11. Bölüm

10.Bölüm

Rümeysa YILDIZ
yazarimssii

Zaman bir anda dondu. Dudaklarımda onun nefesi, kulaklarımda ise o alaycı ses yankılandı.

Kalbim hâlâ az önceki hızında atıyordu ama başka bir sebepten artık.

Gözlerini benden çekti, ben ise o bakıştan kopamadım.

Keşke şu lanet sesi duymadan iki saniye daha geçseydi.

 

Havanın dokusu bile değişti bir anda.

O anın sıcaklığı, içime kadar işlemişken yerini bir soğukluğa bıraktı; sanki odanın tüm havası tek bir cümleyle boşaltılmıştı.

Saniyeler ağırlaştı, nefesim göğsümde takılı kaldı.

Bir anlık sessizlik... ardından içimde yankılanan bin düşünce.

Yaklaşmıştık, belki de bir adım kadar.

Ama o ses, bütün yakınlığı bir çizgiyle ikiye bölmüştü.

 

Bir yanım geri çekilmek isterken diğeri hâlâ onun nefesini hissediyordu.

O kadar yakındı ki, uzaklık bile utanmıştı aramıza girmekten.

Ama şimdi, o büyü bozulmuştu - hem de kaba bir gülüşün ardında, sarkastik bir yankının içinde.

Omuzlarım kasıldı, ellerim istemsizce sıkıldı.

Oda daraldı; duvarlar, sessizliğin utancını taşır gibi üzerime yürüyordu.

 

Ateş'ten uzaklaştığım gibi arkadan gelen sesin sahibine baktım. Kendisi benim için tanıdık yabancıydı. Laciverte boyadığı saçları karanlığın ışığında parlıyordu. Bir dakika lacivert mi? Bu seferde lacivert mi yapmış saçlarını? En son hatırladığımda yeşildi.

 

Elleri cebinde uzun boyuyla, dağınık lacivert saçları ve spor ama klasik kıyafetleriyle buraya doğru geliyordu. Yüzünde yavşak bir sırıtma vardı. Bu hareketleri çok ama çok yakından tanıdığım birine benziyordu. Özgür'e.

 

Ateş içinden ağız dolusu küfrederken ben sessiz kalan taraftım. Demek gece kulüpleri bitmiş eve kız atmaya başlamış. Ba ba ba.

 

Yine öpüşemedik. Lanet gelsin böyle evrene. Bir türlü öpüştüremedi sizi. Aynısından.

 

Yanımıza geldiğinde koyu renk gözleriyle bizi süzer süzmez şaşkınlıktan ağzı beş karış açıldı. "Anaa, sen Özgür bacım değilsin. Anaaa sende yabancı çıtır kız değilsin. Anaaaa ben yılların kavuşmasını mı bastım? Anaaaaaa kendimi çok kötü hissettim şuan. Vay anam babam vay, nasıl böyle bir şey yaparım, nasıl Ateş'in böyle bir şey yaptığını açık ederim." Çok yavşak bir herifti.

 

"Bu konuşmanın malzemesi olacağımı sanmıyorum. İçerideyim ben." Diyerek arkamı döndüğüm gibi bahçe kapısına ilerledim. Ateş'in ise arkamdan, "belanı siktim senin götelek orangutan." diyerek onun yakasına yapıştığını ve yumruk attığını işittim ama dönüp bakmadım. İstediğini yapabilirdi.

 

İçeri girdiğim an yüzüme vuran sıcaklıkla içim ürperdi. Hava o kadar serin değildi ama akşam ayazı bedenimi üşütmüş olmalıydı. Demek ki Ateş ile ateşli anlar yaşasak üşüdüğümü asla hissetmeyeceğim.

 

Bırak ateşli anları daha öpüşemiyorsunuz bile. Susar mısın? Moral bozacaksan eğer hiç konuşma lütfen.

 

Mutfak kısmında Özgür ve Su salata yaparken Doruk yemeklerin başındaydı. Ağabeyim bir tek yemek yaparken söylenmiyor, el lezzetini konuşturarak ortaya muhteşem yemekler çıkarıyordu. Ha bir de boks yaparken söylendiğini duymamıştım. Sinirlenmediği sürece suyu çıkana kadar boks yapardı. Hocası yorulduğunda bile durmaz hoca değiştirme pahasına olursa olsun devam ederdi.

 

Yanlarına gittiğimde Özgür'ün elinden bıçağı aldım. "Koca oğlan," diye seslendiğimde meraklı bakışları yüzüme kalktı. "Hala oğlunu Ateş'in elinden alsan iyi olacak. Yoksa yarın cenazesine katılırsın benden söylemesi." sakin bir sesle konuşmamı tamamladım. Dans etmek ruhumu sakinleştirmişti resmen. Hele de Ateş ile ettiğim dans. Doğru ya bir kaç dakika önce kolları arasında dans ediyordum.

 

Dans etmek... Ah, bu bedenin sessiz çığlığıdır aslında. Sözcüklerin yetmediği, nefesin anlatamadığı duyguları anlatma biçimi. Her adımda bir yara kapanır, her dönüşte bir anı canlanır. Müzik sadece kulağımda değil, damarlarımda dolaşır. Sanki biri içimdeki zincirleri çözer, ben de özgürlüğün şekline bürünürüm.

 

Kollarım havada değil, geçmişimle barış içinde; ayaklarım yere değil, kalbimin ritmine basar. Gözlerimi kapattığımda, dünya susar. Geriye sadece kalbimin attığı tempo kalır.

 

Dans etmek, ruhun bedenle konuşmayı seçtiği en dürüst dildir. Ve bazen, bir adım atmak bile yıllardır içimde susturduğum tüm hikâyeleri haykırmaya yeter.

 

Bizim dansımızın tek özel noktası ise şarkımızın bedenimizden, ruhumuzdan çıkmasıydı.

 

Özgür anlamamış bakışlarını yüzüme çevirdi. "Ne?"

 

Tabi dışarıdan gelen bir bedenin suya düşme sesini hepimiz duymuştuk. "Sanırım bu sefer havuzda boğuyor." dedim gözlerimi hafif açarak.

 

Yine "ne?" dedi sonra ise aydınlandığı için "Yalçın Efe mi geldi? Ve şuan Ateş onu öldürüyor mu?" diye bağırarak bahçeye koştu. Su da merakına yenik düşerek Özgür'ün peşinden bahçeye çıktığında Özgür'ün doğradıklarına devam ettim. Salata da bana kaldı. Ah! Elimi hiçbir şeye sürmeyecektim ya.

 

"Yalçın niye gelir gelmez Ateş'in gazabına uğradı fındık kurdum?" Doruk yanıma gelip Su'yun bıraktığı bıçağı eline alarak salata malzemelerini doğramaya devam etti. Yemek işini bırakıp yardıma, benden laf almaya, gelmişti.

 

"Ateş ile tam öpüşüyorduk ama 'vayt kardeşim gece kulüpleri bitti şimdi de eve kız atmaya mı başladın' diyerek bizi bastı. Ateş de üzerine atladı." dedim yine sakin sesimle.

 

Bu sakinliğin arkasında bir şey aramalı mıyız? Bilmem, belki.

 

Şaşkın mavi gözleri bana döndü. "Nasıl? Siz daha öpüşmediniz mi?" Daha sonra kısık bir şekilde ağzının içinden bir şey mırıldandı ama ilk defa anlayamadım. "Ben Ateş sana yaklaşır yaklaşmaz dudaklarına yapışır sanıyordum."

 

"Nerdee," dedim elimi sallayarak. "Ne zaman öpüşmeye yaklaşsak ya sürüyle mesaj geldi ya da basıldık."

 

Güldü. "Sende bunu fırsat bilerek nazlanıyorsun tabii."

 

Omuz silktim. "Ama eğer biraz daha beni öpemezse ben yapışacağım dudaklarına."

 

"Tam Duru'luk hareket." hızlı hızlı doğradığı marulları kaseye aldı. "Ama sen o piçle nasıl sevgili oldun hala anlamıyorum. Bir o Duru'luk bir hareket değildi." Doruk'un sözleriyle bir süre düşündüm. Bakışlarım doğradığım domateslere daldı.

 

Sanki ağaçların arasına gizlenmiş bir zamanı görüyordum. Gözlerinin derininde, kaybolmuş anıların solgun ışığı titriyordu; neyi aradığını bilmiyor gibiydim ama aramaktan da vazgeçemiyordum.

Belki o orman, kendi zihnimin kıvrımlarındaydı; yapraklar, unutmaya çalıştığı yüzleri saklıyordu. Her gözlerine baktığımda geçmişin bir kokusu, her sessizlikte hatırlamadığım bir ses yankılanıyordu sanki.

 

Bazen insan, bilmediği bir şeyi özlüyormuş gibi hissediyordu.

Ve o, özlemini bile hatırlamayan bir geçmişin içinde yürüyordu.

 

Ortadan ikiye kestiğim domatesleri küp küp doğrarken cevapladım. "Bilmem, yeşil ormanlarında hatırlamadığım geçmişi aradım sanırım. Bilmiyorum."

 

Mavi gözleri yüzümde gezindi. Bir kaç duygu barındırıyordu ama çözemedim. Çözmek istemedim belki de. Sonra ise sakin ama derin sesiyle, "Ormanda sadece yeşil ağaçlar yoktur Duru. Kahve topraklarda vardır." dedi.

 

Aynı Ateş'in kahve tonları gibi. Diye düşündüm.

 

Doruk, "Aynen öyle. Ateş'in kahve tonları gibi." diyesiye kadar içimden düşündüğümü sanıyordum.

 

"Onu sesli mi söyledim ben ya?"

 

"Yoo. Sadece ne düşündüğünü bilecek kadar iyi tanıyorum seni." İşi bitmiş olacak ki bıçağını lavabonun içine fırlattı. Bu sırada dışarıdan bağırış sesleri gelmeye devam ediyordu. Sanırım Yalçın'ı Ateş'in elinden alamamışlardı. "Hadi gel bakalım şunlara. Evimizin bahçesinde cinayet işlensin istemiyorum."

 

Salatanın işi bittiği için başımı sallayarak onayladım. "Sen çık geliyorum bende." Doruk bahçeye çıkarken ben banyonun yolunu tutmuştum.

 

Ellerimi temizleyip banyodan iki tane kuru havlu aldım. Bir de baş havlu. Ateş'in Yalçın'ı suya attığını biliyordum çünkü havuzdan ses gelmişti. Ve Yalçın'ı da azıcık olsa tanıyorsam peşinden Ateş'i de sürüklemişti.

 

Kıyamazmışta Ateş'imize. O benim Ateş'im olacak yalnız. Hıhı tabi sadece senin olur.

 

Tekrar bahçeye çıktığımda soğuk hava yüzümü yalayıp geçti. Tabi gördüklerimle kahkaha atmaya başlamam yüzümü kıpkırmızı yaptığı için o soğuk hava benden hızla uzaklaştı. Ateş, Yalçın'la beraber havuzda güreşiyordu. Daha doğrusu Ateş Yalçın'ı boğmaya çalışıyor ama Yalçın elinden kurtulup ona karşılık veriyordu. Bu görüntü o kadar komik gelmişti ki kendimi gülmekten alıkoyamamıştım.

 

"Ateşciğim konuşarak da anlaşabiliriz. Ne gerek var birbirimizi boğmaya." Ateş'ten yediği yumrukla suya gömüldü.

 

"Sus lan yavşak orangutan. Başka gelecek zaman mı bulamadın it. Mahvettin yine her şeyi. Bu sefer oldu diyordum sen çıka geldin amına koyduğumun yavşağı." Yalçın kafasını kaldıramadan Ateş baskı uygulayıp çıkmasını engelledi.

 

Bizde bir an heveslenmiştik. O yavşak, kocamızın yaptıklarını sonuna kadar hak ediyor. Ama Ateş biraz daha sudan çıkmazsa hasta olacak.

 

"Ay boğuyor resmen Yalçın'ı." Su ellerini ağzına götürmüş şaşkınca olanları izliyordu.

 

"Kardeşim bıraksana kuzimi. Ne diye boğuyorsun anlamadım da." Özgür anlamasa da ben çok iyi biliyordum. Daha sabah bana eğer bir engel daha çıkarsa belasını sikeceğini söylemişti ve Yalçın yine engel olmuştu. Öpüşmemize. Ayrıca Özgür biraz daha eğilirse o da havuzu boylayacaktı.

 

Sırf bizi öpemedi diye adam öldürecek. Bu aşk değil de ne be. İşte bu yüzden daha fazla Yalçın'ı Ateş'in eline bırakmamalıyız.

 

Havuzun başına dikildiğimde elimdeki havlulardan birini Özgür'ün eline tutuşturdum. Ve sadece Ateş'e baktım. Hala hırpalama derdinde olduğu için beni görmüyordu. "Ateş."

 

Yalçın'ın saçını çekti.

 

"Aslan parçası."

 

Yalçın'ı tokatladı.

 

"Topram."

 

Yalçın'ı suya gömdü.

 

"Yakışıklı."

 

Yalçın'ı kolunun altına sıkıştırıp boğmaya başladı.

 

"Ateş'im..." Dediğim an başını hızla kaldırıp bana baktı.

 

"Bebeğim?"

 

Ben senin nereden Ateş'in oluyorum demedi. Garipsemedi. Hatta o kadar hoşuna gitti ki kahve tonları gözlerime hayran bakışlarla baktı. Bu hayran bakışları ise kalbimi hızlandırdı.

 

Yiaa bebeğimiyiz gerçektenn. Sen değil ben bebeğiyim.

 

Elimi uzatıp başımı omzuma eğdim. "Şu çocuğu bıraksan da çıksan mı artık havuzdan?" Sözümü dinleyip Yalçın'ı bıraktığı gibi benim olduğum tarafa yüzdü. Islak elini elime sardığında tüm gücümle yukarı çektim. Ağırlığını çok vermeden benden aldığı destekle kendini havuzun dışına çıkardığında nefesleri çok düzensizdi.

 

"Oha! Yarım saattir dil döküyorum bırak diye. Garezin bana mıydı Chucky bebek?" Özgür de Yalçın'ın elinden tutup havuzdan çıkarmıştı. Eline tutuşturduğum havluyu Yalçın'a verdiğinde, Yalçın bize kötü kötü bakıyordu.

 

Yalçın'ı takmadan elimdeki havluyu Ateş'in omuzuna attım. Sırtına elimi koyup ilerletmeye çalıştığımda direnmedi. Aksine uslu bir çocuk gibi ilerlemeye başladı.

 

"Bir de takmıyorlar insanı. Şunlara bak hele. Sanki kral-kraliçe." diye söylenmeye devam ettiğinde Doruk sırıtarak, "işte geliyor son ve en sevdiğim darbe." demişti.

 

Ateş'in adımları durduğunda bende ona eşlik ederek durdum. Parmağını bir dakika ya da saniye der gibi bana kaldırdı. "Bir saniye güzelim."

 

Arkasını döndüğü an yumruk yaptığı elini yine, yeni, yeniden Yalçın'ın suratına geçirdi. Yalçın bir süre algılayamasa da gözleri karardığı gibi dengesini kaybedip havuza düştü. Bu sefer bayılmıştı. Tek yumrukla çocuğu bayıltıp havuza gömmüştü.

 

Bizi de zevkten bayıltsa keşke. O günler de gelir umarım.

 

Hiçbir şey yapmamışçasına yanıma gelip, "hadi gidelim bebeğim." demesine hayretler içinde baktım. Bakışlarımı görünce kaşlarını kaldırdı. "Ne? Sen demiyor muydun çık artık diye? Çıktım işte nereye götüreceksen götür beni. Emrine amadeyim."

 

"Çocuğu bayılttın."

 

Arkasına bir bakış atıp ballarıma döndü. "Olur öyle şeyler çok takılma." Özgür Yalçın'ı havuzdan çıkarmaya çalışıyor, Su da ona yardım ediyordu.

 

"Baygın bir şekilde havuza düşürdün."

 

Gözlerini kısarak baktı. "O da onun sorunu ben sadece yanağına dokundum. Dokunuşumdan bu kadar etkilenmeseydi." Gözlerimi şaşkınca açtım.

 

"Yanağına mı dokundun?"

 

Doruk'a baktı bu sefer. "Aha Doruk'ta şahit. Sadece dokunmadım mı kanka?"

 

Doruk gülerek Ateş'in koluna vurdu. "Bayılıyorum bu çocuğa. Birisinin yaptığı gibi öğrettiklerimi boşuna harcamıyor. Doğru yerde doğru şekilde kullanmasını biliyor."

 

"Duru'ma mı laf çarptırıyorsun lan sen?" Hem anlaşıyorlar hemde birbirlerine giriyorlar. Bu ikisinin arasındaki anlaşma şekline hala alışamadım. Eskiden de böyle miydiler acaba?

 

Daha fazla olduklarına kalıbımı basarım. Sanırım bende.

 

"Ağzımdan Duru diye bir şey çıkmadı. Götünden uydurma lütfen." Kendisini aklama da bir numaraydı.

 

"İyi. Ona deseydin sende yumruğumun tadına bakardın mavişcik."

 

"En azından arkamdan değil yanımda dedikodumu yapıyorsunuz. Bu da iyi bir şey bence." diyerek araya girme ihtiyacı hissettim. Ateş'in sırtından iteklediğimde yürümeye başladı. Tabi yürümeden önce Doruk ile yumruklarını tokuşturmuştu. Çocuk gibi önümden yürüttüğümde tek yaptığı ayak uydurmaktı. Evden içeri girip benim odama çıktığımızda onun bedenini yatağıma kadar itekledim. Yatağa oturmasını beklerken sırtı dönük bir şekilde dikilmeye devam ettiğini görünce sakince konuştum.

 

"Ateş. Otursana yavrum." Ona yavrum dememle gözleri kocaman açılmış bir şekilde bana döndü.

 

"Yavrum mu? Onu benim sana demem gerekmiyor mu acaba?" Ayakta dikilmiş bana laf yetiştiriyordu.

 

"Baktım sen demiyorsun ben diyeyim dedim." dikilmeye devam ettiği için artık sinirlenmeye başlıyordum. "Ayrıca sen oturacak mısın şu yatağa artık."

 

"Üstüm ıslak ya güzelim. Nasıl oturayım?" 'Eee ne olmuş' dercesine baktım. Bakışlarımı gördüğünde o da hayırdır gibi başını salladı. Sırf üstü ıslak olduğu için yatağa oturmayacak mıydı yani?

 

"Ne? Niye öyle bakıyorsun?"

 

Azıcık anlama kıtlığı var herhalde. Olabilir ama olsun böyle de alırım onu.

 

"Otur şu yatağa yoksa yersin yumruğu yanağına." diyerek omzundan bastırdığımda kaşları yukarı kalktı. Ama yine de yatağa o kıymetli kalçasını otutturdu.

 

"Sende ne meraklıymışsın beni yatağına atmaya."

 

"Meraklı olduğum şeyler arasında başka şeyler de var." dediğim gibi bu sefer benim şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Bunlar benim ağzımdan mı dökülmüştü? Utandım.

 

Hızla arkamı dönüp dolabıma ilerledim. Yoğun sıcaklığın yanaklarıma akın ettiğini hissediyordum. Yanaklarımın ısındığına tüm evrenler şahit olabilirdi. Çok utanmıştım.

 

Arkamdan güldüğünü bildiren ses odaya dolduğunda tek yaptığım dolabımdan onun için kıyafet çıkarmaktı.

 

"Utandın mı sen?" Hem utandırıp hem de soruyordu.

 

"Sus ve kurulan."

 

"Şu meraklı olduğun şeyler arasında başka neler varmış merak ettim. Söylesene bal göz neler var başka?"

 

"Sana sus dedim!" Elimdeki erkek kıyafetleri ona doğru fırlattım. Gerçekten çok utanmıştım ve o böyle konuştukça daha da kızarıyordum. Yüzüne gelen kıyafetleri son anda refleksle tuttuğunda yüzüne çarpmasını engellemişti. Dudaklarında olan sırıtış hala bakiydi. "Sus ve kurulan artık. Bunları da giy. Hasta falan da olma, bakmam. Ayrıca beni öpebilseydin öğrenebilirdin o şeyleri." Dilimden dökülenlerle yine şaşıp kaldım. Gerçekten onun yanında içimden başka bir Duru çıkıyordu.

 

Belki de sadece özüne dönüyorsundur. Benim özümde arsızlık mı var ya?

 

Beni daha da utandırmamak için başını eğsede çapkınca sırıtmaya devam ediyordu. Yüzündeki sırıtmayı silmeden elindeki tişört ve eşofman altına baktığında yavaşça soldu gülümsemesi. Kaşları da ağırca çatıldığında bir bana bir de elindekilere bakıyordu. "Senin dolabında neden daha önce kullanılmış erkek kıyafetleri olduğunu açıklar mısın bana?"

 

Sesinde öfke yoktu ama o yumuşak tonun altında kıskançlığın ince bir sızısı vardı. Gözleri bir an dolaba, sonra bana kaydı; sanki cevabı bilmekten korkar gibiydi. Elini kıyafetin kumaşında gezdirirken dudaklarının kenarı belli belirsiz titredi. Beni kıskanıyordu. Hem de erkek kıyafetlerinden. Ya da o kıyafetlerin başkasına ait olup giymemden.

 

"Doruk'tan çaldım onları ben. Dans ederken çok rahat oluyor kıyafetleri. Merak etme yabancı birinin kıyafetlerini giymeyeceksin." O bana açıkladığı için yapmıştım bu açıklamayı. Gerçi o yapmamış olsa da söylerdim. Benim gizli saklım yoktu. Hiç olmamıştı.

 

Daha dikkatli baktı. Sonra ise tişörtü hatırlamış olacak ki gözlerinin içi şaşırdı. Yüz ifadesi sabit kalsa da gözlerine baktığımda şaşırdığını hissettim. Sanki onu en çok ben tanıyor, ben hissediyordum.

 

"Aaa bu, yarım saatte bir beni arayıp 'sen aldıysan ver valla bak hiçbir şey demeyeceğim, yapmayacağım' dediği, hatta bulamadığı için tekrar alıp onu da kaybettiği en sevdiği tişörtü değil mi? Nasıl oldu da sende olduğunu fark etmedi bu çocuk."

 

Omuz silktim. "Doğru yere bakmadı ki. Dans kursuna giderken götürdüğüm spor çantama baksaydı bulurdu. Yeni aldığını da yedek olarak çaldım."

 

"Sen var ya sen. Çok fenasın." dedi haylaz bakan bakışlarıyla. Diğer söylediği şey ise çok kısık çıkmıştı dudakları arasından. "Aynı küçüklüğündeki gibi."

 

Artık eminiz ki Ateş çocukluğumuz. Tek yapmamız gereken daha çok vakit geçirip her şeyi hatırlamak.

 

Tekrar dolabıma yöneldiğimde, "oha boxer çıkarmayacaksın değil mi?" diye soludu şaşkın sesiyle. Bana şaşırmalara doyamıyordu.

 

Saç kurutma makinesiyle tekrar ona döndüğümde rahat bir nefes vermişti. "Yok, onu Doruk'un odasından alıp geleceğim." Saç kurutma makinesini yanına yatağa fırlatıp odadan çıkmak için kapıya ilerledim. "Daha fazla üşümeden kıyafetlerini çıkar ben şimdi geliyorum." Onu düşünmem, onunla ilgilenmem hoşuna gittiğini bana bakan yoğun bakışlarını görmesemde anlardım. Hissettirirdi. Arkamdan bakan bakışları çok yoğundu.

 

Doruk'un çekmecesinden alacağımı alıp geri odaya döndüğümde tişörtünü ve pantolonunu çıkarmış vaziyette buldum onu. Kaslı, heybetli vücudunu görünce derince yutkunmak zorunda kalmıştım.

 

Omuzları, sanki yılların yükünü taşıyabilecek kadar genişti; her kası, sanki bir savaştan galip çıkmış gibi belirgindi. Gözlerim istemsizce o güçlü hatlarda gezindi, her bir çizgi, her bir hareket bir sessiz kudretin yankısı gibiydi. Havasında, kelimelere sığmayan bir ağırlık vardı; insanın içini ürperten ama aynı zamanda garip bir şekilde güven veren bir güç.

 

Ona yaklaştıkça, teninden yayılan sıcaklık bile havayı eğip büküyordu sanki. O kadar sıcaktı ki bedeni, içimdeki tüm cümleler, o anın sessizliğinde eriyip gitti. Çok bakılası bir vücudu vardı. Bakmaktan asla sıkılmazdım. Tabi bunu siz asla göremeyecektiniz. Çok yazık.

 

"Bakmalara doyamıyorsun."

 

Yine yutkundum. "Bakılmayacak gibi değilsin."

 

Elimdekini aldığında kahveleri yüzüme çok güzel bakıyordu. "Sen aynaya hiç bakmamışsın o zaman." Ne demek istediğini anlasamda anlamamış gibi yaparak, "Neden ki?" diye sordum.

 

"Aynaya hiç bakmamışsın çünkü gözümü senden alamayacak kadar muhteşem bir güzelliğe sahip olduğunu bilmiyorsun," saçımın bir kısmını kulağımın arkasına sıkıştırıp yanağımı hafifçe okşayarak elini çekti. "Ve yanında ben olduğum sürece de bilmeyeceksin. Aynanın karşısında durmana izin vermeyeceğim. Güzelliğini sen bile izleyemeyeceksin, sadece ben izleyeceğim."

 

Dilim lâl olsa da kısık sesle, "niye?" diye sordum.

 

"Bu kıskanç çocuk seni aynalardan bile kıskanabilir."

 

Ne diyeceğimi bilmediğim için konuyu değiştirdim. "Giyin hadi. Hasta olursan cidden bakmam." Konuyu değiştirmeme bir şey demedi. Yüzündeki tatlı tebessümü de silmedi. Ama gözlerine yerleşen haylaz bakışlarına anlam veremedim.

 

Bir şey yapacak. Kesin utanacağımız bir şey.

 

Kahvelerinde ki haylaz bakışlarıyla bana bakarken gerçekten çok utanacağım bir şey yaptı. Gözlerimin içine baka baka elleri boxerini indirdiğinde ne yapacağımı bilemedim. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken elim dudaklarımı örtüldü ve ben nasıl arkamı döndüğümü anlayamadım. Çok, çok, çok utanmıştım. Bunu yapmasını asla beklemiyordum.

 

Keyifle güldüğünü işittim yine. Gülerdi tabi. Hoşuna gitmişti beni utandırmak.

 

"Aynadan bakmak için arkanı döndüysen hiç gerek yoktu yavrum."

 

N-ne? Ne? NE? AYNADAN BAKMAK MI?

 

Kocamız çok fena bir şey çıktı. Bu hamleyi beklemiyorduk. Biz bile utan(ma)dık. BİR DE BENİ DÜŞÜN. Bir dakika, utanmadık mı? Sen utandın biz değil.

 

Ben utanmaktan gözlerimi sımsıkı kapatmışken o bana aynadan bakıyorsun mu demeye çalışıyordu? Arkamı dönemediğim için tekmemi gerisin geriye savurdum. Ama boşa çıktı. Muhtemelen hamlemden kaçmıştı. "Ne diyorsun sen be? Ne bakması? Senin yüzünden gözlerimi sımsıkı kapatmak zorunda kaldım amına koyayım."

 

Arkamdan yaklaştığını göğsü sırtıma değince fark ettim. O halde bir de bana mı yaklaşmıştı? Yutkunmaya çalıştım ama boğazımda oluşan sertlik yutkunmama engel oldu. Sıcak nefesi saçlarımın arasından kulağıma kadar geldi.

 

"Sabah öyle demiyordunuz ama küçük hanım? Şimdi niye gözlerinizi kapatıyorsunuz?"

 

Gözlerim kapalıyken konuştum. "O ayrı bu ayrı. Ben sabah baklavalarına yükselmiştim. Şimdi anadan doğmasın. Ya Ateş konuşturup durma, utanıyorum."

 

Sıcak nefesi saçlarımı okşarken kulağıma fısıldadı. "Önceden sen yapardın yapacağını ben utanırdım. Ne oldu devran mı döndü ha Duru?" Kolunu belime sarmak istedi ama saramadı. Belki de vereceğim tepkiden korktu. Sonra kısık çok ama çok kısık sesini duydum. Ama utanmaktan başka bir şey yapamadım. "Ayrıca görmediğin şey değildi."

 

Görmediğin şey değildi ne demek? Kocamızı daha önce görmüşüz mü? Lanet olsun ki hatırlamıyorum.

 

Arkamı dönüp yüzüne baktım. Yine onu çıplak görmekten korkmuştum. Ama korktuğum başıma gelmedi. Boxeri ve eşofmanı giymişti.

 

"Sarmayacağın bedene niye yaklaşıyorsun? Hem kim olsa utanırdı."

 

Cık'ladı. "Benim tanıdığım Duru utanmazdı. Hatta arttırıyorum, üzerime atlardı."

 

"Kimmiş senin tanıdığın Duru?"

 

"Anlatmaya kelimelerim yetmez. Ama kısaca özetleyecek olursam; utanmaz, haylaz, başı dik ve cümlelerini sakınmadan karşısındakine söyleyen ha bir de çok ama çok arsız biriydi."

 

Hala öyleydim ama utanmaz konusunda emin olamıyordum. Eğer tanıdığı Duru utanmaz biri ise ben niye utanmıştım? Acilen kendi benliğime kavuşmalıyım.

 

Dediklerine sessiz kaldım. Utangaçlığım uçup gittiği için elimi çıplak göğsüne yaslayarak yine yatağıma oturtturdum. Yine hiç söylenmeden istediğimi yerine getirmişti. Yatağın üzerine gelişi güzel fırlattığım saç kurutma makinesini alıp yatağın kenarındaki prize taktım fişini. Bacaklarının arasına girdiğimde birbirimize çok yakındık ama bu yakınlık ikimizi de rahatsız etmiyordu. Aksine ikimizin içine de huzur dolduğunu havadaki duygular hissettiriyordu. Ona yakın olmayı çok sevmiştim.

 

"Birazdan kurur zaten gerek yok kurutmaya." dese de onu takmayıp saçlarını kurutmaya başlamıştım. Ellerim saçları arasına daldığında ben verdiği hissiyatla erirken, o parmaklarımı hisseder hissetmez gözlerini yummuştu. "Bu hissi o kadar çok özledim ki.."

 

Dudaklarım benden bağımsız iki yana kıvrıldı. Şuan elimin altında o kadar tatlı duruyordu ki içimden onu öpücüğe boğmak geliyordu.

 

Beş dakika boyunca saçlarını okşayarak kuruttum. Ateş ise uslu bir çocuk gibi elimin altında sakince durdu. Arada bir gözlerini açıp yüzüme bakmış sonra tekrar yummuştu. Şu beş dakika bile ikimiz için güzel geçen saatlere bedeldi.

 

Saç kurutma makinesini kapatıp kenara koyduğumda yakışıklı yüzünü seyre daldım. Rüyadan uyanmış gibi yavaşça gözlerini araladığında kahveleri ballılarıma takıldı. Ben onu nasıl seyrediyorsam bin katı duygularla karşılığını verdi. Kolları yine beni sarmak için kalkacaktı ki duraksayarak bana bakmayı sürdürdü.

 

Derince yutkunduğunda adem elması kavislenmişti. "Duru'm, sarılayım mı sana?" İzin istiyordu. Bedenime sarılmak için izin istiyordu. Bana sarılmak için benden izin istiyordu.

 

Biz bu çocuktan razıyız. Sende razı gel ve nikahımızı kıyalım. Onu hatırlamadan mı? Anılarımızı geri aldığımda ilk işimiz nikah dairesine gitmek olacak.

 

Gözlerine öyle bir duygu çöktü ki olumsuz bir cevap vermeyecek olsam bile o olumsuz cevabı onun için yok ettim. Gözlerindeki duygu seline kapılmamak elde değildi. Beni boğmak ister gibi içine çekiyordu. Öldürmeyecek ama yaşatmayacak olan o sel.

 

"Az önce de dedim sana. Sarmayacağın bedene niye yaklaşıyorsun aslan parçası?" Bunu dememle kollarını belime sarıp beni kendisine çekmesi bir oldu. Başını göğsüme öyle bir gömdü ki, içeriye girilebilse bir saniye bile durmazdı sanki. Kollarımı boynuna doladım. Bir elim çıplak omzunu sarmaya çalışırken diğer elim ensesindeki saçlarının arasına dalmıştı. Gözlerim kendiliğinden kapandığında sadece onun mayıştırıcı kokusunu soluyordum.

 

Kokusu ağır değildi ama fark edilmeyecek gibi de değil; sessiz bir sığınak gibiydi. Çocukluğumun sığınağı. Saçlarının arasına gömdüğüm burnumla derin bir nefes aldım, içimde bir yerlere kazındı o kokusu. Biraz sıcak ten, biraz sabun, ama en çok da güven. Tanıdıktı, sanki yıllar önce bir yerlerde kalmış, unuttuğumu sandığım bir anıya benziyordu. Hayır bir anıya değil bin anımıza benziyordu. Her soluduğumda biraz daha yaklaştım kalbimle ona, biraz daha unuttum dünyanın gürültüsünü. O koku artık sadece burnumda değil, kalbimin kıvrımlarında kaldı.

 

Ne kadar böyle kaldık bilmiyordum ama aramızdaki sessizliği bozan o oldu. "Hasta olursam gerçekten bakmaz mısın bal göz?" Alnını yasladığı göğsümden başını kaldırmış alttan alttan bana bakarken çok masum geldi. Şuan o kadar çocuktu ki gözlerindeki parıltılar beni bile ağlatabilirdi.

 

"Bilmem, bakayım mı?"

 

"Ne sen bu soruyu sordun ne de ben duydum tamam mı?"

 

Sırıttım. "Neden sağır mısın ki duymadın?"

 

"He Duru, aynen sağırım." Göz devirip alnını göğsüme sürttü. Göz devirmesi hiç hoş değildi. Ben göz devirilecek bir kız mıydım? Yo değildim. O gözleri oyar kavanoza koyup öyle izlerdim görürdü.

 

Ellerini belime koyup hafifçe baskı uygulayarak beni dizine oturttuğunda bu sefer söz dinleyen taraf bendim.

 

Kocamızın kucağına başka türlü de oturabilirdik ama buna da tamamız. Terbiyesiz. Sadece senin bir parçanız.

 

Dizine güzelce yerleştiğimde bana içi giderek baktı. Önüme gelen saçı kulağımın arkasına sıkıştırıp koca elini yanağıma sardığında baş parmağı yanağımı hafif hafif okşamaya başlamıştı. "Baksana bana Duru. Sadece sen bak bana. Eskiden olduğu gibi," diye fısıldadı. Sıcak nefesi yüzümü okşadığında tek yaptığım kahvelerine dalıp gitmekti.

 

Dediklerine ne tamam dedim ne de hayır. Sorusunu ileriki günlerde vereceğimi biliyordum. Bu yüzden sözlerini içime gömdüm ve kendi isteğimi dile getirdim. "Bu gece beni göğsünde uyutur musun Ateş? Senin göğsünde uyursam belki kabus olan sesleri susturur zihnim." Bir şeyin engel olacağını hissetsem de sordum.

 

"Sen iste bebeğim," Saçlarımı tek bir yerde toplayıp bu seferde boynuma gömdü yüzünü. "Yeter ki sen iste bal çiçeğim. Her gece göğsümde, koynumda uyuturum seni." dedi boğuk sesiyle.

 

Gözlerim doldu ama akıtmadım. Bana nasıl yılların onda bıraktığı hasretle sıkı sıkı sarılıyorsa bende ona öyle sarıldım.

 

"Bir ömür bu kuyunda, bu kokunda durabilirim."

 

"Her ömrümde seni boynumda saklayabilirim." diye karşılık verdim. Gerçekten saklardım. Her doğumumda her ölümümde onu saklardım. Yeter ki o olsun.

 

Parmaklarımı usulca çıplak sırtında gezdirmeye başladım. Onu tanımak, onu hissetmek istiyordum. İçimden bir parça olsun istiyordum. O benden sarılmak için izin istese de ben ona sormadan dokundum. Vücudunun tepkisinden de iznini verdiğini anlayabiliyordum. Kasları gerilmek yerine dokunuşumla rahatlamıştı.

 

"Dokunuşlarının beni bu kadar etkilememeli."

 

Kıvır kıvır olan saç tutamlarıyla oynarken "Neden?" diye sordum.

 

"Tüm gün yataktan çıkmamıza engel olur da ondan." diye imayla konuştuğunda yine yanaklarıma tüm ısı toplandı. Ben hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyordum.

 

"Dedi beni bir türlü öpemeyen yakışıklı direk çocuk." Başını boynumdan kaldırıp kaşlarını çattı. Çocuk gibi "Yavşak Yalçın'ı biraz daha dövmeliyim." diyerek beni kaldırmaya çalıştığında, gülerek onu durdurdum.

 

"Saçmalama, zaten bayıltıp da geldin buraya. Daha ne istiyorsun çocuktan."

 

"Geberip gitmesini." Dedi omuz silkerek. Benim yanımda çocuk gibiydi. Ama bu halleri en çok hoşuma giden yönü olmuştu.

 

"Seni şuan öperdim ama sabah baklavalarını gizlemenin cezası olsun sana."

 

"O an beni çok utandırmıştın. Öyle herkesin içinde pat diye baklavalarımdan bahsedersen tabi gizlemek zorunda kalırım."

 

"Üçünüz de çıplak geziyordunuz. O zaman utanmadın da benim sözlerimle mi utanasın tuttu?"

 

"Arsızlığını yanımızda kimse yokken yaparsan daha güzel olur ballım. Bak şuan yalnızız, baş başayız. Yap istediğin kadar arsızlığını." iki elini yanaklarıma sarıp yanaklarımı sıktı. Başımı sağa sola sallaması da cabasıydı. "Ama hanımefendi durum değerlendirmesi yapacağına utanıyor bizden."

 

"Ne yani sana eşlik edip soyunayım mı? Ne istiyorsunuz benden Ateş bey?" Bu sefer hiç izin istemeden yanağıma öpücük kondurdu.

 

"Beni yine yeni yeniden sev, yeter." dedi gözlerimin içine bakarken. En sevdiğim şarkının sözleriyle bana beni sev diyordu. MaNga grubunun yine yeni yeniden şarkısıyla beni hep sev diyordu.

 

Peki ben sevmeyip ne yapacaktım ki? Zaten kendisini kalbime çok eskiden işlemiş. Onu gördüğümden beri bunu hissediyordum.

 

Üzerine doğru eğildiğimde o da geriye doğru yattı. Sırtı yatak ile buluştuğunda bende üzerinde kalmıştım.

 

"Tekrar basılmadan öpeceksen öp çabuk." diye fısıldadım dudaklarına doğru. Nefesim dudaklarının arasına sızdığında dili ile dolgun dudaklarını ıslattı. Parlak dudakları nefes kesiciydi.

 

O an yine öpüşmemize engel bir şey oldu.

 

Kapının hızlı bir şekilde açılmasıyla kendimi nasıl Ateş'in üzerinden yana attığımı bilemedim.

 

"Hey çifte kumrular iki saat sizi mi bekleyeceğiz biz. Yemekler soğu-" bizi gördüğü gibi gözlerini kapatıp arkasını dönmüştü. "Ay, ay, ayyy. Çok yalnış zamanda gelmişim. Özür dilerim."

 

"Ulan Su. Sende mi!" diye haklı bir isyanda bulundu Ateş.

 

Bu sefer bizi basan Su'ydu.

 

Ablamızdan beklemezdik. Ben artık herkesten bekliyorum. Bir dahakinde cumhurbaşkanı basarsa hiç şaşırmam.

 

"Ay ben ne bileyim sevişeceğinizi. Öyle girmiş bulundum. Yemeğe çağırmak için gelmiştim. Neyse çok utandım zaten gidiyorum ben, sizde çabuk gelin." Geldiği gibi aynı hızla geri gitti.

 

"Bence bu evren bizim öpüşmemizi istemiyor Ateş."

 

"Sikerim bu evreni." diye çıkıştı. Başımı yüzüne çevirip tebessüm ettiğimde bakışları gülüşüme takıldı. Tebessüm ettiğimi görünce çatılan kaşları düzelmiş dudakları kıvrılmıştı.

 

Sonra ikimizde aynı anda kahkaha atmaya başladık.

 

Durumun trajedisine. Yakınlaşsakta devamının gelememesine. Her seferinde farklı kişilere basılmamıza. Komik olduğundan dolayı değil. Sinirlerimizin bozulmasından dolayıydı attığımız kahkaha.

 

Bir kaç dakika sonra kendimize geldiğimizde doğrulup dudaklarımı yanağına yasladım. Yeni tıraş olmuş pürüzsüz yanağını öptüğümde gözleri huzurla yummuştu.

 

Huzur neydi? Salıncakta sallanırken uçuşan saçlarımız, her sallanışta yüzümüze çarpan rüzgarı hissetmek miydi huzur? Yoksa bir bedene hapsolmuş diğer yarımının yanında olması mıydı?

 

Kişiden kişiye değişirdi bu. Herkesin huzurlu hissettiği anılar farklıydı. Ama benim yıllardır hissetmediğim huzur Ateş'i gördüğümden beri, onunla her sohbet ettiğimden beri ruhumu bırakmıyordu.

 

Yanağını öpüp geri çekildiğimde gözlerini açmamıştı. "Hayır, ben bu rüyadan çıkmak istemiyorum. Ballım beni öpmüşken uyanmak istemiyorum." dedi gözleri kapalı dururken.

 

Bu haline yüzümden silemediğim tebessümle baktım. Aniden koluna vurduğumda irkilmiş gözlerini açıp bana bakmıştı. "Açım ben. Gidip yemek yiyelim ondan sonra da beni göğsünde uyut aslan parçası."

 

Odadan çıkmadan önce Ateş tişörtü de üzerine geçirmişti. Baklava manzaram yine elimden alınmış olsada açlığım ağır bastığı için bir şey dememiştim. Salona girdiğimizde dördü de yemek masasına oturmuş yemek yiyorlardı. Yalçın da ayılmış somurtarak önündeki yemekle ilgileniyordu. Sağ elmacık kemiğinde kızarıklık vardı ve muhtemelen moraracaktı.

 

Ateş ile yerlerimize geçtiğimizde bu sefer karşı karşıya oturmuştuk. Bu durumdan hiç hoşlanmadığı yüz ifadesinden çok net belli oluyordu. Sanki bıraksalar bir saniye bile dibimden ayrılmayacaktı.

 

Çatık kaşlarıyla "neden yanıma oturmuyorsun ya da ben senin yanına oturmuyorum?" diye sorduğunda omuz silktim.

 

"Gece kulüplerinden sonra eve kız atan biriyle bir de yan yana mı oturacağım?" dediğimde kaşları iyice çatılmıştı. Sözlerimden hoşlanmamıştı. Bende hoşlanmamıştım zaten.

 

Yer değiştirmek için hiçbir şey yapmadım. Yalçın'ı gördükten sonra yapasım da gelmemişti. Çünkü o sözleri her ne kadar Özgür için desede benim kendi içimde aşamadığım bir güven problemi vardı.

 

İlk geldiğimiz gün bile Levent amca geceleri geç geldiğini söylemişken körü körüne güvenemezdim. Evet kalbimi ona kaptırıyor olabilirdim ama bu daha önce aldatılıp güvenimin kırıldığı gerçeğini değiştirmiyordu. Hayır Ateş ile Cihan piçini asla karşılaştırmıyordum. Karşılaştırmazdım. Hele de Ateş geçmişimken.

 

Yine de ister istemez Yalçın'ın söyledikleri zihnimde dönmeye başlamıştı. Ateş'i daha yeni tanıyordum. Benden önce hiç bir kızla oldu mu bilmiyordum. Bilmek istiyor muyum onu da bilmiyordum. Yakışıklılığının farkında olan biri illa ki geçmişinde birini hayatına almıştır. Ama içimdeki lanet dürtüler hayatına birini almamış olmasını diliyordu. Almasındı istemiyordum.

 

Ben almışken onun almamasını istemekte bencillikse bırakın bencil bir karakter olayım. Ben onu hatırlamıyorken hayatıma birini almıştım. Varlığından bile haberim yokken almıştım. Pişman mıydım? Deli gibi pişmandım. Hayatımda hiç olmadığım kadar pişmandım.

 

O ise beni hatırlıyorken hayatına birini aldıysa en büyük hayal kırıklığına onun yüzünden uğrardım. Uğramak istemiyordum. İstemiyordum işte.

 

Fakat içimdeki hisse engel olamıyordum. Kalbim kırılacaktı. Hayal kırıklığına uğrayacaktım. Hemde en sevdiklerimden.

 

Düşünceler içimi sel olup taşırdığında bile zihnimi düşüncelerden kurtaramadım. Ta ki Doruk'un sesi beni o düşünce selinden çekip alana kadar. Konuşmasıyla Ateş'in söyleyeceklerine de engel olmuştu.

 

"Şuan kör olmak istiyorum. Evet evet kör olup karanlığa mahkum olmak istiyorum." Derken elindeki çatalı sıktığının farkında bile değildi.

 

Su çatalı Doruk'un elinden kurtarıp elini sevdiğinin eline sardı. "Neden tipsizim?" Diye merakla sorduğunda Doruk onu duyuyor gibi durmuyordu. Bakışları tamamen benim yakışıklı direk çocuğuma takılı kalmıştı.

 

Kocamız adayımızda gözü varsa o gözü oyalım dupduru. Bence gözü olmasından değil. Başka bir şeye takılı kaldı merak etme.

 

"Hayır bunu bana yapmış olamazsın. Kör olayım ben şuan. Lütfen çok rica ediyorum kör olayım." diye tekrarladığında hiçbirimiz bir şey anlamıyorduk. Yalçın bile bozuk moralini unutmuş merakla Doruk'a bakıyordu.

 

"Neden mavi çocuk? Gerçi yüzümü görmektense bende kör olmayı yeğlerdim. Artık hiçbir kız yüzümü beğenmeyecek." Dediğinde bile Doruk'un umrunda değildi. Cidden takılı kalmıştı Ateş'e. Ayrıca koyun can kasap et derdindeydi. Şuan kendisinin yüzü gündem olacak son şey gibi duruyordu. Tabi bunları sesli dile getirmedim. Bir de başıma Yalçın belasını alamayacaktım.

 

Ateş'e baktığımda ve göz göze geldiğimizde gözlerim dehşetle açıldı. Kafama daha yeni dank etmişti. Doruk Ateş'in üzerindeki kaybettiğini sandığı aslında yıllardır bende olduğu tişörtünü görmüştü. Hayır Doruk'a bakınca anlamayıp Ateş ile göz göze gelince anlamam da bu evrenin bir cilvesi olmalıydı.

 

Ağzımıza sıçacak. Hemde çok fena. Eğer olurda kovalayacak olursa çatıya kaçalım durpduru.

 

Ateş'e bakarken dudaklarımı dişledim. O ise rahatlığından ödün vermeyip bana göz kırptı ve Doruk'a döndü. "Neyi Doruk'cuğum." Diye sordu rahat bir tavırla. Rahat olur tabii. Burada olan bana olacaktı!

 

"Hani sen almamıştın lan! Hani sende değildi. Hani görmemiştin. Yalan mıydı hepsi? En sevdiğim tişörtümdü lan. Çok beğenerek almıştım onu ben."

 

Ateş "ee iyide bunları senin dolabından aldım," dediğinde tamamen yalan söylüyordu. Beni ele vermemek için yalan söylüyordu. Kalbim erime yolunda yürütken ben endişeden dudaklarımı dişlemeye devam ediyordum. Çünkü Doruk yalanları sevmediği gibi yalanları da çok hızlı yakalıyordu.

 

Ateş'in sözleriyle Doruk sinirden kahkaha atmıştı. "Bende bunu yedim amına koyayım." diye dişlerinin arasından tıslayarak konuştuğunda araya girme gibi bir gaflette bulundum.

 

"Yedim demişken hadi yemeğimizi yiyelim ağabeyim. Yemekten sonra yine girecekmişsiniz gibi birbirinize." Keşke hiç araya girmeseydim.

 

Doruk'un ürkütücü bakışları beni bulduğunda derince yutkundum. Sarışın ve mavi gözlü olduğuna bakmayın kaşlarını çatıp bakışlarını karattığında gerçekten çok ürkütücü oluyordu. Kendinizi okyanusun girdabına çekiliyormuş gibi hissediyordunuz.

 

"Tabi ya iki tişörtü de çalan sendin. Nasıl bu zamana kadar fark etmedim ben." Dediğinde Ateş de doğrulup kaşlarını çatmıştı. Bir şey yapacak olursa araya girmeye dünden hazırdı. Sorun şuydu ki bizim anlaşma şeklimiz böyleydi.

 

Doruk delici bakışlarıyla bana bakmaya devam etti. İşte şimdi yandım.

 

Gazamız mübarek olsun durucum. Teşekkür ederim.

 

Kaşlarımı çattım bende. Kendimi ezdirecek değildim. "Sen doğru yere bakmıyorsan bu benim suçum mu?"

 

"Ulan ne zaman sorsam benim dans kursum var diyerek çekip gidiyordun." Bu nokta da durdu. Jetonu düştüğündeyse sinirleri bozulmuş gibi gülmeye başladı. "Tabi ya. Tişörtüm dansa giderken götürdüğün çantanın içinde olduğu için kaçarcasına gidiyordun sen. Kesin yenisini de yedek olarak cepledin." Çok zekiydi. Sadece kullanmakta bir tık geri kalıyordu.

 

Kaşlarımı serbest bırakıp tatlı bulduğum gülümsemeyle baktım. Bana 'delisin' bakışı attığında bende 'e zaten' bakışıyla karşılık vermiştim. Bana olan bakışlarına pus düştüğünde anlam veremedim.

 

Sonra bir şey oldu.

 

Zihnimin içinde bir ses yankılandı.

 

Doruk'un sesi.

 

"O tişörtleri Melek teyzem seçti diye mi sadece o tişörtlerimi aldın be Duru..."

 

Kaşlarım çatıldı.

 

Neden zihnimde sesini duymuştum ki?

 

Niye sesli konuşmadığı halde sesini duymuştum?

 

Su içtiği içeceği püskürtüp öksürmeye başladığında tüm bakışlar ona dönmüştü. Su öksürüklerinin arasından sadece "Ne?" diyebilmişti. Ateş ikizinin sırtını sıvazlarken Doruk da endişeyle sevgilisiyle ilgilenmeye başlamıştı. Benim bakışlarım tabağıma düştüğündeyse sadece bir saniye önce ne yaşadığımı düşünüyordum.

 

Ses dışarıdan gelmemişti, kulaklarımı dolduran o tanıdığım sesi tamamen zihnimin içindeydi. Sanki Doruk, düşüncelerimin kıyısına çömelmiş yakından fısıldamıştı. Boğazımda görünmez bir düğüm belirdi. Kafamın içinde onun sesi bu kadar net çınlıyorsa… ya ben fazlasıyla dalmıştım ona ya da kalbim, ondan gelen en ufak hatırayı bile duyacak kadar açılmıştı.

 

Yıllar sonra beni doğuran kadının, annemin, adını hatırlıyordum.

 

Kaşlarımı çatarken içimde hafif bir ürperti gezindi. Neden, nasıl olmuştu bilmiyorum… Ama bir anlığına kendi düşüncelerim bile bana ait değilmiş gibi hissettim. Doruk’un sesi, sanki zihnimi ele geçirmiş, kelimelerini dokunmadan içime işlemişti.

 

Herkes Su'ya odaklanmışken yerimden kalkıp odama gitmek için salondan çıktım. Beni fark ettiler mi bilmiyorum ama orada durmak istemiyordum.

 

Düşünmemem gerekiyordu. Ya da düşünmem gerekiyordu. Yalnız bir başıma. Düşüncelere boğulup bu işi çözmek istiyordum. Hatırlamak istiyordum. Ya ben hiçbir şey bilmiyordum.

 

Odama girip arkamdan kapıyı çarptığımda derin derin nefes aldım. Almaya çalıştım. Ne kadar başarılıydım orası muammaydı tabi.

 

Düşünmemek için yerde gördüğüm Ateş'in ıslak çamaşırlarını toplayıp çamaşır makinesine doldurdum. Deterjanını atıp çalıştırdığımda makine kıyafetleri yıkamaya başlamıştı. Beni fark etmemeleri çok işime yarıyordu.

 

Geri odaya döndüğümde odanın içinde volta atmaya başladım. Düşünmek istemiyordum ama bunu yaşamıştım. Ve bu ilk değildi. Buraya gelmeden önce de Leyla teyzemin sesini zihnimin içinde duymuştum. Bu nasıl mümkün oluyordu? Nasıl? Nasıl? NASIL?

 

Zihin okuyabiliyorsun Dupduru. Şimdi sakin ol ve derin nefes al.

 

Derin bir nefes çektim içime ama gözlerim şokla açılmıştı. Zihin okumak mı?

 

Aynanın karşısına geçip sanki içimdekini görüyormuş gibi baktım. "Nasıl? Nasıl zihin okuyabiliyorum?"

 

Sadece zihin okumuyorsun Dupduru. Bunun gibi daha bir çok gücün var. En başta olmak üzere biz varız.

 

"B-ben. N-nasıl? Bu mümkün değil. Ya sikerim böyle işi. Aklım almıyor benim. Yine deliriyorum. İlaçlarımı içmem lazım." Bunu dedikten sonra ilaçlarımı aramaya başladım. "Nerede benim ilaçlarım. İlaçlarımı içmem lazım."

 

SAKIN DUR! DURU DUR.

 

Onun, yani içimdekinin, bağırmasıyla elime aldığım ilaçla bedenim buz kesti. Donup kaldım.

 

"Neden? Neden duruyorum. İçmem lazım kendime gelmem lazım. Deliriyorum yine."

 

HAYIR! ASIL İÇMEMEN LAZIM.

 

"Ya nedenini söyle. Yalvarırım bir neden söyle. Delirecğimi düşünüyorum yoksa."

 

Bizi bu hale getiren içtiğin ilaçlarda o yüzden dupdurum. İçme artık şu şeyleri. Unutturuyor yoksa. Hatırlamak istiyorsan dur artık. İçme onları.

 

İçimdeki ses bağırmak yerine yalvarır şekilde konuşunca yutkunmak bu dünyadaki en zor şeyi gibi geldi.

 

Elimdeki ilaç şişesi elimden kayıp yere düştüğünde vücudum histeri krizine girmiş gibi titremeye başladı. Nefes almakta güçlük çektiğimde elim boğazıma gitmişti. Nefes alamıyordum. Yıllardır kullandığım ilaç benim hafızamı silmek için miydi? Unutmak için mi içiyordum ben bu ilaçları?

 

Odamın kapısı da hızla açıldı. Ateş'in endişeli gözleri beni bulduğunda nasıl bir halde gördüyse artık hızla yanıma gelip ellerimi boynumdan kurtarmaya çalıştı.

 

"Duru'm, güzelim. Ne oldu? Ne oldu söyle bana?" Eli ellerimi boynumdan kurtarıp yanaklarıma çıktı. "Nefes al. Nefes al bebeğim. Nefes al ki beni de nefessiz bırakma. Hadi güzelim hadi bal çiçeğim nefes al." Onun da sesi ağlamaklı geliyordu. O da mı ağlıyordu? Neden ki? Neden ağlıyor?

 

"A-ateş. S-sustur zihnimi. Lütfen lütfen sussun zihnim." Gözyaşlarım gözlerimden ne zaman düşüp yanaklarımı ıslattı bilmiyorum. Ben şuan hiçbir şey bilmek istemiyorum.

 

Neden ağlıyordum ben? Ne olmuştu bana?

 

Ateş beni göğsüne çekip sıkıca sarıldığında hıçkırarak ağlamaya başladım. Bana ne oluyordu böyle? İçimdekine inanmak istemiyordum. İnanırsam dünyam başıma yıkılırdı.

 

"Sakin ol güzel kızım. Sen sakin olursan beni sakinleştirirsin. Duyuyor musun kalbimi? Senin için atıyor. Sen sakinleşirsen bu kalp sakinler. Ne olur bebeğim nefes al, nefes ol bana." Sesi kulağıma çok boğuk ve uzaktan geliyordu. Duyuyordum ama algılayamıyordum. Birilerini çağırdığını çok uzaktan duydum.

 

Ondan ayrılıp üzerindeki tişörtten kurtulmak için üzerinden çıkartmaya çalıştım. Görmek istemiyordum bu tişörtü. Varlığını bile bilmek istemiyordum. Ateş'in gözlerindeki endişe büyüğüp koca dağ oldu. Yıkılmak istedi ama yapamadı. Beni bu halde görmüşken yıkılmak yerine bana dağ oldu.

 

Üzerindekinden kurtulup tişörtü rastgele bir yere savurdum. Hala nefeslerim düzensizken Ateş'e sığındım. Bana dağ olacak vücuduna kendimi yasladım.

 

Nefes almak hiç bu kadar zor gelmemişti. Önceden ilaçlar iyi geliyor sanıyordum ama öyle değilmiş. Yıllardır vücudumu zehirliyormuş haberim yokmuş.

 

Ateş'ten ayrılıp ellerim yine benden bağımsız boynuma gitti. Odaya birilerinin girdiğini puslu gözlerimle zor görmüştüm. İçeri girenlerden biri hızla pencereyi açarken biri Ateş ile birlikte ellerimi boynumdan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Tek net gördüğüm kişi Ateş'ti.

 

"Fındık kurdum sakin ol. Bak hepimiz buradayız. Derin derin nefes al." Dedi biri. Sanırım ağabeyimdi.

 

"Y-yapamıyorum. A-abi ölüyorum." Dememle sıcak kollar arasına girmem bir oldu. Gözlerimden akan yaşlarla zor seçiyordum bir şeyleri. Ateş kollarını sıkıca bana sarmışken zar zor gördüğüm Doruk kızarmış gözlerle bana bakarken yumruğunu ısırıyordu.

 

"Şş hayır, hayır Duru ölmüyorsun. Beni de öldürmüyorsun. Duydun mu beni? Ölmüyor, beni de toprağın altına diri diri gömmüyorsun."

 

Yüzümü acuçlarının içine alarak gözlerimin içine baktı. Ondan önce bir el, elindeki su bardağını dudaklarımın arasına yaslamış bir kaç yudum su içirmişti. Boğazımdan geçen su taşmış gibi boğazımı zorlayıp mideme indi.

 

Ateş gözlerimin en derinine bakıp "Şimdi sakinleşip uykuya dalıyorsun Duru. Sabah uyandığında da bu yaşadıklarını unutup gece kollarımın arasında uykuya daldığını hatırlıyorsun," dedi.

 

Bilincim benden bağımsız kendini karanlığa gömdüğünde son hissettiğim vücudumun yere yığılmadan sıcak kolların tuttuğuydu.

 

🪽

 

 

Göz kapaklarım sanki hâlâ gecenin ağırlığını taşıyordu; aralandıklarında odaya hafif, puslu bir netlik yayıldı. Sonra tekrar kapandı gözlerim. Açmakta zorluk çekiyordum. Nefesim yavaş, bedenim uyuşuk… Sanki dünya benden önce uyanmış da ben hâlâ rüyaların içinde, üzerimden silkemez hâlde peşinden sürükleniyordum.

 

Gözlerimi açtığım an, sanki rüyaların sıcaklığı ya da soğukluğu hâlâ kirpiklerime tutunmuştu. Oda yavaş yavaş şekil alıyor, renkler toparlanıyor ama zihnim hâlâ yarı uykulu bir sisin içinde geziniyordu. Yastığın bıraktığı iz yanağımda hafifçe yanarken, nefesim derinden ve ağırdı; sanki her solukta bedenim uyanmaya ikna edilmeye çalışılıyordu.

 

Saçlarım karışmış, düşüncelerim dağınıktı. Bir süre tavana baktım, yeni güne alışmak için kendime sessiz bir zaman tanır gibi. Dünya çoktan uyanmıştı ama ben hâlâ uykunun o tatlı-acı ağırlığını üzerimden atmaya çalışıyordum. Rüyalarla gerçeklik arasında sıkışıp kalmış o birkaç saniyelik boşluk vardı içimde.

 

Kendime gelmişken yatakta doğrulup ellerimi dağınık saçlarımın arasından geçirip biraz da ben dağıttım. Beynim zonkluyordu. Dün gece puslu bir şekilde dönüp duruyordu zihnimin içinde.

 

Düne dair hatırladığım tek şey yemekten sonra Ateş'in söz verdiği gibi beni göğsünde, kolları arasında uyuttuğuydu.

 

Ateş beni kolları arasında uyutmuştu.

 

Ateş ile beraber uyumuştum. Ama yine de o huzuru içimde hissedemedim. Rüyalarım yine başta güzelken sonu kabus ile sonuçlanmıştı. Yine o ses zihnimi kemirmek ister gibi çınlayıp durmuştu.

 

Bakışlarımı hemen yan tarafıma çevirdiğimde görmek istediğim manzarayla karşılaşamadım. Ateş yoktu. Yattığı kısım ile çok düzenliydi. Sanki hiç yatılmamış gibi.

 

Daha da dikleştim yatakta. Saate bakmak için komidinin üzerinde duran telefonuma uzandığımda bir not gördüm. Üzerinde düzgün el yazısıyla yazılmış bir yazı vardı. Benim için yazılmış bir yazı. Elime alıp okuduğumda kalbim sızladı.

 

"Bu zamana kadar uyuduğum tüm uykular bana zehirmiş bal göz. Meğer senmişsin panzehiri. Sabah gözlerini açtığında beni göremediğin için küçük kız kardeşime kızabilirsin. Gece abi krizine girdiği için seni uyutup onun yanına gitmek zorunda kaldım. Ama bunu en yakın zamanda telafi edip uyandığında benim gözlerimi görmeni sağlayacağım hiç merak etme. Üniye benim bırakmamı istiyorsan sabah hazırlanmış bir şekilde bebeğimin yanında beni bekle."

 

Uykularına doyamayan

Ateş Korkut...

 

Bebeğim dediği geçen gün beni arabalarının arasından makas ata ata götürdüğü motoru oluyordu sanırım. Motor aşkına bir kere daha hayran kaldım. Abiliğine daha da hayran kaldım. O kadar güzel bir abi olmuş ki kardeşi abi krizine girmişti. Bunun için asla kardeşine kızmazdım. Ateş gibi abim olsa bende sürekli abi krizine girerdim muhtemelen.

 

Yataktan çıkmak için yorganı üzerimden attığım sıra odamın kapısı tıklatıldı. Daha ben 'gel' diyemeden Özgür elinde kahvaltı tepsisiyle içeri girmişti. Ardında Doruk elinde bir buket sarı lale ile girdiğinde ağzım şaşkınlıka açıldı.

 

Sarı laleler; Eskiden “umutsuz aşk” anlamı taşıyordu ama günümüzde daha çok neşe, enerji ve sıcak dostluğu temsil ediyordu.

Gülen yüzlü, iç açıcı bir renkti.

 

Doruk'un bunları bileceğini pek sanmıyordum ama kucağıma buketi bırakırken "her gün ayrı bir neşe ve enerji için ayrıca muhteşem ötesi bir dostun olarak bu çiçekleri hak ediyorsun," demesiyle beni yanıltı. Bilmesi ayrı bana çiçek alması ayrı şaşırtan bir durumun içindeydim şuan. Acaba rüyada olma ihtimalim yüzde kaç?

 

İki ağabeyimiz de bizi düşünmüş Dupduruu. Bugün benden mutlusu yookk.

 

Lale buketini kucağımdan alırken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Ben laleleri kollarım arasına aldığımda Özgür de elindeki kahvaltı tepsisini kucağıma bırakmıştı. Yatağın ortasında oturduğum için ikisi de aynı anda yanıma oturup beni ortalarına aldılar. Yüzümdeki gülümseme kıkırtıya döndü. Tatlı tatlı gülerken bir Doruk'a bir de Özgür'e bakıyordum.

 

"Hayırdır ya. Ne bu çiçekler, ne bu tepside kahvaltılar? Üç ay ömrüm kaldı da benim mi haberim yok?"

 

İkisi de aynı anda kaşlarını çatıp kollarımın etinin sıkıştırdığında dudaklarım arasından acı bir inleme çıktı. 'Ahh'

 

"Saçma saçma konuşup muhteşem ötesi kaşlarımı çattırma bana Duru." Doruk kaşlarını daha da çok çatmıştı. Uu ne çok korktum ama. Bana diyip kendisi çatıyordu haberi yok.

 

"Daha benim mürvetimi görmeden ne ölmesi be. Daha bana kız isteyeceksin sen."

 

Ölümsüz biri ölemez zaten. Bunlar hangi kafayı yaşıyor. Ölümsüz derken? He Duru he.

 

Kahvaltımı yapmaya başlamışken Özgür'e yandan bir bakış attım. "Ben sana kız isterim istemesine de Melo ister mi ondan pek emin değilim. Ayrıca hangi birini sana isteyeceğiz be koca oğlan. Nereye elini atsan oradan eski sevgilin çıkıyor. Hem senin burada ne işin var? Neden evine gitmedin? Melo'yu nasıl ikna ettin eve gelmeyeceğine. Sana nasıl kızmıştır. Sen benim Melo'mu nasıl kızdırı-" Ağzıma tepilen bir dilim peynir ile susmak zorunda kaldım.

 

Özgür konuşmama dayanamayıp ağzıma peynir tepmişti. Kaşlarımı çattım ama ağzımda lokma varken kızamadım.

 

Özgür rahat bir tavırla arkasına yaslanıp ayaklarını uzattı. Bir bacağını diğer bacağının üzerine bile attı. Kollarını başının arkasına koyduğunda pazıları şişmişti. Yanağımdan aldığı makasta cabasıydı. "Çok kafa ütülüyorsun be bücür. Merak etme ikiside aşağıda. Artık bizde burada yaşıyoruz. Buraya taşındık. İstesende bizden kurtulamazsın."

 

Dediklerinden hiçbir şey anlamadığım için merakla bakışlarım Doruk'a döndü. "İkisi derken?"

 

Saçlarımın arasına yumuşak bir öpücük kondurdu. Bugün ikisi de çok garip davranıyordu. Mesela Doruk beni uyandırmaya gelmemişti. Geçen bölüm nasıl uyandırdığını biraz anlatmıştım. Özgür ise asla kahvaltıma dokunmuyordu. Çok gariplerdi. Fazla garip. Deli hastanesine yattığım günlerdeki gibi.

 

"Atlas da buraya yerleşiyor fındık kurdum. Melo Sude'de abisine 'ya bende gelirim ya da seni eve kilitlerim.' diye rest çektiği için onada kapımızı açıyoruz. Bu Esir'de zaten buraya taşınmaya dünden razı." Diye açıklayarak merakımı giderdi ama benim merakım daha da kabardı.

 

"Atlas'cığım neden okulu bırakıp buralara kadar geliyor peki? Sınava da az bir süre kaldı."

 

Yanağımdan makas aldı. "Onu da kendisine sorarsın artık Duru. Şimdi kahvaltını et ve hazırlan. Dersin var."

 

Ders? Hazırlanmak? Bebeği? Ateş? Ateş götürecekti beni. İki dakika da nasılda unutturmuşlardı. Kucağımdaki tepsiyi Özgür'ün kucağına bırakıp hızla ayaklandım. Kendimi banyoya attığımda arkamda iki tane şaşkın ördek bırakmıştım.

 

"Lan bücür, kahvaltını yapmadan nereye?" Diye bağırdı Özgür.

 

"Sen ye onları koca oğlan. Benim hazırlanıp çıkmam lazım. Bekletmemem gereken bir yakışıklı var." Diye aynı şekilde karşılık verdim. Muhtemelen arkamdan söyleniyorlardı aka onları umursamadım. Odamın kapısı kapandığında gittiklerini anlamıştım.

 

Banyoda işlerimi halledip tam çıkıyordum ki makinedeki eşyaları fark ettim. Dün Ateş'in ıslandığı için çıkardığı kıyafetlerdi. Kurutma makinesini çok sevmediğim için çamaşırları alıp balkona çıktım sermek için. Yan evde pek bir hareketlilik yoktu ama Ateş'in uyandığını biliyordum. Çamaşırları serip içeri girdim.

 

Dolaptan kendime yüksek bel kot pantolon üzerime de beyaz bir kalın askılı crop çıkardım. Onları üzerime geçirip hızla saçımı tarayıp at kuyruğu bağlayarak yüzüme sadece nemlendirici sürdüm. Beyaz spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdikten sonra çantamın içine ihtiyacım olanları koyduktan sonra önce odadan sonra da evden çıktım. Salondan gelen atışma seslerine kulak asmamıştım.

 

Ceket almak son anda aklıma gelse de Ateş'in bana deri ceket getireceğini bildiğimden geri dönmemiştim.

 

Kocamız biz motoruna binince üşümeyelim diye deri ceket alıyor ama sen ona patlıyorsun. Biz bunu aşmıştık ama. Siz aşmış olabilirsiniz ama biz aşmadık. Her fırsatta aklına getireceğiz.

 

Ateş'in motorunun yanına geldiğimde çok geçmeden kapıdan elinde bir adet deri ceket ile çıktı. Dudaklarıma yerleşen gülümsemeye engel olamadım. Onunda dudaklarında çapkın bir gülüş vardı.

 

Yanıma geldiğinde ceketi giymem için tuttuğunda kollarımı geçirerek ceketi üzerime giydim. Saçlarımın arasına dudaklarını hissettiğimde gözlerim benden bağımsız kapandı.

 

"Günaydın bal güneşi."

 

Her gün başka bir lakap takıyordu. Hepsi de kalbimi hızlandırıyordu. Benimde ona bulmam lazım.

 

"Günaydın toprak gözlüm." Dedim ama benim bulduğum lakap pekte güzel değildi.

 

Yüzündeki gülümseme büyüdü. Beni kolları arasına alsada bu kısa sürdü. Ateş'in peşinden çıkan Su bizi görür görmez tebessüm etti. Ben yine konuşmaz sanıyordum ama beni Ateş'in kolları arasından çekip kendisi sıkı sıkı sarıldı.

 

"Günaydın tatlım." Kollarımı beline sarıp abla sıcaklığına sokuldum. Dünkü halinden çıkmasına çok mutlu olmuştum.

 

"Günaydın ablalık." Dedim neşesine uyum sağlayarak. Yüzündeki sıcak gülümseme çoğaldı.

 

"Bak sana ne diyeceğim? Bugün üniden sonra beraber alışverişe gidelim mi? Yeni kıyafetler alıp kuaföre gidip yenilenmem lazım." Hiç fena fikir değildi. Kafamın dağılması için mükemmel bir aktiviteydi.

 

"Süper fikir. Peşimize," Ateş ve bizim evden çıkan Doruk'ları işaret ettim. "Onları da takacaksak neden olmasın." Sözlerimle Ateş'in kaşları memnuniyetsizce çatıldı. Yalnız olsaydık yüzünü mıncırarak severdim.

 

Hadi yalnız olacağımız bir yere gidelim. Keşke gidebilseydik.

 

"Ben hiçbir yere gelmem." Dedi Ateş hiç taviz vermeyen bir sesle.

 

Su ile birbirimize bakıp göz kırptığımızda gözlerimiz birbirleriyle anlaşmıştı bile. Ben Ateş'in motorunun üstündeki kaskı kafama geçirirken Su arabasına geçmişti. İkimizde Ateş'in sözlerine pek takılmadık. Eninde sonunda o alışverişe gelecekti.

 

O Doruk'u bende Ateş'i ikna edecektim.

 

"Hadi götür beni yakışıklı direk çocuğum."

 

Sözümü ikiletmeden motora bindiğinde bende arkasınadaki yerimi aldım. Gazı kökleyip evin önünden ayrıldığımızda bu sefer çığlık atmayıp yolculuğun keyfini çıkarmıştım. Hatta ellerim hiç rahat durmamış Ateş'i kışkırtıp durdurmuştum.

 

Üniversite bahçesine girip motoru park ettiğinde Su'yun arabası da Ateş'in yanında durmuştu. Ateş benden önce motorundan inip kaskını çıkardı. Bende kendimi motordan atıp başımı kaskın verdiği bungunluktan kurtardım. Kurtarmamla önüme bir buket lale uzatılması bir oldu.

 

Elimde kaskla şaşkınca önüme uzatılan dokuz adet laleye baktım. Sekizi beyaz oratsında ki bir tanesi kırmızıydı. Acaba Ateş de sayısının ve renklerininin anlamını biliyor muydu?

 

Bilmese bence almazdı. Bencede.

 

9 Lale; 'Sonsuza kadar seninle olmak istiyorum' deme şekliydi bir nevi.

Uzun vadeli bağlanma, sadakat ve geleceğe dair verilen sözü temsil ediyordu.

 

Beyaz Lale;

Masumiyet, saflık, temiz başlangıçlar içindi.

Aynı zamanda “Affet beni” anlamını da taşır; inceliğin çiçek halidiydi.

 

Kırmızı Lale ise;

Saf aşk, derin tutku ve “Seni seviyorum” demenin en zarif hâliydi.

Kırmızı lalelerde genelde güçlü duyguları, bağlılığı ve sadakati temsil ediyordu.

 

Şuan Ateş bana yaşattığı duyguları bilseydi gözleri dolardı. Çünkü benim gözlerim dolmuştu. Bana uzattığı çiçeğin anlamı benim için o kadar büyüktü ki. Kelimelerim yetmiyordu.

 

"Ateş.." titrek nefesle konuşmaya çalıştığımda ne kadar başarılıydım orası muammaydı.

 

Gözleri bir an olsun bal rengi gözlerimden ayrılmıyordu. "Güzel bal bebeğim. Bu çiçekten daha güzellerine layıksın." Demeye çalışsa da şiddetle başımı sallayarak onu reddettim.

 

Kollarım boynuna dolandığımda yüzümü kokusuna gömdüm. "Hayır Ateş, hayır yakışıklım. Ben bu çiçeğe en çok layık olan kişiyim. Eğer bunları seçip bana getiriyorsan demek ki hayatının en güzel yerindeyim. Bu beni ne kadar mutlu eder haberin var mı?"

 

Belimi sıkıca sarıp ayaklarımı yerden kestiğinde tamamen onun kolları arasındaydım. Çiçeğin varlığını sırtımda hissediyordum. Çiçekleri almadan ilk ona sarılmıştım.

 

"Tabi ki en güzel yerimdesin. Yıllardır öylesin. Hiçte değişmedi yerin." Boynuna öpücük kondurup kolları arasından çıktım. Çiçeğimi elinden alıp kocaman sarıldım. Bugün aldığım ikinci lalemdi ama bu daha çok hoşuma gitmişti. Bu Ateş'in bir nevi sessizce seviyorum demesiydi.

 

Üzerime eğilip ellerini yüzüme sardığında vuslata ereceğiz sandım. Bu sefer başarılı olacağız sandım ama yine olmadı.

 

Omzuma dokunan bir el beni Ateş'ten ayrılmaya itti.

 

Arkamı döndüğümde gördüğüm yüzle ağzım açıldı. Herkesi görmeyi beklerdim ama onu beklemezdim. O nasıl gelmişti buruya.

 

Daha doğrusu neden gelmişti?

 

"Nur." Diye bir fısıltı döküldü dudaklarımın arasından.

 

Ateş'te söylediğim ismi duymuştu. Fakat sonrasında söylediklerine anlam veremedim.

 

"Nur mu? Düşündüğüm kişiyse ne zamandan beri kısa saç seviyor bu kız."

 

 

🪽

 

Ay selaaaammmmmm. NASILSINIZ BEYAZ KANATLARIMM.

 

UMARIM İYİSİNİZ BEN SÜPERİM.

 

Haftaya bölüm gelsin istiyorsanız yıldızlayın bizi bir de bissürü yorumlayınn

 

Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz??

 

Sizce Ateş, Nur hakkında neden öyle bir şey dedi? Bir fikriniz var mı?

 

Bölümde en sevdiğin sahne.

 

İg;yazarimssii/melegingozyasiofficial

 

Tiktok;yazarimssii/melegingozyasiofficial

 

 

Bölüm : 22.11.2025 02:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...