28. Bölüm
Yağmur Özcan / NOVA (Gönülden Kaybolan Yıldız) / İhra Nova Zadeoğlu Mirhanoğlu

İhra Nova Zadeoğlu Mirhanoğlu

Yağmur Özcan
ymaiii0

Medya: İhra'nın yüzüğü

 

Bölüm Şarkıları:

~Emel Mathlouthi - ما لقيت (Ma lkit)

~Ayşenur Kolivar: Getma

~Yazan Kalem Siyah (akustik): İhra'nın Varis Moran ile konuşması

~Ay Balam - Sevcan Dalkıran: Bala geçmiş sahnesi

~Khodahafez- Emotional Street Cover: Keşan sahnesi

Berfîn- Canda: İhra Bala konuşma sahnesi

Fırat Güneş ve Rojda - Lê Lê Dayê: İhra Bala konuşma sahnesi

Songül Güner ve Tekin Karabey: Sevdiğim: Son sahne

 

••••••••

 

Herkes bir yere koşarken ben üstümü değiştirip yatağımda sırt üstü yatmış bir onları bir tavanı izliyordum. Dört gündür Mir beni bıraktığından beri evde yatıyordum ve artık çok sıkılmıştım. Mir her gece beni görüntülü arıyordu. Sonunda uyuşturucu çetesi çökmüştü. Yaren hanım da evladı ile kadın sığınma evine alınmış ve her türlü korunma desteği sağlanmıştı. Benim de Mir'in de içi rahattı. Bu süre içerisinde de Mir her gün psikoloğa gitmişti. Beni asla konulardan geri tutmuyor ve her şeyi en ince detayına kadar anlatıyordu.

 

Telefonum çaldığında Mir olduğunu biliyordum. Odamda bulunan herkes de bir iş için farklı yerlere dağılmıştı. Kalkıp kapıyı kapattım. Yaralarım çok hızlı iyileşmişti. Bu kadar kısa sürede iyileşmesini beklemiyordum ama sanırım özel ilgi çok çabuk iyileşmeme sebep olmuştu.

 

Camımın önündeki sedire oturup telefonu açtım. Ekranda Mir'in zifirilerini görmek gülümsememe sebep olmuştu. Onunla böyle liseli sevgililer gibi görüntülü konuşmaya alışmıştım. Evlilik sürecimiz hep parça parça olmuştu. Tam kına güzel geçecek demiştik ki onda da ben rahat durmamıştım. Mir'in yüzündeki ifadeye bakacak olursak bana bir şey diyecekti. Mir dışarıdan çok sert duruyordu ama öyle değildi. Özellikle karşımda şu şekilde tatlı tatlı kıvranan Mir hiç değildi.

 

-Ne için kıvranıyorsun? Söyle bakalım derdin ne?

 

-" İhra'm biz Sara ile konuşacaktık ya?"

 

-Evet, devam et.

 

-" Sara beni aradı. Bende artık ne yaparsa yapsın iletişime geçmeyeceğimi söyledim. Seninle tehdit etti. Bir şey olursa lütfen umursama olur mu? Hem bak yarın düğünümüz var. Bugün sana takılarını getireceğiz. Sadece mutluluğuna odaklan tamam mı?"

 

-Mir, haber verdiğin için teşekkür ederim. Ben, o seviyede bir şahıs ile asla münakaşaya girmem. Benim muhatabım değil. Yalnız sana temas eder, teni tenine değer o zaman kıyameti olurum!

 

Telefonu kapattığımda peşi sıra yine çağrı düştü. Ekrandaki "Şurimşine (canımın içi)" yazısını görünce içim uzun zaman sonra ilk kez acıdı. Onlar hâlâ bilmiyorlardı. Söyleyememiştim. Bilirlerse ölüm pahasına beni vermezlerdi. Telefonu açıp sessizce bekledim.

 

-"Etmedum de!"

 

-Şurimşinem! Ne etmedum mi?

 

Derin nefesler alıyordu. Öğrenmemişti değil mi? Nasıl öğrenecekler ki? Öğrenseler gelirlerdi. Burada olmadıklarına göre ben bir şey yapmıştım ama kafamı beladan kaldırıp bir iş çeviremedim ki?

 

-"Evlenmedum de! Ula, bana yalan de! Yanlış var de Çonaşkimi (ışığım)!"

 

-Sen... Bir dinle beni de anlatacağum!

 

-" He anlatırsun! Gözüme baka baka anlatırsun artık! Bakalım iki yıl önce anlamaduğum gibi şimdi de anlayacak mıyım!"

 

Çağrıyı yüzüme kapattığında koşa koşa odamdan çıktım. Annemin ismini bağıra bağıra merdivenleri üçer beşer indim. Herkes korku ile ana avluya çıkmıştı. Bende ana avluya indiğimde abimler bana bir şey olduğunu düşündükleri için elleri belinde bekliyorlardı. Annem ve babamı yan yana gördüğüm gibi yanlarına koşup annemin ellerinden tuttum.

 

-Nana öğrenmişler! Moranlar geliyor! Nana o da öğrenmiş, aradı. Beni iki yıl sonra ilk kez aradı!

 

-"Tamam kızım! Sakin ol sen. O kıl kuyruk sana hiçbir şey yapamaz! İki yıl yazmadı etmedi şimdi gelip sana karışamaz! Yüzerum ha o derusini!"

 

Babam koluma girdi ve çardağa geçtik. Herkes bir şeyler düşünüyordu. Nereden öğrendiler bilmiyorum ama sonuç olarak benden öğrenmemişlerdi. Her aradıklarında bir şey uydurup iyi olduğumu sorun olmadığını söylüyordum. Sakladıklarım ortaya çıkmıştı. Onlardan ilk defa bir şeyi saklamıştım.

 

Oturduğum çardakta avluyu izliyordum. Yarın baba evinden çıkarılacağım için etrafı toparlayıp süslüyorlardı. Yarın bu evden ayrılıyordum. Bu ailem ile son anlarımdı.

 

Konağın büyük kapısı çaldığında hep beraber ayaklandık. Kapının önüne geldiğimizde konağın emektarlarından biri kapıyı açtı. Mirhanoğlu ailesi büyükten küçüğe karşımızdaydı. Mir gözükmüyordu. Büyük ihtimalle en sonda duruyordu. Sırayla Mihriban anne, Merdan baba, Agit ağa ve Avşin hanımı gördüm. Ellerini öpüp hal hatırlarını sordum. Avşin hanım kadınlar için gençliğinden beri yaptıkları ile aşık olduğum bir kadındı. Hastaneden çıktığımdan beri de devamlı arayıp soruyordu. Kendi babaannem gibi bana şefkat ile yaklaşıyordu. Mirhanoğlu ailesi tam takım buradaydı ama Mir yoktu.

 

Herkesi büyük çardağa alıp çay servisi yaptık. İlk olarak mutfağa gidip yaptığım tatlı ve diğer çay yanına koyulacak aperatifleri de tabaklara pay edip kızlara verdim. Onlar çıktığında bir tek ben kalmıştım. Karadeniz'in meşhur lezzetlerinden biri olan özenerek yaptığım laz böreğini önümdeki boş tabaklara diziyordum. Elimdeki spatula ile bir dilim Laz böreğini daha alıp tabağa koyduğum esnada ensemde sıcak bir nefes hissettim. Çığlık atacağım esnada bunu biliyormuş gibi bir el dudaklarını kapattı. Nefes bu sefer kulak hizamda hissedince korkudan titredim.

 

-" Sakin ol güzelim. Benim, Mir."

 

Elleri ağzımı bıraktığında arkamı döndüm. Mir ile tezgah arasında kalmıştım. Üzerimdeki kare kesim yakalı mavi çiçek desenli dizlerime gelen elbisemi inceledi. Belimin iki yanında bağcıklar vardı ve ince belimi sarması için sıkıca bağlamış ve güzel iki kurdele yapmıştım. Gözlerindeki beğeni bariz ortadaydı. Elleri belimi bulduğunda korkum hızla sinire dönmüştü. Yumruk yaptığım elimi omzuna vurdum.

 

-Ula ne ediysun! Aklım çıktı ula, aklım! Ya bir şey olsaydı!

 

-" Sana bir şey olmasına izin vermem karım. Ben aklını başından alırım o başka!"

 

-Ula düşün ya ben bağırsaydım? Bilema düşun sana vurmaya kalktum da yaram açıldi! Kan kaybından ha buraya düştum. Sen sağ ben selamet! Allah taksiratımi affetsun!

 

-" Höst lan! Sen kimin karısına öldü diyorsun? Öyle kolay değil. Bir kez aldın aklımı, girdin kalbime öyle kolay kolay benden gitmek yok Mirhanoğlu gelini!"

 

-Allah bilir Zadeoğlu damadı! Belki ben gitmem de sen gidersin. Benden gider misin?

 

-" Asla! "

 

Mir bir saniye düşünmeden cevap vermişti. Yüzümde minik bir gülümseme belirdi. Uzanıp yanağından öptüm. İçimden "İnşallah" diye geçirdim. Mir bir eli yanağında yarım bir gülüş ile bana bakıyordu. Elleri ile yüzümü iki yandan tutup sıcacık elleri ile yanaklarımı okşadı.

 

-" Söz veriyorum. Sana söz veriyorum ki İhra'm bir daha seni hayal kırıklığına uğratmayacağım! Gök gözlü yarim, yemin ederim sana eş, dost, yuva, aile olacağım. Biliyorum hala beni affetmedin. Bazen gözlerim bana bakarken o kırık ifade geçiyor farkındayım. O ifade gitsin diye sana bu dünyadaki cenneti yaşatacağım. Senden tek bir şey istiyorum. Bana o kapılarını aç. Bak sana sonuna kadar arala demiyorum. Kilitleme, aç."

 

-Ben o kapıyı açmasam şu an bana bu kadar yakın olamazdın! Elime bak!

 

Dediğim gibi elime baktığında tuttuğum bıçağı beline bastırdığımı gördü. Hiç hissetmediği gözlerinin hızla açıldığından belli oluyordu. Şirince gülümsedim. Beklemediğim anda alnımdan sonra da yanağımdan öptü.

 

-" Kimin kızı be! Kimin karısı, benim! Suda yürü ses etme emi karım! Yanlız biraz daha bastırırsan dul kalacaksın."

 

-Ula ben senin kızın değilum! Arslan Zadeoğlu'nun kızıyum ben! Ha beni deli etma! Dul kalmak da cazip geldi!

 

Bana gülüp ellerini yine yüzümdeki yerini aldığı sıra bir bağırış koptu. Panikle ona baktığımda ellerini yüzümden çekip parmaklarıma kenetledi. Beraber hızla dışarı çıktığımızda avlunun ortasında gördüğüm yüzler ile olduğum yerde dondum.

 

Karşımda duranlar da beni ve elini tuttuğum Mir'i görünce bağırışmayı bıraktılar. Karşımda bir sürü insan vardı ama benim gözüm onu, onun gözü de Mir ile kenetli ellerimizi tek görüyordu. İstemsiz Mir'in elini daha sıkı tuttum. Bırakmayacağıma söz vermiştim.

 

Mir'in elini sıkıp parmaklarımı gevşettim. Gözlerim dolmuştu. Tuttuğum eli bıraktım ve ona doğru bir adım attım. Ben ona bir adım attım o bir adım geri gitti. Kalbime sanki bıçak darbelerini ard arda indiriyorlardı. Bakışlarımı gözlerine kenetlediğimde baktığım her bulanıktı. Gözlerimi her kırptığımda bir yaş daha yanağımdan akıyordu. Göz yaşlarımı gördüğümde bakışları biraz daha yumuşadı. Bir adım bana doğru geldi. Ben ona bir adım gittiğimde benden geri gitmişti. Daha da ona adım atmazdım. Omuzlarımı küsmüş şekilde sallayınca başını eğip nefes verdi. Hızla bana doğru gelip elini kaldırdı. O elini bana süremeden arkamdaki beden karşımdaki bedenin kolunu havada yakaladı.

 

İkisi arasında kalmıştım.

Biri Allah katında eşim, nişanlım ve yarın düğünümüz olan adamdı.

Diğeri ise dayı oğlu, abim, canım, ortağımdı.

Varis Moran...

 

Aralarından çıktığımda birbirlerine girdiler. Abim, Mir'in parmağındaki yüzükten o olduğunu anlamış gibi bakıyordu. Birbirlerinin yakalarına yapışmış bir o yumruk atıyordu, bir diğeri yumruk atıyordu. Kimse onları ayırmıyordu. İkisinin arasına girmek için atıldığımda bir diğer dayı oğlu Tahir beni kolları arasına aldı.

 

-" Bırak şurumşinem! Kozlarını paylaşsınlar da sonra bir tur da biz sinirimizi atalım!"

 

-Abi! Ne diyisun! Kocam ula o benim, kocam!

 

-" Uh! Bir laf ettu bana hanfendi! Aklında zoru var bu kızın! Ula al seni duydu daha sert vuruyi adama! Bize kalmayacak!"

 

Tahir'in beni tutan kolunu ısırıp kıskacından kurtuldum. Mir ile Varis abimin yanına koşup ikisi arasına girmek için anı kolladım. Mir üzerindeki abimi ittiğinde tam abime yumruk atacakken abimin önüne geçip kollarım ile yüzümü kapattım. Annemlerin çığlığı konağı doldururken gelecek darbe için gözlerimi kapatmıştım. Herhangi bir acı hissetmediğim için kollarımı yavaşça yüzümden çektim.

 

Abim de kollarını bana siper etmişti.Yüzümü Mir'den tarafa çevirdiğimde elinin yüzümün yakınında durduğunu ve korku dolu bakışlar ile bana baktığını gördüm. Bu hareketimi hiçbiri beklemiyordu. Varis abim hızla beni kendine çevirip bir yerime bir şey olmuş mu diye kontrol etti. Sağlam olduğuma kanaat getirdiğinde başını onaylamaz şekilde iki yana sallayıp bana sarıldı. Başımın üzerinden öptü. Fazla uzun sarılmasına izin vermedim. Kollarından ayrıldığımda Mir ile ikisinin ortasında duruyordum. Ellerimi belime koyup işaret parmağım ile ikisini gösterip sinirle yüzümü sıvazladım.

 

-Ula siz, ilkokul çocukları gibi niye dövüşüyorsunuz! Ula konuşmak diye bir şey var! Sen ne diye anlamadan dinlemeden vuraysın adama! Sen ne diye karşılık veriyisun!

 

Mir bana bir zarar gelmediğini gördüğünde umursamaz bir tavır takınmıştı. Bu hali de beni çıldırtıyordu!

 

-" Sen mi bana hesap soraysın! Lan evlenmişsun! Bu adama nikah kıymışsun! Ben aylar sonra öğreniyorum! Dövmeyeyim ne edeyim, alnundan mı öpeyim!"

 

-Sen beni arama sorma, bana inanma sonra gel bana hesap sor! SÖZDE ETTU BİR LAF!

 

-"Bana bak keçi almayayım seni ayağımun altina! Bana çemkirme!"

 

-Sana mı soracağum! Evlendum ula, oh ne de güzel ettum oni! Mis gibi de kıydım nikahı kocama!

 

Varis abimin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Damarıma basarsa damarına basardım. Onun kız versiyonu gibiydim. Bir sağa bir sola gidiyordu. İnanmak istemiyordu.

 

-" Ula ne diye evlendin! Ne oldu da birden evlendin!"

 

-Sana ne! Seni ne ilgilendiriyor. Sen gidip seni ilgilendiren şahıslar ile ilgilensen ya!

 

-" La havle vela kuvvete! Sabır Allah'ım sabır, çok sabır, bol sabır! Bu kız bende sabır bırakmayi az kaldı! Taşıracak sabrumi!"

 

-Taşırsana! Taşır o sabri! Sen taşır denizi ki bende seni o denizde boğayim! Allah'ın cezasi!

 

-"Bak bana güzelum! Şurumşinem! Ballim! Ne diye evlendun! Ne ile tehdit etti bu cibiliyetine tükürdüğum seni!"

 

-Beni hiçbir şey ile tehdit etmediler!

 

-" Bak hala saklayi! DELİRECEĞUM ULA NE DİYE SAKLARSUN! NİYE YA NİYE! ARADILAR SENİ AYLARCA MUTLU ROLÜ ETTUN!"

 

-Sana ne!

 

-"Söyle ula, söyle! Neden evlendun!"

 

-SEVİYORUM! OLDU Mİ! ALDUN MU CEVABINİ! SEVİYORUM!

 

-"BAK HALA YALAN DİYOR. BERDEL YAPMIŞSINIZ! MECBUR KALMIŞSIN! BEN SENDEN DEĞİL ELİN İTİNDEN ÖĞRENİYİRUM!"

 

-Bir dakika, bir dakika! Ha doğri dedun oni! Sana kim dedi? Nereden öğrendun.

 

-"Ben söyledim!"

 

Arkamdan gelen ses ile yönümü Mir'e çevirdim. O "Ben söyledim." mi demişti? Ne demek ben söyledim?

 

-" Abini buldum. Annene son zamanlarda tedirgin olduğunu söyledim. O da nedenini söyledi. Bende seni üzen, tedirgin eden, yıpratan ne varsa ortadan kaldıracağım. Buldum abini, aradım. Hem sen ne diye bizi ayırıyorsun! Ya hızımı kontrol edemeyip sana vursaydım."

 

-Sen kalktın abimi buldun ve her şeyi anlattın mı?

 

-" Evet, berdeli de biliyor. Sana yaptığım hataları da biliyor. Bizde yalan yok! Abilerin dövsün, sövsün haklarıdır. Annemler abilerinin geleceklerini biliyordu. Herkesi tembihledim. Sen girmeseydin araya paşa paşa damat dayağımı yerdim. Adet yerini buldu!"

 

-Psikopat! Ben seni korumaya çalışayım araya gireyim ama zaten herşeyi öten sensin! Maşallah sana!

 

Varis abim ters ters Mir'e bakarken, Mir umursamaz bir şekilde gelen Moran ailesi fertlerine bakıyordu. Yengelerim, dayılarım ve kuzenlerim hepsi buradaydı. Dedem ben daha üç yaşındayken vefat etmişti. Anneannem ise ortalarda görünmüyordu.

 

-" Ula fuşki yiyen Varis! Bas geri geri, bas. Torunum anneanneye gelmek yok mu? Özlemedun mi beni?"

 

Tam anneannemi göremedim, gelmedi diye üzülürken o abimi azarlayarak bana varlığını belli etmişti. Minnak boyu ile koca boylu dayılarımın arkasında görünmüyordu. Elinde bastonu, başında keşanı tam bir klasik laz hanımıydı. Giyimi ne kadar modern olsa da keşanı olmadan yapamazdı.

 

-ANNEANNEM!

 

-"Deli kizum! Oy anneanne kurban olsun baluna!"

 

-Allah korusun anneannem ya! Pek bir hasretleştuk kız seninle, pek bir özledum!

 

-"Bir de arasan! Hiç hasret çekmeyisun diyeceğum! Gelmez oldun. Ayağın basmayi memlekete yoksa bu gaybana baban mı izin vermeyi gelmene?"

 

Anneannemin dakika bir gol bir babama laf atması ile annemle kahkaha attık. Anneannem bütün damatlarını Karadeniz'de tutmuştu ancak bir babamı tutamamıştı. Babam aşiretin ağası olduğu için bırakıp gidemiyordu. Annemden de asla vazgeçmediği için anneannem mecbur kalmış bu evliliğe izin vermişti. Hem tek kız torunuydum hem de tek uzaktaki torunlarıydık. Hali ile nazım pek bir geçerdi.

 

-"Yok kaynana! Geliyorsa gelsin. Pek bir aşık zaten laz kızı olmaya! Alın sizin olsun, tepe tepe kullanın diyeceğim de kızın gözümü oyar. Babam da topuklarıma sıkar. Hem ben kızım olmadan yapamam!"

 

Babamın bu sözü kalbimi acıtmıştı. Yarın gidecektim. Yarın bu evde belime kırmızı kuşak bağlanacaktı. Babamın kolunda damadıma verilecektim. Başka bir konakta yaşamaya başlayacaktım. Belki mecburiyet ile başlamıştı ama kimseye itiraf edemediğim duyguların farkındaydım. Mir'e kapılmaya başlamıştım. Bu evliliği istiyordum. Hem düşmanlık bitecekti hem de...

 

Anladınız siz.

 

Anneannem ile sımsıkı sarıldık. Dayılarım ile de sarıldıktan sonra beni sinir ettiği için büyük kuzenlerime saçımı savurup trip attım. Büyük dediysem ikinci büyük ağabeyim Virana tabi ki kıyamayıp sarıldım. Zaten o ne yorumda bulunmuştu ne de Mir'e vurmuştu. Saçlarımdan öpüp halimi hatırımı sora sora çardağa geçtik. Peşimizden itişe kakışa diğer kuzenlerim, Mir ve kardeşleri de geldi. Abilerine vurduğu ve tezahürat yaptığı için Mir'in kardeşleri kuzenlerime gıcık olmuştu. Sadece Ateş abi eğleniyor gibiydi. Birde çaktırmasam da ben eğleniyordum.

 

Tamam!

İtiraf ediyorum. Çok eğlendim.

 

Herkes çardağa oturduğunda aile üyeleri yavaş yavaş tanıştı. Sırayla dayılarım ve yengelerim kendilerini ve çocuklarını tanıttı. Baba tarafım kadar anne tarafım da kalabalıktı. Anne tarafında herkes en az üç çocuk sahibi olduğu için kuzen sayısı normal ailelerin kuzen sayısının üç katıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse aralarındaki tek kız olmak ve çok kalabalık olmak her zaman eğlenceli olmuştu. Yaz tatillerinde her zaman anne tarafında kalırdım ve bu günler dibine kadar çılgınlık ile dolu günler demekti. Anne tarafında deliliğin sınırı koyulmadığı için de aşırı rahattım.

 

-"İhra'm nasılsun dayisunun ballisi! İyisun değil mi?"

 

-İyiyim dayim! Ne diye kötü olayim!

 

-"Belli derdun çok, hani bize demeduğun dertler vardi ya! Neydi... Hah! Evleniyimişsun! Hayırli olsun!"

 

-Dertsuz insan yok dayi!

 

-"Gezdum yalan dünyayi!"

 

Kuzenim Tahir'in söylediği ile herkes gülmüştü. Karadeniz damarı işte çekiyordu. Ortadaki kasvet herkes birbiri ile konuşmaya başladıkça dağılıyordu. Telefonuma bildirim düşünce açıp aybalamdan gelen mesaja baktım. Bir video göndermişti. Abim çenesini başıma koyup açtığım videoya baktı. Sesi hafif kısıp videoyu başlattığımda abim ile pür dikkat ekrana bakıyorduk.

 

Bala ve küçük öğrencileri tam kadro yöresel kıyafetleri içerisinde duruyorlardı. En sevdiğim şarkılardan biri olan To Rafti başladığında hepsi dizilmiş iki parmak şıklatıyor bir alkış tutuyorlardı. Sözler ve ritim girdiğinde önce bir kollarını sonra diğer kollarını kuğu gibi havaya kaldırıp önce sağa sonra sola yatay kaydırdılar. Ritim hızlandığı zaman Bala'nın en sevdiğim öğrencisi Siyam en son yaptıkları eli sağa sola yatay kaydırma hareketi ile ayaklarını uyumlu salladı. Herkes onun etrafında bir sağa bir sola adım atıp parmak şıklatıyordu. Nakarat kısmında iki büyük dansçı iki yanına geçti ve iki omuz sallayıp bir ileri sonra iki omuz sallayıp bir geri adım attılar. Bala ortaya geçtiğinde bir elini döndürerek sağa sonra diğer elini döndürerek sola açıp etrafında semazen tarzı zarif bir dönüşe başladı. Kızlar da aynı hareketi yapmaya sırayla başladıklarında Bala şarkı sonuna uyumlu şekilde hızlandı ve bir eli karnında diğer eli açık sağında bitiriş pozunu verdi. Şarkıda aynı sırada bittiğinde Bala telefonu eline alıp bana öpücük atıp videoyu sonlandırdı. Ona en son ne yaptığını sorduğum mesaja cevap olarak attığı provayı izlerken nutkum tutulmuştu. Bala güzelliği ve zarafeti ile çok çekici bir kadındı. Başımın üzerindeki titrek nefesi hissettiğimde başımı kaldırıp abimin yüzüne baktım. Baktığı yer Bala'nın videoyu kapatırken ekranda kalan güzel yüzü ve gülüşüydü. Abimin Balaya karşı olan durumunun farkında olacak kadar abimi tanıyordum. Hem aralarındaki yaş farkı hem de Bala'nın geçmişi abimi hislerinden geri tutan sebepti.

 

Bala çok gülerdi. Çok güzel gülerdi. Bir gün bir acı o güzel kalbine girdi. Kalbini söküp aldılar.

 

Benim güzel kızımın kalbini öyle bir kanattılar ki...

 

Bala, sevdiği adamın son nefesini izledi. Hem de sevdiği adam kollarında son nefesini verirken izledi. Bu da yetmedi. Bala sevdiği adamın cesedi ile tam on gün aynı hücrede hapis tutuldu.

 

Kanınız dondu değil mi?

Sizin bir çırpıda okuduğunuz bu satırları o yaşadı ve hala ayakta duruyor.

 

Bala sevdiği adamın Adem'in günden güne çürüyen bedeni ile tam on gün yaşadı. Biz güzel kızımı bulduğumuzda Bala, mosmor olmuş ve artık kokmaya başlayan Adem'in cesedi başında hareketsiz oturuyordu. Hücrede onun mırıldanma sesi yankılanıyordu. Sevdiği adamın onun adına hitaben söylediği Ay Balam şarkısını mırıldanıyordu.

 

Balaya sarıldığım zamanı hatırlıyorum. Buz gibi olmuştu. Kuş kadar canı çok güçsüz düşmüştü. Polisler Adem'in cesedi başında duruyorken Bala'nın haline herkesin içi gidiyordu. İlk yardım ekipleri bile bu sahne karşısında ağlıyorlardı. Bala kollarımda şarkıyı söylemeye başladığında ona ağlaya ağlaya sarılmıştım. Adem gibi olamazdım ama yanlız değildi. Bunu bilmeliydi.

 

Gül balam, ağlama,

Hər bir şey yaxşı olar.

Bir gündə qəm, gedər,

Xoşbəxtlik sənə qalar.

 

Ömrümü də verər.

Eybi yox məndən alar.

Gül balam, ağlama,

Hər bir şey yaxşı olar.

 

Ay balam, gül balam!

Gecelerim keder!

Ay balam, gül balam!

Aşkımız oldu heder!

 

Geceleri geziyorum,

Seni bulamıyorum.

Ay balam, gül balam,

Ağlatma, yeter, yeter!

 

Tanrı'm alnıma seni!

Yazdı şükürler olsun!

Senden başka bir el bana!

Dokunursa haram olsun!

 

Seni seviyorum, bunu,

Tüm dünya, âlem duysun.

Dilerim Allah'tan ömrüm,

Kollarında son bulsun!

 

Bala bu kısmı söylerken herkesin içini yakmıştı. Artık mahşere kalan bir sevda daha vardı. Onlar vuslat için ahireti bekleyecekti. Bala aşka olan inancını yitirdi. Daha doğrusu kalbini de sevdiği adam ile toprak altına gömdü. Cenaze günü kimse onu tutamamıştı. Adem Hazindar'ın selası okunduğunda Ağrı'da Bala Surunç'un çığlığı yankılanıyordu. Bala, yılları olan sol yanını kaybetmişti. Onun çığlığı da sela sayılmaz mıydı?

 

İmam efendinin okuduğu Adem Hazindar'ın selasıydı. Atılan o çığlıklar ise Bala Surunç ve Adem Hazindar aşkının selasıydı.

 

Adem'in son sözleriymiş. Bala aslında Adem ile onlara ait şarkılarını söylemiyormuş. Adem Bala'nın kucağında son nefesini verirken yine sevdiği kadını korkutmamak için ona türkülerini mırıldanmış.

 

Tanrı'm alnıma seni,

Yazdı şükürler olsun.

Senden başka bir el bana,

Dokunursa haram olsun.

 

Seni seviyorum, bunu,

Tüm dünya, âlem duysun!

Dilerim Allah'tan ömrüm,

Kollarında son bulsun!

 

Adem Hazindar'ın son sözleri sevdiği kadının kollarından ölmenin huzuru olmuştu.

 

Abim Bala'yı biliyordu ama onu da ben gibi görüyordu. Bala yirmi yaşında sevdiği adamı toprağa vermenin acısını yeni yeni aşmaya başlarken ben onu alıp Karadeniz'e götürmüştüm. İkimiz de yaralarını sarmaya çalışan iki kadındık. Ormanlar arasında birbirimize şifa oluruz düşüncesi ile Bala'yı da alıp anneannemlere gittiğimde abim Bala'nın duru güzelliğine kapılmıştı. Üç ay kaldığımız Karadeniz gezisi abimin kadınlara ilgi kırıntısı beslenmeyen kalbinde filizler açmaya başlaması ile son bulmuştu. Duygularının farkında olsam dahi iki kardeşim arasında seçim yapamazdım. Biri seviyor diye bu konuda yaralı diğer kardeşim ile konuşup yarasını deşemezdim. Ben de akışına bıraktım. Abim eğer Bala'ya olan duygularından emin ise ve kardeşimi üzmemenin garantisini bana veriyorsa benim için onların mutluluğuna şahit olmak kalıyordu.

 

-Konuşmak ister misin?

 

-" Ne konuda konuşacağız küçüğüm?"

 

-Bala konusunda konuşacağız. Başımın yaslı olduğu kalbin bu kadar hızlı atması konusunda da konuşabiliriz abicim. Ne dersin?

 

-"Yok! Gerek yok küçüğüm. Ortada konuşulacak bir konu yok."

 

-Abim!

 

-"De küçüğüm!"

 

-Ben buradayım. Hani anlatacağın bir derdin olur. Ne bileyim da! Ha boyle aşklı meşkli işler işte!

 

-"Varsın biliyorum, küçüğüm. İyi ki de varsın! Ben senin yanında olamadım seni koruyamadım ama sen bana dertleşelim diyorsun. Affet olur mu küçüğüm!"

 

-Abim. Bak ben bunu abilerim ve babamlar ile de kırk kez konuştum. Sizin yapabileceğiniz bir şey yok. Hüküm verildi. Evet, Mir'in size anlattığı gibi kötü olaylar oldu. Affettirmek için elinden geleni yapıyor. Ha o karga burnu daha çok sürtecek o ayrı ama, iyiyim. Valla bak şu an ben de bu evliliği istiyorum. Affedilecek bir durum yok. Ahdar ağabeyime de düşman kesilmeyin tamam mı?

 

-"Hele dile bak! Akıl küpü bu da, kimin küçüğüdur! Ayni bana çekmiş!"

 

-Huh! Sözde ettu bir laf! Ben doğurdum ula o kızi! Ayni ben. Şaheserum benim!

 

Annemin yeğenine attığı laf ile herkes kahkahalara boğulmuştu. Viran ağabeyimin yeri bende hep ayrıydı. Kız kardeşinin kaybından sonra da bana iyice bir bağlanmıştı. Göremediği kız kardeşi yerine de beni sevmişti.

 

Biz biraz daha çene çalarken misafirler de yavaş yavaş geliyorlardı. Her gelen kadını büyük misafir salonuna alıyorlardı. Ben de aralarına gittiğimde beni sandalyeye oturttular. Büyük bohçalar ve süslü cam fanuslar ile dolu odada birazdan çeyizim sergilenecekti. Çeyiz sevmiyorum diyen kızlardan değildim. Sonuçta çeyiz mantıklı yapıldığı sürece gayet de faydalı bir adetti. Bizde gelinin yaklaşık üç yıl kadar kullanabileceği miktarda kıyafet tarzı ihtiyaçlar alınırdı. Eksiklerini de akrabalar ve arkadaşları hediye olarak tamamlardı.

 

Bala da geldiğinde bugün onun geçimini bir kez daha hatırladığım için güzel kardeşime sımsıkı sarıldım. Hepimiz mutlu olmayı hak ediyorduk. Hatalar da yapsak, günah da işlesek, kalp de kırsak, insandık.

 

Bala dizimin dibine oturdu ama nedimem olduğu için kadınlar hemen onu kaldırdı. Önce annemin bana yıllardır aldığı çeyizlik eşyalar bir bir serildi. Paltolar, kabanlar, elbiseler, ayakkabıları, makyaj aletleri ve daha nicesi dağ gibi yükseldi. Annem son derece modern bir çeyiz dizmişti. Herşey saklansın diye değil de kullanabileyim diye özenle seçilmişti.

 

Sıra kayınvalidemin hazırladığı bohçaya geldiğinde onun da geleneksel ama modern parçalar seçtiğini gördüm. Eltim Rema ise oldukça iddialı seçimler yapmıştı. O kadar ki bazı parçaları Bala göstermem diye tutturmuştu. Rema'nın seçtikleri kısmında Bala şekilden şekilde girmiş ve utançtan kıpkırmızı olmuştu. Benim de ondan pek farkım yoktu. Bunların ben düşünülerek alınması ayrı, bir sürü kadın arasında gösterilmesi ise ayrı utandırmıştı. Normalde annem ve kayınvalidemin aldıklarını göstermemiştik ama birkaç kadının isteği ile annemler Rema'nın aldıklarını gösterin demişlerdi.

 

Şükür bu seans da bittiğinde cam fanuslarda tüylü terlikler ve altınlar önde olmak üzere Moran ailesinden dört kadın ortaya geldi. Anneannem ve annem ayağa kalkan tüm kadınlar arasında bir bir aldıkları altınları bana taktılar.

 

Anneannem çeyizini serdirmemişti. Zaten Doğu yöresine değil de Karadeniz yöresine özgü bir içeriğe sahip olduğu için buradaki kadınlara pek hitap etmezdi.

 

Tek kız torunları olduğum için her adeti tam yapmak istiyorlardı. Altınlar takıldığında büyük ve ağır takıları oldukları cam fanuslarda bir bir sergilediler. En sonda gelen kadının elinde gördüğüm şeyler ile gözlerim doldu. Küçükken anneannemin keşan koleksiyonu hep ilgimi çekiyordu. Şimdi de keşan, fular ve puşi çeşitlerini severek günlük hayatımda kullanıyordum. Anneannem bana küçükken onlar bana anneannemden miras ben de bu mirası sana vereceğim demişti. Dediği sözü de unutmamıştı. En son gelen iki kadının elinde kocaman bir kare cam fanus vardı ve içerisi keşan koleksiyonu ile doluydu. Anneanneme gözlerim dolu dolu bakarken annem ve yengelerim bu anın anlamını bildikleri için göz yaşı döküyorlardı.

 

Erkekler odaya geldiğinde hepsi anneannemi dikkatle dinliyordu. Anneannem cam fanusun altın rengi zincirli kapağını açıp içinden yıldız işlemeli bir keşanı eline aldı. Eli ile oyayı okşadı. Karşıma geldiğinde süslü taraf alnıma gelecek şekilde keşanı başıma bağladı.

 

-" Bu keşan ha bunların içerisunde yoktu. Dünürumun senin aduni koyduğu gün bu keşani işledum ben. Bu da keşan mirasına benden bir katkı olacakti. Şimdi benum biriciğum evleniyi ve ben da ona bu keşani takayim. Her daim arkanda ha bu Moranlar var! Bizim soyumuz var olduğu sürece senin arkandayiz. Sen Moran kanı taşiyisun kizum! Sana bin can feda nene kurban!"

 

Anneanneme sarılıp ağlamaya başladığımda şimdi herkes ağlıyordu. Annem, yengelerim, Mirhanoğlu kadınları ve hatta erkekler bile gözleri dolu dolu bize bakıyorlardı.

 

-Hani insan ailesini seçemiyor ya! Benim nasibime sizin kızınız olmak düştüğü için ben çok şükür ediyorum. Nasibim olmasaydınız seçimim olurdunuz. Bir daha gelsem ha şu dünyaya yine sizin kızınız olayim! Yine bu ailenin bir parçadı olayim. Asıl size bin can feda ula!

 

Benim sözlerimden sonra kısa bir duygusallık faslını atlatmıştık. Tam mutluyuz dediğimde bir alkış sesi duyuldu. Sesim geldiği tarafa baktığımız zaman Mir'in üvey halası Desil hanım ve iki kızını gördük.

 

-" Ne de güzel sevgi yumağı oldunuz! Sen kan bedeli gelmemiş gibi gülüyorsun. Daha dün ağlıyordun ne oldu?"

 

-Ne demek istiyorsunuz Desil hanım? Kan bedeli gitmenin ne alakası var?

 

-" Adın gibi manasız yaşıyorsun diyorum. Daha dün ağlıyordun. İhanet diyordun. Ne oldu da birden Mir sevdalısı oldun. Tam babaannenin torunusun. Aynı kan aynı huy!"

 

-Orada dur! Orada duracaksın Desil hanım! Benim babaannemin adını ağzına alırken iki kere düşün, sonuçlarına katlanırsın. Kim olduğun umurumda olmaz. Benim adım ile kanım ile ne alakası var.

 

-"Ha sen bilmiyorsun. Vah, vah! Babaannenin geçmişini senden sakladılar demek! Hoş sana verdiği isime rağmen geçmişimi tüm Ağrı'ya unutturmuş. Senden mi gizleyemeyecek! Değil mi Şeyran hanım!"

 

Babaannem başını bir gram eğmedi. Dik dik Desil hanım ve kızlarına baktı. Bir şey vardı ama babaannem bundan utanmıyordu. Bu bana da ortada bir problem olmadığını gösteriyordu. Lakin merak ettiğim adım ile ne alakası vardı. Evet, adımı babaannem koymuştu. İhra adımım bir anlamı yoktu. Nova adımın ise, gece gökyüzünde aniden beliren ve yavaş yavaş kaybolan parlak bir ışık olarak görünen bir yıldız demekti. Bunları biliyordum ama adımın bir mazisi olduğunu bilmiyordum.

 

Annem ve Rahşan yengem Desil hanımın lafları ile deliye dönmüştü. Annem Desil hanımın kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. Evin anneme atılınca ben tam müdahale edecektim ki Rahşan yengem anneme kaldırdığı elini tutup ters çevirdi. Bir eli Evin'in elinde diğeri saçlarında tuttuğu gibi annesinin peşinden sürükledi. Kimse onları ayırmıyordu çünkü onlar bunu hak etmişti. Hiçbir zaman şiddet yanlısı olmayan annem bugün bir kadını kolundan tutup sürülüyordu. Annemi bir kez bile bir kadına el kaldırırken görmemiştim. Eğer bugün bu hareketi Desil hanıma uygun gördüyse Desil hanım babaannemin bir yarasına tuz basmaya çalışmış olmalıydı. Annem ve yengelerim, babaannemi anneleri gibi görüyordu ve o saygıyı veriyorlardı. Bunun sebebi ise babaannemin bir kez bile onlara el kızı muamelesi yapmamış olmasıydı. Onlara verdiği sevginin karşılığını fazlasıyla alıyordu.

 

Biz de onların arkasından çıkışa ilerledik. Annem Desil hanımın bileğini hala bırakmamıştı. Yengem ise Evin'i kapının önündeki bir korumaya fırlattı. Koruma Evin'i tuttu ve ilerideki arabaya bindirdi. Kız kardeşi de peşinden gitti. Annem karşısında tuttuğu kadını parçalayacak gibi bakıyordu.

 

-" Bir daha benum anneme, evlatlaruma, ailemden herhangi birune tek laf edersen seni kimse elumden alamaz! Yan bile baktığuni görürüm! O gözleruni oyarum! Ha o kızın olacak eniğe de söyle Zerda gelinumden uzak dursun! De hayde! Daha fazla kirletme konağumi! Makbule abla! Ha bu kadının bastığı her taş, dokunduğu her yer kırk kez silinsun! Anca çıkar kem gözü!"

 

Desil hanım da arabaya korumaların zoru ile bindirildiğinde Rahşan yengem ve annem kol kola yanımıza geldiler. Annem Mir'in babası ve dedesine özür diler gibi baktı. Bu Desil hanıma olan tavrı için değil de misafir oldukları halde bu tarz bir olaya şahit oldukları içindi. Karşımdaki iki kadına gururla baktım. Mihriban hanım anneme sıkıca sarıldığında annem ve herkes şaşırmıştı. Kimse böyle bir şeyi beklemiyordu.

 

-"Teşekkür ederim Menevşe hanım. Kızımı savunduğunuz için çok teşekkür ederim. O bir cahillik etti. Sizin kızınızın başına büyük bir bela açtı. Siz bir kez bile ona kızmadınız, bağırmadınız. Bakışlarınızda bile bir kızgınlık yoktu. Şunu bilin kızınız zaten benim kızımdı. Kendi kızlarımdan ayırmayacaktım. Şimdi daha da değerli benim için çünkü sizin bana verdiğiniz gonca gülünüz. Allah sizden razı olsun."

 

-"Onlar genç Mihriban. Bana artık hanım da deme, rica ediyorum. Sen benim damadımın annesisin. Kızım seni kabul etti. Sana anne dedi. Bir kez kızıma ters bir hareketini görmedim. Çektiğiniz o zılgıtlar da sana olan saygımı bin kat daha arttırdı. Evet, Zerda kızıma çok kızdım. Kızım her ağladığında kızdım. Sonra oğlumu dinledim. Cahiller dedim. Keşke bize gelseydiniz be Zerda kızım. Ben öyle aşiretmiş, kan davasıymış dinlemezdim. Karadeniz kadınıyım ben evladım için bin kan davasını siler atarım. Olan oldu. Mir ve İhra Nova'nın gönlünü alın. Mutlu olun o bana yeter."

 

Zerda, geldiğinden beri mahçup ağzını açmamıştı. Yeni gelin geleceği bu eve bir kez bile başımı kaldırıp alıcı göz ile bakmamıştı. Malda mülkte gözü yoktu. O gerçekten sevmiş ve panikle düşünmeden hareket etmişti. Ben onları affetmiştim. Lakin bunu onların bilmesine gerek yoktu. Kim kanına canına ölümüne sırt çevirebilirdi? Ben çeviremezdim. Abimdi. Hata da yapsa bu hata hayatıma da mal olsa yine de benim abimdi. Hasta olduğumda başımda bekleyenimdi. Ağladığım zaman göz yaşımı silendi. Kalbimin bir parçasıydı. Kırgınlık hala vardı ama küslük yoktu.

 

Ebû Eyyûb radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 

"Bir Müslümanın, din kardeşini üç gün üç geceden fazla terkedip küs durması helâl değildir: İki Müslüman karşılaşırlar biri bir tarafa öteki öbür tarafa döner. Halbuki o ikisinin en iyisi önce selâm verendir."

(Buhârî, Edeb 62, İsti'zân 9; Müslim, Birr 23, 25, 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 21, 24; İbni Mâce, Mukaddime 7)

 

Benim güzel Peygamberim böyle buyurmuşken ben nasıl onlara sırt dönerdim ki?

 

Herkes sakinleşmişken içeri oturma odasına geçmeyi teklif ettim. Mihriban anne artık geç olduğunu yarın için hazırlıkları tamamlamak için gitmeleri gerektiğini söyledi. Sırayla kadınların hepsi ile sarılıp Mirhanoğlu ailesini uğurlamaya başladık. Zerda en sona kalmıştı. Elimi Zerda'ya uzatıp yanıma çağırdım. Uzattığım elimi sorgusuz tutmuştu. Onu kapının biraz ilerisine bizi duyamayacakları bir yere çektim. Ona kızgındım ve kızacaktım.

 

-Zerda! Bu halin nedir? Yarın gelin olacaksın. Yüzün asık olmaz ki böyle, üzgün gelin mi olur? Bak biri bir şey dediyse söyle!

 

-" Yok İhra yenge! Kimse bir şey demedi."

 

-Var sende bir haller, ben anlarım. Kim ne dedi? Sen söylemeden, ben de inanmadan seni bırakmayacağım. İnadım inattır. Bilirsiniz. O yüzden hemen dökül Zerda!

 

Zerda çekinir gibi yüzüme baktı. Başını eğip elleri ile oynamaya başladı. Söyleyeceği şey her neyse bunu söylemekten çekiniyordu. Başını çenesinden tutup kaldırdığımda gözlerini dolu dolu görmek tepeli attırdı. Biri bir şey demişti yine bu kıza! Zaten kendi kendinş yiyip bitiriyordu. Kimseye ihtiyaç duymadan kendine ızdırap çektiriyordu. Bir deri bir kemik kalmıştı. Yine de bu kızla uğraşmadan durmuyorlardı. Bir hata yaptı diye kimse ona bu şekilde davranamazdı. Derdi çeken benim hesabını soran onlar!

 

-Zerda! Kim ne dedi! Bir daha sormayacağım! Yemin ederim tüm ahaliyi bir araya getirir sorguya çeker yine o kişiyi bulurum! Söyle!

 

-" İhra, ben zaten hayatını mahvettim. Bir de düğününde o gelinliği giymesem olur mu? Kendimi çok kötü hissederim. Hak etmiyorum. Ne senin alçak gönüllü davranışlarını ne de bu gelinliği giymeyi hak etmiyorum."

 

-Sana bunu düşündüren kişi kim! Sen yarın o gelinliği giyeceksin. Benim ile halay da çekeceksin! Sen benim abimin karısı olacaksın! Zerda sen bir Zadeoğlu gelini olacaksın. Sen bir Mirhanoğlu kızısın! Kendine gel! Hatayı yaptığın kişi benim ve bir hesap sorulacak ise onu ben sorarım. Ben sormuyorsam da kimse sana tek kelime edemez! O gelinlik senin gelinliğin ve her kız o gelinliği giymeyi hak eder. Şimdi bana isim ver! Ver ki, gelinime verdiği o fikirlerini görümcen olarak ona iade edeyim!

 

-" Evin..."

 

Zerda annesi seslenince bana sarıldı. Kollarımı beline dolayıp saçlarından öptüm. Zerda küçük bir kız çocuğu gibiydi. Canımı yakmıştı ama yaptığı hata için o kendi kendine ceza kesiyordu. Zerda'yı her boynu bükük, gözleri dolu dolu gördüğümde alıp göğsüme bastırasım geliyordu. Her daim onun yanında olacaktım.

 

Başta;

Mir, bir hataydı.

Mir ile olan evliliğimiz bir mecburiyetti.

Mir, bana zalimdi.

Hayat bana zifiri karanlıktı.

 

Şimdi;

Mir, bir doğruydu.

Mir ile olan evliliğimiz bir istekti.

Mir, bana aile olmak için çabalayan bir adamdı.

Hayatım ise ailem ve Mir'in sevgisi ile aydınlık bir çiçek bahçesiydi.

 

Mirhanoğlu ailesi gittiğinde anne tarafım ve baba tarafım ile baş başa kalmıştım. Ellerimi belime koyup çemkirme moduma girdim. Bunu fark eden abilerimin elleri hemen kulaklarına gitti.

 

-YA MİR'İ DÖVMEK NEDİR! ABİ O ADAMIN YARIN DÜĞÜNÜ VAR YA YÜZÜ GÖZÜ MOSMOR OLSAYDI! GAVURA VURUR GİBİ VURDUN ADAMA! TAHİR EFENDİ DE GAZ VERSİN! SİZ HİÇ RAHATLAMAYIN! SİZ DE MAŞALLAH HİÇ AYRILIN DEMEYİN! ALLAH'IM YA DELİRECEĞUM HA BURADA ŞİMDİ!

 

En sonda kendi kendime konuşmam ile herkes gülmüştü. Ağlar gibi bir surat yaptım ama kimse takmıyordu. Mir'in dayak yemesi babamın bile hoşuna gitmişti. Arada amcalarımın "Oh, helal Varis!" dediklerini de duymuştum. Ailede bir tane akıllı yoktu! Bende dahil!

 

Hepsine sırtımı çevirip hazırlanan yemek masasına yürüdüm. Acıktım! Hepsi pıtı pıtı peşimden geldi. Bana ait koltuğumun başında bekliyordum. Dedem ve babam oturunca hepimiz oturduk. Babamın besmele çekip "Afiyet olsun." deyişi ile hep beraber yemeğe başladık. Bala yanımda oturduğu için ikide bir telefonu açıp ekrana baktığını fark ettim. Bir kuşku içime düştü.

 

-Hayırdır Aybalam? Ne diye ekrana bakıp bakıp duruyorsun? Bir haber mi bekliyorsun?

 

-" Ha, ne? Yok ne haberi bekleyeceğim. Beran'a yazmıştım. Cevap vermedi. Ondan merak ettim. Yarın düğünün var kesin düğünün en yakışıklısı ben olacağım tiplerinde hazırlık yapıyordur. "

 

Dediği ile güldüm. Çok da üstelemedim. Öyle diyorsa öyledir. Bilmem gereken bir şeyi şu an gizliyordu. Bunu hissediyordum. Doğduğum andan beri yanımda olan kızın tabi ki bu panik cevabına kanmamıştım. Madem benden gizliyordu. Demek ki şimdi bilmeme gerek yoktu. Vakti gelince söylerdi. Ekranı bir kez daha açtığında ekranda onun ve Adem'in gülen fotoğrafını görmeyi bekledim ama yoktu. Buna çok şaşırmıştım. Şaşırdığım için istemsiz kaşlarımı havaya kaldırmıştım.

 

Yüzümü düzeltip başımı kaldırdım. Viran abim ile göz göze geldiğimizde bana gözünü kırıp hayırdır anlamında başını iki yana salladı. Omuzlarımı sallayıp dudaklarımı oynayıp bilmiyorum dedim. Dudak okumayı beraber öğrendiğimiz için bu şekilde iletişim kurmuştuk.

 

-Bilmiyorum işte abi! Kızın özeli vardır.

 

-" Senden özeli yoktur. Sor bakalım ne olmuş?"

 

-Sordum ama seni neden ilgilendiriyor?

 

-" Ne demek neden ilgilendiriyor? O nasıl bir soru küçüğüm?"

 

-Sevgilisi misin? Kocası mısın? Abisi misin?

 

Son dediğim kelimeyi dudaklarımdan okuduğu anda yüzü kasıldı. Biliyordum işte! Hissettiklerini sadece hoşlantı değildi. Düpedüz aşık olmuştu! Bana "Tehlikeyim ben oğlum! Benim babam mafya!" bakışları atarken ona öpücük atıp yemeğime döndüm. Yemeğimiz bittiğinde Bala ile odama çıkmıştık. Gelinliğimi hiçbiri görmemişti. Bala abartısız tam altı saat yalvarmıştı. Ben ise Nuh demiş peygamber dememiştim. Hali ile gelinliğimin son halini bir tek ben görmüştüm. İlk halini görmüş olsalar bile son halinin üzerimdeki muhteşem duruşunu hiçbiri görmemişti. Annemler bir aksilik çıkar diye korksalar da emrimde bir moda şirketi vardı. Üstelik dünya çapında yapılan sıralamalarda başı çeken bir şirketti. Bala ile öylece cam kenarındaki Divan koltuğumda oturuyorduk. Biraz konuşsak kötü olmazdı. Bu son bekar buluşmamızdı.

 

-Aybalam. Ne bu gül yüzün asık?

 

-" Yüzüm asık değil ki Yıldızım! Sadece düşünüyorum."

 

-Ne düşünüyormuş benim Aybalam? Bana da anlat beraber düşünelim.

 

-" Ne çabuk büyüdük. Onu düşünüyorum. Keşke hiç büyümeseydik diyorum bazen biliyor musun?"

 

-Neden ki?

 

-" Eğer büyümeseydik bu kadar canımız yanmazdı. Sanki bedenimiz ve yaşımız ile dertlerimiz ve yüklerimiz de büyüdü. Gamı, kederi, yükü verdikçe verdiler. Bizi tükettiler."

 

-Deme öyle gülüm. Bak eğer büyümeseydin bu kadar kız çocuğu senin sayende sevdikleri dansı yapamayacaklardı. Senin ülke ülke gezemeyecektik. Drei'yi kuramayacaktık. Senin o benzersiz takılarını dünyaya duyuramayacaktık. Bu topluma kardeşliğin kandan değil candan geldiğinin kanıtı olamayacaktık.

 

-" Öyle tabi ama bu kadar acı çekmemiz sence de normal mi? İhra biz bu yaşımızda ne acılar çektik? Sen en yakın arkadaşının öz babasının dayısı olduğunu öğrendin. Onun iyiliği için bunu gizledin ve akli dengeni kaybettin. Ya sen ömrünün en güzel günlerini bir rehabilitasyon merkezinde geçirdin! Abin yüzünden sevmediğin bir adam ile evlendin. Evlendiğin gün seni ölümle burun buruna getirdi! Vuruldun! Sırtında tüm doğu kadınlarının sorumluluğunun yükü var ya senin! Kızım sen daha 23 yaşındasın! Ben sözde o ağzımda doğduğum altın kaşık yüzünden her daim etrafımda korumalar ile gezdim. Ya ben anne ve babamla korumasız bir parkta doyasıya eğlendiğimi hatırlamıyorum. Sırf park sevdama babam konağın bahçesine park yaptırdı! Kızım ben daha bir günlük bebekken kaçırıldım! Ya ben..."

 

Cümlesini yarıda bıraktı. Acısı diline yayıldı. Söyleyemedi. Kesik bir nefes aldı. Hala canı çok yanıyordu. O söyleyemedi ama ben söyleyeceğim şeyi çok iyi anladım. Ben anladım ama söylemeyi denedi. Gözleri doldu ama ağzını açtı ve o cümleleri söyledi.

 

-" Ben, sevdiğim adamı, can özümün son nefesini kollarımda verdiği anı izledim. Kollarımda bizim şarkımız söyledi. Kollarında olsun ölümüm dedi ve benim nefesimin nefesi gitti. Ben... Ben onun cesedi ile on gün aynı hücrede hapis kaldım. Ne için peki? Bilmiyoruz. Kimse benim Adem'im neden katledildi bilmiyor! Kimse bizim aşkımız neden katledildi bilmiyor! Bana neden bu acıyı yaşattılar bilmiyor! Beni sevdiğim adamı kollarımda öldürüp onun cesedi ile on gün aynı hücrede tutarak cezalandırdılar. Adem'im ise benim gözlerimdeki çaresizliği görerek onu ölümünü izlediğimi görmenin yangını ile cezalandırıldı. Kim kesti bu cezayı, neden kesti! BİLMİYORUZ! LAN BİZ DAHA 23 YAŞINDAYIZ! NİYE BİZ BU KADAR ACI ÇEKTİK! Niye İhra'm?"

 

Çektim omuzlarından sıkı sıkı sarıldım. Benim güzel kardeşim her bir kelimesinde haklıydı. Sorun şuydu ki benim ona verecek bir cevabım yoktu. Bunları neden yaşadık bilmiyorum. Daha ne yaşayacağız bilmiyorum. Tek bildiğim isyan etmeyeceğim.

 

-Babaannem hep derdi ki Rabbim sevdiği kullarını çok sınarmış. Sınavlara tabii tutarmış. Allah'ın sevdiği kullarına verdiği sıkıntının amacı, onları saptıracak olan nefsani arzu ve isteklerden uzak tutmakmış. Allah hiç bir zaman kulunun kaldıramayacağı bir yükü yüklemezmiş. Hem "Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yükümlülük vermez." (Bakara: 2/286) mealindeki ayette de rabbimiz buyuruyor ya zaten! Bak sana bana onca acı çektik. Daha dibi olmaz dedik o da oldu. Yıkıldık mı? Dağıldık mı? Demek ki neymiş, bu da bizim sınavımız oluyormuş. İsyan etmek bize yakışmaz. Elhamdülillah olana, olmayana ve olacak olana...

 

-" Elhamdülillah..."

 

Bala divanda kayıp başını dizlerime koyduğunda sırma saçlarını okşamaya başladım. Yarın düğünüm vardı. Herkes şu an mutluydu. Ben mutluydum. Mir elimden geleni yapıyordu.

 

Balayı alıp yatağıma yatırdım. Ayakkabılarını çıkarıp yere koydum. Makyajı ile yatmaktan nefret ettiği için makyaj temizleme sütünü alıp pamuğa döktüm. Yüzünü silmeye başladığımda huysuz birkaç mırıltı çıkardı. Gözlerini açtığında ona gülümsedim. Uzanıp yanağımı öpüp gözlerini yumdu. Yüzünü güzelce temizleyince ayağa kalkıp elimdeki kirli pamukları atıp malzemeleri yerine koydum. Siyah renkli yüz maskesini alıp banyodan çıktım. Odaya dönüp garip bir pozisyonda uyuyan güzel kardeşime baktım. Haline gülüp üstünü güzelce örttüm. Maskeyi açıp yüzüne güzelce yerleştirdim. Bu gece benim yanımda kalıp sabah hazırlanmamda yardımcı olacaktı. Odamın ortasında hanımefendinin elbisesi ve diğer her süsü püsü boy gösteriyordu. Elbisesinin kumaşına elimi koyup incelediğim sırada camıma bir şey çarptı. Kaşlarımı çatıp cama ilerlediğimde bir şey göremeyince içeri girdim. Terliklerimi çıkarıp yatağıma oturduğumda camıma yine bir şey çarptı. Sinirle kalkıp camı sonu kadar açtım. Dışarı baktım yine bir şey yoktu.

 

-La havale! Allah'ım! Belami bu gece vermesen! Söz uzun bir süre bela etmeyeceğum! Üç harfliler mi geldi acaba?

 

Kendi kendime söylenirken etraftan çıt çıkmıyordu. Birkaç cırcır böceği sesi ile rüzgarda savrulan yaprak sesi dışında çıt yoktu. Tam içeri gireceğim birinin seslendiğini duydum. Başımı sarkıtıp aşağıya baktığımda camıma merdiven dayamış Mir'i görmem ile istemsiz bir şaşkınlık nidası dudaklarımdan çıktı.

 

-" Valla üç harfli yenge! Nasıl bildin?

 

Yasir ve Derbas peş peşe Kuzgun'un kafasına vurdu. Yazık adamcağız kafasını tutup dudağını bükerek bana bakıyordu. Şu an küçücük çocuklar gibiydiler. Kuzgun bana onu savunmamı isteyerek bakınca kaşlarımı çatıp hepsine ters ters baktım. Gece gece bunlar neyin kafasını yaşıyorlardı!

 

-" Ne vuruyorsunuz lan! M-İ-R alın işte üç harfli oluyor. Mir birader bir şey diyeyim mi üç harfli gibi de çarpıyorsun he! Yenge bence Vazgeç bak bunun içinde iyi cinler yoktur he!"

 

-Ape cin!

 

-" Ape cin!

 

Kuzgun ile aynı aynda dediğimiz replik ile kahkaha attık. Bala sesimize kalkıp yanıma gelmişti. Gözlerini ova ova geldiği hali çok tatlıydı. Sorun şuydu ki Bala'nın yüzünde simsiyah maske vardı ve saçları kuş yuvası gibi olmuştu. Ben bile ilk gördüğümde ürpermiştim ki Mir'in Bala'dan haberi yoktu. Bu yüzden gördüğü zaman korkup bağırdı ve aşağıya düştü. Panikle aşağıya baktığımda Mir'in, Yasir ve Derbas'ın üzerine düşmüştü. Kuzgun can tatlılığına açık olan algıları ile hemen kaydığı için diğerlerine ayakta gülüyordu. Bala bunları görünce uykusu açıldı.

 

-Eyvah! Bala'm gülme adam gitti! Kocam gitti, evlenmeden bekar kaldım. Dedun durdun bana dul kalacaksun diye kırk kere dedun oldi! Uhey! Adam kalkmayi Bala! Öldun mi!

 

Mir kafasını kaldırmıyordu. Kuzgunlar da endişe ile başlarına eğildiğinde ben ve Bala da koşarak odadan çıktık. Herkes odasına çekildiği için kimse bizi görmemişti. Kapıdaki korumalara sessiz olmalarını işaret edip konağın etrafında dönüp benim odamın altına geldik. Mir hala yerdeydi.

 

Korkum iki katına çıkmıştı. Koşa koşa Mir'in başına gidip ters çevirdikleri yüzünü ellerim arasına aldım. Başını dizlerime koymak için yere oturdum ve başını dizlerime koydum. Mir'in alnına düşen saçlarını yüzünden çekip bir yerinde yara var mı diye baktım.

 

-Mir! Hadi aç gözlerini! Hadi aç zifirilerini korkutma beni!

 

Cevap bekledim ama mimik bir oynatmadı.

 

-Mir kurban olayım aç zifirilerini! Hadi aç!

 

Yok işte cevap vermiyordu. Bir şey oldu. Adama bir şey oldu. Dul kaldım. Allah'ım daha düğün yapamadan dul kaldım. Göz yaşların bir bir akarken ona bir şey oldu korkusu içimi yaktı. İçimdeki cehennem doldu da taştı sanki...

 

-Mir! Allah aşkına aç gözlerini! Vallahi affettim. Billahi affettim. Aç gözlerini de zifirilerine baka baka diyeyim affettiğimi! Aç hadi, aç!

 

Ağlaya ağlaya Mir'in alnına alnımı yasladım. Yanaklarından tutup alnını öptüğümde bir şey fark ettim. Parmaklarım boynundaydı. Nabzına baktım. Normal atıyordu. Kulağımı başına doğru eğdim. Nefes alış verişi normal ama düzensizdi. Tırnaklarımı Mir'in kıvırdığı gömleğinden açıkta kalan bileğine batırdım. Sıktığımda irkildi.

 

ALLAH'IN CEZASI BENİ KANDIRMIŞTI!

 

Mir bir anda gözlerini açtığında içimden binlerce kez şükür ettim. Gözlerimi kapatıp derin nefes aldığımda Mir'in dizlerimden kalktığını hissettim.

 

Gözlerimi açtığımda karşımda bana elini uzatan Mir duruyordu. Elini tutup ayağa kalktım. Elimi bırakıp ceketinden kalbinin üzerindeki cepten kadife bir kutu çıkardı. Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışıyorken Kuzgun'un elindeki telefon ile bizi çektiğini gördüm. Mir önümde tek dizini kırıp diz çöktüğünde ve elimdeki kutuyu uzattığında şok yaşıyordum. Kutuyu açtığında içindeki yüzüğü gördüğümde nutkum tutuldu. Kelebek şeklinde kesilmiş bir pırlanta yüzüktü.

 

-" Bazı hatalar yapılır. Telafiler sunulur. Gönül affederse yola koyulur. Ben minnet etmem fani dünyaya ve insanına... Minnet ettiğim olur musun İhra'm? Adının anlamı gibi bir anda belirdiğin karanlık hayatımda her daim parlar mısın Nova'm? Beni affedip kendi rızan ile eşin olmama razı olur musun?"

 

Mir'in her dediği söz kalbime işleniyordu. Onun titreyen sesi içimi kıpır kıpır yapıyordu. Midemde bir sürü kelebek var gibi hissediyordum. Sessiz ağlayışım hıçkırıklara döndüğünde Mir'in önüne dizlerimin üzerine çöktüm. Bala ile olan konuşmamızdan sonra bir de bu an duygularımı birbirine katmıştı. Ellerim dizlerimde çöktüğüm yerde ağlayan yüzüm ile Mir'e kocaman gülümsedim. O kadar ki iyi yanağımdaki gamzeler göz önüne serildi.

 

-Hatalar yaptın. Kalbimi kırdın. Affettim diye kalbim kırıklığı geçti sanma Mir ama evet! Evet, seni kendi rızam ile eşim bilirim. Seninle kendi rızam ile evlenirim Mir!

 

Mir söylediklerime hiç kırılmadı. Kırıklar da düzelirdi. Şu an mühim olan onu affetmem ve kendi rızam ile onu eşim saymamdı. Mir parmağıma yüzüğü taktığında önce elimi sonra alnımı öptü. Alınlarımızı birbirine yasladığımızda hıçkırıklarım iç çekişlere dönmüştü.

 

-" Artık gözünden sadece mutluluk yaşı akacak. O zaman da yanında ben olacağım. Alnın, alnıma yaslı olacak. Karım olacaksın. Canım olacaksın. Can özüm olacaksın."

 

Alnımı onaylar anlamda sallayıp güldüğümde ellerini yanaklarıma koyup beni yatıştırıyordu. Başarıyordu. Biz sanki her şeyin üstesinden geliyorduk. Biz başarıyorduk. Mir bana vaad ettiği gibi düzeliyordu. Bana aile olacağını söylemişti ve oluyordu. En önemlisi ise ben aylar sonra ilk kez bu kadar mutlu ve huzurluyum. Ben bana aile olacak adam ile alınlarımızın yaslı olduğu şu anda çok huzurluydum.

 

Üzerimde beyaz pembe ve mavi kelebekli pijama varken aldığım evlilik teklifi ile ben çok huzurluydum.

 

Bu huzurumu kaybetmemek için de her şeyi yapardım....

 

..........28. Bölüm Sonu..........

 

🌏Heyyoooo! Nasılsınız? Ben çok iyiyim!

🌏Bölüm hakkındaki yorumlarınızı alayım?

🌏Size bitmeyen bölüm yazdım. Aslında bu bölüm daha sürecekti ama şu an 7000 kelime olan bölüm uzarsa ne kadar olurdu bilemediğim için böldüm.

🌏Şarkılar ile okumanızı tavsiye ederim. Ben dinleyerek yazdım.

 

Yeni bölümlerde görüşmek üzere

Yağmur Ö.

 

Bölüm : 06.02.2026 23:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...