6. Bölüm

5. BÖLĞM

Rümeysa YILDIZ
yazarimssii

Belki de seni unutmak en kolayıydı. Ama o gözlerin, bir ömür geçsede unutamayacağım tek zafım..

Bazen insanın hafızası, unutmamayı tercih ettiği şeyleri bile siler. Ne beni doğuran kadının yüzünü hatırlıyorum, ne de çocukluğumun kokusunu. Kafamın içinde kocaman bir boşluk var, geçmişime dair hiçbir iz taşımayan bir karanlık. Ama işin komiği şu ki, unuttuğum her şeyin acısı hâlâ içimde bir yerlerde sancı gibi. Ve ben artık bu boşluğu doldurmak istiyorum. Kendimle, geçmişimle, belki de biraz da geleceğimle yüzleşmek için buradayım.

İstanbul’a bugün geldik ama sanki yıllardır buradaymışım gibi. Kalbim yabancı değil, bedenim alışkın. Ateş'i yeni tanıyorum ama omzunda taşınıyor gibiyim — kelimenin tam anlamıyla. Bu şehir gibi o da tanıdık bir karmaşa sanki. Su’yla olan bağımız, Doruk’un manyakça korumacılığı, hepsi bir tiyatro oyununun ortasındaki gibi hissettiriyor. Ve ben? Ben sahneye yeni çıkan, ama repliği ezberlemiş oyuncu gibiyim.

Bilmiyorum, kafamda çok fazla soru var. Ama cevapların hepsinin bir çatının altında toplanacağı hissi garip bir şekilde huzur veriyor. Belki de hikâyem, saçma bir perde asma planıyla başlar. Kim bilir?

Ateş'in sesiyle düşüncelerimden hızla sıyrıldım. Salona girmemize yakın Doruk'a köpeği dışarı çıkarmasını söylüyordu. Artık omuzunda rahatsızca kıpırdanmaya başladım. Bunu fark eden Ateş başını bana çevirip bacaklarımı tutan kollarını sıkılaştırdı.

"Rahat dur bal göz. İkimizi de düşüreceksin şimdi."

"İndir sende beni hadi. Bak köpekte gitti. Daha fazla omzunu çökertmeyeyim."

"Hiçbir şey olmaz. Bu kaslar boşuna yapılmadı. Hem daha seninle perdeleri asacağız." Şaşkınlıkla ağzım açıldı. Perdeleri asacağız derken. Ne diyor yahu bu.

"Af buyur. Perdeleri asacağız derken. Nasıl?"

Çok normal bir şey diyormuş gibi netti. "Böyle işte. Ben seni omuzlarıma alacağım sende perdeleri asacaksın. Böylelikle merdiven kullanmak zorunda kalmayacağız." Nasıl bir yüz ifadesiyle baktıysam artık keyifle gülmeye başladı. "Niye hayatında çok ilginç bir şey duymuş gibi bakıyorsun Duru. Çok normal bir şey söyledim."

"Ateş. Bence bizim, seninle normal dediğimiz şeyler bir değil. O merdivenleri insanlar boşuna üretmemiş. Biz onları kullanmazsak ne işe yarayacak o zaman onlar. Hem indir artık beni. Ne diye karşıma sen çıktıysan."

"Söylenme, söylenme. Seni köpekten kurtardığım için teşekkür edeceğine söyleniyorsun. Hiç yakışıyor mu sana."

Hiç yakışmıyor bize, o yüzden biz teşekkür ederiz Ateş beyciğim. Ay bunu benim için sesli bir şekilde dile getirseydin keşke. Onu da sen yap bir zahmet.

"Teşekkür ederim. Oldu mu?" Gözleri bir süre yüzümde oyalandı. Güzel bir şey söyleyecek diye beklerken, Ateş tam tersi memnuniyetsiz bir şekilde 'cıkladı'. "Olmadı. Kuru bir teşekkürle oluru yok bu işin." Af buyur. Nasıl oluru varmış o zaman.

Tam ne istiyorsun diye soracakken salon girişinden flaş ışığı ve deklanşör sesi geldi. Arkamızdan ise Doruk'un o muhteşem kıskanç abi sesi.

"LAN! bıraksana kardeşimi. Omzuna atmışsın bir de. Çakarım yumruğu o sıçtığım düzgün burnuna. Yamuk yumuk gezersin etrafta." Bu çocuğun kıskançlığı bir gün beni öldürecekti. Hayır bir de hemen şiddete başvurmak zorunda mıydı? Ama çokta seviyorum bu hallerini. Sinirleriyle oynamak zevkliydi.

"Sana ne mavişş"

"Sana ne lan mavişş" Ateş ile aynı anda aynı cümleyi kurmamız Doruk'un afallamasına sebep olmuştu. Sanki anlaşmışız gibi nasıl da aynı anda konuşmuştuk ama.

"Bana ne mi? Farkındaysanız ben abiyim. Göz göre göre kardeşimi ellere kaptıracak değilim!"

Göz devirerek, "Sadece bir yaş büyüksün. Abim değilsin." dedim. Ama benimle aynı cümleyi Ateş'de kurmuştu.

"Sadece bir yaş büyüksün lan. Abisi değilsin." Şaşkınlıkla Ateş'e döndüm. Nasıl aynı anda aynı cümleleri kurabiliyorduk. Tek fark Ateş biraz daha sert ve kaba konuşuyordu. Bu ses tonu, bu karizma şaka mıdır?

Sana ruh eşimizi bulduk diye boşuna demedik herhalde. Sanırım bu konuda haklısın.

Doruk şaşkınca irileştirmiş maviş gözleriyle bize bakıyordu. "Vay amına koyayım arkadaş. Anlaşarak mı konuşuyorsunuz?"

"Tabiki de hayır."

"Tabiki de hayır lan." Evet bunu da aynı anda söylemiştik.

Doruk artık bize çatık kaşlarla ve burnundan soluyarak bakıyordu. "Derhal kesin şu zırvalığı. Hayır Doruk ne derse aynı anda aynı şeyi söyleyeceğiz mi dediniz anlamadım ki. Cümleler benziyorda diyemiyorum çünkü aynı kelimeleri kullanıyorsunuz." Bu ortama gülen tek kişi vardı o da az önce Ateş ve beni fotoğraflayan Su'ydu.

Elini Doruk'un koluna sararak, gülen sesle konuştu."Yalnız, aralarında ki tek fark Ateş'in lanlı konuşması Doruk'cuğum. Dikkatini çekerim."

Bir dakika! Elini Doruk'un koluna sararak mı?

"Çok sağol şekerim ya. Sen söylemesen farkı bulamayacaktım. Kaba birinden de bu beklenir zaten." Doruk gözlerini devirip kafasını başka yöne çevirdi. Ama bunu yaparken Su'ya biraz daha sokulmuştu. BUNLAR HANGİ ARA BU KADAR SAMİMİ OLDULAR Kİ.

Belki daha önceden tanışıyorlardır. Bazı şeyleri o kadar da sorgulamamak gerek.

Ateş'in dudaklarına sinsi bir gülüş yayıldı. "Sana özel o şekerim." Şekerimi bastırarak söylemişti. Kıskanç erkek kardeş edasıyla. Tek kıskanç Doruk değilmiş demek ki.

"Ne demek sana özel. Sen? Nasıl? Sen nasıl baby face bir adama kaba davrabilirsin ya. Bana, bana ya." Hırsla kendisini ve yüzünü işaret etti Doruk. "Baby face adam olan bana. Nasıl kaba davranırsın. Yazıklar olsun sana. Verdiğim emekelerime. Kendi ellerimle açtığım kapıyla seni eve buyur ettiğim kafama tüküreyim." Doruk hala söylenirken Ateş ile birbirimize baktık.

Gözler birbiriyle anlaşamaz diyenler utanabilir mi acaba? Çünkü Ateş ile küçücük bakışımızla birbirimize ne demek istediğimizi anlamıştık. "Yukarı kaçalım." Ya da ben onun iç sesini zihnimde duymuştum.

Hafif baş sallamayla birbirimizi onayladık. Düşmemek için Ateş'in diğer omuzundan destek aldım. Ateş de kollarını sıkılaştırıp merdivenlere yöneldi. Şuan ikimiz de Doruk'un sinir olduğu şeylerden birini yapıyorduk. Onu dinlememezlik yaparak götümüzü dönmüştük. Götümüze konuşabilir.

Bunu fark etmesi çok da uzun sürmedi. Boğaz patlatacak derece arkamızdan bağırmaya başladı. "BEN SİZE GÖTÜNÜZÜ DÖNDÜRECEĞİM AMA. KONUŞUYORUM BEN BURADA DEĞİL Mİ? KİME DİYORUM SALAKLAR. BİR DAHA BENDEN BİR ŞEY İSTERSİNİZ. PEKİ BEN NE YAPACAĞIM! SİZİN GİBİ GÖTÜMÜ DÖNÜP SİKTİRİP GİDECEĞİM."

Boğazı tahriş olacak garibim. Niye o kadar bağırıyor. Dimii. Bence de o kadar bağırmasına gerek yok.

Ateş yüzünü buruşturuken ben kıkır kıkır gülüyordum. "Salak, ses telleri kopacak ya."

"Boşver sen, bağırır bağırır bir de susar. Hatta baksana susması bir saniye bile sürmedi." İkimizde duraksadık. "Bir dakika, harbi niye sustu bu. Şuan ortalığı ayağa kaldırması gerekiyordu."

"Kesinlike sana katılıyorum bal göz. Bu terslikte bir iş var."

"Bence de terslikte bu bir iş var." Aynı anda yüzümüzü buruşturduk. Onun yüzünden ortaya garip bir cümle çıkarmıştım.

Sizin yüzünüzden Türkçe ağlıyor. Benim değil onun yüzünden.

"Bu işte bir terslik var."

"Bu işte bir terslik var." İkimiz de aynı anda cümlenin aynısını söyleyince yüzümüzde memnun olmuş bir ifade belirdi. Ama yine ters bakışlarla Ateş'e bakıyordum.

"Senin yüzünden Türkçem bozuldu. Bir an gerçekten cümlenin gerçeğini sorguladım. İlkokulda öğretmenin her kimse verdiği emekler için ağlıyor. Geberdiyse de mezarında ters döndü."

"Her şeye laf ettiririm ama öğretmenime asla. Benim öğretmenim adı gibi melek bir kadındı. Lütfen sözlerimize dikkat edelim kedicik. Yoksa fırlatıveririm seni aşağıya."

Ağzımın içinde kısıkça mırıldandım. "Öğretmenine de laf ettirmezmiş."

"Efendim?"

"Yok bir şey. Ee yukarı çıktık ama benim odam hangisi?"

"Sağdan ilk kapı senin odan canım kardeşim." Arkamızdan gelen sesle Ateş o kapıya ilerledi. Doruk az önce biz istemememize rağmen kendisi söylemişti odamın yerini. Ateş kapıyı açıp içeri girerken bende refleksle kafamı eğdim. Yoksa kafa travması yaşama ihtimalim yüzde doksan dokuz buçuktu.

Hevesle yeni odamı incelemek istememle koca bir hüsrana uğramam bir oldu. BU ODA PESPEMBEYDİ.

"Iyy. Bu oda benim olamayacak kadar pespembe." Sesim ağlamaklı çıkmıştı. Ateş'in yüzünü buruşturup bacağıma sürtünmesiyle, sanki yıllardır birlikteymişiz gibi yabancılık çekmeden elimi saçlarına daldırıp okşadım. Saçlarının yumuşaklığı parmak uçlarımı daha fazlası için sızım sızım sızlattı. O kadar çok hoşuma gitti ki bunu saatlerce yapabilirdim.

Melek diyor; zorla yatır dizine, saatlerce, saatler yetmez günlerce okşa saç kıvrımlarını. O kadar çok katılıyorum ki sana..

"Bu oda pespembe lan. İçim karardı resmen." Ateş'in bile içi karardıysa benim nasıl kararmasındı?

Arkamızdan gelen hayvani kahkahayla kaşlarım çatıldı. Doruk bilerek bizi yanlış odaya yönlendirmişti.

Gülüşlerinin arasından zorla, "intikam yemeğimi sıcak seviyorum. Bana kıçınızı dönmenizin rövanşı bu." dediğini anlayabilmiştim.

Ateş arkasını döndüğünde bende otomatikman dönmüş oldum. Doruk keyifli ifadeyle bize bakıyordu. Hemen bir adım arkasında da Su vardı. Çatık kaşlarla Doruk'a baktım.

"Gerçekten çok gıcıksın maviş."

"Teveccühünüz hanımefendi. Sizden kaptık bir şeyler." Tam ben gıcık bir insan mıyım diye yükselecektim ki çok başka bir şey oldu. Ateş, "Senin dudağın niye pembe lan." diye yükselerek kapıdan çıkarak öne atıldı. Ama bunu beni unutarak yapmıştı. Çok sert bir şekilde kafamı kapıya vurmuştum..

Hih kafa gittiiğğ. Kafa mı gitti nereye? Kimin kafası. Cümleten geçmiş olsun.

Su, "Ayy Duruu." diyerek elini dudaklarının üzerine kapamıştı.

Doruk, "Lan amına koduğum napıyon sen." Diyerek bana yönelmişti.

Ateş ise, "Hassiktir. Bal göz iyi misin?" Diyerek beni omzundan aşağı indirmişti.

Gözlerimi kırpıştırdım. Artık yüksekte değildim. Ayaklarım yere bastığında etrafımdakilerle bakıştık. Neden böyle bakıyorlardı? Ölmüşmüydüm yoksa.

"Fındık kurdu?" Mavi mavi bakan gözleri endişe ile titriyordu. "Tepki versene lan."

Ağzımdan çıkan ilk şey "pembe gloss çok yakışmış abisi." oldu. "Doruk, harbi ne zamandan beri gloss kullanıyorsun. İnsan bana da haber verir. Beraber sürerdik." Sonra belimden sıkı sıkı tutan, yanımdaki direk çocuğa baktım. "Senin boyun kaç oğlum? Direk gibisin maşallah. Seni odama direk diye dikip dans ederim seninle." Bu seferde endişeli gözlerle bana bakan güzel kıza çevirdim bakışlarımı. "Benden güzel olman hiç hoşuma gitmedi ablası. Mümkünse yanımda dolaşma kısmetimi kapatırsın." Bir adım atmıştım ki dengemi kaybeder gibi sendeledim ama direk çocuk belimden tuttuğu için düşmemiştim. Kendimi toparladığımda belimi tutan ellerin arasından çıktım. Kendi odama gitmek için küçük küçük adımlar attım. Çok pis başım dönüyordu.

"Geçmiş olsun. Duru'muzu kaybetmiş bulunuyoruz."

Arkama bakmadığım için yüz ifadelerini görmüyordum ama direk çocuğun sinirle "Ne kısmeti lan." dediğini işitmiştim.

"Lan oğlum şimdi kısmetin sırası mı? Kafasını kırdın kızın. Dediklerine niye takılıyorsun." Bunu da sinirli bir şekilde abisi söylemişti.

"Haklısın seninle de işim bitmedi sonra görüşeceğiz." Arkamdan gelen adım seslerini işittim. Ama çok uzaktan geliyordu artık. Gözümün önünde parıldayan yıldızlar vardı. Bir kafamın üzerinde öterek dönen kuşlar eksikti. Belki de dönüyordur.

"Duru iyi misin?"

Arkamı döndüm ve bağırarak konuşmaya başladım. "EVET. HEMDE ÇOK İYİYİM. İKİ METRE DİREĞİN ÜZERİNE ÇIKMIŞIM. SONRA DA KAFAMI ÇARPMIŞIM. NASIL OLABİLİRİM Kİ. MUHTEŞEMİM." Neden bağırdığımı bende bilmiyorum çokta sorgulamayın.

Dizlerim taşıyamadığı için olduğum yere yığıldım. Sertçe düşmeme engel olan şey direk çocuğun kollarının ben düşmeden önce beni tutmasaydı. Refleksleri ne de kuvvetliymiş. Yaradan sahibine bağışlasın.

Yani bize. Amin. Başım dönüyor ne diyorsun sen.

Gözlerim kapanmadan önce kurduğum tek cümle "Senin boyun kaç amına koyayım. Senin omzuna çıkan kafamın da amına koyayım." oldu.

Duyduğum şey ise Ateş'in endişeli sesle "Güzelim aç gözlerini." dediğiydi.

🪽

Ateş Korkut

Babam beni zorla evden çıkardığında sövmemek için kendimi zor tutmuştum. Odamda kulaklıklarımı takıp şarkı dinlerken ansızın odama dalmış ve "ikizinle yan tarafımıza taşınan komşulara temizliğe gideceksin" diyerek yaka paça evden çıkarmıştı. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki evden hangi sıfatla, nasıl çıktığımı onun laf sokmasıyla fark etmiştim. Yıllar sonra onun karşısına böyle çıkmak hayallerimin arasında hiç yoktu.

Taşınanların yıllardır hasretini çektiğim kişinin olduğunu nereden bilebilirdim ki.

Babama söylenerek indiğim merdivenlerde onu görmemle afallamam bir olmuş sonra ise kaşlarım hayretle yukarı kalkmıştı. Bakışlarımda ne görmüştü bilmiyorum ama yılların özlemiyle bakışlarımda parıltılar olduğunu çok iyi biliyordum. Onu görür görmez dudaklarım arasından sadece 'kedicik' dökülmüştü. Bu, dün sabah onu kedili pijamalarıyla görmemle alakalıydı. Bana bakan uykudan uyanmış mahmur bal gözleri, dağılmış saçları, bakmayı sevdiğim bir ömürde bıkmayacağım gözleriyle beni süzmesi, bilinç altıma o kadar çok işlemişti ki rüyamda bile o halini görmüştüm. Haliyle onu kanlı canlı bir şekilde, yan evin kapısı önünde görünce kendime hakim olamamıştım.

Nedenini açıkladığımda yanaklarına oturan pembelik az kalsın gülmeme sebep olacaktı ama kendimi tutmuştum. Benim ballım ne zamandır utanıp kızarıyordu ki. Genelde bir şeyi utanmadan insanın yüzüne cümlelerini acımadan söylerdi. Yılların ikimizde de bazı şeyleri değiştirdiğini zaten biliyordum ama ona bu kadar yabancı olmak canımı yakıyordu.

Düşüncelerim aksine utansada geri durmayıp beni yerin dibine gömmüştü. Evden aceleyle çıktığım için ne doğru düzgün kıyafet giymiş ne de ayakkabı geçirebilmiştim ayağıma. Kıyafetlerimde sorun yoktu ama terlikler karizmamı çok fena çizmişti. Hele de dün onun gözüne fazla karizmatik gözükmüşken.

Yalan yok cümlesinde tek takıldığım nokta gözüne karizmatik gözükebilmemdi. Ama bunu çaktırmak yerine babama çıkışmıştım. Eski halimizi çok fazla özlüyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Belki kendime tekrar aşık edersem bir şansımız daha olurdu.

Keşke zamanı geriye alma gücüm olsaydı. İşte o zaman bu kadar acı çekmemiz gerekmezdi.

Ona yakın olabilmek için her fırsatı değerlendirecektim. Bu zamana kadar uzak kalmıştım ama daha fazla kalamam.

Onu gördüğümden beri bakışlarımı alamıyordum. Eskiden de olduğu gibi hiçbir detay gözünden kaçmıyordu. Su'yun saçlarını sadece fotoğrafta görmesine rağmen kestirdiğini tek bakışında fark etmesi içimi burkmuştu. Unutmasaydı, bendeki değişimleri de tek bakışıyla fark eder miydi?

İkizim ile sosyal medyadan konuşmuşlardı. O, keşfetine çıktığını sanıyordu ama aslı hiç öyle değildi. Her hesabını ezbere bildiğim için bilerek istek atmıştım. Su'yun cesaret edemediğini, zorla telefonunu elinden alıp saniyeler içinde yapmıştım. Eğer ben olmasaydım ikizim Duru'suna kavuşamayacaktı.

Benimde kavuşacağım günler gelir inşallah.

Ben ne kadar gözü karaysam ikizim bir o kadar ürkekti. Onu cesaretlendiren olmazsa asla aksiyonlu işlere bulaşmazdı.

Bunu yaptığımdan beri aramız limoniydi. Bana teşekkür etmesi gerekirken sadece tersleniyordu. Bunda onu tehdit edip Duru'nun attığı fotoğrafları kendime atmamında payı olabilirdi tabii. Onun için bunu yapmam suçtu çünkü. Neymiş, Duru'nun izni olmadan almışım fotoğrafları. Anlamıyordu, anlayamıyordu beni. Sevdiğinin, kalbinin odalarını onunla doldurduğun kişinin fotoğrafıyla yetinmenin ne olduğunu bilmediği için beni hiçbir zaman da anlayamacaktı. Çünkü o sevdiğinden hiç kopmamış, kopartılmamıştı.

Babamın ortamı terk ettiğini bile ondan öğrenmiştim. Dediğim gibi gözünden hiçbir şey kaçmıyordu. Doruk ve Su önden eve girerken kendime hakim olamamış elimi başının üstüne atmıştım. Fark ettirmeden yumuşak saçlarını okşamıştım. Tabi bu çok kısa sürmüştü çünkü ortaya Kadir amcayı atmıştı. Parmaklarım daha fazlası için sızlasada hızla çekmiştim. İlk günden onu ürkütmek istemiyordum. Kadir amcaya gelirsekte onu her ne kadar sevsemde bir o kadar nefret ediyordum. Belki şuan Duru ile evli mutlu çocukluyduk. Tamam abartmış olabilirim ama en azından ellerimiz birbirine kenetli, kalplerimiz göğüs kafesimize aynı anda aynı hızla birbirimiz için çarpardı.

Eve girdiğimize yakın yüzüme bakıp gülmemek için kendini tutması içimin yangını harlamıştı. Yanımda gülmekten bile çekiniyordu. Keşke hatırlasan beni be Duru.

Hafifçe kaşlarımı çatıp, "Ne diye öyle bakıyorsun." demek zorunda kalmıştım. Sanki ifadesini anlamamış gibi. Terliklerimin üzerine yapıştırılan stickerlere bu kadar güleceğini bilseydim şayet daha berbat halde karşısına çıkardım daha çok gülmesi için. Gülüşüne kaç sigara yaktığımı, kaç şişe devirdiğimi ben bile bilmiyordum.

O gülüşe kendimi yakar kül eder gülüşüyle tekrar doğarım küllerimden.

Su yüzünden Doruk'un pençelerine takılınca bana attığı yavru kedi bakışlarını görünce nasıl durabilirdim ki. Doruk'un Duru'ya yaptığı gibi ensesinden yakalamış, 'Durucuğumu' bırak dediğimde Duru'nun yüzünün aldığı ifade görmeye değerdi. Onun her şeyi benim için çok değerliydi. Onu sahiplenerek seslenmem şaşırtmıştı. Alık alık bakan gözlerinden fark etmiştim.

Şaşırdığı zaman alık alık bakardı benim ballım.

Doruk'un elinden kurtulduğunda bende hiç istemesem de Doruk'u bırakmıştım. Şayet bırakmasam birbirimize girmemiz saniye almazdı. Bu hayatta en zevk aldığım şeylerden biri de Doruk ile uğraşmak. Bunu, onun kafasına terliği atıp birbirimize girmemizle kanıtlamış oldum.

Tabi biz birbirimize girmişken değişmeyen tek şey kızların kahkahalarla yerlere yatmasıydı. Kendimi azda olsa eski günlerdeki gibi hissetsemde yaşadıklarım aklıma gelince huysuzlaşmam istem dışı olmuştu. Bunu da tabi Duru'ya yansıtmıştım.

Küçüklükten beri birbirimizin aynası olmuşken şimdi diğer tarafı görünmeyen duvar haline gelmiştik. Büyüklerden bu yüzden nefret ediyordum. Kendi hayatları yetmiyormuş gibi bizim hayatlarımızı da mahvediyorlardı.

Salonu terk ettiğinde istem dışı omuzlarım düşmüştü. Derin bir nefes alarak gözlerimi yere diktiğimde Doruk elini omzuma koymuş varlığını belli etmişti. Su ise yanağıma öpücük kondurmuştu. Buruk bir tebessüm ederek Duru'nun peşine takılmıştım. Ondan bir saniye bile ayrı kalmak istemiyordum. Ama olayların buraya kadar geleceğini ben bile tahmin etmiyordum.

Duru'nun çığlığını duyduğum gibi kafamı kaldırmış gittiği yöne doğru adımlarımı hızlandırmıştım. Sonrası o kadar hızlı gelişmiş, Duru öyle bir hızla üzerime atlayıp omuzlarıma çıkmıştı ki hem şaşıp kalmış hem de düşmemek için dengemi zor sağlamıştım. Neyden bu kadar korkup kaçtığını öğrendiğimde gülmemi bastıramamıştım. Gülmeme ne çok ince ne de çok kalın kaşlarını çatıp sinirle söylensede ben bal gözlerinde takılı kalmıştım.

İltifatım karşısında utansada teşekkür etmiş indirmemi söylemişti ama inatla indirmemiş perde asacağımızı söylemiştim. Keşke indirseymişim. Benim yüzümden kafasını kapıya çarpıp bayılmıştı. Bayılmadan önce söylediklerine başka zaman gülecektim.

Kollarıma yığılmasıyla elim ayağım birbirine dolanmıştı sanki. Keşke omuzuma değilde kucağıma çıkmış olsaydı. Onu her şekilde taşımaya kabuldüm ama ona zarar gelmeyecek şekilde. Halbuki bir kaç dakika önce çok güzeldik. Vanilya ve bal çiçeği kokusu burnuma dolduğunda daha fazla solumak için kollarıma hapsetmemek için zor durmuştum. Kokusunu bile gözlerinden alması kalbime çok büyük belaydı. Hele elini saçlarımda hissettiğimde tüm vücudum uyuşmuş kalp krizi geçiriyormuş hissine kapılmıştım.

Şeytan diyor; oturt yatağına koy dizine kafanı dakikalarca, hatta dakikalar saatler yetmez bir ömür okşat saçlarını.

Bunları tabi ki Duru kollarıma bayılmadan önce düşünüyordum.

"Duru, güzelim aç gözlerini. Lütfen." Hafifçe yanaklarını tokatlamam işe yaramadığını fark etmemle onu kucaklamam aynı saniyelerde olmuştu.

"Su kolonya, buz, krem ne bulabilirsen bulup getir. Doruk sende Duru'nun odasının kapısını açar mısın?"

İkisi de beni sessizce onaylayıp dediklerimi yaptıklarında Duru'yu yavaşça yatağına yatırmıştım. Başını yastığa koymadan önce çarptığı yeri incelediğimde kızarıklığı morluğa dönüşmeye başladığını ve şiştiğini görmem canımı yakmıştı. Acısını aynı yerimde hissediyordum.

"Daha akşam olmadı kızın kafasını kırdın." Doruk'un sesi kulaklarımdan içeri girip zihnimde yankılanasıya kadar varlığını unutmuş sadece Duru'ya odaklanmıştım. Gözlerimi yumup ciğerlerimi derin bir nefesle doldurdum.

"Doruk, gerçekten şuan hiç sırası değil. Canını yakmak istemiyorum." Sinirlerim çok bozulmuştu. Sanırım Kadir amca haklıydı. Kızının canını yakmaktan başka hiçbir işe yaramıyordum.

"Kendi canını yakacağına gel benimkini yak Ateş. Şuan ne düşündüğünü bilmiyormuşum gibi. Saçma sapan düşüncelere gireceksen eğer şimdiden söyle de bileyim. Bileyim ki önce bir güzel döveyim sonrada sırtını sıvazlıyayım."

Sessiz kaldım. Konuşsam bile cümlem yarım kalırmış zaten. Çünkü Su aceleyle, "Bu haldeyken bile birbirinize laf mı sokuyorsunuz." diyerek odaya dalmıştı. Evet Doruk ile birbirimizle çok uğraşırdık ama birbirimizi de en çok biz anlardık. Sessizliğimizden bile.

"Aynen Su birbirimize laf sokuyoruz!" Fazla sert çıkışmış olmalıyım ki afallamıştı.

"Ne dedim şimdi ben ya."

"Bir şey demedin çirkinim. Sinirleri bozuk sana patladı. Elindekileri ver de çıkalım biz." Size demiştim. Birbirimizi en çok biz anlardık diye.

Su eşyaları yanıma sessizce bırakıp çıktıklarında odada sadece Duru ve benim nefes seslerimiz duyuluyordu. Kolanyayı avucuma sıkıp burnuna doğru götürdüğümde yüzünü buruşturması bir oldu. Ama ayılmadı. Aksine huysuz huysuz söylenmeye başladı.

"Hım, bırak beni ayı uyuyorum." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir dakika ayı mı?

"Ayı mı? Sen bana ayı mı dedin bal göz?" Söylenmeye devam etti.

"Hıhım ayı değil misin sen? Balını seven, yiyen, uzun boylu kaslı kocaman ayı. He bi de kafamı kıran." Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Balımı sevdiğim, uzun boylu ve kaslı olduğum doğruydu ama ayı olmak ve yemek mi? Asla kabul etmiyorum. Dudaklarının tadına henüz bakmamıştım bile. Ayrıca alt tarafı kafasını vurmuştu benim yüzümden. Onun dışında hiçbir şeyi yoktu.

"Sen uyanık mısın ballım?" Tek cevabı, 'hıı uyuyorum aslan parçası' diyerek sırtını dönmek oldu. O kadar kısık konuştu ki zor duydum. Yıllar sonra onun bana aslan parçası diyerek seslenmesi o kadar garip geldi ki uyanık olsaydı bile gözyaşlarımı zor tutardım. Doğru ya onun yanında hiç kendimi tutmamıştım.

Yavaşça kafasını tekrar kendime çevirip Su'yun getirdiği buzu sakince şişmiş kafasına koydum. Keşke koymasaydım.

"Lan! Yazı kim değiştirdi. LAN! LANN! BEYNİM DONDU BEYNİM. ÇEKİN ŞUNU!"

Duru öyle bir bağırdı ki kulağım çınladı. Hızla buzu uzaklaştırdım. Ve sonuç hiç bağırmamış gibi uyumaya devam etmesi oldu.

Hiç değişmemişti hiç. Küçüklüğü neyse şimdi de öyleydi. Buz koymaktan vazgeçip kremi şiş ve mor olan kısma sürmeye başladım. Bu sırada yüzünü izliyor kokusuyla mayışıyordum. Uzun boyuma rağmen yanına kıvrılarak küçücük kaldım. Dirseğimi diğer yastığa koyarak yanağımı avucuma yaslayarak manzaramı seyre daldım. Yüzüne düşen saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırıp parmağımın tersiyle yanağını okşamak içimde tarifsiz

"Bir gün herşeyi öğrendiğinde beni affedebilecek misin Duru. Yoksa intikam mı alacaksın benden."

Yanında ne kadar kaldım. Onu ne kadar izledim bilmiyorum. Onun yanında olduğum zamanlar Su gibi akıp gidiyordu. Gözüm ondan başka hiçbir şey görmüyordu. Odadan çıkmak doğruldum. Dolaptan bulduğum ince battaniyeyi Duru'nun üzerine örtüyordum ki dikkatimi çeken başka bir şey olmuştu. Ayak bileği de şişmiş ve morarmıştı. Kim bilir ne zaman burkmuştu.

"Ne zaman kendine dikkat ettin ki sen şimdi edeceksin küçük hanım. Kucağımdayken yüzünü buruşturmadığına göre acısını henüz hissetmedin. Ah Duru'm ah. Başımın ballı belası." Alnına öpücük konudurup söylene söylene başına sürdüğüm kremden bileğine de sürdüm. Her ne kadar ayağını benden kaçırsada.

Kendimi odadan dışarı attığımda yüreğimin ortasındaki yangın hala geçmiş değildi. Bir ömür de geçmeyecek gibiydi. Ağır ağır merdivenleri indiğimde Su ve Doruk'un sesi duyuluyordu.

"Ya kızım neden anlamak istemiyorsun. Deli gibi özledim ama şuan olmaz, seninle şuan sarmaş dolaş olamam."

"Özlememişsin işte. Özlesen sarıp sarmalardın beni. Bursa'da hangi kızlara baktıysan artık bana sarılmak bile istemiyorsun."

"Saçma sapan konuşma Su. Bu yaşıma kadar gözüm senden başkasını görmedi. Bundan sonrada görmez. Özgür gibi çapkın değilim ben. Onunla karıştırma beni. Bir bildiğim var ki olmaz diyorum. Şu dudağına sürdüğün şey her ne haltsa artık, dudaklarıma bulaştırdığın için Ateş'in ansızın yükselmesine sebep olduk. O anın yükselmesiyle omzundaki sevdiği kızı bile unutturduk. Ama hata bende düşünmem gerekiyordu."

"He şimdi de seni öptüğüm için mi suçlu oldum ben. Hem ben mi dedim ona beni kıskan diye. Bu zamana kadar alışmış olması gerekiyordu. Ayrıca ikizim olması bana karışabileceği anlamına gelmiyor. İstediğim kişiyi sever, onunla birlikte olurum!"

Salona girdiğimde Doruk dertli dertli yüzünü sıvazlayıp sabır çekiyordu. İkizim olmasına rağmen Su'yu ben bile anlayamıyordum. Bazen o kadar kör o kadar bencil oluyordu ki etraftakileri göremiyordu. Aslında orada kıskandığım için tepki vermemiştim. Sadece öpüştüklerini anlamam çok koymuştu. O yüzden öyle bir tepki vermiş sonrasında da çok fazla pişman olmuştum. Hem Duru'dan dolayı hemde bu zamana kadar birbirlerini sevip sevgili oldukları için öpüşmeleri çok normal gelmişti. Sadece bizimde bu şekilde olabilecekken araya ayrılık girmesi ve en önemli detay Duru'nun beni unutması yüzüme tokat gibi çarpmıştı.

Beni görür görmez eliyle Doruk'u işaret edip bana şikayet etmeye başladı.

"Görüyor musun Ateş, onu öptüğüm için Duru yukarında baygın bir şekilde yatıyormuş. Gelmiş burada özleminden mahvolduğu için onu öpen kız arkadaşını suçluyor."

Doruk'un yanına geldiğimde kolumu omzuna atmış kafamı da kafasına yaslamıştım. O da kolunu belime sardığında sakince konuşmaya başladım.

"Ben ne görüyorum biliyor musun Su? Kardeşi aşk acısı çekerken aynı evde sevdiğine bile sarılamayan, yakınlaşmak isteyipte kardeşi görür canı sıkılır diye sarılmak istemeyen koca yürekli bir insan görüyorum. Onu öpsede evdeki varlığım aklına geldiğide ben evdeyken yaptığı için pişman olan dost görüyorum." Sözlerimle gerçekliğe dönmüş olmalı ki omuzları düşüp ela gözleri dolmaya başladı. Diğer kolumu da onu sarmak için açtığımda hiç beklemeden yamacıma sokuldu. Böyleydik işte her ne kadar kırıcı da olsak aramıza küslük giremiyordu. Birbirimizi sarıp sarmalamamız yetiyordu.

"Özür dilerim. Ben öyle düşünememiştim." Sesi fısıldar halde aramıza karıştığında daha da sarıldık birbirimize. Doruk da bahaneyle sevdiceğinin kokusunu soluyordu. Çakal.

"Ben özür dilerim. Öyle bir tepki vermemem gerekiyordu. Kaç yıllık ilişkiniz var. Yaptığınız şeyler beni ilgilendirmez. Ben, ben sadece bir anlığına kıskandım. Duru ile böyle olabilirdik. Hayat gerçekten çok acımasız." Doruk her zaman ki gibi eğlenceye vurdu. Bunu moralimi düzeltmek için yaptığını bildiğimden ses etmedim.

"Kızın kafasını kırdın nasıl olacaksın şimdi onunla."

"Sus be zevzek. Zaten bayılıpta uykuya geçen bir ballıyı seviyorum. Hayır uykusunda bile laf sokuyor. Kafasını kıran, kaslı, uzun boylu balını sevip yiyen ayıymışım." Cümlemi bitirir bitirmez Doruk öyle bir kahkaha attı ki Su ile yerimizde sıçradık. Ama Su da gülmeye başladığında dudaklarım iki yana kıvrıldı.

"Yeni bir adın mı oldu şimdi senin. Bundan sonra ayı mı diyeceğiz sana." Hızla kolumu çekip omzundan itekledim.

"Döverim oğlum seni. Boş boş konuşup benim asabımı bozma."

"Sesi ince mi çıktı kalın mı? Ona göre taklidini yapacağım. Gerçi uyku modu dedin kesin huysuz huysuz konuşmuştur." Derin bir nefes alarak konuşmasını sürdürdü. "Hım bırak beni ayı uyuyorum."

O kadar gerçekçi yaptı ki Duru'nun uyuduğunu bilmesem merdivenlerde o konuşuyor sanırdım. Ama bu yinede Duru'yu taklit ettiği için kızmayacağım anlamına gelmiyordu.

"Lan! Senle görüşmeyeli dayağımı özlemişsin belli gel de bir elden geçireyim seni."

"Hoşt ulan, buraya dövülmeye gelmedim ben."

"Yok yok sen bayağı bayağı dayağımı özlemişsin. Yoksa benimle bu kadar uğraşmanın bir anlamı olmaz." Ben ona adım adım yaklaştıkça o benden uzaklaşıyordu.

"Siktir oradan. Ben seninle henüz uğraşmadım."

"Gelecekteki karımla uğraşıyorsun ama. Ona yaptıkların benim kitabıma da yazılıyor." Duraksamasını fırsat bilerek ensesinden yakalayarak kafamı kafasına tokuşturdum.

"Lan, amına koduğum kafam olmaz lan. Senden değerli benim kafam."

"Aşk olsun aramızda bir sarı kafanın lafı mı olur Doruk'cuğum." Benden kaçmasına fırsat vermeden saçlarını da avuçladım. Doruk'un egosuyla oynamakta zevk aldığım şeylerin arasındaydı.

"LAN! BIRAK LAN SAÇLARIMI."

"Bağırma kulağımın dibinde. Ne olmuş sanki kumral saçlarını çekmişim." Elimden kurtulur kurtulmaz dağıttığım saçlarını düzeltti. Ardından parmağını tehdit ediyormuşçasına kaldırıp yüzüme yüzüme sallamaya başladı.

"Benim saçlarım kumral değil! Marul saçlarınla benim saçlarımı karıştırma çok fena yaparım seni. Ayrıca karı koca ne istiyorsunuz benim muhteşem ötesi sarı saçlarımdan. Bu sabah o da güzelim saçlarımı yoldu."

"Bir dakika ne yaptın lan Duru'ma." Evet takıldığım nokta bu olmuştu. Şayet Duru durduk yere kavga edecek biri değildi. Uykusundan zorla uyandırılığında, yemeği elinden aldığında ya da çok sevdiği birisine bir şey yapıldıysa işte o zaman Duru olmaktan çıkıp bambaşka biri oluyordu. Karşımdaki şahıs Özgür olmadığına göre kesin uykusundan uyandırılmıştı.

"Ups, yakalandık." Suçlu çocuklar gibi gözlerini kaçırarak etrafı taradı. "Biz temizlik yapmıyor muyduk en son ya. Evet evet en son temizlik yapıyorduk. Çirkinim nerede benim bezim ben tozları alayım."

"Lan sarı kafa beni dellendirme yoksa saçında tek bir tel kalmayana kadar çok sevdiğin çirkininin cımbızıyla, mükemmel ötesi dediğin saçlarını tek tek yolarım."

"Şey oldu ya."

"Ne oldu?"

"Şey işte."

"Ney işte."

"Şeyle şey yaptım."

"Lan adam akıllı anlatsana amına koyayım."

"Şey oldu şeyle işte şey yaptım sonra yoldu güzelim saçlarımı."

"DORUK!"

"Sabah üzerine su dökerek uyandırdım. O da beni önce kovalayıp boşluğumu yakalayınca sırtıma atladı. Sonra mükemmel ötesi saçlarımı yoldu. Bende kollarına kartal pençelerimi geçirdim. O da hıncını alamayıp dişleriyle koluma yapıştı, bırakmıyor. Daha sonra babalarımız ayırdı. Atlas efendi başta benim gibi Duru ile dalga geçip Duru'nun bir bakışına U dönüşü yapınca yanlışlıkla it oğlu it diyivermişim. Yani ağzımdan öyle çıkmış benim de haberim yok. Bahaneyle de baba dayağı yemiş oldum. Öyle işte."

Bağırmamla aceleyle o kadar hızlı anlattı ki Su ile bir kaç saniye duyduklarımızı sindirmek durumunda kaldık. O kartal pençelerimi koluna geçirdim mi dedi? Umarım hızlı konuştuğu için yanlış anlamışımdır. Kaşlarım çatılı bir şekilde tekrar üzerine adımlamaya başladım. O ise hızla mutfak kısmına dolanıp tezgahın arkasına geçti.

"Umarım hızlı konuştuğun için yanlış anlamışımdır Dorukcuk. Yoksa kendine ölümlerden ölüm beğen."

"Ateşcik, şimdi şöyle kardeşim. Baktım uyanmıyor yola çıkmamız gerekiyor. Sonuçta yıllar sonra Kadir amca doğru bir karar verip tekrar İstanbul’a dönüyoruz. Benimde aşıkları birleştirmem gerekiyor. Haliyle uyandırmak için bu yöntemi kullanmak zorunda kaldım. Yani her şey senin, sizin içindi."

Duyduklarımla içim yumuş yumuş olurken Doruk'un konuşmasını fırsat bilerek yanına tam anlamıyla uçtum. Tabi korkudan çığlık atması beni durdurmadı. Önce kafasına silleyi çaktım. Çünkü ince düşüncesi küçük ballımın kolunu tırnakladığı gerçeğini değiştirmiyor. Sonra ise sıkıca sarıldım. Gerçekten özlemişim hergeleyi.

"Sizi böyle izlemeyi çok özlemişim. Elimde bir patlamış mısırım eksik."

"En çok beni özledin ama değil mi çirkinim. Bu sırıkı hergün her dakika görüyorsun. Yani en çok beni özledin."

Biraz daha vakit geçirdiğimizde kaçınılmaz son temizlik olmuştu. Görev dağılımı yaparken bile Doruk ile birbirimize girmiş, bu halimize dayanamayan ikizim olaya el atıp görev dağılımını kendisi yapmıştı. Evet perdeleri asmak benim payıma düşen işlerden biriydi. Duru ile asma hayallerim de diğer hayallerim gibi suya düşmüştü.

Duru odasında uyurken bizde tüm evi baştan aşağı silip süpürmüştük. İşleri bitirdiğimizde ise akşam olmuştu. Kendimizi koltuğa attığımız da Su ortamızda Doruk'a yaslanmıştı. Bense başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yummuş Duru ile düşlere dalmıştım.

🪽

Duru Sağlam

Kuşlar bu kadar güzel ötebilir miydi? Ötebiliyormuş. Çiçekler bu kadar güzel kokabilir miydi? Kokabilirmiş. Bir orman nasıl bu kadar güzel, cıvıl cıvıldı. Üzerimde bembeyaz bileklerime kadar uzanan elbise vardı yine. Çıplak ayaklarımla serin çimlerin arasında yürüyordum. Rüyada olduğum o kadar belliydi ki gerçek hayatta giymeyeceğim elbiseyi giyiyor, yapmayacağım şeyleri yapıyordum. Sahi ben ne zaman uyumuştum?

Çıplak ayaklarımla ormanda yürürken kulağıma koşturan çocuk sesleri dolmuştu. Yakınlarda oyun oynayan çocuklar olduğu çok belliydi. Biraz daha yürüdüğümde büyük bir çınar ağacı takıldı gözüme. O kadar güzel o kadar büyüktü ki içimdeki çocuk uykusundan uyanmıştı.

Koşarak çınar ağacının yanına geldiğimde vakit kaybetmeden en yüksek dala tırmanmaya başladım. Yüksek yerler her zaman beni heyecanlandırmıştır.

Neden acaba dupduru. Ya rüyamda bile mi sen. Rüyada olduğunu kim söyledi.

İçimde konuşanı umursamadan tırmanmaya devam ettim. En yüksek dala çıktığımda ise oturarak ormanın güzelliğini seyre daldım. Ama daha sonra yakınlarda iki çift ayak sesi doldu kulağıma. Merakla etrafa bakındığımda bir ev gördüm. Çok tanıdık gelen bir ev. Ama hatırlayamadım. Çitlerin biraz uzağında çalıların orada ayak seslerinin sahiplerini gördüğümde yutkunma isteğime hakim olamadım. Kıvırcık saçlı erkek çocuğunu tanımıyordum ama kızı çok iyi tanıyordum. Hemde çok yakından. Beline uzanan kahve-kumral saçlı kızın ta kendisiydim.

Erkek çocuğa doğru gelen köpeği gördümde istemsizce "kenara gel sen köpekten korkarsın" diye bağırasım geldi. Gelen farkındalıkla boğazlarıma yutkunsamda geçemeyecek bir yumru oturdu. Ben bu çocuğu nereden tanıyordum bu kadar.

Ben bir şey demeden çocuk kollarını kendine siper etsede beni şaşırtan ekstra olay küçüklüğümün gidip köpeği sevmesi oldu. Ben köpekten korkardım ama küçüklüğüm çok rahat seviyordu.

Yanlarına gitmek için çıktığım gibi aşağıya indiğimde çok farklı bir şey oldu. Birden etraf buzla kaplandığını gördüğümde, "Lan, yazı kim değiştirdi." dememle başımda hissettiğim soğukla "LAN! LAN BEYNİM DONDU. ÇEKİN ŞUNU." Diye bağırmam aynı saniyelerde oldu.

Etraf eski haline geldiğinde çocuklara dönmüştüm ki eve doğru koştuklarını gördüm. Omuzlarım kendiliğinden çöktü. Yanlarına gidememiştim.

Onlar eve girdiğinde ormanı kara bir sis bulutu sarmaya başladı. Her bir yanımı sardığında ister istemez korkudan dudaklarımın arasından etrafı inletecek çığlık kaçtı. Arkamı dönüp çınar ağacına baktığımda o bile buhar olup kayboluyordu. Hiç vakit kaybetmeden koşmaya başladım. Ama ben koştukça sis beni içine çekiyordu. Ayaklarımı sağlam bassamda yer deprem oluyormuşçasına sallandığı için dengemi kaybedip yere kapaklandım. Kafamı çok sert yere çarptığımla gözlerimin kapanması bir oldu. Geri açtığımdaysa geriye hiçbir şey kalmamıştı. Uçsuz bucaksız sonu olmayan bembeyaz bir alandaydım. Beyaz elbiseyle ben ve kapalı kapı dışında hiçbir şey yoktu.

O kapıyı açman gerekiyor Duru. Hemde en acilinden. Neden? Ne var o kapının arkasında?

Başka bir şey demediğinde kapıya doğru ilerledim. Ama sırtımda hissettiğim yanmayla duraksamak zorunda kaldım. Anlık sırtım yırtılıyormuş gibi acıyla sızlasada çok az sürmüştü. Sırtıma konan ağırlıkla arkama doğru baktığımda iki yana açılmış kocaman bembeyaz kanatlarla gözlerim faltaşı gibi açıldı.

Her defasında ilk defa görüyormuş gibi tepki vermeyi ne zaman keseceksin acaba Duru hanım. Benimle konuşan sen miydin? Herhalde biziz kendi kendine konuşacak kadar delirmediysen tabi. Neyse boş yapmada dediğimiz gibi o kapıyı aç artık. Annemizin sesini özledik.

Benim annem yoktu. Terk eden bir anneye de anne demezdim.

SUS VE OYALANMADAN AÇ ŞU KAPIYI. NE BAĞIRIYORSUN BE AÇIYORUZ İŞTE.

Daha fazla oyalanmadan kapıya ulaşıl kulbu indirdiğimde daha ben açmadan zihnimde, alanda öyle bir çığlık sesi duyuldu ki kapıyı açamadan ellerimi kulaklarıma kapadım. Ne kadar bastırsamda siren sesi gibi susmayan çığlığa karşılık bende çığlık attım. Uyanmak istiyorum.

Nefes nefese gözlerim açılıp yatakta doğrulduğumda zihnimde rüya diye adlandırdığım olaydan kalan çığlık sesleri fısıltılı da olsa devam ediyordu. Ben ne yaşamıştım öyle. Nerede olduğumu, neden olduğumu algılamam çok uzun sürdü. En son hatırladığım Ateş'in omzunda pespembe odadan kafamı kırıp çıkmıştım. Yataktan kalktığımda sağ ayak bileğim öyle çok sızladı ki neye uğradığımı şaşırdım. Kafamı kırdığımı hatırlıyorum ama bileğimi burktuğumu hatırlamıyorum. Odamı bile incelemeden kendimi dışarı attığımda tutuna tutuna aşağı kata indim.

Ev yeni temizlenmiş ferah ferah kokuyordu. Fark ettiğim bir detaysa akşam olduğu. O kadar çok uyumuş olamazdım dimi.

Salona girdiğimde gördüğüm manzara afallattı. Su Doruk'un omzuna, Doruk da onun başına yaslı uyuyordu. Ateş ise ayaklarını sehpaya uzatıp başını koltuğa yaslamış gözleri kapalı duruyordu. Koskoca evi akşama kadar bitirmiş olmamalılar ki yorgunluktan sızıp kalmışlardı. Muhtemelen dolap boştu ve yemek yapacak hiçbir malzeme bulamazdım. Yarın ilk iş Doruk'u zorla alışverişe çıkarmak olacaktı.

Telefonumu bulup pizzacıyı arayarak sekiz adet büyük boy karışık pizza yanına da büyük boy iki şişe kola sipariş ettim. Evi dolaşmaya üşendiğim için misafir odasından aldığım iki pikeyle tekrar salona geçip birini Doruk ve Su'yun üzerine örttüm. Diğerini de Ateş'in üzerine örtmek için eğildiğimde kısık sesle sayıklamasını duydum. Daha çok kabus görüyormuş gibi geldi. Yüzüne doğru biraz daha eğildiğimde, "Özür dilerim ballım, özür dilerim lütfen beni affet" dediğini zorla da olsa işittim. Ballım ben olamayacağıma göre sanırım kız arkadaşıydı. Acaba ne yaptı da rüyasında bile yalvaracak hale gelmişti.

Üzerini örtüp çekileceğim sıra uyanıp doğrularak refleksle o kadar hızlı ellerimi yakaladı ki az kalsın dengemi kaybedip üzerine düşüyordum. Benim olduğumu görünce yavaşça ellerimi bıraktı. Ama aramızda sadece bir kaç santim mesafe vardı. Gözlerimiz birbirine kilitli kalmışken, kendimi toprak kahvelerine gömülüyorum sandım. Gözleri o kadar güzel o kadar bakılasıydı ki göz temasını kesesim gelmedi. İkimizde sessizce birbirimizi izliyorduk.

Tabi ki bir klişe sahne olmalıydı. Yoksa bu sahnenin uzun uzadıya olması imkansızdı. Aramızdaki bu sessizliği, bakışmayı çalan kapı zili bozdu. Ne olurdu sanki gecikse. Tam da aşık olma yoluna girmiştim.

Doğrulurken Ateş, "birini mi bekliyorduk" diye sordu sürekli duymayı dileyeceğim uyku mahmuru sesiyle. Kalbimde hiç istemeyeceğim şeylerin başlangıcı gibiydi kendileri.

Bense "pizza sipariş etmiştim onlar gelmiştir" diye cevaplayarak kapıyı açmaya gittim. Ama bir de ne göreyim Özgür bey kuryden pizza kutularını almış eve adımlıyor.

"Hayırdır koca oğlan. Yemeğimin kokusunu mu aldın?"

 🪽

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 03.08.2025 21:18 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...