122. Bölüm
Binnur Tombaş / Vatanaşk (Askerî Kurgu) / Final

Final

Binnur Tombaş
yikim2024

*********

Parmaklarını Hazan'ın saçlarında gezdirdi. Kaşları hafifçe çatık, alt dudağı sarkıktı. Sakin nefesleri, odayı saran kokusu sessiz ancak gergin bir sabahın içinde Fırat'a huzur veren tek şeydi. Dün gece olanlar kafasında dönüp duruyordu. Sevdiği kızın kırgın bakışları hâlâ gözlerinin önündeydi. Emzirmeye kalktığında hiç konuşmamışlar, buna rağmen kollarını karısından bir an bile çözmemişti. Bir ara tuvaleten çıkarken odayı terk etmeye kalkmış, Fırat yakaladığı gibi koynuna almıştı. Zorla boynuna sarılmasını sağlamıştı. Göğsünü ıslatan gözyaşları yüreğini dağlarken gözüne bir damla uyku girmemişti. Üstünde bilincini ara ara kaybetmesine sebep olan ağır bir sersemlik hakimdi.

Yine düşünmediği hiçbir şeyi söylememişti. Hazan'ın ondan önce nasıl yaşadığını merak ediyordu. Peşinde dolanırken görmediği, onu bazen takip ettirdiği adamların fark etmediği bir hayatı var mıydı? Bu koşulsuz şartsız yardım etme hevesi bu şehre geldiği ilk günden beri göz önündeydi. Bir canlı bombanın annesini alıp hiç tereddüt etmeden evine getirmişti. Kocası terör örgütü üyesi olan Emine hanımın hayatının belirli bir yüzdesinin sorumluluğunu üstüne almıştı. Tanımadığı etmediği insanlarla hemen sıkı fıkı oluyordu. Ufacık bir güler yüze kanıyor, kendini fütursuzca tehlikeye atıyordu. VASÖ'de bunun üzerine eğitim aldığını biliyordu. Ama on dört yaşında yapayalnız kalmış, en güvendiklerinden darbe yemiş, terör savcısı olan bir kızın bu kadar saf ve masum kalabilmiş olması onda hem hayranlık uyandırıyor hem de Hazan'ın bu savunmasızlığı korkmasına neden oluyordu. Şu an insanlardan uzaktaydı, ama yarın öbür gün Dicle büyüyecek ve mesleğine geri dönecekti. Önceden VASÖ onu sürekli denetliyordu. Ama bundan sonrasında VASÖ yoktu. Aynı başına buyrukluğa devam etmemesi gerekiyordu. Aralarındaki şu kırgınlığı halledip bu konuyu konuşacaktı.

"Ih..."

Kollarında hareketlenen karısıyla kendine geldi. Sırt üstü dönmek için hareketlenişine müsade etti. Ellerinin tersiyle gözlerini ovuşturup yüzünü beşiğe dönüşünü izledi. Parmaklıkların ardından Dicle'ye bakışlarının saçtığı ışıkların teker teker sönüşlerini gördü. Onu umursamadan diğer tarafına dönüşü canını yaksa da belini bırakmadı. Omzunu öpüp yüzünü saçlarına gömdü.

"Yavrum," dedi, bu bir seslenişten ziyade bir yalvarıştı. Hazan yorgana sıkıca sarılıp beline sımsıkı dolanan kollarla uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı.
Ancak bu bir iki santimlik uzaklık çok kısa sürmüş, saniyesine sırtı Fırat'ın çıplak göğsüyle buluşmuştu.

"Yapma. Bu şekilde hiçbir şeyi halledemeyiz. Konuşalım."

"İstemiyorum."

Gözlerini kapattı.

"Ne istiyorsun peki? Böyle küserek nereye varacağız Hazan?"

Haklıydı. Çok kırılmıştı, ama her ne olursa olsun Fırat'ın onu çok sevdiğinden emindi. Belirli noktalarda haklı olabileceğini biliyordu ve buna rağmen sözlerinin üstünde bıraktığı hezimeti atamıyordu. Evlilik müşterek bir kuruluştu, ancak Fırat bunu bir liderlik savaşına çeviriyordu. Hazan buna boyun eğip, kocasının ona liderlik taslamasına alan açıp açamayacağını düşündü. Onun sevdiği adama nazaran hiçbir zaman keskin sınırları olmamıştı. Mesleği ve bir zamanlar üye olduğu örgüt sebebiyle duygularıyla doğru ve yanlış arasındaki çizgiyi iyi belirlemek zorundaydı. Şimdiye kadar ondan yardım isteyen kimseye hayır dememişti. Fırat'ın söylediği gibi yarın öbür gün hiç tanımadığı biri ondan yardım istese yine giderdi. Ama bu gidiş bir öncekiler gibi körü körüne olmaz, arkasını sağlama almadan, kocasına haber vermeden gitmezdi. Bahar olayını saklamak mecburiyetindeydi. Sevdiği adam belki, ufacık bir ihtimalde olsa sessiz kalırdı, ancak Ömer ağa Bahar'a ne yapardı, onu istemediği hangi hayata sürüklerdi, o hayatta Elif'le kardeşini nasıl bir ömür beklerdi, kestiremiyordu. Bir yandan da Bahar'ın durulup durulmayacağını merak ediyordu. İnşallah yine aynı veya benzer bir hatayı tekrarlamazdı.

Yavaşça Fırat'a döndü. Koca gövdesi üzerine eğilirken neredeyse tüm bedeni altındaydı. Aralarına mesafe koyabilmek için soğuk ellerini kocasının sıcacık tenine koydu. Kömür karası gözleri öyle derin, yoğun ve yakıcı bakıyordu ki yutkundu.

"Biz...küs değilken de bir yere varamıyoruz."

Elinin tersiyle yanağını okşarken, "bir yere varmamız da gerekmiyor," dedi. "Geriye gitmeyelim, yeter."

"Ben mi geriye götürüyorum bizi?"

İçini çekti.

"Hazan, ben otuz iki yaşındayım. Benzer acılar yaşamış olsak da senden çok daha fazlasını gördüm, geçirdim. Büyük bir kinle, nefretle, öfkeyle büyüdüm. Hiçbir zaman, çocukken bile senin kadar saf ve masum olmadım. Ama çok iyi biliyorum, böyle yaşanmaz. Hiçbir şey olduğu yerde kalmıyor. Dalıp gidiyorsun, sürekli düşünüp düşünüp duruyorsun. Bana anlatamamak içine dert oluyor. Bak, söz veriyorum, anlat, bütün dünya başıma da yıkılsa sesimi çıkarmayacağım. Her neyse sana sıkıca sarılıp görmezden geleceğim. Artık Dicle var. Senden ayrı bir saniye bile geçiremeyecek kadar sana karıştım. Hâlâ aynı Fırat olduğumu düşünüyorsun, ama beni bir tek sen yoldan çıkarabilirsin. Senden başka kimse, özellikle de o kadın öfkemi bile hak etmiyor artık."

Duraksayıp onu dikkatle dinleyip izleyen karısının kocaman, ateş parçası gözlerinin karşısında kelimeleri toparlamaya çalışırken alnını öptü.

"Böyle olmayalım," dedi. "Böyle olma. Ne yollardan geçip geldik buraya. Kaç kere kollarımda...nefessiz kaldın. Kaç ay sensiz aklımı kaçırdım. Söz verdim sana. Bir daha bizi ayrı düşürecek hiçbir şey yapmam. Hele de Dicle varken. Anlat, bitsin. Sonra da geriye kalan sorunlarımızı çözelim. Tamam?"

Sevdiği adamın yakışıklı yüzüne, uykusuz, yorgun gözlerine bakarken, "niyetim saklamak değil," dedi. "Senin öfken dışında başka şeyler de var dile dökmeme engel olan. Özel bir durum. Hallettim ve bitti. Böyle ısrar etmen hiçbir şeyi yoluna koymuyor. Haklısın, sana göre yaptığım yanlış. Tamam, ben de memnun değilim senden bir şeyler saklamaktan. Ama illa birimizin galip mi gelmesi gerekiyor? En başından hiç savaş çıkarmasak olmaz mı?"

"Hazan..."

"Ben iyi bir anne olamayacaksam sen de bu şekilde iyi baba olamazsın. Dicle büyüyecek, nasıl giyineceğine, nasıl arkadaşlıklar kuracağına, hangi şehirde okuyacağına karar verecek. Özel bir hayatı olacak. Sevgilisi olacak. Bir gün yuvamızdan uçup gidecek. Ben özgürlüğümü açık saçık kıyafetlere, tek başıma yaptıklarıma, kazandığım paraya, mesleğime bağlamıyorum. Senin kısıtladığın hiçbir şey beni eksiltmez. Ama Dicle özgürlüğünü, varlığını senin hoşuna gitmeyen şeylerle tanımlayabilir. Ve eğer sen kızımıza da bana gösterdiğin bu katı tutumları sergilersen biz gerilemeye devam ederiz. Çünkü ben buna izin vermem. Kusuru olan, yanlış yapan, hayatımızın ilerisini gerisini kurcalayan bir tek benmişim gibi davranıyorsun, ama senin de kusurların var. Ben dünyaya anne olarak gelmedim. Hatalar yapabilirim, yapacağım da. Ama hiçbir hatamın, senin düşündüğün gibi kızıma geri dönülemez zararlar vermesine müsade etmeyeceğim."

Gözlerindeki ve sözlerindeki hırstan, kızgınlıkla karışık öfkesinden hoşlanmamıştı. Hazan'ın bu kısasa kısas tavırlarından haz etmiyordu. Gerilen bedenine ve çatılan kaşlarına engel olamadı. Sevdiği kızla anne babadan önce birbirlerini çok seven iki insan olmak istiyordu. Dicle onun da çocuğuydu. Üstünde en az Hazan kadar söz söylemeye hakkı vardı. Bir yerde haklı olduğunu biliyordu. Bebekken kızıyla iletişim kurmak kolaydı, ama büyüdüğünde...bunu hiç düşünmemişti. Daha karısıyla iletişim kuramazken kızıyla nasıl kuracaktı? Hazan ona aşıktı, peki Dicle'yi onun lafını dinlemeye nasıl ikna edecekti? Öyle ya da böyle bir şeylere ayak uydurmayı öğrenmesi gerekiyordu. Bunu ona ögretebilecek tek kişi Hazan'dı. Bir kız babası olarak eğitilmeye hazırdı. Ama eğitilmeye ihtiyacı olan bir tek o değildi. Hazan da büyümeli, karı koca olmayı öğrenmeliydi.

Dilini damağında gezdirip, "tamam," dedi. "Eğitirsin beni. Dicle'ye iyi baba olmayı öğretirsin bana. Ama sana nasıl koca olacağımı ben biliyorum. Senin de bilmen gerekenler var. Öğrenmeye gönüllü olsan da olmasan da öğreneceksin. Böyle üste çıkamazsın. O gözlerindeki ifadeyi de sil. Düşmanın yok karşında."

Yutkundu. Bu kadar çabuk kabulenmesini beklemiyordu. Belki de gerçekten değişiyordu. Onu çok sevdiği için bu kadar kırılıp dökülüyordu. Dediği gibi annesi ya da Bahar'ın yaptığı herhangi bir şey sinirlerini ırgalamazdı bile.

"Ağ....ağğğhhh eğğh."

Bebeğinin ağlayışları odayı doldururken altından kalkmaya meyil etti. Fırat geri çekilip ona alan açtığında ayaklanıp beşiğe ulaştı. Gözyaşları içinde çırpınan bebeğini kucağına aldı.

"Geldim, geldim anneciğim. Acıktın mı? Gel," diyerek kısacık, beyaz saten geceliğinin içinde gözünü kırpmadan onu izleyen kocasının yanına oturdu. Sırtını yatak başlığına yaslayıp sol göğsünü açtı. Kucağına yatırıp meme ucunu kızının ağzına dayadı. Çığlıklarına son verip minik ellerinin tırnaklarını etine geçirerek, masmavi gözlerinden akıp uzun kıvrımlı kirpiklerine bulaşarak yumuşacık teninde kuruyan yaşlarla sakinleşti. Şapır şupur sesler çıkarıp emen kızını seyre dalarkem beline dolanıp ikisine birden sarılıp dudaklarını şakağına dayayan sevdiği adamla irkildi.

"Şşş."

Tepki vermedi. Sarılışına, güven veren sıcaklığına karşı koymak istemiyordu. Yavaşça, çekinerek de olsa başını göğsüne koydu. Kendini çok kötü hissediyordu. Haftalar öncesine dönmek istiyordu. Fırat'la yine öyle huzurlu, yakın ve sorunsuz vakitler geçirmeyi özlemişti. Dün gece iç içe sarmaş dolaş anlar yaşarken bile aralarındaki o mesafe elle tutulur haldeydi. Olanları anlatmamakta diretirse hep böyle olup olmayacağını düşündü. Kocasını tanıyordu, öğrenmeden bırakmazdı. Sır sevmiyordu. Kontrolün onda olmamasından hoşlanmıyordu. Hazan da böyle olmak istemiyordu. Belki de konuşarak halledebilirlerdi. Az evvelki sözlerini sakince karşıladığı gibi kardeşinin yaptığı hatayı da görmezden gelirdi.

"Fırat..."

"Canım," dedi bastırarak.

"Özür dilerim."

Saçlarını öptü.

"Anlatacak mısın?"

"Anlatmazsam böyle olmaya devam mı edeceğiz?"

"Nasıl?"

"Uzak. Sevişirken bile uzak mı olacağız?"

"Ne zaman öyle olduk Hazan? Ben uzakken bile yakınım sana."

"Ama ben öyle hissetmiyorum."

"Anlat o zaman. Sana uzak hissettirmek zorunda bırakma beni."

"Söz ver..."

"Söz."

"Benim üstüme yemin et..."

"Yavrum..."

"Yanlış bir şey yapmayacağına, bizi sensiz bırakmayacağına benim üstüme yemin et."

Sıkıntılı bir nefesi alıp verdi.

"Senin üstüne yemin falan etmem ben. Ama söz, sakin kalacağım. Anlat bebeğim, hadi, kurban olurum sana."

İyice göğsüne sığınıp gözlerini kapattı. Ne karar vereceğini hâlâ bilmiyordu. Yüreği korkuyla çırpınırken kendi kendine sesler çıkararak emmeye devam bebeğini daha sıkı sardı.

"Eğer...sözünde durmazsan..."

"Şşş. Tehdit etme beni. Yanlış bir şey yaparsam neleri kaydedeceğimi biliyorum."

"Korkuyorum."

Üzerine eğilip dudaklarını koklayarak öptü.

"Korkma. Öfkeden kafayı yerim, ama beni sizden ayrı düşürecek hiçbir şey yapmam. Ölürüm sana. Hazan'ım."

"Çok seviyorsun bizi di mi?"

"Çok."

Derin bir nefes aldı. Başını arkaya atıp sevdiği adamın gözlerine baktı. O kuzguni karanlıkta tutunacak bir şeyler aradı. Bir yanı söylerse Bahar'a ihanet edecekmiş gibi hissediyordu. Canan hanıma verdiği sözü tutamayacak olmak hoşuna gitmiyordu. Ama belki de bir kez olsun sahip olduğu tek aileyi, Fırat'ı seçmeliydi.

Burnunu burnuna sürttü.

"Gözlerine ölürüm senin. Ne güzel bakıyorsun sen bana öyle. Hı? Canımın içi."

Gülümsedi.

"Anlatacağım. Ama nolur güvenimi boşa çıkarma, olur mu?"

Boynunun altını öpüp, "tamam yavrum," dedi. "Söz bir tanem. Hadi."

Yanağının içini ısırdı. Kelimeler dilinden dökülmemek için direnirken, "Ba-Bahar," dedi. Fırat'ın ona sıcacık bir sevgiyle bakan gözlerindeki ışık sönmüş yüzü gölgelenmişti. Koca gövdesinin sertleştiğini hissetti. Cesareti kırılırken emmeyi bırakan bebeğini göğsüne yatırıp geceliğinin askısını düzeltti. Dicle yanağını tenine yaslayıp saçlarına yapışırken babasına bakıyordu. Fırat bunu fark edip alnını öptü.

"Iııığğgh ıh."

Hazan kızının ensesini koklayarak öpüp başını kocasının omzuna yaslayarak ikisini birden sıkıca saran kollarına sığındı.

"Devam et yavrum."

"Bir...adamla tanışmış internetten..."

Sertçe soludu.

"Eee?"

"A-adam...e-evliymiş."

"Lan..."

"Fırat..."

"Sakinim. Yok...yok bir şey. Anlat."

Bundan sonrasını nasıl sansürleyeceğini düşündü. Anlatmak istemiyordu. Yüzünü kızının bebek saçlarına gömdü. Gül ve sütlü kokusu içindeki karmaşayı dinginleştirirken Fırat'a döndü.

"Buradan sonrasını anlatmak istemiyorum," dedi. "Az çok anladın ne olduğunu. Sandığın gibi bir şey yok işte."

"Devam et Hazan. Bileceğim nolduğunu. Hadi."

"Fırat..."

"Hadi."

"A-adamın eşi yakalamış. Bahar'a bir sürü hakaret etmiş. Sonra Bahar adamla aralarındaki ilişkiyi bitirmek istemiş, ama adam..."

Çıplak bedeninden yayılan sıcaklık Hazan'ı tedirgin ederken susmuştu. Belindeki kollar giderek sıklaştı. Dicle de huzursuzlanmaya başlamıştı.

"Adam ne?" dedi, sıktığı dişlerinin arasından.

"Fırat'ım..."

"Hazan, anlat."

Dili damağı kururken yutkundu.

"Anlatacağım, ama verdiğin sözü unutma."

"Aklımda."

Rahatsız, ağlamaklı sesler çıkaran bebeğini göğsünde yükseltip alnını öptü. Buradan geri dönüş yoktu.

"Bi-birbirlerine...bazı fotoğraflar atmışlar..."

"Nasıl fotoğraflar?"

Sesinde gök gürlüyor, şimşekler çakıyor, yer yerinden oynuyordu.

"A-aşkım.."

"Nasıl fotoğraflar Hazan? Çıldırtma beni."

"Anladın işte."

"Tehdit mi etmiş?"

"Hı hı. Hallettik ama. Fotografları aldık adamdan. Yağız öldüresiye dövdü. Yapma dedim ama Fırat'ın yerine dedi. Çözdük yani. Nolur sakin ol, lütfen kocam. Bebeğimiz için."

"Nasıl yapar lan bunu? Hadi bizi siktir et, kendine de mi saygısı yok bu kızın?"

"Böyle olacağını bilemezdi..."

"Sakın, sakın bana onu savunma. Bilip bilmemek meselesi değil bu. İki çocuklu kadın nasıl elin herifine teşhir eder kendini? Ulan...çocuğu olmasa bile normal bir şey mi bu? Kafayı yiyeceğim anasını satayım!"

"Sakin ol. Bağırma nolur?"

"Aaaaağğğğhhhh eeeeğğğğhh."

"Ağlama, ağlama anneciğim, yok bir şey."

Fırat yataktan kalkıp yüzünü sertçe sıvazladı. Odanın içinde sağa sola yürüyüp kızının çığlıkları duvarları inletirken sakin olmaya çalışıyordu. Hazan da doğrulup bebeğini sallamaya başladı.

"Tamam bebeğim, buradayım ben. Balım benim. Bal yanaklım."

"Iııığğğğhhhh ehğğghhh."

"E bebeğim. Eee eeee eee. Ağlama güzel kızım benim, hadi."

Ağlamaktan kıpkırmızı kesilen kızıyla yüreği sıkışırken omzunun üstünden kocasına kızgınlıkla bakıp beşikten battaniyesini ve emziğini alarak balkona çıktı. Sürgülü pencerelerden ikisini açıp bulutlu ama sakin sabah meltemi tenine vururken Dicle'nin şakağını öptü.

"Annem, güzel kızım ağlama. Sana kızmadı baba. Tamam mı? Şşş."

"Aaaağğhh eğğh."

Kızını güzelce battaniyesine sarıp yüzünü bahçeye çevirerek sırtını göğsüne yasladı. Hafif hafif sallamayı sürdürdü. Kuş cıvıltıları her gün olduğu gibi yine bahçeyi sarmıştı. Dicle biraz biraz durulurken balkonun önüne gelen Fındık dikkatini çekmişti. Anlamsız birkaç tiz ve titrek sesler çıkarıp tamamen sakinleştiğinde Fırat yanlarına geldi. Karısının beline dolanıp omzuna dudaklarını bastırdı. Çok öfkeliydi, ama verdiği sözden caymaya niyeti yoktu. Hazan'a o insanlar için yuvalarına zarar vermemesini söylerken aynı yanlışa düşmeyecekti. Bahar'ın yaptığı yenilir yutulur bir şey değildi, ancak bir kadın ve bir anne olarak kendine böyle bir hayatı layık gördüyse bu saatten sonra hiçbir şey yapamazdı. Yine de Ömer ağayla konuşmayı düşünüyordu. Ama önce karısıyla konuşacaktı. Bahar'ın isteyerek böyle bir duruma düşmediğini içten içe biliyordu. Neden bu şekilde hissettiğini bilmese de gururunu kırmak istemiyordu. Hazan'ın ona doğru yolu göstereceğine inanıyordu.

"Özür dilerim."

Meraklı kocaman gözleriyle etrafı izleyen kızının boynunu koklayarak öpüp, "dileme," dedi. "Sakin kalmak için elinden geleni yaptın. Dicle ağlayınca kızdım biraz ama teşekkür ederim."

Gülümseyip burnunu ve dudaklarını saçlarının arasında gezdirdi.

"Ben de anlattığın, bu sefer bizi seçtiğin için teşekkür ederim. Güzeller güzeli karım benim."

"Ben hep bizi seçiyorum. Çok kızacağını düşündüğüm için anlatmak istemedim sana. Zaten çok kızdın, ama bizim için sakin kalmaya çalışıyorsun. Bu güzel bir şey, ama içine attığın öfkenin sana zarar vermesinden korkuyorum."

"Eskiden olsa verirdi. Öfkemle ne yapacağımı bilemezdim. İllaki kusacak bir yer arardım, bulurdum da. Ama şimdi sen varsın. Sakinleştirirsin beni, koynuna alırsın, göğsünde yatırırsın. Sevişiriz, olur mu?"

Kolları arasında sevdiği adama döndü. Gözlerini gözleriyle buluşturup, "olur," dedi. "Sen yeterki yanımızda ol."

Eğilip dudaklarını öptü. Alınlarını birleştirdi.

"Olacağım, söz verdim."

"Iğh eğğh."

Aralarında kalan kızının hoşnutsuz sesiyle bir adım geriledi. Ufacık boyuyla çırpınan minik el ve ayaklarını içi giderek seyrederken, "ver bakayım kızımı bana," dedi.

Hazan bebeğini babasına uzattı. Fırat ellerinde kaybolan bebeğini kucağına alıp yanağını öptü.

"Oh. Ay parçam."

"Eeğğh ığğh."

"Ne babam? Hı? Sesine ölürüm senin, kurban olurum sana."

Minik ellerini yüzüne çarpıp küçük parmakları dudaklarının arasına girerken güldü. Boynunun altına kokusunu içine çekerek dudaklarını bastırdı.

"Yerim seni. Mis kokulu kızım benim."

"Aaağğh aaa."

"Napacağım lan ben sizinle böyle? Hı? Niye bu kadar güzelsiniz siz?"

Kocasına sıkıca sarılıp kızının minik ayaklarını öperek battaniyesinin altına sakladı. Hafiflemişti. Omuzlarından büyük bir yük kalkmıştı. Kendini kötü hissettiği noktalar da vardı. Fırat'ın kardeşi hakkında neler düşündüğünü merak ediyordu. Bu sakinliğinin altında amansız kopacak bir fırtınanın yatmasından korkuyordu. Ne isterse yapmaya karar verdi.

"Eeeeğğğhhh eeğğh."

"Noldu babam? Niye ağlıyorsun yine?"

"Altına yapmıştır. Süt içti ya. Ver bana."

Bebeğini alıp içeriye geçti. Üst kattaki odasından aşağı indirdikleri çekmeceli dolabından bezini ve kıyafetlerini çıkarıp kızını dikkatlice yatağa yatırdı. Altını açıp hem kakasını hem de çişini yapmış olan bebeğini güzelce temizledi. Kahverengi üzerine kırmızı, beyaz benekli mantarları olan tulumunu giydirip şapkasını taktı. Temizlenince keyfi yerine gelen kızı ellerini ve ayaklarını neşeyle kıpır kıpır hareket ettirirken Fırat girdiği banyodan çıkıp üstüne siyah bir eşofman altı ve tişört geçirdi.

"Fırat."

"Yavrum."

"Dicle'yi alsana. Ben de üstümü değiştireyim."

Yanına gelip önünde diz çöktü. Saçlarını severek kulağının arkasına sıkıştırdı. Parmaklarının tersiyle yanağını sevdi. Boynundan gerdanına, gerdanından omzuna kadar parmaklarını gezdirip kolunu okşadı. Öyle derin ve sıcak bakıyordu ki Hazan gözlerini kaçırdı.

"Değiştirme," dedi. "Saklama güzelliğini benden."

"Böyle rahat edemem ki. Hem göreceğini gördün zaten."

"Ne gördüm lan? Bir gece görmesem, dokunmasam sana deliriyorum hasretinden."

"Fıraaat."

"Ne?"

"Bakma bana öyle. Dicle uyanıkken sevişemeyiz. Hem saat geç olmuş, daha askeriyeye gideceksin. Akşam sevişiriz."

Geceliğinden açıkta kalan bacağını öpüp yataktan sarkan ayağını avucuna alarak okşarken, "gitmeyeceğim bugün," dedi. "Seni dışarıya çıkarıp gezdireceğim. Şirkete götürürüm istersen. Konuşuruz. Çözeriz aramızdaki şeyleri. Ben seninle bir daha bu hâle gelmek istemiyorum. Öyle ya da böyle biz bu ilişkiyi yürüteceğiz. Sen beni kırılıp darılmadan anlamaya çalış, ben de seni anlamaya çalışayım. Çözelim. Ben seni hayatımdan çıkaramam, hayatından da çıkmam."

"Öyle bir şey istemiyorum zaten. Benim hayatım sensin. Ben öyle giderim falan diyorum ama senin beni gelip alacağından, bırakmayacağından emin olmanın verdiği güvenle diyorum. Yanlış biliyorum ama..."

Elini tutup avucunu öptü.

"Bırakmam. Güven bana. İstediğin kadar şımar, nazlan, sorun yok. Ama iş ciddiye binmesin. Üç hafta küs kalacak hâle gelmeyelim. Beni seni, gözümün, gönlümün nurunu, başımın tacını umursamamakla suçlama. Söylediğim şeyleri aklımın ucundan dahi geçmeyen yerlere çekme."

"Beni kâleye almadığını söyledin Fırat. Bu saflığımın Dicle'ye zarar vereceğini söyledin."

"Söyledim. Ama sadece Dicle'ye zarar verir diye söylemedim. Sana da verir. Bize de veriyor. Kâleye almıyorum da dedim. Çünkü bazen ağzından ne çıktığını sen bile bilmiyorsun. O yüzden sürekli benden özür dileyip duruyorsun. Kendini nasıl savunacağını çok iyi biliyorsun, bunu yapman gereken kişi ben değilim ama. Çünkü tek bir kavgada bütün geçmiş sıfırlanmıyor bende. Sen bana kızınca ben, beni sevdiğin, öptüğün, sarıldığın anları unutmuyorum. Bir kere kötü bir şey söylediğinde gözlerinin içi parlaya parlaya kurduğun cümleleri yok saymıyorum. Ama sen öyle yapıyorsun. Küstük mü hemen boşanıyoruz sana göre. Öyle ki buna Aslı'yla Yaren'e söyleyecek kadar inanıyorsun..."

"Fırat..."

"Sesimi yükselttiğim, senin istediğin gibi davranmadığım an daha önce senin için yaptığım her şeyi çöpe atıyorsun. Öyle kolay beni sevmiyorsun, umursamıyorsun, boşanacak mıyız diyorsun ki delirtiyorsun beni. Ve tüm bunları öyle inanarak söylüyorsun ki nasıl baş edeceğimi şaşırıyorum seninle. Savaş diyorsun ya. Ben en başından mağlubum sana. Ama kusura bakma yavrum, ipleri senin eline veremem. Herkesin hayatı kendine, karım bensiz sağa sola gidebilir, banka hesaplarımız ayrıdır gibi saçma sapan triplere giremem. Beni o arkadaşlarının kocalarıyla karıştırma. Dün de söyledim, yine söyleyim. Sen benimsin. Sahibinim. Sana bu ilişkide eşitlik vadetmedim. Karakterimin öfkemle bir alakası yok. Daha sakin bir adam olabilirim, ama sınırlarımı esnetemem. Şimdi tek bir şey soracağım sana, aramızda bu mesele gibi herhangi bir sorun yokken mutsuz mu ediyorum seni? Bana söylediğin o sözler...her zamanki düşüncelerin mi yoksa aramız bozulduğunda sinirle mi öyle konuşuyorsun? Kâleye almıyorum diyorum ama almalı mıyım?"

Mızmızlanan kızını kucağına alıp göğsüne yatırmıştı. Sevdiği adamın sorusuyla yanlış anlaşılma korkusuyla telaşa kapılırken, "hayır," dedi. "Olur mu öyle şey? Ben çok mutluyum seninle evlendiğim için. Sadece aramız bozulunca çok çabuk umutsuzluğa kapılıyorum. Sana ulaşmak çok zor oluyor. Hep, kızgın olduğumda gel sarıl, öp, ben kıyamam sana, diyorsun ama asla yumuşamıyorsun. O zaman elim ayağıma dolanıyor. Korkuyorum."

Çöktüğü yerden doğrulup karısını kızıyla birlikte kucağına alarak yatağa yerleşti. İkisini de etli yanaklarından öpüp, "tamam," dedi. "Bu benim hatam. Ama bu sefer dokunup öpüşerek halledilecek bir şey değildi. Yine de seni bırakabileceğimi düşünmeni kabul edemem. Seni bırakırsam benden geriye ne kalır Hazan?"

"Özür dilerim. Engel olamıyorum işte."

Bir eliyle annesine tutunan bebeği diğer eliyle tişörtüne tırnaklarını geçirmişti. Karısı çok güzel, kızı çok tatlıydı. Onlara bakarken içi açılıyor, göğsü gururla kabarıyordu. Dicle'nin minik elini incitmekten korkarak avucuna alıp başparmağının ucuyla sevdi.

"Olman lazım ama. Çok zorluyorsun beni."

"Deneyeceğim. Söz."

"Tamam. Başka bir şey var mı yanlış anladığın ya da yanlış anladığım?"

"Dicle'ye iyi bakamayacağımı düşünüyor musun?"

"Saçmalama. Ben her gün eve geldiğimde hem Dicle'ye bakıp hem evi temizleyip hem nasıl yemek yapabildiğini düşünüyorum. Sen çok güzel bir annesin. Demek istediğimin o olmadğını çok iyi biliyorsun. Benim Dicle'yi alıp operasyona götürmem gibi düşün Hazan yaptığını. Evde bırakamazdın, tamam, ama en başından gitmeyecektin."

"Dicle'ye zarar gelmesine izin vermem."

"Biliyorum. Ama sen zarar görürsen o da görür. Hazan...anne olmak seni büyütmez. Sen benim hâlâ küçük karımsın. Bakmaya doyamadığım, dokunmaya kıyamadığımsın. Hâlâ yaralısın. Bir şey olacaksa olur. Kaç kez ben varken kimse dokunamaz dedim sana da tükürdüğümü yaladım. Anlıyorsun işte ne söylemeye çalıştığımı. İnat etme."

"Anlıyorum, ama hoşuma gitmiyor."

"Benim de. Ama durum bu."

İçini çekti. Başını salladı.

"Haklısın. Yaptığımın yanlış olduğunu zaten biliyordum. Bu kadar büyütmen rahatsız ediyor. Ben kızıma bir şey olsun ister miyim? Bile bile onu ateşe atar mıyım?"

"Atmazsın. Sadece ne zaman nolacağını bilemezsin. Burada mesele Dicle değil. Sensin. Sen gitmeyeceksin ki o da gitmesin. Ben sana Dicle'ye zarar verirsin demiyorum. Sana zarar gelecek, bu da kızımıza zarar verecek diyorum."

"Tamam, anlıyorum. Umarım bu son olur..."

"Ne demek umarım?"

"Sen benim anneme sahip çıkıyorsun. Bu sadece para göndermek değilmiş. Ben de senin ailene..."

"Benim "ailemin" sahip çıkılmaya ihtiyacı yok. Hele senin tarafından hiç yok. Senin sahip çıkman gereken benim, Dicle. Bak...bir şeyleri yeni yeni çözerken beni tekrar delirtme. Aldırma o telefonu elinden."

Kaşları çatıldı. Son söylediği şeyden hoşlanmamıştı.

"Ne demek telefonumu almak? Bunu her ne olursa olsun yapamazsın."

"O kadar emin olma."

Gözleri büyüdü.

"Ciddi değilsin, di mi?"

"Sözümü dinlememeye devam edersen görürsün ciddi olup olmadığımı. O insanların seni sömürmesine izin vermeyeceksin. Onlar doğru düzgün durmayı öğrenecek. Böyle sessiz sakin durduğuma bakma. Bu iş burada kalmayacak. Öylece durmayacağım. Çözülecek bu mesele. Bir şeyi bir kere yaparsın hata olur, iki yaparsın, hadi o da hata olsun. Ama üç kere yaparsan bu artık alışkanlıktır. Bunun sonu hiç iyi değil. Sen geride duracaksın, ben halledeceğim. Tamam?"

"Ömer dedeye mi söyleyeceksin? Boran amca, ya Berfin'e davrandığı gibi davranırsa ona?"

"Hak ediyor."

"Fırat...saçmalama."

"Ben mi saçmalıyorum? Bahar çok mu mantıklı davranıyor?"

"Hayır, ama bu şiddet görmesini gerektirmiyor. Vazgeçin artık şu dayakla kadın eğitme sevdasından."

"Kim şiddet görecek dedi sana. Öyle bir şeye müsade etmem. Ama onca hatasına rağmen hâlâ yumuşak yüzümüzü görünce durulmuyor. Her hatasını görmezden mi gelelim? Buna da mı susalım? Ne istiyorsun Hazan?"

"Bir daha yapacağını zannetmiyorum. Sadece..."

"Ne sadece?"

"Bence...onu konağa hapsettiğiniz için böyle şeyler yapıyor."

"Yine biz mi olduk suçlu?"

"Suç değil bu. Anlamıyorsunuz sadece. Bahar dört duvar arasında yaşayabilecek biri değil."

"Dört duvar arasında değilken de nasıl yaşadığını gördük. İki çocuğu var. İkisi de başka adamadan. Konuşturma beni."

"Konuş. Niye böyle yapıyorsun, de. Ne istiyorsun diye sor."

Gözlerini kapatıp açtı. Gerildikleri için huysuzlanan kızını Hazan'dan alıp ensesini öperek omzuna yatırdı. Yine ağlamasını istemiyordu, bu yüzden nabzını düşürmeye çalıştı.

"Sence?" dedi. "Sence ne istiyor?"

Bir iki saniye sessiz kalıp, "bilmiyorum," dedi. "Tanıyamıyorum Bahar'ı. Elif'le Mert'i düşündükçe içim sıkılıyor. Bahar'dan ziyade çocukları için üzülüyorum."

"Üzülme. Bahar kendini illaki bir ateşin içine atacaksa tek başına yanacak. O çocuklara zarar vermesine, onları ziyan etmesine izin vermem. Bahar için de elimden geleni yapacağım. Ömer ağaya söyleyip söylememek konusunda emin değilim. Önce kendim konuşmayı deneyeceğim."

"Fırat..."

Dudaklarını öpüp, "bebeğim," dedi.

"Kalbini kırıp onu rencide edecek bir şey söyleme olur mu? Eminim yeterince utanıyordur."

Dilinin ucunu ısırıp, "tamam," dedi. "Senin yanında konuşacağım zaten. Yönlendirirsin beni."

Gülümseyip, "olur," dedi. Fırat'ın ondan yardım istemesi gururunu okşamıştı. Çenesini seven parmaklarla gülüşü büyüdü. Sevdiği adam değişmese bile en azından daha mantığıyla hareket eden biri olmuştu. Onunla her şeyi konuşabileceğine gerçekten inanabilmek içini huzurla doldurdu. Kızının mızmızlanmaları da neşeli mırıltılara dönmüştü.

"Gülüşünü yerim senin."

*********

Kahvaltıdan sonra evden çıkıp Silopi'deki adliyenin yakınlarında bulunan dört katlı şirkete geldiler. Hazan'ın gözünde canlanandan daha modern ve lüks bir binaydı. Üstünde altın yaldızlı harflarle "Korkmaz Holding" yazıyordu. Siyah camdan gövdesi güneşi yansıtarak gözlerini kamaştırırken aracın kapısını açarak kucağındaki bebeğiyle birlikte, bilekten bağlamalı topuklu ayakkabılarıyla kombinlediği fuşya çantasını alarak aşağı indi. Esen hafif meltem uzun, kısa kolu, beyaz üzerine pembe çiçekli, beline tam oturan elbisesinin eteklerini ucuştururken yanına gelen kocasının hoşnutsuz bakışlarını görmezden geldi. Ayaklarının ayakkabılarından görünmesinden haz etmemişti. Elbisesinin üzerine yapışmasına söylenip durmuştu. Yine de büyük bir öfke içinde olmadığından bu şekilde dışarıya çıkmasına, elini bir an olsun bırakmamak şartıyla sessiz kalmıştı.

"Ver bana," diyerek kızını karısından alıp elini sıkıca kavradı.

"Çok güzel."

"Ne?"

"Şirket. Çiçekler de çok güzel."

"Gel, içini de gör."

"Tamam."

Döner kapıya doğru ilerlerken Fırat'ın gözleri sürekli ayaklarındaydı. Savrulan dalgalı saçlarından yayılan kokusunun etrafa yayılmasından bile kıskançlık duyuyordu. Dudaklarına sürdüğü fuşya ruju bembeyaz, pürüzsüz teninde taze bir gül gibi açmıştı. Ateş parçası, kocaman gözlerini çevreleyen uzun kıvrımlı kirpikleri her hareketlendiğinde yüreğinde bir şeyler kıpırdanıyor, avucundaki minicik, yumuşacık eli ruhunu hülyalara salıyordu.

"Şşş."

"Ne?"

"Kıvırtma."

"Fırat..."

"Biraz daha yakın dur bana."

Kaşlarını çatıp dudaklarını büzerken dediğini yaptı. Kapıdan içeriye girdiklerinde mermer zeminde ayakkabılarından çıkan tok ve hoş sesler danışmandaki kadının dikkatini çekmişti. Hazan, havadaki çiçeksi temiz koku yüzüne vururken bekleme alanındaki renkli koltuklara bakıyordu. Hiç Fırat'ın tarzı değildi.

"Hoş geldiniz Fırat bey."

"Hoş bulduk."

Koridorun sonundaki kafeteryadan çıkıp elinde kahve bardaklarıyla turnikenin diğer tarafında cam asansörün önünde, tavandaki sarı spot lambaların altında bekleyen çalışanları incelerken karşısında duran kadının kiremit rengi takım elbisesi içinde ona baktığını hissetti. Ona hoş geldin demediği için Fırat'ın yerine cevap vermek istememişti. Hâlâ ona hitaben bir karşılama olmamasına rağmen gülümseyip elini uzattı.

"Merhaba. Hazan ben," diyerek kendini tanıttı.

Kadın elini sıkıp, "hoş geldiniz Hazan hanım," dedi. "Derya."

"Hoş buldum," derken ellerini ayırdı. Nedense kadının ondan pek hoşlanmadığını düşünmüştü.

"Hazan."

"Efendim?"

"Cebimdeki kartı al."

"Hangisinde?"

"Sol."

Pantolonunun cebine uzanıp turnikeleri açan kartı aldı. Kadını arkalarında bırakıp asansöre ulaştılar. Koridor birden kalabalıklaşmaya başlamıştı. Hazan hiç kimseyi tanımadığı için gerilmişti. Dicle doğduğundan bu yana, Canan hanımla olan buluşmalarını ve ara ara evin yakınlarındaki parkta yaptıkları kısa gezintileri saymazsa ilk defa insan içine çıkıyordu. Kocasının elini daha sıkı tutup sokuldu.

Gelen asansöre binerken çalışanların bebeğinin ne kadar tatlı olduğunu söylediklerini duydu. Bununla birlikte Aslı'lar kahvaltıya gelmemişlerdi. Fırat şirkette buluşacaklarını söylemişti. Tandık bir yüz göreceği için iyi hissetti.

"Bu asansörü değiştirmek lazım."

Başını geriye atıp gözlerini, bebeğiyle yanak yanağa duran Fırat'ın gözlerine çıkardı.

"Neden?"

"Seni öpemiyorum."

"Ya saçmalama. Ben buraya kaç kere geleceğim ki sanki. Bunun için yok yere masraf çıkarma."

"Evde de öptürmedin ama."

"Nerede öptürmedim Fırat? Sevişmedik diye böyle söyleyemezsin."

"Noldu sana? Niye asıldı yüzün, niye huysuzlandın?"

"Huysuzlanmadım. Bebek miyim ben?"

"Evet. Noldu, söyle."

"Bir şey yok."

Açılan kapıyla karısına bakmayı sürdürürken elini çekmesiyle koridora geçtiler. Duvarlara asılı tabloları, tarımla alakalı bilgilendirici yazıların bulunduğu çerçeveli belgeleri incelerken tavandaki loş ışıklandırmalar odaların cam duvarlarında parlıyordu. Koridorun sonundaki siyah kapıya ulaşıp içeriye girdiler. Siyah ve kahverenginin uyumuyla döşenmiş odanın içi de bütün şirket gibi tertemiz kokuyordu. Terası vardı. Yükselen ağaçlar dikkatini çekti. Fırat'ın elini bırakıp kapıya doğru ilerledi. Yemyeşil otluk arazideki oturma alanlarını ve orada sohbet eden insanları gördü. Kafeteryanın bahçesi olduğunu anladı. Çok güzeldi.

"Beğendin mi?"

"Çok. Çok beğendim."

Camdan dışarıya bakan karısının güzelliğini izlerken masaya geçip kızıyla oturdu. Önündeki Erdem Arslan'ın bilgilerinin olduğu dosyayı kenara itti.

"Aaaaa ıııııı."

"Babam, noldu?"

"Eeeeeeğğğh eee."

Boynunu koklayarak öpüp, "ölürüm sana," dedi. "Canımın içi."

Küçük dili tatlı ağzının içinde hareketlenirken gözlerine bakarak güldü. Tıpkı annesi gibi gülünce daha bir şirin oluyordu. Minik parmakları dudaklarının arasına girerken, dün sabahki gibi yanağını emerek öpmeye çalışan bebeğiyle, kahverengi üzerine sarı çiçekli battaniyesini düzeltip daha sıkı sardı.

"Ağzını yerim senin. Kurban olduğum."

"Iğğghh ağğh."

Hazan yüzündeki tebessümle kocasıyla kızını seyrederek masaya yaklaşıp önündeki koltuklardan birine oturmaya yeltenirken Fırat'ın, "napıyorsun?" diyen sesiyle durdu.

"Oturacağım," dedi.

"Buraya gel."

"Niye?"

Sandalyeyi geriye itip dizine vurdu.

"Gel işte."

Dediğini yapıp masayla, siyah gömleği ve aynı renk pantolonuyla oturan sevdiği adamın arasına girip dizine yerleşti. İnce belini sahiplenici bir şekilde saran kalın, kaslı kol midesini cayır cayır yakarken gözlerini kocasından kaçırdı.

"Aslı'yla Yaren ne zaman gelecek?"

"Bilmiyorum."

"Bu dosya ne?"

Saçlarında soluklanırken, "Erdem'i araştırmamı istemiştin, araştırdım," dedi.

Heyecanlı gözleriyle Fırat'a dönüp, "ya?" dedi.

"Ya. Bak istersen."

Mavi dosyada gözlerini gezdirip, "yok," dedi. "Bakmayacağım. Yaren'in özeli. Ona veririz. Benimle paylaşmak isterse paylaşır zaten."

Omzunu öptü.

"Tamam."

"Sen baktın mı?"

"Yok, bakmadım."

Öylesine başını sallayıp tek tük dosyaların olduğu kitaplıkları inceledi. Duvardaki gümüş çerçeveli saat öğlene geliyordu.

"Fırat."

"Gülüm."

"Bahar'la ne zaman konuşacaksın?"

Saçlarından ayrılıp Hazan'la yüz yüze geldi.

"Biraz daha sakinleştiğimde."

Elini yanağına koyup tenini sevdi.

"Bence...buraya gelsin," dedi.

"Hazan..."

"Hem gözünün önünde olur hem de şirketin tıp bölümünde çalışır. Ben de...destek olurum. Konuşurum onunla..."

"Yine beni sömürmesine izin veririm diyorsun yani."

"Sömürülmek değil bu. Ben yaptığım her şeyi insanların amaçlarını bilerek yapıyorum. Ki biz de birbirimizi sömürüyoruz. En çok da ben seni sömürüyorum. O zaman sen de beni çıkar hayatından."

"Aynı şey değil. Sen benimsin, canımdan kanımdan bir parçasın. Ama onlar benim için hiç kimse."

"Niye iyiliklerini düşünüyorsun o zaman? Neden sorumluluklarını alıyorsun?"

Dilini damağında gezdirip gözlerini kıstı.

"Bir askere mi soruyorsun bunu? Hiç tanımadığı, vatanım, onurum diye milyonlarca insanı sahiplenen, kelle koltukta yaşamayı günlük hayatı haline getirmiş bir adama mı soruyorsun? Ben karşılık beklememeyi iyi bilirim."

"Ben çok mu farklıyım? Benim mesleğim çok mu farklı? Niye aynı şeyleri hissedip düşünürken bile uzlaşamıyoruz?"

"Çünkü ben senden karşılık bekliyorum. Ve benim beklentilerimin içinde karımın başkaları uğruna beni ezip geçmesi yok. Bu ilişkiyi savcı - asker olarak yürütemeyiz. Burası ne mahkeme salonu ne de harp alanı. Burada ne hak hukuk var ne de mermiye karşı bomba. Anla artık, ben ne dersem o."

Kaşları çatılırken yanağının içini ısırdı.

"Bu hiçbir zaman böyle olmadı, olmayacak da. Tamam, seninim, ama benim de fikirlerim, düşüncelerim var. Sana göre yaşayamam ki senin de bana göre yaşadığın söylenemez."

Gözleri kararırken, "canımı sıkıyorsun," dedi.

"Sen de benim."

Sert bir ifadeyle ona kararlı bir şekilde bakan karısına kilitlendi. Hazan'ı dizginlemesi gerekiyordu, bu yüzden aylardır sarsılmış olan ve buna kendisinin izin vermiş olduğu otoritesini yeniden kurmak zorundaydı. Yakında yeni bir operasyon planı yapılacak ve kendisi de artık göreve gidecekti. Sevdiği kızı başına buyruk, yaptığı hataların hâlâ arkasında duran, sömürülmeye açık bir halde bırakıp gidemezdi.

Bıkınca soluyup gözlerini kapattı. Başını boynuna yerleştirip tenini sıkıca öptü.

"Canını yerim senin," dedi. "Ama böyle yapmaya devam edersen ikimizin canının da haddinden fazla sıkılmasına engel olamam. Biraz eğ şu başını bana karşı. Eğ ki daha fazla yıpratmayalım birbirimizi."

Tenine değen dudaklardan yayılan sıcaklık göğsüne yayılıp kalbinde tutuşan ateş midesinden kasıklarına sıçrarken yutkundu. Kocasının kokusu ciğerlerinin kabul ettiği tek havaydı. Kalın, davudi sesi ruhunu sarmıştı. Söylemek istediği kelimeleri toparlamaya çalışsa da başaramadı.

"Ya-yapma şunu."

Yumuşacık etini hafifçe ısırarak emip burnunu emdiği yere sürterken, "neyi?" dedi.

Sevişirken kullandığı o genizden gelen iç gıdıklayıcı erkeksi sesi Hazan'ı baştan aşağı titretirken terasa çıkıp hava almak istedi. Sevdiği adamın cinsel cazibesini, yakışıklılığını kullanarak onu manipüle edip üstünde baskı kurmasına izin vermek istemiyordu.

"Bı-bırak."

Dudakları yanağına sürtünürken, "şşş, sakin," dedi.

"Sa-sakinim...bırak."

"Bırakmayacağım. Nefes al."

Burunları birbirne değerken gözlerini kömür karası gözlerinden kaçırdı. Mırıldanıp duran kızına bakıp kocasının dudakları sol gözünün altına temas ederken elini hızla atan kalbine bastırdı. Fırat, karısının bu hâline şaşırmış, hoşuna gitmekle birlikte telâşlanmıştı da.

"İyi misin?"

"Hı hı."

"Emin misin?"

Belli belirsiz başını salladı. Ancak iyi olmadığını ikisi de biliyordu. Fırat kolunu belinden çözüp titreyen elini tuttu.

"Kalk," dedi. Hazan dikkatlice topuklu ayakkabılarının üstünde doğrulduğunda kalçalarının altından bacaklarını kavrayıp sandalyeden kızı ve karısıyla birlikte kalktı. Terasın kapısında Hazan'ı yere indirip kapıyı açarak içeriye soktu. Temiz hava yüzlerine vururken gri, ahşap ayakları ve kolçakları olan koltuğa yerleşip sevdiği kızı yeniden dizine oturttu. Saçlarını omzundan geriye itip yanağını öperken sıkıca sardı.

"Derin nefes al," dedi.

"Alıyorum zaten."

"Bak yine."

"N-ne?"

"Noluyor sana? Özel günün yaklaşıyor diye mi bu tavırlar?"

Ters ters baktı.

"Hayır, sadece böyle konuşmak istiyorum diye. Çünkü senin yüzünden böyle oldu."

"Bak sen?"

"Öyle."

"Ne bileyim lan iki öptük diye bu hâle geleceğini."

"Bilerek yaptın."

"Hazan."

"Yalan mı?"

"Değil. Ama bu kadar heyecanlanıp nefessiz kalacağını bilemedim. Bilsem yapar mıyım?"

"Yapmazsın."

"Yapmam," dedi. Dudaklarını öpüp, "kıyamam sana," diye ekledi.

Hazan yutkunup ona bakan bebeğini kocasından aldı. Battaniyesini düzeltip alnını öptü. Fırat bunu bekliyormuş gibi onu tamamen kucağına aldı. Eteğinin üstünden kalçalarını ve bacaklarını okşadı. Dudaklarını kulağının altına dayayıp, "sen çok mu etkileniyorsun benden?" dedi.

"Etkilenmesem evlenmezdik."

Kokusunu derince içine çekip, "of," dedi. "Çok seviyorum lan seni. Geberiyorum sana."

"O gün de böyle söylemiştin."

"Hangi gün?"

"Oğuz'un nişanının olduğu gün. Fırat geberiyor sana, demiştin."

"Eksik söylemişim. Ben sana ne desem eksik kalıyor zaten. Fırat sana defalarca kez ölüp ölüp dirildi. Aklını, kalbini söküp yerine seni koydu. O yüzden kaybedemem seni. Uğruna seni bile karşıma alacak olsam kaybedemem."

"Bunun için beni karşına almana gerek yokki. Biraz anlasan, bana kendime göre de yaşamak için alan tanısan yetecek."

Dudakları şakağına indi. Parmaklarının arasından ipek gibi kayıp giden bukle bukle saçlarını severken, "yapamam," dedi. "O alanı sana açarsam önünü alamam."

"Fırat..."

"Hazan...operasyona gideceğim birkaç haftaya. Söylediklerimi gidip dönene kadar bari kabul et. Aklım sizde kalmasın. Bu kadar inatçı olma. İkimize de bir faydası yok bunun."

Gözlerini yüzünde gezdirdi. Öyle çok alışmıştı ki Fırat'ın yanında olmasına operasyona gideceğini söyleyişi yüreğinin ortasına bir gülle gibi düşmüş, kemiklerini kırmıştı. Keskin bir acı yavaş yavaş tüm sinirlerini uyarırken titreyen göz bebeklerine yaşlar doldu.

"Ne...ne zaman?" deyiverdi.

"Şşş, ağlama. Gidip geleceğim. Korkacak bir şey yok. Bırakmam sizi. Bakma bana şöyle."

"Fırat..."

"Hazan yapma."

Göğsünde yatan kızını tek koluyla sarıp diğer kolunu sevdiği adamın boynuna doladı. Yüzünü omzuna gömüp gözlerini yumdu. Yaşlar birer ikişer yanaklarından süzülüp gömleğini ıslattı.

"Çok seviyorum seni," dedi.

"Ben de seni çok seviyorum. Üç hafta daha buralardayım. Şimdiden üzme kendini. Ağlama bebeğim, hadi. Bak bana."

"Doktorla konuştun mu? Operasyona gidebilirsin dedi mi?"

Çene kemiğini öpüp, "aylar önce demişti," dedi. "Sonrasında senin yanında kalabilmek için idari izin istedim."

Geri çekilip sırılsıklam gözleriyle yüzüne baktı.

"Ne?"

"Anneliğe, Dicle'ye alışmanı bekledim. Sana söylemedim çünkü karşı çıkacaktın."

"Benden sakladığın bir şey daha."

"Yeri geldikçe, gerektikçe, seni korumak için dahasını da saklayacağım. Alış yavrum. Alış artık."

Odanın kapısı çaldı. Hazan kızgın gözleriyle Fırat'ın kucağından bebeğiyle birlikte kalkıp yanına oturdu. Fırat kapıyı açıp Aslı ve Yaren'le birlikte geri döndüğünde koltuklara yerleştiler. Hâl hatır sorma faslından sonra çay içtiler. Aslı, Erdem Arslan'la ilgili dosyayı Yaren'den gizli büyük çantasına sokup evde bakmaya karar vermiş, Fırat'a teşekkür edip teklifini kabul etmişti.

Bir zaman sonra eve geldiler. Hazan Dicle'yi bahane edip gezmek istemediğini söylemişti. Fırat ısrar etse de kabul etmedi. Arabada kucağında uyuya kalan kızını beşiğine yatırıp sevdiği adama gözlerini değdirmeden duşa girdi. Havlusuna sarınıp çıktığında yataktan kalkıp yanına gelerek onu aniden kucağına alan kocasıyla afalladı. Çığlığını son anda yutup kısık sesiyle bırakmasını söyledi. Ancak Fırat dinlemeyip karısını yatağa yatırarak üstüne çıktı. Sıkıca tutunduğu havluyu ellerinden kurtarıp odanın içine fırlattı.

"Fırat..."

"Şşş."

"Ya...bırak."

Hazan'ı bacaklarının arasında sıkıştırıp gömleğini çıkardı. Kemerini çözüp debelenen karısının üstüne uzandı. Boynuna dalıp incecik kollarını kaba elleriyle kavrayarak boynuna sardı.

"Fırat...dur."

"Durmayacağım. Aç şu bacaklarını, kapatma kendini."

"İstemiyorum."

İstiyordu. Fırat da o da bunu biliyordu. Ama sinirliydi. Bahar olayından sonra kocasının eski buyurgan, dediğim dedik haline geri dönüşü canını sıkmış, ondan sakladığı şeyler ve dahasını da saklama konusundaki kararı Fırat'ın gözünde Dicle'den farklı olmadığını düşündürmüştü. Haftalar önce karı koca gibilerken şimdi kocası tarafından doğrunun yanlışın öğretileceği , korunmaya muhtaç bir kız olmuştu. Ve işleri bu raddeye getiren kendisiydi. Tüm bunlar bir yana, bir süre sonra da olsa gidecek oluşu ruhunu açıtıyordu. Onun için yaptığı fedakarlıkların karşılığını veremeden, üstüne daha fazla hatalar, üç haftalık bir küslük ekleyerek heba ettiği zamanlarıyla beraber koca bir ağırlık koymuştu. Nerede duracağını bilmiyordu. Tamamen Fırat'a boyun eğmek mi yoksa kendi idealleri için direnmek mi? Bu ilişkinin en başından beri var olan ikilemi buydu. Fırat'la evlenerek hangisini seçtiğine karar vermiş olmuştu. Ama gururunu kıran, bazı bazı da önemsiz gelen bir şeyler vardı.

"İsteyeceksin. Benim de istemediğim şeyler var, ama el mecbur katlanıyorum senin için."

Dediğini yapmayan Hazan'la sertçe soluyup bacaklarını tutup zorla açtı. Arasına girip ıslaklığını kontrol etti. Sırılsıklamdı. Dudaklarını hoyratça öpüp boxserıyla birlikte pantolunu sıyırıp kıyafetleri dizinde toplanırken kollarını boynundan çözmeden sakince duran sevdiği kızın tek hamlede içine girdi.

"Ah...Fırat..."

"Ne? İstemiyor musun hâlâ?"

Yutkunup gözlerini kapattı. Sarılışını sıkılaştırıp bacaklarını açabildiği kadar açarak sessiz kaldı. Fırat cevabını almıştı. Yanağına dudaklarını bastırıp hızlı hareketlerle içinde git gel yapmaya başladı. Karısının iniltilerini dinlerken, kadınlığının onu sımsıkı sarışlarını hissederken sürekli kavga etmenin eşiğinden dönmek ağrına gitti.

"Fı-Fırat..."

Hazan'ın telaşlı sesiyle ve kendini geri çekmeye çalışmasıyla, "rahat dur," dedi.

"Ama...ko...ahhğğh..kondomu u-unuttuk."

"Bir dahakine takarız. Çıkamam şimdi. Sıkma kendini."

"O-o-of...."

"Oflama bana. Sıkma canımı. Akıl mı bırakıyorsun bende?"

"Ya...yağğğh...ben...ne yaptım şimdi?"

"Hazan delirtme beni. Surat asıp duruyorsun sabahtan beri. Ne desem, ne yapsam güldüremiyorum yüzünü. Daha bugün tanışmışız gibi davranıyorsun. Ben hep böyleydim. Ne gitmiyor şimdi hoşuna?"

Ateş saçan gözlerine bakarken, "bu-bunu böyle mi konuşacağız?" dedi.

"Kafayı yememek için bir yerden deşarj olmam gerekiyor. Bana iyi gelene tek şey bu."

Söylediği şey nedensizce gülümsemesine sebep oldu. Bacaklarını beline dolayıp dudaklarını öptü.

"Ba- bana da iyi geliyor," dedi. "Çok...se-seviyorum senin olmayı."

Burnunu burnuna sürttü.

"O zaman neye bu nazın niyazın? Ne istiyorsun kızım sen benden?"

"Se-seni."

"Seninim zaten. Daha ne?"

Birkaç saniye sessiz kalıp sevdiği adamı hissetmeye odaklandı. İçindeki vahşi hareketleri, gözlerindeki hayvani arzu, altında kaybolduğu devasa gövdesindeki ürkütücü güç varlığını kasıp kavururken, "tamam," dedi.

"Ne tamam?"

İniltilerine hakim olmaya çalışıp, "se-sen ne dersen o olsun," dedi. "Karşı çıkmayacağım...bi-bir daha sana."

Kaşları çatıldı.

"Ciddi misin sen?"

"Ciddiyim...ıhhhmmmğ...ahhh..."

"Ne oldu birden bire?"

"Bilmem. Bu...bu an...içimde o-oluşun he-her şeyi...önemsiz kıldı birden. A-ayrıca daha önce...hiç seni di-dinlediğim için pişman olmadım. Ba-başıma...ahmmmmğğğh...ne geldiyse hep...seni dinlemediğim için geldi."

"Şu an mı anladın bunu?"

"Ha-hayır...Fıraaaat..."

Boşlamak üzereyken sustu. Sevdiği adam iyice hızlanıp boşalmasını sağlarken içinden çıkıp sıvısını dışarıya akıttı. Hazan yarı baygın yatakta uzanırken dizlerindeki pantolonundan tamamen kurtulup sevdiği kızı yatakta yüz üstü çevirdi. Karnının altına yastık yerleştirip kalçalarını yükseltti. Ellerini iki yanına koyup arkadan tekrar içine girdi. Kulağının altında soluklanıp, "seni sikmem aklını başına getiriyorsa sık sık becereyim o zaman seni," dedi. "Hı? İyi mi böyle?"

"İ-yi."

"Bir daha başa sarmayacağız ama. Söz ver."

"Sö-söz."

*********

3 Ay Sonra...

Takvimler aralık ayını geride bırakıp yeni yıla girmişti. Fırat iki aydır yurtdışında görevdeydi. Dışarıda palan palan kar yağarken Hazan salonun baş köşesine, şöminenin hemen yanına koyduğu yılbaşı ağacının son kırmızı, parlak topunu yeşil yaprakların arasına yerleştirdi. Etrafına sardığı led ışıkları yaktı. Hayatında ilk defa tek başına ve kendine ait bir yılbaşı ağacını süslemenin verdiği heyecanla gülümsedi. Yanan şömine ateşine odun atıp cam kapağı kapatarak tavandaki aydınlatmayı söndürdü. Ağacın ateşböceklerini andıran ışıkları şömine ateşiyle seyredilesi bir manzara sunarken mutfağa geçti. Beşiğinde, ağzında emziğiyle uyuyan, altı aylık bebeğini kontrol edip tezgaha döndü. Fırat yokken içinden yemek yapmak da yemek de gelmiyordu. İnsanlar birbirlerine görüşmeyeli bir sene oldu şakaları yaparken Hazan sevdiği adamdan ayrı gerçekten de bir sene geçirdiğini zannediyordu.

Göğsüne çöken ağırlıkla ellerini mermere dayadı. Dolan gözlerini kırpıştırıp üstündeki beyaz boğazlı kazağın üzerine giydiği siyah, kalın askılı, uzun elbisesine baktı. Pijamalarını giymek için yatak odasına yöneldiği sırada kızı beşiğinde mızmızlanmaya başladı. Geri dönüp beyaz, peluş tulumu içerisindeki Dicle'yi kucağına aldı.

"Annem, güzel gözlüm. Uyandın mı sen?"

"Ağğhh ığğh...ıhh ehh."

Kazağını sıkarak inleye inleye ağlayan bebeğiyle bir şeylerin ters gittiğini hissetti. Tulumun takımı olan şapkasını başından çıkarıp beyaza bürünmüş bahçeye çıkan kapının önündeki koltuğa oturdu. Dicle'nin ağzından akan şeffaf salyalar çenesinden tulumuna doğru yol alırken göğsüne yatırıp alnını öptü. Yüreği endişeyle çırpınırken, "se-senin çok ateşin var," dedi. "Az önce iyiydin ama. Noldu ki şimdi?"

Ne yapacağına bilemezken oturalı bir saniye bile olmayan koltuktan kalktı. Beşikten emziğini alıp kızının çığlıkları evi inletirken yatak odasına geçti. Işığı yakıp bebeğini yatağa yatırdı. Çekmeceden ateş ölçeri alıp alnına tuttu.

Dehşetle büyüyen gözleriyle, "38°C," dedi, kısık sesiyle.

Elleri titremeye nefesi sıkılaşmaya başlarken ayağa fırladı. Hızla kızının dolabına koşup zeytin yeşili, peluş tulumunu ve şapkasını aldı. Üstünü çıkartıp kirli bezini temizledi. Temiz kıyafetlerini giydirip kalın ördekli battaniyesine sardı. Emziğini ağzına verdiğinde biraz durulmuştu, ama yüzü ağlamaktan kıpkırmızıydı. Elleri ve ayakları çırpınıp duruyordu. Hazan gözlerinden süzülen yaşlarla dolaptan beyaz kabanını ve botlarını alıp hızla giyindi. Bebeğine hızlıca bir çanta ayarlayıp kızını kucaklayıp salona geçti. Bu havada tek başına hastaneye nasıl gideceğini düşündü. Dicle varken araba kullanamazdı. Yaren'i arasa Aslı yatak döşek grip olmuş yatıyordu. Ömer dedeler birkaç günlüğüne Urfa'ya gitmişti. Taksiyle uğraşmak istemiyordu.

Orta sehpada duran telefonunu eline alıp rehberden Fırat'ın adamı Hamit'i aradı. Telefon ikinci kez çalmadan açılmıştı.

"Yengem?"

"Ha-Hamit abi?"

"Emret yengem, noldu?"

"Şey...Dicle'nin çok ateşi var, bizi hastaneye götürür müsün?"

"Götürürüm tabii. Geliyorum hemen. Beş dakikaya oradayım."

Telefon kapandığında Hazan biraz kızını emzirmeye çalıştı, ama birkaç kez emip bırakıyor, çığlık çığlığa ağlayıp debelenmeye devam ediyordu. Üstünü düzeltip bebeğini sıkıca sardı. Yanaklarından akan yaşlarla, "Fı-Fırat," dedi. Ne zaman canı yansa annesinin adını sayıklayan bir çocuk gibi dilinden farkına bile varmadan onun adı dökülüyordu. Bahçeden gelen korna sesiyle irkildi. Kapıya nasıl ulaştığını bilmeden anahtarı alıp Dicle'yi esen rüzgardan korumaya çalışarak dışarıya fırladı. Demir kapıdan çıkıp Hamit'in beyaz Mercedes aracının arka koltuğuna çantayla beraber yerleşti.

Dikiz aynasından göz göze geldiği adama, "teşekkür ederim Hamit abi," dedi.

"Ne teşekkürü yengem? Sen bana Fırat ağamın emanetisin. Saat kaç olursa olsun ara, gelirim."

"Sağ ol," dediğinde araç yola koyuldu. Hazan dudaklarını bebeğinin alnına dayayıp zeytin yeşili tulumunun şapkasını düzeltti.

"Hangi hastaneye gidelim yengem? Sizin hastaneye mi?"

"Şırnak'a gitsek ne kadar sürer ki?"

"Yarım saate varırız."

"Ateşi 38°C. Dayanabilir mi ki? Çok ağlıyor."

"Diş mi çıkarıyor acaba?"

Duraksadı. Bu ihtimali hiç düşünmemişti. Kızının ağzına baktı. Salyaları akmaya devam ediyordu. Çantasından peçete çıkarmaya yeltenirken, "bilmem ki," dedi. "Anlamıyorum ki hiçbir şeyden."

Son sözleri beceremediği anneliğine öfkeliydi.

"Öğrenirsin zamanla. Benim iki oğlum var, hâlâ pek bir şeyden anladığım söylenemez. Ama diş çıkarıyorsa alt çenesine bak yengem. Diş etlerinde sertlik olur."

"Ya yanlış bir şey yapıp canını yakarsam?" dedi, Dicle'nin minik çenesindeki ıslaklığı silerken. "Şırnak'taki hastaneye gidelim, doktorlar baksın. Biraz hızlı ol, olur mu Hamit abi?"

"Emrin olur. Olurum tabii."

Yarım saatten az süren yolculuğun sonunda Hazan araçtan inip peşinden kızının çantasıyla gelen Hamit'le birlikte acil kapısından içeriye girdi. Servisteki doktorlardan biri hemen yanına koşmuştu.

"Hazan hanım..."

"Çok ateşi var. 38°C. Diş çıkarıyor galiba."

"Tamam, sakin olun. Geçin şöyle."

Gösterilen odaya girdi. Bebeğini sedyeye istemeye istemeye yatırdı. Doktor kadın sarı saçlarını diğer omzuna alıp ellerine eliven takarak küçük bir ışıkla kızının ağzını muayene etmeye başladı.

"Evet," dedi. "Alt kesici dişleri çıkıyor."

Ne hissedeceğini bilemedi. Bu güzel bir şeydi ama acı çekişi, ağlayışı yüreğini dağlıyordu.

"Ne olacak peki? Hep böyle acı mı çekecek?"

"Hayır, merak etmeyin. Büyük olasılıkla ateşinin sebebi diş çıkarmak. Ama başka bir şey olabilir mi diye birkaç muayene daha yapıp size gerekli her şeyi yazacağım. Ne zamandır ateşi var?"

Ağzının içini, boğazını kontrol etti. Ciğerlerini dinlerken Hazan, "iki saat önce uyuttuğumda gayet iyiydi," dedi. "Yaklaşık bir saat önce çığlık çığlığa uyandı. Tulumuna sallayaları akmıştı. İlk defa böyle oldu."

"Anlıyorum. Emiyor mu peki?"

"Uyumadan önce biraz huysuzlansa da emmişti. Ama buraya gelmeden önce emzirmeye çalıştığımda birkaç yudum alıp bıraktı."

"Merak etmeyin gayet iyi. Diş çıkardığı için bu hâli. Şimdi ateş düşürücü vereceğim. Hatta size verdireyim, öğrenmiş olursunuz."

"Olur. Başka bir şeyi yok değil mi?"

"Yok, merak etmeyin. İlacı verdikten sonra bir müddet bekleriz. Duruma göre ikinci bir muayene daha yaparız."

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim. Böyle gelin lütfen."

Doktorun yanına gitti. Doktorun gösterdiği şekilde küçük şırınganın içine çekilen sıvıyı kızının etli yanağının içine sıktı. Bebeği yüzünü buruşturup sıvıyı diliyle itmeye çalışırken öksürür gibi sesler çıkardı.

"Ya-yanlış bir şey mi yaptım?"

"Hayır, sakin olun. Muhtemelen tadını sevmedi. Şimdi kucağınıza alıp emzirmeyi deneyebilirsiniz."

Başını sallayıp kızını yavaşça kucağına aldı. Köşedeki kırmızı koltuğa oturup doktor odadan çıkıp kapıyı çekerken göğsüne yatırdı. Ağzında hâlâ birkaç damla ilaç varsa boğazına kaçmasından korktuğundan bir süre dik tutmak istiyordu. Dudaklarını büzerek ağlayan bebeğinin yaşlarla sırılsıklam olan ela gözlerine içi titreyerek baktı. Özlem hanım gözlerini Hazan'ın kehribar rengi gözlerinin alt tonundaki renklerden aldığını söylemişti. Gözleri öyle güzeldi ki upuzun kıvrımlı kirpikleriyle insanın baktıkça bakası, saatlerce seyre dalası geliyordu. Fırat gitmeden gözleri koyu maviydi. Elaya döndüğünü gördüğünde nasıl tepki vereceğini merak ediyordu.

Ensesini öpüp, "geçecek," dedi. "Geçecek bebeğim. Buradayım ben. Birazdan dinecek acın. Sana iyi gelecek ilaçlar alacağım, evimize gideceğiz. Korkma, tamam mı?"

Titreyen çenesini alt dudağını dişleyerek durdurmaya çalıştı.

"Belki birkaç güne baban da gelir. Kollarına alıp sarar bizi. Özledin mi babayı?"

Hıçkırığa benzer sesler çıkarırken boynuna sarılmıştı. Kısacık, tombul kolları birbirine kavuşmasa da kendince sarılıyordu. Ufacık bedenini annesine bastırıp sığınıyordu. Hazan yanağını sıkıca öpüp, "balım," dedi. "Papatyam. Nehir gözlüm. Emzireyim mi anneciğim seni? Acıktın mı?"

Biraz daha ilacın kanına karışmasını ve sakinleşmesini beklerken ayaklanıp odanın içinde sağa sola giderek Dicle'yi yavaş yavaş salladı. O sırada kapı tıklatıldı. Hazan gidip kapıyı açtı.

"Hamit abi..."

"Bir şeye ihtiyacın var mı yengem?"

"Sana da zahmet oldu böyle."

"Olur mu öyle şey yengem? Emret ne istersen."

"Su alır mısın bana?"

"Alırım tabii."

"Teşekkür ederi. Çantayı alabilirim."

Hazan çantayı alıp kapıyı kapattı. Sakinleşmeye başlayan kızıyla koltuğa çöktü. Çantadan su dolu biberonunu çıkardı. Kapağını açıp bebeğine bir iki yudum içirdi. Rahatsız mırıltıları devam etse de az önceki çığlıklarına nazaran daha iyiydi. Biberonu bırakıp kabanını omuzlarından sıyırdı. Elbisesinin askısını indirip kazağını yukarıya sıyırıp göğsünü açtı. Sütyenini ön klipsini çözüp meme ucunu Dicle'nin dudaklarına dayadı. Birkaç kez bıraksa da en sonunda emmeye başlamıştı.

"Afferin bebeğim. Em anneciğim. Doyur karnını, tamam mı? Eve gidince bıcı bıcı yaptıracağım sana. Ciciler giydireceğim. Babasının ay parçası."

"Ihmmmğğ."

Eğilip alnını öperek ateşini kontrol etti.

"Ateşin düşmüş. İyileşti mi benim bebeğim? Hı? Bir tanem benim. Boncuğum. Boncuk gözlüm."

"Ih..hı."

Tekrar çalan kapıyla irkildi. Kabanını üzerine alıp örtünürken, "bir dakika Hamit abi," dedi. Ancak kapı açılmıştı. Telaşla o tarafa döndüğünde karşısında gördüğü kişiyle nefesini tuttu.

"Fı-Fırat..."

Elindeki su şişesiyle içeriye girip kapıyı örttü.

"Hazan'ım," dedi, ayların özlemini tek bir kelimeyle sesine yansıtmıştı.

"Fırat..."

Yanına adımlayıp üstündeki askeri üniformasıyla ayaklarının dibine yığılır gibi çöktü.

"Gülüm," dedi titreyen sesiyle.

Hazan gözlerinden yaşlar boşanırken kabanını üstünden atıp kızını tek koluyla sararak öne gelip kocasına sarıldı. Fırat bebeklerine dikkat ederek beline dolandı. Boynuna gömülüp kokusunu içine çeke çeke öpücüklere boğdu.

"Fırat'ım..."

"Karım."

"Ne zaman geldin? Çok özledim seni."

"Of lan öldüm hasretinden. Gelir gelmez sana koştum."

"İyi ki geldin. İyi ki geldin, kocam."

"Aaağğh ıhhğğ."

"Kızımız da özledi seni."

Kızını buldu gözleri.

"Babam," dedi. "Büyüdün mü sen? Ay parçam."

Dicle babasının gözlerine bakarken tanımış gibi birden gülüp cıvıl cıvıl seslerle neşeli çığlıklar attı.

"Gel. Gel, sesine ölürüm senin."

Bebeğini kucağına alıp sardı. Kızı da kısacık tombul kollarıyla ona sarılıp küçük bedenini gövdesine yaslamıştı.

Fırat güllü süt kokusunu içine çekerek yanaklarını öpüp, "kaç kilo oldun sen?" dedi. "Şu yanaklara bak."

"Yedi kilo oldu. Ama boyu kısa. Normalde altmış sekiz santim falan olması gerekiyor ama elli beş santim. Benim gibi kısa oldu."

Uzanıp karısının alnını öptü.

"Çok güzel, senin gibi," dedi. "Yavrum, canımın içi."

Dolu dolu olan gözleriyle gülümsedi.

"Diş çıkarıyor," dedi. "Ateşi çıktı. Ben de hemen Hamit abiyi arayıp buraya geldim."

"Biliyorum. Hamtit'i aradığında askeriyeye yeni iniş yapmıştık. Aradığı an izin alıp yola çıktım hemen."

"Çok özlemiştim seni. Dayanamayacak haldeydim artık. Tam zamanında geldin."

Çöktüğü yerden kalkıp elini tuttu. Hazan'ı kaldırıp koltuğa oturarak kucağına çekti. Dudaklarını öpüp göğsüne bastırdı. Askeri eldiveninden açıkta kalan parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi.

"Ben de çok özledim seni. Her defasında daha da zorlaşıyor senden, sizden ayrı kalmak."

Gözlerini kapatıp aylar sonra yeniden huzuru soludu. İstemeye istemeye geri çekilip babasının göğsünde yatan Dicle'yi emzirmeye devam etmek için aldı. Kazağının üstünü kapattığı memesini tekrar açıp kocasının yakıcı bakışları altında kucağına yerleştirdi. Göğsünü ağzına dayayıp emmesini sağladı. Bebeği huysuzlanmadan emerken sevdiği adamın güçlü kolları arasında sıkıştığını hissetti. Boynuna inen dudaklarla Fırat'a odaklandı.

"İyi misin?" diye sordu. "Yararlandın mı?"

"Birkaç ufak sıyrık."

"Çok şükür. Sağ salim döndün."

"Aksi mümkün olamazdı. Bırakır mıyım seni hiç?"

"Bırakmazsın. Bırakma."

"Şşş, titretme şu sesini. Ağlama. Buradayım, tamam?"

Yanağını sıkıca öptü.

"Buradasın," dedi. "İyi ki buradasın."

"Su istemişsin, içecek misin?"

Burnunu çekip, "hı hı," diye bir mırıltı çıkardı. Fırat yere bıraktığı şişeyi alıp kapağını açarak karısına içirdi. Suyu yarıladığında kenara koydu.

"Zayıflamışsın."

"Çok değil."

"Fark eder mi? Niye yemek yemiyorsun Hazan?"

"Canım istemiyor. Sen yokken canım hiçbir şey istemiyor."

Sıkıntıyla soludu.

"Ama böyle aklım sende kalıyor. Bırakıp gitmeye dayanamıyorum."

"Sütüme zarar gelecek kadar aç kalmadım ama..."

"Mesele sütün değil, senin sağlığın."

"İyiyim ben."

"Şirkette bayılmışsın."

"Bayılmadım, bir an bilincimi kaybettim sadece."

"Yani? Bayılmışsın işte. Kelimeleri değiştirerek olanı yumuşatma."

"Yumuşatmıyorum. Tansiyonum düşmüştü. O yüzden."

Melül melül bakan kocaman gözlerini izlerken, "evde konuşacağız bu konuyu," dedi.

"Tamam."

"Naptın bensiz? Ters bir şey var mı?"

Yoktu. Olsa Fırat'ın haberi olurdu. Bahar'la Yağız arasındaki ilişkiden bahsedip bahsetmemeyi düşündü. Yağız kendisi söylemek istiyordu. Bu yüzden, bu konuyu es geçti.

"Erdem'le Aslı yaza nişanlanacak."

"Öyle mi?" dedi, çok ilgisini çekmemişti.

"Hı hı. Bir de..."

"Ne?"

"Ma-Mahsun Türkoğlu hapishanede kalp krizi geçirip ölmüş. Bir hafta önce cenazesi vardı."

"Bu yüzden mi bayıldın?"

"Ha-hayır. Ne alakası var? Sadece birden duyunca..."

"Sakin. Öyleyse bile kızmam sana. Ama eğer öyleyse bundan hoşlanmam da. Ablama olanlar için değil, Sana olanlar, attığı...tokatlar için."

Gözlerini kapatıp açtı. Yutkunup, "bir an senin özleminle, Ali'yle yaptığım telefon konuşmasıyla birleşince ağır geldi," dedi. "Sadece yalanlar değil bazen gizlenmesi gereken gerçekler ortaya çıktığında da bir şeyler altüst oluyor. Öldü diye üzülmedim...kendini yaptığı tüm kötülüklerden sonsuza dek kurtarması ağrıma gitti. Çünkü ben...hâlâ Ali'ye...kıyamıyorum."

Sevdiği adamın tepkisiz yüzünden sözleri karşısında ne düşündüğünü anlamaya çalıştı. Ali'yle telefonda konuştuğunu bilmiyordu. Kızacağını düşünmüştü ama onu dikkatle dinlemekle yetiniyordu. Bundan cesaret alarak sözlerine devam etti.

"Aradığımda doğum günüydü. Sesimi duyunca ağladı, biliyor musun? Görüş günlerine kimse gelmiyor ya. Annem onu hâlâ kayıp biliyor. Sence hapiste olduğunu bilse yanına gider mi? Ben gidemem. Zar zor aradım zaten. Gecelerce rüyama girdi. Böyle kasvetli, ruhsuz bir odada duvarın dibine çökmüş ağlıyordu. O kadar çok ağladı ki...kulaklarımı kapatmak istedim çığlıklarına. Sanki o...kasvetli ruhsuz oda benim içimdeydi. Ali karşımda değil de içimden haykırıyordu sanki. Dayanamadım. Yaren'in telefonundan aradım. Yıllar öncesi gibiydi. Bana abla dedi. Fı-Fırat...keşke böyle olmasaydı. Keşke...koruyabilseydim onu. Ama çok geç artık di mi? Mahsun Türkoğlu öldü, VASÖ yerle bir oldu, ama biz bununla yaşamak zorundayız."

Tatlı çocuksu sesi acının ağırlığıyla hüzünlü, nağmeli bir ezgi gibi ruhunu yaktıkça gözleri sulandı. Ellerinde kaybolan yüzünü avuçlarının arasına alıp yanaklarından akıp giden boncuk boncuk yaşları sildi. Dilinin ucunu ısırıp, "yavrum," dedi. "Bebeğim...maalesef böyle olmak zorunda. Bizim hikayemizde böyle sürüp gidecek işte."

"Ali...orada olmayı bir yere kadar hak ediyor ama...yine de canım yanıyor."

"Şşş," diyerek yüzünü boynuna gömdü. "Canını yerim senin. Elimden bir şey gelse de yapsam. Ama böyle oluyor. Birileri üstüne basıp bir yerlere çıkıyor, sen bataklığa gömülüyorsun." Duraksayıp tenini öptü. Dudaklarını kulağının altına dayadı. "İşin içinden çıkmaya çalışma," dedi. "Sakın vicdanınla aklın arasına girme Hazan. Çıkamazsın. Burada iyi kötü ayrımı yapabileceğin bir alan yok. O öldüğüm güzel yüreğine eziyet etme. Tamam?"

"Biliyorum. Ama...Ali benim için...Dicle gibiydi. Kıyamazdım. Ağladıkça sarmak istedim onu. Bir şeyleri düzeltmek isterken her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Keşke başka türlü olsaydı."

"Hazan...yapma. Bana bu kadar çaresiz hissetirip dermanımı kesme. Ağlama güzel gözlüm, hadi."

Burnunu çekip yanaklarını kocasının omzuna sildi. Ağlamaklı sesler çıkararak emmeyi bırakan kızıyla başını omzundan kaldırıp bebeğini göğsüne yatırdı. Gözyaşları istemsizce akmaya devam ederken tek eliyle üstünü düzeltmeye çalıştı.

"Bırak, ben hallederim."

Elini çekip Fırat'ın omzuna koydu. Memesini avucuna alıp okşayıp seven kocasını izledi. Yutkunup dudaklarını nemlendirişini, gözlerindeki yoğunluğu gördü. Üstüne doğru eğilmeye başladığında, "dur," dedi. "Hastanedeyiz Fırat, ne yapıyorsun?"

"Çok özledim. Tenine susadım."

"Eve gidince seninim, ama şimdilik dur tamam mı?"

Sol gözünün altında asılı kalan yaşa dudaklarını bastırıp, "olur," dedi. "Dururuz."

Göğsünü sütyeninin içine sokup klipsini taktı. Kazağını düzeltip elbisesinin askısını omzuna çıkardı.

"İyi misin?"

"İyiyim. Seninle konuşamayınca atamıyorum içimdeki ağırlığı. Böyle birden, gelir gelmez tüm negatifliğimi üzerine kustum. Özür dilerim."

"Saçmalama. Anlatacaksın tabii. Sen anlatacaksın ben dinleyeceğim. Hoşuma gitmeyen şey elimden bir şey gelmemesi. Sen ağladıkça benim nefesim kesiliyor. Canlı canlı mezara gömülüyorum."

"Fıraaat..." diyerek yüzünü bağrına sakladı.

"Yavrum," dedi, merhamet ve saf sevgi dolu sesiyle.

*******

Dicle babasının kucağında uyurken eve girdiler. Hazan ışıkları açıp elindeki eczane poşetini konsolun üstüne koydu. Kabanını çıkarıp portmantoya astı. Gözleri bir yere odaklanmış olan kocasına döndü. Yılbaşı ağacına bakıyordu. Hoşuna gitmediği belliydi. Bir ara lafını açtığında Ömer ağa da fikrinden dahi rahatsız olmuştu.

"Kızdın mı?"

Ağaca bakmayı bıraktı. Karısına döndü. Eline uzanıp tuttu.

"Sen sevdiysen sorun yok," dedi.

"Eğer istemezsen kaldırırız."

"Sorun yok, dedim ya yavrum. Gel."

Yatak odasına geçtiler. Fırat kızını yatağa yatırdı.

"Beşiği nerede?"

"Mutfakta."

Kapıdan çıkıp alıp geldi. Dicle'yi güzelce içine yerleştirip üstünü örttü. Eğilip alnını öptüğünde Hazan gülümsedi. Fırat'ın kızlarını sevmesi içini sıcacık yapıyordu. Yanına gelip kucağına aldığında tebessümü büyüdü. Sıkıca sarılıp boynunu öptü.

"Kocam."

"Karım."

"Yemek yiyelim mi?"

"Yeriz."

"Gerçekten mi?"

"Ne gerçekten mi?"

"Kabul etmeyeceğini, sevişmek isteyeceğini düşünmüştüm."

"Başka zaman olsa yanıltmazdım seni. Ama açsın. Bir şeyler ye, sonra koynumdasın."

"Tamam, ama önce üstümü değiştireyim."

Yavaşça yere indirdi.

"Değiştir bakalım."

Giyinme odasına girip beyaz bol paça bir eşofman altı ve takımı olan uzun kollu crop sweetini giydi. Saçlarını hızlıca düzeltip odaya döndüğünde kocasını bebeklerini izlerken buldu. Yanına oturup omzunu öptü. Saçlarını sevdi.

"Çok güzel di mi?"

"Çok."

"Güzel bir aile olduk."

"Sen varken aksi mümkün değildi. Bir kez olsun umudumu yitirmedim senden yana."

"Bizi aile yapan sensin. Evimin direğisin."

"O ev sen varsın diye var. Sensiz ben bir harabeden fazlası değilim."

"Ben de sensiz kanatsız bir kuşum. İyi ki inatla sevmişsin beni. Her şeye rağmen seninle öyle mutluyum ki Fırat...çok seviyorum seni. "

Sevdiği kızı kolunun altına aldı. Saçlarını öpüp, "ben de seni çok seviyorum," dedi. "Şu hayatta sevebileceğim her şeyin yerine seviyorum."

İçinde buruk bir huzur vardı. Her hikaye bir şekilde başlar, önemli olan nasıl biteceğidir, derlerdi. Hazan nasıl bittiğinin de bir önemi olmadığını biliyordu. Hiç kimse tamamlanarak ölmezdi. Hikayelerin tek bir sonu olmazdı. Her zaman iyiler kazanmaz, ne acı ne de mutluluk sonsuza dek sürmezdi. Fırat'la bugün böylelerdi, yarın belki yine birbirlerine girip akşamına barışırlardı. Ne yaşarlarsa yaşasınlar kusursuz bir ilişkileri olmayacaktı. Ölüm dışında hiçbir şey son değildi. Hazan sevdiği adam yanında olduğu sürece her şeye göğüs gerebileceğini biliyordu. Son nefesine kadar, gerçek son kapılarını çalıncaya dek Fırat'la böyle sarmaş dolaş kızlarının büyüyüşünü izleyebilmek için tüm kalbiyle dua etti.

Son...

Bölüm : 03.02.2026 22:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...