118. Bölüm
Binnur Tombaş / Vatanaşk (Askerî Kurgu) / 116. Bölüm

116. Bölüm

Binnur Tombaş
yikim2024

*********
41 Gün Sonra...

Dün bebeğin kırkı yapılmıştı. Lohusa şerbeti kaynatılmış, ikramlıklar hazırlanmış, bebek yıkanıp güzel kıyafetlerle süslenmişti. Urfa'dan gelenler altınlar takmış, hediyeler almıştı. Diyar ağa ailenin büyüğü olarak, Dicle Nehir Korkmaz'ın adını kulağına okumuştu. Fırat kızının uyanık kalabildiği süreç boyunca kucağından indirmemiş, kimsenin dokunup öpmesine izin vermemişti. Dualar okunurken dudaklarını bebeğinin şakağına dayamıştı. Göğsü baba olmanın gururuyla kabarmış, gözleri karısından bir an olsun ayrılmamıştı. Kızı için adak adamış, ona bu mucizeyi yaşatan, Hazan'ın kocası, baktıkça cenneti seyre duruyormuş gibi hissetiren bebeğinin babası olmayı nasibine yazan Rabbine binlerce kez şüküretmişti.

Sıcak bir temmuz günüydü. Hazan kızarmış ekmekleri masaya bırakıp hazırladığı kahvaltı sofrasına gülümseyerek baktıktan sonra yatak odasına geçti. Camdan vuran güneş ışığının esmere çalan buğday teninde oynaştığı üstü çıplak bir şekilde uyuyan kocasıyla içini çekti. Henüz yarım saat önce emzirdiği beşikteki kızını kontrol etti. Babasının aldığı pembeler içinde mışıl mışıl uyuyordu. Bir süre nefeslerini dinleyip yatağa oturdu. Yüz üstü uzanan sevdiği adamın sırtındaki kurşun yaralarında hüzünlü gözlerini gezdirdi. O günün üzerinden aylar geçmişti. Delikler kabuk bağlayıp kapanmıştı. Askeriyeye gidip geliyor eğitim vermeye devam ediyordu. Ancak doktorlar operasyona çıkmak için birkaç ay daha beklemesi gerektiğini söylemişti.

Eğilip yaralarını öptü. Yumuşacık, parlak kömür karası saçlarını sevip, "Fırat," diyerek seslendi. "Sevgilim."

Odaya girdiği andan beri karısının varlığının farkındaydı. Tenine değen dudakları, saçlarını seven eli, burnuna dolan kokusu ruhunu huzura kesiyordu. Deli gibi özlemiş, tenine hasret kalmıştı. Bugün evlerinde baş başa kaldıkları ilk gündü. Kanaması bitmiş, önemli olan kırk günlük süreç geçmişti. Hazan'a dokunmak istiyordu. Kendine dokunmaktan haz almıyor, sadece öpüp koklayarak tatmin olamıyordu.

"Aşkım, uyan."

Hazan'ın ne olduğunu anlayamadığı birkaç saniye içinde iyice toparlanıp eski formunu alan zayıf bedenini tek koluyla kavrayıp altına aldı.

"Fırat!"

Yastığa dağılan saçları, halkalı küpeleri, kocaman ateş parçası gözleri, giydiği beyaz üzerine kırmızı çiçekleri olan, ince askılı, beline tam oturup aşağılara doğru açılan yırtmaçlı elbisesinin kare yakasından taşan dolgun ve sıkı memeleri yüreğini titretti. Omuzlarına tutunan soğuk elleri göğsüne kayarken yüzünü boynuna gömüp "yavrum," dedi. "Kurban olduğum. Of. Çok özledim lan."

"Ben de seni özledim."

Burnunu tenine sürtüp küçük küçük öpücükler kondururken, "hım?" dedi.

"Hı hı."

Dudakları süt kokan göğüslerini buldu.

"Kanaman var mı?"

"Bitti."

"İyi hissediyor musun? İçine alabilir misin beni?"

Gözlerine ihtiyaçla bakan kocasının gözlerindeki karanlıkta kayboluyordu. Göğüslerini ezmemek için belirli bir mesafe dururken bile sıcaklığı tüm varlığını sarıyordu. Öyle güzel bir baba, öyle güzel bir kocaydı ki her şeyini ona feda edebilir, onun olurken canı yansa bile buna katlanabilirdi. Ama zevk almamasından korkuyordu. Vajinası büyük ölçüde iyileşmiş, rahmindeki şişlik inmişti. Doktoru yavaş oldukları müddetçe kırkıncı günden sonra ilişkiye girmenin sorun olmayacağını söylemişti. Tedirgin bir hâl içerisinde ürkek gözlerini kaçırıp bebeğinin beşiğine dikti. Fırat yanağını sıkıca öpüp, "noldu?" diye sorduğunda yutkundu.

"Bebeğimiz var," dedi.

"Olsun. Sessiz oluruz, zorlamam seni. Kıyamıyorum da. Ama dayanacak gücüm kalmadı Hazan. Ne aklımı, ne gönlümü, ne de gözümü alamıyorum senden." Alnını öptü. "Çok seviyorum seni. Çok seviyorum Hazan'ım."

"Hâlâ...güzel buluyor musun beni?"

Hazan'ın bu hallerine alışmıştı artık. Lohusa olduğundan beridir doğumun bedeninde bıraktığı ve yavaş yavaş hiç olamamışcasına geçip giden izlerle barışamıyor, Fırat'ın gözündeki yerini sorguluyordu. Yeni yeni vücuduna yapışan elbiseler giyiyor, koynuna nefesini tekleten geceliklerle giriyor, cildine bakım yapıyordu. Ona güzel görünmek istiyordu. Tüm bunların farkında olduğu için karısına kızmıyor, gönlünü hoş edip gözlerinin biri kızındaysa bile diğeri mutlaka Hazan'da oluyordu.

"Buluyorum lan tabii. O nasıl soru? İçim gidiyor benim sana."

"Ya?"

"Ya."

"Ama sevişirsek göğüslerimi emzirmem," dedi. Çok fazla üsteleyip Fırat'ı sıkboğaz etmek istemiyordu. Kırılganlığını bastırmaya çalıştı.

"Emzirmez misin?" derken dudakları birbirine değiyordu.

Olumsuz mırıltılar çıkardı.

"Emeceğim ama. Bakacağım sütünün tadına."

Kaşlarını çatıp başını çevirirken kollarını göğüslerine sardı.

"Ya olmaz. Utanırım."

"Utanamazsın. Kocanım ben senin."

Büyük ve kaba ellerinin sert derisiyle, eteğinin altına girip bacaklarını okşayarak külotunu bulduğunda Hazan hızla engel olmak için harekete geçti.

"Fırat dur! Şimdi olmaz. Kahvaltı hazırladım, bırak."

Kulak memesini emip, "niye yordun kendini?" dedi. "Ben hallederdim."

Kalçalarını avuçlayıp sıkarken boynunu emen kocasının omzunu öpüp, "asıl sen çok yoruluyorsun," dedi. "Hamile kaldığım günden beri başımda nöbettesin. Hele şu kırk bir gündür neredeyse hiç uyumadın."

"Çok daha fazla uykusuz kaldığım zamanlar oldu," derken sırt üstü uzanıp doğumda, aldığı kiloları hızla kaybeden elli kiloluk karısını üstüne aldı. "Göğüslerin acıyor mu böyle?"

"Acımıyor. Ama şu an evdesin, operasyonda değil. Uykusuz kalman gerekmiyor."

Dudaklarını ses çıkararak öptü.

"Operasyonlardan bahsetmiyorum," dedi. "Sensizlikten bahsediyorum. Seni düşünürken, bütün gün it gibi peşinde dolanıp günün sonunda sabaha kadar kapında yatarken çok uykusuz kaldım, dahası acıdan geberdim. Ama şimdi sen varsın, bebeğimiz var. Ayaklarım yere basmıyor benim, ne uykusu."

Yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi.

"Çok mu seviyorsun Dicle'yi?"

"Çok. Seni de çok seviyorum. Gel buraya."

Sımsıkı sarıp sarmaladı. Başı boynuna düşmüştü. O sırada beşikten gelen kesik kesik ağlama sesleriyle ayrıldılar. Hazan yataktan kalkarken Fırat elbisesinin içinde başını döndüren karısını izledi.

"Annem. Uyandın mı bebeğim? Gel."

İncelttiği sevecen, cıvıl cıvıl sesi kızının ağlamaklı seslerini susturmuş, anlamsız mırıltılar çıkarmaya başlamıştı. Kucağına aldığında meraklı gözleri kısaca etrafta gezinirken Fırat'a dokundu.

"Babam."

"A-ağ ıh."

"Ne? Güzel kızım benim, ne?"

"Ih ııı."

"Kurban olurum sana."

Ensesini öpüp sıcaklığını kontrol etti. Üstünde zıbını ve ince, pamuklu bir tulumu vardı. Şırnak'ta hava çok sıcaktı. Geceleri de soğumuyordu. İlk zamanlar üşümemesi için çabarken şimdi sıcaktan korumaya çalışıyorlardı. Sıcaklığı, cilt rengi iyi görünüyordu. Huzursuz ve rahatsız olduğu bir durum olmamalı ki sakindi. Yanağını omzuna dayadığında emzirmeden önce altını temizlemiş olsa da bezini kokladı. Koku gelmiyordu ama yine de yatağa oturdu. Fırat elini yüzünü yıkadığı lavabodan çıkıp yanına geldi. Temiz bezini kontrol edişini seyretti. Dolgun yanaklarına, kocaman gözlerine, Hazan'ın dudaklarının çok daha minik bir hâli olan ağzına, kısacık boyuna rağmen tombul el ve ayaklarına göz bebekleri titreyerek baktı. Üstünü düzelttiğinde annesinden önce kucağına aldı. Kokusunu içine çekip ısırma isteğine karşı koyarak yumuşacık yanaklarını öptü.

"Oh!"

"Aaaağ ıh."

"Sesine ölsünler senin."

"Iıığğhh."

"Fırat."

"Gülüm."

"Ateşi yok, di mi?"

"Yok yavrum, çok iyi."

"Yanlış bir şey yapmaktan korkuyorum. Babaannem gitmese miydi?"

Kızı çıplak göğsünde elleriyle etini sıkarak yatarken, "yanlış bir şey yaptığın yok," dedi. "Çok güzel bakıyorsun bebeğimize. Onlar da bunu görerek gitti bu evden. Şöyle bakma bana. Canımın içi."

Endişeli gözlerini önüne çevirdi.

"Bilmiyorum. Korkuyorum."

Karısını belinden tutup göğsüne çekti. Saçlarına dudaklarını bastırıp kokusunu soludu.

"Korkma. Ben varım. Senin eksik kaldığın yerde ben tamamlarım. Tamam?"

"Sen askeriyeye gideceksin ama. Ben tek kalacağım. Ya bir şey olursa?"

Sıkıntıyla iç geçirdi. Ekseriyetle bir tedirginlik içindeydi. Ateşi var mı, üşüyor mu, terledi mi, aç mı, açıkta mı diye gözü sürekli bebeğinin üstündeydi. Gece emzirme dışında uyandığında, ki ona söylemesine rağmen Hazan da doğru düzgün uyumuyordu, nefeslerini kontrol ediyordu. Uykuya dalana kadar kızını izliyordu. Fırat'a göre çok güzel bir anneydi. Ne kendi annesiyle ne de Hazan'ın annesiyle kıyaslanamayacak, Bahar'la aynı biyolojik unvanı almasının haksızlık olacağı kadar hayranlık uyandırıyor, yüreğindeki ateşi harlıyordu. Kucağına bebek öyle çok yakışıyordu ki şu sıralar en büyük zevki karısını bebeklerini emzirirken seyretmekti.

"Olmaz," dedi. "Sen çok güzel bir annesin."

"Öyle miyim?" derken parmaklarınn tersiyle bebeğinin yanağını okşadı.

"Öylesin. Sen her şeyinle çok güzelsin."

"Sen de. Çok güzel bir babasın Fırat. İstanbul'da çocuğu olan arkadaşlarım vardı. Çocuklarını babalarına emanet edemezlerdi bile. Kafa dağıtmaya diye çıktıkları yerlere ellerinde bir bebek arabası ve pusetlerle gelirlerdi. Sürekli şikayet ederlerdi. Onlara baktıkça, Ecrin'in...annesine ve babasına koşmadığı heyecanla bana koştuğunu gördükçe çok korkardım böyle şeylerden." Titreyen sesiyle bir iki saniye duraksadı. Kızının babasına sıkıca tutunan minik ellerine, bilinçsizce üstünde gezinen gözlerine bakıp alnını öptü. "Dicle bizim gibi olmasın," dedi. "Sevgisiz ve yalnız büyümesin. Biz de diğer anne babalar gibi olmayalım. Ne birbirimize ne de bebeğimize karşı. Olur mu?"

Alnını öpüp, "olur," dedi. "Ben ölürüm size."

"Ölme. Yaşa. Bizim sana çok ihtiyacımız var."

"Benim de size."


Mutfağa geçtiler. Fırat çayları koyup fırından börekleri çıkardı. O sırada Hazan elbisesinin askılarını indirip sütyeninin klipsini açtı. Yanlarında getirdikleri beşikten kızını alıp emzirmeye başladı. Sevdiği adamın arzuyla parlayan gözleri üzerinde gezinirken utançla teni ısındı. Yanakları kızarmıştı. Fırat arkasına dolanıp yanına diz çöktü. Saçlarını severek kulağının arkasına sıkıştırdı. Kolundan omzuna, oradan boynuna ve yanağına masumiyetten uzak öpücükler kondurdu.

"Yavrum," dedi, teninde derin bir nefes alırken.

"Hı?"

"Çok güzelsin."

Diz çökmüşken bile sandalyeden ve ondan uzun duran, koca cüssesiyle dört bir yanını sarıp üstüne düşen gölgesiyle güven veren kocasına dönüp dudaklarını birleştirdi. Alnını alnına dayayıp, "kocam," dedi.

"Karım."

"Yemeğimizi yiyelim. Hep soğudular zaten."

"Soğusunlar. Isıtırız."

Boynuna yapışan dudaklarla gülümsedi.

"Olmaz öyle. Askeriyeye gideceksin daha. Hadi."

Kokusunu içine çekerken, "hiç gitmek istemiyorum," dedi. "Çok özlüyorum sizi."

"Biz de seni özlüyoruz. Dün Dicle seni aradı."

"Nasıl?" dedi. Bebeğinin onu özlemiş olması göğsünü sıkıştırmıştı.

"Huzursuzdu biraz. Ne emmeye ne de uyumaya doğru düzgün odaklanamadı. Ben de senin tişörtünü alıp yatağa serdim. Onu da üstüne yatırdım. Kokunu duyunca uyudu. Özlem duygusu bizdeki gibi değil tabii, ama senin varlığına alıştığı için arıyor."

Gözlerinin içi patladı. Seyrek, ince telli saçlarla kaplı küçük kafasını öptü.

"Babam," dedi. "Sen beni mi özledin? Kurban olurum sana ben."

Emmeyi bırakıp biraz dinlenmek için yanağını meme ucunu dayayıp açıp kapama hareketleriyle göğsünü sıkan kızı babasına baktı.

"Iıığğh ıh."

"Kızım. Ay parçam."

"Eeeeh."

Hazan kıkırdadı.

"Konuşuyor seninle."

"Ağzını yerim senin. Bana bakan o güzel gözlerine ölürüm."

"A-ağğh."

Alnını öptü.

"Dicle'm. Gözümün nuru. Cennet kokulum."

Kahvaltıdan sonra Fırat askeriyeye gitmişti. Hazan bebeğini beşiğine yatırıp vitaminlerini aldıktan sonra bir gözü hep kızının üstündeyken masayı topladı. Kendine sütü bol kafeini az bir kahve hazırladı. Bir browni çikolatası çıkarıp tekerlekli beşiği camın önündeki koltuğun yanına çekti. Kitabını alıp mamasını yemiş kulübesinin önünde güneşlenen Fındık'ta, yemyeşil canlı bahçesinde göz gezdirip okumaya başladı.


Vakit öğleni geçtiğinde çalan zille yatakta babasının tişörtü üstünde uyuyan kızını güvenli bir pozisyona getirip koşarak kapıya ulaştı. Heja babaanne ve Fatma hanım gelecekti. Yine de kapı deliğinden kontrol etti. Onlardı. Kapıyı açıp, "hoş geldiniz," diyerek buyur etti.

"Hoş bulduk kuzum. Dicle'm nasıl?"

"İyi, uyuyor."

"Oy babaannesi kurban. Gidip bakayım bir."

Banyoda ellerini yıkayıp üstlerini çıkardıktan sonra odaya geçtiler. Hazan yanında çocuk bakmayı daha iyi bilen iki tecrübeli kadının olmasından dolayı Fırat gittiğinden beridir olduğu diken üstü halden kurtulmuştu.

"İyi mi babaanne? Ev çok mu sıcak ona göre? Daha ince bir şeyler giydireyim mi?"

"Yok kuzum. Gayet iyi. Çok güzel bakmışsın maşallah."

"Aynen öyle. Çok güzel anneluk ediysın yavruna. Haçen bakma oyle çipil çipil."

"Yanlış bir şey yapmaktan korkuyorum. Çok küçük daha. Ya canını yakarsam, bir şey olur da fark etmezsem diye aklım çıkıyor."

Heja babaanne yatağın önünde yere çökmüş olan gelinin saçlarını sevdi.

"İlk defa anne oldun," dedi. "Normaldir böyle hissetmen. Reçetesi yoktur bu işin, korka korka, seve seve ögrenirsin. Sıkma bu kadar kendini yavrum."

"Doğru diyi oni. Böyle canını sıkarsan sütüne de etki eder. Serbest tut biraz kendini."

"Kesilir mi sütüm?"

"Bir anda kesilmez, ama canını çok sıkarsan azalır. Bebek rahatsız olduğu bir durumda böyle güzel güzel uyumaz. Ağlar, mızmızlanır. Çok iyi bir anne oldu benim pamuğum. Rabbim nazarlardan korisun."

"Amin."

Akşam için yemek yapmaya koyuldular. Hazan ara ara beşikte, babasının tişörtüyle uyuyan kızını emzirip altını değiştirdi. Bahçe kapısını açıp klimanın belli bir seviyede açık olduğu evi havalandırdı. Sütlacı dolaba koyup taze fasulyeyi ateşten aldı. Fırat için etli yemekler hazırlandı. İkindi ezanı okunduğunda yoğurtlu semizotu salatası soğumaya bırakıldı. Köfte ve ızgara dana bonfilenin eti hazırlandı. Urfa usulü tırnaklı pidenin hamuru yoğurulup kenara konulduğu sırada kapı çaldı. Hazan çatılan kaşlarıyla saate baktı. 16.34'ü gösteriyordu. Fırat olamazdı. Az önce görüntülü konuşmuşlardı.

"Birini mi bekliyordun kuzum?"

"Hayır," derken mutfaktan ayrılıp görüntülü diyafonun beyaz tuşuna bastı. Gördüğü yüzle şokla gözleri büyüdü.

"Kim, kız?"

Yutkundu.

"Ca-Canan teyze," dedi.

"Kim?" diyen şaşkın sesiyle Heja babaanne mutlaktan çıkmıştı. Yanına gelip diyafonda gördüğü yüzle elindeki bezi sıktı.

"Fırat'ın anası mı bu?"

"Öyle," dedi, Heja babaanne. "Ne yüzle geldiyse buraya?"

"Açayım mı?"

"Açma kızım. Fırat buraya geldiğini duyarsa delirir. Geç çocuğunun yanına. Çalar çalar gider zâr."

"Ama yine zile basarsa Dicle uyanır."

"Açarsan da Fırat'ın içindeki aslan uyanır. Beşiği al, odaya geçip kapıyı kapat."

"Tamam," diyerek mutfaktan bebeğini beşiğiyle birlikte alıp yatak odasına girdi. Zil tekrar çalarken kapıyı kapattı. İçerinin havalanması için açtığı balkon kapısını kapattı. Gerilen bedeniyle yatağa oturdu. Heja babaannelerin evde olmasına bir kere daha şükretti. Eğer onlar olmasaydı, ne şekilde olacağını bilmiyordu ancak bir şekilde Canan hanımla konuşurdu. Haliyle de Fırat bunu öğrendiğinde küplere biner, sabahki hallerine nazaran karanlık ve öngörülemez bir anın içine sürüklenirlerdi.

Neden geldiğini düşündü. Neredeyse bir yıldır görüşmüyorlardı. Şimdi bu ani ziyaretin amacı neydi? Hamileyken, doğurduğu zaman, bebeğinin kırkında değil de neden bugün kapılarına gelmişti? Fırat'ın eve dönme ihtimalinin yüksek olduğu günün bu saatlerini seçmişti? Torununu görmek miydi niyeti, yoksa Hazan'ın aklına gelmeyen iyi veya kötücül başka bir sebep mi? Her halükarda burada olması istediği bir şey değildi. Onu huzursuz ediyordu.

Zil bir kez daha öttü. Bir zaman sonra bir kere daha. Fakat son çalışta Heja babaanne Fatma hanımı da yanına alarak bahçeye çıktı. Araç kapısından daha dar olan giriş kapısını açtığında Canan hanımla burun buruna geldiler.

"Ne işin var senin burada? Ne yüzle geldin?" dedi Heja babaanne. Sesindeki öfke kendine değil Fırat'a aitti. Fırat'ın yokluğunda Hazan'a sırt dönüşüne, tüm mal varlığı karısının üstüne diye kapılarında veryansın edişlerine, Fırat'ı görmezden gelip Bahar'ı da doğru düzgün yetiştirememiş olmasınaydı. Halbuki önceleri Canan hanıma saygı duyardı. Fırat kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyenlerdendi. Asla annesinden şikayet etmez, ortada bir problem varsa hatayı da sorumluluğu da kendi üstüne alırdı. Ketum biriydi. Yıllarca sönmek için yağmuru bekleyen bir ateş gibi kıvranıp dururken herkes alevlerinin ihtişamlı ürkutücülüğünü konuşmuştu. Fakat kimse ne neyi beklediğini bilmiş ne de o alevlerin arasında başkalarını korkuturkem yanarak acı çeken bir ruhun olduğunu görmüştü. Heja babaanne o yakıcı kızıllığın Fırat'ın huyu olduğunu sanırdı. Hazan'dan sonra anlamıştı ki yalnızca sevilmeye ihtiyacı vardı. Çok sevdiği biri tarafından sevilmeye. Ve en acısı bunu bir annede bulması gereken, kaç yaşında olursa olsun bir çocuk, uğruna hapse girmeyi göze aldığı, elini kana bulamaktan gocunmadığı bir el kızında bulmuştu.

"Torunumu görmeye geldim anne."

"Ne torunu? Senin bu evde ne bir torunun ne de bir oğlun vardır. Yel ol git, günaha sokma beni."

"Hazan'la görüşmek istiyorum. Burası onun evi."

Birkaç adım üstüne yürüdü. Sürmeli, koyu kahverengi gözleri güneşte parlıyordu. Canan hanım Heja babaannenin bu öfkeli hallerini çok iyi bilirdi. İlk konağına gelin olduğu vakitlerde ödü kopardı ondan. Adaletli, koruyup kollayıcı sağlam bir kadındı. Hanım ağa sıfatının hakkını verirdi. Ancak tüm erdemlerin yıkıldığı, doğruların şaştığı bir an illaki olurdu. Heja babaanne için ise o an Dicle yedi Fırat henüz bir yaşındayken ailecek kapıya kondukları gün dili lâl olmuş gibi gömüldüğü o sessizlikti.

"Ne diye? Fırat'a yaklaşmak için saflığını mı kullanacaksın gelinimin?"

"Evet. Oğlumla aramı düzeltmek istiyorum. Hazan'a yanlış yaptığım için benimle konuşmuyor. Önce onun gönlünü almalıyım ki Fırat'ın yüzüne bakmaya yüzüm olsun. İzin ver içeriye gireyim."

"Şimdi mi geldi aklına? Bunca zaman neredeydin?"

"Haklısın, ama hatamı yeni yeni fark ettim."

"Hangi hatanı? Önce Bahar'ın peşine düşeydin ya buraya geleceğine? Senin hatan bir değil ki kızım?"

Elindeki siyah çantasının sapını sıktı.

"Değil, biliyorum. Ama Bahar'ı dizginleyen hep abisinin korkusuydu. Kadın başıma laf söz geçiremedim ki ben ona..."

"Laf sözle alakası yoktur bu işin. Analığını iyi yapaydın ne kızın bu halde olurdu ne de oğlun sana sırt dönerdi."

"Ben de kolay şeyler yaşamadım," dedi. "Kızımı öldürdüler gözümün önünde. Yıllarca psikolojik ilaçlar kullandım. İçimdeki yarayı gözyaşlarımla dağladım. Bugün bu haldeysek tek suçlu ben değilim. Kendinize de pay çıkarın."

"Çıkardık. Kapımıza geldiğiniz günden bu yana peşinizde olmamızın sebebi bu. Her koşulda Fırat'ın arkasında durmamızın, yaptığı edepsizliğe rağmen Bahar'ı hâlâ çatımızın altında tutmamızın sebebi de bu. Amma senin bu ettiğinin geçmişle bir alakası yok kızım. Analığın analıktan başka hiçbir şeyle alakası olmaz."

Dolan gözlerini kırpıştırdı.

"Hazan'la görüşmek istiyorum," dedi tekrar, kararlı bir sesle.

"Olmaz. Fırat duyarsa..." derken bir aracın motor sesi duyuldu. Heja babaanne telaşla o tarafa baktığında Fırat'ın aracını gördü. Araba yavaşlayarak durduğunda Hazan yatak odasının önünde, dış kapı açıkken konuşulanları duyabiliyordu. Araç sesinden Fırat'ın geldiğini anlamıştı. Kalbi küt küt atarken bir şeyin sertçe çarpılma sesini duydu. Arabanın kapısı olduğunu düşündü. Ardından sevdiği adamın, "ne işin var senin burada?" diyerek gürleyen sesi kulaklarına doldu.

"Oğlum..."

"Deme bana oğlum falan! Defol kapımdan!"

"Toru..."

"Sakın! Sakın çocuğuma torunum deme! Senin bu evde bir oğlun yok ki torunun olsun! Bir daha söylemeyeceğim, defol git!"

"Etme Fırat. Hazan'dan özür dilemeye geldim..."

"Şimdi mi?!"

"Geç oldu, doğru, ama geldim işte."

"Geldin işte?" dedi, hayal kırıklığı ve vurdumduymazlığının yarattığı öfkeyle. "Hiçbir önemi yok ama gelişinin. Geç kaldıktan sonra başına gelen aklının hiçbir hükmü yok. Belki de aklın başına falan gelmemiştir. Doğruyu söyle. Neyin eksik kaldı? Para mı, ev mi, araba mı, altın mı? Ne? Söyle!"

Yüzüne vuran güneş aydınlatmak yerine sert hatlarını ve kara gözlerini iyiden iyiye karartmıştı. Sesinde bir yeraltı tanrısının ölümün son emaresi olarak elinde tuttuğu yıllanmış bir kurukafadan yayılan soğukluk hakimdi. Buna karşın o soğukluğa ulaşana kadar acı çekerek ölen, kesif bir kokuyla ruhları tıkayan, kırkayakların, örümceklerin, yılankavi varlıkların, kemirgenlerin leş bedeninin üzerinden geçip gittiği anların kabullenmek zorunda olduğu saf ve kontrolsüz dehşetini yaşamıştı. Tüm bu anlarda yanında olmayan fakat bir sihirle yeniden hayat bulduğu mezarının başına günah çıkarmaya ve belki de bundan ziyade sadece bir avuç toprak bile olsa ondan menfaat sağlamaya gelen bu kadına verebilecek öfkesinden başka bir şeyi yoktu. Nefret bile etmiyordu artık. Yine de beklediği maddi bir şeyse halledilirdi. Hep halletmişti.

Hazan beşikte ağlamaya başlayan kızının yanına koştu. Kelebekli battaniyesiyle birlikte kucağına aldı.

"Tamam anneciğim, bir şey yok, korkma. Buradayım ben."

Annesinin kokusunu duyarken biraz daha ağlayıp sallanıp sevilmenin, Hazan'ın sıcaklığını hissedip güvende olduğunun farkına varmanın etkisiyle duruldu. Çekmeceden bir şapka alıp minik başına geçirdi. Dikkatli adımlarla salona geçip kapıya vardı. Ev terliklerini çıkarıp Fındık havlarken eşiğin diğer tarafındaki terliklerini giydi. Bebeğini, hava sıcak olmasına rağmen battaniyesiyle güzelce sarıp iki basamaklı merdivenlerin başında durdu. Kızı Fındık'ın sesine alıştığı için korkmuyordu. Fakat Canan hanımın yalvaran ve Fırat'ın sürekli gitmesini söyleyen kaba ve kalın sesindeki gürlük irkilmesine neden olmuştu.

"Eeeğğ eeeh..."

Alnını öpüp, "şşş," dedi. "Korkma bebeğim. Baba o. Korkma."

"Iıığğıh."

"Afferin sana."

"Bak...elimden bir kaza çıkacak, git diyorum sana."

Canan hanım nihayet boynunu büküp, "peki oğlum," diyerek az evvel Dicle için Fırat'a uzattığı fakat yeri boylayan tam altını alıp aracın yanından geçip gitti. Fatma hanım ve Heja babaanne bahçeye girdiğinde Fırat aracına binmişti.

"Kuzum."

"Efendim babanne?"

Yanına gelip beline sarılarak saçlarını öptü. Fatma hanım sırtını sıvazlarken sürgülü denir kapı yavaşça açılmış ve Fırat arabayı park edip inmişti. Karısını ve kucağındaki bebeğini görünce barut gibi olan vücudu gevşedi. Diğerleri eve girerken merdivenleri çıktı. Ona üzgün gözlerle bakan karısına aralarındaki bebeğine dikkat ederek sarıldı. Boynunu öpüp kokusunu içine çekti.

"Hoş geldin."

"Hoş bulduk."

"Aaaağğh ııığğh."

Şapkasının üstünden dudaklarını başına bastırdı.

"Hoş buldum babam," dedi. "Özledin mi beni?"

"Eeeğğhh eh."

"Ben de seni çok özledim."

"Ihğgh."

Güldü. Ruhundaki bütün ağırlık kalkıp giderken, "içeri geçelim," dedi.

Hazan başını sallayıp terliklerini çıkararak eve girdi. Yatak odasına geçtiler. Fırat banyoya girip kısa bir duş aldı. Eğitimden sonra askeriyede de almıştı ancak hem bebeği hem de Hazan hâlâ enfeksiyon kapma tehlikesi altındaydı. Siyah bir eşofman altı ve beyaz bir tişört giyip saçlarını kuruttuktan sonra odaya döndü. Bebeği emziren karısının yanına yerleşti. Şakağını öpüp belini kavradı.

"Yavrum," dedi, kısık ve özlem dolu sesiyle.

"Hı?"

"İyi misin?"

"İyiyim. Sen?"

"Siz varsınız. Nasıl kötü olurum lan ben?"

"Az önce çok sinirliydin ama. Dicle sesini duyunca korktu."

Gerildi. Şakağındaki dudakları yavaşça çekilmişti. Gözleri annesine baksa da tam olarak odaklanamayan kızını buldu.

"Ağladı mı?"

"Hayır. İrkildi biraz. Senin sesini tanıyor, o yüzden çok korkmadı ama korkadabilirdi."

Sıkıntılı bir nefesi alıp verdi.

"Ne demek istiyorsun Hazan?"

"Bilmiyorum. Sana kıyamıyorum, yaşadıklarını düşündükçe seni üzen herkesten korumak istiyorum..."

Yanağını sıkıca öpüp, "ölürüm sana," dedi.

"Ama...bir yandan da böyle olması hoşuma gitmiyor. Belki bir kez olsun..."

"Hazan...o cümlenin devamını getirme. Seninle tartışmak istemiyorum. Bu gece senden uzak kalmak istemiyorum. Sınama sabrımı."

"Ya yine gelirse?"

"Gelemez. Eğer ki sen bir şekilde seni kullanmasına izin vermezsen bir daha buna cesaret edemez."

Kaşları çatılırken Fırat'ın gözlerine baktı.

"Ne demek bu?"

"Bahar'la yaptığın gibi benden habersiz onunla buluşmaya gitmezsen, demek."

"Mmmmğğıh."

Sütünü emerken memnun sesler çıkaran bebekleri dikkatlerini üzerine topladı. Fırat eğilip yanağına dudaklarıyla hafifçe dokundu.

"Şapkasını alsana."

Dediğini yapıp dudaklarını öptü. Hazan yüzünü yana çevirip, "Ya dur," dedi. "Napıyorsun Dicle'nin önünde."

Yanağını ısırırken, "karımı öpüyorum," dedi. "Cayır cayır yanıyorum, çok seviyorum."

"Ben de seni çok seviyorum, ama böyle olmaz."

Boynuna sokulup, "nasıl olur?"dedi. "Kafayı yiyeceğim sensizlikten. Kendime dokunmaktan tiksinir oldum. Bul bir çözüm, söndür beni."

Ürperdi. Meme uçları kabarıp sertleşirken bebeği daha yoğun emmeye başlamıştı. Kalbi göğüs kafesinde çırpınırken yanağının içini ısırdı.

"Geceye kadar sabret," dedi. "Ömer dedeyle kızlar yemeğe gelecek birazdan. İnsanların içinde arsız arsız izleyip durma beni."

Etini emerken, "öyle mi yapıyorum," dedi, kendinden geçmiş sesiyle.

"Ö-öyle yapıyorsun. Utandırıyorsun beni. Gözünün önünden kaçacak yer arıyorum."

"Arama. Hep yanımda yöremde ol. Gözümü gönlümü şenlendir."

"İ-İnsanların içinde yapamam. Sen de yapma."

"Elimde değil. Sen varken başka bir şeyi görmüyor ki gözüm."

Teni kocasının öpücükleriyle sırılsıklamken, "o-of Fırat," dedi.

"Ne, kurban olduğum, canımın yarısı, nefesim, ne?"

"Ağğhh ah."

"Bak, kıskandı."

Erkeksi gülüşünün hoş tınısı duyulurken boynundan ayrılıp kızına baktı.

"Gel," dedi. "Gel seni de seveyim."

"Iğğh ıh."

Kucağına aldı. Yanaklarını ve boynunu öpüp, "nasıl doyulur lan size," dedi, bebeğinin minik, süt kokulu elleri yüzüne çarparken.

"Eeğğh eh"

Göğüsünü sütyenine sokup elbisesini düzeltti. Dicle'yi bağrında yatıran sevdiği adama döndü.

"Birazdan altına bakar mısın? Benim mutfağa gitmem lazım."

"Bakarız, bakmasına da..."

"Ne?"

"Şu üstünü Ömer ağalar gelmeden değiştir bebeğim, tamam?"

"Ya çok sıcak. Hem ne olacak ki?"

"Bir şey olacağından değil, değiştir, o kadar."

"Peki," diyerek yataktan kalkıp kapıya doğru yürüdü. Kocasının, incecik beline dağılan dalgalı gür saçlarında, beline nazaran geniş ve dolgun kalçalarında, ayak bileklerinde, terliğinden görünen bembeyaz ayaklarının pembe topuklarında gezinen gözleri ve, "tribini yerim senin," diyen sesi eşliğinde odadan çıktı.

Dudaklarındaki çapkın gülüşle gözleri bebeğini buldu. Burnunu öpüp, "babam," dedi. "Annen çok güzel, di mi?"

"Iğh."

"Oy sesine kurban olduğum. Sen babaya cevap mı veriyorsun?"

"Eeğğh eh."

"Allah'ım," dedi, huzurlu ve içi içine sığmayan sesiyle. Yatağın ortasına gelip kızının rahat edeceği şekilde arkasına yaslandı. Sıcaklığını kontrol edip bebek saçlarını kokladı. " Annen gibi mi kokuyorsun sen? Hı? Ölürüm sana ben."

Birkaç küçük mırıltı daha çıkardıktan sonra uyudu. Tişörtüne tırnaklarını geçirdiği ellerini izleyip, sakin nefeslerini dinledi. "Çok şükür," dedi, kısık sesiyle. Bütün bir ömrü boyunca verdiği tüm savaşların mükafatı Hazan'dan bir çocuğu olmasıydı. Şu an, içinde adını koyamadığı şu his için bir bu kadar daha savaşabilirdi.

**********
Mahlepli tuzlu kurabiyeyi yaptıktan sonra odaya girdi. Babasının işaret parmağına tutunarak uyuyan kızının yanında uzanan sevdiği adama baktı. O da uyuyordu. Ev çok sıcak olduğu için, üstünü örtmeyi düşünse de bunu yapmadı. İkisini de alınlarından öpüp giyinme odasına girdi. Kıyafetlerini alıp banyoda kısa bir duş aldı. Saçlarını tarayıp kuruttu. İç çamaşırlarını giyinip siyah tayt ve beyaz uzun tişörtünü üstüne geçirdi. Cildini nemlendirip dudaklarına nemlendirici sürdü. Bebeğine zarar vermesin diye makyaj yapmıyordu. Beyazları, renklileri ve bebeğinin ufacık kıyafetlerini ayırarak makineyi çalıştırdı. Çöp kutusundaki poşetin ağzını kıvırıp alarak odadan ayrıldı. Önce evden, ardından da bahçeden çıkıp poşeti köşedeki çöp konteynırına attı. Ömer ağanın aracının farları üstüne vururken bahçeye girdi. Fındık'a hazırlayıp mutfak kapısının eşiğine bıraktığı mama kabını arka bahçeye geçerek alıp bağlı olan köpeğin önüne koydu. Başını sevip Ömer ağa aracı park ederken kapıyı açık bırakarak eve geçti. Ellerini güzelce yıkayıp dezenfekte etti.

Bir süre sonra gelen kızlarla birlikte bahçedeydiler. Dicle henüz birkaç dakika önce uyanmıştı. Karnı tok, altı temiz bir şekilde battaniyesine sarılı, başında sarı şapkasıyla babasının kucağındaydı. Hafifçe kıpırdanıp ara ara anlamsız sesler çıkarıyordu. Meraklı gözleri masadakilere değip geçiyordu.

"Kurabiye çok güzel olmuş Hazan, ellerine sağlık."

"Afiyet olsun," derken açık çayından bir yudum içti. Gözlerini gökyüzündeki, ağaç dallarının arasından görünen ayın yüzüne vuran ışığına dikti. Sevdiği adamın bacağına değen dizinden bedenine yayılan ılık esintiyle içindeki huzurun birleşimi şu anda ruhunu okşuyordu.

"Oğlum."

Fırat bebeğindeki gözlerini Ömer ağaya çevirdi.

"Buyur."

"İşlerin nasıl?"

"İyi," dedi. Daha fazlasını konuşmak istemiyordu, ancak Ömer ağanın onunla sohbet etmek istediğini ve bu konuşmamın bir yere bağlanacağını sezince birkaç cümle daha kurmak için kendini zorladı. "Toprak verimli bu sene. Mahsüller sağlam. Geçen seneki gibi, halde ürünlere talep yüksek."

"Allah bereket versin."

"Sağ ol."

Ömer ağa çay bardağını masaya bırakıp öne doğru eğildi. Atıştırmalıkların olduğu tabağı kenara itti.

"Bir şey mi diyeceksin Ömer ağa?"

"Diyeceğim, diyeceğim de..."

"Söyle."

"Annen bugün kapına gelmiş..."

"Eee?"

Hazan'ın odağı da Ömer ağanın üzerinde toplanmıştı. Masadaki herkesin öyleydi. Heja babaanne de meraklı gözlerle ona bakıyordu. Fırat'ın gerilmeye başlayan bedeni kızının hafifçe kıpırdanmasına neden oldu. Mırıldanıp tişörtüne tutunurken Fırat arkasına yaslanıp sırtını sıvazlarken alnını öptü.

"Bahar'ın buraya gelmesini ve seninle barışmak istiyor."

"Yani?"

"Yanisi bu oğlum. Eskisi gibi olalım, diyor."

"Eskisi gibiyiz zaten."

"Oğlum...Bahar'ın günahı boyundan büyük, onu affetmezsen affetme. Ama annenin başında dur. Saadettin her ne kadar olsa da eldir. Ev, ev üstüne olmaz. Zehra söylenmeye başlamış zaten. Seni de anlıyorum, ama kadındır sonuçta."

"Orada kalması için hiçbir sebep yok Ömer ağa. Evi var, her ay parası, Urfa'daki arazinin, restoranın geliri hesabına yatıyor. Yüzüne bakmıyorsam hiçbir şeyi de sakınmıyorum. Kapıma geldi, doğru, para pul istese önüne misliyle sererdim. Ama..."

"Ama deme oğul. Düşmez kalmaz bir Allah. Yarın öbür gün elden ayaktan düşer, anadır, arkanı dönemezsin. Bir başkası döner, ama sen yapamazsın. Bak senin de evladın oldu, doğruyla yanlışla büyüteceksin elbet. Hiçbirimiz dünyaya ana baba olmaya, evlât olmaya gelmiyoruz. Hatasız kul olmaz. Bir düşün, sonra ver kararını."


Etraf toplandıktan sonra herkes arabalarına binip evlerine dağılmıştı. Fırat kızının altını temizlerken Hazan giyinme odasında kocası için hazırlanıyordu. Kırmızı, derin göğüs dekoltesi olan, kalçalarını zar zor kapatan geceliğini giyip kremlerini sürünürken aklı masada konuşulanlardaydı. Ömer ağanın haklı olduğunu düşünüyordu. Fakat bunu düşündüğü an sevdiği adamın acılarına haksızlık ettiğini zannediyor, derin bir suçluluk duygusuyla midesi doluyor, yüreği eziliyordu. Bu konuda Fırat'la konuşmanın mümkün olmayacağı gibi faydasız olacağını da biliyordu. Kendi içinde karışmamaya söz verip neredeyse geceliğiyle aynı boyda olan saçlarını geriye doğru savurup tarakla ortadan ayırdıktan sonra heyecandan ruhu kavrulurken odadan çıktı.

Fırat uyuyan bebeği beşiğine yerleştirmiş, üst kısmı çıplak, altında siyah bir eşofman altı varken yatakta uzanıyordu. Karısını fark edince odayı aydınlatan gece lambasının loş ışığında nutku tutuldu. Gözlerini gözlerinden kaçırıp ayak ucundan dolanarak beşikteki kızını kontrol edişini büyülenmiş gibi izledi. Battaniyesini düzelttikten sonra alnını öpmek için eğildiğinde yukarıya çekilen eteğinden altında iç çamaşırı olmadığını görünce tüm vücudu uyarıldı. Erekte olan aleti pantolonunu zorlarken Hazan önce tek dizini ardından da diğer dizini koyarak yatağa çıktı. Fırat'ı çıldırtacak kadar sakin hareketlerle yanına geldi.

Sevdiği adamın düzensiz nefeslerinin, aşağı yukarı kımıldanan adem elmasının, pantolonunun önündeki şişkinliğin farkındaydı. Aralarındaki cinsel çekim, birbirini arzulayan bedenlerin sıcaklığı odayı dolduruyordu. Kocasının üstüne çıkmak istese de biraz daha zorlamak için oturmaya karar verdi. Ancak bunu yapmaya yeltendiği an beline yapışan ellerle kendini Fırat'ın üzerinde buldu.

"Hih!"

"Şşş. Gel buraya."

Sırtına baskı uygulayan elle öne doğru savrulup kocasıyla dudak dudağa geldi. Islak, aceleci ve doyumsuz bir şekilde öpüşmeye başladıklarında Hazan bacaklarını Fırat'ın bacaklarının arasına uzattı. Boynuna sarılıp eteğinin altına girerek kalçalarını yoğurup sıkan elle inledi. Kocasını çok özlediğini derinden hissederken sevdiği adamı delirtecek kadar onun olmaya hevesliydi. Öyleki doktoru bir süre vajinal kuruluk, ıslanma problemi yaşayabileceğini söylemesine rağmen kadınlığında gezinen parmaklara bulaşan yoğun ıslaklık tam tersini söylüyordu.

"Yavrum...of...lan."

"Hı?"

Yoğun öpüşmeleri küçük küçük buselere dönüşürken nefes nefeseydiler.

"Sırılsıklamsın."

"Sana ıslandım. Kocamı istiyorum."

Boynuna gömüldü. Sabırsız hareketlerle altına alıp göbeğine kadar sıyrılan eteğinden görünen vajinasını seyrederek eşofman altını indirdi. O da boxser giymemişti. Şaha kalkan penisi sevdiği kızın gözlerinin önüne serildiğinde bacaklarını kendine çekip iyice araladı. Ellerini uzatıp, "gel," diyen istekli sesiyle gözlerindeki alevler parladı. Alnını öpüp burnunu burnuna sürterken, "yavaş yavaş," dedi. "Tadını çıkaracağım bu gece."

Yakışıklı yüzünü avuçlarının arasına alıp diliyle adem elmasından başlayıp çenesinden dudaklarına, burnundan alnına kadar yalayıp emdi. Yanaklarını iştahla öpüp, "tamam," dedi. "Ne istersen yapmaya hazırım."

Dudaklarını dudaklarına dokundurup, "kurban olurum sana," dedi. Gıdısını emip boynunu öptü. Gerdanı ve göğüslerinde gezinip göbeğine kondurduğu busenin ardından ayaklarını yalayıp ağzına aldı. Eşofman altından tamamen kurtulup bileklerinden diz kapaklarına kadar dudaklarını değdirmediği yer kalmadı. Bacaklarının iç kısmını, kadınlığını talan edip karısını zor dizginlediği çığlıkları atma derecesine getirecek kadar vajinasında oyalanıp oynadı. Yaladı, emerek çekiştirdi, dilini içine itip titreye titreye boşalmasını sağladı. İniltileri, kesik kesik aldığı nefesler, kendinden geçmiş sereserpe hali, baygın bakan gözleri içindeki şehveti rayından çıkarırken karısını yüz üstü çevirdi. Saçlarını severek öpücüklere boğup geceliğinin askılarını kollarından çıkarıp kalçalarından sıyırarak bir köşeye attı. Çıplak sırtını okşayıp dilini teninde dolaştırarak aşağılara indi. Kalçalarını yemek istercesine ısırıp ortasındaki yarıktan burnunu kaydırıp kadınlığını sertçe öptü.

"Ahmmmh..."

Bacaklarını okşadı. Öpüp emilmedik tek bir zerresini bırakmadığından emin olduğunda karısını kendine çevirdi. Başının iki yanında duran ellerini bileklerinden koltuk altlarına varana denk dudaklarıyla sevdikten sonra bacaklarının arasına yerleşti. Memerinde gözlerini gezdirip yanağını öptü.

"İyi miyiz?"

Yarı açık yarı kapalı gözleriyle sevdiği adamın gözlerine tutunurken tenindeki tüm ıslaklığı, o ıslaklıkta gezinen serinliği duyumsuyordu. Sıkıca sarılıp boynuna dudaklarını sürttü.

"Çok," dedi. "Çok iyiyim. Gir artık içime."

Omzunu öptü.

"Dur," dedi. "Daha değil. Sen de beni seveceksin."

"Tamam. Ne yapayım?"

"Ağzına al."

"Alırım," derken doğrulmaya meyil etti.

"Şşş."

"Ne?"

Bacaklarının arasından çıkıp bacaklarını iki yanına koydu. Penisinin ağzına denk geleceği şekilde üzerinde durup ellerini yatak başlığına dayadı.

"Hadi," dedi, dişlerini sıktığının anlaşıldığı sesiyle.

Hazan iki eliyle oldukça kalın ve uzun olan aletini kavradı. Önce öpüp kökünden başına kadar yaladı. Ardından kocası onu izlerken ağzına aldı.

"Ah....sikeyim..."

Usul usul emip sıvazladı.

"Hazan..."

"Hı?"

"Ağzını yerim senin. Hızlan bebeğim."

Hızlandı. Çıkan vıcık vıcık sesler kulaklarını doldurdu. Fırat duvara dayadığı yumruğunu ısırırken iniltilerini bastırmaya çalışıyordu. Fazla direnmeden boşaldı. Hazan gözlerinin içine bakarak ağzına dolan sıvıyı yutup dudaklarını diliyle temizledi. Fırat kendini yana atıp karısını üzerine aldı. Dudaklarına yapışıp bıraktı.

"Karım."

"Sevgilim."

Alınlarını birleştirdi.

"Niye bu kadar güzelsin lan sen? Hı? Kafayı mı yedireceksin bana?"

"Ye," dedi, şımarık bir sesle. "'ye ki benden başkasını görmesin gözün."

"Görmüyor zaten."

"Neden acaba? Büyü mü yaptım ki sana?"

Berfin'in annesi Hazan için öyle söylemişti. Fırat'ın karısına duyduğu sevgi ona göre normal değildi. Evli olmasına rağmen başka bir adam için acı çeken, sevdiği kıza olan aşkını kıskanan kızını avutmak için kurduğu bir cümleydi bu. Hazan, Berfin için üzülüyordu. İnsanın olmak istediği yerle olduğu, olmak zorunda kaldığı veya bırakıldığı yer arasındaki mesafe kadar can yakıcı çok nadir şey vardı. Hayal kurarken çoğu zaman o hayale hiçbir zaman kavuşamayacağımızı bilerek kurardık. Hatta bazen hayal, gerçeğinden daha lezzetli gelirdi. Yemeğin kokusuyla tadı arasındaki iyi veya kötü uçurumlar gibi. Her zaman ikinci, kendimize ait bir seçeneğimiz olmalıydı. Diğer türlü başka insanların bizim için seçtiği hayatlarda eli kolu bağlı, kendi üzerimizdeki tek hakkımız canımıza kıymak olarak kaldığında, daha da kötüsü hâlâ yaşamaya hevesimiz varken ölüm tek seçenek olarak kaldığında arkamızda kalan hiç kimse bizim kadar acı çekmeyecekti. Tüm yanlışlar ve doğrular muğlaktı. Her şey gelip geçici. Yine de nasıl ki günün sonunda öleceğini bilmek yaşamaya engel değilse kavuşamayacağımızı bilmek de hayal kurmaya engel değildi. Kimse bu dünyadan günahsız gitmezdi. Hazan iyi insan diye bir şeyin olmadığını biliyordu. Az kötüler, kötüler ve çok kötüler vardı. Hazan Berfin'in, Filiz'in, Çiçek'in, düğünlerine, kınalarına gelen kıskanç gözlerin hayatındaki en kötü insandı belki. Fırat'a sorsa bir melekti. Bilmiyordu. Kendini o kızların yerine koyduğunda kalbi parçalara bölünüyordu. Sevdiği adamın az önce ona dokunduğu gibi bir başka kadına dokunduğunu görse, hayaline bile gelse acıdan delirirdi. Bir başkasının kocası, bir başka kadının doğurduğu çocuğun babası olması onu öldürürdü. Göğsü sıkıştı. Fırat'ın kımıldayan dudaklarını görse de sesini duymuyordu.

"Hazan!"

Hafifçe sarstığında tuttuğu nefesini koyverip kendine geldi.

"İyi misin?"

Başını olumsuzca salladı.

"Noldu?"

"Beni çok seviyorsun, di mi?"

"Çok seviyorum Hazan. Noluyor yine?"

"Bir şey olmuyor. Sik artık beni. Doldur içimi. Lüt..."

Cümlesini tamamlayamadan kocasının altındaydı.

"Aç bacaklarını."

Dediğini yaptı. Kadınlığının dudaklarına baskı yapan aletiyle inledi. Sürtünerek başını içine soktuğunda hissettiği sızlamayla kasıldı.

"Acıyor mu?"

"Sızladı biraz, ama iyiyim. Devam et."

"Canın yanarsa söyle. Dururum."

"Durma, seni istiyorum."

"Ben de seni istiyorum, ama canın yanarsa söyleyeceksin. Sen acı çekerken yapamam. Tamam?"

Sessiz kaldı. Gözlerini kaçırdığında Fırat uyarıcı bir sesle, "Hazan," dedi.

"Çok yanarsa söylerim."

"Az ya da çok, en ufak bir şey hissettiğin an bileceğim."

"Of."

"Ne, ne of?"

"İstemiyorsan bırak."

Sertçe soludu. Yataktan destek alarak aletini dikkatlice içine itti.

"A-a-ah mmmhhh."

"İyi mi?"

"Hı hı."

Biraz daha ilerleyip neredeyse köküne kadar içine girdikten sonra tekrar durdu.

"Sorun var mı?"

"Dur biraz. Fazla dolu geldi."

"Hâlâ çok darsın çünkü. Geri çekileyim mi biraz?"

Yutkunup, "olur," dedi.

"Tamam, sorun yok."

Yavaşça geri çekildi.

"İyi mi böyle?"

"Hı hı."

"Duralım biraz. Alış yavrum. Sıkma kendini."

Başını salladı. Yüzüne inen küçük öpücüklerle gözlerini kapatıp kocasına sarıldı. Sütle dolmaya başlayan göğüsleri sızlamaya başlamıştı.

"Ölürüm sana, kurban olduğum."

"De-devam et."

"Emin misin? Mecbur hissetme kendini. Şimdi olmazsa biraz daha toparlanınca yaparız."

"Hissetmiyorum, seni istiyorum."

"Tamam canımın yarısı, bir kere daha deneyelim, ama yine canın yanarsa çıkarım içinden."

"Peki."

"Trip atma bana. Seni istemiyormuşum gibi davranma. Kızdırma beni. Günlerdir bir kere öpeyim diye peşinde deli divane oluyorum, öptürmüyorsun. İş buraya gelince benden daha çok ister oluyorsun, sonra da seni düşünüyorum diye ben suçlu oluyorum."

"Tamam, demedim bir şey."

"Nereye demedin? Her seferinde aynı şeyi yapıyorsun."

Fırat'ın bu sert tepkisi karşısında hevesi kaçıp kalbi kırılma sınırlarında dolanırken, "şu halde olup da böyle tartışan bizden başka karı koca yoktur heralde," dedi.

"Ayarlarımla oynuyorsun çünkü. Ağzıma bir kaşık bal çalıp acı biberi basıyorsun."

"Ne yapayım? Her zaman tatlı olamam ki ben. Seveceksen böyle sev."

"Seviyoruz, seviyoruz da fazla naz aşık usandırıyor bazen."

"Ben hiç usanmıyor muyum? Neden tek sorun benmişim gibi konuşuyorsun?"

"Sorun falan yok. Mesele senin beni anlamıyor olman. Senin canın yanarken ben zevk alamam, sen bana zevk vermek için acı çekmek zorunda değilsin. Biz sevişiyoruz, bunun adı bu. Benim rahatlamam değil."

"E tamam işte, ben de seni istiyorum."

"İstiyorsun, ama kendini hiçe sayıyorsun. Seni düşündüğümde de bana dikleniyorsun. Hoşuma gitmiyor bu hallerin."

"Özür dilerim."

Dudağının kenarını öptü.

"Bir daha yapma."

"Yapmam."

"Afferin sana. İyi misin? Devam edeyim mi?"

"Hı hı."

Temkinli bir şekilde git gellerine başladı. Gözleri tepkilerini ölçmek için karısının yüzünde geziniyordu.

"Acıyor mu?"

"Ah...a-a-acımıyor. Hızlansana biraz."

"Emrin olur."

"Ihmmmmah..."

"Oldu mu?"

"Bi-biraz daha."

Hazan'ın yönlendirmeleriyle ritmik bir şekilde içinde hareketlenirken, "sarıl bana," dedi. Zevkle gözleri kapanıp kaşları çatılan kendinden geçmiş haldeki sevdiği kız kollarını boynuna sardığında kulağının altını öptü.

"Çok özlemişim," dedi.

"Be-ahğğgah-ben de...çok özledim. Birazcık daha hızlansana."

"Tamam yavrum. Amcığını yediğim."

"Yaaa..."

"Hım?"

"O-o-oh...of..."

Orta şiddetteki git gelleriyle dizginlemeye çalıştıkları iniltileri eşliğinde, bedenleri kan ter içinde kalırken boşaldılar. Fırat yatakta yan dönüp içinden çıkmadan yorganı üzerlerine çekti. Kasılıp duran vücudunu okşayarak rahatlatmaya çabaladı. Dudaklarını alnına bastırıp göğsüne sakladı.

"Yavrum."

"Hı?"

"Ağrın acın var mı?"

"Yok."

Parmaklarını saçlarının arasından geçirirken şakağını öptü.

"Sütünün tadına baktıracak mısın bana?"

"Çok mu istiyorsun?"

"Çok istiyorum."

"O zaman sağ göğsümü em. Dicle'ye sol göğsümdeki süt yetiyor zaten."

Belindeki ellerinden biri sağ memesini buldu. Baş parmağıyla okşayarak sevip ucuna dokunmadan dudaklarını gezdirdi. Tenini koklayıp halihazırda kabarık ve dik olan meme ucunu diliyle yaladı.

"Ah..."

Yavaşça dudaklarının arasına aldı. Tuhaf bir heyecanla emip ağzına dolan sütle gözleri kapandı. Tatlı bir tadı vardı. Teninden yayılan gül kokusuyla taze bir bahar yeli gibi ruhunu ferahlatıp bir nevruz ateşi gibi yüreğini yaktı. Bebeği bazen neredeyse bir saate yakın memesinde kalıyordu. Emmeden öylece duruyor, sıkıca annesinin göğsüne tutunuyordu. Doktorları bebeklerin sadece doymak için değil, güvende hissetmek için de annelerini emmeye, kokusuna ve teninin sıcaklığına ihtiyaç duyduklarını söylemişti. Fırat şu an kızına hak veriyordu. Bu tat hiç de ayrılmak istenecek bir tat değildi. Hazan'ın kokusu, sıcaklığı huzur demekti. Burada böyle bir ömür kalabilirdi.

"Of. Nasıl bir şey lan bu?"

"Çok mu güzel?"

"Çok...çok güzel."

"Ya?"

"Ya."

Bir kere daha emdi.

"Fıraaat. Bir kere demiştin."

"Öyle bir şey söylemedim."

"Ama...bebek misin ki sen? Tadına bakacağım demiştin, baya baya yatmış göğsüme emiyorsun beni. Bırak."

Doktor sütünün fazla bol olduğunu söylemişti. Öyle ki bazen sütyenine bile taşıyor, göğüslerinde ağırlık oluşmasına, bu sebeple de sızlamasına neden oluyordu. Bebeği emdiğinde rahatlıyor, sızısı diniyordu. Fırat emdiğinde de rahatlamıştı, ama içten içe bebeğine yetmeyeceğini düşünüyordu. Birazdan emzirme saati gelecekti.

Omuzlarından itip memesini ağzından çekmeyi denediğinde Fırat bir kere daha emip bırakırken, "oh," dedi.

"Ya! Of Fırat."

Aralarına açılan milimlik mesafeyi kollarını sıkılaştırarak kapatıp boynunu ses çıkartarak peş peşe öptü. "Ne? Ne of Fırat? Senin her şeyin neden bu kadar tatlı lan? Hı? Başıma bela mısın sen benim?"

Başına sarılıp saçlarını öptü.

"Belayım tabii. Sen de benim başıma belasın."

"Kendin bela ettin. O gün, o telefondan beni aramayacaktın."

"İyiki de aramışım."

"İyiki açmışım."

İlk önce Hazan duşa girdi. Fırat bebeğinin başını beklerken bir gözü ve bir kulağı da banyodaydı. Siyah emzirme sütyeninin altına bol siyah bir eşofman altı giyip saçlarını tarayarak kuruttu. Geceleri sütyen takmayı sevmiyordu ancak süt sızıyor, hareketlendikçe göğüsleri ağrıyıp acı yapıyordu. Neyse ki rahat emzirme sütyenleri rahatsızlığını en aza indirebiliyordu.

Odaya döndüğünde kocası ayaklanıp yanına geldi. Kalçalarının altından tutup kucağına aldı.

"Fırat..."

"Şşş. Şu doğum kontrol haplarını kendi ellerimle içireyim sana. Yine böyle güzel bir süprizle karşılaşmayalım."

Yatağa yerleşip dizine oturttu.

"Ama emziriyorum Fırat. Sütüme zarar verir. Hem daha regl bile olmadım ki."

"Merak etme. Sütüne zarar verecek bir ilaç almadım. Hem eczacıya hem doktoruna sordum. Sorun yok."

Hapı kutusundan çıkarıp komodinin üstündeki sürahiden doldurduğu suyla yutturdu.

"Iğğh ıhmm."

"Ayh! Uyandı, bırak. Ağlar şimdi."

Kucağından kalkıp yatağın diğer tarafına geçti. Huzursuz, ağlamak üzere olduğunu belli eden sesler çıkaran kızına onu hayran hayran izleyen kocasının farkında olmadan, "geldim," dedi. "Geldim bebeğim."

Beşiğinden kucağına alıp terlemiş olup olmadığını hem elleriyle hem de öperek kontrol ederken yatağa oturdu. Terlememişti. Ateşi de yoktu.

"Acıktın mı bir tanem? Emzirsin mi anne seni?"

"Eeğğh eh."

"Tamam, dur anneciğim. Bakalım babadan sana süt kalmış mı?"

Sütyeninin ön klipsini açıp bebeğini kucağına güzelce yerleştirerek emzirmeye başladı. Fırat az önce söylediği şeyle gülümserken arkası ona dönük olan karısına gözlerini sabitledi. Bebek kucağına hem çok yakışıyor hem de biraz eğrelti duruyordu. Hazan yirmi altı yaşında olmasına rağmen hem görünüş hem de karakter olarak çok küçüktü. Ruhu hâlâ çocuktu. Bebeğine elinden geldiğince annelik yapmaya çalışsa da üstünde hep bir ürkeklik vardı. Fazla saf ve masumdu. Büyütmesi gereken iki tane kızı varmış gibi hissetmekten kendini alamıyordu. Annesinin Bahar gibi ona bulaşmamasını umdu. Ortada tüm bu meseleler olmasa bile annesi fazla laf taşıyan, talepkâr bir kadındı. Hazan'la konuşursa Bahar için de yardım isterdi ve işte o zaman bütün huzurları bozulurdu. Fırat'ın kimseyi affetmeye gönlü yoktu. Herkes yaptığı şeylerin de yediği haltların da sonunun buraya dokunacağını biliyordu. Kimse hata yapmamıştı, onularınkisi sadece seçimdi. Seçtikleri yoldan memnun değillerse bu Fırat'ı bağlamazdı. Ailesine kimse dokunmasın istiyordu. Kim gitmek isterse kapı açıktı, ama ne Hazan'a ne kızına kimse el değdirmeyecekti.

Uzanıp karısının saçlarını öptü. Kokusunu soluyup, "kurban olurum sana," diyerek yataktan kalkıp banyoya girdi.

💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦

Bölüm : 26.12.2025 10:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...