
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Kısık sesle dudaklarımdan dökülen kelimeler biraz da kalbimden dökülüyordu... Düşündüğüm tek şey buydu... Gelme, artık neye yarar?.. Hiçbir işe yaramazdı çünkü çoktan geç kalmıştı.
Gözlerimi onlara çevirip hafif şekilde tebessüm ettim, ne düşündüklerini ne hissettiklerini anlamak istiyordum.
"Evet ne düşünüyorsunuz?" diye sordum. Uzun süre bana baktılar, baştan aşağıya beni süzdüler. Birbirlerine baktılar ve ardından o beklediğim büyük kaos başladı ve anında yaptığım büyük hatayı anladım.
"Öğretmenim, Ayşe ağlıyor! Mezardan korkuyormuş!"
"Öğretmenim ben şeytanı gördüm. Annem televizyonda izliyordu! Çok korkuyorum!
"Öğretmenim, Vehmi kim?"
"Öğretmenim Ökkeş yine osurdu!"
Elimi kaldırıp hepsinin susmasını ve sakinleşmesini bekledim. Salak Yonca! Beşinci sınıf öğrencilerine okunacak şiir miydi bu? Umutsuz şekilde başımı sallayıp hâlâ adapte olmaya çalıştığım sınıfıma döndüm. Evet, Şubat'ın sonundaydık ve ben yaklaşık 3 haftadır derse girdiğim biricik beşlerime alışmaya çalışıyordum. Tabii ki onlar da bana...
Yaklaşık bir ay önce hayalini kurup uzun süre ertelediğim o hayata adım atmıştım. Bir yıllık acılarla dolu sınava hazırlanma süreci sonunda beş ay bekleyip şubat ataması ile İstanbul'a gelmiştim. Bir öğretmen için atanılacak en zor yerlerden birisiydi. Çünkü bu kalabalık ve maddi yükü fazla olan şehir yalnız bir öğretmen için çok zordu. Her şeye alışmak gerçekten çok zordu.
Benim bu hayatta en zor başardığım şey alışmaktı. Ne sevince ne kedere... Sevince, elimden giderse diye alışamıyordum... Kedere ise gitmez diye... Ben alışmayı çok zor başarıyordum...
Ama en azından uzun zaman önce ertelediğim düşünceler, pusuda olduğu karanlıkta aklıma dolmadan öylece duruyordu. Ben de hayatıma devam edebilecek gücü kendimde buluyordum.
Son ders saatinin bitmesine beş dakika kala çocuklara okuma ve yazma ödevi verip önümdeki kitaplarımı toplamaya başladım. Bu esnada da sessizde olan telefonumun titreşimini hissediyordum. Çocuklara kötü örnek olmamak için zilin çalıp, çocukların sınıftan çıkmasını bekledim. Kimisi yeniden görüşme dilekleri sunarak kimisi el sallayarak kimisi de sanki onu rehin almışız şimdi serbest kalıyor gibi koşarak çıkmıştı. Sınıfta öğrenci kalmayınca çantamdan telefonu çıkarıp gelen mesajlara baktım.
YAC (Yonca-Aslı-Cem)
Cem
Arkadaş dedik, kardeş dedik hain çıktı. Dün akşam birileri, birileriyle bir araya gelip mantı gömmüş. Ama Cem kim köpek ki, haber verme gereği bile duymamışlar!
Ben de salak gibi işimin gücümün arasında çok yorgun olduğumu düşünüp bana kıyamayan kişileri rahatsız etmemek gibi masum düşüncelere kapılıp sizleri hâlâ sevmeye devam ediyorum... En çok bana yazıklar olsun...
Aslı
O nasıl bir cümleydi beynim yandı Cem. Ayrıca ben klinikten çok geç çıktım, Yonca'nın da okulda toplantısı uzamış. Son anda karar verip, hazır bir mantıyı haşlayıp üzerine yoğurt döküp yedik sadece. Abartma istersen!
Cem
Sadece yoğurt mu? Peki o kırmızı rengindeki muhteşem detayların nane ile buluşmasına ne diyeceksin?
Yanındaki Antep'ten gelen her renkten turşulara ne diyeceksiniz? Ve baklava üçgeninin ucu görünürken hâlâ inkar mı edeceksiniz?
Gülerek elimi klavye üzerinde gezdirmeye başladım. Cem'in yine olmayan özel gün perileri gelmişti.
Ne drama kastın Cem? Bu akşam gel sana da yaparım. Ayrıca sen Antep'e gitmedin mi hafta sonu? Pislik! Eli boş gelen kim acaba? Ne getirdin bize?!
Cem
Bir kere benim varlığım yeter! Ayrıca sana fıstık ezmesi getirdim, akşam evine bırakırım.
Kaşlarım çatılırken telefonu kapatıp çantama attım. Yine sinirimi bozmuştu. Kim istedi sanki fıstık ezmesi? Sanki çok seviyorum ben. Aptal Cem!
Sınıftan çıkarken çantamdan telefonun sesi geliyordu ama bakmadım. Cuma günü üzerimde tüm haftanın yorgunluğu varken kibrit kutusu kadar olan evime gidip dinlenmek istiyordum. Hayatımda yaşadığım en küçük evdi. Çünkü İstanbul'da öğretmen maaşı ile bulabileceğim en iyi evdi. Henüz yaşamaya başlayalı çok olmamıştı ama evimi çok seviyordum. Belki de benim olduğu içindi, özgür hissettiğim yerdi...
Daha önceleri çalışırken maddi özgürlüğüm vardı ama bu başka bir duyguydu... Sadece benim yönlendirdiğim ve yaşadığım bir dünya... Küçük salonumda otururken ve hemen aynı yerdeki küçük mutfağımda kaynayan çayı demlemek tamamen kendi keyfime göreydi... Ama ailem ile beraber yaşarken o çay demlenmediyse mutlaka azar yerdim... İşte böyle, tamamen başka bir hayat...
Eşyalarımı bırakıp montumu almak için öğretmenler odasına girdim. Yüzümde düşündüğüm şeylerden kaynaklı hafif bir tebessüm vardı. Ama odanın ortasındaki büyük masanın üzerinde duran şeyleri görünce tebessüm yerini daha büyük bir gülüşe bıraktı. Çeşit çeşit yöresel eşyalar bir sergi içinde gibi masanın üzerine dizilmişti. Birileri yine seyyar satış yapıyordu.
"Yonca hocam, gel bak çok güzel peynir var. Alır mısın?" Okulun yaşlı grubu içinde sayılan sosyal bilgiler öğretmeni Alev Hoca sevecen şekilde gülümsedi. Aynı şekilde ona gülümseyerek karşılık verdim. Ama diyemedim ki annem küçücük buzdolabımı Antep'in tüm lezzetleri ile doldurdu. Buradaki ürünler onların gölgesi bile etmez.
"Teşekkürler hocam, şu an ihtiyacım yok. Olursa alırım tabii." Dolabımın önüne gidip benimle ilgilenmeyen hocalara arkamı döndüm. Henüz okulda yeniydim ve öğretmenlerin yaş ortalaması biraz büyük olunca haliyle kendimi yakın hissettiğim birisi yoktu. Dosyamı ve çalışma için çıkardığım etkinlikleri dolaba koyup kapattım. Kahve krem kabanımı giyip altında kalan düz saçlarımı çıkardım.
Artık kıvırcık saç kullanmak istemiyorum. İki aydır Brezilya fönü kullanarak kıvırcık saçlarıma veda etmiştim. İlk başta garip gelse de uzun düz saçlara da alışmış sevmiştim. Ayrıca herkes çok beğenmişti, bir süre böyle kullanmaya devam etmek istiyorum.
Bana geçmişten acı veren anıları geride bırakmak için her şeyi yapıyordum ama geride kalıyor muydu bundan pek emin değilim...
Öğretmenler odasında olanlara iyi tatiller dedikten sonra çantamı alıp çıktım. Öğrenciler İstiklal marşını okumak için sırada hazır bekliyordu. Hızlı şekilde ben de en arkaya geçip beklemeye başladım. Özellikle en arkaya köşeye geçip bekliyordum çünkü marş sonrası tatil heyecanıyla çocuklar bizi ezme ihtimali ile koşuyordu. Kendimi güvence altına almam gerekiyordu.
"Merhaba Yonca." Sağ tarafımdaki sesle dönüp tanıdık kişiye baktım. Arda, okulun rehber öğretmeniydi. Okula geldiğimde tanıştığım ilk kişiydi, o da iki yıl önce burada göreve başlamıştı. Yaş olarak yakın olduğumuz için arkadaş olmamız çok uzun sürmemişti. Açık kumral saçları ve yeşil gözleriyle yakışıklı Bir adamdı. "Kendine güvenli bir yer bulmuşsun."
"Selam, hayatta kalma iç güdüsü." dedim gülerek.
"Evet, haklısın. Çocuklar bazen aşırıya kaçabiliyor."
"Biz zamanında hocalardan korkarak her hareketimize dikkat ederdik. Şimdiki çocuklar hem çok rahat hem de bizi pek ciddiye almıyorlar. Zamane çocukları gerçekten fena." Müdür bey mikrofonu kontrol ederken benim şikayetim Arda'yı güldürmüştü.
"Gören de seni otuz yıllık bir öğretmen sanacak. Şu laflara bak."
"Ne? Yalan mı? Sakın bana psikolojik açıdan şöyle böyle demeye başlama." Sitemime gülerken güneş gözlüğünü taktı. Ben pek güneş göremiyordum ama...
"Senin psikolojiye karşı ön yargını kıramadım. Aslı bu konuda üzülüyor olmalı." Arda'yı geçen hafta Aslı ile tanıştırmıştım. Okul çıkışı beni almaya geldiğinde denk düşmüş, psikoloji üzerine bol bol eğlenceli bir sohbet yapmışlardı.
Evet, ben uzun zamandır psikolojiden haz etmiyorum. Yaklaşık bir buçuk senedir özellikle... Hatta psikolojinin p'sine bile tahammülüm yok.
"Psikoloji ile aramıza mesafe koyduk. Kendileri lütfen itinayla benden uzak olsun."
"Bu da senin psikolojinin pek iyi olmadığını gösteriyor." Arda'nın sözlerine göz devirip önüme döndüm. Müdürün birkaç azarı sonrası okunan İstiklâl Marşı ile bir hafta daha son bulmuştu. Arkada durmanın faydasını bir kez daha görmüştüm, bir ezilme vakasından kurtulmuş bulunuyorum. "Bir işin var mı? Deniz havası alabiliriz."
Arda'nın çekinerek söylediği şeye ilk önce cevap vermedim. Yaklaşık yirmi dakika yürüyüp metro işkencesine katılmak yerine deniz havası almak cazip gelmişti. İstanbul'a geldiğimden beri bir kez ailemle gezmek dışında hiçbir yere gitmemiştim. Sultanahmet, Taksim gibi klasik yerlerle standart olan bir geziydi.
"Yonca, gidelim mi?" Arda sessizliğimden cesaret bulup teklifini yenileyince, fazla düşünmeyi bıraktım.
"Olur, gidelim."
Kabul etmem yüzünde anında güller açtırmıştı. Okuldaki ileri yaşlı hocalardan sonra benim enerjim ona fazla iyi gelmiş gibiydi. Arda'nın arabasına bindikten sonra, yaklaşık bir saat süren yolculuk boyunca bazen öğrenciler bazen de ailelerimiz hakkında konuşarak geçmişti. Arda'nın ailesi Hatay'da yaşıyordu. Onların künefesi bizim baklavamız yarışı da yaparak yolculuğu tamamladık. Diğer günlerde olduğu gibi bugün de küçük bir parçamı iyileştirmeye çalıştım umarım gece olduğunda tüm çabalarım boşa gitmez.
Deniz kenarına yürürken Arda'nın adımları ilerideki bir kafeye yöneldi. Soru sormadan peşinden ilerleyip ona ayak uydurdum. Buraya kadar gelmişken bir şeyler içme fikri hiç de fena değildi. Sosyalleşme konusunda son zamanlarda fazla iyiyim.
"Şöyle geçelim mi?" Arda'nın gösterdiği yere geçip boğazın eşsiz manzarasına baktım. Çok güzeldi.
"Burası çok güzelmiş, İstanbul demek şu manzara demek. Yığılı binaların arasında boğulmuşuz." Manzaraya bakıp konuşurken Arda'nın gülüşüyle ona döndüm. "Neye güldün?"
"Annaannem gibi konuştun."
"Zeki kadınmış." Sözlerime yeniden güldü.
"Ne alırsınız?" Garsonun sesiyle bakışımı çevirdim. İkimiz de kahve söyleyip yeniden manzaraya döndük.
"Alışamadın mı bu şehre?" Arda'ya baktığımda dikkatle beni izlediğini gördüm. Gerçi o hep böyleydi, insanları her zaman dikkatli izlerdi. "Gözlerin yine huzursuz bakıyor."
"Bilmem, alışacak kadar yaşamadım henüz. Öyle kalabalık ki kendime yaşayacak alan bulamıyor gibiyim."
"Oysa sen de kalabalık bir şehirden geldin, gerçi aynı değildir ama yine de büyük şehirde yaşamaya alışıksın. Kendine yaşayacak alan bulamaman zihninin buraya sığmaması olabilir mi?" Arda'nın bakışlarından kaçınırken gülümsedim. Hemen alanının etkisine girmişti.
"Psikolojik şeyler konuşmaya başlama yine Arda."
"Tamam, tamam. Bir şey demiyorum." Arda gülerek elini kaldırıp teslim olma hareketi yapınca ben de güldüm. "Bu konuya alerjin olduğunu hep unutuyorum. Açıkçası nedenini merak etmiyor değilim. Bir insan psikolojiye neden bu kadar düşman olur ki? Hayır, insanlığa yeni bir boyut kazandıran bilim dalı sana ne yapmış olabilir?"
Arda'nın sözlerinde şakanın tonu vardı. Bu durumu komik buluyordu. Belki de benim içimi göremediği için böyle düşünüyordu. Yaşadıklarımı bilmediği için bu konuyu komik buluyordu. Ama bilseydi eğer... Bir adamın kaybolmuş ruhunun ardına düşüp nasıl mahvolduğumu... Bulduğumu sandığımda ise kendimin nasıl kaybolduğunu... O benim onu bulduğum yerde değildi, oysa onu bulmamı beklemişti...
"Afiyet olsun," Garsonun sesini duyunca düşüncelerimden sıyrılıp önüme döndüm. Arda'nın cevap bekleyen gözleri üzerimdeydi ama anlayışlı şekilde gülümseyip önüne döndü. "Teşekkürler," derken sesine yansıyan kırılmayı anlamamak mümkün değildi. Kırılmış bir insan elinde olmadan daima bir başkasını kırıyordu.
"Burayı çok sevdim." Konuyu dağıtma amacıyla sesimi daha coşkulu çıkarmaya çalıştım. Biraz yüksek sesle bunu yapmış olmalıyım ki Arda aniden irkilmişti. "Şey, pardon. Çok mu yükseldim?"
"Birazcık yükseldin ben de aynı oranda irkildim sanırım." Arda gülmesini bastırmaya çalışırken benimle dalga geçtiğini net şekilde görüyordum. "Az sonrası kafama bir şey atacakmışsın gibiydi."
"Afedersin gerçekten, arada oluyor öyle." Kahveden bir yudum alıp arkama yaslandım. "Gereksiz çıkışlar yaşıyorum."
"Gereksiz çıkışlar olduğunu düşünmüyorum." Arda'nın bakışları bu defa ciddiydi. "Kırıp parçalama isteğini bastırmak gibi bu. Arada ani çıkışlar büyük bir patlamanın ön artçısı gibidir." Yüzümde ne gördü bilmiyorum ama bu noktada durup mahcup şekilde gülümsedi. "Özür dilerim, yine psikolojiye geçiş yaptım."
Başımı sallarken, yönümü dalgaları hırçınlaşan denize çevirdim. Fırat'ın dalgaları kadar öfkeliydi. "Önemli değil, sen bana bakma ben abartıyorum." derken sesim dalgındı. Ben abartıyordum belki de... İçimde kontrol edemediğim ve geçmeyen bir sızıyla baş edemedikçe öfkeleniyordum.
Geçer mi Yonca? En geçmeyecek yere saplanan bıçağın yarası geçer mi?
"Peki, ciddi konulardan bahsetmeyelim. Ne o öyle sıkıcı sıkıcı." Arda, düşen modumu fark edince hemen kendini topladı. Dengesiz davranışlarım karşımdaki kişileri de dengesiz yapıyordu. "Öğrencilerin seni çok seviyor, şimdiden sana bağlandılar. Normalde dönem ortasında öğretmen değişikliği onları olumsuz etkilerdi ama seninle bunu yaşamadılar. Var mı özel bir sırrın?"
"Ben de onları çok seviyorum, bunu hissediyor olmalılar. Bir de beşinci sınıf oldukları için hâlâ çocuk yanları baskın. Ondan dolayı anaç bir tutum karşısında çabuk bağlanıyorlar." Ben konuşurken Arda onaylar bakışları ile sessizce beni dinliyordu. Benim aksime kahvesini soğumadan bitirmişti. "Ben de geldiğim ilk günden itibaren onlarla çok ilgilendim. Onlara ihtiyacım var çünkü... Bana iyi geliyorlar..."
Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Arda birkaç defa etrafına bakınıp yeniden bana döndü. Bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. "Farkındayım, normal yapın kesinlikle daha eğlencelidir. Sıkıcı olmanın nedenleri vardır diye düşünüyorum."
Tek kaşımı kaldırıp öne doğru eğildim. "Ben mi sıkıcı bir insanım?" İşaret parmağımla kendimi gösterdim.
"Benim gördüğüm kadın sıkıcı, başka bir yanın varsa bilemem ama..." İmalı sözlerine hayret dolu bir bakış atmaktan geri durmadım.
"Ben sıkıcı değilim, gayet eğlenceli bir insanım." Ya da öyle miydim? Sahi son bir buçuk yıldır ben nasılım? Ne haldeyim?
"Sözde söylemek kolay, bir de gerçekte göster." Arda hâlâ imalı bakıyordu.
"Ne yapmamı istiyorsun? Gidip kendimi denize mi atayım?" Elimle camın ardını gösterdim. Attığı büyük kahkahaya ben de eşlik etmişim.
"Hayır, bunu yapma hava çok soğuk. Ama başka bir günde eğlenmek için bana söz ver. Hatta bu pazara ne dersin? Seveceğin bir yer biliyorum." Arda masaya doğru eğilip beklenti ile bana bakıyordu. Benimle arkadaş olmak için çok çabalıyordu, belki de fazla çekingen durmam doğru değildi.
"Olur,'' derken buldum kendimi. Cevabım Arda'yı da mutlu etmişti. Gülümserken verdiği derin nefes bunu doğruluyordu.
"Afedersiniz, dışarıdaki beyaz araba sizin mi?" Garsonun sesiyle onun gösterdiği yöne baktık. Arda kendi arabasını görünce başını salladı. "Çekmeniz gerekiyor."
"Tamam ben hallederim." Arda ayağa kalktığında ben de kalktım. "Yonca sen otur, geliyorum hemen."
"Dışarıda biraz hava almak istiyorum." dedim çantamı alırken. Arda başını sallayıp beni onaylandıktan sonra hesabı ödemek için ilerledi. Bense kibarlık yapmadan dışarı doğru yürüdüm. Hesabı da ödesin bir zahmet.
Nedense bugün içimde garip bir his var. Kalbime yüklenen bir ağırlık altında eziliyor gibi hissediyorum. Kabanımı üzerime giyip düz saçlarımı çıkardım. Garip gelse de kıvırcık saçtan daha kullanışlı düz saçlar. Başta alışmak zor olmuştu, onun çilesine ve zorluğuna alışan kafam şimdi fazla hafifti. Hafiflemeye ihtiyacım varken kaybettiğim çileyi özlemem saçma bir davranış olurdu. Ve ben hep saçma davranan bir insan olmuşumdur. Kahretsin!
Yüzüme vuran serin rüzgara inat yürüdüm. Kıyıya yaklaşıp da denizin o ferah kokusunu solurken gözlerimi kapattım. Üşüyordum ama yine de hoşuma gidiyordu. Çenem titrerken biraz daha öne doğru ilerledim. Gün sonuna yaklaşırken yine zihnime huzursuzluk doluyordu. Hep bu saatlerde böyle hissediyordum. Gün yerini karanlığa bırakmaya hazırlanırken aklıma anılar doluyordu. Kendini karanlığa bırakıp kaybolan bir adam... Yerine geldiğinde kendini aydınlık sayan bir adam... Aralarında kaybolan ben, ne geceye ne gündüze ait olabilen bir ben...
Kulağıma adım sesleri gelirken Arda'nın yaklaştığını düşündüm. Ama duyduğum iki kelime hayatımın ayaklarımın altından kayıp gitmesi için yeterli olmuştu.
"Siyah üzüm..."
Onun sesi... Hem Emir'e hem Emin'e ait o ses... Düşünmeden arkamı döndüm. Gerçek mi hayal mi olduğuna karar veremediğim adama baktım. Siyaha yakın gözlerine değdi gözlerim. Anında tanıdım onu.
"Emir," derken bilinçsiz gibi hissediyorum. Tuzla buz oldum...
Parçalandım, her zerrem... Bir ses bir bakış bunu nasıl yapabilirdi? Bunu yapan şimdi mi yoksa geçmiş mi? Yaşadığım an mı yoksa içinden bir türlü çıkamadığım geçmiş mi? İtiraf edemediğim acının nedenleri...
"İtiraf ediyorum, ben seni galiba ilk gördüğüm andan beri ufak ufak delirdim ve sanırım şu an patladım,"
" Gerçi, her zaman deli bir adamdım galiba ve Yonca bu deli adamın elini tutar mısın?"
İyice delirdim galiba... Zırdelirdim hem de... En temizinden delirdim... Şu an karşımda duran adam da en az benim kadar şaşkındı.
"Yonca, gerçekten sen misin?"
Kendime geldiğim anda boğazımı temizleyip derin bir nefes aldım. Bu esnada kabul etmek istemesem de özlemle tüm yüzümü, saçlarımı izleyen adam yüzünden kendime gelmem zor oluyordu.
"Benim, en az senin kadar gerçeğim." derken sesimi sabit tutmam zor olmuştu. Ama başarmıştım.
"Sadece çok şaşırdım, seni burada gördüğüm için fazla şaşkınım." Sesine yansıyan türlü duygu vardı. Şaşkınlık, tedirginlik, üzüntü ve özlem... En sonuncusuna asla hakkı yoktu.
"Son bir aydır buradayım, mesleğimi yapmaya başladım." Parlamaya başlayan gözleri yüzümü tavaf etmeye devam ediyordu. Kelimelerim sonrası başını hafif şekilde sağa yatırıp gözlerini kıstı. Sanki duyduğu bu bilgiyi sindirmeye çalışıyor gibiydi.
Şaka gibi... Beni yüz üstü bırakan adamla karşılaştım üstüne bir de normal şekilde konuşuyorum!
"Buna sevindim," Yutkunması ile anlık bir duraksama yaşadı. "Seni iyi gördüğüme de sevindim."
Sesi mi titredi?.. Ben mi iyiyim?..
"Evet, çok iyiyim." dedim saçma bir çıkışla. Afallayan bakışlarını umursamadan saçımı geriye attım. "Kendimi sonunda doğru yerde buldum."
"Buldun demek kendini." Kısılan gözlerinin ardında nasıl bir kanıya vardığını anlayamadım. Emir, onu her zaman gördüğüm o ifadesiz robot bakışını kuşanmayı başarmıştı. "Benim aksime..."
"Kendini mi arıyordun?" Yaşadığımız o kadar şey sonrası ağzımdan çıkan bu soru tüm ifadesini kırdı. Benden ani bir küfür yemiş gibi sitemle baktı. Bir sürü kelime geçti gözlerinden, bir sürü duygu...
"Arayacak bir kendim kalmadı, bulduğun yerde olamayacak kadar hiçbir yerdeyim..."
Saniyeler aktı, siyaha yakın gözleri toprak kahvesi gözlerimi esir aldı. Çoktan benden gittiğini acımasızca yüzüme söylerken ifadesiz bir yüzle baktı. Seni artık aramıyorum, demek istedim. Bugün bana gelen sendin... Ama sessiz kaldım, diyecek her kelimem gözlerime yansıdı. En korktuğum ise şimdi çarpan kalbimin, nasırlı özleminin fark edilmesiydi. Öylesine delici bakışları ile bakarken bunu hemen görebilirdi ama kaçırdım gözlerimi. Yardımıma ise Arda'nın sesi yetişmişti.
"Yonca, seni arıyorum. Gidelim mi?" Başımı çevirip arkama baktığımda Arda'nın dikkatle Emir'e baktığını gördüm. Aynı şekilde Emir de ona bakıyordu. Ama Emir onun aksine öfkeli ve karanlık bakışlarını kuşanmıştı. "Merhaba," Arda saygısızlık olmasın diye selam verince Emir tüm görgü kurallarını hiçe sayıp karşılık vermedi. Ortamdaki gergin havanın daha fazla büyümemesi için buradan derhal gitmem gerekiyor.
"Gidelim Arda." Arda ile hızlı şekilde ilerlerken bakışlarımı Emir'e değdirmemeye çalıştım. Keza son gördüğüm bakış hiç hayra alamet değildi. Acımasız şekilde bıraktığı bir kadının yanındaki erkeğe o şekilde bakmaya hakkı yoktu. Ama bakıyordu, ifadesizliğini koruyamadan hem de.
"Tanıdığın birisi miydi?"
Arabaya geçtiğimde Arda sessizliğini bozdu. Sorusunun ardında gerçekten merak vardı.
"Eski bir arkadaş." demekle yetindim. Eskide kalmış asla geleceğe gelmemesi gereken birisi... "Kahretsin! Ben Antep'ten boşuna mı kaçtım?!" Kendimi tutamadığım bir andaydım. Arda beklemediği çıkışımla eli kontakta öylece ağzı bir karış açık şekilde kalmıştı.
"Antep'ten mi kaçtın?"
"Ne?!"
"Antep'ten boşuna mı kaçtım dedin."
"Lafın gelişi dedim."
"Peki lafın gidişi..."
Birkaç saniye boş boş birbirimize baktık. Ben ne söyleyeceğimi bilmez haldeyken Arda da ne soracağını bilmiyordu. Ama bu tatsız sessizliği sonunda o bozdu.
"Neyse ne, senin hayatın sonuçta. Beni ilgilendiren bir durum yok, kusuruma bakma."
Hızlı şekilde kemeri takıp arkama yaslandım. "Ne kusuru, saçmalama. Garip davranan benim, kim olsa aynı tepkiyi verirdi. Beni evime bırakabilir misin?"
Samimi gülüşü sonrası başını salladı. "Tabii ki ama bugünkü kahve pek iyi olmadı. Başka bir gün tekrarını istiyorum."
"Olur tabii."
Eve giderken okul ve öğrencilerden konuşup bir şey olmamış gibi davrandık. Arda için pek de bir durum yoktu zaten. Meselenin zor kısmı benimdi. Onu hayatım boyunca bir daha görmeyeceğimi düşünmüştüm. Belki haberini alırım desem de karşılaşacağıma inanmıyordum. İnanç ve istek başka bir şeydi. Karşı karşıya gelmememiz gerekiyordu. Ama kader küçüklüğümüzden bu yana bizi karşılaştırıp duruyordu. Her karşılaşma bir kapının açılmasına neden oluyordu, artık kör kilit vurup açılmamak üzere kapamak istiyorum kapıları. Kırılmayacak kadar sağlam bir kapı...
***
Elimdeki tabak ikinci kez kayıp tezgahla buluşunca Aslı öfkeyle bana döndü.
"Yonca, ne yapıyorsun sen? Bugün neden bu kadar sakarsın? Bir şey mi oldu?"
Arda beni eve bıraktığından beri üzerime çöken sıkıntıdan bir türlü kurtulamamıştım. Aslı klinikten çıkıp bana gelmişti, birazdan da Cem gelecekti. Önden yemeği hazırlamaya başlamıştık ama benim dalgın halim pek izin vermiyordu.
"Çok mu belli ediyorum?" diye sordum. Pes edip kendimi sandalyeye bıraktım. Küçük evim ilk defa bu kadar küçük geliyor, resmen beni boğuyordu.
"Bir şey olmuş belli, söylemeni bekledim. Artık anlatmak ister misin?"
"Ben bugün Emir ile karşılaştım." Hızlı şekilde söylediklerime birkaç saniye boş boş bakarak karşılık verdi. Ardından kaşları çatıldı.
"Hangi Emir?"
"Emir Bayar, Aslı. Hayatımda kaç Emir tanıyorum?"
Düşünceli şekilde bakarken karşımdaki sandalyeye oturdu. "İngiltere'deydi ama. Henüz konuşalı bir hafta olmadı, geleceğini de söylemedi. Hepsini geçtim nasıl becerdiniz karşılaşmayı? Şaka gibi!"
Aslı'nın, Emir ile konuştuğunu biliyorum. Ama ikimiz hakkında ısrarla konuşmaktan kaçındıklarının da farkındayım. Muhtemelen sadece Emir'in sağlığı ve Emin'in uyanıp uyanmadığı öncelikli konularıydı. Bunu da özellikle benden bağımsız yapıyordu Aslı.
"Evet, hepsi birer şaka gibi. Aslı çok garip oldum, sen uzun zaman sonra Selim ile karşılaşsan ne yapardın?" Aslı'nın yüzünün aldığı şekli umursamadan devam ettim. "Gerçi daha önce bunu yaşadın değil mi? Benimle ilk tanıştığın zaman. Ama sizin ayrılığınız bizimki gibi değildi. Ben saçma ve fazlasıyla acımasız şekilde terk edildim."
"Yonca bekle! Nefes al!" Aslı elini kaldırıp beni susturunca kendime geldim. "Sonunda benimle bu konuyu konuşmaya başlaman harika ama önce sakin ol. Ayrıca saçma aşk hayatıma değindiğin için teşekkürler ama benim onunla durumumuz çok farklı." Mesele an itibariyle benden çıkmıştı. Aslı için travma sebebi konu gün yüzüne çıkmıştı. "Yıllarca beni oyaladı, babamla gizli anlaşmalar yaptı. Ya en yakın arkadaşının abisi çıktı!"
"Tamam, şimdi sakin olma sırası sende." dedim ellerimi kaldırarak.
"Yoksa Selim'i de mi gördün? Gerçi Emir'in onu affetmesi pek mümkün değil." Aslı eline telefonu alırken şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Güya ondan akıl isteyen bendim. "Zaten ondan haber alamadım son zamanlarda. Neco'nun ağzını arasam da Ağam Ağam demek dışında bir şey bilmiyor. Emir neden geldi ki?! Alo Emir!" Yatak odama doğru koşar gibi gidip kapıyı kapattı.
Evet, kendi derdime çare ararken öylece kalan ben oldum. Ocaktan makarnayı alıp masaya bıraktım. Tavukla beraber servise hazırlarken kapı çaldı. Gelen kişinin kim olduğunu gayet iyi biliyorum. Açtığım kapının ardından sırıtan Cem içeri dalıp kendini sandalyeye bıraktı.
"Hoş geldin."
"Hani mantı? Burada makarna var!" Yüzüne bakıp tükürmek gibi isteklerim vardı. Kendimi fazlasıyla zor tuttum.
"Zıkkım ye Cem, tamam mı? Zıkkım ye!" Kibar cevabıma umursamazca omuz silkip etrafa bakındı. Küçük evimde bu uzun sürmemişti.
"Aslı nerede?" Ne zaman soracak diye bekliyordum. Bir seneden uzun zamandır ilk gördüğü hep o oluyordu. İçinde büyüttüğü bir sevgi vardı, Aslı ona karşı boş olsa da içindeki bu sevgi asla geçmiyordu. Başkası ile denemesini istesem de pek işe yaramamıştı. "Hani o da vardı?"
"İçeride, telefonla konuşuyor." dedim sakince. Ama içim pek de sakin değildi. Dolaptan bardak çıkarıp pek yumuşak olmayacak şekilde masaya bıraktım.
"Kafama da atabilirsin sorun değil. Neyin var senin? Regl dönemin mi? Gerçi ayın sonundayız, sen ay başında oluyorsun." Cem'in suratına hayretle baktım. Cidden hayretler içindeyim şu an.
"Sen benim regl takvimi mi nereden biliyorsun?"
Umursamaz şekilde omzunu indirip kaldırdı. Tavuktan bir çatal alıp ağzına attı. Gayet rahat şekilde hareket ediyordu. "Sana diyorum hayvan! Nereden biliyorsun?"
"Bağırma kızım ya! Her ay başı öfke nöbetine tutulup duruyorsun. Ayrılık ve aşk acın o hafta tavan yapıyor. Gece yarısı çikolata krizine girdim diyip beni uyandıran sen değil misin? Bir kere de ağrı kesici iğne yaptırmaya götürmüştüm seni. Ayrıca benim de bir ablam var ve bu tarz durumları gayet iyi biliyorum. Canım ablam, çok özledim."
Sandalyeye oturup, Cem'in haklı bakış açısı karşısında sessiz kaldım. Dedikleri doğruydu, bunca yıllık arkadaşımın beni iyi tanıması gayet normaldi. Ayrıca Cem, diğer erkeklere göre daha hassastır.
"Mutlu İtalya'da." dedim. Cem'in ablası kazandığı moda bursu başarısı sayesinde hayaline kavuşmuştu. Altı ay kadar İstanbul'da eğitim görmüş daha sonra da İtalya'ya gitmişti. Beş yıl orada kalacaktı, belki ömür boyu kalırdı.
"Evet mutlu, beni de mutlu eden tek şey bu. Neyin var? Sen onu söyle." Yüzümdeki ifadeyi yakalamıştı. Zaten gözünden bir şey kaçmazdı. Konuşmak üzere kendimi zorlarken yatak odamın kapısı açıldı. Daha doğrusu kırılırcasına bir açılma.
"Aslı!" Cem benden önce ayağa kalkıp Aslı'nın yanına gitti. Yüzü bembeyaz olmuştu. "İyi misin?"
Aslı yüzünde can çekişen bir acıyla bana dönünce içime büyük bir ağrı saplandı. "Aslı, canım ne oluyor?"
"Yonca, Selim..."
"Ne olmuş Selim'e?" Elini tutup sakinleşmesi için bekledim. Ama mavi gözleri şimdiden kızarmıştı.
"Vurulmuş Yonca, yoğun bakımdaymış. Bu yüzden gelmiş Emir."
Duyduğum şeylerle başımdan aşağı kaynar sular dökülürken artık sakinleşmesi ihtiyacı olan bendim. Selim yanımda kıymetliydi, ne yapmış olursa olsun onu seven yanım bundan vazgeçmemişti.
"Gidelim," diyen Cem'di. İkimiz de şoka girmiş halde öylece dururken kendime onun sesiyle geldik. "Hangi hastane olduğunu biliyor musun Aslı?"
Aslı başını sallarken minnettar şekilde Cem'e baktı. Çünkü onun gitmeye cesareti yoktu, birisinin ardına düşmek daha kolaydı çünkü. Hızlı şekilde toplanıp çıkarken herkes sessizdi. Aslı içten içe dua ediyordu. Cem onun mutsuz ifadesi ile kahroluyordu. Bense Emir'i düşünüyorum. Hayatının sırrını saklayan abisi için geldiğine göre onu hâlâ çok seviyordu.
Benim için gelmemişti. Zaten neden bana gelsin ki... Acımasızca ardında bıraktığı kadına dönecek kadar gurursuz bir adam değil. Ayrıca dönse de onu bekleyen birisi yok artık...
***
Hastaneye girdiğimiz anda Aslı sakin halini geride bırakıp Selim'in olduğu odaya doğru koştu. Cem ile arkasından gidiyorduk. Yol boyunca sessizdi Cem, asla tek kelime etmemişti. Aslı'nın sessiz dualarını dinlerken sadece yutkunmuş durmuştu. Zorlanıyordu, onu asla sevemeyecek bir kadını severek çok zorlanıyordu.
Koridorda ilerlerken etraftaki korumalar yolumuzu açmıştı. Bu görüntü karşısında şaşırmadım desem yalan olur. Korumalar kime ait diye düşünürken açılan kapıdan çıkan kişiyle daha anlamlı oldu. Emir'i bugün ikinci kez göreceğimi tahmin etmiyordum. Ama buradaydı. Aslı ona sıkıca sarılırken o da aynı karşılığı verdi, kendimi tutmam lazım. Olan oldu artık, kendimi kaybetmemem lazım.
"Aman Allah'ım!" Duyduğum sesle aniden irkilip sağıma döndüm. Neco otuz iki diş sırıtarak bakıyordu. Onu gördüğüm için gerçekten büyük bir sevinç doldu içime. "Seni yeniden görmek çok güzel ye-" Neco'nun ani duraksaması ile gülümsedim. Rol yapmam lazım. "Yani Yonca Hanım."
"Saçmalama Neco, bana adımla hitap et." Elimi uzatıp tutmasını bekledim. Göz ucuyla Emir'e baktığını görünce ben de başımı çevirdim. Ama Emir, Aslı ile konuşuyordu. Bir yandan da açık bir kapıdan içeriye bakıyordu ikisi. Emir benimle ilgilenmiyordu. Sıkıca ve sıcak bir el tutuşu ile kafamdaki düşünceleri dağıtıp Neco'ya döndüm. İki eliyle kavrayıp tutmuştu elimi. Bunun üzerine kolumu açıp sarıldım. Tereddüt etse de o da karşılık vermişti.
"Nasılsın?" Neco'nun altında çok duygu barındıran sorusuna manidar bir gülüş sundum. "Seni burada gördüğüme şaşırdım. Aslı Hanım'ın İstanbul'da olduğunu biliyordum ama sen sürpriz oldun."
"Hayat hep sürprizlerle dolu. Ayrıca çok iyiyim, burada çalışıyorum. Selim'in durumunu öğrenince Aslı ile gelmek istedik. Senin haberin var mı?"
Göz ucuyla Selim'in odasının olduğu yöne baktım. Aslı yoktu, sanırım içeri girmişti. Emir kapıda duruyordu ama tereddüt dolu hareketi ile bu yöne gelip gelmemek arasında kalmış gibiydi.
"Durumu kritikti ama hayati tehlikeyi atlattı sanırım. Az önce Emir Ağam doktorla konuşuyordu." Neco'nun sahiplenici ve koşulsuz bir bağlılıkla söylediği hitapla kaşlarım çatıldı. Karaktersiz bir adam üzerinde hiç durmuyordu ağa kelimesi.
"Kuzeninden bahsederken söylediğin hitap biraz mesafe koyuyor aranıza." Benim sözlerim Neco'yu pek de etkilemedi. Bir buçuk yıl önce dahi onu ağası olarak kabul etmişti. Şu anki haline neden şaşırıyorsam?
"Mesafe değil, ikimizin yeri farklı. Olmak zorunda." dedi gayet net şekilde. "O benden üstün anlamında bir hitap değil, benden daha önemli birisi. Kuzeni olarak ona ben biat etmezsem diğer insanlardan bunu nasıl bekleriz?"
Onun gayet normal bir şeyden bahseder gibi söylediği sözler benim için aşırı saçmaydı. "Kim kime biat ediyor Neco? Ne kadar saçma bir düşünce. Kanuna, adalete, doğruya biat eder insan, bir insana değil."
"O insan tüm bunlarsa peki, otorite oysa..." Neco ile tartışmaya açık bir konu değildi, Emir'in ağalığı.
"Seni anlamıyorum ayrıca anlamak gibi bir derdim de yok." Sinirlenmiştim, arkamı döndüğüm anda önümde beliren iri bedene çarpmamak için sendeledim. Düşmemi engelleyen ise kollarımı sıkıca tutan bir çift koldu. Emir'in kolları. Şu an yaşanmak zorunda mıydı?
"Dertlerinin arasında olmadığıma eminim." Fazlasıyla koyu olan kahve gözleri sözleri kadar keskindi.
"Kesinlikle dertlerimin arasında yoksun." Sesim sert çıkmıştı. Kuşandığım zırhımdan sızabileceği en ufak bir çatlak yoktu. Yoktu değil mi? Neden hâlâ kolları üzerimdeydi?
"Dertsiz başına değmeyecek bir dert olurum ancak..." Gözlerinin yüzümü böyle izlemesi pek iyi olmuyordu şu an...
"Dertsiz başımla çok mutluyum." dedim. Ne söylüyoruz Allah aşkına biz?!
Bir an önce son vermemiz gereken konuşmaya en ağır darbeyi vuran Emir oldu.
"Mutlu olmana sevindim, ben de on sekiz aydır dermansız bir derdin ortağıyım..."
Lanet olsun sana kalp! Aşkın insanı öldüren zehrine karşı koyamadığın için!
****
Çok seviyorum Emir ve Yonca'nın hikayesini. Henüz fazla okuyucusu olmasa da hayatımda gerçek anlamda yeri olan bu hikayeyi burada yazıp paylaşmayı çok seviyorum. Bölümler arasında zaman olsa da bu kitap finale kadar devam edecek. Sevgiyle kalın...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.2k Okunma |
66 Oy |
0 Takip |
33 Bölümlü Kitap |