

***********
3 Hafta Sonra...
O günden sonra neredeyse hiç konuşmamışlardı. Aynı sofraya oturmamışlar, aynı yatakta birbirlerine sırtlarını dönerek uyumuşlardı. Tek ortak noktaları Dicle'ydi. İkisi de bebekleriyle ilgilenseler de birbirlerinin yüzüne bakmıyordu. Fırat sık sık nöbete kalmaya başlamıştı. Eve ise sadece kızı için geliyor gibiydi. Hazan'ın yaptığı yemeği yememek için ya askeriyede ya da dışarıda karnını doyuruyor, sabahları kahvaltı etmeden çıkıp gidiyordu. Evlerinin o huzurlu havası yok olmuştu. Etraf ne kadar derli toplu olsa da bir şeyler darmadağındı. İlk kez bu kadar uzun süreli küs kalmışlardı. Her iki taraf da barışmak için hiçbir adım atmıyordu. Hazan o gece yaşadığı kanamadan sonra kocasıyla bir daha sevişmek de istememişti. Cinsel istek bile duymamıştı. Tüm dünyası kızı olmuştu. Ona ninniler, şarkılar söylüyor, konuşup gülüşüyordu. Bebeği aralarındaki gerginliği hisseder gibi babasına annesine davrandığı kadar yakın durmuyor, Hazan'ın kucağına gelince gözleri gözlerine değdiği an neşeli gülüşleriyle cıvıldıyordu.
Fırat durumun farkındaydı. Sevdiği kıza yaşattığı travmanın da, bebeğiyle arasına açılan mesafenin de bilincindeydi. Ama bunların hiçbiri öfkesini dizginlemiyordu. Hazan'ın yaptığı ihaneti affettirmiyor, haftalar geçmesine rağmen en ufak bir açıklama yapmıyor oluşu sırtına atılan kazığın açtığı yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyordu. Sağda solda gizlice yaptığı telefon görüşmeleri, telefonunu ondan saklamaları, geceleri koynuna sıcak yaz günlerinde giyebileceği en kapalı pijama takımlarıyla girmeleri, uyuduğundan emin olana kadar odaya gelmemeleri, bazen salonda uyuyup kalmaları ağrına gidiyor, kalbini kırıyor, kırdıkça da öfkesini besliyordu. Buna rağmen hâlâ kıyafetlerini yıkayıp, kurutup ütülüyor, her sabah ve akşam sofra kurup gelmeyeceğini bile bile onu çağırıyordu. Evi derleyip toparlıyor, hem bebeklerine bakıp hem de her gün evi temizleyip mis gibi kokutuyordu. Kendine de çok iyi bakıyor, Dicle için beslenmesine, vitaminlerine ve ruh haline dikkat ediyordu. Eskiden böyle bir durumda bavulunu toplayıp, o gelip alana kadar asla evin yakınlarından dahi geçmeyecek kız yanından ayrılmıyordu. Fırat anneliğin Hazan'ı olgunlaştırdığının farkındaydı. Bir yanının öfkeden gözü hiçbir şeyi görmese de diğer yanı ona hayranlık duyuyordu.
Ağustos ayının sonlarıydı. Havalar henüz serinlememiş olsa da akşamüstleri ara ara yağmur düşüyordu. Hazan kucağında kahverengi ayıcıklı tulumu içerisindeki bebeğiyle, açık kapıdan vuran güneşin sıcak ışıkları altında kaşarı eritmek için bakır tavadaki menemeni karıştırıyordu. Fırat saatler evvel, yine kahvaltı yapmadan askeriyeye gitmişti. Aslı ve Yaren kahvaltıya gelecekti. Olup bitenleri yalnızca onlara anlatabilmişti. Ömer ağa, Heja babaanne ve Fatma hanım bir şeyler olduğunu sezse de kimsenin ağzından laf alamıyordu. Ancak Fatma hanım kendince Hazan'a kocasıyla aralarını düzeltmesi için akıl veriyor, sofra kur, cilve yap, güler yüz göster diyor Heja babaanne de onu destekliyordu. Fırat seni çok seviyor, diyorlardı. Dayanamaz sana, bizim yanımızda bile gözlerini senden ayırmıyor, çok güzelsin, yatakta aklını başından alıveririsin diyerek neşesini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Halbuki o son birlikteliklerini bilseler böyle söyleyemezlerdi. Hazan kasıklarındaki acıdan dolayı saatlerce sessizce ağlayarak yatakta öylece durduğunu, kalkamadığını, sevdiği adamın onu bir seks oyuncağı gibi bir köşede bırakıp arkasını dönerek uyuduğunu, bebeğini emzirme vakti yaklaşırken zar zor yataktan kalkıp banyoya gittiğini, titreye titreye jakuzinin kenarına oturup kocasının menisinin ve kendi kanının bulaştığı elbisesini çıkardığını, teninde kuruyup kalan kırmızı lekeleri hıçkırıklarını yutarak yıkadığını hatırlıyordu. Öfkesi sevgisinin önüne geçtiğinde Fırat'ın korkunç birine dönüşebileceğinin her zaman farkındaydı. Belki bu çok basit bir şeydi. Sadece öpüp koklamadan, hırsını alıp canını yakmak için ona cinsel bir şiddet uygulamıştı. Hazan araları kötü olmasaydı bundan zevk alacağını, canı yansa bile Fırat'ın sevgisiyle acısının dineceğini biliyordu. Ama günün sonunda her şey duygularda bitiyordu. Hazan barışmak için cilve yapacak kadar bile kocasının kollarına kendini bırakacak güveni hissetmiyordu. Ondan yine olan biteni öğrenmek istediğinde her şey yerle bir olacaktı. Belirsizlik canını yakıyordu. Fırat'ın boşanmayı düşünüp düşünmediğini merak ediyordu.
"Iıığğhh ıh."
Bebeğinin huysuz mırıltılarıyla yanağını öpüp ocağı söndürdü.
"Tamam anneciğim, dur. Emzireceğim seni."
Bir bez yardımıyla tavayı alıp masaya koydu.
"Teyzenler gelecek şimdi."
"Aaaaağğğh."
Dudaklarını boynuna bastırdı. Kokusunu içine çekip, "yeterince güvende hissettiremiyor muyum sana?" dedi. "Bu yüzden mi sürekli emmek istiyorsun? Hı?"
Koltuğa oturdu. Elbisesinin askılarını indirip sütyeninin klipsini açarak bebeğini dikkatlice kucağına yatırarak emzirmeye başladı. Sütü bol olmasına rağmen ağır ağır geliyordu. Doktoru stres ve üzüntü altında olduğu için böyle bir durum yaşadığını söylemişti. Bebeğin kontrollerine Fırat'sız geldiği ve yüz ifadesinden dolayı bunu gizlemesi mümkün değildi. Sütünün bebeğini doyurmaya yeteceğini, kesilmediğini, ancak emme zorlaştığı için bebeğinin huzursuzlanabileceğini, Dicle'nin duyguları fazla yüksek hisseden bir bebek olması sebebiyle üzüntüsünü hissetmeye devam ettikçe sürekli ten teması ve emzirme isteyeceğini sözlerine eklemiş, emzirme esnasında göğsünü biraz sıkarsa süt akışının rahatlayabileceğini de ilave etmişti. Hazan her cümlesinde kendini daha çok yetersiz ve kötü bir anne gibi hissetmişti. Durumu psikoloğuna danışma cesareti bile gösterememişti. Ama hem bebeği hem de kendi sağlığı için bu ızdırap dolu belirsizlikten kurtulması gerektiğini biliyordu. Canan hanım anlatmaması için ona defalarca yalvaran mesajlar atmıştı. Yağız meseleyi halletmiş, fotoğrafları adamın elinden almış, ölümün eşiğine gelene kadar darp etmişti. Hazan da adamla görüşmüş, bir daha Bahar'a ya da bir başka kadına bulaşırsa soluğu hapishanede alacağını, savcı olduğunu dipnot geçerek belirtmişti. Her şey halledilmiş olsa da Fırat hâlâ bunu duyduğunda delirirdi. Bu noktadan sonrası çıkmaz sokaktı. Hazan anlatamaz, anlatmazsa da barışamazlardı. En azından bu gece başka bir yol var mı yoksa boşanıp boşanmayacaklarını soracaktı. Göğsündeki ağırlığı, ruhundaki kırgınlığı kaldıracak gücü kalmamıştı.
Memesini doktorun gösterdiği gibi sıkarken tek başına yapmakta zorlansa da yanan canına rağmen bebeğini emzirmeye devam etti. Doğumdan sonraki ilk regl dönemi yaklaştığı için göğüslerinde hassasiyet, doluluk ve şişkinlik vardı. Sarkacağını düşündüğü memeleri daha da büyümüştü ve bedenine ağırlık yapıyordu. Doktoru her annede sarkma olmayabileceğini, bunun genlerle, beslenmeyle, hamilelikte alınan kiloların verilmesiyle alakalı olduğunu belirtmişti. Hazan hamilelik sürecinde yalnızca alması gereken kiloları almıştı. Vajinal sıkılığı ise doğuştan pelvik kasları dar olduğu için zarar görmemişti. En azından bedeniyle hâlâ barışık kalabildiğinden mutluydu.
Çalan zille dikkatlice yerinden kalktı. Bebeğini sarsmamaya özen göstererek mutfaktan çıkıp kapıya ulaştı. Dirseğiyle kapıyı açıp geri çekildi. Aslı aralanan kapıyı ittiğinde Yaren'le birlikte içeriye girdiler.
"Hoş geldiniz."
"Ayh hoş bulduk. Emziriyor muydun?"
"Hı hı. Geçin hadi."
Yaren kapıyı kapattı. Ellerini yıkayıp masaya geçtiler.
"Aslı, fırında börek vardı, alabilir misin?"
"Alırım," derken ayağa kalktı.
"İyi misin?"
Yaren'in sorusuyla gözleri onu buldu.
"İyiyim."
"Öyle görünmüyorsun ama."
Sıkıntılı bir hâl içerisinde içini çekti.
"Ne diyeyim Yaren? İyi olmaya çalışıyorum işte."
Aslı böreği bir tabağa alırken, "konuşmuyor musunuz hâlâ?" diye sordu.
"Konuşmuyor. Yüzüme bakmıyor, sofraya oturmuyor. Galiba..."
Duraksadı. Aklından geçirse de bazı şeyleri dile dökmeye gücü yoktu.
"Galiba ne?"
Yutkundu. Mırıltılı şapırtılar çıkararak emmeye devam eden bebeğini daha sıkı sarıp, "boşanacağız sanırım," dedi, güçsüz bir sesle.
Aslı böreği kesmeyi bırakıp ona döndü. Yaren'in kaşları çatılmıştı.
"Nasıl yani? Öyle mi dedi?"
"Hayır, demedi, ama öyle hissediyorum."
"Hiç mi konuşmadınız?"
"Konuşmadık. Yüzüme bile bakmıyor diyorum ya."
"Kendi bilir. Topla eşyalarını, gel bize."
"Ayh dur Yaren ya. Ateşe körükle gitmesene."
"Ben de düşündüm bunu aslında. Ama suçlu olan benim, onu cezalandırıyormuşum gibi olur. Hem tek başıma değilim ki artık, Dicle var. Şu kapıdan onunla çıkıp gidersem Fırat çıldırır. Her şey daha kötü olur."
"Ne olacakmış? Yiyorsa bir şey yapsın."
"Of Yaren."
"Ne?"
"Hır gürle çözemeyiz bu işi. Fatma teyzenin dediği yöntemimi denesen? Tamam Fırat bir adım atmıyor ama sen de put gibi duruyorsun. Madem suçlu olduğunu kabul ediyorsun, o zaman kendini affetirmeye çalış."
O gece olanları anlatmamıştı. Anlatamazdı da zaten. Tekrar Fırat'ın koynuna girmeye cesareti yoktu. Ne sakladığını sorduğu an yine tek kelime edemeyecekti. Sevdiği adam da suskunluğunu kabul etmeyecek ve her şey yine ikisi için de can yakıcı bir hâl alacaktı.
"Haklısın, ama bir adım atarsam bana yine ne olduğunu soracak ve ben yine söyleyemeyeceğim. Bunun sonu yok ki."
"Neyini söyleyemiyorsun kızım? Kardeşi yemiş bir halt işte, sen mi yaptın sanki? Anlat gitsin."
"Saçmalama Yaren. Nasıl anlatırım? Delirir. Yanlış bir şey yaparsa hadi ben neyse ama artık Dicle var. Babasız mı kalsın?"
"Mesele halledildi artık. Sorun edeceği ne var ki ortada?"
Göğüs ucunu bırakan bebeğiyle üstünü düzeltip kızını gazını çıkarmak için omzuna yatırarak sırtını sıvazlamaya başladı.
"Fırat bizim gibi düşünmez. Onun için namus çok önemli bir şey. Kaldı ki o ögrenirse Ömer dedem de öğrenir, sonrasında Bahar'a nolur, bilmiyorum. Söz de verdim. Vermemiş olsam bile kimsenin canının yanmasına sebep olmak istemiyorum."
Aslı börekleri masaya koyup çayları doldururken, "böyle de senin canın yanıyor ama," dedi. "Emziriyorsun da. Bu insanların sana bunu yapmaya ne hakkı var..."
"Özellikle de kocan olacak o herifin," diyerek araya girdi Yaren.
"Öfkeli olduğu için böyle davranıyor bana. Yoksa..."
"Önemli olan öfkeli olduğunda iyi davranması değil mi? Sonuçta anlıyor her ne yaptıysan onun iyiliği için yaptığını. Neyin hırsı, neyi öfkesi bu?"
"Annesine öfkeli. Canan teyzenin beni onunla barışmak için aracı olarak kullanacağını zannediyordu. Kapımıza geldiğinde niyetinin o olduğunu söylemişti. Ama öyle yapmadı. Belki buna kırıldı. Umrunda olmadığı için. Ben de çıkıp onunla işbirliği yapınca kendini yalnız bırakılmış hissetti. Onlara benim yüzümden sırtını dönmüştü. Benden her zaman net bir yerde durmamı bekliyor, ben de yapamıyorum, ortada duruyorum. Her ne olursa olsun onun tarafını tutmamı bekliyor, onu da beceremiyorum, doğru bildiğim neyse onu yapıyorum. Ona göre bu karı-koca ilişkisine aykırı. Düşmanlık beslememi istiyor. Ortada durmaya devam edersem ezilip geçileceğimi, zarar göreceğimi, kullanıp atılacağımı, kolay ulaşılır olduğum için insanların beni kıracağını düşünüyor."
"Haklı."
"Ihhhğğ."
Gazını çıkaran bebeğinin boynunu öpüp beşiğine yatırdı. Masaya oturup, "ama ben kimseye karşı bir duygu beslemiyorum ki," dedi. "Bir beklentim de yok. Yardım ediyorum sadece. Kim olursa olsun yapacağım gibi."
"Ona da anlatsana bunu böyle."
"Anlamaz ki. Anlasa da kabul etmez. Her şeye, zihnimden geçen her düşünceye hakim olmak istiyor. En ufak bir şey dahi saklasam ondan yeri göğe katıyor. Heja babaanne diyor ya kadın erkekten bir adım geride durmalı, erkek evin reisidir diye. Belki öyle bir şey benden beklediği. Her şeyi o çözecek, kocam olarak her şeyimi kontrol edecek. Ya da başka bir derdi var da ben anlamıyorum."
Yaren Hazan'ın tabağını doldururken Aslı yerinden kalkıp saçlarını öptü.
"Yine de akşam geldiğinde konuşmaya çalış. Ne bileyim güzel güzel giyin, birlikte yemek hazırlayalım, biraz güler yüz göster, cilve yap. Olmazsa yine olmaz. Biz varız. Yalnız değilsin."
"Aynen öyle. Sana da Dicle'ye de bakarız biz. Kimseye ihtiyacın yok senin."
Dolan gözleriyle yanağını ısırdı. Cilve yapacak, güler yüz gösterecek gücü yoktu. Başında günlerdir dinmeyen bir ağrı vardı. Üstündeki ağırlığı, ölü toprağını bir türlü atamıyordu. Güneşli günler ruhunu sıkmaya başlamıştı. Yüzünü güldüren tek şey Dicle'ydi. Aslı ve Yaren'in varlığına da minnettardı. Ama Fırat yokken hiçbir şey içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Son bir kez, ez azından bu işin akibetini öğrenmek için sevdiği adamla oturup konuşmaya çalışacaktı. Belki o da, onu özlemişti. Belki affederdi.
*********
Kahvaltıdan sonra bahçede sohbet eşliğinde kahve içtiler. Aslı ve Yaren Dicle'yi sevdi. Mızmızlanıp durduğundan pek istenilen gibi bir an değildi. Dicle anne ve babası dışında kimsenin kucağında durmaktan hoşlanmıyor, güvende hissetmiyordu. Hemen yüzünü buruşturup ağlamaya meyil ediyor, annesine bakıyordu. Hazan bebeğine kıyamıyor, gözleri dolduğu an kucağına alıyordu. Şu sıralar Fırat'ın yanında bile pek uzun süreli durmaz olmuştu. Evdeki huzursuz hava onu da etkiliyordu.
Bir süre daha oturduktan sonra evi güzelce dip bucak temizlemişlerdi. Saat akşamüstüne evrilirken mutfağa girip yemek yapmaya koyulmuşlardı. Hazan Fırat seviyor diye mahluta çorbasıyla yemekleri yapmaya başlamış, kızların birkaç ufak tefek yardım dışında hiçbir şeye dokunmalarına izin vermemişti. Patlıcan söğürme, domatesli biberli köz salata, nâr ekşili çoban salata, şehriyeli, tereyağlı pilav ve fırında yapacağı Urfa kebabının yanına lavaş hamuru yoğurmuştu. Kebabın kurumaması ve lavaşın sıcak olması için onları yapmayı sona bırakmıştı. Her şey halledildikten sonra Aslı ve Yaren bebeğine bakarken duş almış, kıyafet seçiminde ikilemde kalmıştı.
"Şu beyazı giy," dedi, Aslı. "Hem beyaz ve masum bir havası var, hem de seksi ve davetkâr."
"Bence daha usturuplu bir şeyler giy. Konu amacından sapmasın."
Hazan elini beyaz, mini bir elbiseye uzattı. Kare yaka göğüs dekolteli, uzun, tülden kabarık kolları, fırfırlı eteğiyle hem masum, hem de kısa eteği ve göğüs dekoltesiyle Fırat'ın aklını başından alabilirdi. Yanlardan görülen bel dekoltesi de hoştu.
"Bunu giyeceğim," dedi.
Bilekten bağlamalı beyaz ayakkabılarını da alıp giyindi. Saçlarını düzleştirdi. Bordo oje ve ruh sürüp kirpiklerini kıvırdı. Çok güzel olmuştu. Aslı'nın isteği üzerine etrafında döndü. Hareketli eteği, uzun saçları savrulurken aldığı övgüler eşliğinde kendini iyi hissetmişti.
Saat 18.21'i gösterirken kızlar gitti. O sırada Dicle uyanmıştı. Hazan bebeğini beşikten aldığında zil çalmıştı. Heyecanla topuklu ayakkabılarının parkelerin üzerinde çıkardığı sesler eşliğinde salona geçti. Kapıya ulaşıp derin bir nefesi içine çekti. Kendini gülümsemeye zorlayıp kolu indirdi.
Fırat ona gözlerini değdirmeme konusundaki kararlığını sürdürmeye devam ederken elbisesini fark etmişti. Ayaklarından başlayarak boynuna kadar gözlerini çıkarsa da yüzüne bakmadı. İçeri girip kapıyı kapattı. Karısının güzelliği iradesini zorlasa da direndi. Kokusunu duymamak için nefesini tutacak haldeydi. Neden böyle giyindiğini düşünürken mutfaktan gelen güzel kokuları fark etti. Salonda hazırlanmış olan masayı gördü. Bakışlarını bir an olsun üstünden ayırmayan kıza içi giderken yeni uyandığı boş ve memnuniyetsiz gözlerinden belli olan, annesine minik elleriyle sıkıca tutunmuş kızına odaklandı.
"Babam," diyerek alnını öpse de elleriyle herhangi bir temasta bulunmamıştı. Bebeğinin mırıltıları eşliğinde geri çekilirken yanağına inen dudaklarla kalakaldı.
"Hoş geldin," diyen ses kalbini ele geçirip dört nala koştururken derince yutkundu. Ağır ağır doğrulup kendini toplamaya çalıştı. Çok özlemişti. Küçücük bir öpücüğüyle alev alacak kadar özlediğini ise şu an idrak etmişti. O geceden sonra kendini affettirmek için hiçbir bir şey yapmamıştı. Yapmasını beklemeye de yüzü yoktu. Hazan kızgınlığından dolayı yüzüne bakmadığını düşünüyordu, öyleydi de, ama o gece olanlar da yüzünü yere eğiyordu. Kollarını kendine sarıp ağlayışı, dakikalarca öylece kalışı, yanan canıyla iniltilerini bastırmaya çalışarak yataktan kalkıp sarsak adımlarıyla banyoya gidişi gözünün önünden gitmiyordu. Peşinden gitmemek, kollarının arasına alıp sarıp sarmalamamak için büyük bir savaş vermişti. Öfkesi gururunu pekiştirmiş, sevgisi her ikisinin arasında kalmıştı. Hazan'ın uslanması gerekiyordu. Son zamanlarda aralarının hiç olmadığı kadar iyi olması, ona yumuşak yüzünü gösterişi sevdiği kıza hata yapma hakkı vermezdi. Her yaptığını affeden, alttan alan tarafı bir sınırı olmadığını göstermezdi. Belki böyle olmaması gerekiyordu, ama bir şekilde burnunun sürtmesi şarttı. Haftalar sonra ona yaklaşmaya çalışmasının sebebinin bu olmasını istedi. Her şeyi anlattıktan somra o gece için ayaklarına kapanmaya hazırdı.
Cesareti kırılmasın diye, "hoş bulduk," dedi, öylesine bir sesle. İçi parlayan, ateş parçası, kocaman gözleri yüreğini titretti. Dudaklarına kayıp elbisesinin yakasından taşan göğüslerinde takılı kalan gözlerine zar zor söz geçirirken, "ne bu halin? Bir yere mi gidiyorsun?" diye sordu.
Bebeğine daha sıkı sarılıp çekingen bir sesle, "hayır," dedi. "Senin için hazırlandım."
Kaşları havalandı.
"Neden?"
"Şey...belki oturup birlikte yemek yeriz diye düşündüm."
Gözlerine beklenti içerisinde ürkekçe bakan gözlerine kitlendi. Bir adım atıp, "anlatacak mısın?" dedi.
Sessiz kaldı. Yine o masaya oturmayacak, barışmaya yanaşmayacaktı. Umudu bir balon gibi sönerken başını önüne eğdi.
Fırat bu suskunluğuna rağmen o masaya oturmaya can atsa da, "ben askeriyede yedim," dedi. Ve yanından geçip yatak odasına geçti. Duvara yumruk atıp duşa girdi. Hasretinden kafayı yiyecekti. Geri adım atmanın eşiğindeydi. Aklı dayan dese de ne yüreği ne de bedeni aklıyla aynı fikirde değildi. İşkence gibi geçen üç koca hafta bile fazlaydı. Aynı yatakta olup da canından çok sevdiği kıza sırtını dönmeyi kaldıramıyordu. Yine gelsin istedi. Bir kere daha ısrar etsin, bu kadar kolay vazgeçmesin istedi. Bu sefer kabul edecek, koynuna alıp sakladığı şeyi öpe koklaya söyletecekti. Küvete uzanıp başını arkaya yasladı. Bu gece karısına dokunacaktı. Bu yüzden erekte olmuş aletine dokunmadı.
Hazan salonda bebeğini emzirirken gözlerinden akan yaşları kendi haline bırakmıştı. Dicle onu ağlarken gördükçe ağlamaklı mırıltılar çıkarıyor, kaşları çatılıp yüzü buruştuğu an amnesinin dudaklarına dayadığı meme ucuyla susmak zorunda kalıyordu. Huzursuzca çırpınan el ve ayakları Hazan'ın yanan canını daha çok yakıyordu. Emmeyi bir kez daha bırakan bebeğini göğsüne yatırıp üstünü düzeltti. Alnını, yanağını ve boynunu öpüp kucağında usul usul salladı.
"Şşş, anneciğim," dedi. "Üzülme. Bir kere daha deneyeceğim, baban belki bu sefer affeder beni. Affetmezse de...teyzenlere gideriz. Ağlama tamam mı? Çok seviyorum seni. Sana böyle hissettirdiğim için özür dilerim..."
Hıçkırığıyla kesilen sesiyle ayağa kalktı. Sağa sola yürüyerek kızını sakinleştirmeye çalıştı. Kendince bir ninni tutturup biraz olsun kendini de toparladı. Dicle'yi beşiğe yatırıp elbisesini kontrol ederek odanın kapısına doğru adımladı. İçeriye girdiğinde Fırat banyodan çıkıyordu. Altında boxserıyla elindeki havlu yardımıyla saçlarını kuruturken göz göze geldiler. Hazan yutkunup temkinli adımlarla sevdiği adama yaklaştı. Karşısında durup, "konuşalım," dedi. "Lütfen."
İçleri kızarmış gözleri, ucu pembeleşmiş burnu, güzelliği cevabın ne olduğunu daha da netleştirmişti. Buna rağmen bir kere daha, "anlatacak mısın?" diye sordu.
"Fırat..."
"Anlatmayacaksan konuşmanın bir anlamı yok."
Titreyen çenesini durdurmak için alt dudağını ısırdı.
"Böyle devam mı edecek yani?"
"Senin elinde. Anlat, etmesin."
Bir damla yaş yanağında süzülürken, "ben yanlış bir şey yapmadım," dedi. "Bu kadar kızmanı hak edecek bir şey yapmadım."
"Anlat o zaman."
"İstemiyorum."
"Tamam."
Yatağa doğru ilerleyip havluyu üstüne atarak uzandı.
"Çıkarken çek kapıyı."
Arkasında kalan yatağa döndü. Sırtüstü uzanmış kocasının kapalı olan gözlerine bakıp, "bo-boşanacak mıyız?" dedi.
Gözleri aniden açıldı. Değil düşünmeyi ihtamiline bile alan tanımayacağı bu saçmalığı dile getirişi sinirlerini gererken doğrulup oturdu.
"Nereden çıkardın bunu?"
"Ben...anlatmayacağım, sen affetmeyeceksin, nolacak böyle? Bunun bir sonu yok ki."
"Boşanmak mı istiyorsun yani?"
"Hayır, ama..."
Öfkeyle ayağa fırladı.
"Ne ama?!"
"Sen beni istemiyorsun."
"Ben mi istemiyorum? Ciddi misin sen?"
"Üç haftadır konuşmuyorsun benimle. Yüzüme bakmıyorsun. Üzgünüm, ama umursamıyorsun. Aynı sofraya oturmuyorsun bile. Ne düşünmemi bekliyordun?"
"Bu sefer çok kızgın olduğumu, karşında her hatanda seni affedecek bir adam olmadığını, sabrımı zorlayıp sınırlarımı zorlamaya devam ettiğin sürece öfkemin her zaman sevgimin önüne geçeceğini anlamanı bekliyordum. Yanlış yapan sensin."
"Ne önemi var ki? Yanlış yapan sen olduğunda da cezalandırılan, alttan alan yine ben oluyorum. Sesim senden daha az çıkıyor, hem fiziksel hem de duygusal olarak güçsüzüm, söz konusu sen olduğunda kendimi savunamıyorum diye sürekli beni bir kenara atıyorsun..."
Üstüne yürüdü. Her cümlesi kulağında ona duyduğu sevgiye bir hakaretmiş gibi çınlıyordu.
"Düşünerek konuş," dedi, sert sesi tehditkâr bir tınıdaydı. "Damarıma basma benim."
"Niye? Yalan mı? Seni memnun ettiğim sürece ne düşünüp ne hissettiğim umrunda mı?"
"Hazan!"
"Ne?!"
"Ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Pişman olacağın şeyler söyleme."
"Senin duydu mu? Bana o gece yaptığın şeyi gözün gördü mü? Haftalardır ben ne çektim umursadın mı? Sanmıyorum. Hazan ne de olsa affeder seni. Bağır çağır, canını yak, sırtını dön, yüzüne bakma, ne önemi var ki? İlla burnu sürter, dize gelir, yine senin istediğin olur. Benim duygularımın ne önemi var? Di mi?"
Dişlerini sıkıp dilini ısırdı. Yumruklarını kapatıp açarken, "bir kere daha söylüyorum, bir daha söylemem," dedi. "Düşünerek konuş."
"Konuşmayacağım. Kızımı da alıp gideceğim bu evden. Bu psikolojik şiddete daha fazla katlanmayacağım."
Ne olur ne olmaz diye hazırda tuttuğu bebeğinin çantasını almak üzere hareketlendiğinde koluna yapışan elle savruldu. Kendini Fırat'ın kolları arasında, ateş saçan gözlerinin altında bulduğunda yumurtasından yeni çıkmış bir kuş gibi titriyor, kalbi deli gibi atarken göğsünü ağrıtıyordu. Sevdiği adamın öfkesine hakim olmakta güçlük çektiği yüzünün her bir zerresinde aşikardı. Belini kıracakmışcasına sıkan kolları canını yakıyordu. Esmere çalan buğday teninde, sonu görünmeyen bir mağaranın dehlizlerinden gelen, kaynağı belli olmayan göz alıcı bir ışık gibi parlayan elleri göğsüne tutunmuştu. Topuklu ayakkabıları sayesinde karnına değen göbeği, devasa, çıplak bedeninden yayılan sıcaklıkla alev almıştı. Dizlerinin dermanının kesildiğini hissetti. Fırat kollarını çektiği an boş bir çuval gibi yere yığılacağını biliyordu. Aldığı düzensiz, hızlı nefeslerle körük gibi inip kalkan süt dolu ve doğumdan sonra ilk reglini yaşamasına günler kala şişen göğüsleri aralarında sıkışmış, elbiseden iyice taşarak kocasının gözlerine iştah açıcı bir manzara sunmuştu.
"Çok bile dayandın," dedi. "Şu cümleyi ne zaman kuracağını bekliyordum."
"Beni buna sen mecbur bırakıyorsun."
"Senin beni mecbur bıraktığın şeyleri napacağız? Ben haz almıyorum senden uzak durmaktan? Hoşuma mı gidiyor sana yüz çevirmek, sırtımı dönmek? Senden çok kendimi cezalandırıyorum ben, farkında değil misin?"
Burnunu çekti.
"Ben böyle olmasını gerektirecek hiçbir şey yapmadım."
"Eğer o kameradan seni görüp peşine düşmeseydim, o kadınla buluşmaya gittiğini bana söyleyecek miydin?"
"Hayır. Tıpkı ben bir şekilde ögrenmeseydim senin anneme para yolladığını, dedemin nasıl bir adam olduğunu, ablanın ölümünü ve daha birçok şeyi bana söylemeyeceğin gibi."
Bıkkınca soludu.
"Aynı şey değil. Biz karı kocayız. Bir çocuğumuz var. Onca şey yaşadık. Artık şu hâle gelmememiz gerekiyor. Defalarca konuştuğumuz yerden patlamamamız gerekiyor. Birbirimizi tanımış olmamız gerekiyor. Yuvamız dışında kimseyi umursamamamız gerekiyor. Ben o saydığın şeyleri seni elimde tutabilmek için sakladım senden. Canın yanmasın, üzülme, benden uzaklaşma diye. Ama sen tam tersini yapıyorsun. Aramızın bozulacağını bile bile burnunun dikine gitmeye devam ediyorsun. Başkaları için beni karşına alıp yüz çeviriyorsun. Canımı çıkarıyorsun Hazan. Mahvediyorsun beni."
"Kim olursa olsun yapardım aynı şeyi. Senin annen olduğu için bu hâle geldik, ama benden yardım isteyen kim olursa olsun giderdim. Belki o zaman sana söylerdim. Senin iyiliğin için sustum, susuyorum ve susacağım. Bu yüzden beni affetmeyeceksen etme."
"İyi. Sus. Ama şu halimizi unutma. İşleri düşünce kapımıza gelip aramıza giren insanların ne senin ne de benim çektiğim acıları umursamadığını unutma."
"Ben kimseden karşılık beklemedim."
"Bunun karşılıkla bir alakası yok. İyilik yaptığın kişinin buna değip değmemesi mesele. O kadın senin bir damla gözyaşını bile hak etmiyor."
"Senin için ağlıyorum, onun için değil."
Kollarını sıklaştırdı.
"Onun yüzünden bu haldeyiz ama. Aramızın bozulacağını bilerek yaptı."
"Başka çaresi yoktu. Ona yardım edebilecek tek kişi bendim."
"Bize kim yardım edecek peki?"
"Bizim yardıma ihtiyacımız mı var?"
"Yok mu?"
"Var mı?"
Islak, uzun kıvrımlı kirpiklerinin çevrelediği gözlerine içi giderken üzerine eğilip alnını öptü. Boynuna gömülüp kokusunu soludu.
"Benim bir tek sana ihtiyacım var," dedi. "Senin önemseyip sevdiğin tek adam olmaya ihtiyacım var."
Soğuk ellerini omuzlarına tırmandırıp boynuna sarıldı.
"Öylesin zaten. Çok seviyorum seni."
"O geceden sonra, hâlâ mı?"
Donup kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Yaşananlar gözlerinin önünde canlanırken yatağa baktı. Kasıklarından tiz bir sızı gelip geçerken, "bi-bilerek yapmadın," dedi. "Kızgındın."
"Bilerek yaptım. Kızgındım, ama kendimi kontrol edebilirdim. Bunun yumuşatılacak hiçbir tarafı yok. Yapma."
"Pişmansın ama."
"Köpek gibi."
Boynunu öptü.
"O zaman...eğer sen beni affedersen ben de seni affedebilirim."
Boynunda ayrılıp dudaklarını alnına bastırdı. Burnunu, dudaklarını, çenesini, boğazını, gerdanını, göğüslerini öperek yere çöktü. Ancak bu halde aynı boya gelebildiği karısının göbeğinde durulup eteğini kaldırdı.
"Fırat..."
Beyaz külotunun üstünden kadınlığını koklayarak dudaklarını gezdirdi. Bacaklarını ıslak öpücüklere boğdu. Ayaklarına kapandı.
"Affet," dedi. "Özür dilerim, affet."
Omuzlarına tutunarak bir adım gerileyip yere oturdu.
"Tamam," dedi. "Tamam...kocam. Affettim, sen de beni affet, barışalım."
Dudaklarına yapıştı. Bacaklarını tutup beline sarmasını sağladı. Beyaz, tüylü halıya yatırıp altına aldı. Özlem dolu, hırçın öpüşmelerine bir anlığına ara verip alınlarını birleştirdi.
"Çok özledim seni," dedi. "İzin ver..."
"Önce...yemek yiyelim."
"O kadar sabrım yok. Yalvarıyorum sana..."
"Tamam," dedi. Korkuyordu, ama aralarının düzelmesinin yolu buysa onun olmaya hazırdı.
Yanağını öptü.
"O geceki gibi olmayacak," dedi. "Çok güzel hissettireceğim sana, söz. Korkma."
Dolu dolu olan, endişesini saklayamadığı gözleriyle başını salladı. Sevdiği adam boynuna gömülürken külodunu çıkardı. Boxserını indirip onca şeye rağmen sırılsıklam olan vajinasına yavaşça girdi.
"A-a-ah....mmmh."
Aletini biraz daha itip köküne kadar soktu. Son birlikteliklerinden daha dardı. Sıcaklığını, aklını başından alan ıslaklığı, onu hevesle kavrayıp içine çeken yumuşacık vajinasını iyice hissedip ruhuna sindirmek için bir müddet öylece durdu. Yüzünü öpücükleriyle sevip, "nasıl bırakırım lan ben seni?" dedi. "Boşanmak ne demek? Sana dokunmadan nasıl yaşarım ben?"
"Ihhhmmğğğh...ıh."
Burnunu burnuna sürttü.
"Çok güzelsin," dedi, dudaklarını koklarken. "Benden başka kimsenin gözü değmesin sana."
İçindeki belli belirsiz git gelleri dayanılmaz bir haldeydi. Topuklu ayakkabılarının olduğu ayaklarını yatağa dayamış, kadınlığındaki rahatsız edici ıslaklığa tatlı bir acı eşlik ederken kaşıntı hissiyle inleyip duruyor küçük darbeler indiriyordu.
"Ahhh..."
"Kokunu benden başkası duymasın. Deliririm."
"Oh...ahmmmhhh ıhmm."
Boynunu ısırıp emerek talan ederken, "ölüyorum," dedi. "Ölüyorum lan sana. Dayanmıyor yüreğim senden ayrı kalmaya."
Tırnaklarını sırtına geçirdi.
"O-o-of Fıraaat..."
"Hım? Söyle, emret."
"Hızlansana biraz."
"Tamam."
Zeminden destek alarak git gellerini hızlandırdı. Karısının iniltileri daha net bir hâl aldığında memelerine daldı.
"Fı-ahğğh - Fıraaat!"
"Yavrum....canım..."
"Yaah...ağğğhhh..."
"Bebeğim..."
"Ko-kocammmmğğğğhh. Da-daha hızlı...no-nolur?"
"Emin misin? Yine canın yanarsa..."
"Yanmaz...o gece de ca-canımı yakan sertliğin değildi. Öpüp koklamadan, duygusuzca bir seks oyuncağı gibi beni boşalmak için kullanıp...içime boşalmaya bile değer görmeden bir köşeye atmandı."
"Özür dilerim...Hazan..."
"Hak ettim..."
"Etmedin. Her ne yapmış olursan ol edemezsin. Benim şerefsizliğimdi."
"Fırat..."
"Bir şey yap. Benim senin canını yaktığım kadar yak canımı."
"Yaktım zaten."
"Denk değil. Hadi, seninim. Ne istiyorsan."
"Yapamam ki. Yapsam bile senin canın yanmaz."
"Yanıyor. Haftalardır cayır cayır yanıyorum. Senin bir bakışın yeter beni kül etmeye."
Hayretle baktı gözlerine
"Nasıl?" dedi. "Nasıl beni bu kadar çok severken bana böyle davranabiliyorsun?"
"Ben de bu sorunun cevabını merak ediyorum."
"Ben senin canını yakmak istemedim."
"Ben istedim mi?"
Bundan sonrası çıkmaz sokaktı. Hazan daha fazla konuşmak istemiyordu. Dudaklarına uzandı. Isırarak asılıp kocasını üstüne çekti. Sertçe emip çekiştirdi. Fırat içindeki gelgitlerine kaldığı yerden devam ederken dilini ağzının içine itti. Dişlerinde, damağında dilinde gezdirdi. Sevdiği adam ağzının içine inlerken memnun bir şekilde ayrıldı. Fırat bundan hoşlanmamıştı. Devam etmesini istiyordu. Dudaklarını yalamak için dilini çıkardığında Hazan hızla avını yakalayıp ısırdı.
"Lan!"
Kanayan diliyle yüzünü yüzünden uzaklaştırdı. Çatık kaşlarıyla tepkisini ölçmeye çalışan karısına baktı. Yak canımı demişti. Ağzına biriken sıvıyı yutup gıdısını emdi.
"Devam et," dedi. "Korkma."
Tırnaklarını iyice etine bastırdı. Dişlerini boynuna sapladı. Isırarak emdi. Atan şah damarını hissetti. Omuzlarına, köprücük kemiklerin, adem elmasına aynı kanatıcı darbeleri indirdi. Sırtını tırnaklarıyla boydan boya çizip yaraladı. Beline dolanan kollarla yerde bir tur yuvarlandıktan sonra kendini kocasının üstünde buldu. Pençelerini göğsüne batırıp topuklu ayakkabılarıyla yere sağlam basarken keskin bir bıçak gibi etine kesikler açtı. O gece onun yaptığı gibi kesik kesik inlese de gıkı bile çıkmayan kocasının dev cüssesi üzerinde yılankavi hareketlerle kıvrılarak göğüs uçlarını yalayıp dişledi. Karın kaslarını, baklavalarını, yırtıcı bir kedinin günler süren açlıktan sonra yakaladığı ilk avına yaptığı gibi parçaladı. Küçük diş izlerinden sızan kanların metalik tadı diline bulaşıyor, hoş olmayan bu tat ona inanılması güç bir zevk veriyordu.
Ellerini karnına koyup doğruldu. Elbisesinin sırt dekoltesinden açıkta kalan belini tutan sevdiği adamın üstünde zıplamaya başladı. Fırat, karısının canını yaktığını zannettiği yerde hazdan kendinden geçmek üzereyken çenesindeki kanı silmek için elini uzattı. Baş parmağıyla minik çenesini temizleyip doğrularak dudağının kenarını öptü. Sımsıkı sarılıp saçlarında nefeslendi.
"Yah...ahhhğğğğ...bırak."
Hızını kestiği için sarılışından hoşlanmamıştı.
"Şşş, tamam."
Kollarını gevşetip omuzlarına tutunan ellerini öptü. O masum güzelliğiyle fazlaca ateşli ve dişi bir hâle bürünen karısını izledi. Bacaklarını okşayıp kalçalarını yoğurdu. Hoşuna gittiğini bildiği için iniltilerini tutmak yerine serbest bıraktı. Yüzünü memelerine gömdü. Başına dayadığı çenesiyle boşalmak üzereyken onu boğmak istercesine boynuna dolanan kollarla karısını altına alıp son sürat hızlanarak aynı anda boşalmalarını sağladı. Nefes nefese, kan ter içinde dudaklarını buluşturdu. İçinden çıkıp kucağına alarak yerden kaldırdı.
"Fı-Fırat..."
Yüz üstü yatağa yatırdı. Üstüne çıkıp eteğini beline kadar sıyırdı. Bembeyaz, pürüzsüz, dolgun ve yuvarlak kalçalarını avuçlayıp tenindeki benleri sevdi. Emip ısırarak talan etti. Kadınlığını yalayıp kokladı. Ardından üzerine uzanıp bacaklarını ayırdı. Penisini arkadan vajinasının içine ittiğinde Hazan çığlığını son anda yüzünü yastığa gömerek boğdu. Bu pozisyonda kocasını ve gücünü öyle net hissediyordu ki onu bu şekilde, kollarını kullanmadan kaldırıp taşıyabileceğinden emindi.
"Acıyor mu?"
Girebileceği en derinine girmiş gibi yoğun bir baskı ve doluluk hissetse de buna acı demek doğru olmazdı. Fırat'ın ona sormadan içine böyle girişi hoşuna gitmemişti, ama çıkmasını söylemek de istemedi. Olumsuz mırıltılar çıkardı. Başının düştüğü yastıktaki görüş açısında olan büyük, damarlı eline gözlerini dikti. Kalçalarındaki sıcaklığı, sırtındaki ağırlığı, saç diplerine vuran nefesi, etrafını saran, tenine bulaşan kokusu şu an yer ve gökyüzünde olmak istediği tek yerdi.
Ensesini öptü. Ellerinden destek alarak hareketlendi. Sevdiği kız bacaklarını biraz daha ayırıp ona yer açtığında hızlandı. Bu güzeller güzeli kadının ona ait olduğunu hatırlattı kendine. İlk birlikteliklerinde bekaretini bozduğu anı, çarşafa bulaşan kanı gördüğünde duyduğu gururu düşündü. Onu hamile bıraktığı gece altında yorgunluktan uyuya kalana kadar içine üçten fazla kez boşalmıştı. Tuvalete kucağında taşımış, nöbete gidene kadar sevip durmuştu. Hazan çok yanlış yapmıştı, ama bir kere bile ihanet etmemişti. Onu çok seviyordu. Sürekli aynı şey olmadığını söylese de bir yere kadar haklı olduğunu biliyordu. Ne sakladığınıı ise karısından değilse bile kimden öğreneceğini anlamıştı.
Yandaki yastığı alıp karısının karnının altın koyup kalçalarını yükseltti. Sıkıca sarılıp başını boynuna bıraktı. Hızını arttırıp boğuk çığlıkları eşliğinde sevdiği kızın içini bir kere daha sıvısıyla doldurdu. Yan dönüp pikeyi üstlerine örttü. Çekmeceye uzanıp astım spreyini aldı. Saçlarını öpüp, "ister misin?" dedi.
"Hı hı."
"Gel bir tanem."
Dudaklarını aralayıp kocası hâlâ içindeyken spreyi ağzına sıkmasına izin verdi. Derin derin nefesler alıp belindeki kollara tutundu. O geceki gibi onu bırakıp gitmesinden korkuyordu. Sırtını göğsüne bastırdı. Açık kapıdan salonu izledi. Dicle'nin ağlamamasını umdu. Kızına ihanet ediyormuşcasına bir his yüreğini sarsa da kocasıyla biraz böyle kalmak istiyordu.
"İyi misin?"
"İyiyim. Sen?"
Omzunu öptü.
"İyiyim. Kurban olurum sana."
"Fırat..."
"Hı?"
"Barıştık mı? Bir daha sakladığım şeyin ne olduğunu sorup kızacak mısın?"
Burnunu kulağının arkasına dayadı.
"Kızmayacağım. Ama unutmayacağım da. Barıştık."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
"Ben...kendimi çok kötü hissediyorum sen bana küsünce. Yapayalnız hissediyorum."
İçinden çıkıp Hazan'ı kendine çevirdi. Dudaklarını alnına bastırdı.
"Hissetme. Ne hâle gelirsek gelelim bırakmam seni. Yüz yüze gelip tek kelime edemeyecek olsak bile sen benim nikahımın altından çıkamazsın."
"Mesele nikahlı olup olmamamız değil ki. Yaptığım yemeği yemeye bile tenezzül etmedin. Yüzüme bakmadın."
"Sen benim her şeyimsin Hazan. Bunu sadece ailemsin olarak algılama. Aklımsın, kalbimsin, canımsın. Biri, bir yapsa bir olur, ama sen bir yapınca bin oluyor."
"Nasıl yani?"
"Kıskanıyorum seni."
"Ne?"
"Kıskanıyorum. Benden başkasına verdiğin önemi, değeri; yanında ben yokken yürüdüğün yolu, gezdiğin yeri, sesini duyan herkesi kıskanıyorum. Bazen Dicle'den bile kıskanıyorum seni."
"Fırat..." diyerek söze başlasa da ne diyeceğini bilemeyip sustu.
"Anlatamıyorum, biliyorum. Ben de anlamıyorum. Ama durum bu. Kafayı kırdım seninle."
"Beni...Canan teyzeden mi kıskandın yani?"
Bakışları sertleşti. Yüzü gerilirken, "teyze deme şu kadına," dedi.
"Lafın gelişi. "
"Siktirtme bana o lafı. O kadın senin hiçbir şeyin değil."
"Tamam, kızma."
"Kızdırma."
Dudaklarını büzüp göğsüne sokuldu. Eteğinin altına girip kalçalarını okşayan elle yutkundu. Parmaklarını sevdiği adamın boynuna, göğsüne ve karın kaslarına açtığı ufak tefek yaralarda gezdirdi.
"Acıyor mu?"
"Ne?"
"Yaraların."
Şakağını öptü.
"Acımıyor."
"Hoşuna gitmediyse bir daha yapmam."
Karnındaki elini tuttu. Bordo objelerinin kar beyazı teniyle oldukça hoş durduğu tırnaklarını teker teker öptü.
"Tırnaklarına bile aşığım senin," dedi. "Minik kedim benim. Senin açtığın yaradan nolacak."
"Ama...sızlıyordur. Tırnaklarım ince ve keskin ya benim."
"Acımıyor, dedim ya. Çok güzeldi. Deli ettin beni."
"Ağgghh eğğh."
"Dicle..."
Hızla kollarından kurtulup pikeyi üstünden attı. Kasıklarındaki hafif sızıyla topuklu ayakkabılarının üstünde güç bela dengede durup kocasının gözleri üstünde gezinirken odadan çıktı. Salona koşup beşikteki kızını kucakladı. Göğsüne yatırıp alnını öperken sırtını aşağı yukarı okşadı.
"Geldim, geldim anneciğim, korkma."
"Ihhhğğgh."
"Tamam bebeğim, şşş, tamam. Babaya götüreyim mi seni? Hı? Özledin mi babayı?"
Odaya doğru yürüdü. İçeriye girdiğinde Fırat üstüne bir şeyler geçiriyordu. Kızını görünce yanına gidip kucağına aldı.
"Babam."
"Eğğh eh."
Yanağını öptü.
"Ay parçam. Noldu babacığım? Korktun mu?"
"Iğgh."
"Hâlâ kızgın mısın bana? Annen affetti ama. Sen de affet babam. Affet," derken boynundan kokusunu soludu.
"Şey...sen Dicle'ye bak, ben duş alayım, olur mu?"
Belini kavrayıp kendine çekti. Dudaklarını sıkıca öptü.
"Çok özledim seninle duş almayı," dedi.
"Fırat olmaz, bebeğimiz var."
Dudaklarını çene kemiğine dokundurdu.
"Biliyorum, tamam. Git hadi."
"Fermuarımı açar mısın?"
"Açarız."
Hazan arkasını dönüp fermuarı açılınca banyoya gitti. Uzun zaman sonra ilk kez keyifli, rahat bir duş aldı. Havlusuyla yatakta kızıyla uzanan kocasının yanından geçip giyinme odasına girdi. İç çamaşırlarını üstüne geçirip beyaz, kalın askılı bir atlet ve şort giydi. Odaya dönüp yatağa çıktı. Babasının göğsünde sakince duran bebeğini emzirmek için aldı. Az önce doğru düzgün emmemişti. Atletinin askılarını indirip sütyenini açtı. Bebeğini kucağına güzelce yerleştirip sevdiği adama baktı.
"Fırat..."
"Karım."
"Şey..."
"Ney?"
"Göğsümü sıkar mısın?"
Kaşları çatıldı.
"Neden?"
"Sütüm gelmiyor da, o yüzden."
Sırtını yatak başlığından ayırıp öne geldi.
"Nasıl gelmiyor? Kesildi mi?"
"Hayır, sütüm bol ama akmıyor. Sıkmak gerekiyor biraz."
"Benim yüzümden mi?"
Gözlerini kaçırdı. Fırat sertçe soluduğunda kendine kızdığının farkındaydı.
"Niye söylemedin bana?"
"Söylesem ne olacaktı?"
"Yanında olurdum."
"Üzülürsem sütüme zarar geleceğini biliyordun. Yanımda olmak istiyorsan olsaydın Fırat," derken elinden geldiğince bebeğini tek koluyla tutup diğer eliyle göğsünü sıkarak emen kızına yardımcı olmaya çalıştı. Fırat ise haklı olduğunu biliyordu. Öfkesi genzini yakarken karısına yaklaştı. Belini tutup göğsüne yasladı. Memesini elinden alıp, "nasıl yapacağım?" diye sordu.
"Yukardan aşağı doğru hafifçe itirip yavaş yavaş sıkacaksın."
Dediği gibi canını yakmaktan korkarak iyice şişip büyümüş olan dolgun ve sıkı memesini sıktı.
"A-ah."
"Noldu? Acıdı mı?"
"Yok, sızlıyor. Regl olacağım birkaç güne."
Omzunu öptü.
"Ağrın var mı?"
"Yok."
"Özür dilerim. Bir daha ne olursa olsun öyle davranmayacağım sana. Tamam?"
"Hı hı."
Bebeğine odaklanmış öylece dururken ona inanmıyor gibiydi. Bu gururunu kırdı. Güveninin zedelendiğini fark etti.
"İnanmıyor musun bana?"
"Sinirlendiğinde gözün hiçbir şeyi görmüyor."
"Hazan...sen yaptığın şeyin benim için ne kadar ağır olduğunun farkında mısın?"
"Farkındayım. Ama sen de en azından benim seni üzecek bir şey yapmayacağımı, kimseyle birlikte sana cephe almayacağımı bilmeliydin. Bana Canan teyzeyi..."
"Hazan!"
"Sana karşı savunduğumu söyledin. O zaman ben de senin annemi bana karşı savunduğunu, bana yaptığı onca kötülüğün ödülü olarak ona kumar oynasın, içki içsin, gününü gün etsin diye para verdiğini düşüneyim..."
"Saçmalama."
"Sen de saçmalama o zaman. Biz evliyiz, bir yuvamız, bebeğimiz var. Yanlış bir şey yapıp başına bela almanı, yine sensiz kalmak istemediğim için sustuğumu nasıl anlayamazsın?"
"Anladım. Beni sinirlendiren de buydu zaten. Başım belaya girmesin diye kendi başını belaya sokmandan korktum. O kadının seni yanlış bir şeye bulaştırmasından korktum. Meselenin o şerefsiz kardeşiyle alakalı olduğunu düşündüm. Birçok kez hapse girip çıktı, yine bir pisliğe bulaşıp senden yardım istediklerini sandım. Sonra araştırdım ki öyle bir şey yok. Günlerdir diken üstünde bekliyorum bir yerden bir maraz çıksın diye. Çıkmadı. Ama yarın öbür gün olmayacağı ne malûm? Her neye bulaştıysan ve sana bir zarar gelirse yediremem bunu kendime. Üç hafta boyunca benimle konuşmaktan korkacak kadar ciddi olan bu şey her neyse, ileride sana bir zararı dokunursa olacaklardan sorumlu olmam Hazan. Bunu bil, ona göre sus susacaksan."
"Öyle bir durum değil. Kapandı zaten. Unutalım, lütfen."
Memesini sıkmaktan ziyade okşayıp severken, "unutmam," dedi. "Öğrenirsem yine öğrenirim. Ama daha fazla uzak duramam senden. Ömrümden ömür gidiyor sana dokunmadan geçirdiğim her an. Çok seviyorum seni."
"Fırat...yapma, zorlama nolur?"
"Yapamam. Seninle ilgili olan bir şeyi bilmeden rahat rahat yaşayamam. Ters bana böyle şeyler. Benim karı kocalık anlayışıma ters."
"Benimle ilgili bir şey değil ki. Benden yardım istedi, ben de ettim. Konu kapandı."
"Savcı olarak müdahale etmen gereken bir yardım mı?"
"Savcı olarak korkutmam gereken bir yardım."
"Yağız'la ne alakası var?"
"Sen..."
"Seni aradığını gördüm. Mesajları gördüm. Telefonuna şifre koymuşsun, okuyamadım her ne yazdıysa. Sen söyle, ne işin var Yağız'la?"
"Küçük bir yardım istedim, o kadar."
"Bu konuyla ilgili mi?"
"Fırat..."
"Cevap ver."
"Evet, ama Yağız'a bulaşma."
"Yavrum...kızdırma beni. Ne demek bulaşma? Neyim lan ben? Eşkıya mı?"
"Sen biliyorsun ne olduğunu. Sırf bana baktılar diye o adamları ölesiye dövmüşsün. Peşime Hamit abiyi takmışsın. Evin her yerinde kamera var. O gün bana güvenmemişsin ki açıp izlemişsin. Öfkelendiğinde bu sakin, anlayışlı, sevgi dolu halinden eser kalmıyor."
"Sırf baktılar diye mi? Ulan ibneler laf atmış sana. Kucağında Dicle var diye bulaşmamışlar. Ya aksi olsaydı? Bir şey yapsalardı size? Dokunsalardı sana? Akıllarından geçirdiler diye ağızlarını burunlarını kırdım, bir de eyleme dökselerdi katil olurdum. Sana basit geliyor belki ama benim için o kadar basit şeyler değil bunlar. "
Biliyordu. Bahar'ın başına gelenleri de bu yüzden anlatamazdı zaten. Yağız'ı da tembihlemişti. Fırat ona ulaştığında, ki muhakkak ulaşacaktı, ağzından bir şey kaçırmamasını umdu.
"Dicle'nin babasız büyümesini istemiyorum," dedi. "Basitliğinden değil, tehlikeli olması benim derdim. Sen evde olmadığında bile bir huzursuz oluyor içim. Hapishaneden çıktığında söz vermiştin, daha sakin bir adam olacaktın."
"Olmadım mı?"
"Ortada seni kızdıracak bir şey olmadığında sakinsin Fırat, ama o zaman herkes sakin oluyor zaten."
"Sana karşı sakin değil miyim?"
"Sesini yükseltmiyor olman sakin olduğun anlamına gelmiyor. Öfkeni başka şekillerde dışa vuruyorsun. Konuşmayarak ya da...benimle duygusuzca sevişerek."
Şakağını öptü.
"Dilim döndüğünce anlatıyorum Hazan," dedi. "Anlatamadıklarımı da sen anla. Söz konusu sen olduğunda aklımı yitiriyorum, kontrolü kaybediyorum ben. Seninle karşı karşıya gelince dengem bozuluyor."
"Fırat..."
"Onay almak istiyorum senden. O kadına olan öfkemi onayla, acılarımı gör, dünyanın en yanlış insanı olsam da sen beni doğru bul istiyorum. Beni yok saydığında, arayacağım diyip telefonlarıma dönmediğinde, arkamdan iş çevirdiğinde, sorduğum sorunun cevabını alamadığımda dışlanmış gibi hissediyorum. Öfkemin yarısı olanaysa diğer yarısı bedenimden, ruhumdan bir parça olarak gördüğüm kızın bana cephe almasına oluyor. Kıskanıyorum diyorum ya seni, kıskanıyorum işte."
Hazan sözlerinin üstüne düşündü. Anlamaya çalıştı. Bahsettiği kıskançlık çok tuhaftı. Ortada bir başka erkeğin olmadığı durumları kıskanıyordu. Başkasına anlayış göstermesinden, yanında olmasından hoşlanmıyordu. Arkadaşını daha samimi olduğu bir başka arkadaşından kıskanmak gibi bir şeydi. Onaylanma istenci ise şaşırmasına neden olmuştu. Fırat kendinden çok emin, otoriter bir adamdı. Karısı bile olsa herhangi birinden onay beklemesi, hatalarının, yanlışlarının üstünü örtmesini, herkese karşı onu savunmasını, arkasında durmasını istemesi garip gelmişti. Bir insan, belki de bir çocuk tüm bunları ancak annesinden beklerdi. Bir başka çocuğu sevdiğinde annesini kıskanırdı. Bir tek onunla ilgilensin isterdi. Bazen Dicle'yi bile kıskandığını söylüyordu. Bir çocuk evde kardeşi bile olsa, annesinin sevgisini paylaşmak zorunda kalacağı bir başka çocuğu istemezdi.
İçini çekti. O da bazen Fırat'ı bir baba yerine koyuyordu. Ama bu hiçbir zaman sevdiği adamın hareketlerini, kararlarını etkileyecek bir sınıra ulaşmamıştı. Omuzlarına kendi kendine yüklediği yük canını sıksa da bir yandan da kocasına kıyamıyordu. Çocuk kalbini kırmıştı. Canan hanım o gün Fırat'ın öfkelendiğinde sustuğunu, sessizliğiyle kan kusturduğunu söylemişti. Ama sevdiği adam ona ne zaman kızsa bağırır, çağırır, konuşurdu. İlk defa böyle günlerce tek kelime etmeden suspus olmuştu. Ona annesine davrandığı gibi davranmıştı.
Gözlerine baktı.
"Ben çok seviyorum ama seni. Böyle hissetmene gerek yok. Ben sana tırnağım kırılsa anlatıyorum zaten. Bu sefer anlatmadıysam bir sebebi var. Sevgimi sorgulama. O geceden sonra koynuna girdim, yine ıslandım sana. Dicle huzursuzlanmasaydı seninle saatlerce tekrar tekrar sevişirdim. Aklım istemese de kalbim affediyor hemen seni. Kadın olmadığın için o yaptığının ne kadar gurur kırıcı olduğunu bilmiyorsun. Ben günlerdir sana yaklaşmaktan çekindiysem bunun tek sebebi sakladığım sır değildi, o geceden sonra...barışmayı denemek gelmedi içimden."
Gözlerini yumdu. Emmeyi bırakıp annesinin kollarında uyuya kalan kızına rağmen göğsünü okşayıp sevmeye devam ederken boynunu öptü.
"Anlıyorum. Dedim ya sana, ben seni hissediyorum, sadece bakmıyorum görüyorum. Yanlış yaptım, doğru. O geceden sonra gelmeni beklemedim zaten. Bu iş bu kadar uzamazdı, yaptığım şerefsizlik yüzünden ben de yaklaşamadım sana."
"Şerefsizlik deme."
"Başka bir adı yok ama bunun. Sabaha kadar uyumadım ben o gece. Ağlayışlarını dinledim. Canın yandığı için inleyişlerini duydukça kahroldum. Dönüp sarılacaktım sana, yüzüm yoktu, yapamadım. Yeni doğum yapmış, emziren karıma öyle davranmamalıydım. Ben suçumun farkındayım. Ne dersen de, ne yaparsan yap kabulüm. O haltı yememiş olsaydım anlatana kadar zorlardım seni, ama dedim ya yüzüm yok."
Sevdiği adamın gözlerinden süzülüp tenine düşen yaşlarla titredi. Saçlarını öpüp kokladı.
"Fıraaat ağlama," dedi. "Ağlama sevgilim nolur?"
Yüzünü boynuna bastırdı. Gözünden akan damlalarla tenine ıslak öpücükler kondurdu. Göğsünü bırakıp elini yumuşacık, etli yanağına koydu. Başparmağıyla sevdi. Karnına sarılı olan kolunu sıkılaştırdı. Kulağının altında kokusunu soludu.
"Fırat'ım...yapma, lütfen. Affettim ya seni."
Burnunu çekip öylece durmaya devam etti. Hazan alnına defalarca kez buseler kondururken karısı tarafından sevilmeye ne kadar ihityacı olduğunu fark etti. Ona kıyamayan, merhamet dolu sesi ruhunu dinginleştiriyordu. Kokusu haftalardır huzursuz olan içini sakinleştiriyordu. Her ne olursa olsun bu kız olmadan, teni tenine karışmadan yapamaz, Hazan'ı kaybedemezdi.
Kollarından çıkmaya meyil etti. Fırat önce bırakmak istemese de izin vermişti. Bebeğini yatağa yatırıp battaniyesini güzelce örttü. Ardından kocasına dönüp göğsüne çektiğinde sevdiği adam uzun boyuyla biraz aşağı kayıp memelerine dikkat ederek üstüne uzandı. Kömür karası saçlarına parmaklarını daldırdı. Kurşun yaralarına eşlik eden tırnak izlerinin bulunduğu çıplak sırtını okşadı. Dudaklarını alnına dayayıp gözlerini kapattı. Babasının ağlamasından nefret ederdi. Kendini çok çaresiz hisseder, onun için bir şeyler yapmak isterdi. Bu bazen bir kahve, basit bir kek ya da soğuk balkonda otururken omuzlarına örttüğü bir battaniye olurdu. Fırat'a ne verebileceğini düşündü. Sevişmekse sevişmişlerdi. Affettiğini söylemesine rağmen üzgündü. Askeriyede yemek yediğini söylemişti ama belki Urfa kebabına karşı koyamazdı.
"Kocam."
"Gülüm," dedi, kısık sesiyle. Sesi ağır ve yorgundu.
"Bir sürü yemek hazırladım. Ziyan olmasın. Birlikte yiyelim mi?"
"Yeriz bebeğim."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Burnunu öptü.
"O zaman sen duş al, ben de Urfa kebabını fırına atayım pişsin."
"Kebap mı yaptın?"
"Hazırlayıp dolaba koydum, kurumasın diye pişirmedim daha."
"Benim için mi yaptın?"
"Ben her şeyi senin için yapıyorum zaten."
Dudaklarını öptü.
"Ölürüm sana."
**********
Fırat duş alırken kebabı fırına atıp çorbanın altını açtı. Salondaki beşiği odaya götürüp kızını içine koydu. Yatağı hızlıca toplayıp mutfağa girdi. Pilava üç yemek kaşığı su serpip ısıttı. Kat kat olan Şıllık tatlısını dilimledi. Üzerine cevizini ve fıstığını döküp salataları, ezmeleri, baharatları ve söğürmeyi masaya götürdü. Lavaşları tavada ısıtıp pilavı alttan üstte karıştırdı. Yapalı henüz bir saati yeni yeni geçen pilav tazecikti. Şalgam, ayran ve suyu da masaya yerleştirdi. Bir kulağı da kapısını açık bıraktığı odadaki kızındaydı. Kebap fırında domates ve biberleriyle birlikte pişerken etrafı kontrol etti. Her şey hazırdı. Kaynayan mahluta çorbasının altını kapattı.
O sırada Fırat giyinip kızını kontrol ettikten sonra salona geçmişti. Gördüğü masayla duraksadı. Salatalarda, patlıcan söğürmede, ezmelerde ve içeceklerde gözlerini gezdirdi. Eve ilk girdiğinde burnuna dolan iştah açıcı koku gelip damağına yapışmıştı sanki. Bir önceki günlerde askeriyede yemek yiyor olsa da bugün yememiş, doğru düzgün kahvaltı bile etmemişti. Mutfağa yürüdü. Koltuğa oturmuş, fırının başını bekleyen karısının yanına gitti. Onu görünce parlayan gözleriyle kucağına alıp yerine yerleşti.
"Pişmedi daha."
"Olsun, bekleriz. Olmadı önden seni yerim."
Etli yanağını dişlerinin arasına almıştı. Hazan geri çekildi.
"Yaaaa, dur," dedi, gülerek.
Sıkıca sarılıp kendine bastırdı. Boynuna gömülüp, "karım," dedi.
"Hı?"
"Çok seviyorum seni."
"Ben de seni çok seviyorum."
"Kurban olduğum."
Huzurla derin bir nefes aldı. Kocasına sokulabildiği kadar sokuldu. Üstünde keyifli bir yorgunluk vardı. Yemek yemeyecek olsalar kocasının kollarında böylece uykuya dalabilirdi.
"Hazan..."
"Canım."
Saçlarını öptü.
"Sakladığın şey yüzünden bana olan kırgınlığını bastırmıyorsun, di mi? O gece için affettin beni?"
"Affettim. Çünkü tanıyorum seni. Neyi neden yaptığını biliyorum. O bir kerelik bir şeydi. Bir daha yapmazsın, biliyorum."
"Yapmam. Senin canın yandıkça ben...çürüyorum içten içe. Hele canını yakan ben olunca hiçbir şeyden alamıyorum hırsımı. Ettiğim lafın arkasında duramdım. Öfkem kendime ettiğim yeminleri bile bozuyor. Sen yanımda olup elimi tuttuğunda hiçbir şey, hiç kimse yıkmayı geç, sarsamaz bile sınırlarımı. Ama sen karşıma geçince ben çırpındıkça batıyorum."
"Fırat ben senin karşına geçmedim. O gün biz konuştuk Canan te...hanımla. Ne söylerse söylesin seni savundum. Söylediği hiçbir şey sana olan duygularımı, düşüncelerimi etkilemedi. O benim kocam, dedim. Sen de benim bedenimden ruhumdan bir parçasın. Biz bizeyken konuşuruz, ama sen ne yapmış olursan ol ben tüm dünyaya karşı seni savunurum."
Yüz yüze gelmelerini sağladı. Sevdiği kızın ateş parçası gözlerine baktı ve orada kendini gördü.
"Ne anlattı sana?" diye sordu.
"Senin anlattıklarından farklı bir şey anlatmadı."
"Yalan söyleme. O gün bana bakarken başka bir şeyler vardı gözlerinde. Konuşurken ses tonunda bile bir şeyler vardı. Ne dedi sana?"
"Hiçbir şey."
"Biliyorum Hazan. Sana ne söylediğini tahmin edebiliyorum. Sen söyle, zorlama."
"Fırat..."
"Babam olacak o şerefsizi öldürmeye kalktığımı mı söyledi?"
Gözlerini kaçırdı.
"Sebebini de anlattı mı bari?"
Başını belli belirsiz olumsuz anlamda salladı.
"Öz babası tarafından tacize uğrayan kızından da bahsetti mi?"
Eğik olan başını hızla kaldırdı.
"N-ne?"
"Duydun. Deli olduğum için yapmadım. O kadın fark etmedi, ama ben ettim. Adını koyamadım, sadece bir şeyler yanlıştı. Ablam duş alırken kapıda nöbet tutardım. Kaç kez dayak yedim, kömürlüğe kapatıldım bu yüzden. Pişman mıyım diye merak ediyorsan da değilim. Keşke gebertseydim o iti. Gebertseydim de ablam bugün yaşıyor olsaydı."
Dehşetle Fırat'ın gözlerine kilitlenip kalmıştı. Ne diyeceğini ne düşüneceğini bilmiyordu.
"Fı-Fırat...ben..."
"Anlamıyorsun Hazan. Anlatamıyorum. Bir çocuk kolay kolay nefret etmez annesinden. Sen annene kızgınsın, peki nefret ediyor musun?"
Kirpiklerinin arasına sıkışan iri damlalar akıp giderken, "ha-hayır," dedi.
"Ben ediyorum. Hadi beni sevmedi, ama ablamı korumaktan da acizdi. Ne zaman beceremediği anneliğine laf gelse beni kötülerdi. Deli derdi, çocuk gibi değildi, ablasından sonra kafayı yedi derdi. Sana da böyle söyledi, di mi?"
Kendini toparlamak adına gözlerini kapatıp açtı.
"E-evet...ama seni anladığı, hatalarını kabul ettiği yerler de vardı."
Hafifçe güldü.
"Çok safsın be yavrum," dedi. "Ne anlaması? Anlıyor olsa böyle davranır mıydı?"
"Ama bana dedi ki..."
"Hazan...seni oraya yardım istemeye çağırmış. Gerçek duygularını anlatır mıydı sence?"
"Bilmiyorum."
"Ben biliyorum, sana da anlatmaya çalışıyorum ama o minik burunun dikine gitmekte ısrar ediyorsun."
"Yardım etmek istedim sadece."
Göğsüne çekti. Alnını öptü.
"Biliyorum. Ama ben de dahil kimse hak etmiyor senin o güzel kalbini."
"Sen ediyorsun. Ve ben kimseye ezdirmem seni. Ona da ezdirmedim. Anlattığı şeylerin ona yardım etmemde hiçbir etkisi olmadı. Sana olan duygularımı zedelemedi. Ben hâlâ çok seviyorum seni."
Omzunu öptü.
"Bunu istiyorum işte," dedi. "Her ne olursan olsun benim yanımda ol istiyorum."
"Senin yanındayım zaten. Asla aksini yapmadım, yapmam."
"Karım, canımın içi, ölürüm sana."
"Kocam."
💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 281.41k Okunma |
14.49k Oy |
0 Takip |
122 Bölümlü Kitap |