
*********
4 Ay Sonra...
Baş uçlarındaki abajuru söndürdü. Gökyüzü sabahın laciverdine bürünmüştü. Ağrı ve sancılarından dolayı dönüp duran karısı henüz yarım saat evvel uykuya dalmıştı. Beline yaslı yastığı oynatmamaya dikkat ederek saçlarını öptü. Kokusu tüm benliğini ele geçirirken eli, beyaz geceliğinin üstünden artık büyüyebileceği son noktaya gelen karnını buldu. Bugün yarın doğuracaktı. Bebeği dünyaya gelmek için oldukça sabırsız olmalı ki sürekli tekmeler savurarak Hazan'ın canını yakıyor, ne gece ne gündüz doğru düzgün uyutmuyordu. Askeriyeden izin almış, yanından bir an olsun ayrılmazken çektiği zorluklara, şişen ayaklarına, sızlayıp yanan bacaklarına, bel, kalça ve kasıklarındaki ağrılara anbean şahit oluyordu. İştahı azalmıştı. Gözleri sürekli dolu doluydu. Her yalancı sancıda ikisinin de yüreği ağzına geliyordu. Sevdiği kızın gözlerindeki korku çaresiz hissettiriyordu.
Sekizinci aydan itibaren neredeyse hiç birlikte olmamışlardı. Kızının zarar görme ihtimalinden ve Hazan istemediğinden dolayı kucağına alamıyordu. İçindeki özlem gırtlağına yapışırken kokusunu soluyup öpüp koklayarak tatmin olmaya çalışıyordu. Yorgun gözlerini yumdu. Her an tetikteydi. Hazan sık sık tuvalete gitmek için uyanıyordu. Susuyor, bazen tatlı bir şeyler istiyor, nefesi kesilip balkona çıkıyordu. Tüm bunları tek başına yapamıyor, karnı ağır geldiği için denge kaybı yaşayabiliyor, çok çabuk yoruluyordu. Başında her gece nöbetteydi. Bugün akşamüstü hastaneye yatış yapacaklardı. Hem bebeği hem de karısı için çanta hazırlamıştı. Hastaneye varamadan suyunun gelmesinden, doğumun başlamasından korkuyordu. Böyle bir durumda ne yapması gerektiğini doktora sorup araştırsa da öyle bir anla baş edebileceğinden, Hazan acı çekerken kontrollü elinde tutabileceğinden emin değildi.
Uykuya dalmak üzereyken karısının mırıltıları ve hareketlenişiyle gözlerini açtı. Yanağını öpüp, "şşş," dedi.
"Ih...çişim geldi."
"Tamam, kurban olurum sana, gel," derken belini kavradı. Yavaşça kaldırıp yataktan inmesine yardımcı oldu. Bacaklarını ayırarak yürüyüşünü, bir eli elindeyken diğer eliyle karnının altını tutuşunu izledi. Şakağına dudaklarını bastırıp, "yavaş bebeğim," dedi. Tek basamağı çıkıp banyoya girdiler. Işığı yakıp klozeti açtı. Kalçalarının birkaç santim aşağısında biten geceliğini kaldırıp külotunu indirdi. Fazlasıyla yoğun olan akıntısında gözlerini gezdirip yutkunarak oturmasına yardımcı oldu.
"Çık."
"Tamam. Bitince seslen bana."
Dudaklarını birbirine bastırıp gözleri dolarken başını salladı. Fırat alnını öpüp çıkınca çişini yaptı. Günlerdir kabızlık çekiyordu. Karnını tutarak doğruldu. Vajinasını silip akıntıyla birlikte sırılsıklam olan peçeteyi kloteze atıp sifonu çekti. Kapağını kapattığında kocası içeriye girmişti.
"Sana, bana seslen, dedim," dedi. "Ya geçenki gibi dengeni kaybetseydin?"
"Etmedim ama, iyiyim."
Sıkıntılı bir nefesi alıp verdi. Külodunu çekip karnının üstünde toplanan geceliği düzeltti. Elini yıkamasının ardından odaya geçtiler. Hazan yavaşça yatağa oturdu. Fırat yorganı itip yastıklarını düzeltti.
"Uzan yavrum."
"İstemiyorum."
"Hazan, toplasan bir saat bile uyumadın. Olmaz öyle. Yat, dinlen en azından."
"Yapamıyorum. Rahat edemiyorum. Yatmak daha çok yoruyor."
Ağlamak üzereyken titreyen sesiyle yanına çöktü. Beline sarılıp göğsüne bastırdı. Alnını öpüp, "keşke elimden bir şey gelse," dedi. "Sen bu haldeyken...of."
Burnunu çekip yanağının içini ısırdı. Fırat'a yaşattığı zorluğun farkındaydı. Gecesi ayrı gündüzü ayrı bir dertti. Sürekli peşindeydi, etrafında dört dönüp gözünün içine bakıyordu. O kadar yorgundu ki uyuyamadıkça ağlamak istiyordu. Acıkıyor ama yemek yiyemiyordu. Her an ağrı, sızı ve sancılar içinde olmaktan bıkmıştı. Kocasını özlüyor ama kavuşamıyordu. İşine gidemiyor, ev işleriyle oyalanmaya gücü yetmiyor, ayakta duramıyordu.
"Sen yat," dedi. "Uykusuz kalma. Ben salonda otururum."
"Saçmalama."
Başını geriye atıp gözlerini gözlerine değdirdi.
"Ama olmuyor ki böyle. Üzülüyorum."
Boynunun altını öptü.
"Üzülme. Canımsın sen benim. Nasıl sen bu haldeyken kafamı yastığa koyup uyurum lan?"
"Fırat..."
"Hı?"
Elini yanağıyla boynu arasında bir yere koyup tenini sevdi.
"Çok özledim seni."
"Şşş, deme onu. Kafayı yemek üzereyim, girme oralara."
Acıdan kıvranan sesiyle yüzünü göğsüne gömdü.
"Özür dilerim."
"Bir şey istiyor musun?"
Tişörtünün üstünden kokusunu içine hapsetti.
"Çilek."
"Çikolatalı mı?"
"Hı hı."
"Gel, gel ölürüm sana."
"Ben de sana."
Dudaklarını sıkıca öpüşünün ardından mutfağa geçtiler. Yerden tavana kadar uzanan pencerenin önündeki, birkaç ay önce aldıkları bej rengi koltuklardan birine karısını yerleştirdi. Fındık kulübesinde uyuyordu. Hafif bir Haziran meltemi ağaç yapraklarını dolaşırken renkli kuş evlerinde kuşlar cıvıldıyor, kanat çırparak uçuşuyorlardı. Fırat, Hazan sık sık istiyor diye daha önceden hazırladığı çikolata kaplı çilekleri tabağa alıp süt ısıttı. Bir tepsiyle birlikte salona götürdü. Odadan bir battaniye getirip Hazan'ı aldı. Televizyonu açıp kumandayı eline verdi. Yanına oturup küçük tepsiyi karnının üstüne koyuşunda, bembeyaz, pürüzsüz bacaklarında, ufacık ayaklarında, zarif ellerinde, göğüslerinde, incecik kollarında gözlerini gezdirdi. Dalga dalga omuzlarından dökülen saçlarının arasına burnunu dayadı. Başı omzunu bulup ona sokulduğunda, "kurban olduğum," dedi, kısık bir sesle.
"Efendim?"
"Karım."
"Hı?"
"Gülüm. "
"Ne?"
Güldü. Kalın ve kaba sesinden yayılan gülüşünün sesi Hazan'ın içini bir hoş etmişti.
"Bebeğim."
"Yaaa!"
Kulağının altına dudaklarını sürtüp, "ölüyorum lan sana!" dedi. "Geberiyorum!"
Yüzündeki tatlı tebessümle, ona alev alev yanan gözleriyle bakan kocasının yanağını koklayarak öpüp önüne döndü. Sevdiği adam battaniyeyi üzerine örterken arkada ses olsun diye bir film açtı. Sütten bir yudum içip çikolatalı çileklerini yemeye koyuldu. Gün ağarıp güneşin ilk ışıkları salona düşerken filmin sonunda ölen köpeğe hüngür hüngür ağlayarak Fırat'ın göğsünde uyuya kaldı.
Burnunu ve dudaklarını öpüp kendi kendine uyanana kadar kımıldamadan öylece durdu. Sakin ve ona huzur veren nefeslerini dinledi. Bir buçuk yıldır birliktelerdi. Bir evleri, karnında bebekleri vardı. Bir an üçüncü bir göz gibi hayatlarının somut, fakat sade bir yansıması olan evlerini seyretti. Şu kapıdan Hazan'ı ilk kez bu eve soktuğu günü, yanan şömineyi, kucağına alıp koltukta oturduğu yeri zihninde canlandırdı. Eşikte etikleri kavga gözünün önünden gelip geçti. Sevdiği kız kaç defa onu bu evde terk edip gitmişti. Merdivenlere yığılıp, son gidişinin ardından sesini salarak hıçkıra hıçkıra ağladığı o günü anımsadı. El ele mutfaktaki akrebi yakalayışları, kaçırıldığı vakit darmadağın bir şekilde eve girişi, beş ayın sonunda elinde bir çantayla hapisten dönüp Hazan'a varışı, hamile olduğunu öğrendiği gün, kocam, diyerek boynuna atlayışları...sayısız an hücrelerini doldurdu. Dile kolay olsa da bir buçuk yıl uzun bir süreydi. Otuz iki yıllık ömrü birçok pişmanlığa gebe olsa da Hazan'la geçirdiği tek bir saniyeden dahi en ufak bir keşkesi yoktu. Sesini duyduğu andan bu yana yüreğinde büyüttüğü sevgiden tek bir parça bile zamana karışıp yok olmamıştı.
Göğsü kabardı. Derin bir nefes almak isterken karısını uyandırmamak için soluğunu tuttu. Başını başına yasladı. Bir yuvası, canından çok sevdiği bir kadın ve bir kızı vardı. Yıllar yıllı içinde taşıdığı, öfkesinin yaşam alanı olan o boşluğun kapandığını hissetti. Yaşamak için bir sebep ararken iki sebebi olmuştu. Omuzlarına binen sorumluluğun ağırlığı, ablasının cesedinin yerini almıştı. En son Urfa'dan dönmeden önce Hazan'la birlikte mezarına gitmişti. Karısını ablasıyla tanıştırırken, sana her gelişimde bahsettiğim o kız, demişti. Bebeklerine adını verdiğini, katillerinin hak ettiğini bulduğunu anlatmıştı. Bir şeyler kopup gitmiş, geriye buruk bir boşluk kalmıştı. Hazan'ın elini tutup mezarlıktan çıkıp giderken de hayatta olsaydı ablasının karısını çok seveceğini bilerek gözleri yaşlarla sırılsıklamdı. Bir Dicle'sini daha kaybetmeyeceğine ant içmişti. Kızına elinden geldiğince iyi bir baba olacaktı.
Yaklaşık bir saat uyuyan karısı saat sekizi geçtiğinde uyanmıştı. Kısa ve hafif bir kahvaltıyla birlikte vitaminlerini aldıktan sonra mis gibi çiçek kokan bahçeye çıktılar. Temkinli adımlarla yürüyüş yapıp Fırat'ın ilkbaharın başında kendi elleriyle etrafına çardak tasarladığı salıncağa oturdular. Sevdiği adam su şişesinin kapağını açıp uzattı. Birkaç yudum içip geri verdi. Sancısı vardı. Kadınlığındaki doluluk hissi baskı yapıyordu. Bebeği hareketlendiğinde elini kocasının bacağına koydu. Ağrısı aniden keskin bir hâl aldığında tırnaklarını geçirdi.
"Hazan?"
Acısı hafiflerken yutkundu. Beline sıkıca sarılıp karnını tutan Fırat'a bakıp, "hastaneye gidelim," dedi.
Yüzü endişeyle kasıldı.
"Suyun mu geldi?"
Başını olumsuzca salladı.
"Hayır, ama doğuracağım," dedi, korkusu sakin sesinde çığlıklar atıyordu. "Hissediyorum. Birkaç saat içinde doğuracağım Fırat."
Göz bebekleri titredi. Dilinin ucunu ısırıp nefesini tuttu. Alnını öpüp, "sakin ol," dedi. "Korkacak bir şey yok. Buradayım ben. Bekle. Çantaları alıp geleceğim, tamam?"
"Ta-tamam."
"Şşş. Ağlama, ağlama bebeğim. Geçecek, söz veriyorum, geçecek."
"Ya...ya bir şey olursa?"
"Olmayacak. Çıkar aklından şu saçma sapan düşünceleri."
"Eğer olursa..."
"Sus. Çantaları alıp geleceğim, bekle burada."
Yanından kalkıp mutfak kapısından eve girdi. Yatak odasından çantaları ve Hazan'a giydirmek için bir hırka alıp dış kapıdan çıktı. Aracın arka koltuğuna çantaları bırakıp bahçeye geçti. Uzun, beyaz üzerine yer yer sarı çiçek desenleri olan bir elbisenin içindeki sevdiği kızın cılız kollarını örtmek için sarı hırkasını giydirip ayağa kaldırdı. Telaşını gizlemeye çalıştığı mekanik hareketleri Hazan'ı da geriyordu. Ön koltuğu geriye alıp onu bindirdiğinde cebinde çalan telefonu eline verdi. Aslı görüntülü arıyordu. Sevdiği adam kemerini takıp kapıyı örgütüğünde aramayı yanıtladı.
"Hazan?"
"Efendim?"
"Arabada mısın?"
Fırat şoför koltuğuna geçip motoru çalıştırmıştı. Bahçeden çıkarlarken, "hı hı," dedi.
"Hastaneye mi gidiyorsunuz? Bir şey mi oldu?"
Yaren çatık kaşlarıyla ekranda belirirken, "doğuracağım galiba," dedi, güçsüz sesiyle.
"Sancın mı var?"
"Evet. Çok şiddetli değil, suyum da gelmedi daha, ama hissediyorum...bugün gelecek."
İkisi de ayaklanmıştı. Bugün cumartesi olduğu için evdelerdi.
"Tamam. Biz Fatma teyzeyi alıp geliyoruz hastaneye. Ömer dedelerin haberi var mı?"
Telefonu bir yere bırakıp ceketlerini giyerken, "gelmeyin," dedi. "Öyle hissediyorum sadece. Belki de bugün doğmaz. Boşu boşuna ortalığı ayağa kaldırmayın."
"Doğsa da doğmasa da geleceğiz," dedi Yaren. "Bir şeye ihtiyacın olur, yanında olalım."
"Fırat var."
"Olsun. Biz de olalım," diyen Aslı'ydı. "Biz Ömer dedelere söyleriz. Dikkatli olun. Sen de korkma. Her şey çok güzel olacak, hep oldu."
"A-Aslı..."
Sesi çatlayıp hıçkırdığında araç otoyola çıkmıştı. Fırat Hazan'a dönüp karnındaki elini tuttu. Dizine koyup avucunda saklarken üzerini okşadı.
"Canım," dedi Aslı. "Geleceğim, geleceğiz. Ağlama."
"Gelin..."
Silopi'den Şırnak merkezdeki özel hastaneye yarım saat içinde varmışlardı. Fırat aracı bir görevliye teslim edip Hazan'ı önceden ayarladıkları odaya çıkardı. Bir hasta bakıcı gelip hastane önlüğü giydirdi. Hemen ardından Özlem hanım bir kadın hemşireyle gelip Fırat'ı dışarı çıkardı. NST cihazı karnına bağlanıp bebeğin kalp atışları monitörden duyulurken kasılmalar ölçüldü. Kan değerlerini ölçmek için kan alındı. Sıvı desteği için serum takıldıktan sonra tansiyon, ateş, nabız ve oksijen satürasyonu ölçüldü. Özlem hanım eline geçirdiği steril eldivenlerle vajinal açıklığı kontrol etti.
Hazan hissettiği baskı ve hafif acıyla inledi.
"Sakin olun Hazan hanım. Kendinizi kasmayın, lütfen."
"Tamam."
Doktor 10-20 saniyenin ardından ellerini çekti.
"Açıklık üç santim. Rahim ağzı yumuşamış. Sancılar düzensiz. Doğum başlamış görünüyor. Muhtemelen birkaç saat içinde ya da ilk doğumunuz olduğu için bir gün içeresinde doğum başlayacak. Bekleyeceğiz. Korkmayın. Her şey gayet yolunda ve kontrol altında. Bebeğiniz oldukça sağlıklı. Moralinizi yüksek tutun."
Dolu dolu olan gözlerine rağmen gülümsedi.
"Teşekkür ederim."
"Görevim."
O sırada kızlar, Fatma hanım ve Ömer ağalar koridora dolmuştu. Özlem hanım refakatçi olarak, enfeksiyon riski sebebiyle, yalnızca eşinin içeride olabileceği bilgisini verip yanlarından ayrıldı. Kısa süreli görüşmelerden sonra odada baş başa kalmışlardı. Sürekli gidip gelen, durumunu ve nefeslerini kontrol eden hemşire dışında kimse gelmiyordu. Hazan düzensiz gelen sancılar ve devamlı olan adet ağrısı benzeri bir ağrıyla kıvranıyor, uykuya dalıp uyanıyordu. Fırat yatağın yanına çektiği sandalyede eli elindeyken sıkıntılı bir hâl içerisinde karısını gözünü kırpmadan izliyordu.
Düzenli kullandığı vitaminleri sebebiyle kan değerleri normal doğum için elverişliydi. Vakit akşamüstünü bulurken Hazan beş dakikada bir gelen sancılar ve vajinasından boşalan suyla odayı inletti. Fırat telaşla ayağa fırlarken kapıya ulaşamadan Özlem hanım gelmişti. Hemşire kasılmaları ve bebeğin kalp atışlarını kontrol ederken doktor eldivenleri takıp Hazan'a sakin olmasını telkin ederken akan sıvıya baktı.
"Sıvınız berrak," dedi. "Sorun yok. Açıklık 5 cm. Sancılar düzenli. Doğum kesin olarak başlamış görünüyor. Hazan hanım..."
"E-efendim?"
"Epidural istiyor musunuz? Şimdi tam vakti. Açıklık 7-8 santimi bulursa geç kalırız."
Acıyla kıvranıp nefeslerini düzenli tutmaya çalıştı. Eğer o nefes alamazsa bebeği de alamazdı. Yaşlarla buğulanan gözleri sevdiği adamın endişeli yüzünü buldu. Elleriyle bebeğini sıkıca tutup hafifleyen sancıyla yutkundu. Fırat epidural istiyordu. Bunu gözlerindeki kabul etmesini bekleyen ifadeden anlayabiliyordu.
"Hayır," dedi. "Gelişini hissetmek istiyorum."
"Emin misiniz?"
Fırat, "değiliz," diyerek araya girdi.
"Fırat..."
"Ne? Böyle konuşmadık. Epidural istiyoruz."
"Hayır, istemiyorum."
"Hazan!"
"Fırat bey anneyi strese sokmayın lütfen. Hazan hanımın isteğini göz önünde bulundurmak zorundayız. Epidural yok. Hastayı doğumhaneye alıyoruz."
Fırat öfkeyle iki eliyle kafasına vurup saçlarını yolarcasına çekiştirirken Hazan çığlıklara varan iniltilerle doğumhaneye alındı. Anemisi sebebiyle AB rh negatif kan torbalarının, astım krizine karşı oksijen tüpünün hazırda bekletildiği doğumhanede çocuk doktoruyla birlikte altı adet personel vardı. İlk doğumu olduğu için açıklık yavaş yavaş genişliyordu. Beş saatin sonunda Hazan mide bulantısı ve sancıdan dolayı kan ter içindeyken bebeğin başı kanala girdi. Çığlıkları koridorda yankılanıyor, Fırat'ı yerden yere vuruyordu. Saatlerdir attığı voltalar duvarın dibine çöktüğünde son buldu. Ömer ağa yanına oturup kolunu omzuna sardı. Heja babaanne onları gülen gözlerle izliyordu. Fatma hanım hatim indirirken Aslı'yla Yaren tedirgin gözlerle doğumhane kapısına bakıyordu.
"Ikın. Geliyor. Hadi."
Elini kırarcasına sıktığı hemşirenin ıslak, ela gözleriyle gözleri kesişti. İnce derisinin altındaki damarlar ışığın altında parlıyordu. Saçlarındaki bone kaymıştı. Vücudundaki bütün güç çekilmişti. Bayılmak üzereydi. Son gücüyle tekrar tekrar ıkındı.
"Bırakma...bırakma. Tekrar, hadi. Ikın."
"Aaahhhhhhh!"
"Bir daha!"
"Mmmmmhhhhhhhaahhh!"
"Tekrar, hadi!"
Başını kaldırıp kaldırıp vurduğu yatağa bir kere daha vurdu. Şakakları zonkluyor, burnunun üstüne kadar keskin bir ağrı hüküm sürüyordu. Bir kere daha ıkındı. Bir kere daha ve bir kere daha. Bir saatin sonunda şuru kapanmak üzereyken bebeğinin ağlamasıyla yorgun gözlerini aralamıştı. Hemşireler bebeği temizleyip kontrollerini yaptılar. Hazan o tarafa bakmaya cesaret edemedi. Tiz çığlıkları yüreğini sarsıyordu. Göğsünün giderek ısınıp kavrulduğunu hissetti. Göbek bağı kesildi. Ebe yavaşça yanına sokulup, "çok sağlıklı," dedi. "Bebeğinizi göğsünüze alabilirsiniz."
Dudaklarından küçük bir hıçkırık koptu. Burnunu çekip başını salladı. Hastane elbisesinin düğmelerini açıp ağlayan bebeğini çıplak bağrına koydular. Titrek kollarını dikkatlice kızına sardı. Ağlayışları durulmuştu. Hâlâ biraz kanlı verniks tabakasına bulanık olsa da çok güzel kokuyordu. Neredeyse tamamen saçsız başını öptü. Yumuşacık ipeksi teninde parmaklarını gezdirdi. Yumuk gözlerini, açılıp kapanan ve memesinin ucunu arayan ağzını izledi.
"Çok küçük," diyerek fısıldadı. Evet, çok küçüktü, fakat buna rağmen oldukça tombul bir bebekti.
Hemşireler kanlı çarşafları ve bacaklarının arasını temizlerken Özlem hanım, "birkaç saat sonra ölçüme alacağız," dedi. "Şu an size ihtiyacı var."
"Bebeğim...kızım."
Uyumuştu. Üzerlerine bir battaniye örtüldü.
"Odaya alıyoruz."
Doğumhanenin kapısı açıldığında az evvel bebeğinin sesini duyan Fırat ayağa fırladı. Herkes bir araya toplandığında sedye çıkarıldı. Fırat hemen yanına koştu. Battaniyeden görünen uyuyan bebeğinin küçük başı, yorgun ve darmadağın görünen karısıyla hemşireler yaklaşmasına engel olurken gözlerinde bir süredir direnen yaşlar boşaldı.
"Hazan..."
Dudakları bebeğinin alnındayken gözlerinin içi ışıl ışıl gülümsedi.
"Kuzum. Oy babaannesi kurban."
"Teyzem."
"Uyh! Allah'ım şükürler olsun."
Ömer ağa torununun sırtını sıvazlarken Hazan asansöre bindirilip odaya götürüldü. Seruma bağlanıp kanlı önlüğü çıkarıldıktan sonra kanaması kontrol edildi. Bebeğin kendini güvende hissetmesi ve anneye alışması için ten teması bir iki saat sürecekti. İkisininde üstüne bu süre zarfında hiçbir şey giydirilmedi. Bebeğe beşik ayarlanıp yatağın yanına konuldu.
"Birazdan kontrol için tekrar geleceğiz."
Bebeğini koklayıp dururken,"tamam," dedi, kısık sesiyle.
Hemşireler çıktığında Fırat bebeğe dokunmama şartıyla içeriye alındı. Loş odaya girip kapı arkasından çekildiğinde dizlerinde zar zor bulduğu dermanla yatağa yaklaştı.
"Yavrum..."
"Hı?"
Üzerine eğilip alnını öptü. Bebeğine baktı.
Köşedeki sandalyeyi yavaşça alıp yaşadığı duygu karmaşasıyla yığılıp kalmamak için yanına oturdu.
"İyi misin?"
"Çok yoruldum."
"Kurban olurum sana. İyi mi?"
Ensesini öpüp, "iyi," dedi. "Çok sağlıklıymış. Öyle söylediler."
"Çok şükür."
İkisi de tuhaf hissediyordu. İki kişilik aileleri üç kişilik olmuştu. Hazan bebeğinden ayrılmak istemezken Fırat kucağına almak için can atıyordu. Bebeğin nefeslerine odaklanıp huzurlu bir sakinlik içinde tek kelime daha konuşmadan dakikalar geçirdiler. İki saatin sonunda bebek uyandı. Başını hafifçe hareket ettirip ağzıyla emme hareketi yaparken Hazan heyecanla telâşlandı.
"Fırat..."
"Bebeğim."
"Uyandı."
"Şşş, tamam, sakin. Hemşireyi çağırayım mı?"
Yutkunup ebenin anlattığı gibi bebeğin uzanır pozisyonunu değiştirmeden tek eliyle nazikçe kızını tutup, ağlamasından korkarken göğsünü bebeğinin ağzına denk getirdi. Küçücük yumuşak dudakları ucunu kavradığında içi titredi. Vücudu baştan aşağı kasıldı. Sevdiği adam büyülenmiş gözleriyle onları izlerken ayağa kalkıp yatakla beşik arasına çöktü. Kocaman gözlerine, pembe ve buruşuk tenine, tombul kollarına, annesinin memesini sıkan minik, yumuk yumuk ellerine dalıp gitti.
"Babam..."
Bebek kısa bir an bu tanıdık sesle duraksayıp emmeyi bıraktı. Ağır ağır başını çevirip Fırat'a gözlerini belli belirsiz değdirip yeniden yüzünü annesinin göğsüne gömüp meme ucunu buldu. Bu küçük hediye Fırat'ı yerine mıhlamıştı. Nefesi tekleyip bir yerlerde takılı kaldı. Hazan göğsünü bırakıp yüzündeki huzurlu tebessümle sevdiği adamın yanağını okşadı. Gözünden süzülen bir damla yaşı sildi.
Hemşireler geldi. Emzirmeden sonra bebeği alıp ölçüme götürdüler. Hazan altındaki kanlı ped temizlenip bacaklarının ılık suyla silinmesinin ardından bebek mavisi bir gecelik giydirilip başına takılan bandanasıyla temiz çarşaflı yatağa yatırıldı. Bir müddet sonra kızı getirildi. Beşikte hastane tarafından verilen bezi takılıp valizden zıbını, uzun kollu tozpembe tulumu ve şapkası giydirildi. Sarı, kahverengi ayıcıkları olan battaniyesine sarıldığında biraz huzursuzlanıp ağlar gibi birkaç ses çıkardı. Hazan yatakta doğrulup, "noldu?" diye sordu.
"Bir şey yok. Sizi istiyor."
"Verin o zaman."
"Tamam, gel bakalım."
Hemşire bebeği alıp kucağına verdi. Geceliğinin düğmelerini açıp göğsünü dışarıya çıkardı. Dudaklarını ucuna dayayarak göğsüne tutunurken gözlerini kapattı. Fırat içeriye girdi. Koltuğa oturup karısıyla kızını seyre durdu. Emzirmeden sonra diğerleri de yanına alınacaktı. Hemşire serumu kontrol ederken Hazan bebeğinin kilosunu sordu.
"3.9 kilogram. 48 cm boyunda. Kafası 34.5 cm. Oldukça tombul ve sağlıklı bir bebeğiniz var. Çok da tatlı, maşallah."
"Teşekkür ederim."
Kısaca kocasına bakıp, "şey," dedi.
"Buyrun?"
"Babası ne zaman kucağına alabilir?"
"Emzirmeden sonra alabilir. Başını destekleyerek tutmanız gerekiyor. Geçmiş olsun."
Fırat heyecanla parlayan gözleriyle başını salladı. Hemşire çıkıp gittiğinde yalnız kaldırlar. Saat gece yarısına doğru ilerliyordu. Bebekleri biraz emip biraz uyuklarken vakit geçti.
"Fırat..."
Yaslandığı koltukta öne gelip, "canımın içi," dedi.
"Gel."
Yutkundu. Ayağa kalkıp yatağa yaklaştı. Hazan kızını dikkatlice kaldırıp uzattı.
"Kolunu başının altına destek yap."
"Böyle mi?"
"Hı hı."
İki eliyle kavradığı küçücük bebeğiyle koltuğa çöktü. Mışıl mışıl uyuyordu. Tüy kadar bir dokunuşla alnını öptü.
"Kızım," dedi. "Babacığım."
Dudakları yanağına dokundu. Boynunu kokladı.
"Of...lan...kokuna kurban olurum senin."
Göğsünü geceliğinin içine sokup biraz aşağı kayarak uzandı. Gözleri istemsizce kapanırken dirense de uykuya daldı. Fırat kızını izlerken kısa bir an Hazan'a gözlerini değdirdi. Uyduğunu görünce doğrulup tuhaf bir tedirginlikle bebeği beşiğine yatırdı. Sandalyeyi yanına çekip sevdiği kızın boynunu öptü. Saçlarını sevip örtüsünü düzeltti ve nöbete durdu.
**********
Bebek ilk kakasını ve çişini yaptıktan sonra yıkanıp güzelce giydirildi. Bebeği gören herkesin gözleri parlıyor, hareket eden her parçası başta Fırat ve Hazan olmak üzere herkesi büyülüyordu. Buna rağmen kimse kucağına almak için acele etmedi. Bebeğe Hepatit-b aşısı ve K vitamini takviyesi yapıldı. Öğleden sonra saat akşamüstüne varırken doğum belgesini alarak hastaneden çıkış yapıp evlerine döndüler. Üç kişilik bir aile olarak o eşikten geçiş anı yeni bir hayata attıkları ilk adımdı. Ne Fırat'ın ne de Ömer ağanın telefonları hiç susmadı. Üst kattaki beşiği alt kattaki yatak odasına indirdiler. Heja babaanne, Fatma hanım ve kızlar mutfağa girdi. Lohusa şerbeti kaynatıldı. Yemekler hazırlanmaya başlandı.
Hazan Fırat'ın yardımıyla, bebeği geniş yatağın üzerinde uyurken üstünü değiştirip pedini taktı. Duş almak istese de bir süre daha beklemesi önerilmişti. Bebeğini nazikçe uyandırarak tekrar emzirdi. Doyması için bir iki damla yeterli olsa da aç kalmasından, üşümesinden, ağlamasından korkuyordu. İçinde derin bir şevkat, kıyamama ve koruma isteği peyda olmuştu. Sevdiği adam kısa bir duş alıp giyinerek yanına geldi. Beline sarılıp göğsüne çekti. Yanağını sıkıca öpüp, "karım," dedi bastırarak.
"Kocam."
Yüzünü saçlarının arasına gömdü.
"Öldüm," dedi. "Ölüp ölüp dirildim çığlıklarını duydukça."
"Korktuğum kadar yanmadı canım. Ikınırken attım o çığlıkları. Ikınmayı bırakırsan bebek içinde nefessiz kalıp sıkışır dediler. Stresten o kadar bağırdım belki de, bilmiyorum. Ama...ilk kucağıma verdikleri an var ya, o an anlayamadım ne olduğunu, ne hissettiğimi bilemedim ama çektiğim ve çekebileceğim tüm acılara değerdi."
Rahmi hâlâ şişkin olduğu için beş aylık hamile gibi görünen karnını ve hassas, süt dolu göğüslerini sıkıştırmamaya dikkat ederek daha sıkı sardı. Boynunu öpüp koklarken, "ölürüm sana," dedi. "Kanaman çok var mı? Bir yerin ağrıyor mu?"
"Olması gerektiği kadar var. Kasıklarım ağrıyor biraz, ama iyiyim. Sen nasılsın? Uyu biraz istersen."
"Gerek yok. Size baktıkça dinleniyorum ben."
"Daha çok uykusuz kalacağız ama."
Saçlarını severken başını başına yasladı. Gözleri kapalı, kafasından daha büyük olan sevdiği kızın memesine tırnaklarını geçirmiş, ağzını aheste aheste hareket ettiren kızına dikti gözlerini. Boştaki elini Hazan'ın bebeği saran koluna koydu. İçini çekip, "kalırız," dedi. "Benden yana sıkıntı yok. Ama sana nasıl kıyacağım bilmiyorum. Gece çok zor uyandın emzirmeye."
"Alışırım. Diğer anneler nasıl yapıyorsa ben de öyle yaparım."
"Anneliğini yesinler senin."
Kocasına iyice sığınıp emmeyi bırakıp yanağını göğsüne dayayarak uyuyan bebeğini izledi.
"Fırat..."
"Yavrum."
"Altına yapmış mıdır acaba?"
"Hastaneden çıkmadan değiştirdik altını, yapmamıştır."
"Ya yaptıysa? Enfeksiyon kapmasın?"
"Bir yarım saat daha geçsin, bakarız."
"Bir şey olmaz, di mi?"
"Olmaz bebeğim, korkma."
Bebeğini yatağa yatırıp emzirme sütyeninin ön klipsini taktı. Geceliğinin düğmelerini iliklerken Fırat eğilip göğüslerini öptü. Süt kokuyordu. Derin bir nefes alarak içine çekti. Özlemi yeniden harlanırken sıcaklığına sokuldu.
"Fırat."
"Hı?"
"Sızlıyor, yapma."
Yutkunup son kez öperek ayrıldı. Düğmeleri elinden alıp kendisi ilikledi. Hazan ne olur ne olmaz diyerek kızının altını kontrol etti. Henüz hiçbir şey yoktu. Bezi göbek bağının altından bağlayıp zıbınını, tulumunu ve battaniyesini düzeltti. Yanına uzandığında Fırat da arkasına yatmıştı. Bebeklerini seyrederken Hazan uyuya kaldı. Fırat bileğindeki saate bakıp bir sonraki emzirmenin zamanını belirledi. Karısının boynuna gömülüp gözlerini kapattı. Uyuyamasa bile biraz dinlenmeye çalıştı.
Bir zaman sonra bebekten ağlamaklı sesler yükseldi. Fırat gözlerini araladı. Battaniyesinin içinde minicik ellerini ve ayaklarını savurarak çırpınan kızıyla doğruldu. Yavaşça kucağına alıp, "babam," dedi, yüzündeki tebessümle. Elleri yüzüne çarptı. Çatılıp buruşan kaşlarına, annesi gibi etli ve dolgun yanaklarına hafif öpücükler kondurdu. Henüz daha yeni karnı doymuştu. Bir saat ya olmuş ya olmamıştı. Altına yapmış olabileceğini düşündü. Elif'ten dolayı bu konuda idmanlıydı. Ayda yılda bir etrafa evin bir erkeği ve annesinin başında duran birinin olduğunu göstermek için eve geldiğinde Harun ortalarda olmazdı. Bahar arkadaşlarımla dışarıya çıkacağım diye evden annesiyle kavga ederek evden ayrılır, Canan hanım Elif'i beşikte bırakıp başım tuttu diyerek odasına kapanırdı. Fırat, Bahar gelene kadar Elif'in başında dört dönerdi.
Bebek altına yapmıştı. Tulumundan yayılan koku bunun habercisiydi. Kızını omzuna yatırıp yataktan kalktı. Kitaplığın yanındaki çantayı alıp geri döndü. Ona göre parmak kadar olan bebeğinin üstünü açıp bezini dikkatlice bantlarından çıkardı. Kakasını yapmıştı. Alkolsüz ve doğal ıslak mendille güzelce temizleyip kirli bezi aldı. Temiz bezi altına serip göbek bağına dikkat ederek bantlarını yapıştırdı. Kıyafetlerini düzeltip kucağına alırken, "tamam mı kızım?" dedi. Anlamsızca çıkardığı seslerle gülüp boynunu öptü. Annesi gibi gül ve süt karışımı bir kokusu vardı. Her ikiside hayatına cennetin, kimsenin el değdiremediği gizli bir bahçesinden düşmüş gibiydi.
Kızını yavaşça Hazan'ın yanına bıraktı. Yerdeki kirli bezi banyodaki büyük çöp kovasına attı. Ellerini yıkayıp odaya geldi. Karısının üstünü örtüp saçlarına dudaklarını bastırdı. Uyanık olan bebeğini tekrar kucağına alıp sırtını yatak başlığına dayayarak göğsüne yatırdı. Burnu açıkta kalacak şekilde yanağını kalbinin üstüne koymasını sağladı. Sıkıca tişörtüne tutunduğunda göğsünde bir şeyler kabarıp taştı. Bu minik, dünyalar tatlısı şeyin sevdiği kızla ikisine ait olduğu gerçeği ruhunu sardı. Hazan'ın kocası olmaktan sonra onun doğurduğu bir bebeğin babası olmak gurur sebebiydi.
Battaniyesini güzelce sarıp ellerine ve yanaklarına dokundu. Sıcaktı. Dudaklarını alnına dayayıp ateşini kontrol etti, normaldi. Avucunda kaybolan başındaki şapkasını düzeltti. Sırtını usul usul severken iyice arkasına yaslandı. O an babalık duygusunu öyle derinden hissetti ki gözlerinin içi yandı. Kalbi Hazan'dan sonra ilk kez bir varlığa deli gibi atıyordu. Sanki tüm dünyaya karşı koyabilecek kadar güçlüydü. Bu duygunun bu kadar sarsıcı olabileceğini düşünmemişti. Basit bir şey olduğunu sanıyordu. İçindeki doluluk, tamamlanmışlık hayatın bundan sonrasında karısı ve kızı dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı hissi beraberinde derin bir korkuyu getiriyordu. Birinden birine bir şey olsa dağılır, bir daha da asla toparlayamazdı. Savunmasız, el kadar kızını babasız bırakma ihtimali içini sıktı. Ona baba dediğini duymadan ölmek istemiyordu.
Dilinin ucunu ısırdı. O sırada kapı sessizce açılmış, Heja babaanne elindeki tepside bulunan iki bardak lohusa şerbetiyle içeriye girmişti. Fırat'ı göğsünde bebeğiyle görünce gülümsedi. Tepsiyi komodine yerleştirip elini torununun omzuna koydu. Saniyeler önce babasının kalp atışlarını dinlerken uyuya kalan bebekte içi parlayan gözlerini gezdirdi.
"Pek güzel maşallah," dedi.
"Çok küçük."
"Annesine çekmiş keje."
Gülümseyip mışıl mışıl uyuyan karısına baktı.
"Ama yüzü aynı sen."
"Öyle mi?"
"Öyle tabii. Aslanımın kuzusu, oy kurban," dedi. Bebeğin bu dönemde kime benzediği net olarak belli olmazdı, fakat torunuyla konuşmak hoşuna gidiyordu.
"Gözleri Hazan'a benziyor, burnu da."
"Yanakları da etli, gelinim gibi."
"Hazan'a benziyor."
"Daha belli olmaz oğlum, biraz daha büyüsün, o zaman yüzü oturur. Şerbetinizi için, berekettir, kan yapar. Birazdan da yemeğe gelirsiniz. Hayde."
"Hazan biraz dinlensin. Çok yoruldu."
"Aman da aman! Karısına da kıyamazmış."
Elini saçlarına uzatıp sevdi.
"Kıyamam," dedi.
"Seni böyle gördüm ya ölsem de gam yemem. Gözlerinin içi hep böyle gülsün inşallah kuzum."
İçinden amin dese de sessiz kaldı. Heja babaanne saçlarını öpüp odadan çıktığında bardaklardan birini aldı. Birkaç yudumdan sonra hepsini içip boş bardağı tepsiye koydu.
"Fırat..."
Uyumadan önce bebeği yatırdığı yerde elini gezdiren karısının rahatsız sesiyle gözleri onu buldu.
"Yavrum."
"Dicle nerede?"
Uykulu haliyle sayıklar gibi kızının adını söylediğinde içi titredi. Omzunu öpüp, "bende bebeğim," dedi.
Sırt üstü dönüp kocasının geniş bağrında uyuyan kızına baktı.
"Ağladı mı?"
"Yok. Altına yapınca huysuzlandı biraz."
"Temizledin mi?"
"Temizledim," dedi. Ona bebekleri konusunda güvenmesi hoşuna gitmişti. Hem Bahar hem de Sadettin'in eşi Zehra çocukları söz konusu olduğunda eşlerini ulu orta rezil etmeye varacak tavırlar sergilerlerdi. Sadece anne baba olarak çatışıp dururlar, üste çıkmaya çalışırken birbirlerini kırıp döktüklerinin farkında olmazlardı. Öyle ki sanki kırılıp dökülmezlerdi bile. Fırat o anlarda çıkıp gidecek kapı arardı. Hazan'la hiçbir zaman öyle bir ilişkileri olmayacak, bunun için elinden geleni yapacaktı.
Yanağını sevip gülümsedi.
"Canım kocam."
"Kurban olduğum. Uyu biraz daha, hadi."
"Acıktı mı acaba?"
"Uyuyor yavrum. Acıkırsa uyanır. Hem daha iki saat bile olmadı emzireli."
Kasıklarındaki ağrıyla doğrulup bebeğinin elini öptü. Fırat'ın omzuna yaslanıp içini çekti.
"Lohusa şerbeti ister misin?"
"Yaptılar mı?"
"Hı hı. Babaannem getirdi az önce. İstiyor musun?"
"İstiyorum."
Bardağı alıp Hazan'a verdi.
"Çok hafif baharatlı, dikkatli iç, tamam?"
"Tamam."
Küçük bir yudum içti.
"Sen içtin mi?"
"İçtim," dedi saçlarını koklarken.
"Sevdin mi?"
"Çok. Çok sevdim."
"Şerbetten bahsediyorum."
"Ben de senden bahsediyorum, canımın içi."
Tatlı bir sesle kıkırdayıp şerbetini bittirdi. İyi gelmişti. Memesini açıp kızını kucaklayarak uyandırdı. Biraz daha emzirdikten sonra salona geçtiler. Fırat bebeği tek koluyla sararak kucağında tutarken Hazan rahatça yemeğini yedi. Zaten pek fazla iştahı yoktu. Sofradaki herkes kızı ve onunla ilgilenirken biraz daha yemesi için ısrar etse de tabağının yarısına gelmeden doymuştu. Bebeğini sevdiği adamdan alıp başı döndüğünden tek başına kalkmaya cesaret edemedi. Fırat'ı beklemeye koyuldu. Kocası elini kavrayıp bacağının üstüne koyarak okşadı. Boynuna kıvrılan kızında gözlerini gezdirdi. Yıllarca hayalini kurduğu kızla gerçek bir aile olmuşlardı. İçinde geleceğe dair büyük bir umut vardı ve bu umudun kaynağı adı sonbahara denk bir kadındı.
💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 281.41k Okunma |
14.49k Oy |
0 Takip |
122 Bölümlü Kitap |