendimi berbat hissettiriyordu. Onu doğru dürüst suçlayamıyordum bile.
“Onu öldürmekten çok basit bir şeymiş gibi bahsediyorsun,” dedim isyan edercesine.
“Bize ihanet etti, Deniz.”
“Biliyorum ama-”
“İhanetin aması olmaz. Durum hoşuma gidiyor mu sanıyorsun? Onu Sena’dan ayırmazdım.”
Eva bunu duysaydı tamamen perişan olurdu. Benim bile kalbim kırılmıştı. “Peki ne olacak?”
“Akın karar verecek.”
Akın... ürperdim. Onun yerinde olmayı asla istemezdim.
×××
Peri üzerine bırakılan örtünün verdiği sıcaklıkla bir şeyler mırıldanarak başını yastığa iyice yerleştirdi. Uykunun başlangıç katmanlarından birindeyken üzerinde yattığı yatağın sağ tarafa doğru meyil etmesiyle birlikte güzel kaşları hafifçe çatıldı. Kulaklarına ulaşan sıkıntılı bir soluk alma sesini işittikten sonraysa kirpikleri titreyerek açıldı. Odanın aydınlatması bıraktığı gibi düşük seviyedeydi. Yine de yan tarafındaki boşluğa uzanmış olan adamın yüzünü netçe seçebiliyordu.
Özgür dünyanın tüm dertlerini taşıyormuş gibi kafasını yatak başlığına dayamış, gözleri kapalıydı. Gömleği, pantolonu, hatta ayakkabıları bile üzerindeydi. Uyumuyordu. Bir süre uyuyamayacak gibiydi. Onu bu şekilde düşünceler aleminde kaybolmuş vaziyette bulmuş olması beklediği bir şeydi, ancak yine de kendisini rahatsız hissetmekten geri alamadı.
Bedenini tamamen ona doğru çevirip ellerini yanağının altında birleştirdi. Artık uykudan arınmış gözlerle onu bir süre sessizce izledi. Adam uyandığının farkında mıydı? Normalde fark ederdi ama şu anda çevresine pek dikkat edecek odağı yoktu. Derin bir solukla göğsünü şişirip gerginliğini yatıştırmaya çalışırken, “Özgür,” dedi kısık, yumuşacık bir tonla.
Adam irkildi. Göz kapakları açılıp yüzünü ona doğru dönerken birkaç küfür savurdu. “Uyandırdım mı seni?”
“Yok,” dedi hızla. Şu anda huzurlu bir uykuya dalmanın imkânı bile yoktu. Yatakta sızıvermiş olmasının tek nedeni hamileliğiydi.
“Uyumaya çalış, çok ayakta kaldın bugün.”
“Sen de uyuyacak mısın?”
“Uyuyabilirsem,” derken kafasını yeniden yatak başlığına yaslamıştı. “Yemek göndertmiştim sana, yememişsin yine.”
Odanın en uzak köşesine bıraktığı tepsiyi hatırlayınca yine midesi kıvrandı. “Biraz yedim, sonra da kustum.”
“Yarın doktora gideriz. İlaçların işe yaramıyor olması sinirlerimi bozuyor.”
“Biraz irsi sanırım... annem bana hamileyken ilk aylarda mutfağın önünden geçtiğinde bile kustuğunu söylerdi. Ona benzemişimdir belki de.”
Duyduğu hoşuna gitmemiş gibi yüzünü ekşitti. “İlk ayların bitmesine ne kadar daha kaldı?”
“Bilmiyorum. Belki birkaç ay daha? Annem neredeyse ilk altı ay kusmuş. Ben henüz üçüncü aya bile girmedim.”
“İzlemek dışında hiçbir şey yapamıyor olmaktan nefret ediyorum,” diye homurdandı. “Kilo alman gerekirken iyice zayıfladın.”
“Ama bebek iyi. Son gittiğimizde doktor iyi geliştiğini söylemişti. Bu yüzden endişelenmiyorum.”
“Ben senin de iyi olmanı istiyorum.”
Genç kadın bunu duyduğunda her ne diyecekse öylece kaldı. Kaburgalarından birine konan kelebeği hissediyordu. Minicikti ama işte oradaydı. “Ben iyiyim,” dedi yavaşça. “Hatta... bu kadar iyi olabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.”
Özgür’ün belirsiz bir noktada takılı kalmış bakışları iyice dalgınlaştı. Peri adamın çehresine sinen durgun ifadeden hoşlanmadı. Bunu değiştirmek istercesine, “Kız mı yoksa erkek mi?” diye sordu. Onunla bunu hiç konuşmamışlardı bile. Doğru bir an olmadığının da farkındaydı ama soruvermişti işte.
Özgür bir süre soruyu anlamak için bekledikten sonra, “Bunu hiç düşünmedim,” dedi. Yine bir süre sessiz kaldı. Şimdi düşündüğü o kadar belliydi ki Peri sesini çıkarmadan bekledi. “Seçemiyorum. Nasıl seçeceğim? Kızım olsa havalara uçarım. Oğlum olsa şimdiden onunla yapacağım şeyler aklımda sıralanıyor.”
“İçki ya da barmenlik içeren şeyler mi yoksa?”
“Onlar büyüdüğünde. Ne? Bana öyle bakma, bu çok gözde bir iş.” Kadının bakışları değişmediğinde homurdandı. “İyi tamam. Reşit olmadan önce yok. Oldu mu?”
“Kızın olursa ona da izin verecek misin?”
“Elbette. Benim ya da amcalarının gözetimi altında istediği kadar eğlenebilir.”
“Ama bu çifte standart!”
“Eh, benim kızım olmanın bazı sorumlulukları işte,” derken sanki yıllar sonra ilk kez gülüyormuş gibi yanakları gerildi. Sırıtışı hâlâ yüzünde asılıyken, “Sen ne olsun isterdin?” diye sordu.
“Ben... önceden ilk çocuğumun erkek olmasını çok isterdim,” dedi biraz utangaç tavrıyla. “Bence her kızın ona değer veren bir abisi olmalı.” Bu kez gözlerine hüznün gölgeleri sindi. “Benim doğru dürüst sahip olamadığım şey, biliyorsun...”
Özgür bedenini kadına doğru çevirip, “Başka çocuk da istiyorsun demek,” dedi bu onu eğlendirmiş gibi. Kadının yanaklarının anbean kırmızıya boyanmasını izlerken sessizce iç geçirmekten kendisini alamadı. Böyle anlarda nasıl da güzeldi.
“B-ben... şey... önceden öyle hayal kurardım.”
“Bu hayali sevdim. İkinciyi hemen mi yaparız?”
Peri yüzünün ve boynunun alev aldığını hissetti. “Buna gerek kalmayacak çünkü... çünkü kız olacağından neredeyse eminim.”
“Doktor sana benim duymadığım bir şey mi söyledi? Nasıl emin olabiliyorsun?”
“Şey... annem bana hamileyken kötü olduğunu söylemişti. Abime hamileyken hiç problem yaşamamış. Yani...”
“Buradan yola çıkıp kız olacağına karar verdin, öyle mi?”
Hızlı hızlı kafasını salladı. “Öyle.”
“Tamam,” dedi Özgür. Hiç problem etmiş görünmüyordu. “Şimdi de benim hayalimi sana söyleyeyim. Her kızın bir erkek kardeşi olmalı ya da kız, fark etmez. Siktir et, her kızın bir kardeşi olmalı.”
Peri istemsizce güldü. Tatlı kıkırdayışları Özgür’ün elini uzatıp yanağındaki çukurlara dokunmasıyla sönerken ona yutkunarak baktı. “Umarım böyle gamzeleri olur,” dedi adam dalıp gitmiş gibi.
“Bana onların kusur olduklarını söylemişlerdi.”
“Ben hayatımda böyle güzel kusur görmedim,” dedi aynı dalgınlıkla. Sonra kaşlarını çattı. “Kim söyledi onu?”
“Çocukken... akrabalarım. Okuldayken arkadaşlarım...”
“Bunlara sahip olacaklarını bilseler bıçak alıp yanaklarını deşerlerdi, boş ver onları.” Derin bir soluk aldı. “Gülsene biraz daha.”
Peri gürültüyle yutkundu. Yanağında usul usul gezinen parmakların teninde bıraktığı sıcak hisle baş etmeye çalışırken, “Özgür,” diye fısıldadı ona bir şey söyleyecekmiş gibi.
“Hmm...”
“Benden hiç şüphe duyuyor musun?”
Adamın eli buz kesmiş gibi yanağından düşüp gitti. Geri çekilip yeniden sırtüstü döndüğü sırada, “Bunu neden sordun şimdi?” diye homurdandı. “Başka bir itirafı daha kaldıracak hâlim yok. O yüzden sus.”
“Bu bir itiraf değil. Sadece merak ettim çünkü bu akşam olanlardan sonra... herkes birbirinden şüphe duyar oldu ve bana baktıklarında akıllarında hainlik yapabilecek ikinci aday olarak belirdiğimin farkındayım.”
“Bunun için kimseyi suçlayamam Peri. Eva’ya herkes çok güveniyordu. Adı seçenekler arasında bile değildi. Onun aradığımız isim çıkması içimizdeki güven duygusunu derinden sarstı.” Derin bir soluk verdi. “Ama senden-”
“Lütfen şüphelenme,” diyerek sözünü kesti hayatı buna bağlıymış gibi. “Benim buradan başka gidecek bir yerim ya da kimsem yok. Sadece... sen varsın. Sen şüphelenirsen herkes şüphelenir. Ben bebeğimin üzerine yemin ederim ki böyle şeyler yapmam. Bir şey olursa Peri yapmaz diyecek kadar bana güvenebilir misin? Yapmam vallahi.”
Özgür kadını kendine doğru çekip onu göğsünün üzerine yatırdı. Kafasının tepesine yanağını yaslarken, “Güven kazanılır, Peri,” dedi usulca.
“O zaman ne yapmam gerektiğini söyle. Ben şüpheli biriymiş gibi yaşamak istemiyorum. Buraya sonradan geldim, kimse beni istemedi, hâlâ daha istemiyorlar... anlıyorum... hepsini anlıyorum ama bundan dolayı böyle damgalanmak istemiyorum. İstersen telefonumu al, için daha rahat edecekse. Başka elektronik eşyam yok. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Sen söyle...”
“Telefonunu alırsam sana nasıl ulaşacağım?”
“Ben... buradan senden habersiz çıkmam ki. Diğerlerini ararsan kolayca bana ulaşırsın.”
“Ama ya ben telefon açılınca ilk senin sesini duymak istiyorsam?”
Genç kadın kaburgalarına konmuş olan kelebeğin kanat çırparak bir başka kaburgaya sıçradığını hissetti.
“Telefonun sende kalacak, Peri,” dedi Özgür sonra. “Senden şüphelenmiyorum. Diğerleri şüphelenebilir, söylemezler ama akıllarından geçer eminim ama ben gerçeği görüyorum. Avucumda duruyorsun. Seni o kadar kendime, buraya muhtaç ettim ki benden, bizden başka kimsen yok. Şimdi gözüne çok bencil geleceğim ama böyle olmasından memnunum. Eva’nın olayı ortaya çıktıktan sonra... çok daha memnunum.”
“Bu... iyi mi?”
“Süslü bir kafeste yaşatıyorum seni. İyi mi gerçekten?” dedi sıkkın şekilde. “Ben paranoyalara kapılmayayım diye yapabilsen kendi kendini bu kafese kilitleyeceksin.”
“Ben hiç başka türlü yaşamadım ki...”
“Biliyorum.” Derin bir soluk daha aldı. “Sana her türlüsünü yaşatacağım, söz. Sadece biraz daha sabret. Başımızdaki belalardan kurtulalım, söz.”
Peri usulca kafasını sallayıp yaslandığı bedene iyice kendisini bıraktı ve uykunun kendisini sarmasına izin verdi. Artık onunla uyumak çok daha rahattı. Gerilmiyordu ya da onu rahatsız ettiğinden dolayı endişelenmiyordu. Bu duvarı aşabildiği için huzurluydu.
“Peri,” dedi adam kısa bir sessizlikten sonra.
“Hmm?”
“Peri yapmaz derim.”
“Sen... ne?”
“Peri yapmaz derim. Gözüm kapalı derim.”
Kaburgalarının arasındaki kelebek birkaç kez daha yer değiştirirken dudaklarında ufak bir gülümsemeyle uykuya daldı.
Uyandığındaysa Özgür yanında değildi ve sol elinin yüzük parmağında kocaman bir pırlanta parlıyordu.
×××
On gün geçti.
Eva kendisine ait olan yatak odasında geçirdiği yalnız günlerden birindeydi. Gün çoktan geceye vurmuştu, hatta gece sabaha dönmek üzereydi. Bir yerde yatıyordu. Neresi olduğunu bilmiyordu. Yine uyur uyanık bir hâldeydi. Bundan nefret etmeye başlamıştı. Günlerdir uyku nedir bilmiyordu. Bir yerlerde sızıyordu ama asla huzurla kendini bırakamıyordu.
Şimdi neredeydi? Muhtemelen yerdeydi, çünkü her yanı ağrıyordu. Kemikleri sızlıyordu. Sonra kalbindeki sızıyı hatırladı ve kemiklerindeki acı ona hiçbir şey geldi. Günlendir buradaydı. Kimse kapısını bile açmamıştı. Birileri yemeğini getiriyor, kapının önüne koyuyor ve gidiyordu. İlk günlerde kapının açıldığı ve üzerine silahların doğrultulduğu onlarca kâbus görmüş, hayal kurarak diken üstünde beklemişti. Şimdiyse her şeyi akışına bırakmış durumdaydı.
Bazen bir şeyler yiyor, bazen hiç yemiyor, sık sık duşa giriyor ve suyun altında vakit geçiriyor, sonra da sağda solda uyuyakalıyordu. Soğuk suyun altında saatlerce durmaktan dolayı üşütmüş, birçok kez kusmuş, ateşi çıkmış ve kendinden habersiz bir köşede sızıp gitmişti. Neyse ki şimdi iyiydi. Arada sırada öksürüyordu. Hâlâ üşüyordu ve büyük ihtimalle her nerede yatıyorsa oraya kusmuştu ama iyiydi. Her şeye rağmen idare ediyordu.
Ya da edemiyordu, çünkü yalnızlıktan aklını kaybedecekmiş gibi hissediyordu. Birilerinin gelmesini o kadar çok beklemişti ki kimse gelmeyince göğsündeki yara büyüdükçe büyümüştü. Kimse mi merak etmiyordu? Kızgın olmalarını anlıyordu ama... kendisinin yerinde bir başkası olsaydı o mutlaka ziyaretine gelirdi. Gelir miydi? En yakınından kazık yemiş olsa muhtemelen o da ziyaret etmezdi.
Garip uykusunda ağlar gibi sesler çıkararak yan döndü. Ayaklarını karnına çekerek kollarını kendisine sardı. Kimsesiz hissediyordu. Kan bağı olan ailesi tarafından ihanete uğramıştı. Kendisi de ailesi yerine koyduğu insanları ihanete uğratmıştı. Yaşadığını yaşatmıştı. Belki de on mislini yaşatmıştı. Başta yaptığının bağışlanabileceğini düşünmüştü ama yanıldığını geçen günlerde anlamıştı. Bağışlanmayacaktı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Her şeyi mahvetmişti.
Hayır, her şeyi kan bağı olan ailesi mahvetmişti. Onun hayatını bir kez çalmışlardı ve şimdi de elde ettiği her şeyi ondan almışlardı. Neden? Kalmak istediği için. Onlara yüz çevirdiği için. Mila’nın bunu öğrenince çılgına döndüğünü tahmin etmesi zor değildi. Ne olacağını umursamadan gerçeği ortaya atacak kadar öfkelenmişti. Her şey mahvolmadan önce gönderdiği mesajda ne yazmıştı?
“Umarım bu gecenin sonunda verdiğin kararın arkasında durmaya devam edebilirsin, küçük kız kardeşim.”
Alay eder gibiydi, kararını küçümser gibi, ezer gibi... Kız kardeşini o anda öldürebileceklerini bile umursamamıştı. Aile demek bu değildi. Aile demek, onları yaralamış olsa da hâlâ tetiği çekecek kadar vicdanlarını yitirmemiş olan bu insanlardı.
Eva içli içli sızlandı. Boğazının derinliklerinden çıkan seslerin boğulmaya benzediğini duyabiliyordu. Hiç iyi durumda değildi. Hatta bazı anlarda her şeyin ortaya çıktığını hayal ettiği zamanlardakinden bile daha berbat hâldeydi. Üzerine saplanan hayal kırıklığı dolu bakışları ölse unutamazdı. İnsanların gözündeki tüm saygınlığı yıkılmıştı. Artık bir paçavradan farkı yoktu.
Zaten ne beklemişti ki? Aptal gibi hikâyesinin iyi sonlu olabileceği hayaline kapılmıştı. Gerçekten aptaldı. Akın’la evlenmek de ne demekti? Onun buna hiç hakkı yoktu ki. Onun mutlu olmaya, sevmeye, sevilmeye, yuva kurmaya, bebek istemeye hiç ama hiç hakkı yoktu. Akın doğru söylüyordu; çok pembe hayalleri vardı. Hepsi başına yıkılınca fark etmişti.
Eva ansızın üzerine düşen gölgeyi hissettiği anda tüm tüyleri diken diken kesildi. Kapalı duran ferini yitirmiş gözleri birden açıldı ama nerede olduğunu, ne halde olduğunu algılayabilmesi biraz uzun sürdü. Yatağın kenarında, yerdeydi. Karşısındaki boydan pencerelerin perdeleri tamamen açıktı. Dışarıdaki yoğun sokak lambalarının ve çıplak ayın ışığı doğrudan odanın içerisine doluyordu. Görmek için ışığı açmasına bile gerek yoktu, ki zaten günlerdir böyle yaşıyordu.
Güçlükle, sızlana sızlana yattığı yerden doğrulduğunda gerçekten de biraz öteye kusmuş olduğunu gördü. Midesi bu görüntü karşısında yeniden kıvrandığında öğürür gibi ses çıkararak hızla arkasını döndü. Niyeti yataktan destek alarak doğrulmaktı ama tam karşısında kalan koltuktaki bedeni gördüğünde aldığı soluk yarıda kesildi.
Akın buradaydı.
Akın günler sonra buradaydı.
Eva yüreğinin çırpındığını hissetti. Onu öyle çok özlemişti ki boğazı sızladı. Korkmadı. Korkması gerektiğini biliyordu ama bu kez korkmadı. Garip şekilde huzurluydu, çünkü bunun artık biteceğini bilecek kadar aklı başındaydı.
Sessizlik devam etti. Eva hakkı olmadığını düşündüğü için bundan utanç duysa da onu özlemle izledi. Yüzünün yarısı karanlıkta kalıyordu, bu onu çok daha ürkütücü gösteriyordu. Öfkeli durmuyordu. İçki kokmuyordu. Bu da aklının berrak olduğunu ve her neye karar vermişse onu nihâyet yerine getireceğini belli ediyordu. Silahı iki yana açtığı bacaklarından birinin üzerindeydi. Silahı çoktan ortaya çıkarmıştı.
Soğuk bir ürperti sırtından aşağıya kayarken, “Seni kapının önüne atmam gerekiyordu,” dedi Akın ölü bir ses tonuyla. Sanki bunu neden yapmadığını sorguluyor gibi kafasını hafifçe eğerek kadını inceledi.
“Seni çoktan infaz etmem gerekiyordu.”
Eva tepeden tırnağa titredi. “Y-yaşadığım... her saniye... senin için bir yükse...” kendisini kastı. “B-bitir bunu...”
Günler sonra ilk kez duvara karşı değil de birine karşı konuştuğu için zorlanıyordu. Kelimeleri unutmuş gibi hissetmesi bile canını yakan detaylardandı. Ayrıca hâlâ soğuk algınlığını atlatamadığı kısık sesinden kolayca belli oluyordu.
“Doğru, yüksün bana artık.”
Anladığını belli edercesine kısaca kafasını salladı. Hazırdı, yüzüne vurulacak tüm kötü sözlere kendisini hazırlamıştı. Sonra zaten belli ki bu acısı son bulacaktı.
“Gözlerin,” dedi adam aynı düz, ruhsuz ses tonuyla. “Ne kadar da çok pişmanlıkla dolu.” Bunu komik bulmuş gibi burnundan bir homurtu çıkardı. “Nelerden pişmansın? Benimle evlendiğin için mi?”
“Seninle evlenmek hayatımda yaptığım en doğru şeydi.”
“Öyle miydi? Ne için? Tatmin olmak için mi? Beni kafeslemiş olmak seni yüceltmiştir.”
Ona afallayarak baktı. Belli ki aradan geçen günler onu biraz bile yatıştırmamış aksine her şeyi ama her şeyi sorgulatır hâle getirmişti. “Ben seni sevdiğim için-”
“Bir daha,” diye bastırarak sözünü kesti. Bu sırada koltuğun koçağındaki eli kayıp silahın kabzasını sardı. Tehditkâr duruyordu. “Bir daha asla ağzından bu cümleyi duymayacağım.”
Eva adamı odasında bulduğundan beri ilk kez korkuyu hissetti. Ancak yine de ona meydan okurcasına burnunu havaya dikip, “Seninle sana âşık olduğum için evlendim,” diyerek anlamasını umarcasına sesini yükseltti. “Bunu duymaktan artık nefret ettiğinin farkındayım ama söyleyeceğim, tamam mı? Ölene kadar söyleyeceğim. Seni sevdim. Hâlâ daha seviyorum. Yapmamalıydım ama tanrı aşkına kim kalbine söz geçirebilir ki? Sevdim işte. Seviyorum, Akın. Bunun için beni öldürecek misin? Umurumda değil.”
Akın birden öne doğru uzanıp onu yakalayarak yanına çektiğinde Eva’nın kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Dizleri zeminde sürünerek kaydığı için sızlıyor olsa da görmezden geldi, çünkü tam boynuna, boğazının altına bastırılmış olan silahın soğuk namlusundan başka düşünebildiği bir şey yoktu.
“Vur,” dedi geri adım atmak nedir bilmezmiş gibi. “Bana böyle nefretle bakmandansa ölürüm daha iyi.”
“Ne kadar da yalan konuşan bir ağız.”
Alay ediyordu. Buz gibi alay ediyordu. Eva kalbinin derinliklerinden yükselen çatırdamaları duyarken çaresizlikle elini kaldırıp adamın yanağına koydu. Ona dokunurken boğazına bastırılmış olan silahı unuttu, gözlerini kapatıp kısa bir anlığına bunun tadını çıkardı.
“Sana söylediğim hiçbir şey yalan değildi,” diye fısıldadı. “Yalan olan bendim. Ben, kendim yalandım, evet ama seninle olan her şey gerçekti.”
Akın bu dokunuşa sanki hem hasretti hem de nefret duyuyordu. Ancak geri çekilip kadının ince bileğini sertçe yakaladığında belli ki nefreti ağır basmıştı. Avucundaki silahı onun eline tutuştururken, “Ellerimde senin kanını bile istemiyorum,” dedi iğreniyormuş gibi. “Sık kendine.”
Eva’nın kalbi üşüdü. Bir insanın kalbi üşüyebilir miydi? Onun resmen onca et yığının arasında titriyor gibiydi. Sabit tutmakta bile zorlandığı avucuna bırakılan silaha bir süre sadece baktı. Gönlünü ona kaptırırken ne olacağını sanmıştı ki? Akın aşkından ölse bile ihaneti sineye çekebilecek bir adam değildi. Onların iyiliği için yıllarca emek harcamış olsa bile ihanetini örtmeye yetmezdi. Başına gelen her şeyin sebebi kendisiydi, kimseyi suçlayamazdı.
Yanaklarından iri damlalar dökülürken, “Yapacağım,” dedi kabullenişle. “Seni kendimden kurtaracağım.” Namluyu çevirip tam kalbinin üzerine yasladığında o kadar hızlı nefes alıp veriyordu ki epey gürültülüydü. Tüm gücünü toplayarak kafasını kaldırıp Akın’ın gözlerinin içine baktı; o kahve ela harelerde umutsuzca merhamet kırıntısı aradı ama bulabildiği tek şey devasa bir boşluktu.
“Diğerlerine üzgün olduğumu söyleyebilir misin? Böyle olmasını hiç istemezdim. Beni affetmeseler de... bunu bilsinler.”
“Kimsenin umurunda değilsin.”
Yeni damlalar gözlerinden taştı. “B-Barut haklıydı,” dedi acıyla. “Beni buraya yerleştirdiler ve onlar adına hiçbir şey yapmadığım için vicdanım rahattı. Öğrenirseniz siz de beni kolayca affedersiniz sanmıştım.”
Akın alay dolu bir ses çıkardı. “Yine pembe hayallerin ve sen.”
Pembe hayalleri Akın’a hiçbir zaman uymamıştı. Yine de aralarındaki zıtlıkları sevmişti. Onun huysuzluğunu da ele avuca sığmamasını da sevmişti. Belalı tiplere hayranlığı yoktu ama Akın’ın içindeki o merhamete erişen tek kişi olduğunu bilerek bunun tadını çıkarmıştı. Şimdiyse onda merhametin kırıntısı bile yoktu. Sevdiği, görmekten hoşlandığı hiçbir his yoktu.
Parmağını tetiğin üzerinde ayarlarken, “Çoğu şeyden pişmanım ama seninle olan hiçbir şeyden pişman değilim,” dedi bunu bilmesini istiyormuş edasıyla. “Başa dönseydik yine seni severdim. Yine seninle evlenirdim. Yine aileme karşı seni seçerdim. Yine seninle aile kurmak isterdim. Yine seninle pembe hayallere kapılırdım.” Usulca gözlerini yumduğunda kirpiklerinde asılı duran birkaç damla daha yanaklarından süzüldü. Silahı daha çok göğsüne bastırıp kendisini hazırladı. “Akın,” dedi son kez. “Ben seni gerçekten çok sevdim.”
Sonra tetiği çekti.
Canı acımadı, kurşun sesini duymadı. Belki de kendisini çok kastığı için nasıl öldüğünü bile anlamamıştı. Sıkıca yumduğu kirpiklerini kırpıştırarak açtığında Akın hâlâ aynı şekilde karşısında oturuyordu, hâlâ onun önünde dizlerinin üzerindeydi ve silah göğsüne doğrultulmuş duruyordu.
Akın, “Neden hâlâ hamile değilsin?” diye sordu.
Eva şok doluydu. Anlamaya çalışıyordu. Sanki biraz önce olan şey hiç olmamış gibi soru sormasına odaklanamamıştı. Gözlerini tuttuğu silaha düşürüp ağırlığını ancak tartabildi. Anladı ki boştu. Aptal silah boştu. “N-neden?” dedi cesareti boşuna gittiği için ağlayacakmış gibi dururken. Tetiğe bir kez daha asıldı. “Boş muydu?” Bir kez daha çekti. Hiçbir şey olmadı. Ölmedi. Yoksa ölmek bile ona çok mu görünüyordu?
“Eva.”
İrkilerek adama baktığı sırada silahı tutan eli aşağıya kaydı. Omuzları üzerindeki yükleri taşıyamıyormuş gibi iyice düşerken, “Neden mermi yoktu?” diye sordu. Sanki o an onun için tek ilaç, sızlanıp duran kalbini sakinleştirecek tek ilaç bir mermiden ibaretti.
“Neden. hâlâ. hamile. değilsin.”
Bir kez daha irkildi ve adamın ne demek istediğini anlamaya çalışırken gözlerini kırpıştırdı. “B-ben... bilmiyorum.”
“İlaç kullanmayı bıraktığını söylemiştin.”
“Bıraktım, doğru.”
Alayla dudağının kenarı eğrildi. “Doğru mu?”
Eva alınmaya, gücenmeye hakkı olmadığını biliyordu ama yine de kendisine engel olamadı. “Doğru, tamam mı? Bana her şeyim yalanmış gibi davranmayı bırak. Sana anlatmaya çalışıyorum ama beni hiç duymuyor olman artık canımı yakıyor.”
“O zaman, Eva, neden hâlâ hamile değilsin?” dedi bu kez kızgınlıkla. Sanki hamile olmamasına çok öfkeliydi. Sanki... olması onu daha çok delirtecekti ama olsun ister gibiydi.
“Sen... anlayamıyorum... ister miydin?”
“Kurtuluş biletin olurdu.”
“Ne?” dedi afallamayla.
“Bu yüzden benden bebek istedin, değil mi?”
Eva o an adamın ne demek istediğini anladı. Zümrüt yeşili gözlerinde hem bir öfke balonu patladı hem de bir şeyler tamamen kırıldı. Bir şekilde tüm gücünü toplayıp ayağa fırladığında başının dönmesini görmezden gelmeye çalıştı.
Akın da ayaklandı. Ürkütücü iri vücuduyla onun tam karşısında dikilip, “Yediğin haltın ortaya çıkacağını anladın,” diye suçlamalarına devam etti. “Kendini garanti altına almak için-”
Adamın yüzüne savrulan tokat, odadaki o ağır ve zehirli havayı bıçak gibi yardı. Eva’nın parmak uçları yanıyor, avuç içi Akın’ın sert çehresinin ısısını taşıyordu. “Bunu nasıl söyleyebilirsin?” dedi inanamayışla. “Gözünde o kadar mı alçak görünüyorum? Bir bebeği, kendi bebeğimi kullanacak kadar alçak mı?”
Akın yavaşça yüzünü tekrar ona döndü. Yanağındaki kızarıklık, gözlerindeki o karanlık parıltıyla birleşince ortaya çıkan görüntü dehşet vericiydi. “Doğruyu yanlışı şaşırdığım için beni suçlama. Bunu bana sen yaptın!”
Kadının elleri iki yanında yumruk oldu. “Bana istediğini söyle. İstediğin hakareti yap. Gözünde nasıl göründüğümün farkındayım. Hâlâ, her şeye rağmen beni sevdiğini ve bunun seni daha çok yaraladığını biliyorum! Canımı yakmak istiyorsun. Yap. Hiçbir şey umurumda değil ama seninle hayalini kurduğum yuvama dokunamazsın. Benim sevgimi, sana olan zaafımı böyle kirletemezsin. Bebekten bahsediyorsun, tanrı aşkına, bizim bebeğimizden! Onu bir kurtuluş bileti olarak gördüğümü nasıl düşünürsün? Onu sadece kendimi korumak için mi isteyeceğimi sandın gerçekten?”
Akın’ın gözlerinden anlık bir sarsıntı geçti ama hemen ardından yerini o artık ona yapışmış olan katı zırha bıraktı. “Başka ne olacaktı Eva? Ne olduğun ortaya çıktığında seni kapının önüne koyacağımı biliyordun. Ama kucağında bir bebekle? Kucağında benim kanımı taşıyan bir bebekle seni atamayacağımı ya da öldüremeyeceğimi de biliyordun!”
Genç kadın hayal kırıklığıyla doldu. “Ben her gece senin göğsünde o hayalleri kurarken, tenin tenime değerken sadece biz olalım istedim. İhanetimin içinde bile sana sadık kaldım ben! Onlara tek bir kelime sızdırmadım, senin için kendi ailemden vazgeçtim... Ama sen... Sen benim en saf yanımı, anne olma hayalimi bile bir strateji gibi görecek kadar kafayı yemişsin!”
“Yedirttin ulan! Kafayı yedirttin bana!”
Eva da artık en az onun kadar çıldırmış görünüyordu. Titreyen ellerini birbirine geçmiş olan saçlarının arasından geçirirken, “Ne olursa olsun beni hiç bırakmayacağına dair bana onlarca söz vermiştin. Sen de en az benim kadar yalancısın!” dedi canının acısıyla.
“Ne boklar yediğini bildiğin hâlde bana böyle sözler verdirmiş olmana ne demeli? Başından beri oynamışsın benimle!”
“Evet, oynadım! Bunu mu duymak istiyorsun? Oynadım seninle! Şimdi bana hak ettiğimi ver bitsin bu eziyet.” Parmaklarını karnına bastırıp tuttu. “Şanslısın bak hamile de değilim. Tutmadı kendimi kurtarma planlarım! Bir çıkış biletim yok, dokuz ay daha yaşamamı gerektirecek hiçbir şey yok! Al doldur şu silahı mermiyle,” derken yerde bıraktığı silahı alıp Akın’ın göğsüne bastırdı. “Ya da at beni dışarı. Ailem beni bulur. Bana hak ettiğimi verirler.”
Akın bir anda Eva’nın üzerine yürüdüğünde silah yere düşüp bir yana kaydı. Genç kadın ne olduğunu bile anlayamadan kendisini yatağa fırlatılmış buldu. Yüzü yatağın dağınık örtülerine bastırılırken, “Hiçbir yere gitmiyorsun,” diye hırladı arkasındaki adam. Sesi alçak ve tehditkârdı. Dizlerine kadar uzanan penye geceliğinin sertçe yukarıya çekildiğini hissettiğinde olduğu yerde donakaldı. “Seni kapıya attığımda kahraman gibi karşılanmana izin vermeyeceğim,” dedi nefretle. Sonraki hamlesi kadının iç çamaşırını yırtmak oldu. “Burada kalacaksın, Eva. Bu odada. Seni kendi çapımda cennetimde yaşatıyordum şimdi cehennemi yaşayacaksın. Bana her baktığında, o pembe hayallerinin nasıl simsiyah olduğunu iliklerine kadar hissedeceksin.”
Eva, yüzü yatağa gömülü haldeyken hareket bile edemedi. Arkasındaki devasa bedenin ağırlığı nefesini kesiyordu. Akın’ın elleri tenine değdiğinde eskiden hissettiği o yakıcı şefkat gitmiş yerine intikam dolu bir hırs gelmişti. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu ama içinde bir umudun, zayıf, küçük bir umudun filizlenmesine de engel olamıyordu. Çünkü anlamıştı, adam onu öldürmeyecekti, yapamayacaktı. Yapamıyordu.
Kemer tokasının çözülürken çıkardığı sesi duyduğunda bedenini kasarak bekledi. Akın önce ayağını bacaklarının arasına sokup sağ bacağını iyice yana açmasını sağlamak adına itti ve sonra işte oradaydı. Yerini öyle hızlı doldurdu ki genç kadın hazırlıksız olduğu için acıyla yüzünü buruşturup çarşafı avuçlarının arasında ezdi.
“Bana yaptığından memnun musun?” diye hırlayıp kadının saçlarını tutarak asıldı. Tamamen kontrolünü kaybetmiş, içindeki sevgi ve nefreti birbirine karıştıran bir canavara dönüşmüştü. “Mutlu musun? Mahvettin bizi!”
Eva aldığı her sert darbeyle sarsılırken çarşafı daha sıkı kavramak dışında hiçbir şey yapmadı. Kendini adamın insafına bırakmıştı. Günler sonra çarpık şekilde bunu bir adım olarak görüyordu. Aslında buna ihtiyacı vardı. Ona dokunmaya, silip atamadığını görmeye, öylece gözden çıkarmadığını hissetmeye ihtiyaç duyuyordu. Her ne kadar kaba şekilde gösteriliyor olsa da itiraz edecek değildi.
Akın, “Acıyor musun yoksa bana?” dedi öfkeyle. Bedenini kadına öyle sert çarptı ki ondan acı dolu bir inilti koparttığında ancak tatmin olmuş hissedebildi. Saçlarına biraz daha asılarak kafasını kaldırmasını sağladı. Üzerine tamamen eğilip çenesini tuttu ve yüzünü kendisine doğru çevirdi. “Acınacak gibi mi görünüyorum? Söyle! Silahı doğrultup mermiyi sıkacak kadar gücün bile yok desene!”
Bu bir sevişme değildi. Bu bir mühürleme, bir teslim alma ve aynı zamanda bir yok etme çabasıydı. Akın’ın her darbesi, sanki Eva’nın ruhundaki o pembe hayalleri tek tek kırmak için iniyordu. Odanın içindeki hava ter, nefret ve bastırılmış bir tutkunun ağır kokusuyla dolmuştu. Eva, başı geriye doğru çekilmiş, boynundaki damarlar gerilmiş haldeyken acıyla karışık, hazmı zor bir kabulleniş içindeydi.
Akın’ın ise dizginleyemediği bu vahşi hırs, aslında kendi zayıflığına duyduğu öfkenin dışavurumuydu. “Benim yılan karım,” derken nefret, tiksinme, küçümseme doluydu. “Beni aldattığını, bundan keyif aldığını söyle!”
Adamın her hareketi bir hesaplaşma gibi sertti ve Eva bunun yoğunluğuyla baş etmekte zorlansa da “S-seni seviyorum,” dedi güçlükle.
Akın’ın boğazının derinliklerinden kaba bir ses yükseldi. Sanki açık yarasına tuz basılmış gibi acı doluydu. “Sus!” diye kükrerken gözleri karardı, elleri kadının omuzlarını morartacak kadar sıktı. Onu altında tutup ezerken aslında kendi içindeki aşığın sesini boğmaya çalışıyor gibi hareket ediyordu.
Eva geri adım atmak yerine, “Sen de... sen de beni hâlâ seviyorsun,” dedi ama bunu söylediğine anında pişman oldu, çünkü adam artık çok daha acımasız davranmaya başlamıştı. Sanki bunu duymak onun için çok ağırdı. Genç kadın can simidiymiş gibi tutunduğu çarşafı yırtarcasına sıktı, tırnaklarının kumaşa battığını hissetti. Acı bir noktadan sonra yerini derin bir uyuşukluğa bıraktı. Akın’ın her hareketi ne olursa olsun sen benimsin diye bağırıyordu ama bu bir sahiplenme değil, hapisti. Yeniden konuştuğunda bundan emin olmuştu.
“Seni öldüremediğim için sakın sevinme,” dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Herkes senin öldüğünü düşünecek. Benim için de öldün ama nefes almaya devam edeceksin ve bu odada, sadece benim görebileceğim bir hayalet olarak kalacaksın.”
Eva... yaşarken ölü sayılmaktan şimdiden dehşet duymaya başladı.
“Senden nefret edeceğim. Senden gerçekten nefret edeceğim. Bunu gözlerimde göreceksin. Her gün benden biraz daha eksildiğine şahit olacaksın.”
Düşüncesi bile onu mahvetmeye yetti.
“Belki günler belki aylar sonra buraya geldiğimde bende artık sana dair hiçbir şey kalmadığıyla yüzleşeceksin. İşte o zaman silahım dolu olacak, Eva.”
Ve sonra adam gitti.
Geride bıraktığı yeminler kadının kulaklarında yankılanmaya devam etti.
×××
Hadi bakalım şimdi ne olacak var mı tahmin yürüten? Eva bunu çeker, affedilene kadar dişini sıkar ve çabalar mı yoksa pes mi eder sizce?
Yeni bölümde buluşmak dileğiyle, kendinize iyi bakın çok çok sevgiler 💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.75k Okunma |
4.51k Oy |
0 Takip |
72 Bölümlü Kitap |