10. Bölüm

9.BÖLÜM

Rümeysa YILDIZ
yazarimssii

Acı sana hükmederse acırsın, acıya hükmedersen acıtır...

 

 

"Bak oğlum sana son kez soruyorum arkadaşını nasıl bu hale getirdin?"

 

Bugün gelen aramada müdür Doruk'un bir arkadaşını hastanelik ettiğini söylemişti.

 

Kaya bunu duyduğu gibi tüm işlerini bırakıp koşa koşa okula gitmişti. Buna ihtimal vermemişti ama okulda karşılaştığı manzara tüm ihtimalleri yakıp yıkmıştı. Bir öğrenci ambulansa bindirilmiş hastaneye götürülmek için yola çıkmak üzereydi. Son anda o öğrencinin durumunun kritik olduğunu görmüştü.

 

Ailesi bağıra bağıra şikayet edeceklerini söylemişti. Kaya her ne kadar hastane masraflarını karşılaşacağını, doktor olduğu için onu iyileştireceğini söylesede aile ikna olmamıştı. Ama buna rağmen ambulans şoförüne hastayı Demir hastanesine götürmesini, işlemlerin orada başlatılmasını keskin bir dille belirtmişti.

 

Doruk ise bu olaydan dolayı okuldan uzaklaştırılmıştı.

 

"Baba gerçekten ben bir şey yapmadım. İnan bana, lütfen." Doruk kızarık mavi gözleriyle babasına baktı. Ona inanmalıydı. Doruk asla yalan söylemezdi. Söyleyemezdi. Söylese bile bunu ya hareketlerinden ya da sözlerinden belli ederdi. Bir şeyi yapmadım diyorsa yapmazdı.

 

Herkesin yine toplandığı bir ortamdı ve dikkatler sadece Doruk'un üzerinde olduğu için Doruk çok geriliyordu. Ortamda bir tek Melek ve çocuklar yoktu.

 

Kaya'dan önce başını tutarak oturan Leyla bağırmaya başladı. "Nasıl sen yapmadın? O çocuğun hali neydi o zaman? Sen beni delirtecek misin çocuk!?"

 

Doruk annesinin bağırmasıyla yerinde sıçradı. Gelecek tepkilerden ona inanılmamasından çok korkuyordu. Melek teyzesi ve kardeşleri yanında olsa daha rahat olacaktı ama olamıyordu. Çünkü onlar henüz eve giriş yapmamışlardı.

 

Annesi üzerine geleceği sıra korkuyla bir adım geriledi ve gözlerini sımsıkı kapattı. O çocuğa yaptığını farkında olmadan annesine de yapmak istemedi.

 

Leyla'nın sözleri Doruk'un kalbini kırmaya yetmişti. Kendi öz oğluna bu sözleri söyleyebilecek kadar sinirliydi Leyla. Ve sinirlenince gözleri hiçbir şey görmezdi. Buna öz oğulları da dahildi.

 

Filiz anında müdahale etti. "Leyla, eğer sakin olmayacaksan odana git! Çocuğa bağırman hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sen sanıyor musun bağırınca her şeyi anlatacak." Filiz oldum olası Leyla'yı sevmezdi.

 

"Neyi anlatacak ya. Geldiğinden beri tek dediği şey ben yapmadım."

 

"Sen öyle bağıra bağıra konuşursan zaten konuşamaz çocuk." Melek konuşana kadar kapıdan giren bedenleri kimse fark etmemişti. Duru önde olmak üzere çocuklar art arda içeri girdiğinde hepsi aynı anda Doruk'un arkasında yerini almıştı. Doruk onların gelmesiyle rahatlamış derin bir nefes almıştı. Duru ağabeyinin kızarık gözlerini görür görmez minik kaşlarını çattı ve onun önüne geçti.

 

"Niye benim ağabeyimi ağlattınız. Hemde hiçbir suçu yokken."

 

"Bal bebeğim büyüklerin işine karışma istersen."

 

"Karışmamayım da ağlatın onu değil mi baba? Benim olduğum yerde kimse sevdiklerimi ağlatamaz. Buna siz büyüklerde dahil!"

 

Duru'nun sözleriyle başta Doruk olmak üzere Ateş ve Özgür'ün gururlu bakışları küçük bedene çevrildi. Üçü de biliyordu ki o varken sırtları asla yere gelmezdi. Aynı şekilde o küçük bedenin de onlar varken gelmeyeceği gibi."

 

"Abartma Duru. Onlar senin büyüğün. Ayrıca sende gördün arkadaşımızın halini. Doruk yapmadıysa o hale nasıl geldi o zaman?"

 

"Doruk da benim ağabeyim Su. Hem nereden biliyorsun Doruk'un yaptığını? Elinde delilin olmadan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Ya çocuk hırsı yüzünden bunu kendisine yapıp suçu Doruk'a attıysa. Bunu da o düşüncelerin arasına getirdin mi?"

 

"Saçmalama bir insan neden kendine zarar versin Duru? Hemde Doruk için. Ayrıca sen hariç hepimiz oradaydık, gördük karşı karşıyaya geldiklerini."

 

"Su, Doruk senin yabancın değil sevdiğin, ilerdeki sevgilin. Sen buna rağmen niye hala o çocuğu savunuyorsun bana. Orada olmayabilirim ama o ana gitmem saniyemi almaz!"

 

Kadir kaşlarını çatıp kızına baktı. "O ne demek?"

 

Levent'te kaşlarını çatıp bacaksız Duru'ya baktı ve, "Kimse kimsenin sevdiği, ileride ki sevgilisi değil. Siz kardeşsiniz, kardeş." diye yakındı.

 

Duru ise babasını da Levent amcasını da aldırmadan konuşmaya devam etti. "Ben ağabeyimin bilerek yapmadığına inanıyorum. O isteyerek hiçbir şey yapmadı, yapmaz da. Sana tek bir şey söyleyeceğim Su. Senin bu bencilliğin ve düşüncesizliğin yüzünden bir gün çok büyük kavga edeceğiz haberin olsun. Ve o zaman da haklı olan yine karşı taraf olacak."

 

Kızların kavgalarının ciddiye gittiğini görenler müdahale etti.

 

"Çok ayıp Duru. Sen ablanla ne biçim konuşuyorsun öyle. Hem sen nereden biliyorsun da bu kadar emin konuşuyorsun. Geldiğinden beri ağzını bıçak açmıyor." Leyla'nın hiçbir düzelme olmamıştı. Kaya ve diğerleri ise sessizliğini koruyordu. Diğerleri dahil olsa ortalığın daha da karışacağından konuşmuyordu. Kaya ise zihnin içindeki zehirli düşüncelerinden.

 

"Sen nasıl annesin Leyla teyze. O senin oğlun oğlun. Kendi öz oğluna nasıl inanmazsın!" Duru aynı şekilde ona da çıkıştığında koluna bir el dokundu. Bu abisinden başkası değildi.

 

"Duru, boşver. İnanmıyorlar zaten. Sende boşuna bozma aranı büyüklerimizle." Doruk'un sesi o kadar kısık çıkmıştı ki bir an sesinin içine kaçtığını düşündü. Sonra ise bu düşüneceyi yuttu.

 

Doruk herkese kırgınca bakıp odasına çıkmak için merdivenlere yöneldi. Eğer suçlayıcı bakışları görmeseydi kendisini anlatacaktı ama o bakışları gördükten sonra sadece susmak istemişti. Babasının bakışları ise çok boştu. Onun bakışlarından hiçbir şey anlamamıştı.

 

"Ne yaptınız da kırıldı size bu çocuk? Pardon yanlış sordum nasıl baktınız da susturdunuz çocuğu?" Melek kaşlarını çatıp herkese tek tek baktı. Bilerek kızına müdahale etmemişti çünkü haklıydı. Haklı olduğu bir konuda onu susturup hakkını savunmasını öğretemezdi. İleriye gitmediği sürece kendi hakkını da kardeşlerinin, sevdiklerinin hakkını da savunabilirdi.

 

"Karım, biz sadece olayı sord-." Melek elini kaldırarak kocasının sözünü kesti.

 

"Hayır, siz olayı değil nasıl yaptığını sormuşsunuz. Normalde her şeyi olduğu gibi anlatıp hakkını savunan çocuğu sessizliğe itmişsiniz. Zamanında size yapılan bir şeyi kendi çocuğunuza yapmışsınız. Bu mu ebeveynlik. Biz boşuna mı aldık bir çocukla nasıl iletişime geçilir derslerini."

 

"Senden ebeveynlik dersi almayacağım Melek. O benim oğlum ve onunla nasıl konuşacağım hiç kimseyi ilgilendirmez." Leyla parmağını sallayarak sinirle bağırmıştı. Ortalık o kadar gerilmişti ki çocukların nefes sesleri bile kesilmişti.

 

Melek onun sinirli haline tezat sakin ama keskin bir dille konuştu. "Sen Leyla, oğluna bağırarak zaten annelikten eksi bir not aldın. Annelik bağırmak değil her daim evladını anlayarak konuşup her şeyi halledebilmektir. Gerçi sen zaten sırf ona sahip olabilmek için doğurmuştun değil mi oğlunu?" Melek'in yaptığı imayı kimse anlamamıştı. Leyla hariç.

 

Leyla'nın gözleri şaşkınlıkla açılmış tek kelime edememişti. Bunun nasıl mümkün olduğunu düşünmeye başlamıştı.

 

"O da ne demek?" Ayla bir şeye yapılan imayı anlayan tek kişiydi. Ama sorusu havada asılı kalmıştı. Çünkü açık kalmış bebek telsizinden hıçkırık sesi tüm salonu doldurmuştu.

 

Odasına gitmek için merdivenleri çıkan Doruk son anda kararını değiştirip uyuyan kardeşinin odasına girmişti. Yalnız kalmak ona iyi gelmeyeceğini bildiği için küçük erkek kardeşinin yanına kıvrılıp ona sarılmıştı. Çocukların arasında ilk abi olan Doruk'tu. Abi olacağının haberi ona verildiğinde daha dört yaşındaydı. Doruk o gün büyüdüğünü hissetmiş, abilik duygusu en derinine işlemişti.

 

"Bana suçlu gözlerle baktılar Atlas'ım. Neden öyle baktılar ki? Halbuki ben isteyerek hiçbir şey yapmadım." Dudaklarının arasından çıkan hıçkırığa engel olmadı.

 

"O çocuk bana gelip artislenmeye başladığında tek yaptığım sessiz kalıp onun ne kadar küçüleceğini izlemekti. Kavga etmeye değer bile değildi kendisi. Onun için neden muhteşem vücudumu yoracaktım ki." Gözlerinden usulca akan yaşlar yanaklarını ıslattı. Bu sırada salondaki herkes pür dikkat Doruk'un anlattıklarını dinliyordu. Dinlendiğinden habersiz kardeşine içini dökmeye devam etti.

 

"Belki bir iki laf söyleyebilirdim ama elime bir şey geçirmezdi. Durdum, sadece karşısında omuzlarım dik bir şekilde durdum. Ama o durmadı. Siktiğimin bir hırsı yüzünden konuştukça konuştu." Ettiği küfürle birlikte salondaki herkes şaşkınlıkla gözleri irileşti. Kimse böyle bir şey duymayı beklemiyordu. Yine de konuşmadılar. Herkes biliyordu ki Kaya da sinirlenince ağzını bozan biriydi. Doruk tam anlamıyla babasının oğluydu.

 

"Geçen gün girdiğim sınav kağıdını boşuyla o değiştirmiş biliyor musun? Ben o sınav için annemizin ısrarı yüzünden tüm gün çalışmıştım. Sonra öğretmenim gelip kağıdımı boş bıraktığım için üzülerek not veremeyeceğini söylemişti. Doldurarak verdiğime ben emindim ama yine tembellik ettiğimi söyleyip bana inanmamışlardı. Yani annem inanmamış ve beni azarlamıştı. Meğer hepsi o çocuğun suçuymuş."

 

Salondaki herkes tek bit kişiye dikmişti bakışlarını. Leyla yutkunur gözlerini yere dikmişti. Son pişmanlık neye yarardı ki? Kendi oğluna bile inanmayan bir anneydi o. Annelik böyle mi olurdu?

 

"Ondan sonra kendime hakim olamadım. Amacım ona vurmaktı ama ondan önce bir şey oldu. Gözlerimin önü kıpkırmızı oldu bir anda. Ve bunu ben yapmadım. Nasıl oldu onu da bilmiyorum. Ne olduysa ona bakarken kırmızı gördüğüm gözlerimle oldu. Kendime geldiğimde ise kanlar içinde yatıyordu.." cümlelesinden sonra kardeşine daha sıkı sarılıp usulca göz yaşlarını dökmeye devam etti. İlk defa bu kadar çok korktuğu ve donup kaldığı olaydı onun için.

 

Salondaki sessizliği Kaya'nın sesi doldurdu. Dakikalardır düşündüğü şeyi dile döktü. "Bu onun gücü değil mi?"

 

Onu Melek yanıtladı. "Evet, Su nasıl insanların zihni okuyorsa Doruk'da gözleriyle insanlara istediği kadar acı verebiliyor. İstediği zaman kemiklerini kırabilir, istediği zaman da vücudunda bıçak yarası gibi derisini deşip kanatabilir. Ve bunu sadece gözleriyle yapar."

 

Bunu demesiyle bakışlar Su'ya döndü. Su ise çekinerek başını önüne eğmişti. Evet bir süredir zihninde sesler duyuyordu ama anlam veremiyordu. Kimseye de anlatamıyordu. Ama Melek onu söylemeden anlamıştı.

 

Daha sonra herkes başını eğip düşüncelere dalmıştı. Bu çok ciddi bir güçtü ve kontrol edilmezse bir sürü felakete yol açabilirdi.

 

"Oha! Güçleri çok havalıığğ." Bu coşkulu ses tabi ki de Duru'ya aitti. Yerinde zıplarken Ateş'inin koluna yapışıp çekiştirdi. "Ateş'im senin gücün ne, senin gücün ne? Söyle bana, söyle bana. Lütfen, lütfen, lütfenn."

 

"Ballım sakin ol. Benim bir gücüm yok maalesef."

 

Bu seferde Özgür'ün koluna yapıştı. "Senin gücün ne koca oğlan. Senin gücün nee?"

 

"Ne bileyim ben gücüm ne? Yok benim de gücüm falan."

 

Yerinde duramayan Duru annesinin eteklerine yapıştı. "Anne benim de böyle güzel gücüm olsun lütfen. Bu çok havalı bir şeyy."

 

Ortama düşen bomba gibi bir sesle herkes irkildi. Bu bağıran, kızının asla özel gücü olmasını istemeyen Kadir'den başkası değildi. "DURU!"

 

Duru asla kormamış ve sakin bakışlarını babasına çevirmişti. "Efendim baba?"

 

"Ne saçmalıyorsun sen kızım. Asla gücün olmayacak senin. Anlıyor musun beni? Boşuna heveslenme."

 

"İyi de ben annemin kızıyım baba. Neden olmayacakmış gücüm? Gözlerimin rengi gibi bal gibi de olacak. Ve buna sen bile karışamayacaksın." Kızının sözleriyle dumur oldu, kaskatı kesildi Kadir. Ve ne derse dese ikna edemeyeceği için her zaman olduğu ve olacağı gibi kızına yenildi. Diğer ve en güzel yenilgisi ise karısıydı.

 

"Vay amına koyayım ben gücümle insanları iyileştireyim, benim oğlan gözleriyle iki dakika da haşat etsin insanları. Ne kadar da uyumluyuz oğlumla görüyor musunuz?" Kaya'nın bu sözleriyle ortamdaki gergin havası dağılmış ve başta Burak olmak üzere herkes kahkaha atmaya başlamıştı. Tek sessiz kalan ise Leyla'ydı.

 

"Buraya gelmeden önce hastaneye çocuğun durumuna bakmaya gittik. Onun üzerinde gücünü kullanamayacağın kadar kötüydü. O yüzden ben hallettim bir şekilde. Aileyi de ikna ettim. Şikayetçi falan olmayacaklar ve Doruk yarın okula gelecek." Melek'in sözleriyle Kaya parıltılı gözleriyle biraz da mahçupça baktı. Biliyordu gücünü kullanamayacağını ve yine biliyordu ki Melek bu dünyada gücünü kullandıkça güç kaybettiğini. Buna rağmen o çocuğu iyileştirmişti.

 

Ayağa kalkıp arada Duru'nun ezilmesine aldırmadan kız kardeşine sıkıca sarıldı. "Teşekkür ederim, sana minnet ederim Melek. Bu yaptığını hiç kimse kimseye yapmazdı. İyi ki hayatıma girmişsin." diye fısıldadı. Bu sarılmaları tabi ki kısa sürmüştü çünkü daraltıya gelemeyen Duru cırtlak sesiyle bağırmıştın.

 

"Ezdin, ezdin beni dayıığğ. Kaldım aranızda çekil çekil. Aaağğ"

 

"Ulan bıraksana ananı, sarılayım kardeşime."

 

"Olmaz vermem annemi kimselere. Sen git ağabeyimin gönlünü al. Git, git." Duru küçük elini kış kış der gibi dayısına salladı. Sonra ise annesine kollarına uzatıp kucağına almasını dile getirmeden belirtti. Melek onu kucağına aldığında kollarını sıkıca boynuna sardı. "Ben senin yerine de sarılırım anneme. Sen oğlucuğuna sarıl. Hadi, hadi. Bak hala dikiliyorsun dayı. Ayıp ayıp oğlun ne hallere geldi. Git artık."

 

"Hayır kızıp bağıramıyorsun da şebeğe. Şebek." Kaya söylenerek salondan çıktıp merdivenlere yöneldi.

 

Evlatlarının kapısının önüne geldiğinde aralık duran kapıdan duyduğu hıçkırık sesiyle yüreği parçalandı. Oğlu hala ağlamayı kesmemişti. Tam odadan içeri gireceği sıra duyduğu sesle hareketi kesildi. Ve onları dinlemeye başladı.

 

"A-bi." diyordu küçük Atlas'ın sesi.

 

Doruk kardeşinin sesini duyunca hemen ağlamasını durdurup sıkıca sarıldığı bedene baktı. "Abim.."

 

Atlas küçük elini abisinin yanaklarına koydu. "A-bi. Hüğ."

 

Doruk dehşet görmüş gibi kardeşine baktı. "Ne? Ne ağlaması? Koca adam ağlar mıymış hiç?"

 

Atlas abisinin şaşkın bakışlarına bakıp komikmiş gibi gülmeye başladı. "A-bi hüğğğ." diye ısrarla konuşmaya çalıştı.

 

"Len, ne hüğü? Ağlamıyorum ben." diye diretti Doruk.

 

Kaya dayanamayıp gülerek içeri girdiğinde Doruk yerinde sıçramıştı. "Koca adam mısın da ağlamayacaksın yakışıklı."

 

Doruk babasının odaya girmesiyle burnunu çekti. Babası, Atlas ortada kalacak şekilde yanlarına yattığında oğlunun gözyaşı döktüğü yanaklarını kuruladı. "Doruk'um, benim ilk göz ağrım. Evladım benim. Ben seni asla suçlamadım, suçlamam da."

 

"Ama gözlerinden hiçbir ifade dökülmüyordu baba. Bende sandım ki..."

 

"Bu senin gücün mü diye düşünüyordum paşam. Haklıymış da düşüncelerim. Melek halan söyledi; gözlerinle insanlara acı veriyormuşsun. Baban iyileştiriyor sen hasta ediyorsun. Babanla ne kadar uyumlu olduğuna baksana."

 

Doruk babasının sözleriyle hem şaşırdı hemde güldü. "O-ha, çok mükemmel ötesiyiz baba."

 

"Tabi ki öyleyiz ama senin bu gücü kontrol etmeyi öğrenmelisin. Yoksa bu mükemmel ötesi babanın başını sürekli belaya sokarsın."

 

Doruk heyecanla yerinde doğruldu. "Baba, boks yapmak istiyorum. Beni boksa gönderir misin?"

 

Kaya oğlunun bu isteğine şaşkınca baktı. "Ne boksu evlat?"

 

Heyecanla konuşmaya devam etti. "Baba düşünsene muhteşem ötesi oğlun boks şampiyonu. Kilosu ağırlığında şampiyon kemerleri var. Lütfen gönder beni boksa."

 

"Lan, oğlum ben sana gücün tehlikeli diyorum sen bana boksa gideyim baba diyorsun. Olacak iş mi?"

 

"Neden olmayacakmış. Kontrol etmeyi öğrendikten sonrası için istiyorum. Hem ben özel gücümle değil bilek gücümle yapmak istiyorum boksu baba, lütfen."

 

"Boks şampiyonu baba olmak hiçte fena fikir değilmiş. Bakalım, araştıralım boks kurslarını. Ona göre yazdırırız." Doruk, Kaya'nın sözleriyle kardeşini bırakıp babasının boynuna sarıldı. "ASLAN BABAM. SENİ ÇOK SEVİYORUM." Kaya'da gülerek kollarını oğluna sardı.

 

Tabi o sırada Atlas abisinin yüksek çıkan sesinden dolayı çığlığı basıp ağlamaya başlamıştı.

 

Doruk ve Kaya şaşkınca Atlas'a dönmüştü. "Bizi mi kıskandı acaba baba?"

 

"Yok bence senin cırtlak sesinden korktu."

 

"Baba benim sesim cırtlak mi? Koca adamın sesi cırtlak mı olur hiç? Bence bizi kıskandı." dedi Doruk babasına ters ters.

 

"Yok, yok senin cırtlak sesinden yüzünden ağlıyor." Kaya ise gülerek ısrar etti söylediklerini. Sonra ise küçük oğlunu da kucağına alıp göğsüne yatırmış, diğer oğlunu da kolunun altına almıştı.

 

"Benim güzel evlatlarım. Ben yanınızda olsamda olmasam da bilin ki her zaman yüreğinizde yerim olacak. Aynı benim yüreğimin kocaman yeri sizinle dolu olduğu gibi." Doruk'a baktı. "Sen her daim kardeşini koruyacaksın." Atlas'a baktı. "Sen de her daim abinin yanında olduğunu bileceksin." diye konuşmasını sonlandırdı Kaya.

 

Doruk kafasını sallarken Atlas da babasını anlamış gibi abisine uyarak kafasını sallamıştı.

 

İki kardeş babalarının kucağında uykuya daldığında Kaya evlatlarını izlemeye doyamamıştı. Bu yüzden aşağıdaki kaos ortamında ne yaşanıyordu bilmiyordu.

 

🪽

Duru kucağına çıktığı annesine döndü.

 

"Seni çok bilmiş meleğim. Küçücük boyuyla had de bildirirmiş." Melek kızının yanağına kocaman öpücük kondurdu.

 

"Anney dans edelim, dans edelimm."

 

"Edelim bakalım."

 

Melek kızına ince uzun parmaklı narin elini kızına uzattı. Kızı küçük elini annesinin eline sardığında Melek hafif hafif sallanmaya başladı.

 

Kadir bu manzarayı aşkla izlerken ayaklanmış yanlarında dikilmişti. "Yalnız ben kıskanıyorum ama."

 

"Kıskan baba. Zaten annemi benden önce sahiplenmişsin. Şimdi ben varım annem benim. İstediğin kadar kıskanabilirsin."

 

Kadir kızının yanağını hafifçe ısırdı. Bir kolunu da Melek'in beline sarmıştı."Siz küçük hanım, dağdan gelip bağdakini mi kovuyorsunuz?"

 

"Hayır babacım, o bağın sahibinin değiştiğini, asıl sahibinin tahta kurulduğunu söylüyorum."

 

"Öğğkk, gidin evinizde yaşayın aşkınızı be. Aile var burada. Öğğkk." Burak kendince kusma efekti vermiş ve karısı Ayla'laya sarılmıştı. Kadir ise elini arkasına götürüp dostuna orta parmak çekmişti. "Hiiih! Terbiyesiz Kadir."

 

"Sus zevzek," Kadir Burak'ı takmayıp Duru'nun boynuna öpücük kondurdu. "Siz benim bağım olun, ben size dağ olurum babam."

 

"Tamam, ikna oldum. Siz edin dansınızı hadi." Duru Melek'in kucağından inmek için hareketlenince Melek onu yere bıraktı. Ama yine de kızına 'sattın hemen beni küçük hanım' temalı bakışını atmayı ihmal etmemişti.

 

"Duru hanım, annenizi bana mı bakıyorsunuz?" Kadir şaşkınca kızına baktı.

 

Duru başını salladı hızlı hızlı. "Sen annemle et dansını, ben de Ateş'imle edicem." Hızla Ateş'e ilerleyip kollarını beline sarıp vücuduna yapıştı. "Bemimle dans etsene Ateş'im. Lütfen lütfen."

 

Ateş kahve gözleriyle küçük kıza şaşkınca baktı. Tek şaşıran o da değildi. Kadir'in gözleri de fal taşı gibi açılmıştı. Hızla Duru'yu geri çekip kucağına aldı.

 

"Sen benimle dans et kızım. Ne yapacaksın el oğlunu."

 

Duru ise babasının kucağında çırpınmaya başladı. "Baba, bırağk. Ateş'imle dans etcem ben, bırağğk. Hem o el oğlu değil benim ilk ve son aşkım, benim Ateş'im." Çırpındıkça daha da sıkı sarıldı Kadir.

 

"Sus kızım. Seni kimselere vermem ben. Benimle dans et sen."

 

Tabi Levent'tin keyfine diyecek yoktu. Kahkaha atmaya başlamıştı. Böyle bir gelini neden kaçırsın ki?

 

"Bıraksana gelin kızımı, Kadir. Ateş'iyle dans etsin."

 

"Lan, sus. Delirtme beni," Kadir kucağında çırpınan kızına döndü. "Kız dur sende. Benimle et dansını. Yok Ateş falan."

 

"Ya baba bıraağğk. Ben Ateş'imle dans edicem. Annemle et sen dansını." Babasından kurtulamayan Duru en son çareyi babasının elini ısırarak buldu. Kadir ani gelen acıyla kızını bıraktığı gibi Duru Ateş'in elinden tutup onu peşinden sürükleyerek bahçeye çıkarmıştı. Büyüklerinden dolayı yanakları al al olan Ateş ise hiç itiraz etmeden ilerlemişti Duru'nun arkasından.

 

Duru çoğu zaman büyüklerinin yanında böyle şeyler yapıp, söyleyerek Ateş'i utandırıyordu. Ama buna rağmen sevmekten de bir an bile vazgeçmiyordu. Vazgeçmezdi de. Aynı gelecekte olacağı gibi.

 

Kadir kızının bu hareketiyle kalbini tutup koltuğa yayıldı. Kızıyla başı çok büyük dertteydi.

 

Levent Kadir ile uğraşmayı bir saniye bile beklemedi. "Dil altı hapını ister misin dünür?"

 

Kadir ise tekmesini Levent'e geçirmişti. "Sus lan sus. Almayayım ayağımın altına seni. Dünürmüş, seni de göreceğim ben. Az önce kardeşsiniz kardeş diyende ebemdi zaten."

 

Burak da atıldı hemen. "Siz dünürler kavga edin. Benim hiç öyle derdim yok." Tabi bu Özgür'ün, "Ben tek bir kızla değil bir çok kızla takılacağım baba." demeden önceydi.

 

Burak dehşetle oğluna döndü.

 

"N-ne demek bir sürü kızla takılacağım ben? Lan ben ananı zor ikna etmişim bir de sen mi gelin kızımı ikna etmekle uğraşacaksın. Niye hiç annene çekmezsin ki sen?" diye çıkıştı.

 

"Doğru sen de bir çok kızla takılmıştın değil mi Burak? Hata bende niye güvendiysem sana!"

 

"Ayla'm, yapma-" Burak'ın lafı Ayla'nın ona tripli bir şekilde bakıp mutfağa gitmesiyle yarım kalmıştı.

 

Filiz de gülerek peşine takıldığında kadınlarda mutfağa gitmek için ayaklanmıştı. Leyla sessizdi.

 

Melek gitmeden hemen önce kocasının omzuna masaj yapar gibi sıktı. "Çocuklarımı rahat bırak Kadir, yakmayayım çıranı." diyerek yanlarından ayrıldı. Kadir karısının sözleriyle koltuğa sinmişti.

 

"Şuna bak hele, nasılda hanım köylü olmuş."

 

Kadir yine tekmesini Levente savurdu. Ama bu safer hamlesi boşa çıkmıştı.

 

Büyükler içeride çocuk gibi birbirleriyle uğraşırken, Ateş'ini bahçeye sürükleyen Duru'yu elini tuttuğu çocuk durdurdu. "Ballım, beni ormana mı sürüklemeye çalışıyorsun acaba?"

 

Duru'nun ağzından önce 'ha' diye bir ses çıktı. "Ha, yok dans edelim diye çıkardım seni bahçeye."

 

"Büyüklerimizin yanında beni utandırmaktan zevk alıyorsun değil mi bal çiçeği?" Elini küçük kızının saçına götürüp önüne gelen saçı kulağının arkasına sıkıştırdı.

 

"Yooo. Sadece aşkımla dans etmek istiyorum. Hadi dans et benimle." Duru küçücük boyuyla Ateş'in boynuna sarıldı. Ateş de ellerini ballısının beline koyduğunda gün batımına yakın havada dans etmeye başladılar. Ve onları yemeğe çağırana kadar da bahçede bazen hareketli bazende sakince dans ettiler. Yorulduklarında oturup sohbet ettiler. Bir ara Duru rahat Ateş'in yanaklarından öptü. Ateş ise yüreğine sığdıramadığı küçücük kızı sevdi.

 

O gün Melek hastanedeki çocuğun yanına Duru ile gittiğini kimse bilmedi.

 

O çocuğu Duru'nun iyileştirdiğini asla bilmeyecekleri gibi...

 

🪽

 

 

Doruk Kandemir

 

Zamanla fark ettim; insanın en büyük savaşı düşmanıyla değil, kendiyle olandıydı. Acı, içimdeki düşmandı bir zamanlar; şimdi ise en sadık öğretmenim. Onunla yaşadım, onunla sustum, onunla büyüdüm. Bana sabrı değil, dayanıklılığı öğretti. Sabır bekler, dayanıklılık yürüdü. Ben beklemeyi bıraktım.

 

Artık her yara, beni durdurmak için değil, yönümü göstermek için vardı.

 

Acıtan şeyler değil, anlamını bilmediklerimiz yaralar bizi. Ben acının dilini çözdüm. O günden beri hiçbir sızı bana hükmedemiyor. Çünkü ben kendi karanlığımla el sıkıştım, onunla barıştım. Ve öğrendim... insan karanlığını yendiğinde değil, onu tanıdığında özgürleşiyormuş.

 

Bir zamanlar beni yerle bir eden sızılar, şimdi bana yön veren pusulalar oldu. Acı bana hükmettiğinde diz çöküyordum; şimdi ben acıya hükmediyorum, o diz çöküyor. Çünkü anladım — acıdan kaçmak değil, onunu taşıyabilmek en büyük güçtü. Artık acı beni değil, ben acıyı taşıyordum.

 

Boynumun ağrısıyla gözlerimi açtığımda saat kaçtı bilmiyordum. Ama şafak sökmek üzere olduğunu evin camından görünen gökyüzü fısıldıyordu. Geceyi koltukta uyuyakalarak geçirmiştik anlaşılan.

 

Elimin altında hissettiğim yumuşak saçlarla başımı eğdim. Görmek istediğim kişi Su'ydu ama bu kız Su olamayacak kadar bambaşka bir boyuttu. Kendisinde şeytan tüyü demek istediğim ama asla şeytan olmayacak bir tüy vardı. Ne yaparsa yapsın size kendisini öyle bir sevdiriyordu ki ondan kopamıyordunuz.

 

Benim canımdan çok sevdiğim kız kardeşim.

 

Zamanı hatırlamadığım ciddi bir kavgamızdan sonra babam gelip çok güzel konuşmuştu benimle. O gün bana, 'kız kardeş bir nimettir oğul. İçinde öyle bir konuma gelir ki ondan ayrılman çok zor olur. Kan bağın olsun ve ya olmasın kız kardeş, kardeştir. Benim öz kardeşlerim bana kardeşlik yapamadı ama kanımdan olmayan üç tane kız kardeşim var ve ben onların varlığına ölene kadar her daim minnettar olacağım' demişti başımı okşayıp. Ve 'o senin kanından olmasa da kız kardeşin. Onu her zaman koruyacak, arkasında dimdik duracaksın' diye eklemişti.

 

Hani derler ya kız babaya erkek anneye çok düşkündür diye. Tamamen yalan bir tabir. Tamam belki Ateş ve Özgür annesine, Su'da babasına düşkün olabilirdi ama bu Duru ve benim için geçerli değildi. O annesine çok düşkündü. Ben ise hiçbir zaman anneme düşkün bir çocuk olmamıştım. Benim sağım solum, önüm arkam her daim babamdı. O günde gözlerimde ki parıltılarla kahramanıma bakmıştım.

 

Saçlarının arasına kondurduğum öpücükle yavaşça uyandırmamaya çalışarak ayağa kalkıp hemen bir yastığı başının altına koydum. Bu sefer uyandırmaya kıyamadım. Zaten dün gece de uyuyamamıştı zihnindeki ses yüzünden. Her ne kadar geceyi yan evde geçirsemde bir gözüm bu evdeydi ve Duru'nun odasının ışığı hiç kapanmamıştı. Biz nasıl uyuyamadıysak o da ya ağlayarak ya da kendini meşgul etmeye çalışarak kendisini ayık tutmuştu.

 

Üzerini de örtüp banyoya gittim. Bir duş alıp üzerimdeki teri atsam rahat bir nefes alacaktım. Banyoya kendimi attığımda aynada kendime rastladım. Dün sabah muhteşem ötesi yüzümü taşıyan başıma kiremit düşmüş ve yarılmıştı. Beş adet dikiş taşıyordu artık başım.

 

Pansuman yapmak için bandajı çıkardığımda gördüğüm şeyle gözlerim açıldı.

 

Siktir.

 

Yaram iyileşmişti.

 

Siktir!

 

Siktir, hayır yaram iyileşmemişti, iyileştirilmişti!

 

Koca bir hassiktir.

 

Hızla salona geri dönüp telefonumu elime aldığım gibi banyoya girip kapıyı kilitledim. Yine aynı hızla duşa kabindeki fıskiyenin suyunu açtım ve Atlas'ı aramaya başladım. Telefon başta açılmadı. Tekrar aradım. Açıldığında ise gülen bir ses açtı telefonu.

 

"Ooo, abilerin kralı sen arar mıydın beni ya?"

 

"Atlas sana tek bir şey soracağım. Babam evde mi?"

 

"Bilmem. Odalarına girmedim hiç." Hıçkırık sesi.

 

Bu nokta durdum.

 

Gülerek hıçkıran birini hiç duymamıştım. Eğer kardeşim ağlıyorsa kendi sorunumu arka plana atmaktan asla çekinmezdim.

 

"Sarhoş musun lan sen?"

 

Gülerek cevap verdi. "Yok be abi ne sarhoşu. Ama keşke olsam."

 

Kaşlarım çatıldı. Kör kütük sarhoştu ama yine de sarhoş olmayı mı diliyordu.

 

"Abim, ne oldu?"

 

Gülme sesini yerine hıçkırıklara bıraktığında yüreğimin ortasında endişe tohumlarının yeşerdiğini hissettim. "Abi, aldatmış beni. En yakın dostumla hemde."

 

"Kim aldatmış? Lan oğlum adam akıllı anlatsana şunu."

 

"Kız arkadaşım," tekrar hıçkırdı. "Gelip bana seni seviyorum diyen kız beni yakın bildiğim dostumla aldatmış." Dedikleriyle göğsüm kor ateşe düşmüş gibi yandı. Küçük kardeşim büyümüş ve hayatın acımasızlığını öğrenmeye mi başlamıştı. Halbuki daha dün kollarım arasına verilmişti küçük bedeni.

 

"Ablan da sende aldatılmalara doymadınız amına koyayım ya."

 

Ağlama sesi şiddetlenince panikledim. "Tamam oğlum ne gerek var değersiz bir insan için ağlamaya." Telefonun ardından kapının açılma sesi doldu kulağıma. Daha sonra da babamın sesi.

 

"Atlas'ım bu ne hal? İçiyor musun sen?"

 

Babam evdeyse eğer..

 

Geriye tek bir seçenek kalıyordu.

 

Beni Duru iyileştirmişti.

 

Siktir, hatırlıyor muydu?

 

"Baba ya aldatmış beni. En yakın dostumla hemde."

 

Anlaşılan bu gece de Atlas için yakacaktık sigarayı. Erkek kardeşim, benim canım, kanım. İçimde öyle bir yerdeydi ki anlatmaya kelimelerim yetmezdi.

 

Bir yarım saat babam da bende Atlas'ın derdini dinledik. Genelde teselli veren taraf babam susan taraf ben oldum. En sonunda ağlaması kesilip babamın kolları arasında uykuya dalmadan önce bana tek dediği, 'abi yanınızda yer var mı?' olmuştu. Ben de sadece 'eğer gelmezsen oraya gelip pataklarım seni' diye azar çekip telefonu kapatmıştım.

 

Soğuk suyla duş alıp kendime geldiğimde çalan dış kapının sesini duymuştum. Kapı ısrarla çaldığına göre demek ki kış uykusundan uyanamamıştı fındık kurdu. Belime bir havlu sarıp banyodan çıktım. Kapıyı açtığımda ise karşımda elinde erzaklarla dolu ikizler çıktı.

 

"Lan, sen kapıyı böyle mi açıyorsun lan."

 

Altımda sadece havlu vardı.

 

"Lan, sen evde böyle mi dolaşıyorsun lan."

 

Üzerim tamamen çıplaktı.

 

"Hemde Duru varken."

 

Saçma bir kıskançlık yapıyordu.

 

"Bu saatte sizden başka gelen olmayacağını bildiğim için açtım." Yüzümdeki sırıtma sadece Ateş'in sinirleriyle oynamak için vardı. "Ayrıca Duru abisini bu şekilde görse ne olacak. En fazla 'oha ağabeyimin baklavalarına bakın hele' der işine bakar."

 

Ateş sabır çekerek yanımdan geçip hızla salona gitti. Muhtemelen sevdiceğini koltukta yatırdığım için bir ton söylenecekti. Ama ben tabi ki sikime takmayacaktım.

 

"Çirkinim, hoşgeldin." Su'yu kolundan çekiştirerek içeri sokmamla kapıyı kapatıp duvara yapıştırmam bir oldu. "Beni görmek için bu kadar erken saatte gelmen yüreğimi uyuşturdu."

 

Su gözlerini vücudumda dolaştırıp en son okyanuslarıma tutulduğunda dudağının kenarı kıvrıldı. "Bir daha kapıya bu şekilde çıkarsan seninle konuşmam."

 

Dudağını öpmeden önce tek bir cümle çıktı ağzımdan. "O zaman, bizde sevişiriz."

 

Dolgun dudaklarını talan etmeye başladığımda aynı şekilde karşılık verdi. Sanki okyanustum ama susuzmuş gibi kana kana su içtim dudaklarından. Elindeki poşeti yere bırakıp çıplak omuzlarıma tırnaklarını geçirdiğinde kalçalarını sıkmaktan geri durmadım. İkimizin iniltisi de dudaklarımızın arasına karışıp yok olmuştu.

 

"İkinizi de parçalara ayırmamı istemiyorsanız derhal birbirinizden kopun! Su sende yanıma gel kahvaltıyı hazırlayalım." Birbirimizden kopmamıza sebep olan o sert ses tabi ki Ateş Korkut'tu.

 

"Ben gideyim de yardım edeyim. Sen de üzerine bir şeyler giy gel yoksa sonumuz yatakta bitecek."

 

"Kovalım gitsinler."

 

"Saçmalama o zaman Duru seni ne yapar bir düşün istersen. Neyse benim boğa daha da kızmadan gidip yardım edeyim." Dudaklarıma anlık öpüp içeri gittiğinde bir süre arkasından baktım. Kalbimin urganı kim deseler direkt Su'yu gösterirdim.

 

Odama gitmek için adımlamıştım ki kapı tekrar çaldı. Yine aynı halde kapıyı açtığımda Özgür'ün bedeni dikildi karşıma. Beni baştan aşağı süzdüğünde yüzünde yavşak bir sırıtma doğdu.

 

"Ooo Doruk bey. Beni hep böyle karşılayacaksanız kapınıza köle olurum."

 

Elim göğsüme kapandı. "Siktir git yavşak herif. Namusuma göz dikiyorsun birde pezevenk."

 

"Çok yakışıklı vücudun var bebek surat. Bir ara içelim biz seninle."

 

Arkamı döndüğüm gibi hızlı adımlarla odama yürüdüm. Eğer biraz daha bu herifle durursam yatağa atması an meselesiydi. Hiç bu riski alamazdım.

 

Altımda eşofmanla salona geri döndüğümde yine üzerimde bir şey yoktu. Mutfak tarafına baktığımda Su ve Özgür peynir zeytini ayarlıyordu. Ateş ise ocak başında ne yaptığını görmediğim şeylerle ilgileniyordu. Ocağın sıcağından terlemiş olacak ki onunda üzerinde tişört yoktu. Özgür'ün neden çıkardığını da anlam veremedim.

 

Su'yun yanına gelip yanağından öptüm. Anlık sıçrasada ben olduğum için yüzünde gülümseme açtı.

 

"Anladık üçünüzünde sıkı kasları, baklavaları var." dediğinde üç erkekte birbirimize baktık. Üçümüzünde bir dönem sıkı bir spor yaptığı doğruydu. Ama ben bu muhteşem vücudu gücümü öğrendiğim dönemden sonra gittiğim boks kurslarıyla beraber yapmıştım. Boks herkes için bir spor dalı olabilirdi ama benim için spor dalından daha fazlasıydı. Gücümü kullanabileceğim bir maskeydi hemen hemen.

 

Ateş arkasını dönüp bize kısa bir bakış attı. "Salaklar, hadi ben ocak başında terlediğim için çıkardım size ne oluyor?"

 

"Kendi evimde kimseye hesap vermeyeceğim." dedim özgüvenle.

 

"Siz çıplaksınız diye çıkardım bende. Baktım gövde gösterisi var niye bende katılmayayım. Bir tek kızlar eksik etrafımda." Su Özgür'e gülerken Ateş ve ben göz devirmiştik.

 

"Senin dikişlerin hangi ara iyileşti lan?" Ateş'e baktığımda meraklı gözlerle alnımı inceliyordu. Bunu söyleyip söylememekte tereddüte düştüm ama söylemekten de geri kalamadım. Bilmeleri gereken bir konuydu. Saklamamı gerektirecek bir durum yoktu ortada. Zaten Duru'dan sakladıklarım yeterince boğuyordu beni.

 

"Duru iyileştirmiş." dememle buz kesti. Dona kalan sadece o da değildi. Diğerlerinin hareketleri de kesilmişti.

 

"Nasıl?" Diye sordu Su ama bir cevap veremedim.

 

"İmkanı yok. Güçlerini unutalı yıllar oluyor. Kaya amca gelmiş olmayasın." Özgür'ü başımı iki yana sallayarak reddettim.

 

"Hayır babam şuan Atlas ile ilgileniyor. Bir saat önce konuştum Bursa sınırlarının dışına çıkmamış."

 

Aramızda tek sessiz kalan sadece Ateş'ti. Ona baktığımda koltuğun üzerinde yayıla yayıla uyuyan kızı izliyordu. Yanına yanaştığımda hem patates kızarttığını hem de menemen yaptığını gördüm. İtiraf etmeliyim ki aramızda en çok el lezeti olan Ateş'ti. Daha sonra Duru sonra da ben geliyordum.

 

Her ne kadar, "Git uyandır sevdiceğini hadi. Ben hallederim bunları." desem de işini bırakmadı.

 

"Yok ben hallederim sen uyandır. Şimdi yakarsın falan aç kalmayalım." Durgun konuştuğu için bir şey demek gelmedi içimden. Bu yüzden söz dinleyerek mutfağın diğer tarafına geçtim ama konuşmalarını dinliyordum.

 

"Hatırlıyorsa neden bize hiç tepki göstermiyor. Hiç Duru'luk bir hareket değil. Ayrıca yıllar sonra ne oldu da Kadir amcam Duru'nun tekrar İstanbul'a gelmesini istedi." diye sordu Özgür. Ateş cevapladı.

 

"Çünkü üniversite bahçesinde ilk defa kanatları çıktı. Güvenlik kameralarını ise bizden önce ele geçirdiler. Kadir bey tehlikenin ne kadar yaklaştığını sonunda fark edebildi ve bizi tekrar bir araya getirdi."

 

Duru'nun baş ucuna dikildiğimde alnında biriken terler ve yüzündeki huzursuz ifade beni direkt onu uyandırmaya itti. Yanında diz çöküp, bu sefer sakince, uyandırmaya çalıştım.

 

"Duru, uyan fındık kurdu." Yüzüne gelen saçları çektim. Ama mırıltılı sesler çıkarmak dışında tepki vermedi.

 

"Duru uyan güzelim. Hadi bak kahvaltı hazır. Dünden beri süzmelere doyamadığın çocuk hazırladı kahvaltıyı." Yine tepki vermesini bekledim. Ateş terslik olduğunu anlamış olsa gerek işini bırakıp yanımıza gelmeye başladığında hiç beklemediğim bir tepki aldım Duru hanımdan.

 

Yanağıma yediğim sert bir yumrukla geriye doğru gitmiş sehpayı devirmiştim.

 

🪽

 

 

Duru Sağlam

 

 

Bir insan güzel rüyanın içinde bile huzursuz olur muydu? Çünkü bazen en parlak ışık bile geçmişin gölgesini silemiyor, bazen huzurun sureti bile kalbin içindeki fırtınayı susturamıyordu.

Gülüşlerin yankılandığı düşlerde bile bir sızı gizleniyor; insan, kendi iç savaşından uyanmadan asla tam olarak dinlenemiyor.

 

Rüyanın en güzel yerinde bile bir titreme dolaşır kalbin ucunda; sanki mutluluk, fazla kalırsa batacak bir diken gibi. Gözlerinin önünde huzurun resmi vardır ama içinde bir yer hâlâ geçmişin kırık aynalarına bakar.

 

Oysa herkes o anı isterdi; gökyüzü kadar berrak, su kadar duru bir düşü. Ama zihninde, en parlak rüyalar bile loş bir odada başlardı. Her şey güzel görünürdü—yüzler, sesler, anlar… fakat bir süre sonra bir soğukluk çökerdi her sahnenin üstüne. Çünkü içindeki o huzursuzluk, bir misafir değil, ev sahibi gibiydi.

 

Belki de bu yüzden, güzel rüyalar hep kısa sürerdi. Kalbi, huzuru tanımaktan çok, özlemeyi öğrenmişti. Ne kadar ışıksa çevresi, o kadar belirginleşirdi içindeki karanlık. İnsan bazen en sessiz düşte bile, uyanmadan önce bir iç çekişle hatırlar: rüyalar bile huzur vermez, eğer insan kendi içinde barış yapmamışsa.

 

Yine bir ormandı geldiğim yer. Bu ormanda ne vardı da rüyalarımın her kapısı buraya açılıyordu?

 

Güzel başlayan rüyam zihnime dolan seslerle huzursuzluğa devrilmişti. Ne kadın sesine ne de erkek sesine benzetebiliyordum.

 

"Küçük melek." Diyordu ses. "Artık elimizdesin. Baban bile kaçıramayacak seni bizden."

 

Avazım çıktığı kadar, "Sen kimsin?" diye bağırıyordum. Ama cevap gelmiyordu.

 

Derinden gelen Doruk'un, "Duru, uyan fındık kurdu." diyen sesini duysam da çıkamadım hemen rüyadan. Bir eli saçlarımda hissettim ama tepki veremedim. Bu sefer de, "Duru uyan güzelim. Hadi bak kahvaltı hazır. Dünden beri süzmelere doyamadığın çocuk hazırladı kahvaltıyı." dedi endişeli ama sakin sesi. Beni uyandırmaya çalıştığının farkındaydım. Ama o ses yine yankılandı.

 

"Bundan sonra kaçsan da bir adım arkanda olacağız."

 

Ellerim yumruk oldu. Yine 'sen kimsin?' diye bağırsam da bu sefer gerçekliğe dönmüş gözlerim açılmıştı. Ama yapmamam gereken şeyi yapmış farkında olmadan sıktığım yumruğumu Doruk'un yüzüne geçirmiştim. Sesim sonrada bana ulaştığında tek dediğim yine 'sen kimsin?' olmuştu. Rüyamda değil gerçekte bağırmışım.

 

Doruk ise benden yediği ani yumrukla geriye savrulup seypayla birlikte yere devrilmişti.

 

Doruk'a yazık oldu. Hedefimizde kesinlikle o yoktu. Ben. Nasıl oldu anlamadım.

 

"Doruk iyi misin?"

 

Kızarmış elmacık kemiğini tutarak bana baktı. Niye şuan sevdiği adamdan ilk defa dayak yemiş kadının şaşkınlığıyla bana bakıyordu ki? Alt tarafı benden yumruk yemişti.

 

"Lan niye yumruk atıyorsun muhteşem ötesi yüzüme. Seni uyandıranda kabahat. "

 

Gerginliğimi belli etmek istemediğim için okları ona döndürdüm. "Lan sorunda orada ya zaten. Niye sakin sakin uyandırıyorsun beni?"

 

Şaşkın bakışı sürüyordu. "Lan başka nasıl uyandıracaktım."

 

D-Dupduru.

 

"Üzerime su dök. Güneş ışınlarını engelleyen perdeleri çek. Ayağımdan tutup sürükle. Ya da ne bileyim kucakla beni soğuk suyla dolu küvete at." Ben konuştukça dehşet ifadesi artıyordu. "Yatağımda zıpla, üzerime çık, saçımı başımı çekiştir. Başımda gel konfeti patlat, yüzüme sprey boya sık, geçen ay yaptığın gibi çöp konteynerine at. Niye sakin sakin uyandırıyorsun. Ya da üzerime böcek at, baş ucumda onlarca birden balon patlat, kullağımın dibinde son ses müzik aç, yapta yap yani. Böyle uyandırılmak mı olur? Niye adam akıllı uyandı-"

 

Duru. Duru.

 

"Oha, Oha, OHA DURU." Dehşetle bağırması sonucu cümlem yarım kaldı.

 

"Ne oha. Yapmadığın şeyler mi sanki? Saydıklarımın hepsini yapmışsın ki hafızama kazınmış." Daha sayamadığım bir çok uyandırma taktiği vardı.

 

DURU BİZİM DÖVMEMİZ! SENDE NE BAĞIRIYORSUN. KONUŞUYORUZ ŞURADA. SALAK YAKIŞIKLI DİREK ÇOCUĞUNUN GÖĞSÜNDE BİZİM DÖVMEMİZ VAR BİR BAK. KONUŞMAKTAN ETRAFINDAKİLERİ GÖRMÜYORSUN!

 

İçimdekinin bağırması yüzünden doğrulduğum yerde etrafıma bakındım. Ve gördüklerimle gözlerim kocaman oldu. Evimde dehşet-ül vahşet yakışıklı, 1,98 boyunda baklavalı yarı çıplak bir heykel vardı.

 

Şaşkınlığım yüzünden Doruk'un düşünceli bir sesle, "Oha bunların hepsini ben mi yapmışım" demesini de Ateş'i süzdüğüm için aldırmamıştım.

 

"O-Oha baklava." Özgür ve Doruk da yarı çıplaktı ama benim hedefimde sadece Ateş vardı. Yerimde heyecanla dikleştim. "Oha kahvaltı da baklava var. Hemde dokusu yumuşak, içi sert, kat kat baklava." Gözlerimin içi yıldız parıltılarıyla dolduğuna emindim.

 

Ateş'i tanımaya başladığımdan beri içimden bambaşka bir Duru çıkıyordu.

 

Kafama yediğim darbeyle bakışlarım vuran kişiye, yani Doruk'a, döndü. "Yedin bitirdin çocuğu. Ayrıca kahvaltı da baklava değil menemen ve patates kızartması var. Şansına küs."

 

"Sen karışma benim baklavalarıma. Ayrıca beni güzel uyandırmadığın için çok sinirliyim sana. Saçını başını yolacağım bir ara, hatırlat." Tekrar hevesle başımı Ateş'e çevirdiğimde tişörtünü giydiğini ve sırtını bana dönmüş vaziyette olduğunu gördüm. Ve omuzlarım düştü. Ne gerek vardı ki giymesine?

 

Baklava baklava diye tutturdun dövmesini görmedin gerizekalı kız. Anaa ben ona bakacaktım ya. Salak, gerizekalı, deli, manyak, eşek. Ayıp oluyor ha.

 

"Of ya." Sesim üzgün bir şekilde çıkmıştı. Tabi Özgür'ün işi ne? Bu halime kahkaha atmıştı. Üzerimde ki pikeyi itekleyip ayağa kalktığımda diğer iki yarı çıplak dolaşanlara baktım. "Sizde gidin giyin tişörtlerinizi. Benim manzaram yoksa Su'yun da olamaz."

 

Ayaklarım beni sürükleyerek banyoya taşıdığında elimi yüzümü yıkayarak kendime gelmeye çalıştım. En azından soru yağmurundan kendimi kurtarmıştım. Çok korkunç bir rüyaydı.

 

Mutfak masasında gördüğüm kahvaltıyla iştahım kabarmış hızla yerime kurulup çatalımı patates kızartmasına batırmıştım. Her an aç bir hayvana dönüşmek benim suçum değildi.

 

Yanıma Doruk oturacakken hızla sandalyeye elimi koyup engel oldum. "Git sevgilinin yanına otur sen. Buraya benden baklavalarını gizleyen Ateş oturacak."

 

Doruk ise kısık sesle söylenerek kocduğum yerine geçti. "Ateş'ine kavuştun ya artık atarsın papucumuzu dama."

 

Evet bunu da duymamazlıktan geliyoruz. Tabi ki.

 

Ateş uslu uslu yanıma yerleştiğinde kulağıma tek bir şey fısıldamıştı. "Sen iste baş başa kaldığımızda çıplak gezeyim, hanımefendi."

 

Yandan imalı bir bakış attım. "Baş başa kaldığımızda sen önce beni öpmeyi başar. Gerisini ondan sonra düşünürüz aslan parçası." Yüzü düşsede bunu belli etmedi. Ama ben bir şekilde yüzünün düştüğünü anladım.

 

"Eğer bir dahakinde yine engel çıkarsa o engelin gelmişini geçmişini sikeceğim." diye mırıldandı benim duyabileceğim şekilde. Sırıtmakla yetindim.

 

Su ve Doruk karşımıza oturmuştu. Su bugün çok sessizdi. Benimle hiç konuşmamıştı. Bende ona bir şey dememiştim. Belkide manzarasını kapattırdığım için uyuz olmuştur. Bilemiyorum. Özgür ise masanın başında yerini almıştı.

 

Hepimiz kahvaltıya başladığımızda tek itiş kakış yaşayan Özgür ve bendik. Ben nereye saldırsam ona dalıyor ve benden daha fazla alıp ağzına atıyordu. Bu yüzden kaşlarım çatılı bir şekilde hırsla yemek yiyordum.

 

Yanımdan uzanan bir kol menemen tavasını alıp tabağıma bolca menemen koyduğunda parıldayan gözlerim ona çıkmıştı. "Yaa. Teşekkür ederim Ateşşş." Yaptığı hareketle kalbim yolunu şaşmış maraton koşusuna geçmişti.

 

"Afiyet olsun güzelim."

 

Siz bu flört işini bayağı aştınız. Evet artık çıkma teklifi gelmeli ve öpüşmeliyiz.

 

"Iyy. Şunlara bak. Utanmasalar birbirlerinin üzerine atlayacaklar." Özgür iğrenç bir şey görmüş gibi yüzünü buruştursa da ikimizde onu takmadık.

 

Çatalıma aldığım menemeni kendisine uzattığımda itiraz etmeden, benim, çatalımdan yemişti. Gözleri gözlerime takıldığında, merceklerinde bir çok duygu barındırıyordu. Ve hepsinin kalbimin en derinine işlediğini hissettim.

 

"Rüyanda ne gördüğünü şimdi sormuyorum ama bil ki gözümden kaçmadı o halin. Elbet zamanı olduğunda soracağım sende anlatacaksın." Dediğinde sessiz kaldım. Nasıl fark ettin diye de sorgulamadım. Sadece ufak baş hareketiyle onayladım.

 

O da hafifçe başını sallayıp Doruk'a döndü. "Seninle de sonra ilgileneceğim. Eğer gerçekten Duru'nun saydıklarını yaptıysan kendine ölümlerden ölüm beğen çakma sarı." Sesi tehditkâr çıkmıştı. Sesine aşık oldum.

 

Sadece sesi mi? Tamam itiraf ediyorum bu çocuğa fena tutuldum.

 

Özgür atıldı lafa. "Bücürün saydıklarının hepsini yaptın mı cidden?"

 

"Yok be yapmamışımdır öyle şeyler." Dedi Doruk'da.

 

Ben ise son sözü söyledim. "Daha saymadıklarım da vardı."

 

Özgür'ün kahkahasıyla, Ateş'in de Doruk'a attığı ölümcül bakışlarıyla kahvaltıya devam ettik.

 

Kahvaltıdan sonra yaptığımız şey hazırlanıp hep birlikte üniversiteye gitmek olmuştu.

 

🪽

 

Üzerime aldığım şala biraz daha sarılıp temiz havayı içime çektim. Bahçemizdeki koltuklara oturmuş başımı arkaya yaslayarak tek tük olan yıldızları izliyordum. Bugün fazla sakin, olaysız geçmişti gün. Hatta garip bir şekilde Doruk bile bana bulaşmıyor, arada bir gelip saçımı okşayıp gitmişti.

 

Üniversiteye gittiğimizde herkes kendi dersliğine girmişti. Bir ara Ateş'i motoruna binip gittiğini görmüştüm ama sorma fırsatım olmamıştı. Yani anlayacağınız bugün onunla hiç yalnız kalmamıştım. Üzücüydü.

 

Derslerden farklı saatlerde çıktığımız için ben arabayı atladığım gibi eve gelmiştim. Doruk ise, onu bırakıp geldiğim için, sevgilisinin arabasıyla gelmişti. Özgür'ün de motorunun olduğunu evin önüne park ettiğinde öğrenmiştim. Eve en son giren kişi de Ateş olmuştu. Şimdi ise içeride akşam yemeği hazırlığı vardı ama benim üşengeçliğim tuttuğu için elimi değdirmiyordum.

 

Yine bizde toplanmıştık ve bundan asla şikayetçi değildim.

 

İleride kocan olacak dehşet-ül vahşet var tabi ki şikayetçi olmazsın. Yalnız kalırsak daha güzel olacak.

 

Bahçeye çıkan bir çift ayak sesi duysamda istifimi bozmadım. Önüme gelip bana tepeden bakmaya başladığında bende alttan gelen kişiye baktım. Yüreğime ateş düşüren kahvelerle karşılaşmak bugün bana iyi gelen tek şey olabilirdi.

 

Bana elini uzattığında boş boş ona baktım. O ise, "Bal gözümü bugün pek bir durgun gördüm. Bu yüzden dans teklifi etmek isterim. Benimle bu güzel havada dans etmek ister misin ballım?"

 

İşte şimdi beni en hassas noktamdan vurmuştu.

 

Elimi eline uzattığımda sıkıca kavramış beni ayağa kaldırmıştı. Uzun kemikli parmaklı, büyük eli öyle sıkı kavramıştı sanki bıraksa elinden kayıp gidecektim. Tutuşu öyle sahipleniciydi ki yüreğimdeki yangın harlandı.

 

"Tabi ki isterim. Dur şarkı açayım." Desemde beni durdurdu.

 

"Hayır açma. Şarkımız aramızdaki uyumdan dolacak kulağımıza. Biz dans edeceğiz gökyüzü bizim dansımıza uygun şarkı mırıldanacak. Gözlerimiz notaları yazacak, kalbimizin sesi sözlerimiz olacak ve bedenimiz buna uyarak dansını efsane kılacak." dedi sakin, huzurlu sesi.

 

Kendimi tutmasaydım eğer gözlerim dolacak ve yaşlarını akıtacaktı. Öyle güzel konuşmuştu ki duygulanmıştım.

 

"Eğer sen böyle konuşursan ben düşüp bayılırım Ateş." Dilim lâl olduğu için konuşmakta zorlanmıştım. Bu yüzden susup sadece Ateş'in boynuna kollarımı sardım. Elleri yapbozun parçasını tamamlamış gibi belime dolandığında bir bütün olmuştuk.

 

Bundan sonra zaman benim için durmuş sadece ana odaklanmıştım. Vücutlarımız o kadar güzel uymuştu ki her adımımız birbirine eş değer hareket ediyordu. Bazen hareketli bazende sakince dans ettik. Beni her etrafımda döndürdüğünde gökyüzünde süzülen kuşlar gibi hissttim. Sonra kendisine çekip kollarına aldığında özgür ama onun kollarına hapsolmuş kuş oldum.

 

Ateş'in dediği gibi gözlerimiz notaları yazamış, kalbimizin sesi sözlerimiz olmuştu. Ve bedenimiz buna uyarak dansını efsaneleşmişti.

 

Alnını alnıma yasladığında gözlerim kapandı. Şuan o kadar huzurluydum ki size bunu kelimelere dökerek bile anlatamazdım.

 

"Çok güzelsin. O kadar güzelsin ki kalbime yazık." diye fısıldığında tebessüm ettim.

 

"Sende çok yakışıklısın. O kadar yakışıklısın ki senin o yazık olan kalbin bile benim kalbimin yanında sapasağlam kalır." dedim altta kalmayarak.

 

İnci dişlerini gösterecek şekilde güldü. Sonra az olan mesafeyi tamamen kapatıp dudaklarıma uzandı. Ama tabi ki yine öpemedi. Bahçeden gelen ses yine yeni yeniden öpüşmemize engel olmuştu.

 

"Vayt kardeşim, gece kulüpleri bitti şimdi de eve kız atmaya mı başladın?"

 

🪽

 

Yeni bölümde görüşmek dileğiyle...

 

Bölüm yorumlarınızı buraya alayım.

 

İg+tiktok;rumissyldz_/yazarimssii/melegingozyasiofficial

 

 

Bölüm : 31.10.2025 21:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...