

**********
Gözlerini şarıl şarıl yağıp camlara vuran yağmurun sesiyle açtı. Saat sekize gelmesine rağmen odanın içi karanlıktı. Beline sımsıkı sarılı olan kocasının kollarından kurtulup perdeleri açmak istedi. Yemekten sonra yine sayısız kez birlikte olmuşlardı. Üstünde geceden kalma kalçalarını zar zor örten kırmızı saten bir gecelik vardı. İç çamaşırları odanın sağına soluna fırlatılmış, sevdiği adamın ıslak öpücükleri teninde kuruyup kalmıştı. Kasıklarında tatlı bir sızı, üstünde keyifli bir yorgunluk hakimdi. Bir ara tuvalete gittiğinde boynunda ve göğüslerinde gördüğü morluklar belli belirsiz acısa da halinden memnundu.
Yüzünde tatlı bir tebessüm peyda oldu. Yavaşça hareketlenip yataktan çıkmaya meyil ettiğinde Fırat bırakmamış, uykulu mırıltılar eşliğinde saçlarından kokusunu solurken sırtüstü uzanıp karısını üzerine almıştı. Hazan kollarına tutunurken dudaklarını boynuna dayadı. Karnını sevip geceliğini yukarıya sıyırarak elini bacak arasına soktu. Parmakları kilotrisinin tepesinde gezinmeye, aşağı yukarı okşamaya başladığında alt dudağını dişleyip iniltilerini zar zor bastırdı.
"Fı-ahğğh...Fırat...yapma...ıhmmmğğ..."
Diğer eli memelerinde gezinirken, "napıyorum?" dedi. Kalın, kaba sesinin karizmatik, insanın içine işleyen uykulu tınısı sevdiği kızı iyice ıslatmıştı. Kesik kesik iniltileri hızlanan nefeslerine karışırken dişlerini etine geçirdi.
"Di-o-o-of...Dicle...uyanır şi-şimdi. Bırak....ıhhhğğmmmh..."
Kulak memesini emdi.
"Şimdi mi?" dedi. "Bu kadar ıslanmışken mi bırakayım? Dayanabilir misin?"
Yutkunup tırnaklarını kollarına geçirdi. Dayanamazdı. Kocasını istiyordu. Başını olumsuzca salladı.
'"Da-dayanamam," dedi.
Yanağını öptü.
"Dayanamazsın," diyerek tekrar etti. Altına alıp yorganı üstlerine çekti. Bacaklarını davetkârca aralayıp ona yer açan karısının içine girdi.
"Ahhhhğğmmmmh..."
İncecik kollar boynuna dolanırken sert ve aceleci gitgelleriyle Hazan'ın ayakları yataktan kesilmişti. Yaylar gıcırdayıp, iki etin birbirine çarparken çıkardığı seslere eşlik eden vıcık vıcık, ıslak ezgiler iniltileriyle birlikte odayı dolduruyordu. Fırat dün gece nasılsa yine öyleydi. Hiç birlikte olmamışlar gibi özlem dolu, doyumsuz, sert, sabırsız ve vahşiydi. Aletini içinde çeviriyor, eğip büküyor, geri çekilip hızla vuruyordu. Dün gece sevişirken çimlerin üstünde yağlı güreş yapıyorlarmışcasına birbirlerini altlarına alarak, itip kakmak yerine öpüp emmelerle, ısırıp yalamalarla harap etmişlerdi. Hazan yatakta kaç tur döndüklerini bilmiyordu. Yastıklar, yorgan ve çarşaf yeri boylarken Dicle'nin uyanmaması için ellerinden geleni yapmışlardı. Yaşadıkları her an filmlerdeki o erotik, ateşli, sıcak sıcak terleten boğucu sahneler gibiydi. Belki daha samimi, daha sevgi dolu, kullanılan kelimeler daha edepsizdi, ama loş sarı ışıkta bedenleri ve ruhları birbirine kaynaşırken Hazan sanatsal bir portre çizdiklerini düşünmüş, içinde bulunduğu anı hem dışarıdan izlemek hem de aldığı hazzı ve zevki doruklarda yaşamaya devam etmek istemişti.
Üste çıkmak için kocasının altından kalkmaya çalıştı. Ancak sevdiği adam sert bir vuruşla onu yatağa gömdüğünde son anda çığlığını yutmuştu.
"Fı-ohhhhğğğ...Fırat...napıyorsun?" dedi memnuniyetsiz sesiyle.
Başını kaldırıp dudaklarını öptü.
"Karmı sikiyorum."
"Yaaaahhhhğğ...demesene şö-şöyle..."
Çenesini emdi. Boynuna inerken, "neyi demeyeyim?" dedi. "Yalan mı söyleyim yavrum?"
"Ahhhhh....mmmmhhğğğ...a-ayıp ama..."
Gözlerine baktı.
"Ayıp?" dedi, kaşlarını havalandırarak. "Sen dün gece ağzından çıkanları unuttun herhalde."
Yüzünü omzuna sakladı. Fırat'ın dev cüssesi altında şiddetle sarsılırken, "offffğğğhh," dedi. "O...dü-dünde kaldı. "
Boynuna gömüldü.
"Benim aklımdan çıkmıyor ama," dedi. Hazan şu halde nasıl bu kadar net bir sesle konuşabildiğini merak ediyordu. Kor gibi dudakları kulağının altına değmişti. "Hadi kocam, sik beni, doldur içini, amımı yala, aslan kocam...hı? Sayayım mı daha? Bunlar en masumları."
"Se-ıhhhğğğ....senin sö-öylediklerine ne demeli?"
"Ben diyorum zaten. İnkâr etmiyorum ki."
"Be-ben de etmedim ki. A-ayıp de - ahhhhhğğ- dedim...sadece."
"Karımsın lan sen benim. Bugüne kadar yaptığımız tüm sevişmeleri bir geceye sığdırdık dün biz. Ayıp mı kalmış?"
Omzunu öptü.
"Kalmadı...i-içim dışım...se-sen oldun."
"Şikâyetçi misin?"
"A-sla..."
Boşalmak üzerelerken son sürat hızlandı. Sıvısını içine püskürtüp memelerine dikkat ederek üstüne yığıldı.
"Offff...lan...nasıl bir şeysin sen böyle?"
"Rahatladın mı?"
"Hem de nasıl."
"A-ama yine sertleşiyorsun."
"Hiç inmiyor ki. Ayarlarımla oynuyorsun."
Başını öptü.
"Ben de hep sırılsıklamım," dedi. "Çok seviyorum seni, her an senin olmak istiyorum. Doyamıyorum senin olmaya. İçim eriyor sana."
Yan dönüp sıkıca sarıldı. Saçlarını sevdi, üstündeki bacağını ve kalçalarını okşadı. Boynuna sarılı kollarından birini tutup elini öpücüklere boğdu. Geceliğinin askısını indirip sevdiği kızın dudakları alnına değerken memesinin ucunu ağzına aldı. Hazan, emdikçe rahatladığını, süt akışının hızlandığını söylemişti. Sütünü içine çekmeden, göğsünün yanına koyduğu eliyle usul usul severken emmeye başladı. Karısı yüzünü iyice memesine doğru çekip bastırıyor, kısık bir sesle nefes verir gibi inliyordu.
"Fırat..."
"Hım?"
"Ah...kocam..."
"Şşş."
"N-ne?"
Göğsünden ayrılıp alınlarını birleştirdi. Yanağını severken, "yataktan çıkmamız lazım," dedi. "Doğum kontrol haplarını içeceksin. Şöyle inleyip azdırma beni."
"Çık o zaman içimden."
Ateş parçası gözlerinden sıçrayan kıvılcımlar yüreğini yakıyordu. Nefesine karışan nefesi, tenine değen teni, sıcaklığı, aletini içinde kıstıran daracık ıslak kadınlığı, kollarındaki küçücük, sarıldıkça sarılasının geldiği varlığı, diliyle asıl istediği arasında tezat oluşmasına sebep oluyordu. Burnunu öpüp dudaklarını kokladı. Gıdısını emip üstüne çıkardı. Belini ellerini arasına alıp kaldırırken içinden çıktı. Aşağı kayıp karısını yüzüne oturttu.
Hazan ahşap yatak başlığına tutunurken telaşla, "Fırat..." dedi.
Vajinasının dudaklarını peş peşe sıkıca öpüp derin derin nefesler aldı. Kurtulmaya çalışan karısını yerine sabitlerken kilotrisini yalayıp kabarık tepeciğini emdi.
"Ağğğhhh! Ya-yapma...o-o-of..."
Çırpınırken ağzına sürtünüyordu. Oluk oluk akan sıvısı yüzünü sırılsıklam etmişti. Kokusu aklını yerle bir ederken dilini içine itti. Sevdiği kızın güç bela hakim olduğu çığlıklarını umursamadan duvarlarını ve kızlık zarını yaladı. Ruhu ve tüm benliği Hazan'a karışmıştı. Uzun bir gece boyunca ara ara Dicle'nin uyanıp emmeleriyle bölünen mest edici anlar yaşamışlardı. Çok özlemişti. Onu, üç hafta boyunca Hazan'dan ayrı bırakan annesine öfkesi karısının güzelliği karşısında giderek artıyordu. Dokunduğu her zerresi içindeki arzuları tatmin edip doyurmak yerine açlığını arttırıyor, bu anın içinden çıkmak istemiyordu.
Zevk dolu mırıltılar çıkartırken avuçlarına tam oturan dolgun, sıkı ve yumuşacık kalçalarını yoğuruyordu. Gözlerini kendinden geçerek kapatmıştı. Git gide yoğun bir hâl alan akıntısına dudaklarını dayayıp ağzına dolmasını sağladı. Yapışkan, kıvamlı, berrak sıvıdan yayılan gül kokulu hoş rahiyayı derin nefeslerle içine çekti.
"Fı-Fıraaaaat...yahhğğğh...dur...ço-çok sızlıyor...nolur..."
Ağlamaklı sesinden dökülen yalvarışıyla belini tutup yeniden, hızla altına aldı. Beklemeden içine girip boşalmasını sağlayacak sert ve sağlam gelgitler yapmaya başladı. Gözlerinden yaşlar boşalan karısının alnını öptü. Dudaklarını buluşturup gözlerini gözlerine dikti.
"Çok aşığım sana," dedi. "Her yerine, her şeyine köpek gibi aşığım."
Şiddetle sarsılırken altından fırlayıp gitmemek için sarıldığı boynuna daha sıkı tutundu. Tenindeki, dün geceden kalma morluklara, inlemelerine zar zor hakim olup, öpücükler kondurdu.
"Ben de sana çok...aşığım," dedi. "Ko-kocaaağğgmm...ahhhğğğ...o-o-of...o-ohğğh..."
Boşalmak üzereyken titreyen karısının boynuna gömüldü.
"Sesine ölürüm senin."
"Ihhhmmğğğh...Fıraaaat..."
"Şşş, tamam...tamam...bebeğim...gel...gel kurban olurum sana."
Aynı anda boşaldılar. Hazan bu sefer çok yorulmuştu. Kolları çözülüp elleri yastığın üzerine düşerken aldığı hazdan dolayı gözlerinden akan yaşlar yanaklarında kuruyordu. Fırat nemli tenini öpüp kokluyor, saçlarını seviyordu. Rahat nefes alabilmesi için aralarına biraz mesafe koydu. Kırmızının bembeyaz teniyle buluştuğu manzaradan taşan göğüslerinde dudaklarını gezdirdi.
Hazan çok bunalmıştı. Terlemiş, vücudu sıcaktan alev almıştı. Kocasının yüzünü avuçlarının arasına aldı.
"Dur," dedi, nefes nefese. "Yeter artık. Bırak."
Karısının sözlerini umursamadan memelerini açıp uçlarını iştahla emdi.
"Fırat...lütfen. Çık içimden. Hamile kalacağım yine, yapma, nolur."
Meme ucunu bırakıp sevdiği kızı belinden tutarak kaldırdı. Alnını öptü. Çekmeceye uzanıp hapları aldı. Komodinin üstünde duran sürahiden su doldurup Hazan'a uzattı. Hapı çıkarıp dudaklarının arasına koydu. Suyla birlikte içişini seyretti. Saçları dağılmış, birkaç teli terden alnına yapışmıştı. Teni pürüzsüz ve parlak, yanakları al aldı. Boynunda, gerdanında ve göğüslerindeki morluklar hem gururunu okşayıp hem de canını sıktı. Kırmızı saten, ona göre el kadar bir bez parçasından farksız geceliğinden görünen memeleri, kolları ve bacakları, hâlâ içinde olduğu kadınlığı baş döndürücüydü. Hazan'ın kabul edeceğini bilse bir kere daha sevişmeyi teklif edecek haldeydi. Gece boyunca bir iki saatten fazla uyumamış, defalarca kez birlikte olmuşlardı. Hazan, tam da istediği gibi oldukça hevesliydi. İstediği her şeyi yapmasına izin vermişti. Fırat sınırları zorlanmamaya çalışşa da ileride isteyeceği şeylerin karısı tarafından kabul edileceğini anlamıştı.
Bardağı elinden alıp komodine bıraktı. Suyla ıslanan dudaklarını emerek öptü. Sevdiği kız geri çekilip başını bebeklerinin beşiğine çevirmişti. Kaşları küskün bir ifadeyle belli belirsiz çatılmış, alt dudağı sarkmıştı. Fırat yanağını öpüp burnunu tenine sürttü.
"Noldu?" dedi.
"Hap içmekten sıkıldım."
Boynuna sokuldu. Kalçalarını okşarken, "içmezsen hamile kalırsın, mecburuz," dedi.
"Ben mecburum, sen değil. Sana ne ki? Hapı ağzıma tıkıp çekip gidiyorsun."
Öpücüklerini durdurdu. Başını kaldırıp yüz yüze gelmelerini sağladı.
"Noluyor Hazan?" dedi. "Ne bu şimdi?"
"Yalan mı?"
"Neyden bahsettiğini anlamıyorum ki. Neyin yalanı neyin doğrusu?"
"Neden hep ben korunuyorum? Senin yüzünden hamile kalma riskim var benim. Bu seninle alâkalı. Senin korunman gerekiyor."
"Nereden çıktı şimdi bu?"
"Bu hapları her gün aynı saatte içmem gerekiyor benim. Dicle'ye hamile kaldığım gece yine böyle yaptın. Sayısız kez içime boşaldın. Ben de karşı koyamadım sana. Sonra hapı unuttum, hamile kalınca da bana kızdın. Ama ben hamile kalmadım, sen beni hamile bıraktın."
Bıkkınca soludu.
"Ne istiyorsun Hazan?" dedi. "Nereye varacak bu konuşmanın sonu?"
Birkaç saniye gözlerine bakıp utana sıkıla, "ko-kondom kullan," dedi.
"Ne?"
"Duydun. Kondom kullan. Sen korun."
"Saçmalama."
"Niye? Neden hakaret etmişim gibi bakıyorsun ki bana?"
"Hakaret ediyorsun çünkü. Beni hissetme, diyorsun bana. Sıcaklığımdan, ıslaklığımdan uzak dur, aramıza mesafe koyalım diyorsun. Nasıl bir tepki bekliyorsun benden bu saçmalığa?"
"Anlayış bekliyorum. Abarttığın kadar bir şey de yok ayrıca. Araştırdım ben, çok ince olanları da var."
"Naptın naptın?"
"Araştırdım."
"Senin ne işin var lan elin heriflerinin bir tarafına taktığı şeyle?!"
Elini ağzına kapattı.
"Ya sessiz olsana."
Başını geri çekip elinden kurtuldu.
"Delirtme o zaman sen de beni."
"Ne var delirecek? Sen benim gebeliğimi, regl döngümü araştırıyorsun. İlk birlikteliğimizde bile gözünü benimle açtığını söylemene rağmen oldukça tecrübeliydin."
"Sen yapamazsın, yapmayacaksın."
"Neden?"
"O gözlerin benden başka bir erkeğe değemez."
"Senin başka kadınlara mı değdi?"
"Ben kendimden eminim. Senden başkasını gözüm görmez benim."
"Benim görür mü?"
"Görmez. Neyden bahsettiğimi anlıyorsun, çevirme lafı."
"Sen çeviriyorsun. Kimseye baktığım yok benim. Sadece kondomu araştırdım."
"Kime sordun lan? Böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimi biliyorsun."
"Nereden bileyim? Daha önce konuştuk mu ki?"
"Konuşmaya gerek mi var? Her konuda senin rahatını düşünüyorum, bunu düşünüp yapmadıysam ortada hoşuma gitmeyen bir şeyler var demektir."
"Kabul etmeyecek misin yani?"
"Etmeyeceğim."
"En azından bir kere denesek?"
"Hazan...kızdırıyorsun beni."
"Peki, bırak."
Gözlerine sertçe bakıp kollarını gevşetti. Hazan, belli belirsiz mırıltılarla inleyerek vajinasını penisinden ayırıp arkasını dönerek yatağa oturdu. Kasıklarını tutup bir süre öylece oturduktan sonra yavaşça doğruldu. Bacaklarını hafifçe ayırarak yürüyüşü, kalçalarını zar zor kapatan eteği, eteğiyle neredeyse aynı uzunlukta olan saçları yutkunmasana neden oldu. Sertleştiğini hissederken sırtını yastığa dayadı. Basamağı çıkıp giyinme odasına girişini seyretti. Kıyafetlerini alıp yeniden görüş açısına girdiğinde kabaran göğüs uçları dikkatini çekti. Bacaklarında gözlerini gezdirip ayaklarını izledi. İyice kalkıp şişen aletini karısından gizleme gereği görmeden sergilerken Hazan'ın ona bakıp önüne dönerek banyoya geçişiyle kondom meselesini düşünmeye başladı.
Bu durumdan hoşlanmamıştı. Aldığı zevkin büyük bir kısmı karısını aralarında ince veya kalın hiçbir engel olmadan, çırılçıplak bir şekilde hissedebilmekti. Hazan'ı ona ait kılan içine boşalmaktı. Sevdiği kıza ancak o zaman tam anlamıyla sahip olabildiğini hissediyordu. Aynı anda boşaldıklarında birbirlerine karıştıkları o an yeryüzündeki hiçbir hazla kıyaslanamazdı. Alt tarafı bir hap içmenin nesinden bu kadar şikayetçi olduğunu anlamıyordu. O gece içine değil de dışarıya boşaldığı için kırıldığını söyleyip ona kızarken bu şimdi neydi?
Beşikte ağlamaya başlayan kızıyla kendine geldi. Hızla yerdeki eşofman altını bulup üstüne geçirdi. Kızını kucağına alıp, "geldim," dedi. "Geldim babam. Oh! Kokuna ölürüm senin. Ay parçam."
"Aaaaaağğğhh ığğh."
Omzuna yatırıp kucağında sallamaya başladı. Sırtını aşağı yukarı sakinleştirmeye çalışarak okşarken odanın içinde gezindi.
"Şşş, ağlama kızım. Gelecek annen şimdi. Güzel gözlüm. Cennet kokulum benim."
Kızının ağlamaları birkaç minik çığlıktan sonra durulmuştu. Kendi kendine anlamsız sesler çıkarıyordu. Fırat perdeyi açtı. Bebeğinin badisine takılı olan emziği ağzına verdi. Ağlarken vermekten korkmuştu. Biraz daha sakinleşip yanağını dayayarak başını omzuna bıraktığında ensesini öptü. Tırnaklarını batırarak ona sıkıca tutunuşu gülümsemesine neden oldu. Hazan'a da böyle tutunuyordu. Hazan bunun onun için sarılmak demek olduğunu, güven duyduğunu söylemişti. Göğsündeki minik elini öpüp saçlarını kokladı. Terleyip terlemediğini kontrol edip altını kokladı. Sorun yoktu. Hazan bir, bir buçuk saat önce altını temizleyip emzirerek uyutmuştu. Çok fazla aç olduğunu da düşünmüyordu. Hem çay suyunu koymak hem de bebeğini gezdirmek için odadan çıkıp mutfağa girdi. Stor perdeyi kaldırıp arıtmadan demliğin altına su doldurdu. Yanağını yanağına dayayıp onu izleyen kızının boynunu öperken ocağa koydu. Altını açıp çaydanlığın üstüne çay döktü. Kapağını kapatıp akşamdan yıkadığı, Fındık'ın kabına kuru mama ve yaş mama doldurup kenara bıraktı.
"Fırat!"
"Yavrum."
"Neredesiniz?"
"Mutfaktayız, gel."
Hazan beline tam oturan, balon kollu, kare yaka, uzun bordo elbisesinin içinde mutfağa girdi. Dün geceden kalma elbisesiyle aynı renk ojeli tırnaklı ellerini uzatıp bebeğini aldı. Yanağını öpüp, "annem acıktın mı?" dedi. "Emzireyim mi seni?"
Annesini görünce elleri ve ayakları heyecanla kıpır kıpır hareket ederken emziğini ağzından atıp dudaklarını annesinin yanağına bastırdı. Öpmeyi bilmiyordu, ama annesini taklit ediyor, öpmekten ziyade emiyordu. Minik elleri saçlarına dolanmıştı. Çekmiyor, canını yakmıyor ama tutunuyordu. Hazan bebeğinin ona böyle neşeyle, kendi dilince sevgiyle karşılık verişiyle kıkırdadı. Onları hayranlık ve kıskançlıkla izleyen kocasının yanından geçip koltuğa oturdu. Kızını kucağına güzelce yerleştirip elbisesinin yakasındaki ipleri çözüp kollarını omuzlarından indirerek sütyenini açtı. Dicle meme ucunu bulup emmeye başladığında Fırat gelip yanlarına çöktü.
"Yardım edeyim mi?" diye sordu.
"Yok. Geliyor galiba sütüm. Huysuzlanırsa edersin."
Önüne dökülen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp şakağını öptü.
"Küs müyüz?"
"Değiliz."
Dudaklarını omzuna dayadı. Kokusunu solurken, "emin misin?" dedi.
"Eminim."
"İçine boşalmam rahatsız mı ediyor seni?"
Şaşkınlıkla sevdiği adama döndü.
"Ne alakası var Fırat?"
"Niye kondom istiyorsun o zaman? Biz bugün mü birlikte olduk Hazan? Onca zaman değil de niye şimdi?"
"Yine hapları içmeyi unutmaktan korkuyorum çünkü. Ya yine vakitsizce hamile kalırsam?"
"Yavrum, o zaman başka ilaçlar da kullanıyordun, normal bir durumda olmuş bir şey değil bu."
"Öyle, ama bu bir daha unutmayacağım anlamına gelmiyor. Daha Dicle'yi doğru düzgün büyütemeden hamile kalmak, ondan ilgimi, sevgimi azaltmak istemiyorum."
Parmaklarının tersiyle yanağını sevdi. Derin bir nefes alıp verdi.
"Deneriz," dedi.
Durgun yüzü ışıldayan gözleriyle aydınlandı.
"Gerçekten mi?"
"Şşş, heyecanlanma hemen öyle. Aramızdaki temasa, seni hissetmeme engel olursa bir daha olmaz."
"Ne kadar engel olabilir ki?"
"Hazan ben erkeğim. Senin zevk aldığın şeylerle benim zevk aldığım şeyler farklı. Seni hissetmeyi, sıcaklığını, ıslaklığını seviyorum ben. İçine boşalmak seni bana ait kılan. Bir lastik parçasının içine boşalacaksam ne anlamı var sana dokunmanın? Gider banyoda otuz bir çekerim daha iyi."
"Fırat abartma."
"Az bile söylüyorum."
Önüne dönüp gözlerini yüzünden bir an olsun ayırmayan kızına baktı. Gülümsedi. Bebeği bu gülücükle ayaklarını hareketlendirip emmeye devam ederken neşeli sesler çıkardı. Ellerinden birini göğsünden ayırıp yüzüne doğru kontrolsüzce savurdu. Hazan bebeğinin minik elini tutup öptü. Sütünün eskisi gibi kolayca akıyor olması Dicle'nin keyfini yerine getirmişti. Tabii babasının varlığı da büyük bir etkendi.
Fırat annesine aşkla bakan kızının tepinen ayaklarını teker teker öptü. Fındık'a mamasını vermek için doğrulup tezgahtaki kabı alıp mutfaktan ayrılarak dışarıya çıktı. Yağmur damlaları çıplak tenine düşerken onu görür görmez ayaklanan köpeğin kulübesinin içine mamayı bıraktı. Sevgi bekleyen hayvanı bir müddet sevip eve dönerek duşa girdi.
*********
Siyah pantolonun üstüne giydiği aynı renk gömleğin düğmelerini ilikleyerek odadan çıktı. Ortağı olduğu iş yerlerinin finansal işlerini halletmek üzere bir şirket kurmuştu. Hazan Dicle'ye hamileyken temellerini attığı bu fikri haftalar önce bulduğu bir binayla somut hâle getirmişti. Karısının henüz haberi yoktu. Ona söyleyip şirketteki ilk toplantıya gidecekti. Mutfağa doğru ilerlerken Hazan'ın bebeğiyle bıcır bıcır konuşmalarını dinledi. İçeriye girdiğinde ocaktaki kuymağı karıştıran, ara ara da menemen ve patates kızartmasına bakan sevdiği kıza yavaşça yaklaştı. Korkutmaktan çekinerek birkaç saniye bekledi. Işıl ışıl parlayan, dalgalı saçlarını, menemene kaşar döken elini izledi. Ona bakan bebeğiyle göz göze geldi.
"Aaaaağh ehhhğğh."
Tatlı sesler çıkaran bebeğine parmağını dudaklarına götürerek susmasını işaret etti.
"Noldu anneciğim? Hı?"
"Iğğh ağğh."
"Ne? Güzel kızım benim, Dicle'm."
Sevildiğini anlayıp yine ellerini ve ayaklarını kıpır kıpır hareket ettirirken gülücükler saçıyordu. Hazan yanağını öpüp kızını daha sıkı tuttu. Kuymağın altını kapattı. Bakır tavayı almak üzereyken beline dolanan kol ve bebeğini tutan elle irkilirken küçük bir çığlık attı. Elini tavadan çekip hızla kızına sardı.
Fırat burnunu saçlarına dayayıp, "şşş," dedi. "Benim."
"Ah...Fırat...ödümü kopardın."
Ensesini öptü.
"Özür dilerim."
"Niye ses çıkarmıyorsun? Ya Dicle'yi düşürseydim?"
"Öyle bir şeye izin vermeyeceğimi biliyorsun. Ayrıca sessizce girmedim, sen fark etmedin. Korkutmamak için ses çıkaramadım."
"Belime sarılacağına ses çıkarsaydın keşke. Daha az korkardım."
"Çok mu korktun?"
"Dicle'yi düşüreceğim diye korktum."
Hazan'ı kendine çevirip kızını kucağına aldı. Tek koluyla sevdiği kıza sarılıp alnını öptü.
"Özür dilerim," dedi.
" Bir daha yapma."
"Yapmam, söz."
Ayrılıp kaşarları erimiş olan menemenin de altını kapattı. İki tavayı da masaya koyup patates kızartmasını biraz daha pişmeye bıraktı. Çaydanlığın kapağını kaldırıp tezgahtan aldığı kaşıkla karıştırdı. Dün akşamdan hazırladığı hamurdan yaptığı fırındaki poğaçalara eline bir bez alıp baktı. Biraz daha pişmesi gerekiyordu. Kapağı kapatıp beşiği almak için yatak odasına gitmek için kapıya dönerken Fırat kolunu tuttu. Göz göze geldiler.
"Bir şey mi oldu?"
"Hayır."
Sıkıntılı bir nefesi alıp verdi.
"Hazan neyse onu söyle. Kaçma."
"Kaçmıyorum. Söyledim de zaten."
"Kondom meselesi mi derdin?"
Gözlerini kaçırıp başını önüne eğdi. Fırat elini tutup koltuğa doğru yürüttü. Oturup Hazan'ı dizine çekti. Belini sıkıca sarıp kızı kendi kendine anlamsız sesler çıkarırken karısının yanağını öptü.
"Tamam," dedi. "Gelirken alacağım. Deneriz. Asma yüzünü."
"Denesek ne olacak ki? Hoşuna gitmediği an vazgeçeceksin."
"Buluruz bir ortasını. Hamile kalma ihtimalinin düşük olduğu dönemlerde normal devam ederiz. Diğer zamanlarda da...kondom kullanırız. Şu an hamile kalma ihtimalin yeni doğurduğun ve emzirdiğin için düşük. 12 saat içerisinde hapı da içtin. Boşu boşuna hem kendi hem de benim canımı sıkıyorsun. Yapma şöyle."
"Ben seni üzmek istemiyorum. Sadece hamile kalmak istemiyorum."
Dudaklarını alnına bastırdı.
"Ben de hamile kalmanı istemiyorum. Kıyamıyorum sana. Kıymam. Durduk yere bozma huzurumuzu."
Kollarını boynuna sardı. Yanağını öptü.
"Çok seviyorum seni."
"Ölüyorum sana. Karım...kadınım."
"Aaaaağğh eğğh."
Dicle'nin ağlamaklı sesiyle ayrıldılar. Hazan kızını babasından alıp göğsüne yatırdı. Az önce çişini yapan bebeği şimdi de, kokuya bakılırsa, kakasını yapmıştı. İkinci kez bezinin değişmesi gerekiyordu. Fırat kızının ensesini öpüp kokusunu soludu.
"Fırat."
"Gülüm."
"Dicle'nin beşiğiyle bezini getirsene."
"Tamam."
Hazan kucağından kalkıp ağlayan kızını sallayarak patatese bakarken Fırat yatak odasına gitti. Fırından gelen ses poğaçaların piştiğinin habercisiydi. O sırada Fırat geldi. Beşiği masanın yanına koydu. Karısı bebeklerinin altını değiştirirken sofrada eksik olan şeyleri tamamladı. Dicle'nin ağlamaları temizlenince kesilmişti. Hazan kirli bezi banyodaki çöp kovasına atıp ellerini yıkadı. Odadan kızına pembe, Mickey Mause'lu bir tulum ve zıbın aldı. Üstü kirlenmemişti ama yine de içine sinmediği için üstünü değiştirecekti.
Sevdiği adam çayları doldururken kızını dikkatlice soyup güzelce giydirdi. Pembe şapkasını da başına geçirdi. Çok tatlı olmuştu. Eğilip alnını öptü.
"Eeğğh eh."
Çıkardığı elbiseleri kirli sepetine atıp mutfağa döndü. Zeytinli poğaçasını iştahla yiyen kocasının çaprazındaki sandalyeye, beşiğin yanına oturdu. Fırat'ın açık koyduğu çayını kenara itip sevdiği adama baktı. Dün akşam da yaptığı yemekleri böyle iştahla yemişti. Hatta öyle ki fırına ikinci kez kebap atması gerekmişti. Mezeleri silip süpürmüş, tencereleri boşaltmıştı. Yaptığı yemekleri böyle zevkle yiyişi onu mutlu ediyordu. Sevgisi içinde kabarırken oturduğu yerden doğrulup saçlarını öptü. Fırat gözlerini gözlerine çıkardı.
"Noldu?" dedi.
Gülümseyip, "afiyet olsun," dedi.
Fırat elini tutup öptü.
"Kurban olduğum."
"Hı?"
"Canımın içi."
Dudaklarını birbirine bastırıp siyahlar içindeki kocasını inceledi. Gömleği dikkatini çekti. Askeriyeye böyle gitmezdi.
"Fırat."
"Yavrum."
"Niye böyle giyindin? Askeriyeye gitmeyecek misin?"
Elini bırakıp çayından bir yudum içti.
"Yok," dedi. "Başka bir mesele var."
"Kötü bir şey mi?"
"Değil. Bir şirket kuruyorum. Daha doğrusu kurdum. Bugün ilk toplantısı olacak. İşleyişi konuşacağız."
"Ne şirketi?"
"Yeni bir şey değil. Halihazırda olan işlerin finansal durumunu yönetmek için bir çatı şirket kurdum. Tarım, gıda, lojistik ve tıp olarak dört farklı kolun toplandığı, kur hesabının, döviz ve yatırım planlarının yapıldığı, benim yokluğumda işlerin senin omuzlarına binmeyeceği bir sitem."
"Ne zamandan beri?"
"Bir iki ay. Birkaç gün önce de şirket binasını bulup satın aldık."
"Ya?"
"Sana işler yoluna girmeden söylemek istemedim. Netleşmesini bekledim."
Ağzındaki patates kızartmasını yutup, "bu yüzden mi geç saatlere kadar eve gelmiyordun?" diye sordu.
"Düzeni kurmak gerekiyordu. Çalışan alımları, sermaye, sigorta, ortak bir hesap açılımı derken zaman aldı."
Çayından bir yudum aldı.
"Neden şimdi? Yani, niye daha önce yapmadın?"
Bardağını masaya koydu. Söyleyeceği şeylerin Hazan'ın gözünde nasıl bir imaj çizeceğinden emin değildi. Yine de neyse onu söylemeye karar verdi.
"Daha önce siz yoktunuz çünkü," dedi. "Bana bir şey olduğunda üstümde olan tüm mal varlığım o kadınla Bahar'a kalacaktı."
"A-anlamadım?"
"Sandığın gibi para kıskanmak değil bahsettiğim şey. Bugün de bana bir şey olsa vasiyet ettiğim kadarı onlara kalacak. Anlatmaya çalıştığım şirket yönetmek zor iş. Daha öncesinde finansal işlerin elden ve banka aracılığıyla halledilmesi onların yapabileceği bir şeydi. Ama bir kurum altında parayı çeviremezlerdi. Ben de bu yüzden işleri kurumsallaştırmadım. Ama şimdi sen varsın. Bana bir şey olsa bile..."
"Fırat..."
"Olacağından değil. İşleri garantilemeyi severim. O yüzden. Şirketi yönetebileceğinden eminim. Hem zaten..."
"Ne?"
"Finans müdürü olarak Yaren'i işe aldım."
"Ne?"
"Biraz zor oldu. Aramız seninle bozuk diye damarıma basıp durdu ama şirketin günün sonunda senin olacağını söyleyince kabul etti."
Güldü.
"İyi yapmışsın. Bankadan nefret ediyordu zaten."
"Aslı'yı da genel müdür olarak almayı düşünüyorum. Henüz teklif götürmedim. Yaren daha mantık odaklı, Aslı daha duygusal. Yaren kadar kolay yaklaşamazdım."
"Ya! Onu ben hallederim. Canım kocam."
"Hazan'ım. Seni de götüreyim mi toplantıya?"
Beşiğinde sakince duran bebeğine baktı.
"Dicle var. Yağmur yağıyor. Onu bu havada dışarıya çıkaramam ki. Başka zaman gelirim."
"Gelmek istiyorsan hallederiz bir şekilde."
"Yok. Akşama yemek hazırlayacağım. Ömer dedeleri yemeğe çağıracağım. Hem Aslı'yla da konuşuruz."
"Nereden çıktı şimdi bu yemek işi?"
"Aramız bozuk diye onlar da üzülüyordu. Gelsinler, iyi olduğumuzu görsünler istiyorum. Kızdın mı?"
"Kızmadım. Yap ne yapıyorsan. Senin evin burası."
"Şey...avukat falan buldun mu?"
"Sen varsın diye acele etmedim, ama arıyoruz."
"Yardımcı olurum. Adliyeden..."
"Yeni mezunlarla çalışmayı düşünüyoruz. İş alanında istihdam oluşturmak niyetindeyiz."
Hayran hayran kocasını seyretti. Askerken ayrı, iş adamıyken ayrı bir yakışıklı ve zekiydi. Elini uzatıp yanağını sevdi.
"Hayırlı olsun," dedi. "İnşalalh her şey yolunda gider."
Elini tutup avcunu öptü.
"Gidecek. Her şey sizin için. Aksinin olmasına müsade etmem."
********
Fırat banyoda ellerini yıkarken Hazan yatak odasından kocasının ceketini alıp kapının önünde beklemeye koyuldu. Sevdiği adam banyodan çıktığında karısını baştan aşağı süzdü. Elinde ceketiyle kapının önünde bekleyişi, onu işe uğurlamaya gelişi hoşuna gitmişti. Yanına gidip sarıldı. Boynuna sokulup sıkıca öptü.
"Fırat..."
"Karım. Beni işe mi uğurlayacak benim güzeller güzeli yavrum? Hı? Ölürüm sana ben."
Sırtını okşayıp gömleğinden açıkta kalan bağrını öpüp kokladı.
"Ne zaman döneceksin?"
"İki saate gelirim."
"Askeriyeye gidecek misin sonra?"
"Gitmeyeyim mi?"
"Bana kalsa yanımdan bir saniye olsun ayrılamana izin vermem ki. Kocam hep yanımda, başımızda olsun isterim."
Saçlarını sevip koklaya koklaya öptü.
"Sana kaldı zaten. Gitme dersen gitmem. Bırakırım askerliği. Jandarma olurum. Daha önce de söyledim sana. Bir lafına bakar."
"Aşkım...istediğim şey böyle bir şey değil ki. Hem bir iki yıla binbaşı olacaksın ya, gerek yok böyle keskin bir karara."
"O zaman şöyle konuşup çelme aklımı."
"Tamam, yapmam bir daha. Kızma kocam."
"Ne güzel kocam diyorsun sen öyle?"
"Cilve yapıyorum sana işte."
Güldü. Yüz yüze gelmelerini sağlayıp, "ne?" dedi.
"Babaannemle Fatma teyzem söyledi. Kocana cilve yap, dediler. Yapıyorum işte."
Kollarını kalçalarının altından sarıp kucağına aldı. Dudaklarını öpüp, "cilveni yerim senin," dedi. "Ama böyle olmaz."
"Nasıl olur?"
Yanağını sulu bir şekilde öpüp ısırdı.
"Şu işleri bir halledip geleyim, anlatacağım."
"Olur."
Gülünce dudağının kenarında oluşan çukuru öpüp karısını yavaşça yere indirdi.
"Askeriyeye uğrayacağım," dedi. " Ama önce eve gelip üstümü değiştireceğim. Bir şey istiyor musun?"
"Şey...kondomu unutma, olur mu?"
Yüzü gerilirken dilini damağında gezdirip başını salladı.
"Unutmam."
"Sevgilim yapma. Lütfen."
"Tamam. Demedik bir şey."
Cekete elini uzattığında Hazan geri çekilip vermedi. İki tarafından tutup sevdiği adama giymesi için yardımcı olmak istediğini belli etti. Fırat iç geçirip arkasını döndü. Karısının yardımıyla ceketini giydi. Gitmeden Dicle'yi görmek istiyordu. Hazan bunu tahmin edip Fırat bir şey söylemeden mutfağa girdi. Hâlâ uyanık olan bebeğini kucağına aldı.
"Gel," dedi. "Gel baban gitmeden görsün seni. Görsün de günü güzel geçsin."
"Iğğh ıh."
"Tamam anneciğim, uyutacağım seni. Sabret biraz."
Mutfaktan çıkıp Fırat'ın yanına geldi. Sevdiği adam, "babam," diyerek kızını kucağına aldı. Yanaklarını, alnını ve boynunu öpüp kokusunu ciğerlerine hapsetti. Ellerinin arasında kaybolan kızına sarılabileceği en sıkı şekilde sarıldı. Bebeğinin elleri öylesine yüzünde gezinip yanaklarını sıkarken annesine yaptığı gibi onu taklit ederek dudaklarını çenesine yapıştırıp bildiği tek şeyi yapıp emerek ıslattı. Fırat o an donup kaldı.
"Eğğh eh."
Büyülenmiş gibi kızına bakıp Hazan'la göz göze geldi. Sevgi dolu gözlerle onları izliyordu. Gözleri doldu. Bu an daha önce yaşadığı hiçbir şeye benzemiyordu. Dudaklarını şapkasının üstünden Dicle'nin başına dayadı. Birer damla yaş yanaklarından süzülüp giderken yutkundu. Göz bebekleri ve kirpikleri titrerken gözlerini yumdu. Yüreğinde kalan tüm yara izlerinin kapandığını ve hiç olmamışcasına silinip gittiklerini hissetti. İçi ferahladı. Dünyanın en güçlü adamıydı sanki. Yıllarca Hazan dışında kimseden görmediği sevgiyi kızının tek bir öpücüğüyle bir anda almıştı.
"Fırat...ağlama."
Burnunu çekip gözlerini açtı. Yanağını bebeğinin alnına dayayıp dibine kadar girmiş kızının sırtındaki elini öpen karısının ıslak, ateş parçası gözlerine tutundu.
"Öptü beni," dedi.
"Öpecek tabii. Babasısın sen onun."
"Öyleyim," dedi. Yanağını avcuna alıp başparmağıyla okşadı. "Senin kocan, doğurduğun çocuğun babasıyım. Siz benim bu hayattaki en büyük başarımsıınız. Bunu bozmayalım, olur mu? Beni sizden mahrum bırakma."
"Bozulmayacak. Ben ne yapıyorsam ailemiz bozulmasın diye yapıyorum zaten."
"Biliyorum. Ama öyle bile olsa bu son olsun. Aramızda sır olmasını istemiyorum."
"Tamam kocam."
Eğilip alnını öptü. Kızını biraz daha sevip Hazan'a verdi. İkisini de son kez öpüp evden çıkıp gitti.
**********
Öğleden sonra güneş açmıştı. Islak çimler kurumuş, hava ısınmış, toprak kokusu temiz havaya karışmıştı. Hazan bebeğini, yemekler pişerken kucağına alıp bahçede gezmeye çıkardı. Karnı tok, altı temiz olan kızı uykusunu almış, bıcır bıcır sesler çıkararak meraklı gözlerle etrafı izliyordu.
"Akşama babaya söyleyip mangal mı yapsak? Hı anneciğim?"
"Ağğhhh ııığğhh."
"Teyzelerini de çağırırız. Belki Feyzullah amcanla Memduh amcan da gelir. Sevdin mi bir tanem onları?"
"Eğğh eh."
"Hem Atakan abinle Eda ablan da gelir."
"Iğğh."
Yanında yürüyen Fındık'a baktı. Kuşların cıvıltılarını dinlerken temiz havayı içine çekti. Salıncağa doğru adımlayıp oturdu. Fındık belirli bir mesafede dururken salıncağı hafifçe ayağıyla salladı. Kızının alnını öptü.
"Çok huzurlu, di mi?" dedi. "Evimiz, yuvamız. Tam da senin hak ettiğin gibi. Dahası da olacak. Baban ve ben senin için her şeyi yapacağız. Sen...bizim gibi eksik büyümeyeceksin. Düştüğünde koşan, saçlarını tarayan, pembe tokalar takan bir annen olacak. Baban seni parklara götürecek, ciciler alacak, arkanda dağ gibi duracak, ikimizi de çok sevecek. Sen yediğin her lokmanın hakkın olduğunu bilerek büyüyeceksin. Bizim gibi büyük savaşların, derin yaraların olmayacak. Kıyametten önce doğuşu, ölümden önce yaşamı, cehennemden önce cenneti bileceksin. Söz."
Gözlerinden süzülen yaşları sildi. Masmavi gökyüzüne baktı. Yavaş yavaş dallarından ayrılan yaprakların ardından kışa hazırlanan ağaçları inceledi. Teninde gezinen rüzgarı hissedip bebeğini battaniyesine daha sıkı sardı.
"Bu kış seninle geçirdiğim en güzel kış olacak," dedi. "Seni kucağıma alıp şöminenin karşısında ayaklarımı uzatıp sıcak çikolatamı içeceğim. Birlikte babanın doğum gününü kutlarız. Masallar okuruz sana. Ninniler söylemeye devam ederim. Kar tanelerini izleriz. Yaz gelince pikniğe gideriz. Halana götürüm seni. Adaşsınız biliyor musun? O da senin gibi çok güzelmiş. Bir fotoğrafı var ben de. Heja babannem verdi. Büyüyünce sana da gösteririm."
"Ağğh."
"Odana bir anı duvarı yapacağım Dicle. Halan, deden ve sevdiğimiz herkes olacak. Çok yok zaten. Aslında vardı...Bir dayın vardı mesela. Ama bir...çocuk katilinin resmini asamam duvarına. Sonra Oğuz vardı. Sırtını döndü bana. Her şey ortadayken, tüm yanlışlar ve doğrular kapı gibi dururken ayırdı yollarımızı. Belki ben gitmeliydim. Son bir kez de olsa özür dilemeliydim ondan. Ama hiç içimden gelmiyor, biliyor musun? O aileden bir toz bile değsin istemiyorum sana."
"Iğğh ehğğhhh."
Elindeki telefonuna gelen mesaj sesiyle irkildi. Ekranı açıp gelen mesaja girdi. Birden fazla fotoğraf gönderilmişti. İnmelerini bekledi. Görüntüler netleşmeye başladığında parmak uçlarından saç diplerine kadar can yakıcı bir elektirik akımı vücudunu dolandı. Fotoğraftaki annesiydi. Her resimde yanında başka bir adam vardı. Bazılarında yüzü görünmeyen bir erkekle aynı yataktalardı. İstanbul'daki evlerinde ve babasının yatağındalardı. Baş uçlarında içki şişeleri göze çarpıyordu. Ali'nin son çekilen fotoğrafı hâlâ komodinin üstündeydi.
Oturduğu yerde dizleri titredi. Telefon elinden düşmek üzereyken son anda engel olup kızına sarıldı. Buna diyecek bir şeyi olmadığını biliyordu. Annesi bekar bir kadındı. Aralarındaki bütün bağ kopup gitmişti. Kendine böyle bir hayatı layık gördüyse hiçbir şey diyemezdi. Babasını hiç sevmemişti ne de olsa. Hem başka ne yapabilirdi ki? Öylesine içi boş bir hayatı ablasından farklı yaşamasını nasıl beklerdi? Onca pisliğin içinde en azından temiz kalan bir yanının olmasını beklemek aptallıktı. Peki bu fotografları ona gönderen gizli numara kimdi? Niye yapmıştı böyle bir şeyi? Ne hissetmesini ya da ne yapmasını isteyerek böyle bir şey yapmıştı? Derdi annesinin tüm bunları kocasının parasıyla yaptığını göstermek miydi?
Hazan bu fikre nereden kapıldığını düşündü. Ve sonra bunun kendi düşüncesi olduğunu fark etti. Bu durumda canını yakabilecek tek şey buydu. O pahalı alkoller, yerlere saçılan lüks kıyafetler, fiyakalı mekanlar hepsi kocasının eseriydi. Fotografları tekrar tekrar inceledi. Kapı aralığından, belirli mesafelerden gizlice çekilmişti. Annesinin evine kadar girip bu denli yakınına sokulabilecek tek kişi vardı. O da ablasıydı. Rehbere girip aradı. Kapanmak üzereyken açılmıştı.
"A-alo?"
"Sen mi yaptın?"
"Neyi?"
"Fotoğraflardan bahsediyorum. Sen mi yolladın?"
"Ne saçmalıyorsun? Anlam..."
"Bence dürüst ol. Öğrenmem iki dakikamı almaz."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ehehğğgh ağğh."
"Kızın mı?"
"Evet."
"Allah bağışlasın. Umarım sonu Ecrin gibi olmaz."
Göğsüne sert bir darbe yemiş gibi sarsılırken kalbi bir anlığına atmayı bıraktı. Bebeğini bağrına bastırıp yutkundu. Derin derin nefesler almaya çalıştı.
"Ben yaptım."
"Ne-neyi?"
"Fotoğrafları ben yolladım. Kocan annene her ay açık çek yazarken ikimizi de gözden çıkaran annemizin ne haltlar yediğini gör istedim."
"Neden? Yediği pastadan sana pay vermedi mi?"
"Haberin var demek? Annem gizlice yolladığını söylemişti. Hayret. Nasıl izin verdin?"
"Benden uzak dursun diye. Tek yolu buydu."
"Gördüklerin hoşuna gitti mi bari?"
"Beni ilgilendirmez. O benim annem değil."
"Benim de. Ama ben senin aksine canı yansın istiyorum. Sen niye istemiyorsun?"
"Çünkü benim bir hayatım ve bir ailem var artık. Umutlarım, hayallerim var. İntikam hırsıyla kirletemeyeceğim kadar değer veriyorum kendime. Düşsem de kalkabiliyorum."
"Tabii kocan zengin. Ayaklarının altına neler seriyordur? Sana hava hoş. Yağlı yere kapak attın. Sosyal medyada görüyorum seni. Onca zenginliğin yanında bir oyuncak ayıyla fotoğraf atıyorsun. Aptalsın kızım sen! Sahip olduğun hiçbir şeyi hak etmeyecek kadar aptalsın!"
"Tamam. Bir daha benimle iletişim kurma. O kadınla ilgili hiçbir şey bilmek de görmek de istemiyorum."
Aramayı sonlandırıp yüzünü kızının boynuna gömdü. Ablasının sözleri kulağında çınlarken, "Allah'ım...sen koru," dedi. Salıncaktan kalkıp eve girdi. Bebeğini beşiğe yatırıp yemekleri kontrol etti. Elleri titriyordu. Nefesleri düzensizdi. Hızla atan kalbini avucunda sıkıp duvarlardan destek alarak yatak odasına gitti. Çekmeceden astım spreyini alıp yatağa çökerek ağzına sıktı. Derin derin soluklar alıp spreyi yanında götürerek mutfağa döndü. Dışarıdan gelen motor sesiyle Fırat'ın askeriyeden döndüğünü anladı. Zil çalmadan kapıya koştu. Kolu indirip sevdiği adamın aracından inişini izledi. Elindeki ekmek poşetiyle ona gelişi üstündeki kasveti dağıtırken göz göze geldikleri an midesi heyecanla ve özlemle kasıldı. Kendini kollarına atmak için can atıyordu.
"Fırat..." dedi, elinde olmadan sesi bir feryat gibi çıkmıştı. Terliklerini giyip dışarıya fırlamamak için kapının pervazlarına tutundu.
Fırat karısının bakışlarından ve adını söyleyiş şeklinden ters bir şeyler olduğunu anlarken adımlarını hızlandırdı. Eşikte durup gözlerine baktı. Sarılmak için boynuna uzanan Hazan'ı kollarının arasına aldı.
"Noldu?"
"Çok özledim seni."
Bu darmadağın, afallamış halinin özlemle alakalı olmadığının farkındaydı. Sevdiği kızı tek koluyla kaldırdı. Ayakkabılarını çıkarıp içeriye girdi. Kapıyı örtüp ekmeği konsolun üstüne bıraktı. Banyoya girip Hazan'ı yere indirdi. Ona sokuldukça sokulan karısının saçlarını öperken ellerini yıkadı. Birlikte mutfağa geçtiler. Yine o kadınla ilgili bir sorun olduğunu düşünüyordu. Sakin olmaya çalışsa da zihnindeki karanlık kuyunun dibindeki canavar gün yüzüne çıkmıştı.
Beşikteki kızını öpüp Hazan'la karşı karşıya durdu.
"Noldu?" dedi tekrar. "O kadınla ilgili mi yine?"
"Hayır. Bir şey de olmadı zaten. Ben..."
"Yalan söyleme. Var bir şey, anlat."
"Fırat..."
"Hazan...sabah ne konuştuk biz seninle? Hani aramızda sır olmayacaktı? Söz verdin bana."
"Canan hanımla ilgili bir şey değil. Bunu bilsen ye..."
"Yetmez. Sen bu haldeyken ben öylece, hiçbir şey bilmeden duramam. Söyle, noldu?"
Yutkunup gözlerini kaçırdı. Elindeki spreyi masaya bıraktığında Fırat yeni görmüştü.
"Astımın mı tuttu?"
"Yok. Nefesimi toplayamadım sadece."
Sertçe soluyup ceketini çıkardı. Sandalyeye asıp aralarındaki mesafeyi kapattı. Elbisesinin eteklerini tutup yukarıya sıyırarak Hazan'ın itirazları eşliğinde beline topladı. Kucağına alıp bacaklarını beline sarmasını sağladı. Koltuğa oturup kollarında sıkıca kavrarken, "konuş," dedi. "Konuş yoksa gidip evini başına yıkacağım o kadının. Çıldırtma beni."
"Onunla alakalı değil."
"Kim o zaman?"
Zapdetmeye çalıştığı öfkesinin giderek alevlendiğini, Dicle korkmasın diye sesinin yüksekliğine dikkat ettiğini anlıyordu. Uzatmak istemedi. Bedenini kocasına yaslayıp bastırdı. Sıcaklığını duyumsamak, kollarında olmak iyi gelirken tırnaklarını tişörtüne geçirdi. Gözlerine bakıp, "a-annem," dedi.
"Nolmuş annene?"
"Ablam...bugün bazı fotoğraflar gönderdi..."
"Ne fotoğrafı?"
"Annemle ilgili. Yanında başka adamlarla..."
"Eee?"
"Senin gönderdiğin paralarla yaşadığı hayatı görmemi istemiş."
"Konuştunuz mu?"
"Konuştuk. Ben aradım."
"Niye arıyorsun Hazan? Parayı gönderen benim, nereye gittiğini de biliyorum."
"Ne?"
"Yavrum, annenin yolu yol değil. Başına bir şey gelmesin diye takip ettiriyorum, koruyup kollamaya çalışıyorum. Anlatamadım sana. Onca şey yaşadık, hamileydin, doğurdun, şimdi lohusasın. Üzmek istemedim seni."
"Üzülmedim ki. O benim annem değil. Hem bekar bir kadın. Tahmin ediyordum zaten. Ben...başka bir şeye üzüldüm."
"Neye?"
"Ablamla konuşurken Dicle'nin sesini duydu. Kızın mı, dedi. Ben de, evet, dedim. Allah bağışlasın, umarım sonu...Ecrin gibi olmaz, dedi. Fırat...olmaz...di mi?"
Göğsüne bastırdı.
"Şşş, ağlama. Olmayacak öyle bir şey. Onun babası benim. Saçının teline bir şey olsa yakarım dünyayı. Yok yere üzme kendini."
"O-ona bir şey olursa ben...ölürüm."
"Hazan yeter. Kendini korumayı öğren artık. Niye arıyorsun ablanı? Niye benden saklamaya çalışıyorsun bunları? Niye saçma sapan bir cümleyle bu hâle geliyorsun? Var mı öyle bir şeyin oluru?"
"Bilmiyorum. O öyle söyleyince içim bir kötü oldu."
"Olmasın. Ecrin'in kaderini böyle yazan onlardı. Ablan enişteni aldatmamış olsaydı...o çocuk ölmeyecekti. Kendi hatasının yükünü sana yükleyemez. Neden her şeyden bir anlam çıkarmaya, bir kehanet uydurmaya çalışıyorsun? Seni kıskandığı, canını yakmak istediği için öyle söylemiş olamaz mı?"
"Olabilir. Ama bir ihtimal bile olsa..."
"Değil. Ben varken ne sana ne de Dicle'ye bir şey olması ihtimal bile değil, olamaz."
"Aaaaaağğğh ehğğghhh!"
Kızının ağlamasıyla gözlerindeki yaşları silip Fırat'ın kucağından kalktı. Eteğini düzeltip bebeğini kollarının arasına aldı. Sevdiği adamın yanına dönüp dizine oturdu. Dicle annesinin sıcaklığını hissettiği an ağlaması azalmaya başlamıştı. Uyanıkken beşikte durmayı pek sevmiyor, annesinin ya da babasının kucağında olmak istiyordu.
"Uykusu mu var?"
"Yok, daha yeni uyandı. Karnını doyurdum, gazını çıkardım, altını temizledim, bahçeye çıkarıp hem temiz hava hem de güneş ışığı aldırdım. Yeni girmiştik eve, sen geldin. Kucakta olmak istediği için ağlıyor. Sustu, bak."
Kızının sırtını okşarken karısının şakağını öptü. Bir yandan Dicle'yle ilgilenirken diğer yandan hem yemek yapıp hem de evi tertemiz tutmayı nasıl başardığını düşündü. Bukle bukle saçlarını parmaklarına doladı.
"Fırat."
"Karım."
"Mangal yapalım mı?"
"Yaparız. Et almaya giderim şimdi."
"Dolapta vardı."
"Onlar buzludur yavrum. Gidip yenisini alayım. "
"Keşke gelmeden arasaydım."
"Şşş, sorun yok."
"Ama yoracağım seni."
"Yorulmam. Sen yeter ki benden bir şey iste."
Gülümseyip yanağını öptü.
"Şey...konsolun çekmecesinde faturalar vardı. Sabah söylemeyi unuttum."
"Hallederiz. Başka bir şey var mı?"
"Dicle'nin bezi bitmek üzere."
"Tamam."
"Eczaneden al ama."
"Alırız."
"Ko-kondomu aldın mı?"
Gerilen vücuduyla, "aldım," dedi. "Arabada."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederiz. Neyse. Ben şu mangalı yakayım, gelene kadar kor olsun."
"Fırat..."
Kondom yüzünden kızdığını sandığı için gözlerine tedirgin bir ifadeyle bakan sevdiği kızı daha sıkı sarıp, "yavrum,"dedi.
"Senin dediğin gibi yaparız. Hamile kalma ihtimalimin düşük olduğu zamanlarda kondom kullanmayız. Kızma, olur mu?"
"Kızmıyorum, hoşuma gitmiyor sadece. Ama madem sen öyle istiyorsun, eyvallah."
Dudaklarını öptü.
"Canım kocam."
"Hazan'ım."
***********
Gökyüzünde yıldızlar ışıldamaya başlamıştı. Ay, ağaç dallarının arasından ışıklarını masanın üzerine gönderiyordu. Bahçenin aydınlatmaları yakılmış, mangaldaki etlerin kokusu etrafı sarmıştı. Çatal bıçak sesleri sohbetlerin arasına karışıyor, bebekler annelerinin kucağında ara ara huzursuzlanıyordu. Dicle içeride uyurken Hazan'ın bir kulağı yanındaki telsizdeydi. Fırat'ın ona özel yaptığı baharsız etleri bıçağıyla keserek yerken biraz dalgındı da. Kocasına annesine bir daha para yollamamasını söylemeyi düşünüyordu. Ama bir yanının içi buna el vermiyordu. Belki miktarı biraz azaltabilirdi. Sınırsız para, sınırsız seçenek demekti. Ve annesi sağlıklı seçimler yapamayacak durumdaydı. Fotoğraflar gözünün önüne geldikçe midesi bulanıyordu. Sevdiği adama söylediği gibi, gerçekten annesinden nefret edip etmediğini düşündü. Bundan emin değildi. Fırat, Canan hanıma ablasını babasından koruyamadığı için kızgındı. Ona göre babası öz kızını taciz eden bir şerefsiz, annesiyse kendi dertleri dışında her şeye herkese kör olan bencil bir kadındı. Oysaki Dicle, Feyyaz beyden değildi. Canan hanım, Fırat'ın sandığından daha fazla hataya sahipti. Sır olmasın, demişti. Hazan ne Bahar'ın ne de Canan hanımın yaptıklarını bir sır olarak görmüyordu. Tüm bunları hiç keşfedilmemiş, keşfedilmeyecek ve keşfedilmemesi gereken bir karadelik olarak görüyordu. Ve eğer o karadeliğin kocasını yutmasını istemiyorsa susmaya devam etmeliydi.
Ağzındaki lokmayı zar zor yuttu. Fırat bugün defalarca kez Yağız'ı aramış, Yağız Fırat'a yalan söylemek istemediği için telefona bakmamayı tercih etmişti. Hazan bunu duyduğundan beri gergindi. Sevdiği adam vazgeçmiyordu. Onun üstüne gelmiyordu ama psikolojik baskı yapmayı da ihmal etmiyordu. Hazan, neden bunları bildiğini sorguladı. Analı kızlı neden bütün sırlarını onun omzuna yüklüyorlardı?
Bir yudum su içti. Birkaç damla boğazına kaçarken öksürdü. Bir süredir onu izleyen kocasının elini anında sırtında hissetti.
"Hazan..."
Son kez öksürüp bardağı masaya koydu.
"İyiyim," dedi, endişeli sesine cevaben.
"Helal kızım," diyen Heja babaanenin sesiyle ona bakıp gülümsedi. Sırtındaki el çekilse de bir çift kara gözün ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Bıçağını tekrar eline aldığında telsizden bebeğinin sesi duyuldu. Vakit kaybetmeden içeriye girip mutfakta ellerini yıkadı. Alelacele havluyla kurulayıp yatak odasına koştu. Beşiğine vuran ay ışığında çığlık çığlığa debelenen kızına, "annem," diyerek sesini duyurdu. "Geldim bebeğim, ağlama."
Yeşil, ördekli battaniyesiyle birlikte kucağına alıp sardı. Alnını öptü. Rutin kontrollerini yapıp altını kokladı.
"Acıktın mı anneciğim? Hı? Şşş, ağlama ama."
Odanın içinde sağa sola yürüyüp kızını salladı. Biraz sakinleşince emzirmek için yatağa oturdu. Komodinin üstündeki abajuru yakıp sol göğsünü açtı. Dicle emmeye başlarken arkasına yaslandı. Gözlerini aya dikti. Kendini çok kırgın hissediyordu. İlk duyduğunda bu kadar ağır gelmemişti, ama şimdi zihni detaylara iniyor, fotografları didik didik ediyor, Canan hanım ve Bahar'ın sırları midesine oturuyor, aldığı nefes canını yakıyordu. Gözyaşları kirpiklerinin arasında parlarken kapı açıldı. Aslı yavaşça içeriye süzüldü. Gözleri pencerede, geldiğini fark etmeyen Hazan'a birkaç adım yaklaştı.
"Hazan..."
İrkilip hızla ona döndü.
"Korkma, benim."
"Aslı..."
Yatağa oturdu.
"Canım. İyi misin?"
Yutkundu.
"İyiyim."
Elindeki telsizi komodinin üstüne koydu.
"Emin misin? Geldiğimizden beri başın önünde kara kara düşünüyorsun, bir şey var belli. Anlat bana."
İçini çekti.
"Telefonumu alsana."
"Nerede?"
"Giyinme odasında, şarjda."
Telefonu alıp geldi.
"Şifremi girsene."
"Neydi?"
"Fırat."
İmayla gülüp kilidi açtı.
"Galeriye bak."
Dediğini yapıp Hazan'ın görmesini istediği fotografları gördü. Gözleri şokla büyürken, "Se-Serpil teyze mi bu?" dedi.
"Evet, ta kendisi."
"Hazan...ne bunlar böyle?"
"Ablam gönderdi."
"Niye...niye yapmış bunu?"
"Fırat anneme para gönderiyor ya, işte o paranın nereye gittiğini görmem için atmış."
"Fırat'ın haberi var mı bundan?"
"Varmış. Annemi takip ettirip izletiyormuş. Gerçi ben de biliyordum. En azından tahmin ediyordum. Şaşırmadım."
"Sen bir şey saklayınca yer yerinden oynuyor, ama o bir şey saklayınca sen üstünü örtüyorsun."
"Aynı şey değil..."
"Ne farkı var? Sen onun kardeşinin ahlaksızlığını saklıyorsun, o da senin annenin."
"Yeni barıştık, kavga etmek istemiyorum. Hem..."
"Ne?"
"Çok seviyorum onu. Ne hakkımı ne gururumu ne de başka bir şeyi savunmak gelmiyor içimden ona karşı. Çok yoruluyorum Aslı. İnsanların hem hayatımıza o kadar uzak hem de başımıza bela olacak kadar yakın olmaları...canımı yakıyor. Huzurlu olmak istiyorum artık."
"Hazan..."
Oturduğu yerden kalkıp yanına geçti. Beline sarılıp saçlarını öptü.
"Kimseye kızamıyorum, ama...çok üzgün hissediyorum."
"Fırat'la konuştun mu? İyi görünüyordunuz."
"Güçsüz olmamı istemiyor. Onun gibi duvar olayım istiyor. Kadere, hislerime, korkularıma, geleceğe hükmedebilecek kadar güçlü görüyor kendini. Ne olduğunu bana sormuyor artık, ama Yağız'ın üstüne gidiyor şimdi de. Öğreneceğim, diyor sürekli, geriliyorum."
"Iğğh."
Emmeyi bırakan bebeğinin ağzına memesini bir kere daha dayasa da doymuştu. Üstünü düzeltip kızını göğsüne yatırdı. Gazını çıkarmak için sırtını sıvazlarken başını öptü.
"Neden bu kadar ısrar ediyor? Bazı şeyleri bilmese olmuyor mu?"
"Fazla kontrolcü. Her şeye hakim olmak istiyor. Öğrenmeden bırakmaz."
"Belki de korktuğun gibi olmaz. Koskoca adam. Baba olduğunun, bir koca olduğunun ortalarda serseri mayın gibi dolaşmanın hiçbir işe yaramayacağını bilir heralde."
"Bilir. Ama bu bana güven vermiyor. Anlattım ya sana, bana o gün laf atan adamları bulup ölesiye dövmüş. Gözü dönünce dönüyor. Öfkesinin binbir türlü yüzü var sanki. Her seferinde başka bir yüzüyle karşılaşıyorum. Öngöremiyorum ki."
"Ağğh."
Dicle tatlı bir sesle gazını çıkarmıştı. Hazan tebessüm etti. Bebeği emdikten dakikalar sonra hep çişini yapardı. Bezini değiştirmek için bekledi.
"Ne diyeyim? İnsanları anlamak zor."
"Hele de Fırat'ı. Neyse. Yaren seninle şirket meselesini konuştu mu?"
"Konuştu."
"Kararın ne?"
"Restoran var zaten. Buna gerek var mı bilmiyorum."
"Senin kararın tabii, ama ben kabul etmeni isterdim."
Dicle'nin yanağını parmaklarının tersiyle severken, "biraz düşüneyim," dedi.
"Tamam."
"Hazan."
Sesindeki tuhaf tını kaşlarının çatılmasına neden olurken, "efendim," dedi.
"Sana bir şey soracağım."
"Sor."
Birkaç saniye tereddüt ettiğini belli eden bir süre sessiz kalıp derin bir nefes aldı.
"Bi-biri var."
"Kim?"
"Antalya'dan ürün getiren şirketin sahibi. Birkaç kez karşılaştık. Bana...biraz...yakın davranıyor. Olur olmadık arıyor..."
"Sen bir şeyler hissediyor musun peki?"
"Galiba. Ama...hissetmemem lazım."
"Neden?"
"Neler yaşadığımı biliyorsun. Kendimle aram, bedenimle bağlarım hâlâ çok kötü. Aynada vücuduma bakamıyorum bile. Uzun zamandır kendimi kadın gibi görmüyorum. O kadar yabancılaşmışım ki varlığıma arayı kapatmak mümkün değil sanki."
"Aslı..."
"Kendimi güzel hissetmiyorum Hazan. Sevilmeye layık görmüyorum."
Kızını tek koluyla sarıp diğer kolunu Aslı'ya doladı. Kıvırcık saçlarını öpüp kolunu okşadı.
"Çok güzelsin," dedi. "Bunu öylesine değil, öyle olduğu için söylüyorum. Saçların, baktıkça içimi açıp bana güven veren yemyeşil gözlerin, varlığın çok güzel Aslı. Ama burada asıl mesele nasıl göründüğün değil. Bazen bazı yaraları sarmak için bir başkasına ihtiyaç duyarız. Sen anlatmıyorsun diye ben sormuyorum ama kendimce anlıyorum, fark ediyorum seni. Sana dene demek istiyorum, ama ne kadar kırılgan olduğunun da farkındayım. Kırılmanı istemiyorum. Ne senin ne de Yaren'in kırılmasını istemiyorum. Ama mutlu olun istiyorum. Devam edelim istiyorum. Ama gerçekten devam edelim istiyorum...O şerefsizlerin senden...sevme, sevilme hakkını, kendine olan sevgini çalmış olmaları ağrıma gidiyor. Geç kalmış olmak..."
"Hazan..."
İkisi de ağladığı için huzursuzlanan bebeğiyle hıçkırdı.
"Yine de...dene Aslı. Geçmişe inat dene. Ben biliyorum...bize bu yaraları açanlar hâlâ yakınlarımızdalar. Elleri kolları uzanmıyor belki ama...gözleri hâlâ üzerimizde. Onlara başarılı olmanın gururunu yaşatmayalım."
"Ben de istiyorum. Ama bedenimde hâlâ izler var. Yaralarım kapanmıyor. Göğüs uçlarım yok...Nasıl..."
"Önce sev Aslı. Güven. Bedeninden önce ruhunu seven biri olduğundan emin ol. Sevginin güzellikle çok da bir alakası yok. Sadece insanlar birbirlerinde tüm çirkinliklerine rağmen sevecek ufak tefek şeyler arayıp bulmalı. Düşünsene babam annemi sevmiş. Salih eniştem ablamı sevmiş. Sevgi de o kadar kutsal, ilâhi bir şey değilki sevilen ya da seven kusursuz, kainat güzeli biri olsun. Senin bedenin savaş vermiş bir beden. İzler o savaşın sende kalan nişanları. Fırat'ın da bir sürü yarası var. Benim de yaralarım ve kusurlarım var. Ama insan sevince seviyor. Ne kendine bir başkasının gözüyle bak, ne de bir başkasına kendine baktığın gözle. Hepimiz biricik değiliz belki, ama hepimizin istisnaları var. Hem istemiyorsan, zorlanırsan, canın yanarsa, yaralarına bir yenisi daha eklenirse senin için yeri yerinden oynatacak bir kardeşin ve bir arkadaşın var. Senin bedenin benim onurum. Kimseye ezdirmem."
"O-of...Hazan..."
Saçlarını sevip alnını öptü. Bir müddet sessizce oturduklarında Hazan sessizliği bozdu.
"Adamın adını söyle. İstersen araştırırım."
Burnunu çekti.
"Adı Erdem. Erdem Arslan. Fırat'ın ortaklarından biri. Arkadaşlarmış. Kırk yaşında. Daha önce evlenip boşanmış. Bir oğlu var."
"Ooo baya da konuşmuşsunuz."
"Geçenlerde kahve içmeye davet etti beni. O zaman biraz konuştuk."
"Fırat'la konuşup daha fazla bilgi alabilirim. İster misin?"
"Aslında ben de sana bu yüzden anlattım. Ci-Cihan'dan sonra kimseyi sevemem sanıyordum ama...ona karşı bir çekim hissediyorum. Çok korkuyorum, ama yanmak da istiyorum. Yaren'e söyleyemedim daha, önce seninle Fırat'ın bilmesini istedim. Arkamda birilerinin durmasına ihtiyacım var."
"Yaren'e karşı mı?"
"Ona, kendime...Erdem'e karşı."
"Ben buradayım. Fırat da destek olur sana. Kardeşi gibi görüyor sizi. Şirkette sizi istemesinin sebebi de bu."
"Ondan büyük olmam dışında hiçbir sorun yok. Ablası olabilirim en fazla."
Güldü.
"Olsun. Abla da kardeştir."
"Öyle tabii."
"Bu gece konuşurum Fırat'la. Yarın da kahvaltıya gelirsiniz. Korkma. Benim arkamda kim varsa hepsi senin de arkanda. Olmasa bile Yaren'le ben sana yeteriz."
"Sus artık. Daha fazla ağlamak istemiyorum."
"Peki. Hadi, masaya dönelim. Tabii önce kızımın altını değiştirmem lazım."
Bu sefer kakasıyla çişini aynı anda yapmış olan kızının altını değiştirip kirli bezi banyodaki çöp kovasına atması için Aslı'ya verdi. Bebeğinin üstünü değiştirip beyaz üzerine siyah kedicikleri olan bir tulum giydirdi. Toz pembe kalın battaniyesine sarıp peşinden gelen Aslı'yla birlikte bahçeye çıktı. Herkesin gözü onlara dönerken Heja babaanne, "oy babaannesi kurban. Uyanmış mı benim torunum? Ay gözlere bak. Yanaklarını yiyeyim senin," diyerek sevgi sözcükleri dizmeye başladı.
Dicle sevgi gördüğünün farkında olduğunu belli eden tepkiler veriyor, tatlı tatlı gülüp el ve ayaklarını sallayarak kıpır kıpır hareket ediyordu.
"Maşallah," dedi Ömer ağa. "Kurban olduğum yaradan ne güzel yaratmış."
Hazan bebeğinin aldığı övgülerle gülümseyerek onlara aşkla bakan kocasının yanına, Aslı'nın tam karşısına oturdu.
"Annesine çekmiş işte," dedi Memduh'un eşi Yasemin. "Arkadaşım çok güzel maşallah."
"Yasemin," dedi Hazan utandığını belli eden sesiyle.
"Ne? Yalan mı?"
"Değil," diyerek, araya girdi Feyzullah'ın eşi Leyla. "Anne kız göz dolduyorsunuz vallaha."
Fırat yerinden kalkıp içeriye geçti.
"He! Kalbini kırdınız adamın. Kalkıp gitti," diyen Memduh'la Hazan'ın gözleri onu buldu. "Kardeşim gel! Sen de çok güzelsin!"
"Sus lan!"
"Yok arkadaş. Kimsenin tarafını tutmayacaksın bu devirde."
"Sus diyor kardeşim. Sen susmak nedir bilir misin?"
"Fırsatını buldun ya Feyzo hemen tepin üstümde."
"Bana bir daha sakın Feyzo deme."
"İyi, demeyiz."
Fırat Hazan'la Aslı'nın masada bıraktığı yemeği mikrodalgadan alıp önlerine koyarak yerine geçti. Dicle'yi almak için ellerini yıkamıştı. Teşekkür eden Aslı'ya, "rica ederiz," diyip ona ışıl ışıl parlayan gözlerle bakan karısına ellerini uzattı.
"Ver bana, yemeğini ye," dedi. Ucu hafif kızarık olan burnu ve buğulu gözlerinden ağladığını anlamıştı. Aslı da durgundu. Ne konuştuklarını az çok tahmin edebiliyordu.
Hazan kızını babasına verdi. Çatalını ve bıçağını eline alıp yemeğine devam etti.
"Oğlum."
Fırat masanın başında oturan Ömer ağaya döndü.
"Buyur."
"Şirket işleri nasıl gidiyor? Bugünkü toplantıya gelemedim, kusura bakma."
"Kusurluk bir şey yok. İyi gidiyor. Birçok şeyi oturttuk."
"Bir ihtiyaç varsa ya da olursa haberim olsun. "
"Olmaz. Benim işim, ben hallederim."
Ömer ağa Heja hanıma bakıp ellerini peçeteyle silerken, "oğlum," dedi. "Saadettin'in şirketine gittim diye gönül mü koydun bana? Eğer öyleyse..."
"Lafını bil Ömer ağa. Çocuk muyum ben? Git nereye gidiyorsan. Saadettin'le aramda olan onunla beni ilgilendirir. Senden taraf tutmanı bekleyen yok."
"Biliyorum oğlum, ama yine de eğer istersen buradaki inşaat işlerini senin şirkete..."
"Yeter! Herkes kendi işiyle ilgilensin. Ne kendi düzeninizi ne de benimkini bozmaya kalkmayın. Yeni bir iş kurmuyorum, olanı kurumsallaştırıyorum. Kimseye muhtaç değilim. Ağalığını diğer torunlarına yap."
Sıkıntılı yüz ifadesiyle başını salladı. Ne zaman ona yardım etmeye yeltensene dili keskin bir bıçak gibi kelimlerini ağzından çıktığı an parçalara bölüyordu. Yedi kat ellerle ortaklık yapıp onunla tek bir kırık iğnesini dahi paylaşmıyordu. Aralarındaki o duvar incelse de yıkılmıyor, ne zaman bunu denese kalınlaşıyordu. Belki de torunundan vermek istediğinden fazlasını beklemekten vazgeçmeliydi.
**********
Hazan beyaz saten geceliğini üstüne geçirdi. Kuruttuğu saçlarını son kez tarakla düzeltip dudaklarına nemlendirici sürdü. Ayağa kalkıp kalçalarını zar zor kapatan eteğini çekiştirdi. Saçlarını omzundan geriye atıp seksi görüntüsüyle tezat oluşturan tavşanlı panduflarına baktı. Derin bir nefes alıp giyinme odasından çıktı. Kocası yatakta boxserıyla onu bekliyordu. Temkinli adımlarla yatağa yaklaştı. Sevdiği adamın gözlerinde heyecan, arzu ve bunları baskılayan başka şeyler vardı. Beşikte uyuyan kızını kontrol edip panduflarını çıkararak Fırat'ın yanına ilişti. Gözlerindeki düşünceli, ne zaman ciddi dursa yüzüne oturan o sert ifadeyle sokulmaya cesaret edemeyip yorganı üzerine çekerek uzanmaya meyil etti. Ancak o an beline sarılan kollar buna müsade etmemiş, kendini kocasının kucağında bulmuştu. Beklediği bir şey olduğundan korkmadı. Abajurun sarı ışığının aydınlatmaya yetmediği kara gözleriyle göz göze geldi. Bacaklarını okşayıp eteğinin altına giren elle titredi. Hâlâ Fırat'ın ona dokunmalarına alışamıyor, ilk günkü heyecanı duyuyordu. Yutkunup boynuna saklandı. Ellerinin altındaki tenini okşayıp öptü.
"Sormadan anlatacak mısın?"
"Neyi?"
"Neden ağladığını. Yine annen mi mesele?"
Para göndermesini istemediğinden bahsedip bahsetmemeyi düşündü. Emin değildi. Belki sonra konuşurlardı. Bu yüzden Aslı'yı konuşmaya karar verdi. Yüz yüze gelmelerini sağlayıp, "hayır," dedi. "Başka bir şey."
"Yine noldu?" dedi, bıkkın ve yorgun bir sesle. "Çıldıracağım artık."
"Sakin ol. Benimle ya da bizimle alakalı bir şey değil. Aslı'yla ilgili."
Dilinin ucunu ısırıp, "anlat," dedi. "Kiminle ilgili olursa olsun ağlayan sen olduğunda delirmeme yetiyor, ama sen yine de anlat."
"Şey...birini seviyor."
"Eee?"
"Senin bir arkadaşın ve ortağınmış."
"Kim?"
"Erdem Arslan diye biri."
"Tamam?"
"Korkuyor."
"Neden? Ters bir şey mi var?"
"Yok. Var da adamla ilgili değil...gerçi onunla da ilgili olabilir."
"Yavrum, net konuş. Almıyor benim kafam böyle. Hem güzelliğine hem sözlerine aynı anda odaklanamıyorum."
Alt dudağını ısırıp gözlerini kaçırdı.
"Başka bir yere bak o zaman."
Etli, yumuşacık yanağını öpüp dişlerini geçirdi.
"Nereye bakayım? Her yerde seni görüyorum."
"O zaman sözlerime odaklanmaya çalış."
Burnunu boynuna sürterken sıkıca sarılıp karısını kendine bastırdı.
"Çalışırız."
Kollarını boynuna dolayıp, " bu adam...nasıl biri?" diye sordu.
"Napacaksın?"
Sesindeki sert tınıyı fark etti.
"Aslı için soruyorum. Biliyorsun, çok yaralı. Onu üzecek birini hayatına almasını istemiyorum."
"İyi adamdır."
"Sen ortaklık yapıyorsan muhakkak öyledir, ama benim merak ettiğim tam olarak o değil. Kişiliğini soruyorum. Mesela...senin gibi midir?"
Dudağının kenarında nefeslenirken, "nasıl benim gibi?" dedi.
"Yani Aslı'yı senin beni sevdiğin gibi sever mi?"
"Bilmiyorum."
"Ya Fıraaat."
Gıdısını sıkıca öpüp, "hım?" dedi.
"Burada ciddi bir şeyden bahsediyorum. Beni öpmeyi bırakıp söylediklerime odaklanır mısın lütfen."
Ateş parçası kocaman gözlerine baktı. Minik burnunu öpüp alınlarını birleştirdi.
"Odaklanıyorum yavrum ama ben ne bileyim elin herifinin Aslı'yı nasıl seveceğini?"
"Senin arkadaşın değil mi?"
"Öyle de adamın özel hayatını soruyorsun bana. Feyzullah'ı sorsan onu da bilmem. İlgilendiğim şeyler değil bunlar benim."
"En azından karısından neden boşandığını da mı bilmiyorsun?"
"Bilmiyorum."
"Of!"
"Şşş."
"Ne? Ya bir insan nasıl bilmez arkadaşının nasıl biri olduğunu, neden boşandığını?"
"Ben bilmiyorum. Umrumda değil çünkü. Ama madem senin için önemli, araştırır öğreniriz. Tamam?"
Kaşlarını çatıp dudaklarını büzdü. Gözlerini bebeğinin beşiğine dikti.
"Hazan."
"Hı?"
Alnını öpüp karısını altına aldı. Bacaklarının arasına girip boynuna gömüldü. Dudakları teninde gezinmeye başladığında Hazan ellerini göğsüne koydu.
"Fı-Fırat."
Aletini kadınlığına sürtüp, "karım," dedi.
"Şey..."
"Hı?"
"Ya-yarın Aslı'lar kahvaltıya gelecek."
"Gelsinler."
"A-ama...pa-pazara gidelim."
"Gideriz," derken göğüslerini öpüp boynunun diğer tarafına geçti.
"Do-dolapta pek bir şey kalmamış da."
"Hallederiz."
"Fa-faturayı ödedin mi?"
"Ödedim."
"Ya?"
"Ya."
Gözlerini tavanda gezdirdi. Bu gece sevişmek istemiyordu. Ama Fırat çok istekliydi. Onca haftadan sonra istemiyorum derse sevdiği adamı kıracağını düşünüyordu. Dün gece ve bu sabah birçok kez birlikte olmuşlardı. Hazan gün içinde de hem fiziksel hem ruhsal olarak yorulmuştu. Annesinin o fotografları, Aslı'nın sözleri kafasının içinde dönüp dolaşırken kocasıyla birlikte olmak istemiyordu.
"Fı-Fırat."
"Ne? Ne var yine?" derken göz göze geldiler.
"Şe-şey..."
"Ney?"
"Bu...bu gece sevişmesek olmaz mı?"
"Bu mu derdin? Bunun için mi kıvranıyorsun?"
"Kıvranmıyorum. Sadece..."
"Ne?"
"Sen çok istiyorsun beni. Böyle bakınca kıyamıyorum sana."
"Kıyamıyorsun bana?"
Birbirlerine dokunmadan geçirdikleri üç haftaya atıfta bulunduğunu anlamak zor değildi. Gözleri ister istemez dolarken, "ben...seni üzmek istemedim," dedi.
"Üzmedin zaten. Kahrettin."
"Fırat...niye böyle yapıyorsun şimdi?"
"Yağız açmıyor telefonları. Sen anlatmıyorsun. Yaren'le Aslı da biliyor ne olduğunu. Sordum, onlar da susuyor. Ne bu?"
"Boşversen olmaz mı?"
"Olmaz. Öğreneceğim her neyse."
"Fırat..."
"İkna edemezsin beni. Boşuna yorma kendini. Şimdilik bir şey yok, ama yarın öbür gün bu şey her neyse ayağına dolanır, sana zarar verir, yanında olamam, koruyamam seni, işte o zaman yine aynı noktaya geliriz. Ama bu kadar sessiz olmaz kavgamız. Bu kadar anlayışlı davranmam."
"Fırat..."
"Yaptığın şeyin zararı banaysa eyvallah, ama eğer beni korumak için kendine zarar veriyorsan..."
"Yok, yok öyle bir şey. Kapandı konu. Kapatalım artık. Bakma bana şöyle. İçim üşüyor."
Kendini yana atıp sevdiği kızı kendine çekti. Bacağını üzerine alıp sıkıca sardı. Yorganı güzelce üstlerine örttü.
"Çok seviyorum seni, ama böyle yapamıyorum Hazan. Deniyorum, olmuyor. Çıkmıyor aklımdan. Öğrenemedikçe daha da öfkeleniyorum. Anlat neyse, olmayalım böyle."
"Söz vermiştin, sormayacaktın bir daha. Unutacaktık."
"Unutacağım demedim. Öğreneceğim, dedim, öğreneceğim. Ya senden ya Yağız'dan ya da...o kadından."
"Yapma...yapma nolur?"
"Sen rahat mısın böyle? Hı? Benden bir şeyler saklarken rahat mısın?"
"Değilim ama başka çarem yok."
"Ne demek yok? Ben varım lan. Ne, kim çaresiz hissettirebilir sana ben varken?"
"Sen. Sen çaresiz hissettiriyorsun. Öfken çaresiz hissettiriyor, kırmızı lazer ışınlarıyla çizili sınırların korkutuyor, öngörülemezliğin tedirgin ediyor. Sensin işte. Canımdan çok sevdiğim, bir şey olursa yaşayamayacağım, sığındığım, kaybetmekten korktuğum, annem babam ailem, çocuğumun babası, evimin direği her şeyim sensin. Kendimce, gücümün yettiğince seni korumaya çalışıyorum işte. Hiç kimseden değil ama, senden, kendinden korumaya çalışıyorum. Niye anlamıyorsun? Niye bu kadar abartıp üstüme gelip üzüyorsun beni?"
"Hazan..."
Kollarından çıkıp doğruldu.
"Ne? Kaç şey sakladın benden şimdiye kadar? Annemin yaptıklarını bilmene rağmen ona ısrarla beni çiğneye çiğneye para göndermeye devam etmişsin, ediyorsun. Sesimi çıkarmıyorum. Kızıyorum, kırılıyorum ama yok sayıyorum kendimi. Aramız bozulmasın istiyorum. Af beklemiyorsun benden ama ben kendi kendime affediyorum seni. Bir kondom istedim diye huzur bozuyor oluyorum, sevişmek istemedim diye kızıyorsun bana..."
"Kızmadım."
"Kızdın. O yüzden açtın bu konuyu. Umursamıyorsun beni..."
"Hazan saçmalama."
"Saçmalamıyorum. Bunlar benim hislerim. Hislerime saçma diyemezsin."
Sertçe soludu. Belini tutup Hazan ne olduğunu anlamadan kucağına aldı. Burunları birbirlerine değerken, "ağlama," dedi. "Sözlerinle yaralayıp gözyaşlarınla dağlama. Neyim var lan benim şu dünyada senden başka? Üzülme, zarar görme diye yırtınıyorum yıllardır. Ömrümü adadım sana, yeri geldi her şeyimden vazgeçtim. Kızıyorum, bağırıp çağırıyorum sana ama ben senin ne yaptığını bilmesem de neden yaptığını bir bakışından anlıyorum. Küsken bile seni yanlış anlamıyorum. Kendime karşı hep seni savunuyorum. Ama benden beklediğin yaptığın her şeyi sineye çekmemse, bana onca lâfı bunu yapamıyorum diye sayıp döküyorsan hazmedemem. Anlıyor musun?"
"Ben çekiyorum ama. Senden de bir kez olsun aynı şeyi yapmanı istiyorum."
"Gülüm...canım, canımın içi...sen anlamıyor musun beni? Hı? Aklımla mı oynuyorsun benim?"
"Fırat..."
"Ne diyorum sana ben? Benden sakladığın şey yanında olmadığım bir zamanda, operasyona gittiğimde ayağına dolanır, başına bir iş gelir koruyamam seni diye korkuyorum. Önlem almak derdim. Tamam, ben de birçok şey sakladım senden. Eyvallah, senin yaptığınla denk düşecek şeyler de sakladım. Şunu da söyleyeyim, yine olursa yine yaparım. Ama sen yapmayacaksın."
"Ne?"
"Ne, ne? Ben sana hiçbir zaman bu ilişkide eşitlik vadetmedim. Senin kocan, evin erkeği ya da senin deyiminle ev direği olan benim. Sakin sakin, kelimeleri seçerek konuştuğumda anlamıyorsun, alttan alınca ya tepeme çıkıyorsun ya da laflarınla dövüyorsun beni. Bir anda geçmiş çarşaf çarşaf önüme seriliyor, her yaptığımdan şikayetçi kesiliyorsun. Sorun değil. Yine yutarım, yine alttan alırım, unuturum, ama bu sefer anlayacağın dilden konuşacağım. Net olacak her şey. Ama önce şunu bil, sen benimsin. Diyorsun ya sahibimmiş gibi konuşma diye. Sahibinim."
Şokla büyüyen dehşet içindeki ürkek gözlerine kilitlenip konuşmaya devam etti.
"Sen de benim sahibimsin. Eşit olabileceğimiz tek nokta burası. Seni benden kimse alamaz. Buna senin bile hakkın yok. O yüzden, şimdiye kadar öğrenmen gerekiyordu, öğrenemedin, ama benim karım olmayı, sınırlarımı çiğnememen, buna yeltenmemen gerektiğini, dur dediğim yerde durmayı, yapma dediğimi yapmamayı, sana olan sevgimi sorgulamamayı, beni istediğimden fazla değiştiremeyeceğini, kendimi en kaybettiğim anda bile kontrolü İlla ki bir yerinden elde tutacağımı öğreneceksin. Ben buyum. Ve beni böyle olmaya devam etmek zorunda bırakıyorsun."
"Be-ben..."
"Sen canımsın benim. Sana sınır çizmek, sesimi yükseltmek, bana şöyle bakmana sebep olmak istemiyorum. Sen ağladıkça canımdan can gidiyor benim. Ama durulmuyorsun Hazan. Anlamıyorsun. Onca kötülükle yüz göz olup nasıl bu kadar saf, kör olabiliyorsun anlamıyorum. Bak...kalbini kırmaktan korkuyorum, ama anne oldun artık. Ben biliyorum bu son değil. Diyorsun ya o kadın ya da bir başkası kim benden yardım istese aynı şeyi yapardım, diye. Ne bekliyorsun benden bunu söylerken? İçimin rahatlamasını mı? Daha çok korkuyorum. Dicle'yi alıp o tekinsiz sokağa gittin, eğer tek başına olsaydın...başına gelecek belli. Yarın öbür gün iyilik yapacağım diye hiç tanımadığın birinin peşine takılıp gidecek misin? Her yardım isteyene körü körüne koşacak mısın? Bana kızıyorsun ama annen ya da ablan senden para veya başka bir şey istese onlara da gideceğin belli. Sen gitme diye ben gidiyorum. Yoksa o kadın ne yapabilir sana duygularını sömürmekten başka?"
"Fırat..."
"Hazan...bebeğim kullanırlar seni böyle. Şu an etrafımızdaki insanlar yapıyor bunu, ileride hiç tanımadığımız, kötü insanlar kullanır. Ucu çok açık bunun. Yaptığın şey yanlış değil belki ama buna doğru da diyemezsin. Bu huyun, inadın bize de zarar verir. Sen en başından o apartmandaki kız yüzünden uzak durdun benden. Sonra o yüzbaşı kadın. Oğuz'un nişanlısı, diğerleri. Ben eminim, onlardan bir tanesi gelip seninle ılımlı konuşsa, kalbine dokunmayı başarsa sen beni çıkarırdın gözden. Bugün bile vazgeçmesen dahi aramıza mesafe koyacağını, bir şeylerin aramıza girmesine izin vermeye müsait olduğunu biliyorum. Sorun ne biliyor musun? Ben tüm bunları niye sineye çekiyorum?"
"Niye?"
"Çünkü karşımda karakteri oturmuş bir kadın yok. Karşımda çocukluğundan beri ikinci plana atılmaya alışmış, insanların yaptığı her hatanın sorumluluğunu sırtına alan, sesi bir tek bana çıkan bir kız var. Çoğu zaman söylediğin şeyleri kaleye bile almıyorum ben. Her lafını duymuyorum. Böyle olman dizimin dibinde olduğun sürece sorun değil, biz bizeyken seni tolere edebilirim. Ama aramıza başkalarını soktuğunda olmuyor. Bir şeyler çatırdıyor, çatlaklar oluşuyor, o çatlaklardan birileri sızıyor, elini verdiklerin kolunu da çekiyor. Ve sen beni sorguluyorsun. Görüyorum gözlerinde. Biliyorum, birçok şeyi çözemeyeceğiz, her konuda uzlaşmayı başaramayacağız. Birbirimizi kırıp dökmeye devam edeceğiz. Sevmek yetmeyecek. Sorun değil. Ölsem de vazgeçmeyeceğim senden. Öyle ya da böyle bu ömrü birlikte tüketeceğiz. Sen istediğin kadar tersime git, zorla da olsa, kıyamadığım o gözyaşların aka aka da olsa öyle ya da böyle yine elinden tutup yola sokacağım seni. Başka çarem yok. Çaresizlik bu işte. Gözümden sakındığım kızın canını yakmak zorunda kalmak. Çünkü ancak canın yandığında bir şeyleri anlayıp ders alıyorsun."
Üstüne çöken ağırlıkla yutmaya çalıştığı hıçkırıkları gırtlağına dizilirken afallamıştı. Fırat'ın gözünde olduğu yeri sevmemişti. Kalbi çok kırılmıştı. Birine sığınmak istiyordu ama bu şu an Fırat olamazdı. Dicle'yi kucağına almak istiyordu. Sevdiği adam her ne kadar kızına iyi bir anne olamayacağını düşünse de o onun bebeğiydi. Göğsü ağrıyordu. Üstündeki geceliğinden tiksindi. Üşüyordu. İlk kez kocasının kucağında ait olmadığı bir yerdeymiş gibi hissetti. Belini sıkıca saran kolları, alnına dokunan dudakları bile sözlerinden geriye kalan yavan tadı yok etmeye yetmiyordu. Ondan uzaklaşmak istedi.
"Bı-bırak."
Güçsüz, dağınık sesiyle yüreğine bir bıçak sokuldu. Görünmez bir el tarafından çevrile çevrile canı bedeninden çekilirken tüm bu cümleleri kurmadan önce yaşayacağını bildiği o pişmanlığın pençelerinde buldu kendini. Bile bile lades demişti. Düşünmediği hiçbir şeyi söylememiş, açık açık konuşacağını söylemesine rağmen birçok şeyi sansürlemişti. Yine de Hazan onu yine anlamamış, kırılmıştı. Elinde olsa zamanı geri alırdı.
"Bırakmayacağımı biliyorsun. Hazan...düşün. Benden uzaklaşmadan önce anlamaya çalış. Seni üzmek, kırmak değil niyetim. Dilimin dönmediği yeri sen tamamla."
"İyi bir anne olmadığımı düşünüyorsun. Dicle'yi doğru düzgün yetiştiremeyeceğimi, onu tehlikeye atacağımı düşünüyorsun..."
"Asla! Asla öyle bir şey söylemedim, söylemem. Hazan sakın, sakın beni bununla sınama."
"Olsun. Sen yine de düşün bunu. Belki benim gibi aptal birine kızını emanet etmek istemezsin."
"Yavrum," dedi, dumura uğramış, duyduğu şeyler beyninden vurulmuş gibi hissettirmişti. "Ne diyorsun sen? O bizim çocuğumuz, sen onun annesisin."
"Sen öyle görmüyorsun ama. Beni kaleye bile almıyorsun ya."
Sevdiği kızın bomboş, saf bir kırgınlıkla bakan gözlerini kaldıramazken ne söylerse söylesin kendini açıklayamayacağını anladı. Sıcağı sıcağına konuşmak hiçbir işe yaramayacaktı. Fırtınanın geride bıraktığı hasarı tespit etmek için rüzgarın hızını tamamen kesmesi gerekiyordu. Beklemek lazımdı. Her fırtına yanlış zamanda kopardı. Bu da öyle olmuştu. Lohusa döneminin sonlarında olan, doğumdan sonraki ilk regl döngüsüne girmek üzereyken bugün annesiyle ilgili yaşanan olayın ardından bu yaptığı çok vakitsiz olmuştu. Burada patlamamalıydı. Sütüne bir şey olmaması için dua ederken, "tamam," dedi. "Şimdi konuşmayalım. Biraz zaman geçsin üstünden. Sen bir oturt kafanda söylediklerimi. Gel."
"Bırak. Seninle uyumak istemiyorum."
"Öyle bir şansın yok. Küseceksek de barışacaksak da koynumda olacaksın. Benden uzakta kafanda kurmana izin vermem."
"İstemiyorum ama."
"İstemek zorundasın."
Hazan'ı kendinden ayırmadan yatağa uzandı. Yorganla sarıp sarmalayıp aralarında duran cılız kollarını boynuna sardı. Geceliği beline kadar sıyrılmıştı. Bacağını tutup üstüne aldı. Dudaklarını kulağının altına dayayıp kokusunu içine çekti.
"Çok seviyorum seni," dedi. "Çok seviyorum lan. Gözümün nuru, yürek yangınım benim. Nefesim."
Sessiz kaldı. Kurtulmaya çalışacak gücü olmadığından başını göğsüne bırakıp uyumaya çalıştı. Neyseki canı yanarken uyumak çok kolaydı.
💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦💦
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 281.41k Okunma |
14.49k Oy |
0 Takip |
122 Bölümlü Kitap |