119. Bölüm
Binnur Tombaş / Vatanaşk (Askerî Kurgu) / 117. Bölüm

117. Bölüm

Binnur Tombaş
yikim2024

**********
2 Hafta Sonra...

Askılıktan topladığı kurumuş kıyafetleri ütülüyordu. Bir gözü beşiğinde uyuyan bebeğindeydi. Fırat dün gece askeriyede nöbete kalmıştı. Kızlar gelmiş, birlikte film izlemişlerdi. Şu an ise yalnızdı. Fatma hanım ve Heja babaanne hastaneye gitmişlerdi. Fatma hanımın ufak bir rahatsızlığı vardı. Günün geri kalanında ise çarşıya gidecek, yemek yapacak, kendi evleriyle ilgileneceklerdi. Hazan tüm bunların yanına gelmemek için bahane olduğunu düşünüyordu. Onu kızıyla tek başına ilgilenmeye, anne olmaktan, hata yapmaktan korkmamaya alıştırmaya çalışıyorlardı. Herkes çok güzel bir anne olduğunu söylüyordu. Bebeğinin üstüne titrediğini, annelik duygusunu en derinlerinde hissettiğini, zamanla alışacağını tekrarlayıp duruyorlardı.

Şimdiye kadar hiç hata yapmamıştı. Ne zaman kontrol için hastaneye gitseler bebeklerinin gayet sağlıklı olduğunu ve iyi bakıldığını söylüyorlardı. Dicle çok tatlı bir bebekti. Doğuma giren tüm hemşireler onu görmeye geliyordu. Kısacık boyu ve tombul bedeniyle ailedeki herkes kucağına almak için can atıyordu. Bembeyaz pürüzsüz, yumuşacık bir teni vardı. Uzun, koyu renkli kıvrımlı kirpikleri henüz rengi oturmamış lacivert gözlerinde büyüleyici bir manzara sunuyordu. Arada akşamüstleri gezmeye çıktıklarında görenlerin dönüp bir kere daha baktığı bebeklerine Fatma hanım nazar değecek diye nazar boncuğu takmıştı. Halit albay ve tim de kızlarını görmeye geliyor, Feyzullah ve Memduh her geldiklerinde poşet poşet kıyafet ve oyuncak getiriyordu.

Kocasının gömleğini güzelce ütüledikten sonra katlayıp yatağın üstündeki diğer kıyafetlerin yanına koydu. Bebeğinin minik zıbınını alıp masaya serdi. Herkesin ona benzediğini söylediği kızına bakıp içinde bir şeyler kıpırdanırken gülümsedi. Ucu onunki gibi hafifçe kalkık olan burnundan aldığı nefesleri dinleyip yükselip alçalan küçük bedenini izledi. İçini çekip elindeki işe kaldığı yerden devam ederken telefonu çaldı. Aceleyle koltuğun üstünden alıp açtı. Fırat görüntülü aramıştı. Kızı biraz hareketlense de uyanmamıştı.

"Yavrum," dedi, Hazan'ın yüz ifadesinden bebeğinin uyuduğunu anladığı için kısık bir sesle.

"Efendim?"

"Uyuyor mu?"

"Uyuyor."

Gülümsedi. Açık olan gerdanından taşan göğüslerine vuran güneşle yutkunup bal köpüğü gibi ışıldayan, beyaz teninde alev alev yanıp kiraz dudaklarıyla canlı, seyredilesi bir ahengi olan gözlerine tutuldu. Dalga dalga omuzlarından dökülen saçlarının boynuna değdiği yeri öpmek, yüzüklü küpesinin sallandığı ufacık kulaklarının altında soluklanmak istedi. Sadece bir gece ayrı kalmalarına rağmen günlerdir Hazan'ı görmemiş gibi yüreği özlemle çırpınıyordu. Halbuki ara ara nöbette bile arayıp konuşmuş, sesini duyayım diye karısını uykusundan etmişti.

"Fırat?"

"Hı?"

"Daldın."

"Çok özledim seni."

Gülüşü yüzünde ayın etrafına saçılan yıldızlar misali dağılırken gözlerini kaçırıp alt dudağını ısırdı. Pencerenin önünden ayırılıp ütünün fişini çekti. Yatağa oturup, "ben de seni özledim," dedi. "Ne zaman geleceksin?"

"Akşamüstü."

"Ya?"

"Ya. Napıyorsun? Kahvaltı ettin mi?"

"Ettim. Dicle'yi doyurup uyuttum. Şimdi de kıyafetleri ütülüyorum."

"Yorma kendini. Ben gelince hallediriz."

"Yorulmuyorum ki. Zaten sıkılıyorum, oyalanıyorum işte."

"Çok mu sıkıldın?"

Fırat'ın çatık kaşlarında ve alnına dökülen kömür karası asi tutamlarında gözlerini gezdirdi. Hokka burnunu, etli, şarap kırmızısı dudaklarını, sert yüz hatlarını ve güçlü çenesini inceledi. Kalın, kaslı boynu üniformasının yakaları içinde adem elmsıyla birlikte ağız sulandırıcıydı. Lojman odasında yatağın üstünde oturuyorken geniş, yapılı omuzları kameraya sığmıyordu. Hazan göğsünde tutuşup midesine inen yangının bacak arasını sardığını hissetti. En son üç dört gün önce sevişmişlerdi. Fırat vajinası toparlasın, onu tamamen içine alıp sert birlikteliklere dayanabilsin diye fazla zorlamıyordu. Hazan ise sevdiği adamın altında olabilmek için yalvaracak hâle geliyor, kocası bu hallerinden haz alırken ağzıyla boşalmasını sağlayıp nefessiz kalmasına neden olacak kadar sıkıca sarılıp uyuyordu. Kocasının bu huyunu sevmiyordu. Bir kere bir şeye hayır deyip ne yapacağına karar verdi mi asla aksini yapmıyor, aklı bile kaymıyordu.

"Yok," dedi, zihnine dolan düşünceleri birkaç saniyeye sığdırmıştı. "Yani...sıkılıyorum ama Dicle'ye bakmaktan değil...ben..."

"Şşş, tamam. Ona bakmaktan da sıkılıyor olabilirsin, sorun yok. Eve geleyim, dışarıya çıkarırım sizi. Yemeği dışarıda yeriz."

"Ama Dicle daha çok küçük. O kadar kalamaz ki dışarıda."

"Doktor bir iki saat çıkarabilirsiniz, dedi ya bebeğim. Parka gidiyoruz gibi düşün."

"Gitmeyelim. Kalabalığa girmesin. Hem yapamaz, huzursuzlanır, ağlar. Evde yeriz, ben yaparım. Ne istiyorsun? Ne yapayım sana?"

Hazan'a derin derin gözlerini kırpmadan bir müddet öylece baktı.

"Fırat."

"Gülüm."

"Cevap versene."

"Sen ne yapsan yerim ben. Çok yorma kendini, yeter."

"Yormam."

"Yorma. Gece ben yoracağım zaten."

Yüzü aydınlandı. Bu kadar hevesli görünmekten utanıyordu ama yine de saklama gereği duymadı. Fırat ise dışarıya çıkalım deyince hiçbir mutluluk belirtisi göstermeyen karısının ima ettiği şeyle heyecanla kan toplayan yanaklarını fark etmişti.

"Olur," dedi, istekli yanının ayan beyan ortada olduğu bir sesle.

Güzel yüzünü izlerken gözleri, kesik kesik hızlı nefesleriyle, kahverengi, ince askılı elbisesinin kare yakasından taşıp kabaran göğüslerine kaydı. Telefonu bilerek öyle tuttuğunun, günlerdir istediğini alamadığı için onu azdırmaya çalıştığının farkındaydı. Oysa ki buna gerek yoktu. Adı aklından geçtiği an, ki hiç çıkmıyordu, zihni büyük bir porno sinemasına dönüşüyordu. Hazan'a şu ana kadar istediği, hayal ettiği şeylerin binde birini bile yapamamıştı. Ateşli bir şekilde başlayan tüm sevişmelerinin devamı sakin, nazik, sevdiği kıza kıyamayan bir adama dönüşmesiyle son buluyordu. O tatlı, masum, saf kız çocuğu halleri karısına çoğu zaman cinsel bir iç güdüyle yaklaşmasına engeldi. Dokunup öpmek de yetiyordu, ama istediği başka bir şeydi. Aklının karanlık, ücra bir köşesinde dizginlemeye çalıştığı vahşi, hayvani bir dürtü vardı. Mecazi olarak değil, gerçekten Hazan'ı yeme ve ısırma arzusu onu her öptüğünde bir yaratığın hapsolduğu odanın kapısını açık bulduğunda dışarıya çıkmaya çabalaması gibi iradesini zorluyordu.

Hazan'a onu ilk sevdiğini söylediği gün de bu yüzden dudaklarını öpmemişti. Sakin, temkinli öpücüklerle nabzını yoklamıştı. Sürekli öpülmekten hoşlanmıyordu. Onun gibi temas delisi değildi. Fırat da Hazan'dan başkasına böyle değildi. Sevdiği kızı ilk altına aldığı gün eme eme boynunu morartmıştı. Pek zevk aldığı söylenemezdi. Yaşadığı onca şeyden sonra alması da beklenemezdi, ama küçük yakınlaşmalardan da çekinmiyordu. Ne zaman ki iş ciddiye binmişti o zaman yataktan onlarca kez tartışarak ayrılmışlardı. Sonrasında da karısının yavaş sevdiğini fark etmişti. Ondan merhamet, sevgi ve şevkat bekliyordu. Sadece zevk alma odaklı, sert, arkadan ilişkilerden hoşlanmıyordu. O da altında yok olan, ona göre oldukça zayıf, cılız, naif ve narin kıza başka türlü yaklaşamıyordu. Ona pamuk ipliğiyle bağlı, her an ellerinden kayıp gitmeye meyilli oluşundan sebep yatakta isteklerini dile getirmekten çekiniyordu. Yeni yeni sağlam bir yuvaları oluyordu. Hazan cinsellik konusunda daha açık ve hevesli bir hâle gelmişti. Kilo almıştı. Fırat elinden geldiğince biraz daha alsın diye uğraşıyordu. Belki şimdi biraz biraz bu konuları konuşabilirlerdi.

Saadettin, ilk evlendikleri vakit Zehra hamile kalıp doğurduğunda bazı ihtiyaçlarının karşılanmadığı, işlerin istediği gibi ilerlemediği ve anne sıfatıyla gözünde daha ulvi bir yere yükselen eşine dokunurken imtina ettiği için onu birkaç kez aldatmıştı. Bunun Saadettine özgü bir şey olmadığını biliyordu. İşin kadın tarafına pek girmese de erkek olmanın skalasını kadın skoruyla ölçen haddinden fazla adam tanımıştı. Karımdan zevk alamıyorum, çocuk doğduktan sonra beni boşladı, yatakta ölü gibi duruyor, bu konuları konuşamıyoruz, sürekli isteksiz diyen ve yediği haltı, yaptığı şerefsizliği meşrulaştıran onlarca herifle yüz göz olmuştu. Onlara bugün böyle diyordu, o zamanlar pek umurunda değildi. Herkesin kendi hayatı diyip yorum yapmadan dinleyip geçiyordu. Babasından kaynaklı hep bir tiksintisi vardı, fakat her zaman sınırını bilen biri olmuştu. Ama onların istediği üzre onlar gibi olamamıştı. Saadettin birçok kez Hazan'a olan takıntısını henüz hiçbir kadına el sürmediğinden kaynaklı olduğunu söylemişti. Onu pavyona, bu işlerin döndüğü ortamlara sokmuş, bir iki defadan sonra alışırsın, o kadar önemli bir şey değil, demişti. Masalarına kadınlar dolmuş, Fırat her ona dokunmaya kalktıklarında Hazan'a ihanet ettiğini düşündükçe kendinden tiksinmişti. Sevdiği kızı gördüğünde kontrol edemediği bedensel tepkilerin birini bile yaşamamıştı. Kadınlarla iletişim kurmayı becerebilen biri değildi. Denemişti, defalarca denemişti, ama her seferinde aşamadığı bir engele takılıyordu. O erkekliğin verdiği talepkâr, istekli, ısrarcı, hakim tavra söz konusu Hazan olmadığında sahip değildi. Girdiği ortamda fark edilen, ilgi gören, konuşulmak istenen biriydi, ben buradayım tavrı içinde olmasa da bir yerde varsa bu göz ardı edilmezdi. Hele de yasadışı dövüşlere katıldığı zamanlarda o tip ortamlarda bulunan kadınlar tarafından etrafı sarılırdı. O zamanlar Hazan yoktu, ama içinde bir şey onu biliyordu. Hazan'dan başkası olamazdı. Arzuladığı şey her ne olursa olsun onu tatmin edecek tek kadın oydu.

Bu gece konuşmaya karar verip, "Dicle'yi göstersene," dedi.

"Tamam."

Ayağa kalkıp bir adım uzağındaki beşiğe yaklaştı. Telefonu kızına çevirip parmaklarının terisyle bebek saçlarını sevdi.

"Babam," derken minik ellerinden biriyle sıkıca tuttuğu siyah tişörtü gördü. "Benim tişörtüm mü o?"

"Hayır, o Dicle'nin artık. Sen evde olmadığında onsuz beşikte durmuyor."

"Kurban olurum ben ona. Nasıl güzel uyuyor. Ağzını yediğim."

Ekrana düşen aramayla görüntülü konuşma küçük pencereye dönerken Hazan telaşla telefonu kendine çevirdi. Sesini kısıp mızmızlanan bebeğinin beşiğini salladı. Arayan bir numaraydı. Reddedip sessize alınan görüntülü konuşmayı ekrana getirdi.

"Noldu?"

"Biri aradı da."

"Kim?"

"Bilmiyorum, kayıtlı değil. Bir bakayım, dönerim sana olur mu? Dicle de huzursuzlandı zaten."

"Olur. Dön ama. Bileceğim arayanın kim olduğunu."

"Tamam, görüşürüz."

"Görüşeceğiz."

Telefonu kapatıp yatağın üstüne attı. Mızmızlanmaları ağlamaya evrilen kızını kucağına aldı. Sallayıp pışpışlarken rutin kontrollerini yaptı. İyiydi. Odada sağa sola yürüdü.

"Şşş, ağlama annem, yok bir şey ağlama."

Boynundaki başını kaldırıp ağlamaya başladığı an yüzü kızaran bebeğiyle göz göze geldi. Göğsüne yapışıp etini sıkan elleri tenini çizerken canını yakmıştı. Yanağını öptü.

"Tamam, bebeğim, buradayım ben. Ağlama, lütfen."

Kalp atışlarının ritmi düzensizleşmişti. Parmak uçlarının buz kestiğini hissetti. En başından telefonu sessize almadığı için kendine kızdı. Ne yapması gerektiğini düşündü. Sırtı kaskatıydı. Önce kendisinin sakin olması gerektiğinin farkındaydı. Bebeği yanlış tutuğunu fark etti. Sırtındaki ellerinden biriyle başını desteklemesi gerekiyordu ve öyle yaptı. Gergin bedenini hissettiği için güven duygusunun zedelendiğini biliyordu. Derin bir nefes aldı.

Dolu dolu olan gözleriyle boncuk boncuk yaş döken bebeğinin gözlerine baktı.

"Yapabilirim," dedi. "Senin annen benim, kimseye ihtiyaç duymadan sana bakabilirim. Sakin olmalıyım. Sakin."

Yavaşça yatağa oturdu. Elbisesinin askılarını indirip göğsünü açtı. Ten teması kızına iyi gelecekti. Bazen sadece güvende hissetmesi için bile emzirme olabilirdi. Doktorun söylediklerini kafasının içinde duyup bebeğini bağrına yatırdı. Arkasına yaslanıp yarı uzanır bir pozisyon aldı. Alnı dudaklarına değerken ağlamayı sürdüren kızını öpüp okşadı.

"Şşş şşş şşş. Özür dilerim. Bir daha..." titreyen sesiyle duraksadı. Yutkunup, "bir daha telefonun sesini açık bırakmayacağım, söz anneciğim tamam mı? Ağlama, nolur?" dedi. Ancak yanağından süzülen yaşlar ondan istediği şeyi kendisinin yapamadığını gösteriyordu.

Burnunu çekerken, "of," dedi. Bebeğinin pozisyonunu değiştirmeden sol memesini iyice açıp ucunu ağzına denk getirdi. Ağlamaları birden küçük mırıltılara dönüşüp emmeye başladığında hıçkırığını yutup dudaklarını ensesine dayadı. O sırada onu odadaki kameradan izlerken ağzını okuyan kocasından habersizdi. Hem kızını hem de karısını ağlarken görünce göğsü sıkışmıştı. Hayatta dayanamayacağı tek şey buydu sanki. Aramamak için kendini zor tutmuştu. Başını arkaya yaslayıp gözlerini kapatan Hazan'dan gözlerini ayırmadı. Boynuna doğru akan yaşlar kor gibi yüreğini dağılıyordu. Bir an önce yanına gitmek, bebeğinin minicik tırnaklarıyla çizip kızarttığı tenini öpmek istedi.

Hazan yavaşça telefona uzandı. Tamamen sessize aldığı sırada aynı numara tekrar aradı. Her kimse dünyadaki en büyük düşmanıymış gibi ekrana baktı. Yanağının içini ısırıp mantıklı olmaya çalıştı. Bilemezdi. Evde bir bebeği olduğunu, sesten korkacağını, sorumsuz bir anne olarak telefonu sessize almadığını, beceriksiz olduğu için bebeğini sakinleştirmeyi bilmeyen bir anne olduğunu kimse bilemezdi. Titreyen çenesini durdurmak için dudaklarını dişledi. Arkasına yaslanıp numarayı geri aradı. İlk çalışta açılan telefondan tanıdık bir kadın sesi duyuldu.

"Hazan..."

"E-efendim?"

"Tanıdın mı beni? Canan ben."

"Ta-tanıdım."

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Canan hanım, "konuşabilir miyiz?" dedi.

"Ne için?"

"Çok önemli. Bugün buluşsak bir yerde? Ben oraya gelemem, Fırat kameradan görür. Sen gelebilir misin?"

Hazan'ın gözleri duvarın köşesinde ışığı yanan kamerayı buldu. Gözlerini kaçırıp memesini emerken yeniden uykuya dalan kızının saçlarını öpüp sütlü gül kokusunu içine çekti. Dudaklarını ayırmadan, "nereye, neden?" diye sordu.

"Bir çay bahçesinde buluşuruz. Sana yakın olsun, bebekle bizim tarafa gelmen zor olur. Nedenine gelince...yardımın lazım. Geçende geldim kapına ama koymadılar."

"Ne yardımı?"

"Müsait bir yerde değilim kızım. Yüz yüze gelince derim. Gelecek misin?"

Birkaç saniye düşündü. Bahar gibi Canan hanım da suçunu bildiğinden değil işi düştüğü için arıyordu. Halini hatırını sormadan sadede gelip bencilliklerini konuşturmakta bir sakınca görmüyorlardı. Kabul etmek istemedi. Ederse ve Fırat bunu duyarsa Bahar olayındaki kadar sakin olmazdı. O zaman hamile olduğu için öfkesini duymazdan gelmiş, bir daha olmasın demişti. Yapamazdı, yapmamalıydı.

"Yapamam," dedi.

"Kızım...nasıl diyeyim? Ocağına düştük. Bunu ancak sen çözersin, etme. Yüzüne bakmaya yüzümüz yok, ama biz ettik sen etme."

Nolduğunu merak etmişti. Sesindeki çaresizliğe eşlik eden yalvaran tını yardım etme isteğini uyandırıyordu.

"Fırat..."

"Sakın. Sakın kızım, Fırat'ı karıştırma bu işe. Ömer ağaların bile kulağına gitmesin. Sen gel. Allah kitap aşkına sen gel."

Vücudu huzursuzlukla karıncalanırken, "neyle ilgili?" dedi. "Onu bari söyleyin."

"Dedim ya kızım, müsait değilim, ama şu kadarını diyeyim namus meselesi."

"Namus mu? İyi de ben ne yapabilirim ki böyle bir konu da? Ayrıca...kimin namusu?"

"Daha fazlasını diyemem. Benim numaramı engellemişsin, komşudan aradım seni. Bir adres ver, buluşalım."

Ben engellemedim, diyecekken Fırat'ın engellemiş olabileceğini düşünüp sustu.

"Ersin abilerin çay bahçesi olur mu?"

"Olmaz. Kızım delirdin mi? Anında Fırat'ın kulağına gider."

"Şırnak'ta nerede buluşursak buluşalım Fırat'ın kulağına gider."

Telefonun diğer tarafından sıkıntılı bir iç çekme sesi duyuldu.

"Doğru. Sana bir ev adresi yollayacağım, engeli kaldır, oraya gelirsin, sizin o taraflara yakın."

"Dicle'yi öyle her yere sokamam. Temiz bir ev mi?"

Sessizlik oldu.

"Alo?"

"Di-Dicle mi?"

Bebeğine ölen kızının adını verdiğini bilmediğini anladı. Titreyen sesi kalbine dokundu.

"Evet."

Hıçkırdı.

"Ah..." dedi, acıyla. "Kızım..."

Bunu ona mı yoksa ölen kızına mı dediğini bilemedi. Hırıltılı sesler eşliğinde kapanan telefonu kulağından indirdi. Dudaklarını kızının saçlarından ayırıp engeli kaldırdı. Gidecekti. Fırat onun annesine para gönderiyordu. Bunu her ne kadar ondan sakladığını düşünerek de yapsa Hazan sevdiği adamın Ömer ağayla olan telefon konuşmasını duymuştu. Ama sorun çıkarmamıştı. Çünkü her ne kadar annesine kızgın da olsa çalışmaya alışık olmadığı için kendi kendine para kazanamayacağını biliyordu ve Fırat'ın ona para göndermesi içini rahatlatıyordu. Aynı şeyi Hazan da onun için yapmak istedi. Annesini ona bulaştırmadan sorununu halledip mesele her neyse kapatacaktı.

Bebeğini dikkatlice göğsünden ayırıp yatağa yatırdı. Yastıklarla güvenceye alıp hızlı adımlarla giyinme odasına koştu. İspanyol paça, ince kot kumaştan pantolon ve dirseğine kadar uzanan kollara sahip beyaz bir tişört aldı. Odaya dönüp kızının yanında soyunup giyindi. Spor ayakkabılarını ayağına geçirip siyah kol çantasına telefonunu ve cüzdanını koymadan önce bir taksi çağırdı. Dicle varken araç kullanamazdı. Gelen adrese kısaca göz gezdirip bebeğine de bir çanta ayarladı. Ağustos ayının başıydı. Hava çok sıcaktı. Bebeğinin bezini kontrol edip soluk sarı bir zıbın giydirdi. Başına aynı renk bir şapka geçirip yazlık çoraplar giydirdi. İnce battaniyesine sarıp kucağına alarak odadan çıktı. Açık olan pencere ve kapıları kapattı. Kapıda bir müddet çardakta oturduktan sonra gelen taksiye, Fırat'ın her saniyesini izlediğini bilmeden bindi.

*********

Telefonunu kapatmıştı. Evine araçla on dakikalık mesafedeki bir mahalle arasında taksiden indi. Elindeki çantaları omzuna asıp taksiye bindiklerinde küçük bir ağlamayla tekrar uyanan kızıyla eski püskü binaların üzerine devrilecekmiş gibi hissettiği dar sokağı inceledi. Huzursuzdu. Hem Fırat yüzünden hem de hiç bilmediği bir yerde, elinde bebeğiyle bir başına olmaktan dolayı diken üstündeydi. Dicle'yi bu evlerden hiçbirine sokmayacağını bilirken arkasında duran çöp konteynırından uzaklaştı.

Canan hanım mesajda, sokağın sonundaki on iki numaralı turuncu bina, demişti. Mesafe biraz uzak olduğundan ondan birkaç dakika sonra orada olacağını, kapıyı çalıp eve girebileceğini yazmıştı. Hazan bileğindeki saate baktı. On bire geliyordu. Akşamüstüne daha vardı, ama yine de Fırat gelmeden evde olabilmeyi diledi. Yokuş aşağı, iki adamın ona bakarak yanından geçip gidişleriyle ürperirken yürümeye başladı. Sırtında dolaşan gözlerin rahatsız edici varlıklarını hissediyordu.

"Kızı gördün mü amcaoğlu?"

"Gördüm. Güzel parça."

"Durdurak mı?"

"Yok la. Görmüyor musun kucağında bebek var. Başımıza iş almıyak."

Konuşa konuşa uzaklaşan seslerle bebeğine daha sıkı sarıldı. Sadece şu anın bile Fırat'ı çıldırtmaya yeteceğinin bilincinde olmanın verdiği ağırlıkla adımlarını hızlandırdı. Belirli bir mimariden uzak, düzensiz çarpık, çingene mahallelerini andıran evlerin arasında, kırık taşların üzerinde beş yüz metreye yakın yürüdü. Nihayet paslı demir bahçe kapısı olan, boyası dökülen iki katlı turuncu binaya ulaştı. Yosun tutmuş, taş bahçe duvarına yazılmış on iki numarasını kontrol edip kaldırımda durdu. Kapıyı çalmaya niyeti yoktu. Canan hanım gelse bile içeriye girmeyecekti. Huzursuz olsa da dışarıda oldukları için ağlamak yerine yanağını yanağına dayamış, sıkıca tişörtüne tutunan bebeğinin kolunu öpüp battaniyesini düzeltti.


Fırat çoktan askeriyeden çıkmıştı. Evin önündeki kameradan gelen taksiyi görmüş, durağa ulaşıp Refik'le konuşarak gittiği adresi öğrenmişti. Canı burnundaydı. Ortada şüphelenecek hiçbir şey yokken kameraya bakıp dudaklarını sakladığı an arayanın kim olduğunu az çok anlamıştı. Gittiği adres, annesinin pek tekin olmayan üvey kardeşinin eviydi. Yola çıkalı beş dakika olmuştu. Oraya varması bir saate yakın bulurdu. Hamit'e haber vermişti. Git, gözle, ama ters bir şey olmadan müdehale etme demişti. Ne işler karıştırdığını, annesinin Hazan'dan ne istediğini anlamak istiyordu. Elinde ufacık bebekle, bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini bile bile ona haber vermeyip üstüne üstlük telefonunu kapatarak evden çıkıp giden karısına onu çiğneyip geçirtecek kadar önemli olan şey neydi? Merak ettiği de aklını öfkeden delirmenin eşiğine getiren de buydu. Annesi gibi her şeyi sonunu bilerek yapan karısının açıklaması ne olacaktı?

Tutacaktaki telefon çaldı. Hamit arıyordu. Aramayı saniyesine yanıtladı.

"Ağam?"

"Söyle."

"Yengem bir evin önüne geldi, bekliyor."

"Yalnız mı?"

"Yalnız ağam. Yalnız da..."

"Ne?"

"Burası pek tekin bir yer değil. Az önce iki dallama yengeme laf attı. Emret alıp eve götüreyim."

"Lan!" diye gürlerken direksiyona vurup parmak boğumları bembeyaz olana kadar sıktı. Gazı kökleyip toprak yolda tozu dumana kattı. "Ulan! Kim?! Kim Hamit?! İsim ver!"

"Cemil'in tarafından ağam. Takıldıkları yerleri bilirim."

Dilinin ucunu kanatana kadar ısırdı. Metalik tat ağızına dolarken, "bir şey yaptılar mı?" diye sordu. Öyle bir ses tonuyla konuşmuştu ki Hamit bir şey olmuş olsaydı bile söyleyemezdi. Olanı dahi söylediğine pişman olmuştu.

"Yok ağam. Yapsalar durur muyum burada?"

"İyi mi? Korktu mu?"

"Yok ağam. Laf attılar dediğim de arkasından konuştular. Belki duymadı bile."

Lafı çevirmeye çalıştığını anlayabiliyordu. Ama bu saatten sonra ne Hamit, ne Hazan ne de o geri dönemezdi. Defalarca kez, seni bana karşı kullanmalarına izin verme, diye söylemişti. Bunun bedelini, bakmaya kıyamadığı güzelliğini elin ibnelerine meze edişini, ekseriyetle ezip geçtiği sevgisinin diyetini ödeyecekti. Madem ki alttan alınca, boyun eğip anlayış gösterdikçe, canından çok sevdikçe tepesine çıkıyordu, ona öfkesiyle henüz hiç tanışmamış olduğunu gösterecekti.

"Sezer'i ara. O itleri bulup harabelerin oraya götürsünler. Yarım saate oradayım."

"Tamam ağam."

Canan hanım taksiden inip Hazan'ın yanına geldi. Kaldırıma çıkıp karışısında durdu. Gözleri sarı battaniyesine sarılmış, annesine sıkıca tutunan, ürkek gözleriyle etrafa bakan dünyalar tatlısı bebekteydi.

"Dicle mi?" dedi.

İstemsizce bir adım gerileyip başını sallamakla yetindi.

Canan hanım açılan mesafeyi kapatıp ellerini uzattı.

"Ver," dedi. "Ver, bir seveyim torunumu."

"O-olmaz."

Bozulan yüzüyle elleri iki yanına düşerken, "neden?" diye sordu.

Kızını daha sıkı sardı. Canan hanımın bebeğine olan bakışlarında hoşuna gitmeyen bir şeyler vardı. Belki de sadece artık Canan hanımın kendisinden hoşlanmıyordu ve zihni en ufacık hareketinde bile bir maraz aramaya meyilliydi.

"Size özel bir durum değil. Kimsenin kucağına vermiyorum kızımı. Alınmayın lütfen."

"Ben onun babaannesiyim."

"Üzgünüm. Fırat sizi annesi olarak görmüyor, haliyle ben de. Buraya sadece benden yardım istediğiniz için geldim. Ne söyleyecekseniz bir an önce söyleyin. Burada daha fazla durmak istemiyorum."

Canan hanım bir şeyler düşünüp içini çekti.

"İçeri gel, konuşalım," dedi.

"Hayır, burada söyleyin ne söyleyecekseniz."

"Neden korkuyorsun kızım? Ne yapabilirim sana?"

"Hiçbir şey. Ama bebeğimi tanımadığım insanların evine sokamam."

"Burası benim kardeşimin evi."

"Benim değil."

Bir iki saniye kararlı gözlerine bakıp, "bari bahçeye gir, çardakta oturalım," dedi. "Böyle ulu orta olmaz."

Hazan buna da itiraz etmek istedi, ancak işleri yokuşa sürmek burada olduğu süreci uzatmaktan başka bir şeye yaramazdı. Kabullenip bahçeye girdi. Evin arkasına dolandılar. Çürümeye yüz tutan çardağa oturdular. Hazan en azından bebeği güneşten korunacağı için mutluydu. Başını göğsüne koyup ona iyice sokulan kızının alnını öptü.

"Konuşun," dedi.

Elindeki eczane çantasını kuş pisliklerinin ve izmarit çöplerinin olduğu masaya bıraktı. Mavi eşarbının kenarlarıyla oyalanıp, "Fırat doğduğunda beni konakta yere göğe koymadılar," dedi. "Dicle'yi on altı yaşımda doğurduktan sonra altı yıl çocuğum olmadı. Sonra Fırat'ın abisine hamile kaldım. Doğduktan bir zaman sonra öldü. Konağı başıma geçirdiler erkek bebeyi öldürdüm diye." Duraksayıp, "öldürdüm," diyerek tekrar etti. "Birkaç ay sonra Fırat'a gebe kaldım. Doğunca kırk gün kırk gece fakir fukara doyurdular. Bir sene içinde de kocamın teröristlerle karıştırdığı haltlar ortaya çıktı, konaktan kovulduk. Fırat'ı elimden alacaklardı, ama ne ben ne de babası bırakmadı."

Masadaki, dolan gözlerini Hazan'ın yüzüne dikti.

"Çok çektim o evde. Aklına gelebilecek her türlü şiddeti gördüm. Dicle'm tek dayanağımdı."

Adı geçince bebeği anlamsız mırıltılar çıkarıp yüzünü göğsüne gömdü. Canan hanım gülümsedi.

"Fırat babasının oğluydu. En azından Feyyaz öyle olsun diye uğraştı, ama Fırat bizi babasına karşı o küçük yaşına rağmen korurdu. Babası onu kömürlüklere kapatır, kemerle, odunla, eline ne geçerse onunla döverdi. Ben iyi anne olamadım ona. Yalan yok. Ama o çok iyi bir evlattı. Dicle'm öldüğü günden sonra...bakmadım yüzüne. Kızım öleceğine...o ölse içim bu denli yanmazdı."

Hazan'ın acı bir şaşkınlıkla kasılan yüzüyle, "dedim ya kızım, yalan yok," dedi. "Dicle'nin yerini kimse alamazdı. Çünkü...o Feyyaz'dan değildi. Kimden olduğu bende kalsın. O benim kıymetlimdi. Dert ortağımdı. Ölümünden sonra Fırat'ı görmezden geldim, Bahar'ı yerine koymaya çalıştım. Onun gibi davransın, konuşsun, bana dayanak olsun istedim. Fırat gözümde babasından farksızdı. İki kere babasını öldürmeye kalktı. Gece vakti, eline almış mutfaktan ekmek bıçağını babasının yattığı odanın kapısına dayanmış. Biri Dicle yaşarkendi, diğeri ölümünden haftalar sonra. İki yıl arayla. Ben engel oldum."

Gözleri bir noktaya daldı. Başını belli belirsiz sallayıp, "belki de hata ettim," dedi. "Geberip gitseydi. Çok küçüktü Fırat, ceza bile almazdı."

Dehşete düşmüş ifadesiyle karışındaki kadına bakarken bebeğinin konuşulanları anlamıyor olması tek tesellisiydi.

"Doğru," dedi. "Almazdı. Ama yaşayacağı acı hiç mi umrunuzda olmazdı? Ablasının ölümüne Fırat sebep olmamasına rağmen yıllarca nasıl büyük bir acıyla yaşadığını ben anladım şu bir buçuk yılda. Siz anlayamadınız mı? Hiç mi umrunuzda olmadı?"

"Benim acım bana yetiyordu."

"Neyin acısı?"

"Evlât acısı."

"Fırat neydi?"

"Fırat çocuk gibi değildi. Babasını öldürmeye kalktı, diyorum sana. Hele ablasından sonra delirdi sandım. Bakışları bakış değildi. Evin çatısında saatlerce oturur, kendi kendine konuşur, doğru düzgün uyumazdı. Çok zekiydi. Hep sınıfında birinciydi. Ziyan olacak diye korkardım. Elleriyle kazıya kazıya geldi bugünlere. Hem benim hem Bahar'ın boğazından geçen her lokma onun alın teriydi. Ben...biz...tutunduk ona. Bir günden bir güne tek bir verdiğinin lafını etmedi. Bizi başı boş koymadı, kimseye muhtaç etmedi. Denedim. Ona anne olmayı denedim. Bir kere vuruldu. Komada kaldı günlerce. İyi kötü ben de anneyim. Ciğerim yandı. Bakmak istedim ona. Odadan kovdu beni. Evde yanına yaklaştırmadı. Sen bilmezsin Fırat'ın öfkesini. Kan kusturur adama. Vurmaz, dövmez, söğmez, ama bir susar, bir bakar sana anlarsın ki hiçbir yerin kalmamış içinde. Bizim aramızdaki ilişki de böyleydi işte. Türküde diyor ya, bir fırtına tuttu bizi. Bizi de bir fırtına tuttu, aklım başıma gelmeye meyil edince de gördüm ki oğlumun içinde ufacık bir yerim bile kalmamış."

"Onun sizin içinizde hiç yeri olmamış. Bu daha kötü değil mi? Aklınız başınıza geldiğinde Fırat'la kurmak istediğiniz ilişki yine sevgi değil, çıkar üzerine kurulu değil miydi?"

Yüzünü inceleyip, "öyleydi," dedi. Devam edecekken Hazan sözünü kesti.

"Size daha kötü bir şey söyleyeyim. Sizin Dicle'yle kurduğunuz ilişki de tamamen çıkar üzerine kuruluymuş. O benim tek dayanağımdı diyorsunuz, peki Dicle'nin o evde dayanağı kimdi?"

Canan hanım önce sinirlenir gibi olsa da sorusu üzerine düşündü.

"Fırat..." dedi, durgun bir sesle.

"Bunları söylemeye hakkım olmadığını düşünebilirsiniz. Anlamayacağımı da zannedebilirsiniz. Ama maalesef ki öyle iyi anlıyorum ki. Sizin çok iyi bir anne olduğunuzu düşünürdüm. Bahar'la aranızdaki ilişkiye imrenirdim. Fırat'a bakarken gözlerinizin içinin parladığını gördüm. Ya çok iyi rol yapıyordunuz ya da içinizde sizin bile fark etmediğiniz bir sevgi vardı ona karşı. Ama yine de şunu söylemeliyim, sizin benim annemden hiçbir farkınız yok. Ben de insanım, ben de bencilim, ben de...anneyim. Her şeyi anlatamam size, ama babam toprağın altında, kardeşim cezaevinde, annem İstanbul'da bir batağın içinde. Tüm bunlar bana kötü biri olma hakkını vermez. Bir sorun kendinize Fırat'ın size sağladığı şeyleri hak ediyor musunuz?"

"Etmiyorum."

"Dürüst olduğunuz için teşekkür ederim. Peki neden hâlâ onun canını yakıyorsunuz? Neden işlerin bu noktaya geleceğini bile bile yaptığınız şeylerden geri dönmeye çalışıyorsunuz? Fırat'ı bu kadar iyi tanırken ve bir şeyleri düzeltmek isterken en olmadık yolları seçiyorsunuz?"

"Ben..."

"Umrumda değil. Bana arkanızı dönmeniz umrumda değil. Ne Bahar'ın ne de sizin. Hiçbir derdim, kırgınlığım yok benim size karşı. O gün benden özür dilemeye geldiğinizi söylemiştiniz. Sanmıyorum, ama hadi öyle olsun. Özür dilenecek bir şey yok. Hatta ben bana arkanızı döndüğünüzde Fırat'a değer verdiğinizi, onun yalnız bırakmamak için Ankara'ya taşındığınızı düşünüp mutlu bile olmuştum. Ama öğrendim ki doğru düzgün görmeye bile gitmemişsiniz."

"İstemedi bizi."

"Siz de onu istemediniz. Daha el kadar çocukken siz de onu istemediniz, ama o sizi bırakmadı. Benim anneme bile sırf bana bulaşmasın diye, hoşunuza gitmeyecek belki ama, her ay para yolluyor. Ne düşündünüz? Hapse girdi, belki çıkamaz, malı mülkü ziyan olmasın, belki yakın durursak bize verir mi dediniz?"

"Yok öyle bir şey. Ağzından çıkanı kulağın duysun."

"Duyuyor. Fırat'ın serveti de umrumda değil benim. Çok ah vah etmişsiniz onca şeyi benim üstüme verince. Arkamdan demediğiniz kalmamış. Size hak verebilirim. Sonuçta Fırat benim yüzümden hapse girdi. Ama siz Fırat'a da sırtınızı döndünüz. Bu kızdığınız şeyin ne olduğu hakkında beni şüpheye düşürüyor. Lütfen bir kez daha dürüst olun."

Çantasının sapını sıktı. Dicle huzursuzlanıp mızmızlanırken Hazan bebeğinin şakağını öpüp, "şşş," dedi. "Dur anneciğim, gideceğiz birazdan."

"Eeeeeğgh."

Çatık kaşlarıyla başını kaldırıp annesinin gözlerine bakarken elleriyle yüzüne dokundu.

"Iğğh ıh."

Kızını kucağında yükseltti. Etli yanağını öpüp, "noldu bebeğim?" dedi. Battaniyesinin altındaki zıbınından açıkta kalan bacaklarına dokundu. "Üşüdün mü?"

"Aaaaağğğh."

Ağlamak üzere olan bebeğini hafifçe salladı. Bezini kokladı. Altına yapmıştı. Masaya baktı. Çok pisti, burada olmazdı.

"Altına mı yapmış?"

Sıkıntılı bir yüz ifadesiyle başını salladı.

"Ne söyleyeceksiniz söyleyin artık. Gitmem lazım."

"Eve geçelim. Orada temizlersin altını."

"İstemiyorum. Konuşun, eve gideceğim ben."

"Kızım niye inat ediyorsun?"

"Tanımadığım insanların yatağına koltuğuna bebeğimi yatırmam."

"Pişik olur ama."

Hazan da ondan korkuyordu. Yanağının içini ısırdı. Çıkardığı seslerden birazdan kıyameti koparacağının sinyallerini veren bebeği rahatız görünüyordu. Birkaç dakikalık işti. Altına battaniyesini serer, eve varınca da bebeğini güzelce yıkardı.

"Peki," dedi, istemeye istemeye.

Çardaktan kalkıp zili çaldılar. Hamit tekrar Fırat'ı ararken saçı sakalı birbirine karışmış, koca göbeğinden dolayı kirli gömleğinin düğmelerinin tam olarak kapanmadığı bir adamın açtığı kapıdan içeriye girdiler.

"Söyle Hamit."

"Eve girdiler ağam."

Sertçe soludu. El kadar çocukla ayyaş herifin evine girişi sinir uçlarıyla oynuyordu.

"On beş yirmi dakikaya oradayım. Sokulabildiğin kadar sokul eve. En ufak bir şeyde müdahale et."

"Emredersin ağam."

Mutfağın içinde olduğu eski mobilyalarla dolu salona girdiler. Evin sigara, içki ve çöp kokan pis havası Hazan'ı eve girdiğine pişman ederken yayları çökmüş çekyatta televizyon karışısında uzanan genç fakat bakımsız bir adam doğruldu.

"Hoş geldiniz," diyen Canan hanımın kardeşinin arkada gösterdiği odaya geçti. Okula giden kızının odası olduğunu söylemişti. Hazan hızlıca çantadan çıkardığı battaniyeyi yatağa serip bebeğini yatırdı. Zıbınını açıp bezini çıkardı. Islak mendille güzelce silip yeni bezi taktı. Üstünü düzeltip eşyaları topladı. Kirli bezini katlayıp çantalarla birlikte Dicle'yi kucağına alıp odadan ayrıldı. Dış kapıya doğru yürüdü. Aceleyle, arkadan gelen sesleri duymazdan gelerek dışarıya fırladı. Derin nefesler alıp Canan hanım peşinden koşarken bahçeden çıktı.

"Kızım dur."

Köşedeki konteynıra doğru yürüyüp bezi attı. Peşinden gelen kadına döndü.

"Ne söyleyeceksiniz söyleyin artık. Buraya sizinle sohbet etmeye gelmedim."

"Bahçeye dönelim. Ulu orta olmaz."

"Dönmem. Ordaki parka gidelim."

Bıkkınca nefesini verdi.

"Tamam kızım. Gidelim."

Köşeyi dönüp karşı kaldırıma geçtiler.

"Ver, çantayı ben taşıyayım."

"Gerek yok."

"Yavaş ol, ne bu telaşın?"

"Burada olmaktan hoşlanmıyorum."

Parkın kapısından içeriye girdiler. Yıllanmış oyuncaklarda oynayan çocukların sesleri Hazan'a daha iyi hissettirdi. Büyük bir köknar ağacının gölgesindeki banka oturdular. Çantasından çıkardığı ıslak mendil ve dezenfektanla ellerini temizleyip bebeğinin sırtını göğsüne yaslayarak kucağına yerleştirdi. Battaniyesini bacaklarına sarıp şapkasını kenarlarından çekiştirirken ensesini öptü.

"Konuşun artık," dedi.

"Konuşacağım. Ama önce söz ver. Burada konuşulanlar Fırat'ın kulağına gitmeyecek."

"O benim kocam."

"Bu yüzden söylemesen iyi olur. Katil olmasını istemiyorsan sus."

Durumun ciddiyeti sırtında soğuk yeller estirdi. Fırat'a ihanet ediyormuş hissinden kurtulamıyordu. Canan hanımın anlattığı şeyler göğsünün ortasında bir yumru olarak duruyordu. Küçücük yaşında bir çocuğun babasını öldürmeyi düşünecek hâle gelmesi ne demekti? Sevdiği adamın bir şeyleri eksik anlattığını biliyordu, ama esasında Fırat ona hiçbir şey anlatmamış, kaba taslak bir geçmiş çizmişti. O evde neler yaşanmıştı? Canan hanım, kocasını katil etme ihtimali olan ne anlatacaktı? Namus meselesi, demişti, bu kimin namusuydu?

" Tamam," dedi. Gerçekten tamam olup olmadığına ondan saklamasını istediği şeyin ne olduğunu öğrendikten sonra karar verecekti.

"Yemin ver."

"Güvenmiyorsanız anlatmak zorunda değilsiniz. Buraya siz çağırdınız diye geldim."

Derin bir nefesi alıp yavaşça verdi.

"Haklısın. Mesele...Bahar."

Şaşırmamıştı.

"Eee?"

"İnternetten biriyle konuşuyormuş....evli bir adam. Fotoğraf atmışlar birbirlerine. Müstehcen, edepsiz fotoğraflar."

Ağzından kelimeler zar zor çıkıyordu. Çantasının deri sapında oluşan tırnak izleri göze çarparken Hazan'ın sessizliğiyle konuşmasını sürdürmeye çalıştı.

"Adamın karısı yakalamış. Vermiş veriştirmiş buna. Bu da ayrılmak istemiş. Adam fotoğraflarla tehdide başlamış. Ankara'da yaşıyor adam ama Mardinli. Korkmaz aşiretini biliyor. Aşirete yaymakla tehdit etmiş. Bahar yana yakıla beni aradı. Hazan'a ulaş. Çözerse bu işi o çözer, dedi. Dava açılmadan sessizce halletmeni istedi. Çok özür diliyor senden."

Gözlerini kapatıp bebeğinin boynunu öperken öylece durdu. Kızının çıkardığı sesleri dinledi. Cevabı belliydi. Elbette yardım edecekti. Hiç kimse değilse bile o bir savcıydı. Planı kafasında çoktan kurmuştu. Yağız Ankara'daydı. Bir telefonuyla bu meseleyle ilgilenirdi. Sadece adamın adına ve numarasına ihtiyaçları vardı. Sorun olan şey Bahar'ın kendini soktuğu pozisyondu. Anne olmadan önce ona sadece sevgi arayan bir kadın gözüyle bakıyordu, ama bunu bugün, kucağında uğruna bir saniye olsun düşünmeden gerektiği an hem canından hem de canından çok sevdiği kocasından vazgeçecek kadar gözünü karartabileceği bir bebeği varken yapamazdı. Üşüyecek, hastalancak diye aklı giderken, ufacık bir bebek olmasına rağmen tenini kötü gözlerden korumak için yakıcı sıcağa karşın saklamaya çalışırken, Canan hanımın bile kucağına vermekten imtina ederken Bahar'ın çocuklarını hiçe sayarak yaptığı, anneliğe sığmayan bu ahlaksızlığa bir bahane bulamazdı.

"Kızım...yardım edecek misin?"

Bir öpücük daha kondurup, "edeceğim," dedi, lafı uzatmadan.

"Sağ ol."

"Adamın numarasını, adını soyadını ve varsa bir fotoğrafını yollayın bana."

"Tamam. Allah razı olsun senden."

Başını sallayıp çantaları omzuna asarak banktan kalktı. Hiçbir şey söylemeden parkın çıkışına doğru adımlayıp indiği yokuşu tırmanmaya başladı. Battaniyesini Dicle'nin yüzüne gölge yapıp arka cebinden telefonunu çıkardı. Kapalı olan telefonu açıp taksi durağının numarasını ararken dibine giren aracı irkilerek fark etti. Kim olduğuna bakmadan kaldırıma çıktı. Gözleri frene basarak duran arabanın direksiyonunu buldu. Gördüğü kişiyle bir adım gerileyip derince yutkundu.

Fırat kapıyı açıp sert hareketlerle aşağı indi. Aracın önünden dolanıp ona ürkek gözlerle bakan Hazan'ın karşısında durdu. Öfkeyle kasılıp taş kesilen vücudundan yayılan elektirik etraflarını sarmıştı. Gözleri ardı görünmeyen siyah, cansız, ruhsuz bir cam gibiydi. Alnının ortasındaki ve boynundaki damarlar pörtlemişti.

"Fı-Fırat..."

Dilini damağında gezdirip fark etmeden ondan uzaklaşan karısına yaklaştı.

"Ne?"

Tüm duyguları alınmışcasına çıkan sesi buz kesen ellerini sızlattı.

"Ne işin var burada?"

"Sana aynı şeyi sormaya geldim."

Bir kez daha yutkunup gözlerini kaçırdı. Huzursuzlanmaya başlayan bebeği değişen kalp ritimlerini, gerilen bedenini ve babasının ses tonundaki daha önce hiç duymadığı tınıyı sezmiş, bir şeylerin yolunda gitmediğini, güvenli alanının bozulduğunu fark etmişti. Hazan bir açıklama düşündü. Ne bir marketi, ne bir mağazası, ne bir tanıdığının olmadığı sokak arasında ne yaptığını açıklayacak bahanesi yoktu. Parka geldik, dese daha önce hiç gelmediği bu saçma sapan yeri seçtiğine Fırat'ı inandıramazdı.

"Şe-şey...ben..."

"Yorma, yorma kendini. Biliyorum neden burada olduğunu."

"Fırat..."

"Şşş. Geç arabaya. Evde konuşacağız."

"Özü..."

"Sakın. Arabaya geç."

Tek kelime daha etmeye cesareti yokken arkaya bindi. Fırat şoför koltuğuna geçerken kemerini taktı. Dicle'yi boynuna yatırıp sakinleşmesi için sarıp sarmaladı. Dikiz aynasından ona bakan kara gözlerden çekinip başını önüne eğdi. Araç yokuş yukarı tırmanıp evin yolunu tuttu.

********

Fındık havlarken aracı bahçeye park etti. İnip Hazan'ın kapısını açtı. Yolda ağlayıp annesinin memesinde uyuya kalan kızıyla dışarıya çıkmaya meyil eden karısının elinden çantaları aldı. İnmesine yardım etti. Bebeği varken bağırıp çağıramazdı. Sakin olmak için kendini sıkıyordu. Eve girdiler. Hazan Dicle'yi yatağa yatırdı. Odaya giren sevdiği adamla eli ayağı boşalırken giyinme odasına yöneldi. Eline ilk geçen kıyafetleri kucaklayıp kendini banyoya attı. Fırat'ın onu durdurmamış olmasıyla rahat bir nefes verip yıkandı.

Beyaz kumaş üzerine kiraz desenleri olan kalp yaka göğüs ve göbek dekolteli, dirseklerinde biten kabarık balon kolları ve yırtmacı olan, beline tam oturup aşağılara inen uzun elbisesini giydi. Biraz daha oyalanmak için tarayıp kuruttuğu saçlarına fön çekti. Çıkardığı yüzüklü küpelerini takıp oyalanacak bir şey kalmadığında odaya girdi. Yatağın ayak ucunda oturan Fırat'ın gözleri anında onu bulup baştan aşağı süzdüğünde ürperdi. Elinde tuttuğu mor kablı telefonunu fark etti. Canan hanımın adama ait bilgileri gönderip göndermediğini sorgularken çakılıp kaldığı yerden hareket edip sarsak ve telaşlı adımlarla yanına gitti. Elini uzatıp, "ver telefonumu," dedi.

"Neden? Görmemem gereken bir şey mi var?"

"Bilmiyorum. Ver."

Telefonu sıkarken ayağa kalktı. Hazan giderek yerin dibine girdiğini hissediyordu. Eline uzanıp telefonu almaya yeltendi. Fırat elini çekip karısının kolunu tuttu. Odadan çıkarıp mutfağa götürdü. Canını yakmak istemediği için aralarına belirli bir mesafe koydu. Gözlerine kilitlenip, "engelli kaldırmışsın," dedi. "Görmemi istemediğin şey bu muydu?"

Bilgilerin gelmediğini anladı. Gelseydi Fırat muhakkak kim bu adam diye sorardı.

"Hayır."

"Neydi peki?"

"Hiçbir şey."

"O telaşın neyin nesiydi o zaman?"

"Telâşlanmadım. Gerginim sadece."

Gözlerini kapatıp açtı. Diliyle alt dudağını nemlendirip başını ağır ağır salladı.

"Yapma şunu," dedi, genizden gelen tehditkar bir sesle.

"Ne-neyi?"

"Ya yalan söyle ya da doğruyu."

"Söylemek istediğimi söylüyorum."

Öne doğru bir adım attı.

"Dua et ben öyle yapmıyorum."

"Yapabilirsin."

Bundan nefret ediyordu. Bencil, kızgın, kırgın Hazan'la baş etmek kolaydı, ama bir yanlış yapıp, yanlış yaptığını bilip buna rağmen arkasında duran Hazan'la baş etmek güçtü. Kavga etmeye hazırdı. Ona da geri durmamasını, öfkesini yutmamasını söylüyordu. Tabii her zamanki gibi yaptığı şeyin sonunu düşünmek gibi bir alışkanlığı yoktu. Fırat'ın hayatındaki kimsenin böyle bir alışkanlığı yoktu. Oysa ki Fırat en çetin kavgalara bile başından çok, sonunu düşünerek girerdi. Askeri bir refleksti belki de bu. Ama Hazan'la bugün hâlâ aynı çatının altındalarsa, istisnalar olmak şartıyla, bu mesleki refleksine borçluydu.

"Yapamam," dedi. "Yapmam. Sen yaptığında canım çok yanıyor, senin canını yakamam."

"Canını yakmak istemedim. Ö..."

"Ne o zaman bu? Sana demedim mi, Bahar meselesinde yaptığını tekrar etme, diye? Seni bana karşı kullanmalarına izin verme diye söylemedim mi? Rahat mı batıyor sana? Heyecan mı arıyorsun? Yumuşak yüzüm fazla mı geliyor? Öfkemden haz mı alıyorsun? Ne? Derdin ne?"

"Kimsenin beni sana karşı kullandığı yok."

"Öyle mi?"

"Öyle."

"O kadını bana karşı savunur mu oldun şimdi de?"

"Kimseyi savunmuyorum. Olayın seninle bir alakası yok. Bilmen gereken bir şey de yok. Canan teyzeyle benim aramda olan bir şey."

"Lan..." Elinde olmadan yüksek çıkan sesiyle susup yumruğunu ısırdı. Ardından masaya vurup, "sen benimsin," dedi. "Karımsın. Benim anne bile demediğim, yüzüne bakmadığım kadınla senin ne gibi bir aran olabilir? Nasıl gidersin? Nasıl O kadına teyze dersin? Ayyaş kardeşinin evine benim çocuğumu nasıl sokarsın?"

"O benim de çocuğum. Sadece altını değiştirmek için girmek zorunda kaldım. İki dakika ya durdum içeride ya durmadım. Ayrıca sen de benim anne bile demediğim kadına para yollamaya devam ederken benimdin, benim kocamdın. Ve hâlâ aynı şeyi yapıyorsun."

Öfkesi dağılırken gözlerindeki karanlığın yerini şaşkınlığın boşluğu aldı. Elini masadan çekip yutkundu.

"Sen..."

"Duydum. Ömer dedeyle telefonda konuşurken duydum."

"Hazan..."

"Biliyorum, bizim için yaptın. Huzurumuz bozulmasın diye. Kızmadım sana. Hatta...minnettarım da. Ama bana kızacaksan, böyle esip gürleyeceksen ve ben hata yaptıysam senin aynı hatayı yapmamış olman gerekirdi."

"Aynı şey değil."

"Farkını söyle. "

"Birçok farkı var. Şunu söyleyim, sen benim neyi neden yaptığımı biliyorsun, ama ben senin o kadınla ne diye görüştüğünü bilmiyorum. Yüz yüze geldiğimizde benim sana açıklayamayacağım hiçbir şey yok, olamaz, ama sen bana bir açıklama yapamıyorsun."

"Yapmıyorum. Yapamıyorum değil."

Dişlerini sıktı.

"Bir diğer fark da bu. Ben senin için yapıyorum, sen bana rağmen yapıyorsun. Başkalarının tarafını tutarken bana düşman kesiliyorsun. Ezip geçiyorsun beni."

"Her şeyi sana anlatmak zorunda değilim, bu yanlış bir şey yaptığımı göstermez."

"Hazan...Hazan beni delirtme. Ben kim için sırtımı döndüm, sildim o kadını? Senin için. Sana sırtlarını döndüler diye. Ben senin için onları silerken sen konuşmaya gidiyorsun. Beni karşına alıyorsun."

"Sen karşıma geçiyorsun. Ben senden kimseye sırtını dönmeni istemedim."

"Ne söylediğinin farkında mısın?"

"Yeni bir şey söylemiyorum ki. Sana defalarca benim yüzümden kimseyle arana mesafe koyman gerekmediğini söyledim. Bunun sorumluluğunu benim omuzlarıma yükleyemezsin."

"Ben senin kocanım," dedi, Hazan'a kendine gelmesini söyler gibi.

"Hayır, kocamdan fazlasısın. Çok seviyorum seni. Ama..."

Elini tutup kendine çekti. Sıkıca sarılıp saçlarını severken kokladı.

"Ama deme. Çok seviyorsun beni. Biliyorum. Söyle, ne diyip ayağına getirdi seni?"

"Fırat..."

Boynunu öptü. Dudaklarını ayırmadan, "şşş," dedi. "İyice düşünüp öyle cevap ver. Sen beni kolay kolay çiğnemezsin, önemli bir şey olmalı. Söyle, anlat bana, affedeyim seni."

"Yapamam."

"Hazan...bak sana bir şans daha veriyorum," dedi. Kolları incecik belini bırakmak istemezcesine sıkıyordu. Sesi gibi bedeni de sevdiği kızla aralarına mesafe koymak istemiyordu. "Anlat. Bu sefer bir önceliklere benzemez. Kıyma bize."

Göğsünde duran ellerini omuzlarına kaydırıp boynuna sarıldı. Parmak uçlarında yükselip yanağını öptü. Saçlarını sevdi. Parmaklarını kalın ensesinde gezdirdi. Omzundan kokusunu soludu. Sırtını sıvazlarken dolu dolu olan gözlerini yumdu.

"Kocam...canım sevgilim..."

"Kurban olduğum."

Ruhu sıkıştı. O kadar öfkeliyken onu sevdiğini söylediği an yelkenleri suya indiren kocasına içi giderken söylemek istedi. Ama Fırat bunu kaldıramazdı. Delirir, ya Urfa'yı ya Ankara'yı yakardı. Dahası Fırat'ın öğrenmesi demek Korkmaz aşiretinin öğrenmesi demekti. Namus başta Fırat olmak üzere onlar için her şeydi. Konakta kimse kimsenin eşinin yüzüne bile doğru düzgün bakmıyor, diyaloğa girmiyordu. Yan yana oturmak bile hoş karşılanmıyor, büyüklerin yanında karı kocalar birbirlerinden uzak duruyordu. Fırat onun elini hiç bırakmamıştı ama yine de dikkatliydi. Bu olay ortaya çıkarsa, ki Hazan şimdiye dek çıkmamış olmasına şaşırıyordu, Bahar'ın başına gelmeyen kalmazdı. Söylemeyecekti. Sarılmalarını uzatmak için burnunu boğazına dayayıp öylece durdu.

Saniyeler geçti. Hazan'ı öpüp koklarken ne kadar kızgın olsa da emzirdiği için onu üzmek istemiyor, anlamaya çalışıyordu. Bir yere kadar anlıyordu da, ama kazık yemiş gibi hissetmekten kendini alamıyordu. Kızacağını bile bile nasıl giderdi? Sözünü nasıl çiğner, kucağında bebeğiyle o tekinsiz sokakta nasıl bulunurdu? Ona ait olan güzelliğine o şerefsizlerin gözünün değmesine nasıl müsade ederdi? Zihnindeki canavarı dizginlemeye çalıştı. Sezer ve Hamit o adamları bulup Silopi - Cizre yolunda bir harabeye götürmüştü. Orada öfkesini kusacaktı. Kollarında titreyen kıza sesini çıkaramazdı.

"Yavrum?"

"Hı?"

"Anlat artık. Hadi."

"Fırat..."

"Bebeğim."

"Anlatamam. Zorlama, nolur?"

Gevşeyen bedeni yay gibi gerildi. Sıcaklığı yerini, kış günü sıcacık odada açık kalmış bir kapıdan içeriye dolan soğuğa bıraktı. Dudakları tenini terk etti. Kolları belinden ayrıldı. Birkaç adım gerileyerek uzaklaşıp gözlerine inen sis perdesiyle yüzüne öylesine baktı.

"Eyvallah," diyip arkasını döndü. Odada çıkardığı ceketi almaya gitti. Hazan kirpiklerinin arasından süzülen yaşlarla savrulduğu boşlukta bastığı zemini zar zor hissedip peşinden koştu. Bebeğini öpüp kokladıktan sonra onu görmezden gelerek yanından geçip giden Fırat'ın elini tuttu.

"Dur," dedi. "Kal biraz daha. Yemek ye, bir şeyler hazırlayayım sana."

"İstemez," diyerek elini ellerinden kurtarıp evden çıkıp gitti.

*********
Babası gittiğinden beri uyuyan kızı az evvel uyanmıştı. Güzelce yıkayıp lila rengi ince, pamuklu tulumunu giydirip karnını doyurdu. Beşiğine koyup mutfağa götürdü. Güveçte yaptığı kuru fasulyenin yanına pilav yapmaya başladı. Sofrayı kurarken de içli köfteleri kızartıp salatanın sosunu dökecekti. Pilava tavuk bulyonlu suyu döküp ağzını kapattı. Tezgahı silip Adana'dan gelen şeftalilerle yaptığı meyve suyundan bir bardak doldurdu. Arka bahçeye açılan pencerenin önündeki koltuğa beşikte tatlı sesler çıkaran bebeğini alarak oturdu. Göğüslerine tutunup başını boynunun altına koyan kızıyla onu sevdiğini, annesi olarak hissettiğini duyumsamanın gururu tüm benliğini sardı. Alnını öpüp, "bebeğim," dedi.

"Aaaağğh eeğğh."

"Çok seviyorum seni. Güzel kızım, minik bebeğim benim."

"Iğğh ıh."

"Mis kokulum."

Bahçeden gelen motor sesiyle pencereye döndü. Kapının önü görünmüyor olsa da Fırat'ın geldiğini biliyordu. Meyve suyundan bir yudum içip Dicle'yle birlikte kapıya doğru yürüdü. Zil çalmadan açtı. Sevdiği adam iki basamaklı merdiveni çıkıp gözleri onu görmezden gelerek kızına odaklanmışken içeri girdi.

"Babam," diyerek kızının saçlarını öptü.

"Hoş geldin."

Duymazdan gelip kapıyı örttü. Duş almak için odaya girdiğinde yaşlarla parlayan gözlerini kırpıştırıp mutfağa döndü. Koltuğa yerleşip bardağı eline aldı. Canan hanımın yolladığı bilgileri Yağız'a gönderip telefonundan silmişti. Yağız ilgileneceğini ve ona haber vereceğini söylemişti.

Bir saate yakın zaman geçmesine rağmen Fırat odadan çıkmamıştı. Uyuyan bebeğini beşiğe koyup odanın kapısına vardı. Kolunu yavaşça indirdi. Odaya girdiğinde kocasının yatakta üstünde bir boxserla uyuduğunu gördü. Kıyafetleri etrafa saçılmıştı. Sessizce toplayıp kirli sepetine attı. Balkon kapısını kapatıp perdeleri örttü. Yatağa ilişip yüzüstü yatan sevdiği adamın saçlarını okşadı. Ensesini öpüp koklarken, "Fırat," dedi. "Fırat'ım uyan. Yemek yiyelim."

Başını diğer tarafa çevirip, "ben askeriyede yedim," dedi.

"Benimle birlikte de yesen olmaz mı?"

"Uyuyacağım. Ye sen."

"Peki," dedi, titreyen sesine hakim olmaya çalışsa da becerememişti. "Üstünü örteyim mi?"

"Gerek yok."

"Tamam."

Hazan odadan ayrılırken Fırat gözlerini açtı. Üstündeki yaraları görmesin diye yastığın altına sakladığı elleriyle yüzünü sıvazlarken sırtüstü döndü. Kafayı yiyecekti. Ömer ağayla konuşmuş, Bahar'ı sormuştu. Söylediğine göre sorun yoktu. Annesinin hayatında da bir problem görünmüyordu. Saadettin'lerin evinden ayrılıp kendi evine geçmişti. Banka hesapları doluydu. Herhangi bir hastane kaydı da bulunmuyordu. Peki o zaman annesi onu kendisiyle barıştırmasını istemediyse karısından anlatamayacağı kadar ne istemiş olabilirdi? Hazan onu ne için karşısına alıyor, bu hâlde olmalarına müsade edebiliyordu?

Ofladı. Başı ağırıdan çatlıyordu. Çekmeceden bir ağrı kesici ve uyku ilacı alıp komodinin üstündeki suyla yuttu. Saatlerce yatakta dönüp durdu. Mutfaktan gelen tıkırtıları, televizyonun sesini, sevdiğiı kızın bebeğiyle bıcır bıcır konuşmalarını dinledi. Hazan olmadan uyuyamıyor, bir şeyler eksik gibi geliyordu. Uyku ilacı en ufak bir etki göstermese de ağrısı dinmişti. İhtiyacı olan tek şey sarılıp dokunamasa bile karısının yanında olmasıydı.

Ocakta taşmak üzere olan bol sütlü Türk kahvesini kucağındaki bebeğine dikkat ederek fincana doldurdu. Dolaptan fıstıklı çikolatasını alıp aspiratörün ışığını açtı. Mutfağın lambasını söndürüp kahvesiyle birlikte koltuğa yerleşti.

"Ağğh ığğh."

"Noldu bebeğim? Uykun mu geldi? Ama daha yeni uyandın?"

Bezini kokladı.

"Altına da yapmamışsın. Acıktın desem daha yeni emdin."

"Eğğh eh."

"Babanı mı özledin?"

"Immmhğğh."

"Baba uyuyor. Bana çok kızgın. Şimdi rahatsız etmeyelim, birazdan gideriz olur mu?"

Yorulmuş gibi mırıltılarına son verip başını omzuna bıraktı.

"Korkma ama. Baban seni asla bırakmaz, tamam mı? Ben de bırakmam. Her ne olursa olsun hep yanında olacağım. Asla yalnız bırakmayacağım seni. İhtiyaç duyduğun her an gözünün aradığı yerde olacağım. Şimdi sana bakmayı doğru düzgün beceremiyorum ama zamanla öğreneceğim. Söz."

Saçını sıkıca tutan elini öptü. Pencereden yıldızlara göz gezdirdi. Kahvesini koklayarak bir yudum içti. Çikolatasının paketini açtı. Hışırtıları bebeğinin dikkatini çekmişti. Yanağını yanağına yaslayıp ellerini izledi. Hazan sütüne geçip emzirirken Dicle'yi rahatsız etmemesi için çok az kahve koyduğu kahvesi gibi çikolatayı da iki parçadan fazla yemiyordu. Bu yüzden kızına dikkat ederek tadını çıkarmaya çalıştı. Aklı Fırat'dayken biraz zordu ama yine de bebeği için mutlu ve sakin olmalıydı. Hazan, huzursuz olduğunda kızının da huzursuzlandığının farkındaydı.

Fincanı ve cezveyi makineye koydu. Beşikle birlikte salona geçti. Ayaklı abajuru yakıp kızını yanına alarak koltuğun L kısmına uzandı. Göğsüne yatırıp bebeğini sevip öpüp koklayıp durdu. Gözleri kapanmaya başladığında uykuya dalan Dicle'yi beşiğine koydu. Koltuğa geri uzanıp gözlerini kapattı. Ne zaman uykuya daldığını anlamadan kendinden geçti.

Fırat gözü kapıda dakikalardır bekliyordu. Gelmeyişi aralarının düzelmesi için hiçbir çaba sarf etmeyeceğini gösteriyordu. Canan hanımla her ne konuştularsa anlatmayacaktı. Yanına gelmeye, aynı yatağa girmeye bile imtina ediyordu. Öfkesi içinde kabarıp boğazına sarılırken yataktan kalktı. Kapıyı açıp salona geçti. Mutfağa baktı. Yoktu. Tekrar salona döndüğünde beşiği gördü. Yanlarına gitti. Elbisesi içinde bir prenses gibi uyuyan karısıyla öfkesi yerle bir oldu. Yırtmacından açıkta kalan bacağı, küçük ayakları, göğüsleri, saçları...her şeyi nefesini kesiyordu. Sözünden çıkıp o kadınla buluşmaya gitmeseydi bu gece sevişeceklerdi. Dün geceden beri karısının hayalini kuruyordu. Hâlâ çok istiyordu.

Hazan diğer tarafa dönüp kollarını kendine sardı. Eteği sıyrılıp aklını darmaduman eden bacakları iyice ortaya çıktığında teniyle neredeyse aynı beyazlığa sahip külotu gözlerinin önüne serildi. Yutkundu. İçini çekip bebeğinin beşiğini odaya götürdü. Ardından sevdiği kızı kucağına alıp yataklarına yatırdı. Üstünü değiştirmek için pijama almaya gidecekken boynundaki kollar çözülmedi. Karısının açılan gözleriyle göz göze geldi. Hazan yüzünü yüzüne yaklaştırıp dudaklarını öptü. Fırat karşılık vermek istese de direndi.

"Bırak."

"Seni istiyorum."

Ben de, diyecekken dilinin ucunu ısırdı.

"Tam aksi davranıyorsun ama. Kendini affettirmek için hiçbir şey yapmıyorsun."

"Çok seviyorum seni."

"Biliyorum. Mesele o değil. Mesele senin beni her seferinde ezip geçmen. Asla uslanmaman. Ben sana boşuna mı anlattım onca şeyi? O kadının bana yaşattıkları hiç mi umrunda değil? Yatağa gelmeyecek kadar nasıl gözden çıkarabiliyorsun beni?"

"Umrumda. Anlıyorum seni. Bu yaptığım gözden çıkarmak değil. Ben Dicle'yi kucağına bile vermedim onun, dokunmasına müsade etmedim. Sen kızarsın, zoruna gider diye..."

"Ne konuştunuz? Ne istedi senden? Söyle. Affedeyim seni. Sevişelim. Hadi."

Dudağının kenarını öptü.

"Sevişmek için beni affetmene gerek yok. Dokun, yine affetme."

"Anlatmayacak mısın?"

"Hayır."

"Öyle olsun," diyerek gözlerindeki hayal kırıklığıyla gevşeyen kollarından kurtulup kendini yana attı. Hazan'a sırtını döndü. İlk defa sarılmadan uyuyacaklardı. Bu canını yaksa da karısı barışmak için hiçbir çaba sarf etmezken gururunu bir kenara bırakıp güzelliğine tav olmayacaktı.

Banyoya girdi. Dişini fırçalayıp bebeğini kontrol ettikten sonra üstünü değiştirmeden kocasının arkasına uzandı. O küs olsaydı Fırat'ın ne yapacağını düşündü. Sürekli öpüp koklayıp temasta bulunurdu. Sevdiği adam bir şeyler saklarken ve Hazan bunu bilirken ilişkileri sorunsuzca devam edebiliyordu, peki neden aynı şeyi Hazan yaptığında aralarına mesafe giriyordu? Kaç kez sakladıkları yüzünden kavga edip aynı yatağa girip sarmaş dolaş uyumuşlardı. Neden şimdi de öyle olmuyordu?

İnce pikeyi üstünde boxserı dışında bir şey olmayan kocasının üstüne örtüp sarıldı. Ensesini öpüp yırtmacından açıkta kalan bacağını üstüne attı. Elini göğsünden karın kaslarına, oradan da penisine indirdi. Kasılıp gerilirken nefesleri düzensizleşen kocası hiçbir tepki vermiyordu. Boxserının üstünden aletini okşamaya başladı. Yanağını öpüp boynunu emerek ısırdı.

"Dur."

"Durmayacağım," derken eli boxserının içine girdi.

"Lan..."

"Defalarca bir şeyler sakladın benden. Yalan söyledin. Küstüm, kırıldım, umursamadın. Anlatacağım, vakti var diyip durdun. Kızgınlığımı yok sayıp koynuna aldın beni. Dokundun. Hâlâ sana dair birçok şeyi bilmiyorum, ama karınım, çocuğunu doğurdum. Sen hata yaptığında her şey normalmiş gibi devam edebiliyoruz, ben yaptığımda neden bu hâle geliyoruz?"

"Sen...hata yapmadın. Bunun böyle olacağını biliyordun. Bile isteye gittin oraya. Geçmişimi değiştirmek benim elimde değil, ama oraya gitmemek senin elindeydi. Ben sustuysam sana anlatacağım diyerek sustum, sen onu da yapmıyorsun."

Aletini sıvazlamayı sürdürürken, "anneme para gönderip göndermemek elindeydi ama," dedi.

"Sürekli aynı şeyi ısıtıp ısıtıp önüme getirme. Ben senin annene sadece para yolluyorum. Senin gibi gizli gizli buluşmaya gidip onunla bir olup arkandan iş çevirmiyorum."

"Peki Fırat. Sen bilirsin," dedi. Elini çekip ondan uzaklaşarak sırtını döndü. Sızlayan kadınlığını bacaklarıyla sıkıştırıp beşiğin parmaklıkları arasından bebeğini seyre durdu. O sırada sevdiği adamın, "amınakoyayım lan böyle işin," diyen sesinden saniyeler sonra kendini altında buldu.

"Fırat..."

"Sus."

Eteğini kaldırıp külotunu indirdi. Boxserını sıyırıp vakit kaybetmeden içine girdi.

"Ah...mmmh...kocaaaaammm."

"Canın yanarsa söyle," dedi.

Boynuna dolanıp ışıl ışıl parlayan gözleriyle başını salladı. Kocası yüzünü boynuna bırakıp içinde git gel yapmaya başladığında bacaklarını iyice açıp beline sardı.

"Affetmedim seni...anlatana kadar da affetmeyeceğim. Boşalıp çıkacağım içinden."

"Ahhhmmmmhhh...kocam...tamam. Affetme. A-ama...mmmhhh...istediğin zaman dokun bana. Canım sevgilim...oh...o-o-oh."

"Sus."

"Ne-ahhhğ...neden?"

"Delirtiyorsun beni."

"Ben de sana deliriyorum. Çok...o-o-of...seviyorum senin olmayı. Koca adamım benim. Ahhhammmhh...kara gözlüm."

"Sus, dedim sana."

Altında aşağı yukarı sarsılıp dururken Fırat'a daha sıkı sarıldı. Kadınlığını kasıp kocasını vajinasıyla kavradı. Sevdiği adam onu öpmüyordu. İniltilerini bastırmak için dişlerini birbirine geçirmişti. Onun yerine Hazan nereye denk gelirse oradan kocasını öpücüklere boğdu. Sırtındaki yaraları sevdi.

"Aahhhğğghhhh...yaaa...ah...aşkım."

"Hazan!"

"Köfte...dudaklım."

"Böyle konuşarak hiçbir şeyi düzeltemezsin."

"Se-ah...sesimi duymak istemiyor musun?"

Alev alev yanan kara gözleri gözlerini buldu.

"Ölüyorum ben senin sesine. Biliyorsun. Seni nasıl sevdiğimi biliyorsun. Biz aştık oraları. Senin öğrenemediğin şey her ne olursa olsun beni seçmen gerektiği."

"Seni seçtim zaten," dedi, nefes nefese.

Bakışları yumuşarken alnını alnına dayadı.

"Söyle," dedi. "Söyle ne istedi senden? Anlat."

"Yapamam."

"Yapamazsın?"

"Yapamam."

Ellerinin altındaki çarşafı sıktı. Alınlarını ayırıp hızlandı. Hırsını almak ister gibi geri çekilip sertçe vururken Hazan çığlık atmamak için kendini tuttu. Etlerinin birbirine vurma sesi, hızlı ve kesik kesik nefesleri odayı doldururken bacakları belinden çözülüp iki yanına düştü. Ellerini gögsüne indirdi. Ona öfkeyle bakan gözlerinden gözlerini kaçırdı. Yatağın yayları gıcırdarken yavaşlamasını söylemek istese de yapmadı. İlk kez o büyük, kaba ve güçlü elleri teninde gezinmeden, öpüşüp koklaşmadan, duygusuzca sevişiyorlardı. Gururunun kırıldığını hissetse de hak ettiğini biliyordu. Canının yandığını bile söyleme gereği duymadı. Ağlamamak için direndi.

Fırat boşalmak üzereyken içinden çıkıp sıvısını dışarıya akıttı. Üstünden kalkıp banyoya girdi. Hazan kaldığı boşluğun içinde paramparça dağılırken kadınlığındaki acıyla sessizce pikeyle örtünüp bebeğine döndü. Gözlerinden yaşlar boşalırken uyumaya çalıştı. Yataktan kalkıp duş alacak gücü yoktu.

💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦

Bölüm : 30.12.2025 21:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...