
Tekrardan merhaba Dupduru.
Hangisi daha ağırdı? Unuttuğum şeyler mi yoksa farkına vardığım şeyler mi?
Unuttuklarım sis gibiydi; varlıklarını inkâr edebiliyordum. Üzerlerinden geçip gittiğim sokaklar, adını anmadığım yüzler, içimde kapattığımı sandığım kapılar... Hepsi sessizdi. Sessizlik hafif sanılır, ama insanı uyutur. Unutmak bana geçici bir ferahlık verdi; yükümü azaltmadı, sadece hissettirmedi.
Farkına vardıklarım ise konuşuyordu. Susmuyorlardı. Gözlerimin içine bakıp "buradayım" diyorlardı. Her fark ediş, omuzlarıma yeni bir ağırlık bindiriyordu. Çünkü bilmek, sorumluluk demekti. Artık kaçamazdım, görmezden gelemezdim. Kendime bile yalan söyleyemezdim.
O an anladım:
Unutulan şeyler sırtımda taş gibi durmuyordu, içimde boşluk açıyordu.
Farkına vardıklarım ise can yakıyordu ama dolduruyordu o boşluğu.
Ağır olan unutmak değildi.
Ağır olan, gördükten sonra aynı kalamamaktı.
Kanatlarıma baktım; bembeyaz ışıl ışıl olan kanatlarımın bu kadar ağır olabileceğini kim söylemişti bana? Tüylerin her biri ayrı bir anıydı sanki, unutmak için direndiğim, hatırladıkça içimde yankılanan. Hatırlamak istemeyeceğim kadar gerçek ve benimleydiler.
Hareket ettikçe omuzlarım biraz daha çöktü, sanki yüküm hafiflemiyor da sadece yer değiştiriyordu. Aynadaki yansımam bana ait değildi artık; gözlerimdeki yabancılığı ben bile tanıyamıyordum.
Parmak uçlarımla kanatların kenarına dokundum. Soğuktular. Ya da ben buz kesmiştim.
Saflık dediğimiz şeyin insanın içini bu kadar üşütebileceğini bilmiyordum. Belki de bu yüzden kaçıyordum bazı gerçeklerden. Çünkü fark etmek, unutmanın verdiği o sahte huzurdan çok daha acımasızdı. Unuttuğumu sandıklarım hafif bir sis gibiydi; ama farkına vardıklarım kemiklerime kadar işliyordu.
Derin bir nefes aldım. Kanatlarım hafifçe titredi. Uçmak mıydı bu, yoksa düşmeye hazırlanmak mı, ayırt edemedim. Bildiğim tek şey: İnsan bazı yükleri sırtında taşırken değil, onlarla yüzleştiğinde eziliyordu. Ve ben, o aynanın karşısında, ilk kez gerçekten ne kadar ağır olduğumu hissettim.
Aynamdaki sessizlik bile bana bir şeyler fısıldıyordu. Kanatlarımın gölgesi duvara vurdukça içimdeki çatlaklar daha görünür hâle geliyordu.
Başımı eğdim. Yerden yükselen soğuk, ayaklarımdan içime doğru ilerledi. Kaçtığım her düşünce, şimdi kanatlarımın ağırlığına eklenmişti. Az önce sadece üniversite de yaşadığım olayı hatırlamamıştım. Çocukluğumdan bir kaç sahne de zihnimi yoklayıp kaybolmuştu.
İlkokula gittiğim ilk gün babamın zıplaya zıplaya yürüdüğüm için 'sana baktıkça ben yoruldum kızım, biraz ayakların dinlesin, ben taşırım seni' diyerek beni kucağına aldığını, bizi terk eden kadınla birbirlerine aşkla bakarak konuştuklarını, babam yeni bir çocuk istediğini ve benimde 'bana en yakın zamanda kardeş yapın, abla olmak istiyorum' dediğimi puslu da olsa hatırlıyordum. Hatta hatırladığım ve şuan utanacağım bir detay da hatırlıyorum. Okula giderken 'bende onunla yapayım çocuk' diye çocukken söylediğim sözler kulaklarımda çınlıyordu.
Bende Ateş'imlen yapayım çocuk.
Gözlerimi kapadım. Farkına vardıklarım birer yük değil, birer izdi aslında. Ve izler silinmiyordu; sadece taşınmayı bekliyordu. Unutmak bir erteleme biçimiydi, ben bunu yeni fark ediyordum.
Aynaya bir kez daha baktım. O yabancı yüz hâlâ oradaydı ama artık gözlerimde kaçış yoktu.
"Daha önce de çıkmıştın değil mi? Hatta o gün çıkmasaydın ben şuan burada değil o itin elinde olacaktım?" diye fısıldadım.
Biz çıkmasakta sen bir şekilde hallederdin. Ortaya çıkarak sadece işini kolaylaştırdık.
"Evet o kadar kolaylaştırdınız ki kendimi şuanda da olduğu gibi o zamanda deli gibi hissetmiştim."
Sen hiçbir zaman deli olmadın Dupduru. Bunu sana defalarca söylemeye çalıştık ama ertesi gün her şeyi unutarak uyanıyordun.
"Aynı dün gece de olduğu gibi."
Son anda müdahale etmemiş olsaydık, evet dün gece olduğu gibi. Ama biri sana o ilacı yine de içirdi. Ona engel olamadık.
Ellerim saçlarım arasına karıştığında başımı öne doğru eğmiştim. Dizlerim tir tir titrerken yere çökmemek için kendimi zor tutuyordum. Eğer şimdi dizlerim yere değerse kendimi kaldırmakta çok zorlanırdım. Şimdi yıkılamazdım. Henüz değil. Yanımda biri yokken ve hiçbir şeyi hatırlamıyorken yıkılmak bana yakışmazdı.
"Neden unutmamı istiyorlar? Neden bana bunu yaşatıyorlar anlam veremiyorum."
Her şeyi hatırlamanı sağlayacağız hiç merak etme. Biraz sabretmelisin. O zamana kadar bizim esirimiz olacaksın sadece.
"Size güveniyorum."
Kanatlarım kaybolduğunda elimi yıkayıp bir kaç defa yüzüme soğuk su çarptım. Kendime gelmeden dışarı çıkamazdım. Ateş, kireç gibi bembeyaz kesilmiş yüzümü görür görmez bir şey olduğunu anlaması saniye sürmezdi. Geçmişim olduğu için ciğerime kadar beni tanıdığına emindim. Aynı Doruk'un düşüncelerimi bilecek kadar tanıdığı gibi. Anında anlaması çok olasıydı.
Yüzümü ovuşturup önüme gelen saçları kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Şimdi kendimi ne kadar iyi hissetmem gerekiyorsa öyle iyiydim. Son kez aynadan kendime baktığımda çökmüş olduğum gözlerime yansıyordu. Ya da ben görmek istediğim gibi görüyordum kendimi. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Dışarı adımımı attığımda gelen farkındalıkla göz devirdim kendi kendime. Ağzımın içinde söylenmekten geri kalmamıştım.
"Bir çift kanadın esiri olmadığım kalmıştı. O da oldu."
"Kiminle konuşuyorsun sen?" Diye konuşan ses duymamla başımı kaldırıp karşımdaki manzaraya baktığımda ağzım şaşkınlıkla açıldı. Bu kadar kalabalık beklemiyordum. Bizimkilerin yanında Emir hariç beş kişilik bir grup vardı. Bizden sadece Özgür ortalarda gözükmüyordu. En önde geçen gün çarpıştığım, bana 'melek kızı' diyen esmer çocuk duruyordu. Bir adım yanında siyah kısa saçlı, beyaz tenli, 1,76 boylarında, az önce beni kızların elinden kurtaran kız duruyordu.
Onun yanında telefonuna gömülmüş, ağzında yavaşça sakız çiğnediğini düşündüğüm tahminimce 1,72 boyunda kız dikiliyordu. Uzun ve hafif dalgalı koyu kahverengi saçlara, yüz hatları yumuşak; açık teni, belirgin çilleri ve soğuk bir ifadeye sahipti. Yüzünde belli bir şekilde dağılan çilleri ona ayrı bir hava katmıştı. Arkalarında ise kendi aralarında sohbet edip, kıkır kıkır gülen, sevgili diyebileceğim sarışın ve mavi gözlü çift vardı. Tabi bunlar Doruk'un 'kiminle konuşuyorsun sen?' demeden önceydi.
Şimdi herkes gözünü dikmiş bana bakıyordu.
Yenilerin gözünde deli olduk. Niye sesli konuşursun ki? İçinden konuşsan da biz seni duyardık. Şimdi suçlu ben mi oldum? Ayrıca yanlış düşünmeyecekler. Sende biliyorsun ki geçmişimde bir zamanlar o akıl hastanelerden birinde kaldım.
Yanlarına yürüdüm ağır adımlarla. "Öyle kendi kendime konuşuyordum. Asıl siz ne yapıyorsunuz burada? Beni bu kapının önünde mi beklediniz?" Doruk'un sorusunu hem yanıtsız bırakmadım hem de merakıma yenik düşüp soru sordum. Acaba o kızları görmüşler miydi?
Emir'in konuşmasıyla benim sorum havada asılı kaldı. "Size bahsettiğim, sevgilimi ağlattığı için Ateş piçine yumruk attırmayan o kız, Duru Sağlam."
Kaşlarımı çattım. Benim Ateş'ime hangi hakla piç derdi. Asıl yumruğu o yiyecekti haberi yoktu. "Sen kime piç diyorsun yeşil gözlü devcik olan Emir Ayaz?"
"Yanındaki sırığa diyorum Duru Sağlam. Ayrıca yeşil gözlü devcik mi? Ben sana bala bulanmış aç ayıcık diyor muyum?" O da kaşlarını çattı.
"Ben şimdi sana bir şey derim aklın hayalin durur sevgilin bile seni kendine getiremez yeşil gözlü devcik olan Emir Ayaz. Kaşınma istersen. Ha ama çok kaşınmak istiyorsan da çok güzel kaşırım." Sözlerimle Emir dumur olurken Asena sevgilisinin bu haline gülmemek için kendisini zor tutuyordu. Beni tanıyorsa eğer lafın altında kalmayacağımı da biliyordur. Bu yüzden bana kızamazdı sevgilisine laf sokuyorum diye.
Bu saatten sonra kaşınacağını pek sanmıyorum. Bir zahmet kaşınmasın.
Bana 'melek kızı' diyen çocuk araya girdi. "Aynı zamanda çok iyi laf sokucu." Bana elini uzattı ama o eli sıkmaya çekindim. İçimdeki o his değişmemişti. Hala şeytanın oğlu olduğunu söylüyordu. Yine de elini tuttuğumda sıcak avucu elimi sıkıca sarmıştı. Bakışlarından bile sıcaklık akıyordu sanki içime. Hayır tutuşunda hiç ar niyet yoktu. Aksine bir abi gibi sarıp sarmıştı. Bakışları da öyleydi. Bu nasıl şeytan oğluydu böyle?
Unutma Dupduru şeytan da bir zamanlar melekti. Hatırlayınca daha iyi anlayacaksın. Sen öyle diyorsan.
"En kısa zamanda tanışacağız melek kızı, demiştim." Dedi gözlerime bakarken. Ağırca yutkundum. O günkü sözleri hala tüylerimi diken diken ediyordu. Elimde olmayan eli siyah saçlarının arasına daldı. "Ben Tolga, Tolga Cevher. Muhteşem ötesi siyah saçlara sahip, üniversitenin yakışıklı serserisi olan Tolga'yım." Bunları söylerken sırıtıyordu.
İşte bunları duymayı beklemiyordum. Ben daha çok üzerime gelir diye düşünüyordum. Ama bu sözler düşüncelerimin aksiydi. Bu sözleri bana çok iyi tanıdığım birine aşırı derece de benziyordu. Doruk Kandemir.
Bakışlarım Tolga'nın yüzünden ayrılıp Doruk'a kilitlendi. Doruk'un gözleri şaşkınlıktan açılmıştı. Bir bize bir Tolga'ya bakıyordu. "Ne dedin sen?" diyerek en sonunda konuşabildiğinde bir eli göğsüne gitmiş vaziyetteydi. Oda bunu beklemiyordu. Bu sefer bize hitaben konuştu. "Siz de duydunuz mu? Ne dedi az önce o öyle? Lütfen bana yanlış duydunuz deyin! Çirkin kızım bana bunun bir kabus olduğunu söyle hemen."
Tolga kendisine gelen soruyu, "Ne demişim? Muhteşem ötesi siyah saçlara sahip serseri yakışıklı Tolga'yım dedim. Ne o big boy, sözlerim hoşuna gitmedi mi?" diyerek sorusuyla birlikte yanıtladı. Doruk'un vücudu gerçekten de big boy denilecek kadar vardı. Ama sorun şuydu ki Tolga'nın vücudu da ondan aşağı kalır değildi. İkisi de hem kalıp olarak hem de boy olarak aynılardı. Tek fark biri esmer yakışıklısıyken diğeri sarışın yakışıklısıydı.
"Tabi ki gitmedi müCevher herif! Lan saçlarına söyleyecek başka bir şey mi bulamadın? O tabir ilk bölümlerden beri benimdi! Kitaba sonradan dahil olup bir de benim tabirimi çalıyorsun."
"Yalnız soyadım Mücevher değil Cevher. Ayrıca tapusu sende mi lan o tabirinde bana çalıyorsun diyorsun? Hem belki bizi kaleme alan ikimize de yazmak istedi. Ne biliyorsun?"
"Bana ne lan! Git çakma siyah saçlarına başka bir şey de. Muhteşem ötesi benim."
"Lan sen benim saçlarıma mı çakma diyorsun? Asıl sen git şu çakma saçlarına başka bir şey de. Şuna bak bir de dip boyası gelmiş. İster misin benim berbere gidelim? Çok güzel boyuyor saçları."
"Siktir. Sen o berbere gitsen bile benim rengimde saç boyasını zor bulursun amına koyayım. Gelmişsin burada bana dip boyası gelmiş saçlarının diyorsun. Sana tavsiyem gidip göz doktoruna görünmen. Malum gözlerin orijinal şeyleri ayırt edemiyor"
Hepimiz boş boş bu ikilinin tartışmasını izliyorduk. Neyi paylaşamadıklarını hala anlamış değildim. Ve Tolga hala elimi bırakmış değildi. Doruk'a celallenip benim elimi sıkıyordu. Acıtacak derece de değildi ama aynı anda ellerimize uzanan iki el için fazla rahatsız edici olmuş olacak ki anında ellerimizin temasını kesti. Bu kişiler Ateş ve Tolga'nın yanında durak kısa saçlı kızdan başkası değildi. Ateş'i anlardım da o kıza anlam veremedim. Hiç sevgili gibi durmuyorlardı çünkü. Belki de kız Tolga'ya platonikti, bilemeyecektim artık.
Ateş belimden tuttuğu gibi yanına çekti. "Fazla uzun el sıkıştınız. Bu durumdan hiç hoşlanmadım."
Kocamız bizi kıskanıyor. Sizi değil beni kıskanıyor. Sende Ateş'i bizden kıskanıyorsun. Kırıcısın, halbuki biz senin kanındanız.
"Ateş'e katılıyorum." dedi o kız. Ama bana elini uzatmaktan geri kalmadı. "Bende Nazlı Durmaz. Memnun oldum Duru." Yanında telefona gömülmüş arkadaşını gösterdi. "Bu da grubumuzun asosyal kızı Ezgi Bilgiç." Ezgi adını duymasıyla başını kaldırıp bana göz kırptı. Bende ona tebessüm ettiğimde telefonuna geri döndü. O telefonda bu kadar çok ne var merak ettim.
Nazlı bu seferde sarışın çifti gösterdi. "Bu sarışın ikili de grubumuzun küçük çifte civcivleri, Selin Işık ve Ege Gökmen. Emir ile tanışmışsın zaten." dedi sıcak bir tavırla. Samimiliği aynı Su gibiydi. Bu yüzden hemen ısınmıştı içim. Ayrıca ona karşı hiç kötü bir şey hissetmemiştim. Selin de bana gülümsediğinde hepsine hitaben "Memnun oldum." dedim. Gerçekten de memnun olmuştum.
Tolga ve Doruk'un arasında gerilim devam ederken Emir'in sözlerine hepimiz kahkaha atmıştık. "En büyük aşklar kavgayla başlarmış. Bu ikilinin arasında büyük bir aşk doğacak diyeyim size."
Doruk ve Tolga aynı anda Emir'e öyle bir bakış attılar ki Emir Asena'nın arkasına saklanmak zorunda kalmıştı. Ben olsam bende korkardım bu bakışlar karşısında. Öyle korkunç bakmışlardı. Siz olsanız siz bile tırsardınız.
Ben Ateş'e yaslanmış onları izliyordum. Durgun ruh halim şuanlık kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu yüzden rahattım ama bunun çok uzun süreceğini sanmıyordum. Ne zaman ki Ateş bana odaklandı o zaman bende bir şey olduğunu anlardı. Ve ben onu nasıl geçiştirecektim henüz bilmiyordum.
Sesini ilk defa duyduğum genç bir çocuğun, bu kişi Ege oluyor, sözleri ortama öyle bir bomba gibi düştü ki Doruk ve Tolga'nın atışmasını bile anında kesti. Uzaktan gelen Özgür'ün bile adımları durmuştu. Benim bedenim bile benden bağımsız kaskatı olmuştu.
"Ya Tolga bacımın, Duru biraderime melek kızı dediğine bir tek ben mi takıldım? Ben mi anormalim abi. Niye hiç kimse buna takılmadı?"
Öyle bir buz kesmiştim ki Ateş'in belimdeki elleri derimin içine gömülmek ister gibi baskısını arttırmıştı. Ben ne kadar gerildiysem Tolga bir o kadar rahattı. Hatta o kadar rahattı ki, "E çünkü meleğin kızı." demişti. Bunu demesiyle ekibi hep bir ağızdan "Ne?" diye bağırmıştı. Ezgi bile telefonunu cebine koymuş şaşkın bakışlarla bana bakıyordu. Onlar ne kadar şaşırdılarsa Ateş, Doruk, Su ve Özgür bir o kadar gerilmişti. Gerilmelerinin sebebi benden dolayıydı değil mi? Benden ötürü bu kadar gerilmişlerdi. Hatta bu yüzden çaktırmadan bir bakışları bendeydi? Hepsi bir olmuş benim tepkimi ölçmeye çalışıyorlardı.
Peki ben bu fırsatı onlara verir miydim?
Tabi ki vermezdim.
Hiçbir şeyi belli etmeden konuşmam da bu yüzdendi. "Ee kendisi de şeytanın oğlu." Bunu dememle olay tersine döndü.
Bu sefer Tolga'nın ekibi gerilirken Ateş'ler 'Ne' diye bağırmıştı. En çok bağıran ikili Doruk ve Özgür olmuştu. Ateş bağırmasa bile onunda şaşkın sesi kulaklarıma çarpmıştı. Tolga'nın da bedeninin kısa bir an da olsa gerildiğini gördüm. Ama bu çok kısa sürmüştü. Bana bakıp göz kırptığında içime garip bir sıcaklık yayıldı. Gerçekten bana karşı davranışları bir abi sıcaklığındaydı. Sanki daha önce bana abilik yapmış gibi hissediyordum. Ne? Abilik yaptığını mı hissediyorum? Hadi ama ya. O da mı geçmişimden biriydi?
Çocuğa şeytanın oğlu diyorsun. Ama öyle hissediyorum. Demek ki geçmişinden geliyor. Ya sen imalı imalı konuşmak yerine adam akıllı anlatsana bana. Öyle bir şey yapabilsek seni uğraştırmayız zaten. Kendin hatırlayacaksın biz sadece seni destekleyeceğiz.
"Lan o zaman neden esirimizsin diyorsun!?"
Herkesin irkilerek bana bakmasıyla ne yaptığımı fark edip elimi dudaklarımın üzerine kapattım. İçimden konuşacağıma sesli bir şekilde konuşmuştum. Ve bu çok utanç vericiydi. Hemen dibimde olan Ateş'in göğsüne başımı gömdüm. Harbi harbi beni deli sanacaklardı. Belki de çoktan düşünmüşlerdi. Ateş'in beline sıkıca sarılıp kafamı göğsüne daha çok bastırdım. Beni en acilinden bu durumdan kurtarması gerekiyordu. "Ateş beni buradan kaçırsana. Deli sanacakları beni. Bu çok utanç verici." diye fısıldadım. Herhalde beni duymuştur.
Hem sesli sesli konuşuyorsun hem de utanarak saklanıyorsun. Sen sus! Zaten başıma ne geliyorsa sen konuştuktan sonra geliyor.
Göğsü titrekçe şişip hareketlendiğinde bana güldüğünü anladım. Neden gülüyordu ki şimdi. Ben bana gülsün diye konuşmamıştım. Ellerini sıkıca belime sarıp mümkünmüş gibi beni daha çok kendisine çekti. "Sen böyle utanınca bana sığınacaksan eğer lütfen daha fazla utan ballı kızım. Bu yaptığın çok hoşuma gitti."
"Şimdi ben seni bir utandırırım Ateş bir hafta kendine gelemezsin."
"Hiçbir lafın altında da kalma zaten." dedi huysuz huysuz.
"Bunlar sevgili mi? Ben sırığı ilk defa bir kıza bu kadar yakın temasa geçtiğini görüyorum." diye konuşan Emir aramızdaki sohbeti bölmüştü. Buna ben cevap vermedim. Sessizliğimi korudum. Ama Ateş herkesteki soru işaretini tek bir cümle ile yok etmişti. "Çok yakında sevgiliyiz."
Bu cevap içimde o kadar güzel yankılandı ki kalbim göğüs kafesime sığamadı. Onunla sevgili olma düşüncesi içime baharları getirip çiçeklerini açtırdı. Ama sonra karnımdan gelen guruldama sesi içimdeki romantikliği söküp attı. Elim hızla karnıma gittiğinde bu sesi sadece Ateş duymuştu. Dudaklarım arasından panikle karışık şaşkın bir 'Hii' nidası döküldü. "Ay ben açlıktan geberiyorum Ateeeşş." çığırmama ortamda yükselen kahkaha sesleri eşlik etti. Hepsi bir olmuş bana gülerken tek bir kişi benim sersefil halimi anlamıştı. Koca oğlan.
"Bende öyleyim bücür. Malum saatlerdir alışveriş yapıp bizi de peşinizden sürüklediğiniz için yemek yemedim. Bu yüzden size aşırı aşırı sinirliyim." Dedi iğneleyerek. Ardından da "Ve gidebileceğimiz çok iyi bir yer biliyorum. Oraya gidelim." Diye ekledi. Tolga'ları da unutmayıp "Sizde oradan sayılırsınız bize eşlik etmek ister misiniz? Yemeği yedikten sonra da eğleniriz." diye sordu. Gerçekten aramızda bu teklifi yapabilecek tek kişi oydu. Ben şuan karnımın gurultusunun derdinde olduğum için yapamazdım. Su neden bu kadar sessizdi anlam veremiyordum. Doruk ise daha az evvel Tolga ile takıştığı için gram istemezdi.
Ateş ise toplu ortamlardan nefret ederdi.
Bakışlarım Ateş'in çehresine kalktı. Gerçekten onu çok iyi tanıyordum. Ve bunu hatırlamıyordum. Beni asıl yaralayan buydu.
Herkes bu fikre olumlu bakmıştı. Garip bir şekilde çok iyi ekip olacağımızı hissediyordum. Ne değişikti ki kötü hiçbir his yoktu içimde. O kötü hissin olması mı daha iyiydi yoksa olmaması mı emin değildim henüz.
Yürümeye başladıklarında ben yürümeyip onların uzaklaşmasını bekledim. Yeteri kadar uzaklaştıklarında Ateş'in attığı bir adımın arkasından ona tatlı tatlı baktım. Benim yürümediğimi anında fark etmiş hemen bana dönmüştü. Ve ben daha ağzımı açmadan ne istediğimi anlamıştı. Bacaklarımdan tutup tek bir hamlede beni kucağına aldığında hızla kollarımı boynuna dolayıp kafamı boyuna gömdüm. Kendisi de halinden çok memnundu. Ben bu çocuğu gerçekten çok seviyorum.
Burnumu boynuna sürtüp kokusundan derince içime çektim. Bu hareketime kocaman gülümsedi.
"Başımın belası."
Yanağına öpücük kondurdum. "Tatlı belanım ama dimi." dedim hemen.
O ise, "Ballı belamsın." diye karşılık verdi.
AVM'den çıkana kadar, hatta arabaya kadar hiç yorulmadan beni kucağında taşıdı.
😋
Etrafıma huzursuz bakışlar atarak yürüyor, bir yandan da söyleniyordum. "Özgür çok iyi bir yer biliyorum derken restoran dan bahsediyor sanmıştım. Bar sokağında olan bir dükkandan değil. Ayrıca buraya geldik ama belamızı bulmayız değil mi?" Özgür'ün yemek anlayışının bar olduğunu bilmiyordum. AVM'den çıktıktan sonra eğlenmeye gidelim diye ısrar ettiği için buraya gelmiştik. Ama hiç huzurlu değildim. Sahil kenarında bir yere gitseydik eğer biraz daha huzurlu olurdum.
"Rahat ol bal göz. Burası benim mekanım. Hem biz bela bulmayız, bela oluruz." Ateş göz kırparak beni rahatlatmak için söylediği şeylerle biraz olsun içim rahatlamıştı. Arabada dinlendiğim için bu sefer kucağına almasını istememiştim. Biz kendi arabamızla, Tolga'lar kendi arabalarıyla gelmişti. Bizden tek ayrılan kişi Asena olmuştu. Arabaların yanına gittiğimizde ben sevgilimin motoruyla geleceğim demiş Emir'in arkasına atlamıştı. Tabi Ateş bu duruma da söylenmişti. Neymiş efendim abisiymiş, sevgilisiyle gidemezmiş falan filan. Ben böyle şeylere Doruk'tan alışık olduğum için garipsememiştim ama Asena çok şaşırmıştı.
Bu yüzden elini Ateş'in anına koyup ateşini ölçmüş, "Ateşinde yok. Başına kaya mı düştü," diye sormuştu. Su ise gülerek beni gösterip "Hayır tatlım. Sadece Duru'su çarptı ona." demişti. O an da çok utanıp hemen gözlerimi kaçırmıştım. Asena ise minnetle bana sarılmış beni öve öve Emir'in arkasına binmişti.
İstanbul'da böyle tekinli tekinsiz bar sokağı olduğunu bilmiyordum. Tahmin de etmezdim. Kim böyle bir yerde kendisine mekan açardı ki. Bir dakika! Benim mekanım mı?
Kocamızın mekanı varmışş Dupduru. Acaba daha ne kadar bizi kendisine aşık edecek. Bilmiyorum ama umarım bu aşk yüzünden kalbim kriz geçirip bizi hastanelik etmez.
Gözlerim fal taşı gibi açılarak Ateş'e döndü. "SENİN MEKANIN MI?" bağırışımla hepsi yüzünü buruşturdu.
"Ne bağırıyorsun Duru biraderim. Daha kısık desibel kullanamaz mısın sesini?" Dedi Ege yüzünü olabildiğince buruşturarak.
Elimi tehditkâr bir şekilde Ege'ye salladım. "Lan oğlum sen hayırdır. İkidir bana birader diyip duruyorsun. Ben sana bir adet çarparım bir daha ne bana biraderim diyebilirsin ne de sevgiline iki çift kelam edebilirsin. Anladın mı beni?"
Ege korkuyla Tolga'ya sığındığında gülmemek için kendimi sıktım. "Tamam Duru birade- aman melek abla ne kızıyorsun ya. Demeyiz bir daha. Tolga bacım lütfen şu kıza haddini bildirir misin? Çok rica ediyorum." dedi ama Tolga bana değil Ege'ye kızdı.
"Lan eğer bir daha bana bacım dersen yüzünde öyle bir hasar bırakırım ki bırak bana sığınmayı sevgilinin karşısına bile çıkamazsın."
"Bak bana çakma diyorsun müCevher herif ama ekibinde çakma sarışın bulunduruyorsun." Dedi Doruk'ta. Ellerini ceplerine koymuş önümüzde yüzü bize dönük bir şekilde ters ters yürüyordu. Tolga ise ona çatık kaşlarıyla bakmakla yetindi.
Emir'in dediği gibi en büyük aşklar kavgayla başlar. Bu ikili çok büyük aşk yaşayacak diyeyim sana. Bir kaç aya düğünlerinizi yaparız artık. Çok fenasın Dupduru.
"Rahat bırakın sarı civcivimi. Hepiniz bir olup bebeğimin üzerine geliyorsunuz." Dedi Selin ince sesiyle. Ege'nin koruyucu meleğiydi resmen. Hiç de laf söylettirmiyordu sevgilisine.
"Dur bir Selin. Şuan konumuz senin sarı civcivin değil." Ateş'e döndüm. "Ne demek benim mekanım? Ne demek bela bulmayız bela oluruz!? Hadi mekan senin ona tamam. Bela olmak nedir? Ben diyorum bela bulmayız değil mi, sen diyorsun bela oluruz. Sanki ikisi çok farklı şeyler. Ayrıca açım ben aç. Ne yiyebiliriz ki böyle bir yerde? Ben aç karnına içki falan içe-" Dudaklarıma örtünen bir adet koca el daha ben cümlemi tamamlayamadan sözlerimi yarıda kesti.
"Nefes al ballım, nefes al." diye keskin bir dille uyardı elin sahibi, yani Ateş. Ateş'in söylemesiyle derin bir nefes aldım. Herkes bana dehşet içinde bakıyordu ama umursamadım. Çatık kaşlarla Ateş'e bakmayı sürdürdüm. O da açıklamaya devam etti. "Mekan sadece benim değil. Liseden beri yakın olduğum arkadaşımla beraber ortak açmıştık. Mekanın üst tarafı normal restoran, alt katı ise gece kulübü. Ben restoran kısmının ortağıyım. Koca oğlan gece kulübünün ortağı. Mekan ise Poyraz Tuna'ya ait. Biraz dan tanışacaksın zaten kendisi ile." dedi sakin bir sesle.
Ben ne kadar hızlı hızlı, nefessiz konuşuyorsam Ateş bir o kadar sakin bir şekilde konuşuyordu. Nutkum tutulduğu için konuşamadım. Kimin aklına böyle bir mekan açmak gelirdi ki. Ve en önemli detayda Ateş bir mekan açacak parayı nereden bulmuştu? Gerçekten bugün yaptığımız alışverişten sonra bu para kaynağını çok merak etmeye başlamıştım.
Doruk elleri ceplerinde bize dönük bir şekilde yürürken, alayla "Ne çok söylendin be kızım. Böyle çocukluk yapacağını bilseydik seni eve bırakır öyle gelirdik. Bak Su'cukum nasıl da uslu." dedi. Ters bakan bakışlarımı Doruk'a çevirdiğimde sövmemek için dilimi ısırıyordum. "Ben mi çocukluk yapıyorum. Sadece böyle bir yerde başımız belaya girecek diye bir an tırstım o kadar. Hem sen bana laf yetiştireceğine önüne dön de yürü. Bir yerlere toslayacaksın şimdi." Ben daha konuşmamı yeni bitirmişken dediğim oldu. Doruk sırtını bir yere pardon bir insana çarpmıştı.
Çarpmanın etkisiyle Doruk da arkasındaki insan da sarsılmıştı. Bu çarpışma Doruk'u çok fazla etkilemese de arkasındakini baya bir etkisi altına almıştı. Düşmeye yakınken son anda dengesini sağlamış ayakta kalmayı başarmıştı. Doruk "Lan," diye çıkışarak arkasını dönmüştü ki çarptığı kişiyle göz göze gelince susmak zorunda kaldı. Bu çarpışmada eğlenen tek kişi vardı o da Doruk'a laf atmaya yer arayan Tolga'ydı.
Ben daha az önce başımıza bela almayız demiştim ki bela mıknatısı gibi iki dakikada belayı üzerimize çekmiştik. Umarım sağ salim kazasız belasız bu olaydan sağ çıkardık. Hepimiz karşımızdaki manzaraya bakıyorduk. Doruk'un çarptığı kişi de sarışın, mavi gözlü, 1,90 üstü olmasa da uzun boylu genç biriydi. O da Doruk kadar yakışıklıydı. Ve sanırım Doruk'un susmasını sağlayanda kendisi kadar yakışıklı sarışın olmasıydı. Aralarındaki fark; Doruk'un saçlarının biraz daha koyu sarı ve buğday tenli olmasıydı. Karşımızdaki ise Doruk'tan daha açık sarı saçlı olması ve beyaz tenli olmasıydı. Bir de en büyük farkları boylarıydı.
O da yalnız değildi. Yanında omuzlarına kadar kısa olan gece gibi simsiyah saçlara ve gözlere sahip bir kız duruyordu. Teni kar kadar beyazdı. Doruk'un çarpmasından dolayı sarışın çocuk resmen bu kıza yapışıp kalmıştı. Kız bu yüzden kendisine yapışan çocuğa öyle bir bakış attı ki az kalsın gülecektim. Çocuğa vebalıymış gibi bakıyordu.
Bu sefer odağım diğer yanındakine kaydı. Başka bir genç daha duruyordu. Ama fark ettiğim bir diğer detaysa fiziksel özellikleri Tolga ile hemen hemen aynıydı. Siyah saçları, koyu renk gözleri, uzun boyu vardı. Kalıpları da birbirine çok yakındı. Ve Tolga Doruk'a bakmaktan henüz bu detayı fark edememişti.
İki benzeyen karakter bu benzerlikler karşısında büyük olay çıkartır mı sence? Bilmiyorum. Umarım bu yüzden kavgaya tutuşmazlar.
Biri daha vardı ve o da kıza çok yakındı. Onlara ilk bakışımda sevgililer diyebilirdim o derece yakınlardı. Kahve tonlarında saçları, yeşil gözleri, buğday teniyle kızın yanına çok yakışıyordu. Ben bu ikiliyi fazlasıyla shipledim.
Kız fazla güzel ama bakışları çok sert bir tırsmadım değil Dupduru. Bu bakışları onu çok çekici yapıyor ama.
Tolga kahkahalarının arasında "Lan düz yolda bile yürüyemiyorsun big boy." dedi. Gerçekten Tolga'nın an kolladığı bu sözlerinden çok net anlaşılıyordu. Sözleri Doruk'a ulaşamamıştı. Çünkü kendisi şuan sarışın genci çatık kaşlarıyla süzme derdindeydi. Sorun şu ki o gençte yapıştığı kızdan ayrılmadan tip tip Doruk'a bakıyordu.
Genç çocuk, biz yaşlarında, Doruk'u bir kez daha süzüp "Abicim sen o vücudu nerenden çıkarıp yaptın?" dediğinde hepimiz Doruk'a kilitlenmiştik. Söyleyeceği şeyi çok merak ediyorum.
"Senin çıkaramadığın yerden yaptığım çok belli. Şu vücuda bak hiç mi spora gitmedin sen amına koyayım. Bir de gelmiş bana çarpıyorsun."
Genç çocuğun işaret parmağı Doruk'a kalktı hınçla. "Hşşşt bir kere benim bebek gibi yüzüm, sarı saçlarım, mavi gözlerim yeter mükemmel ötesi bir varlık olmama." Dedi parmağını sallarken. Sonra yine Doruk'u baştan aşağı süzdü. "Gerçi maalesef sende sarısın ama... bu arada boyun kaç kanka senin? Umarım topuklu ayakkabı falan giymişsindir."
İşte bunu hepimiz beklemiyorduk. Özgür'ün hayvani kahkahası ortamda yükselirken elindeki kamerası açık telefon gülmesiyle sallanıyordu. Tolga ile aynı fiziksel özelliklerine sahip genç bile gülmemek için kendisini zor tutuyordu. Ben gülüşlerim arasında Tolga'ya baktım. Ne zaman fark edecek diye beklerken, zaten fark etmiş olan Tolga çatık kaşlarıyla onu süzüyordu.
Mavişten sonra kara çocuk da girişecek gibi. Lütfen girişsin ben çok eğleniyorum ortamdan.
Kulaklarına kadar kızaran Doruk, gencin yakasına yapışmamak için ellerini sıkıyordu. Parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. "Ne diyorsun lan sen? Büyüyememiş birisi olarak hangi cesaretle bana bunları söylüyorsun? Sarışın ve mavi gözlü olman kurtaracak diyeceğim ama bu seferde boydan kaybediyorsun çakma cüce. Seni hem boyumla hemde yakışıklılığımla döverim, uzun süre kendine gelemezsin yer cücesi seni!"
Kız bile Doruk'un sözlerine ağzını kapatıp 'ooo' der gibi bakıyordu. Sanırım Doruk'a hayran kalmıştı. Ama buna rağmen kendisine sarılan genci arkasına çekip Doruk'un karşısında durdu. Doruk kızın bu harektine şaşkınca baktı. Bu hamleyi de hepimiz beklemiyorduk.
Ya bir anda nasıl böyle bir ortama düştük biz?
"İstersen biraz mesafeyi aç yoksa ben o lafları sana yedirtmek zorunda kalacağım." Kızın sesi ortama kaya gibi düştü. Bakışları sert, kaşları çatıktı. Ve dik dik Doruk'a bakıyordu.
Özgür hala video kaydı alırken bizden çoğu kişi buradan tüymüştü. Mekanın yerini benden iyi bildikleri için oraya gittiklerini biliyordum. Geriye sadece ben, Ateş, Özgür, Tolga, Emir kalmıştık. Bir de sevgilisi her an kavgaya tutuşacak diye tedirginlikle bekleyen ablalık vardı. Ateş be Özgür'ün, Doruk için gitmediğini biliyordum. Aralarında benim bile göremediğim bir bağ vardı. Emir'in de Tolga için gitmediğini tahmin edebiliyordum. Ege gitmek istemese de kızları yalnız bırakmamak için peşlerine düşmüştü.
Ben ise mavişimi burada bırakacak değildim. Bu yaşıma onunla gelmiştim. Ve onu bırakıp hiçbir yere gitmezdim. Sadece Doruk için değil, hayatımda olan tüm sevdiklerim için bunu yapmazdım. Tabii işin eğlence kısmını kaçırmamakta var.
Doruk kıza şaşkın şaşkın bakarken, kız dik bakışlarını ondan çekmemişti. Ateş'in yanından uzaklaşıp Doruk'un yanına dikildim. "Ben şuan sana aşırı yükseldim. Lütfen önce tanışalım mı? Sonra Doruk'un laflarını yedirirsin." Böyle de açık sözlü, sevecen bir karakterimdir. Bir an laf sokacağım sandınız değil mi? Hiç öyle huylarım yoktur.
Şuan sadece bu kızla tanışmak istiyordum. İçimde garip his vardı bu kıza karşı. Hayır kötü biri olarak hissetmiyordum. Aksine güzel şeyler hissediyordum. Başka bir evrende olsaydık net en yakın arkadaşım olurdu.
Benim ciddiyetle söylediğim şeylerle herkes afalladı. Sanırım onlarda laf falan sokacağımı bekliyorlardı. Ters köşe yapmıştım hepsini. Kız beni baştan aşağı süzüp kaşlarını daha da çattı. Gözleri en koyu halini almıştı. Sanırım o da benden böyle bir şey beklemiyordu. Sert ifadesi bu seferde bana dönmüştü.
"Ulan fındık kurdu. Her olayda beni şaşırtmayı nasıl beceriyorsun amına koyayım? Bir kere de öncelik ben olayım." Önceki kavgasında karşısındaki çocuğa 'o futbol topunu nasıl bu kadar yükseğe diktin' diye sormuştum.
Evet bir önce ki kavgası gittiği halısaha maçında olmuştu. Karşı takımdaki çocuk Doruk'a sürekli hile yaptığını, oynamayı bilmediğini söyleyip küfür edip durmuştu. Doruk da en sonunda sabrını tüketmiş kafa göz dalmıştı. Ve ben kafa göz dalmadan önce o çocuğa bunu sormuştum. Sonrası ise kaostu. Buna benzer daha bir çok olay.
Özgür merakla "Ne yapmıştı yine?" diye sorduğunda Doruk bezgince "Bir önce ki kavgada sıfatını sikip yamulttuğum çocuğa topu nasıl o kadar havaya diktiğini sormuştu." diye yanıtladı.
Omuzlarımı silktim. "Merak ettiğim şeyler oluyorsa bu benim sorunum değil maviş." Kıza geri döndüm. "Tanışacak mısın benimle? Tanışsana benimle lütfen. Bak gerçekten tanışmak istiyorum seninle. Cidden çok yükseldim. Çok farklı bir auran, çok farklı havan var. Adını öğrensem bile yeter bana. Bak şuan senin adını öğrenmek için ekibimi bile satabilirim. Şaka satmam. Onlar benim ailem. Ama yine de adını öğrenmek için her şeyi yapabilirim. Söylesene tanışacak-" Dudaklarıma kapanan el ile yine sözlerim yarıda kesildi. Ateş yine beni kesmek için avucunu kullanmıştı.
Keşke başka şeyler kullansa bizi susturmak için. Sus terbiyesiz seni. Sen başka şekilde susturmasını istiyorsun bilmiyoruz sanki. Unutma Dupduru senin içindeyiz biz.
"Nefes al ballım, nefes al." Dedi kesin bir dille. Onun deyişiyle yine derin bir nefes aldım ve beklenti dolu bakışlarımı kıza diktim.
Ondan önce kıza yapışmış eleman konuştu. Ama odağı biz değildik.
Tolga'ya benzettiğim kişiye dönüp "Aşık oldu galiba baksana kıza taramalı tüfeğe bağladı resmen. Gerçi kuzimin de neyini merak ettiyse yeryüzüne inmiş eşi benzeri olmayan iki ayaklı bir deccal adeta." dedi. Kendi kendine duraksadı. Aklına şimdi dank etmiş gibi bu seferde Doruk'u işaret etti. "Bu eleman bana yer cücesi demişti değil mi Emo?" dedi yine o kişiye.
O da ilk defa konuştu. "Yine ismimin kökünü siktin Caner!" diye kızdı önce. Sonra da "Onu diyeli yıllar oldu sen artık kapasan mı çeneni?" diye ekledi.
"Sen mi açacaksın bu sefer çeneni?" Dedi Tolga da hemen. Ama Emo, isminin kökünü bilmiyorum hala, tip tip Tolga'ya bakmakla yetindi. Tolga ise bundan hiç memnun kalmamıştı. Kavga etmek için yer arıyorlar resmen.
Adının Caner olduğunu öğrendiğim sarışın çocuk Doruk'a dönüp "Sen bana yer cücesi mi demiş-" Doruk'un çatık kaşlarını görünce hemen gittiği yoldan döndü. "Şaka yaptım ben onu duymamış gibi yaparım." Adeta Doruk'un karşısında titriyordu.
Kendimi tutamayıp yine güldüm Caner'e. Ama sonra yine aniden ciddileşip kıza baktım. Hala bir şey dememişti. Ben konuştum yine ilk. "Hala sorumun cevabını alamadım?"
Kız ise kafasını gökyüzüne kaldırdı ve derin öfkeli bir nefes vererek ağzının içinden "çattık ya" dedi. Gözlerini tekrar bana indirdiğinde bu sefer daha yüksek sesle konuştu. "Adımı öğrenmeden rahat durmayacaksın anlaşıldı. Doğa ben." Dedi kısa ve öz bir şekilde.
Hemen elimi uzattım. "Bende Duru. Çok memnun oldum Doğa. Umarım başka bir evrende tekrar karşılaşırız."
Elimi tutmakta tereddüt etse de ince, uzun parmaklı narin elleri elimi sıkıca kavradı. "Buna pek inanmıyorum."
"Sen inanmıyorsan da ben inanıyorum. O evrende daha mutlu daha neşeli olacaksın. Ve emin ol yaşadıklarını yaşamayacaksın." Dedim bende onun inançsızlığına inat. Yaşadıklarını gram bilmesem de iyi bir gözlemci olarak yaşadıkları yüzünden bu hale geldiğini çok net söyleyebilirdim.
Sözlerimle şaşırdı ama yemin ederim dudaklarında gördüğüm küçücük tebessüm zihnimin oyunu değildi. Gerçekten tebessüm etmişti bana. Bunun bilincinde daha büyük tebessüm ettim ona.
Ne zaman bizi düşünürse rüyasında olacağımızı söylesene. Kızı delirtelim mi yani? Tamam diyorum.
"Ne zaman beni düşünecek olursan rüyanda olmuş olacağım."
Mala bakar gibi baktı. Haklı olarak. Sözlerime yorum yapmadı. Hiç konuşmayan, bizim konuşmamızda da sürekli kendisine bakan çocuğun elinden tutarak yanımdan geçmek için hareketlendi. "Eyvallah. Dağılalım artık." Dedi son kez. Yanımızdan geçerken Doruk'a da ters ters bakmaktan geri kalmamıştı. Onlar bizden bayağı uzaklaştığında herkes bakışlarını bana dikti. Neden böyle bakıyorlardı ki bana? Sanki çok büyük suç işlemiştim.
"Ne? Niye öyle bakıyorsunuz bana."
"İlk defa gördüğün bir kızla tanışmak istedin farkında mısın?" dedi Özgür şaşkınlığını üzerinden atamamış bir halde.
"Ve olası bir kavgayı da engelledim. Niye bu açıdan bakmıyoruz?" Sesim çok masum çıkmıştı.
"Kıza 'sana yükseldim' de dedin farkında mısın Duru Sağlam? Hadi kızın ne düşüneceğini geçtim yakında sevgili olacağız diyen çocuğa o kısacık saniyelerde ne yaşattığını da mı düşünmüyorsun şuan bala bulanmış ayıcık." dedi Emir de. İşte o an arkamdaki bedenin varlığı tüm benliğimi titretti. Belime dolanan kolun hareketlerinden de anlaşılıyordu ki fena halde gerilmişti bedeni. Evet kabul ediyorum bazen düşünmeden hareket ederdim. Sonuçlarının ne doğuracağını hesaplamadan. Ama yaptıklarımdan da pişman olmazdım. Bakalım bunun sonucunda beni neler bekliyordu.
"Şimdi de ara bozuculuğa mı başladın Emir Ayaz? Çok ayıp sevgilin bu dediklerini duysa ne yapardı acaba yeşil gözlü devcik?" dedim cık'layarak.
"Sen niye o kızın arkasından bakakaldın Doruk?" Su varlığını belli etmek istercesine konuştuğunda bakışlarım Doruk'a kaydı. Doğa'ların gittiği yöne bakıyordu hala. Doruk sakin hareketlerle Su'yu belinden tutup kendisine çekti.
"Hani Duru dedi ya başka bir evrende karşılaşırız diye. Onu düşünüyordum." dedi açık yüreklilikle. Biz Doruk'un içini bildiğimizden sessiz kaldık ama Tolga sessiz kalamamıştı. Aynı Su gibi.
Su "Sevgilin olarak mı düşledin? Bu kadar düşündüğüne göre." derken, Tolga "Lan sevgilin varken başka bir kızı mı düşledin, hem de evli olarak?" dedi dehşetle.
"Ne diyorsun lan sen? O ağzını topla ben dağıtırsam bir daha toparlayamazsın!" Diye bağırdı Doruk, Tolga'ya. Sonra da daha sakin bir sesle "Sende hiç mi tanımdın beni çirkin kızım? Sence benim bu gözler senden başkasını görür mü?" dedi Su'ya. Haklıydı şimdi bir şey diyemezdim.
"Ee ne düşündün o zaman?"
"Dedim ki; eğer başka bir evrende karşılaşırsak lütfen kardeşim olsun."
Bunu düşünmek bu kadar da zor bir şey değildi. Doğa'nın ilk diklenmesinde bile bunu düşündüğüne adım gibi emindim.
"Benden başka bir kardeş mi istiyorsun sen abi? Aşk olsun. Ben neyine yetmiyorum. Seni babama söyleyeceğim." diye bir ses Doruk'un kulağının dibinde bağırdığında ben bile irkilmiştim. Doruk elini kalbinin üzerine koyup Atlas'a döndü. Evet Atlas ve Melis de arkadaş grubu ile aramıza katılmıştı. Sanırım arkadaşları Atlas'ı başı boş bırakmamak için peşinden gelmişlerdi. Bildiğim kadarıyla müzik grubuydular. Grubun adı da atlas okyanusuydu. Kendisi o kadar yaratıcıydı ki küçüklükten beri abisinin ona seslendiği ismi grubunun adına vermişti.
Sırtında hiçbir zaman ayırmadığı gitarı, parmaklarına taktığı yüzükleri, kulağında ki küpleri ile aynı züppe halindeki Atlas'tı. Melis ondan daha güzel giyinip süslenmişti. Ve geldiği gibi kendisini abisinin kollarına atmıştı. Abi kardeş birbirlerine o kadar çok bağlıydılar ki bu her zaman gözlerimin dolmasına sebep oluyordu. Melis o kadar annesiz büyümüştü ki Burak amca da Özgür de ona anne olmaya çalışmıştı. Melis bu yüzden onlara çok derinden bağlıydı. İkisinden birini kaybetse kimse onu toparlayamazdı.
Atlas'ın arkadaşlarının hiçbirini tanımıyor oluşum beni kötü bir abla yapar mıydı? Bence yapmazdı. Tek bildiğim en yakın dostu, grubun ikinci lideri, olan çocuğun adının Cenkay olduğuydu.
"Lan atlas okyanusu. Niye her seferinde sürpriz yumurtadan çıkar gibi ortaya çıkıp kulağımın dibinde bağırıyorsun?"
"Hayırdır abi kim o kız ve neden senin kardeşin olsun istiyorsun? Hem farkında olmadan sana karşı gelecek bir şey mi yaptım? Bu yüzden mi başka kardeş istiyorsun? Hem de kız. Ben yetemiyor muyum artık sana?" diye peş peşe sorularını sıraladı Atlas. Doruk kolunu kardeşinin omzuna attığı gibi kendisine çekti. "Saçmalama lan, senden başka kardeş isteyenin gözü kör olsun." Gözlerini kapatıp kör taklidi yaptı. "Siktir, kör oldum göremiyorum."
Atlas abisinin karnına gelişi güzel bir yumruk attı. "Ya abi gerçekten çok kötüsün! Konuşma benimle bir süre."
Doruk Atlas' dinlemeyip onunla konuşmaya devam etti. "Siz neden buradasınız. Eğer içip sarhoş olmaya geldiyseniz boşuna heveslenme. Ben varken bırak sarhoş olmayı o zıkkımı ağzına bile süremezsin." Hem mekana yürüyor hem de Atlas ve Doruk'un konuşmasını dinliyorduk.
Atlas konuşma benimle dediği halde abisinin sorusunu cevapladı. "Yok abim içmeye değil çalmaya geldik. Ateş abim mekandaki sahnenin bugün için boş olduğunu, bir şeyler çalabileceğimi söyledi. Canım grubumda beni hiçbir yerde yalnız bırakmadığı için çalabileceğimizi söyledim. İçmeyeceğim yani için rahat olsun."
Su ikizinin kolundayken, Melis Özgür'ün kolunun altına sinmişti. Doruk da kendi kardeşini sinesine çektiğinde garip bir şekilde kendimi yapayalnız hissettim. Onların kolları birbirine dolandığında, ben olduğum yerde inceldim sanki.
Zaman yavaşladı. Gözlerim, yüzlerindeki tanıdık sıcaklığa takılı kaldı; alışılmış bir huzurun izleriydi bunlar. Benim içimdeyse aceleci bir üşüme dolaşıyordu. Ne ileri gidebiliyordum ne geri. Kalbim, sığmayan bir cümle gibi boğazımda asılı kaldı.
Bir an için, eğer sessizce arkamı dönüp gitsem kimsenin fark etmeyeceğini düşündüm. Bu düşünce canımı yaktı.
İnsan bazen kalabalığın tam ortasında, en tenha yere düşebiliyordu. Ve siz buna isteseniz de istemeseniz de engel olamıyordunuz. İşte bu yüzden bir kardeş çok istemiştim ama olmamıştı. Kardeşimin olma ihtimali yüzde sıfırdı.
Yanıma yaklaşan bedenle canımı sıkan düşünceleri anında zihnimde kovdum. Tabi beklemediğim bir şey daha oldu. Yanıma yaklaşan beden kolunu omzuma attı. Bakışlarım Doruk ile aynı boya sahip olan kişiye kalktığında dudaklarında hafif bir tebessüm olduğunu gördüm.
Tolga sanki içimdekileri hissetmiş gibi beni sinesine çekmişti.
"Kardeş bağları çok güzel. Dışarıdan kim görse imrenir." Diye mırıldandı. "Öyle, bu yüzden her zaman bir kardeşim olsun istemiştim ama olmadı. Senin var mı kardeşin?" Dedim ona uyum sağlayarak. Bu sırada mekanın kapısına kadar gelmiştik. Bir kulağım Tolga'dayken bakışlarım mekandaydı.
"Senin yaşında ikiz kız kardeşlerim var." Cevabı bana pekte sürpriz olmamıştı. Demiştim ya bana da abilik yaptığını hissediyorum diye. Kendisinden buram buram abi havası soluyordum. "Sen kaç yaşındasın ki?" diye sordum bu seferde.
"Şu çakma sarışın big boy ile aynı yaştayım." Yani ben ve kız kardeşlerinden iki yaş büyüktü.
Mekanın adını okuduğumda şaşırmadım desem yalan olurdu. POYRAZIN ATEŞLİ RÜZGARI ismini kim bulduysa gidip alnından öpecektim. Slagonu okuduğumda ise fazlasıyla etkilenmiştim. Kadehlerde ateş, masalarda poyraz.
Kapıdan içeri adım attığında ilk his serin bir rüzgârın yüzüne çarpması gibiydi.
Ama iki adım sonra bu serinlik, içini ısıtan bir ateşe dönüşüyordu.
Duvarlar koyu lacivert ve antrasit tonlarında; sanki kuzeyden esen poyraz geceyi içeri taşımıştı. Işıklar beyaz değil, amber ve bakır tonlarında, masaların üstüne yumuşakça dökülüyordu. Her masa kendi küçük ateşini yakmış gibi; loş ama karanlık değil, samimi ama gizemli idi.
Ahşap masalar masif ve ağır duruyor, yıllanmış havası katıyordu insanın içine.
Havada hafif odunsu bir koku dolaşıyor, ne bastırıyor ne de kayboluyordu. Arka planda düşük volümde çalan müzik vardı.
Masalarda küçük mumlar yanıyordu. Alevleri hafif hafif titriyor, sanki poyraz içeri sızmış da ateşi oynatıyor gibiydi. İnsanlar eğiliyor, gülüyor, kadeh tokuşturuyordu. Sanırım burada zaman hızlı akmıyordu. Ve ben bu mekana tam anlamıyla; BA-YIL-DIM.
Kocamız adayımıza bir kez daha fazlasıyla aşık olduk Dupduru. Seni bilmem ama ben her an Ateş'imin üzerine atlayabilirim.
"Lan müCevher herif! Senin kolunun fındık kurdumun omzunda ne işi var?" Ben mekanı inceleme derdine düşmüşken Tolga beni bizimkilerin masasına getirmişti bile. Bu yüzden Doruk'un sesi beni irkiltmişti.
"Hepiniz taktınız tabi kolunuza kardeşinizi. Benim meleğin kızı açıkta kaldı. Sardım sarmaladım bende." Dedi Tolga da çok rahat çok profesyonelce. Ama bizimkilerin ters ters bakmasına sebep oldu bu sözleri.
Su beni kolumdan çektiği gibi aralarına aldı. "Biz varız, biz varken de açıkta kalmaz bizim Duru'muz." dedi beni sarıp sarmalarken. Az önce hissettiklerimi bilse yine böyle konuşur muydu acaba? Yoksa ikizine sarılmaya devam mı ederdi? Neyse bunu bilmesem de olurdu.
"O yüzden mi benim meleğin kızı arkanızdan melül melül bakarken kendisini yalnız hissetti?" diye ısrarla konuşmasına devam etti Tolga. içim burkuldu. Beni sahiplenişi bile bana yaptığı abiliği çok güzel anlatıyordu. Biliyorum bazılarınız şuan bunlar tanışalı daha bir kaç dakika oldu diyor içinden. Haklısınız da ama bazen bu kadar yakınlık hissetmen için onu daha önce tanıman gerekmiyordu. Belki karşılaştığınız bir yerde göz göze gelmeniz bile aranıza atılan düğüm için yeterliydi. Ki zaten Tolga'nın geçmişimde olduğunu çok net hissediyordum.
"Lan sana mı kaldı bizim Duru'muzu sarıp sarmalamak müCevher herif!" Doruk ne kadar hiddetlense de Tolga da yaprak kımıldamadı.
"Bücürüğümden sana ne? Yeni dahil olmuşsun bir de hava atıyorsun. Seni kaslı vücudumla bir döverim halkın içine çıkamazsın. Bir daha yaklaşma bizim Duru'muza." Gözümden düşen damlaya engel olamadım. Beni çok güzel sahipleniyorlardı.
"Sizin yerinizde olsam kızın yanında daha fazla tartışmazdım." Ezgi'nin sesi soğuk kütlesi gibi çıksa da dikkatleri üzerine dikmişti. Özellikle de Özgür'ün. Kızı baştan aşağı süzmüş çillerinde takılı kalmıştı. Ama Ezgi başını telefondan kaldırmamıştı.
Ateş'in elini belimde hissettiğimde beni kendisine resmen yapıştırmıştı. "Sakın bana bu yüzden yalnız hissettiğini söyleme ballım. Senin arkanda, yanında, sağında, solunda biz varız. Ben özellikle senin solundayım. Bir daha böyle bir şey duymak istemiyorum." diye fısıldadı kulağıma. Daha çok sokuldum sıcaklığına. "Elimde olan bir şey değildi. Beni tanıyorsan eğer en çok istediğim şeylerden biri kardeşimin olmasıydı." Bir diğeri sanırım kendisiydi.
Bunu kocamız adayımızın yüzüne de söylesene. Sevgili olduğumuz an söyleyeceğim.
"Biliyorum güzelim, ama unutma ben dışında hepsi senin can kardeşin."
"Sen neden değilsin? Sende kardeşim sayılmaz mısın?" Bunu dememle yanağımda hissettiğim dişlerle kolları arasında irkildim. Yanağımı hafif bir sertlikle ısırıp, bir de ısırdığı yeri öpmüştü.
"Biz kardeş olmadığımızı daha küçük yaşta belli ettik. Şimdi gelip de bana kardeşim sayılmaz mısın deme Duru'm. Kollarım arasında mahvederim seni." diye imayla fısıldadığında kıkırdadım. Elim belime sarılı koluna sürtünerek büyük elinin parmakları arasına karıştı. Sıkıca tutundum ona.
İlk defa küçüklüğümüzle ilgili bir şey söylemişti.
"Dedi ilişkimizi resmiyete dökecek teklifi edemeyen yakışıklı direk çocuk."
"O dediğine gerek var mı gerçekten?" dedi memnuniyetsizce. Sonra ise arsız bir şekilde devam etti sözlerine. "Hayır o teklifi yapmadan da ilişkimizi resmiyete dökebiliriz güzelim. İstersen bunu o ballı dudaklarına yapışarak gösterebilirim."
'Cık'ladım. "Olmaz, istiyorum ben o teklifi. Ayrıca yapışamıyorsun. Sürekli biri engel oluyor." dedim parmaklarım arasındaki eli sıkarken.
"Çek ula gözlerini kuzenimin üzerinden!" Yanımıza yaklaşan garson diyebileceğim bir elemanın bağırmasıyla Özgür çok fena irkilmişti. Bu kişi yüzünden Ateş ile konuşmam da kesilmişti.
"Ne? Kim? Kim senin kuzen? Bakmadım kimseye ben. Kuzenine niye bakayım? Çapkın mıyım ki? Ayrıca ne alaka yani şimdi?" Özgür öyle bir saçmalamıştı ki masadakilerin bazıları kahkaha atmıştı. Ateş bile gülmüş "salak bu çocuk" demişti.
"Yalan söyleme lan. Ben bilmiyor muyum malımı? Aşağıda ki mekan da neler yaptığını bilmiyorum sanki. Uzak dur benim Ezgi'mden!" Diye kızmaya devam etti garson eleman. Özgür sessiz kaldığında bakışları ben ve Ateş'in üzerinde gidip geldi. "Sonunda o meşhur Duru Sağlam ila tanışacağız sanırım. Selam yenge hanım. Ben Poyraz Tuna Demir. Ha şu arkanda dikilen ve az önce kuzenime yiyecek gibi bakan şahsın arkadaşı, aynı zamanda mekanın sahibiyim." Öyle sert konuşmuştu ki sanırsın karşısında düşmanı vardı.
Değişik bir tipti. Tolga kadar esmer tenliydi. Boyu Ateş'in boyuna çok yakındı. Siyah saçları hafif dalgalı, kısık koyu renk gözleri bir atmaca gibi keskin bakıyordu. Sert bakışları soğuk konuşmaları insanı kendisinden uzaklaştırırdı ama kurduğu cümleler de bir o kadar kendisine çekerdi. Üzerindeki garson kıyafetleriyle onu garson sandığım kadar vardı. Sanırım patronluk yapmak yerine mekanını kendisi de çalışarak işletiyordu. Çokta güzel yapıyordu ama bu sert haliyle müşterileri kaçırmıyor muydu acaba?
Onun gelmesiyle bir kaç garson da servislerle bizim masaya geldi. Ellerindekileri birleştirilerek uzatılan masaların üzerine koymaya başladılar.
"Sert mizacı vardır kendisinin. Bir de insanlara çok soğuktur. Ama içi de bir o kadar yumuşak, merhametlidir. Bakma sert haline." diye açıkladı elini sıkı sıkıya tuttuğum Ateş'im. Bir de içimi okumuş gibi "Sandığın gibi müşterileri de kaçırmıyor. Aksine müşterileri mekana çekiyor." dedi. Kendi yerine otururken beni de hemen yanına çekmiş, yanına oturtmuştu bu sefer.
"Memnun oldum Poyraz. Ya ben bir şey sormak istiyorum. Sorabilir miyim?" Sadece başını salladı. "Mekanın adı hanginizin yaratıcılığından çıktı?" Bu seferde başıyla Özgür'ü işaret etti. Sanırım bu çocuğun konuşmakla ilgili sorunları vardı.
"Rüzgar ne alaka? Onu çözemedim ben." dedi Atlas'ta. Bunu bende merak etmiştim ama hislerim gelecekteki oğluyla alakalı diyordu. Bunu hissettiğimden konuşmadım ve Ateş'in garsonun elinden alıp önüme koyduğu yemeğe baktım. Gözlerimden çıkan kalplerle Ateş'e döndüm. "Bol pul biberli, yoğurtlu mantın. İçi kıymalı. Yanına da yeşillik salatasıyla az haşlanmış sebzelerin. İçecek olarak da asitli şeyler içmeni istemediğim için özel tarifimden hazırlattım. Her şey senin sevdiğin şekilde hazırlandı. Afiyet olsun bal güzelim." dedi içimi hoş eden sesiyle. Ve ben çok fena tutuldum. Ağzımı açıp da bir şey diyemedim. Elime aldığım kaşığı yemeğime daldırıp hızlı hızlı yemeğe başladığımda Ateş dudaklarındaki gülümsemeyle beni izliyordu.
O sıra da Özgür kendisine yönetilen soruyu yanıtlıyordu. "Gelecekte oğlum olursa adını Rüzgar koymak istiyorum. Bu yüzden adımı değil gelecekteki oğlumun adını koymak istedim." diye ciddiyetle cevap verdiğinde beni olmasa da diğerlerini şaşırtmayı başarmıştı. Özgür çok nadir ciddi olurdu. Bu da o anlardan biriydi. Ayla teyzenin ortadan kaybolmasıyla kendisini o kadar çok salmıştı ki Burak amcam bir daha onu eski ciddiliğine kavuşturamamıştı. O yüzden aşık olana kadar hayatı gelişi güzel yaşamaya başlamış bize de öyle söylemişti.
"Senin çocuk hayalin mi var?" diye sorulması da hayatı ciddiye almayışındandı. Tolga güzel noktaya parmak basmıştı ama sözleri ağır olmuştu.
"Niye olmasın? Aşık olacağım birinden çocuğum olmasını istemem normal bir şey. Niye bu kadar garipsiyorsunuz ki?"
"Abi bana bu hayalinden neden bahsetmedin aşk olsun sana." diye Melis'den de trip yemekten kaçamadı.
"Kızlarla vakit geçiren biri için hiç inandırıcı değil. O yüzden şaşırmış olabilir miyiz?" dedi Poyraz da. Neden koca oğlanımın üzerine bu kadar gidiyorlardı? Özgür'ün tıkandığı yerde araya girmek için tetikte beklerken telefonuma gelen üst üste bildirimler yüzünden odağım oraya takıldı. Nur instagramdan mesajlar atıyordu.
"Aşkın ne zaman kapımı çalacağını nereden bileceğim ben? Burada ki hepinizin kapısını çalmış bende sap sap durup sizi mi izleyeyim. Bende takılmam lazım ki aşkımı bulayım. Oturarak aşkımın bana gelmesini bekleyemem."
"Sende kızların içine mi düşüyorsun?"
"Aslında onlar benim içime düşüyor. Kaslı vücudum için yanıp tutuşuyorlar."
"Hadi lan oradan ben ve muhteşem ötesi sarı saçlarım varken sana mı bakacaklar. Bana bakıyorlar yanımda sevgilimi görünce mecburen sana dönüyorlar."
Okuduklarımla ağzıma götüreceğim kaşık tabağın içine düştü. Sabah ki videonun şokunu atlatamamışken gördüğüm resim ve yorumlar buz kesmeme neden oldu. Ateş ile üniyi gezmeden önce öpüşmek için yakınlaştığımızda çekilen bir fotoğraf üniversitenin instagram sayfasında paylaşılmıştı.
Bu kız yeni gelmedi mi? Okulun sahibinin oğluyla ne bu samimiyet?
Resmen okul sahibinin oğlunun içine düşecek.
Ne bekliyorsunuz ki böyle varoş kızlardan.
Böyleleri okul sahibinin oğlunu koynuna alıp istediği her şeyi yaptırıyor.
Daha ilk günden atlamış üzerine, yazık. Acıyorum kıza.
İki güne bırakırlar birbirlerini. Merak etmeyin.
Sevgililer mi acaba? Ama ben bu çocuğu ilk defa bir kızla bu kadar yakın görüyorum.
Sevgili olsalar el ele görürdük. Bu kız bildiğiniz çocuğun üzerine atlamış.
Ve buna benzer binlerce yorum...
Okuduklarımla kan beynime sıçrarken yumruk yaptığım elim ne zaman masaya indiğini anlayamadım. Öyle sert bir darbe vurmuştum ki önümdeki tabak havalanmıştı. Masadaki bardaklar sallanıp içindekileri masanın üzerine dökmüştü. Damarlarımın içinde gezinen kan fokur fokur kaynarken içimdeki öfke patlamaya hazır bir bomba misali vücudumda geziniyordu. "Sikeyim sizin yapacağınız yorumları da paylaştığınız fotoğrafı da!" diye öyle bir hiddetle bağırdım ki etrafta kim varsa bana baktı. O kadar umurumda değillerdi.
Hem yumruğumu masaya vurmamla hem de bağırmamla irkilmişlerdi. Ateş hızla elimden avucumun içinde sıktığım telefonu almak için bir hamle yaptı. Çok sıkı tuttuğumdan almakta zorlansa da elimi okşaya okşaya telefonu avucumun arasından kurtarmayı başarmıştı. Telefonu aldığı gibi parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip sıkıca sardı elimi. Bunu tırnaklarımı avuç içime batırmamam için yaptığını biliyordum ama buna odaklanamayacak kadar öfkeyle doluydum.
"Sikeyim sizin düşünce yapınızı. Sikeyim sizin yorum yapan parmaklarınızı. Hangi hakla benim için bunları söylersiniz amına koyayım. O fotoğrafı çekeni de sikeyim. Bilip bilmeden hangi hakla benimle ilgili bunları yazıyorsunuz pezevenk piçler. Orangutan suratlı meymenetsizler. Neymiş üzerine atlamış, varoş kızmışım, koynuma alıp istediğimi yaptırırmışım, sevgili olsalar el ele görürmüşler..." Yumruğum tekrar masaya indi. "Sikerler böyle işi. Ben de Duru Sağlam değilsem yarın o üniversitenin bahçesine," Ateş'i işaret ettim. "Ahan da bu yakışıklı çocukla el ele gireceğim. Bakalım yine böyle atıp tutabilecekler mi arkamdan? Amına koydukla-"
Başka bir taraftan dudaklarıma uzanan el dudaklarıma kapanıp beni susturduğunda sözlerim bıçak gibi kesildi. "Lan, lan, lan bir dur. Nefes al Duru. Ateş sende niye susturmuyorsun her zaman ki gibi! Lan sen nereye daldın?" dedi Doruk telaşla. Göğsüm nefessizlikle inip kalkarken derin derin nefes alıyordum. Ateş'in daldığını duymamla bakışlarım sonunda onu buldu. Dişlerini sıkmaktan çene kasları çok gergindi. Ama bakışları bana şaşkınlıkla kilitlenip kalmıştı. Acaba sinirle söylenirken yanlış bir şey mi demiştim?
Yarın üniversite bahçesine onunla el ele gireceğini söyledin. Ne? Ama bu böyle değil romantiklikle olmalıydı!
Gözlerimi kaçırıp herhangi birinde durdurdum bakışlarımı. Bu Atlas olmuştu. Doruk'un elini dudaklarımın üzerinden indirdim. "Atlas git bir şeyler çal. Sinirlerimi yatıştır." dediğimde seve seve kabul edip grubuyla sahneye ilerledi. Sahne de ayarlamaları yaparken ben bakışlarımı yumup derin bir nefes aldım. Gerçekten öfkeden gözüm dönmüş durumdaydı. Ezgi fotoğrafı göstermiş olmalıydı ki sessizce bana bakıyorlardı. Üzerimdeki bakışlarının farkındaydım.
Yanımdan derince yutkunma sesi işittiğimde bile gözlerimi açmadım. "Duru'm sen az önce ne dedin?"
"Ateş, sonra konuşalım mı? Şuan hiç sırası değil." dedim hızla. En azından sinirim geçene kadar bu konuyu rafa kaldırabilirdik. Öyle küçük bir şeye sinirlenmemiştim. Bana orospu muamelesi yapılmıştı ve bu benim sineye çekebileceğim bir şey hiç değildi. Anlayışla karşılayacağını biliyordum Öyle de yaptı. Sessiz kaldı. Ve beni kendisine çekip sarıldı sadece. Olan iştahıma olmuş, kaçmıştı.
"Az önce ne oldu lan öyle?" dedi Emir.
"Duru bacımın siniriyle oynamamam gerektiğini öğrendim şuan." dedi Ege de.
"Çok haklı," dedi Nazlı. "Ben bile sinir oldum. Onun yerinde olsam bende sinir krizi geçirirdim." Ben şuan haklı olmak değil o paylaşımı yapanı bulup ağzını burnunu kırmak istiyordum.
"Hangi kız o konuma düşmek ister ki zaten." Ablalık Ateş'e baktı. "Kimin paylaştığını bulabilir miyiz? Cezasını çeksin."
Ateş'in göğsü sinirle yükseldi. "Bulunur ama biraz zaman alır. Bulduğum zaman benim gazabıma uğrayacak o haysiyetsiz piç"
Onların bulması zaman alabilir ama biz o ana gidip fotoğrafı kimin çektiğini bulabiliriz. Bu konuya bir daha ki bölüm bakalım.
Atlas'ın gitarından gelen hafif melodi ile gözlerim sahneye buldu. Mor ve ötesi grubunun bir derdim var şarkısını çalmaya başladığında içimdeki öfkenin yatıştığını hissettim. Yüzüklü parmakları gitarında hızlı hızlı dans ederken bateri çalan arkadaşı ona eşlik etmeye başladı. Atlas mikrofona dudaklarını yakınlaştırdı. Ve şarkın sözleri muhteşem sesiyle birlikte dudaklarının arasından çıkıp kulaklarımızı doldurdu.
Bir derdim var, artık tutamam içimde
Gitsem nereye kadar?
Kalsam neye yarar?
Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar
Herkes neden düşman?
Herkes neden düşman?
Unuttuk hepsini, Nuh'un nefesini
Gelme yanıma, sen başkasın, ben başka
Şarkı sözleri kulaklarıma hoş bir tınıyla çarptığında gözlerim kendiliğinden kapandı. Herkesin kendi içinde bir derdi vardı. Kimisinin büyük kimisinin küçük. Herkes kendi içimdeki derdi büyütür kendisine yük ederdi. Peki bu Atlas efendi kendine ne yük etmişti de bu şarkıyı böyle içten söylüyordu?
Doruk aldatıldığını söylemişti Dupduru. Doğru, o sevimsiz sevgilisi benim kardeşimi aldatmıştı! O kızı da yolalım. En kısa zamanda.
Bir derdim var, artık tutamam içimde
Gitsem nereye kadar?
Kalsam neye yarar?
Hiç anlatamadım, hiç anlamadılar
Bak, bu son perde
Oyun yok bundan sonra
Işık yok, hiçbir şey yok
Yok, yok, yok
Bir derdim var
(Bir derdim var)
Diğer solist arkadaşı nakaratta ona eşlik etmeye başladığında Atlas seri bir hareketle şarkı değişti. Gitarından altüst olmuşum şarkısının notasına geçiş yaptı. Ve sesini hiç bozmadan şarkıyı söyledi.
Nasıl başlarsa öyle bitermiş aşklar da
Yaşım, başım olmadan bildiğim bir tek şey var
Unutma, seni benden daha çok seven asla
(Bulamazsın, bulamazsın her yerde) arasan da
İnsan sahipsiz kalır ya
Anlar o zaman
Hep sendin, (hep özeldin)
Nefes almak zor
Geçişi o kadar usta o kadar profesyoneldi. Herkes alkışlamaya başlamıştı. Parmakları gitarının tellerin üzerinde yılların dansçısı gibi dans ediyordu.
Üstüm başım, altüst olmuşum
Bana verilen candan hesap sormuşum
Bir varmışım bir yokmuşum
Acı çekerek ölmek için doğmuşum
Ömrümün en güzel yıllarında
Bi' deli kara sevdaya tutulmuşum
Haberin yok mu, zalim?
Ben, sen diye kalbimi mahvedip durmuşum...
Şarkının son nakaratını söyleyip gitarın tellerine son kez vuruşunu yaptığında yüksek alkış tufanı koptu. Ama ben alkışlayamıyordum. Ben ona sinirimi yatıştır demiştim o ise öfkeme benzin dökmüştü. Şarkıyı söylerken sahnede kız solist olarak dikilen kıza içli ve kırgın bakmıştı. Ve bu benim her şeyi anlamam için yetip de artmıştı. Bu kızdı benim elektronik Atlas'ımı aldatan. Hangi küçük aklıyla bunu yaptıysa o aklını da alacaktım onda. Atlas'ın gitarından bu sefer bring me to life şarkısnın notaları çalmaya başladığında benimde telefonum çalıyordu. Arayan babamdı.
Hiçbir şeyi de kaçırmasın babamız zaten. Öyle deme şimdi beni Ateş ile öyle gördü ya köpürmüştür.
Telefonu açıp kulağıma koydum. Ateş'in gördüğü isimle bedeni gerilmişti.
"Bal bebeğim nasılsın?" dedi sakin sesi. Ne kadar büyürsem büyüyeyim babamın bebeği olmaya devam edecektim. Bir dakika sakin sesi mi? Başımıza taş yağacak.
"O yorumlardan sonra ne kadar sakin olabilirsem o kadar sakinim babam. Ayrıca sesin neden bu kadar sakin çıkıyor?"
"Sinirimi iki gün sonraya saklıyorum güzel kızım o yüzden. Önce o yaklaştığın haylazı elden geçireceğim sonra da o fotoğrafı yayanı."
"İki gün sonra mı? Ne var ki o zaman? Bir dakika ya sen benim yakınlaştığım çocuktan ne istiyorsun? Hem ben sana çatıya çıktığım gün 'damat adayın yapmazsam bana da Duru Sağlam demesinler' dememiş miydim?"
Masadan yükselen bir kaç öksürük sesini duymazdan geldim. Hele Ateş öyle bir öksürdü ki ciğerleri patladı sandım. "Duru, bal bebeğim. Sinirlerimi yeni yatıştırdım. Bir de sen sinir etme beni. Neredesiniz şimdi?"
"Haylaz dediğin damat adayının mekanındayız." Konuşmasına izin vermeden konuştum. "Ve hayır baba tabi ki içeceğim. Merak etme Ateş ve diğerleri yanımda olacak."
Derin bir nefes aldı. "Telefonu Ateş paşama verir misin?" dedi. Paşam demişti. Sırıtarak telefonu Ateş'e uzattım. "Seni istiyor Ateş paşası." Ateş telefonu elimden alıp kulağına götürdü. Babam her ne dediyse yanımdan kalkıp biraz uzaklaştı. Ben ise yerimden kalktığım gibi elinde mikrofunu tutan kıza yürüdüm. Ve saçlarını yakaladığım gibi avucuma dolayıp asıldım. Bizimkiler ayaklanıp bana doğru telaşla gelirken Atlas da gitarını yere savurup bana müdahale etmeye çalıştı. Ama ben fırsat vermedim. Ellerimin arasında acıyla haykırırken boşta olan elimle çenesini kavradım.
"Sen misin lan benim güzel kardeşimi aldatan kız. Şimdi seni öfkeyle dolu benden kim alabilir söylesene?"
Atlas ellerime yapıştı. "Ablam bıraksana kızı."
Sert bakışlarım Atlas'a ok misali saplandı. "Neden bırakayım? Aldatıp üzmedi mi kız seni? Ben sana bir yanlışı olursa bende onu üzerim demedim mi? Şimdi de döverek üzeceğim onu!" Kız çığlık çığlığa bağırırken tırnaklarımı yanağına bastırdım. "Sen o küçücük aklınla benim değerlimi üzmeye utanmıyorsun da ben seni döverken mi kızarıyorsun amına koyayım. Hangi hakla benim kardeşimi üzersin? Küçücük aklınla oyun mu istedi canın? Benimde canım şuan seni döverek oyun oynamak istedi seninle. Hoşuna gider-" ensemden tutan el başımı kaldırıp yumuşak dokulu bir şeyi dudaklarıma bastırıp beni susturdu. Hayır sadece susturmakla kalmadı kızın elimden kurtulmasını sağladı.
O yumuşak doku bir dudaktı.
Beni susturanda afallatan da Ateş'in dudaklarıydı.
Dudaklarını saniyelik dudaklarıma koyup çektiği gibi beni belimden tutarak havaya kaldırdı ve asansöre doğru yürümeye başladı. O kadar şok olmuş durumdayken hiçbir şey yapamıyordum. İkimizi de asansörden içeri soktuğunda hala ayaklarım yere değmiyordu. Şaşkın bakışlarım yüzüne kalktı. Yanakları benimki kadar kıpkırmızıydı
"Sakın tek bir kelime etme Duru! Senin yüzünden her seferinde yapmayacağım şeyler yapıyorum."
Bir çok kelime ettim. "Beni öptün. Ateş beni herkesin içinde öptün! Ben böyle hayal etmiyordum ki! Daha romantik ve uzun hayal ediyordum. Bu ne ya." diye isyanla birden çok kelime ettim işte.
"Senin yüzünden! Bir türlü rahat durmuyorsun. Ayrıca öpmedim. Sadece dudaklarına dokundum. Sence ben bunu öpüşmekten mi sayıyorum?" diye yükseldi o da.
"Böyle şey mi olur? Dokunmak nedir? Öptün işte. Konuşma benimle. Kızı dövmeme de izin vermedin zaten." Asansör durduğu gibi çıktım. Gece kulübü olan yere inmiştik. "Git en tenha köşeye otur. Ben deli gibi içip dans edeceğim. Uzaktan gözetle beni. Bir de sana göz diken kızları yolmak istemiyorum."
Kolumu tutup durdurdu. "Ya sana göz diken itler olursa? Uzaktan izleyemem seni hiç kusura bakma." dedi kaşlarını çatarak.
"Ateş bak gerçekten biraz rahatlamak istiyorum. Lütfen biraz müsaade et. Öyle biri olursa elim armut toplamaz geçiririm yumruğumu. Ama sen sana bakan kızlara elini kaldıramazsın. Bu yüzden birazcık müsaade et. Zaten eninde sonunda senin kollarının arasında soluklanacağım." sesim yalvarırcasına çıktığı için pes etti. Eliyle en kuytu, karanlıkta kalan yeri işaret edip kolumu bıraktı. Oraya oturup beni izleyecekti.
Barmenden en sert alkollü içecekleri istedim. Önüme gelen her bardağı başıma diktiğimde boğazım bir öncekinden daha çok yanıyordu. Müziğe uygun kollarımı kaldırıp dans etmeye başladığımda biraz daha rahatlıyordum. Saçlarımı savurup deli gibi dans etmeye başladığımda etrafta başımla birlikte dönüyordu. Saymadığım kaçıncı bardağımın sonuna geldiğimde bardağı bar tezgahına çarparak bıraktım. Biraz sert bırakmış olacağım ki elimin altında paramparça oldu. Umursamadım.
O kadar çok içmiştim ki ışıklar bana el sallıyordu. Dünya güneşin, ay dünyanın, dans eden insanlar benim, ben ise Ateş'imin etrafında dönüyordum. Kıkırdadım. Ateş'in etrafında dönüyordum. Sağım, solum, arkam, önüm, kalbimin tüm odacıkları Ateş'ti. Yine kıkırdadım. Oho bayağı bir sarhoş olmuştum. Ya da öyle olmak istediğim için böyle davranıyordum.
Hiç sarhoş olmamışım gibi Ateş'in oturduğu karanlık locaya gelmiştim. Bakışları baştan sona beni süzdüğünde pek hoşnut değildi.
"Bir saattir içiyorsun yeterince sarhoş oldun mu?" dedi. Ama dediklerini algılayamamıştım. Kıkırdayarak kucağına yerleştim. Kollarımı ensesine sarıp tırnaklarımı bastırdım. "Bak bakalım olmuş muyum?"
(Buradan sonrası +16-18 sahnedir. Karakterlerime güvenmediğim için nasıl bir uyarı vereceğimi bilemedim. Okumak istemeyenleri uyarı sonuna uğurlayalım.)
Dansa uygun kalçalarımı kucağında hareket ettirdiğimde adem elması aşağı yukarı kavislendi. Derince yutkunmuştu. Ağır hareketlerle kucağında dans etmeye başladım. Bir havalanıyor bir sağa bir sola hareket ediyordum. Bazense sürtünüyordum. Altımdaki vücudu her hareketimde daha da geriliyor, daha da sertleşiyordu. Ama beni de durdurmuyordu.
Bedenim, ritmin davetiyle yavaşça harekete geçiyor; her adım, acele etmeyen bir cümlemin kelimeleri gibiydi. Ona yaptığım kucak dansı bir gösteriden çok, ikimizin arasındaki görünmez mesafeyle kurulan bir diyalogdu. Dans eden bedenimi sergilemekten ziyade onu bir araç gibi kullanıyordum. Omuzlarım düşüşünde bir hüzün, belim çizgisinde bir cesaret okunuyordu. Hareketlerim ne keskin ne de abartılıydı. Yuvarlak, akışkan ve müziğin içinden ona süzülüyordu. Zaman zaman duruyor, bakışlarımla sessiz bir soru soruyor; sonra yeniden dönüp, sanki o sorunun cevabını bedenimle anlatıyordum.
Kucağında geçen her anım, temasım kendisinden çok niyetini taşıyordu. Ağır hareketlerim kontrollü, mesafem bilinçliydi. Bu, arzumun bağırmadığı; fısıldadığı bir yakıydı. Dans eden bedenim, Ateş'in değil, anın merkezindeydi. Kendi dengemi, kendi hikâyemi kucağında yazıyordum.
Müzik zihnimin içinde bittiğinde dansımdan geriye kalan şey, ateşli bir heyecandan çok, kısa süreli bir iç çekişti.
Zihnim sarhoş olsa da şuan ki tüm yaptıklarımın bilinciydim. Ateş'i istiyordum. Hem de her bir zerremle.
Alnımı alnına yaslayarak soluklandım. Elleri belime sarılmıştı. "Ateş'imm."
"Ballı Duru'm?"
"Seni istiyorum." dedim karnına kadar sürtünüp geri kucağına yerleştim. Bu yaptığım sanki dansımın son demiydi. Ya da daha yeni ısınıyordum.
"İsteme, isteme sarhoşsun. Zaten kucağımda bir yılan gibi kıvrılıyorken, bana kucak dansı yapıyorken çok zor duruyorum. İsteme." dedi kucağında vücudumu zapt etmeye çalışırken. Ama başaramıyordu. Çünkü hareketlerim durmuyordu.
"Ateş, dokun bana." dediğimde başı arkaya düştü. Dudaklarım yutkunan adem elmasına değdi. Bu hareketimle tutuşu sıklaştı. "Duru sarhoşsun. Sarhoşsun güzelim. Unutacağın bir şeyi henüz yapmak istemiyorum. Bu özel anlarımızı yaşarken ayık olman tercihim." dedi nefes nefese.
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Değilim. Sana sarhoş değilim. Unutmayacağım Ateş. Yarın senden kaçıyorsam bil ki hatırladığım için kaçıyorumdur, utandığımdan kaçıyorumdur. Henüz benliğime kavuşmadığım için utanırım." dedim nefeslerim arasından. Ensesinde olan ellerimle başını düşürdüğü yerden kaldırdım. "Şimdi dokun bana. Dokun ve ateşimi söndür." diye inledim dudaklarına doğru. Vücudum onun dokunuşları için alev alev yanıyordu. Ona sürtündüğüm için altımdaki sertliği kasıklarımın sızlaması için büyük nedendi.
Sende bu sahneleri bana unutturursan ağır kavga ederiz. Her bir sahnesini zihninde bulacaksın.
Beni kucağından kaldırıp ters bir şekilde çevirdiğinde sırtım ona dönmüştü. Sırtımı sert göğsüne iyice yapıştırdı. Sağ eli bacağımı okşayarak yukarı doğru çıkarken sol eli file görünümlü hafif transparan bir üstümün içine sızıp cropumun üstünden göğsümü avuçladı.
"Böyle mi dokunayım sana?" Nefesi boynuma vuruyordu. İnleyerek başımı omzuna yasladım. Elimi ensesine sarıp destek aldım.
"E-evet aslan parçam. Böyle."
Sağ eli iç çamaşırımın üzerinde yavaş yavaş hareket ediyor, en mahrem yerime sertçe bastırıyordu. Islaklığım çamaşırıma bulaştığı için parmakları bir hayli hissediyordu beni. Göğsüm hızla yükseliyor alçalıyordu. Hissettiği ıslaklıka avucunda ki göğsümü sıkınca dudaklarım arasından büyük bir inleme koptu.
En karanlık köşede olduğumuz için kimse bizi göremezdi. Mekanda çalan müzik de inlemelerimi bastırıyordu.
"Siktir! Benim için mi bu kadar ıslandın? Deliğin benim için mi şelale gibi?" Dedi hırıltılı bir şekilde. Parmakları baskısını arttırdığında belim kavislendi. Sırtımı göğsüne biraz daha yasladım.
Yüzüm alev alevdi. Tırnaklarımı tutunduğum ensesine, kalçamı da üzerinde oturduğum sertliğine bastırdım. "Sen nasıl benim için bu kadar sertleştiysen deliğimde senin sertliğini içine çekmek için sulandı." Dedim altta kalmayarak.
Erkeksi sesiyle inleyerek boynumu emmeye başladı. Parmakları çamaşırımın arasından sızıp sıcaklığıma değdiği vakit vücudumu titreme sardı. Derince inleyerek titredim. O ise durmadı. İki parmağı da ıslaklığımı yayarak okşuyordu benliğimi. Sol eli de boş durmuyor dikleşen göğüslerimi avuçlayıp bırakıyordu. Her anlamda uyarılıyordum.
"Kalmıyorsun, hiç altta kalmıyorsun. Ama bir gün altımda zevkle kalacaksın bebeğim."
"O gün geldiğinde altında zevkle inleye-" parmakları deliğimden içeri girmesiyle sözlerim baltayla kesildi.
İçimdeki doluluk bacaklarımı titretti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Tutunacak dal aradım kendime. Ama o an bırakın aramayı düşünecek halde değildim. Yardımıma yine Ateş koştu. Göğsümde duran elini çekip bana uzattığında hiç düşünmeden sıkıca kavrayıp kendimi ona bastırdım. Az önce kucağında cesurca hareket ettirdiğim bedenim şuan ürkek bir kuş gibi titriyordu. Parmaklarının hareketleri hızlandıkça titremelerim artıyordu.
Sona yaklaştığımı hissederken inlemelerim çoğaldı. Ona kolaylık olsun diye bacağımın birini locanın koltuğuna çıkarmıştım. İnlemelerimle beraber Ateş'in parmaklarına boşalmaya başladığımda bile hareketlerini bırakmamıştı.
Ne zaman ki titremelerim azaldı Ateş parmaklarını içimden çekti. Bayık bakışlarım yüzüne döndüğünde gözlerimin içine baka baka parmaklarını yaladı. Ve benim dudaklarımdan titrek bir nefes döküldü. Tadımı almak istercesine parmaklarını emdi.
Parmaklarını dudaklarından çektikten sonra gözlerimin içine derince baktı ve "sadece gözlerine değil tadına da bal bulaştırmışın güzelim." dedi içimi yakan sesiyle.
(Sahne bitmiştir... bende bittim.)
Kucağında küçücük kalırken başımı göğsüne yasladım. Ateş üşümeyeyim diye montunu üzerime örtmüştü. Yorgunluktan gözlerim kapanırken "çok uykum geldi Ateş." diye mırıldandım.
"Uyu bal bebeğim. Ben seni taşırım eve" dedi saçlarımı okşayışları arasından.
Sözünü dinleyip kolları arasında uyudum. Hayır, sızdım.
🪽
Bana ve bu kurguma destek olan herkese çooookk teşekkür ederim. Büyüdüğümüzü görmek beni çok duygulandırıyor. Her duygumu sizlerle paylaşmayı da çok istiyorum bu yüzden bi alta WhatsApp kanal linkimi bırakıyorum. Bölümlerle ilgili duyuruları falan oradan yapacağım. Hepinizi bekliyorum beyaz meleklerim♥︎
Link: https://whatsapp.com/channel/0029VbBJvGFGehESN4D7eT42
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |